Perikard, kalbi saran, ona koruma sağlayan ve göğüs boşluğu içindeki hareketini sınırlayan çift katmanlı bir kesedir. Perikardit ise bu koruyucu kesenin iltihaplanmasıyla karakterize bir durumdur.
“Perikardit” teriminin kökeni, Yunanca çevre anlamına gelen “peri” ve kalp anlamına gelen “kardia” sözcüklerinden gelir. Temel olarak ‘kalbin etrafındaki alanın’ iltihaplandığı durumu ifade eder. Yıllar geçtikçe perikardit hakkındaki anlayışımız önemli ölçüde gelişti ve tanı ve tedavi seçeneklerinin iyileşmesine yol açtı.
This content is available to members only. Please login or register to view this area.
Anatomisi
Perikard iki katmandan oluşur: iç visseral katman (epikard) ve dış parietal katman. Bu iki katman arasında, yağlama için az miktarda sıvı içeren perikardiyal boşluk bulunur. İltihaplandığında bu tabakalar kalınlaşabilir, yaralanabilir ve hatta birbirine yapışabilir; bu da perikardiyal efüzyon (aşırı sıvı birikmesi) veya konstriktif perikardit gibi komplikasyonlara neden olabilir.
Nedenleri
Spesifik neden her zaman belirlenemese de perikardit sıklıkla şunlardan kaynaklanabilir:
Viral Enfeksiyonlar: En sık Coxsackievirus neden olur.
Otoimmün Koşullar: Lupus veya romatoid artrit gibi.
Yaralanma: Göğüs travması veya kalp ameliyatı sonrası.
Diğer Tıbbi Durumlar: Böbrek yetmezliği, tüberküloz veya kanser.
Belirtiler ve Tanı
Yaygın semptomlar arasında keskin veya bıçak saplanır nitelikte göğüs ağrısı, nefes darlığı ve genel halsizlik hissi yer alır. Teşhis amacıyla sıklıkla bir elektrokardiyogram (EKG), göğüs röntgeni ve ekokardiyogram kullanılır. Bazen perikardiyal sıvının alınması ve analiz edilmesi için perikardiyal musluk gerekli olabilir.
Tedavi ve Prognoz
Tedavi öncelikle altta yatan nedenin ele alınmasını ve semptomların hafifletilmesini içerir. İbuprofen gibi antiinflamatuar ilaçlar yaygın olarak kullanılır ve daha ciddi vakalarda kortikosteroidler reçete edilebilir. Perikardiyal efüzyon gibi komplikasyonlar için cerrahi müdahale gerekebilir.
Tarihçesi
Perikardit, kalbi çevreleyen ince kese olan perikardın iltihaplanmasıdır. Enfeksiyonlar, otoimmün hastalıklar ve yaralanmalar gibi çeşitli faktörlerden kaynaklanabilir. Perikardit, öksürürken veya uzanırken daha da kötüleşebilecek keskin göğüs ağrısına neden olabilir. Ayrıca nefes darlığı, ateş ve yorgunluğa da neden olabilir.
Perikardit yüzyıllardır bilinmektedir. Perikarditin bilinen ilk tanımı M.Ö. 5. yüzyılda Yunan hekim Hipokrat tarafından yazılmıştır. Hipokrat perikarditi “perikardiyal inflamasyon” olarak tanımladı ve keskin göğüs ağrısı, nefes darlığı ve ateşe neden olabileceğini kaydetti.
yüzyılda Fransız doktor Jean-Nicolas Corvisart, tüberkülozla ilişkili bir tür perikardit tanımladı. Bu tip perikardit artık “tüberküloz perikardit” olarak biliniyor.
yüzyılda Alman doktor Rudolf Virchow, romatizmal ateşle ilişkili bir tür perikardit tanımladı. Bu tip perikardit artık “romatizmal perikardit” olarak biliniyor.
yüzyılda doktorlar perikarditin nedenleri ve tedavisi hakkında daha fazla bilgi edinmeye başladı. Perikarditin enfeksiyonlar, otoimmün hastalıklar ve yaralanmalar dahil olmak üzere çeşitli faktörlerden kaynaklanabileceğini keşfettiler. Ayrıca perikardit için yeni ilaçlar ve tedaviler geliştirdiler.
Günümüzde perikardit tedavi edilebilir bir durumdur. Perikarditli çoğu insan tamamen iyileşir.
Perikardit bazen “torbadaki kalp” olarak da adlandırılır çünkü perikard kalbi çevreleyen bir kesedir.
Perikardit nispeten yaygın bir durumdur. Yaklaşık 100 kişiden 1’ini hayatının bir noktasında etkiler.
Perikardit erkeklerde kadınlara göre daha sık görülür.
Perikardit genç erişkinlerde yaşlı erişkinlere göre daha yaygındır.
Perikardit genellikle bulaşıcı değildir.
Tarihsel Anekdotlar
yüzyılda Alman şair Heinrich Heine perikarditten öldü.
yüzyılda Amerikan başkanı Dwight D. Eisenhower’da birkaç perikardit atağı yaşandı. Günümüzde perikardit tedavi edilebilir bir durumdur ancak bazı durumlarda hala ölümcül olabilir.
Kaynak
Imazio, M., & Adler, Y. (2013). “Management of pericardial effusion.” European Heart Journal, 34(16), 1186-1197.
LeWinter, M. M. (2014). “Acute Pericarditis.” New England Journal of Medicine, 371(25), 2410-2416.
“Triküspit kapak endokarditi” terimi, kalpteki kan akışını düzenleyen dört kapaktan biri olan triküspit kapağın enfeksiyonunu ifade eder. Triküspit kapak sağ atriyum ile sağ ventrikül arasında yer alır ve kanın ventrikülden atriyuma geri akışını engeller.
Bu terimin etimolojisi ve tarihi Latince üç anlamına gelen “tri”, nokta veya uç anlamına gelen “cuspis” ve kalbin iç tabakası anlamına gelen “endocardium” kelimelerine dayanmaktadır. Triküspit kapakçık, kalp döngüsü sırasında açılıp kapanan üç kanatçığa veya cuspise sahip olduğu için bu şekilde adlandırılmıştır. “Endokardit” kelimesi 19. yüzyılda Alman doktor Karl Rokitansky tarafından çeşitli mikroorganizmaların neden olduğu endokardın iltihaplanması ve hasar görmesini tanımlamak için kullanılmıştır. Bkz; Endokard–it
Triküspit kapak endokarditi, kalbin triküspit kapağının enfeksiyonu anlamına gelir. Bakteriyel bir enfeksiyonun neden olduğu kalbin iç dokusunun, genellikle kapakçıkların iltihaplanmasını içeren ciddi bir durum olan enfektif endokarditin bir türüdür.
Epidemiyoloji
Endokardit insidansının yılda 100.000 kişi başına 3-10 vaka olduğu tahmin edilmektedir. Bu, diğer gelişmiş ülkelerdeki endokardit insidansına benzerdir.
Endokarditin küresel insidansının yılda 300.000 vaka olduğu tahmin edilmektedir. Bu, endokarditin nispeten nadir görülen bir hastalık olduğu, ancak yine de önemli bir halk sağlığı sorunu olduğu anlamına gelir.
Endokardit ölümcül olabilir, ancak ölüm oranı son yıllarda iyileşmiştir. Geçmişte endokarditten ölüm oranı %50’ye kadar çıkıyordu. Ancak erken tanı ve tedavi ile ölüm oranı artık %20’ye yaklaşmıştır.
Kalp kapak hastalığı, diyabet ve HIV/AIDS gibi altta yatan bazı tıbbi durumları olan kişilerde endokarditten ölüm riski daha yüksektir.
Nedenleri
Triküspit endokarditine neden olan en yaygın organizmalar, metisiline dirençli S. aureus (MRSA) dahil olmak üzere Staphylococcus aureus ve daha az sıklıkla Streptococcus türleri ve diğer organizmalardır. Steril olmayan iğnelerin kullanımı yoluyla bakteri girişine bağlı olarak genellikle damar içi (IV) uyuşturucu kullanıcılarını etkiler.
Enfektif endokardite çeşitli bakteri türleri ve daha az sıklıkla mantarlar neden olabilir. En yaygın nedensel mikroorganizmalar, hastanın sağlık durumuna ve sağlık hizmeti ortamlarına maruz kalmasına bağlı olarak biraz değişir. İşte genel bir bakış:
Streptokoklar: Bu bakteri grubu, enfektif endokarditin en yaygın nedenidir ve vakaların yaklaşık %50-60’ını oluşturur. Bu grup, Streptococcus viridans’ı ve D grubu streptokokları (Streptococcus bovis dahil) içerir. Streptococcus viridans, ağız ve boğazın normal sakinleri olan ve genellikle diş prosedürlerini takiben endokardit ile ilişkili olan bir streptokok grubudur.
Stafilokoklar: Bu bakteri grubu, özellikle Staphylococcus aureus ve Staphylococcus epidermidis, enfektif endokardit vakalarının %20-30’una neden olur. Staphylococcus aureus, intravenöz ilaçlar kullanan veya protez kalp kapakçıkları veya kalp pilleri gibi tıbbi cihazlar implante eden kişilerde sıklıkla endokardit ile ilişkilidir. Staphylococcus epidermidis, implante cihazları olan kişilerde endokardite neden olabilen yaygın bir deri bakterisidir.
Enterokoklar: Bu bakteriler endokardit vakalarının yaklaşık %5-15’ine neden olur. Genellikle sağlık hizmetleriyle ilişkili enfeksiyonlarla ilişkilendirilirler ve birçok antibiyotiğe dirençleri nedeniyle tedavi edilmesi zor olabilir.
HACEK grubu: Oral ve gastrointestinal floranın yaygın bir parçası olan güç üreyen (kültürü zor) gram negatif bakteriler grubudur. Endokardit vakalarının yaklaşık %3’üne neden olurlar. Grup, Haemophilus türleri, Aggregatibacter türleri, Cardiobacterium hominis, Eikenella corrodens ve Kingella türlerini içerir.
Mantarlar: Fungal endokardit nadirdir ve genellikle zayıflamış bağışıklık sistemi veya implante edilmiş tıbbi cihazları olan kişilerde görülür. Candida ve Aspergillus türleri en sık neden olan organizmalardır.
Kültür negatif endokardit: Bazı endokardit vakalarında, kan kültürlerinde bile nedensel bir organizma tanımlanamaz. Bu durum, hasta kültür alınmadan önce antibiyotik tedavisi görmüşse veya bazı HACEK organizmaları, Coxiella burnetii (Q hummasına neden olan) veya bazı mantarlar gibi nedensel organizmanın kültürünün çıkarılması zorsa meydana gelebilir.
Semptomlar
Triküspit kapak endokarditinin belirtileri değişebilir, ancak şunları içerebilir:
Ateş ve titreme.
Nefes darlığı.
Yorgunluk.
Kilo kaybı.
Gece terlemesi.
İnatçı öksürük.
Deri döküntüleri veya olağandışı lekeler.
Ayaklarınızda, bacaklarınızda veya karnınızda şişlik.
Teşhis
Teşhis tipik olarak şu yollarla gerçekleştirilir:
Kan kültürleri: Bu, enfeksiyona neden olan bakteri veya diğer organizmaların tanımlanmasına yardımcı olabilir.
Ekokardiyogram: Bu test kalp kapakçıklarını görselleştirmeye yardımcı olabilir ve genellikle kapakçıkta vejetasyonların (bakteri ve hücre kümeleri) varlığını gösterebilir.
Tedavi
Tedavi tipik olarak enfeksiyonu temizlemek için uzun süreli (4-6 hafta) intravenöz antibiyotik kullanımını içerir. Ciddi vakalarda veya enfeksiyon sadece antibiyotiklerle temizlenemediğinde, triküspit kapağın onarılması veya değiştirilmesi için cerrahi müdahale gerekebilir.
Önleme
IV uyuşturucu kullanıcıları da dahil olmak üzere yüksek risk altında olanlar için önleme stratejileri zarar azaltmaya odaklanmaktadır – temiz iğneler sağlamak, güvenli enjeksiyon uygulamaları hakkında eğitim vermek ve bağımlılığı azaltmaya ve tedavi etmeye çalışmak.
Triküspit kapak endokarditi, kalp yetmezliği, pulmoner emboli, apse oluşumu ve septik şok gibi komplikasyonlara yol açabilen nadir ancak ciddi bir durumdur. Damar içi uyuşturucu kullanımı, doğuştan kalp kusurları, implante kalp cihazları veya daha önce endokardit atakları geçirmiş kişilerde daha yaygındır. Triküspit kapak endokarditinin tanı ve tedavisi klinik muayene, kan kültürleri, ekokardiyografi ve antibiyotik tedavisini içeren multidisipliner bir yaklaşım gerektirir.
Endokardit, genellikle kalp kapakçıklarını içeren, kalbin iç zarının ciddi bir enfeksiyonudur. Tarihsel olarak, antibiyotikler endokardit riskini azaltmak için belirli hasta gruplarında profilaksi olarak kullanılmıştır. Bununla birlikte, endokardit için antibiyotik profilaksisine yaklaşım, antibiyotik direnciyle ilgili endişeler ve etkinliği konusunda net kanıtların olmaması nedeniyle zaman içinde değişmiştir.
Antibiyotik Direnci ve Profilaksi
Mevcut öneriler antibiyotik profilaksisini yüksek riskli hastalarla – endokardit insidansı en yüksek olan ve olumsuz bir hastalık seyri geçirme olasılığı en yüksek olan hastalarla – sınırlandırmaktadır3. Bunun nedeni, sık antibiyotik kullanımının bakteriyel direnç gelişimini teşvik edebilmesidir4. Ayrıca, hem yüksek bakteri yüküne sahip nadir bakteriyemiler hem de düşük bakteri yüküne sahip sık bakteriyemiler endokardite neden olabilir ve bu da hastalığın önlenmesinde iyi ağız hijyeninin önemini vurgular 5.
Yüksek Risk Grupları
Antibiyotik profilaksisi için önerilen yüksek riskli gruplar şunlardır:
Kapak replasmanı olan hastalar (mekanik ve biyolojik).
Daha önce endokardit geçirmiş hastalar.
Konjenital kalp defekti olan hastalar.
Konduit implantasyonu veya rezidüel defektler ile ameliyat edilmiş kalp defektleri.
Kardiyak valvülopati gelişen kalp nakli hastaları.
Özellikle, rezidüel defektler nedeniyle türbülans olmaması ve yerleştirilen herhangi bir protez materyalinin neo-endokardiyum/neo-endotelyum ile aşırı büyüme yoluyla birleştirilmesi koşuluyla, antibiyotik profilaksisine genellikle ameliyattan altı ay sonra ihtiyaç duyulmaz6.
Antibiyotik Profilaksi Durumları
Antibiyotik profilaksisi, belirli diş tedavileri ve mukozanın yaralanmasını içeren üst solunum yolu prosedürleri dahil olmak üzere, artmış risk oluşturan belirli prosedürlerden geçen yüksek riskli hastalarda verilmelidir. Ayrıca, yüksek riskli gruplarda enfekte dokular üzerindeki prosedürler sırasında profilaksi önerilmektedir. Antibiyotik seçiminde öncelikle sorumlu olması muhtemel yerel patojenler göz önünde bulundurulmalıdır7. Ayrıca, yabancı madde yerleştirilmesini içeren kardiyak veya vasküler cerrahi geçiren tüm hastalarda perioperatif antibiyotik profilaksisi her zaman önerilir.
Öneriler bölgesel kılavuzlara ve bireysel risk-yarar değerlendirmelerine göre değişebilir. Bu nedenle, profilaksi kullanma kararı hasta ve sağlık hizmeti sağlayıcısı ile istişare edilerek verilmelidir.
Antibiyotik profilaksisinin yapılması gereken durumlar
müdahale yeri
İlk tercih yöntemi (uygulama genellikle ameliyattan 30-60 dakika önce yapılmalıdır)
Alternatif (alerji durumunda)
Orofarengeal boşluk (özellikle yüksek riskli diş müdahaleleri)
Aminopenisilin:Amoksisilin(p.o.) veya Ampisilin(i.v.)*
klindamisin
solunum sistemi
Aminopenisilin+β-Laktamaz İnhibitör veya Sefazolin*
Deri
oksasilin veya flukloksasilin*
Gastrointestinal ve ürogenital sistem
ampisilin veya piperasilin*
vankomisin
*MRSA’dan şüpheleniliyorsa veya varsa, vankomisin veya MRSA’ya karşı etkili başka bir antibiyotik kullanılmalıdır.
Kaynak:
Habib G, Lancellotti P, Antunes MJ, et al. 2015 ESC Guidelines for the management of infective endocarditis. Eur Heart J. 2015;36(44):3075-3123.
Baddour LM, Wilson WR, Bayer AS, et al. Infective Endocarditis in Adults: Diagnosis, Antimicrobial Therapy, and Management of Complications. Circulation. 2015;132(15):1435-86.
Habib, G., et al. (2009). Guidelines on the prevention, diagnosis, and treatment of infective endocarditis. European Heart Journal, 30(19), 2369-2413.
Ventola, C. L. (2015). The antibiotic resistance crisis: part 1: causes and threats. Pharmacy and Therapeutics, 40(4), 277.
Lockhart, P. B., Brennan, M. T., Sasser, H. C., Fox, P. C., Paster, B. J., & Bahrani-Mougeot, F. K. (2008). Bacteremia associated with toothbrushing and dental extraction. Circulation, 117(24), 3118-3125.
Baumgartner, H., et al. (2017). ESC Guidelines for the management of grown-up congenital heart disease (new version 2017). European Heart Journal, 38(36), 2739-2791.
Gould, F. K., et al. (2006). Guidelines for the prevention of endocarditis: report of the Working Party of the British Society for Antimicrobial Chemotherapy. Journal of Antimicrobial Chemotherapy, 57(6), 1035-1042.
Cahill, T. J., & Prendergast, B. D. (2016). Infective endocarditis. The Lancet, 387(10021), 882-893.
Pant, S., Patel, N. J., Deshmukh, A., Golwala, H., Patel, N., Badheka, A., … & Lahewala, S. (2015). Trends in infective endocarditis incidence, microbiology, and valve replacement in the United States from 2000 to 2011. Journal of the American College of Cardiology, 65(19), 2070-2076.
Daha önce hiç tatmadığınız bir şeyi yediğinizde mideniz bulandı mı? Vazgeçmeyin; aynı yiyeceği başka bir yerde denerseniz beyniniz yeni çabanızı daha “hoşgörülü” karşılayacaktır. Hayfa Üniversitesi’ndeki Sagol Nörobiyoloji Bölümü’nün yürüttüğü yeni bir çalışmada araştırmacılar, olumsuz bağlamda bir tat hafızasının depolandığı beyin alanlarıyla duyusal deneyimin zaman ve yer hafızasının işlendiği beyin alanları arasında bir bağlantı olduğunu keşfettiler. Yeni bir tadı olumsuz bir bağlam olmadan denersek bu bağlantı kurulmuyor.
Yeni tatlarla ilgili anıların depolandığı sorumlu beyin alanı, insular korteks denen insan beyninin nispeten yalıtılmış bir bölgesindeki tat korteksidir. Deneyimin (vakanın) yer ve zamanıyla ilgili hafızanın formüle edildiği alan hipokampustur. Şimdiye kadar araştırmacılar bu alanlar arasında doğrudan bir bağlantı olmadığını düşünüyorlardı, yani bir tatla ilgili bilginin işlenmesi, kişinin o tadı denediği zaman ve yerle bağlantılı değildi. Kabul edilen görüş, örneğin kötü bir tadı tatmak gibi olumsuz bir deneyimin her yerde aynı şekilde olumsuz olduğu ve beynin zaman veya yerden bağımsız olarak sadece tadın kendisine ait bir hafıza oluşturduğu yönündeydi. Fakat Hayfa Üniversitesi Sagol Nörobiyoloji Bölümü’ndeki Prof. Kobi Rosenblum’un laboratuvarında doktora öğrencisi olan Adaikkan Chinnakkaruppan’ın Tokyo’nun ileri gelen beyin araştırma enstitüsü olan Riken Enstitüsü’yle beraber yürüttüğü bu yeni çalışmada araştırmacılar iki beyin bölgesi arasında işlevsel bir bağlantı olduğunu ilk kez kanıtladılar.
Araştırmacılar, çalışmada, (tat hafızasından sorumlu olan) tat korteksi ile hipokampusun üç farklı alanı arasındaki ilişkiyi incelemek istediler: (içinde bulunduğumuz) mekan kavramının kodlandığı alan, CA1; olayların zamanla ilişkisinin kodlandığı alan, DG ve eksik bilginin tamamlandığı alan, CA3. Araştırmacılar, bunu başarmak için normal fareleri ve Japon meslektaşları tarafından beyinlerindeki bu üç alanın normal fonksiyonlarını yerine getirecek ancak yeni hafızaların yaratılması için gerekli plastisiteden yoksun olacak şekilde genetik tasarımı yapılan fareleri kullandılar. Prof. Rosenblum:
“Beyin araştırmalarında, dışarıdan yaptığımız yönlendirmeler (manipülasyonlar) çok hassas ve doğru olmalıdır, yoksa değiştirdiklerimiz bütün deneyi araştırma hipotezinin kanıtlanması veya çürütülmesiyle alakasız bir hale getirebilir.”
Fareler, biri mide ağrılarına yol açan (zehirleyen yiyeceği tatmanın benzeri olarak) diğeri de ağrı yaratmayan iki yeni tatla tanıştırıldılar. İki grup karşılaştırıldığında, yeni tat, zehirleyen yiyeceği çağrıştırmıyorsa normal fare ile hipokampusundaki çeşitli işlevsel alanları plastisiteden yoksun olan fare arasında bir fark olmadığı ortaya çıktı. Ancak söz konusu tat olumsuz bir his yaratıyorsa mekanın kodlandığı CA1 alanı ile bariz bir bağlantı oluşuyordu. Prof. Rosenblum şöyle diyor:
“Bunun anlamı, kötü hissi çağrıştıran tadı denediğimiz yere gittiğimiz anda, bilinçaltında, aynı tadı tamamen farklı bir yerde denediğimizdekinden çok daha kuvvetli bir olumsuz hafıza oluşmasıdır.”
Benzer şekilde olayların zamanının kodlandığı DG alanı da yeni tat mide rahatsızlığına yol açtığı zaman daha kuvvetli bir şekilde bağlantılı oluyordu. Prof. Rosenblum ekliyor:
“Demek oluyor ki basit bir çağrışımlı tat alma sırasında bile beyin, olayların zamanı ve yeriyle ilgili genel bilgiyi içeren bütünleşik (entegre) deneyimi yaratmak üzere hipokampusu çalıştırıyor.”
Geçenlerde Journal of Neuroscience’ta yayınlanan bulgular, çoğunlukla farkına varmadığımız halde beynimize kazınan basit duyusal deneyimlerin karmaşıklığını ve çeşitliliğini açığa çıkarıyor. Çalışma, aynı zamanda, beynin belli bölgeleri bir hastalık veya kaza nedeniyle kullanılamaz hale geldiğinde bu durumun hafıza oluşumunda yarattığı sıkıntıları ve davranışsal sonuçları açıklamakta yardımcı olabilir. Basit duyusal deneyimlerin beyinde kodlanmasını ve deneyimlerin zaman, yer ve yarattığı his arasındaki bağlantıları daha iyi anladığımızda hafızanın beynimizde o karmaşık yaratılma ve depolanma sürecini daha iyi anlayacağız.
A. Chinnakkaruppan, M. E. Wintzer, T. J. McHugh, K. Rosenblum.Differential Contribution of Hippocampal Subfields to Components of Associative Taste Learning. Journal of Neuroscience, 2014; 34 (33): 11007 DOI: 10.1523/JNEUROSCI.0956-14.2014
Bilim adamları, laboratuvar ortamında fotosenteze benzer bir süreç yaratarak karbondioksidi kullanılabilir yakıta dönüştürdü.
ABD Enerji Bakanlığının Argonne Ulusal Laboratuarı ve Illinois Üniversitesinden araştırmacılar, “yapay yaprakta”, fotosentez sırasında bitkilerin katalizör olarak kullandığı enzim yerine “tungsten diselenide” denilen metal bileşiği kullandı.
Araştırmacılar fotosenteze benzer sürecin sonunda karbondioksidi karbonmonokside dönüştürmeyi başardı.
Bilim adamları, sera gazı olmasına rağmen kimyasal açıdan karbondioksitten çok daha aktif karbonmonoksidi kullanılabilir yakıt metanole dönüştürmüştü.
Araştırmayı yürüten ekipten Larry Curtiss, tek başına karbondioksidi başka bir şeye dönüştürmenin zor olduğunu, kardondioksidin karbonmonokside dönüşmesi tepkimesine doğada rastlanmadığını belirterek, “Fotosentezde ağaçlar enerji kaynağı üretmek için ışık, su ve karbondioksit kullanıyor. Deneyimizde biz de aynı girdileri kullanıyoruz ama farklı ürünler elde ediyoruz.” dedi.
Curtiss, kullandıkları “tungsten diselenide” katalizörünün 100 saatin üzerinde dayanma süresi olduğunu kaydetti.
Araştırmacılardan Peter Zapol, karbondiokside göre karbonmonoksitten yakıt yapmanın çok daha kolay olduğunu vurgulayarak, tepkimenin en az enerji kaybıyla gerçekleştiğine dikkati çekti. Zapol, “Kömür, petrol veya benzin gibi birçok farklı hidrokarbon yakıtları tüketiyoruz, bu nedenle kimyasal yakıtları güneş ışığı yardımıyla yeniden kullanılabilir hale getirmenin ekonomik bir yolunu bulmamız çok önemli.” ifadesini kullandı.
Araştırmanın sonuçları, Science Daily dergisinde yayımlandı.
M. Asadi, K. Kim, C. Liu, A. V. Addepalli, P. Abbasi, P. Yasaei, P. Phillips, A. Behranginia, J. M. Cerrato, R. Haasch, P. Zapol, B. Kumar, R. F. Klie, J. Abiade, L. A. Curtiss, A. Salehi-Khojin. Nanostructured transition metal dichalcogenide electrocatalysts for CO2 reduction in ionic liquid. Science, 2016; 353 (6298): 467 DOI: 10.1126/science.aaf4767
Ocağın üzerindeki kızgın bir tava tam yere düşecekken onu yakalamak için elinizi refleksif olarak uzatıyorsunuz, işte tam bu anda elinizi yanmaktan kurtarmanız mümkün. Çünkü beynin yönetsel kontrolleri otomatik emir zincirini kırmak için adım atabilir. Söz konusu; hatırlama refleksleri olduğunda da aynı durumun geçerli olabileceğini ortaya koyan pek çok delil var. Böylelikle beyin, potansiyel olarak acı verici hafızaların spontan şekilde hatırlanmasını durdurabilir.
Hafızalar, beyin içerisinde birbirine bağlanmış bilgi ağı şeklindedir. Sonuç olarak, bir hafızayı hatırlamak; bir başkasının hatırlanmasını da ortaya çıkarabilir. Yani bir anınızı hatırladığınızda, bilinçsiz bir şekilde bir başka hafızanızı da hatırlayabilmeniz muhtemeldir. University of Cambridge’ten sinirbilimci Michael Anderson; bir anımsatıcı ile karşılaştığımızda, zihnin otomatik yanıtının bu anımsatıcıyla ilişkili bir şey sunmaya çalışmak olduğunu, fakat bazen de hatırlamak istemediğimiz şeyleri hatırlamamıza sebep olduğunu söylüyor. Kötü bir biçimde ayrıldığınız sevgilinizin, yıllar sonra bir eşyası ile karşılaşmanız gibi.
Ancak ne var ki insanlar bu durumlar karşısında tamamen çaresiz değiller. Geçmişte yapılan beyin görüntüleme çalışmaları; beynin frontal bölgelerinin, hafıza için önemli bir yapı olan hipokampus aktivitesini azaltabildiğini ve böylelikle de hatırlamayı engelleyebildiğini ortaya koymuştu. Konuyla ilgili daha derinlemesine bir araştırma için, Anderson ve ekibi, hipokampus baskılandıktan sonra neler olduğunu anlamak için bir çalışma yürüttü. Araştırma ekibi, 381 üniversite öğrencisinden birbirleriyle pek bağlantısı olmayan kelimeleri öğrenmelerini istedi. Sonrasında, öğrencilere kelimelerden birisi gösteriliyor ve diğer kelimeyi hatırlamaları ya da tam tersine bir kelimeyi gösterip diğer kelimeyi düşünmemeleri isteniyor. Bazen de bu görevler arasında öğrencilere alakasız görseller (örneğin; otoparkta bulunan bir tavuskuşu) gösteriyorlar.
Nature Communications‘da yayımlanan çalışmada, araştırmacılar; katılımcıların daha sonradan tavuskuşu ve diğer alakasız görselleri hatırlama yetilerinin; kelimeyi düşünmemeleri istenen denemelerde, kelimeyi düşünmeleri istenen denemelere kıyasla %40 oranında azaldığı bulgusuna ulaştılar. Elde edilen bulgular, hafıza-kontrol mekanizmasının var olduğuna dair daha fazla delil sağlarken, belirli bir hafızayı aktif bir biçimde unutmaya çalışmanın genel hafızayı olumsuz olarak etkilediğini ortaya koydu. Azalmış hipokampal aktivite sırasında meydana gelen alakasız olayların hatırlanmasını engellemesinden kaynaklı olarak, araştırmacılar bu fenomeni “amnezik gölge” olarak isimlendiriyorlar. Sonuçlar, travma geçirmiş (ve sonradan unutmayı denemiş) insanların neden günlük olaylara dair zayıf bir hafızaya sahip olduklarını açıklamamıza yardımcı olabilir.
Anderson’a göre; istenmeyen hafızaları hatırlamamak kullanışlı bir özellik haline gelebilir. İşte bu yüzden de araştırmacılar baskılama sanatını kullanarak insanların kendilerini eğitip eğitemeyeceklerini öğrenmeye çalışıyorlar. Bunu anlamak üzere; ekip, katılımcıların beyinlerini gerçek zamanlı olarak görüntülemeyi ve sözlü yönlendirmeler ile hipokampal aktivitenin ne kadarının durdurulduğunu görebilmeyi içeren bir deney yürütüyor. Böylelikle kişinin kendi seçimlerine bağlı olarak geçmişte istemediği hafızaları unutması mümkün olabilir ve bu durum post-travmatik stres bozukluğu deneyimleyen insanların acılarını dindirmeye yardımcı olabilir.
Belki Black Mirror‘daki (1. Sezon 3. Bölüm) gibi ileri teknoloji bir yöntemle istenmeyen hafızaların silinmesi henüz mümkün olmayabilir; ancak kişinin istemediği hafızaları unutmasını sağlayabilecek bir yöntem geliştirilmesi yakın gelecekte mümkün olabilir.
Gholipour, B. Can We Learn How to Forget? ScientificAmerican. http://www.scientificamerican.com/article/can-we-learn-how-to-forget/ (accessed on 2016, August 1)
Justin C. Hulbert Richard N. Henson Michael C. Anderson Inducing amnesia through systemic suppression Nature Communications 7, Article number: 11003 doi:10.1038/ncomms11003 Received 21 July 2015 Accepted 10 February 2016 Published 15 March 2016
Son araştırmalar, özellikle de Viggiano ve arkadaşları (2016) tarafından Frontiers in Cellular Neuroscience dergisinde yayınlanan çalışma, diyetimizdeki yağ türlerinin sadece fiziksel sağlığımızı değil, aynı zamanda beyin fonksiyonlarını, özellikle de açlık kontrolü ve metabolik düzenleme ile ilgili olanları nasıl etkileyebileceğine ışık tutmaktadır. Çalışma özellikle doymuş yağlar (domuz yağı) ve omega-3 çoklu doymamış yağlar (balık yağı) bakımından zenginleştirilmiş diyetlerin açlık ve metabolizmanın düzenlenmesinden sorumlu beyin bölgesi olan hipotalamus üzerindeki etkilerini karşılaştırmaktadır.
Doymuş Yağlar ve Hipotalamik Disfonksiyon
Domuz yağı, margarin ve kızarmış gıdalarda yaygın olarak bulunan doymuş yağlar, hipotalamusta inflamasyon ve oksidatif stres ile ilişkilendirilmiştir. Hipotalamus, beslenme durumunun algılanmasında ve gıda alımı ve vücut ağırlığı da dahil olmak üzere enerji dengesinin düzenlenmesinde kritik bir rol oynamaktadır. Yüksek düzeyde doymuş yağa maruz kaldıklarında, hipotalamik nöronlar oksidatif hasara karşı savunmasız hale gelir ve bu da bu hayati işlevleri düzenleme yeteneklerini bozar. Buna öncelikle, özellikle metabolik inflamasyonun kilit bir düzenleyicisi olan IKKβ/NF-κB’yi içeren inflamatuar sinyal yolakları aracılık eder.
Aşırı doymuş yağ alımının tetiklediği enflamatuar yanıt, beynin gıda tüketimini kontrol etme yeteneğini bozarak aşırı yemeye yol açar ve obezitenin gelişimine katkıda bulunur. Aslında araştırmalar, doymuş yağ oranı yüksek diyetlerin açlık kontrolü ile ilgili bilişsel eksikliklere yol açabileceğini göstermiştir, çünkü beyin ne zaman yemeyi bırakacağını bildirme yeteneğini kaybeder. Doymuş yağların, vücut hücrelerinin insüline karşı daha az duyarlı hale geldiği ve açlık düzenlemesini daha da bozduğu bir durum olan insülin direncini teşvik ettiği gerçeği ile bu durum daha da karmaşıklaşmaktadır.
Omega-3 Yağları ve Nöroproteksiyon
Buna karşılık, omega-3 çoklu doymamış yağ asitleri (PUFA’lar), özellikle dokosaheksaenoik asit (DHA) ve eikosapentaenoik asit (EPA) gibi balık yağlarında bulunanlar, beyin üzerinde dikkate değer koruyucu etkiler göstermiştir. Bu yağ asitleri anti-enflamatuar özellikleri ve oksidatif stresi azaltma yetenekleriyle bilinmektedir. Araştırmacılar, sıçanlar balık yağıyla zenginleştirilmiş yüksek yağlı bir diyetle beslendiğinde, doymuş yağ oranı yüksek bir diyetle beslenenlere kıyasla hipotalamik enflamasyonda önemli bir azalma gözlemlemişlerdir.
Omega-3 yağ asitleri, vücuttaki enerji dengesini düzenlemeye yardımcı olan önemli bir enzim olan AMP ile aktive olan protein kinazın (AMPK) aktivasyonunda da önemli bir rol oynar. AMPK aktivasyonu hücresel enerji homeostazını korumak için gereklidir ve beyindeki enflamatuar süreçleri inhibe ettiği gösterilmiştir. Hipotalamusta AMPK, vücut ağırlığı ve glikoz metabolizmasının kontrolünde kritik öneme sahip leptin ve insülin gibi hormonal sinyallere yanıt vererek gıda alımını düzenler.
Yağ hücreleri tarafından üretilen bir hormon olan leptin, tipik olarak hipotalamusta AMPK aktivitesini inhibe ederek açlığı bastırırken, insülin de beynin diğer bölgelerinde benzer bir etkiye sahiptir. Bununla birlikte, doymuş yağlar açısından zengin yüksek yağlı bir diyette, beynin leptin ve insüline tepkisi azalır ve bu da iştah kontrolünün kaybına yol açar. Tersine, omega-3 açısından zengin diyetler beynin bu hormonlara karşı duyarlılığını geri kazanmaya yardımcı olarak gıda alımının düzenlenmesini iyileştirir ve aşırı kilo alımını önler.
Klinik Çıkarımlar ve Diyet Önerileri
Bu çalışmadan elde edilen bulgular, özellikle kilolarını kontrol etmeyi veya obeziteye bağlı bilişsel gerilemeyi önlemeyi amaçlayan bireyler için diyet önerileri üzerinde önemli etkilere sahiptir. Doymuş yağların omega-3 yağ asitleri ile değiştirilmesi, yüksek yağlı bir diyetin beyin ve vücut üzerindeki zararlı etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir. Araştırmacılar, omega-3 PUFA’lar açısından zengin olan balık yağlarının, özellikle beyin fonksiyonlarını iyileştirmek ve metabolik sağlığı korumak isteyenler için sağlıklı bir diyetin önemli bir bileşeni olması gerektiğini öne sürüyorlar.
Bu araştırmadan çıkarılacak daha geniş anlam, tüm yağların eşit yaratılmadığıdır. Yağlar diyetin önemli bir parçası olmakla birlikte, kaynakları ve türleri vücut ve beyin üzerindeki etkilerini belirlemede kritik bir rol oynamaktadır. Doymamış yağlar, özellikle de omega-3’ler açısından zengin bir diyet, daha iyi beyin sağlığını destekler, iltihaplanmayı azaltır ve vücudun gıda alımını düzenleme yeteneğini artırır. Öte yandan, doymuş yağ oranı yüksek diyetler yalnızca obezite gibi metabolik bozukluk riskini artırmakla kalmaz, aynı zamanda açlık ve toklukla ilgili bilişsel işlevleri de bozar.
Sonuç
Viggiano ve arkadaşları tarafından yapılan çalışma, beyin sağlığının ve metabolik fonksiyonun korunmasında diyet seçimlerinin önemini vurgulamaktadır. Balık yağı içeren diyetler gibi omega-3 açısından zengin diyetlerin doymuş yağların neden olduğu enflamatuar hasarı önleyebileceğine ve sağlıklı hipotalamik fonksiyonu destekleyebileceğine dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Bu bulgular, hem fiziksel hem de bilişsel refah için diyetlerini optimize etmek isteyenler için değerli bilgiler sunmaktadır.
Referanslar
Viggiano, E., Mollica, M. P., Lionetti, L., Cavaliere, G., Trinchese, G., Filippo, C. D., et al. (2016). Effects of a High-Fat Diet Enriched in Lard or in Fish Oil on the Hypothalamic Amp-Activated Protein Kinase and Inflammatory Mediators. Frontiers in Cellular Neuroscience, 10, 150. DOI: 10.3389/fncel.2016.00150.
Amerika Birleşik Devletleri, Liberya ve Burma’nın ortak özelliği nedir? Hala metrik sistemi resmi olarak kullanmıyor olmaları!
Yabancı film ve dizileri takip edenler ya da Amerika ile ilgisi olan insanlar, buralarda Dünya’nın ezici çoğunluğunun aksine halen “Amerikan/İngiliz Sistemi” olarak bilinen, daha resmi adı “Kraliyet Sistemi” olan ölçü sisteminin kullanıldığını bilecektir. Bilirsiniz, Dünya’nın tümü metre ve gram gibi ölçü birimleri kullanırken, Amerikalılar ve İngilizler (ve onların etkisinin halen hissedildiği bazı diğer ülkeler) inç, fit, yard, mil gibi ölçü birimleri kullanırlar. Bunların her birinin bir hikayesi ve mantığı var elbette; ancak Uluslararası Birim Sistemi (SI) ile kıyaslandığında, bu tuhaf sistemin halen yaygın olarak kullanılması oldukça şaşırtıcı.
Türkiye’de de kullandığımız Uluslararası Birim Sistemi’nde (Le Système International d’Unités, SI) mantık oldukça basittir: bütün ölçümleri 10’luk sisteme göre yaparız. Bunun sebebinin, ellerimizde 10 parmağımız bulunması olduğu düşünülmektedir. Eğer ki 8 ya da 12 parmaklı olsaydık, muhtemelen daha en başından itibaren matematiği bu sayı tabanına göre geliştirecektik ve her şey gözümüze bambaşka gözükecekti; fakat yine de tıpkı şu anda olduğu gibi, o sistemi de sorunsuz olarak kullanabilecektik. Ellerimizde neden 5 parmak olduğunu öğrenmek için, buradaki yazımızıokuyabilirsiniz.
SI dahilinde düşünecek olduğunuzda, her şey oldukça basittir ve birbirinin 10 tabanında katlarıdır. Örneğin uzunluk temel birimi metredir. 1983 yılında tanımı değiştirilmiş olan 1 metre, vakum içerisinde ışığın saniyenin 299.792.458’de 1’i sürede aldığı mesafedir. Daha sonrasında eğer daha büyük ölçü birimlerine gitmek isterseniz, 10 ile çarparak ya da 10’a bölerek bu işlemi yapabilirsiniz. Örneğin dekametre 10 metre, hektometre 100 metre, kilometre ise 1000 metredir. 10 desimetre, 100 santimetre ve 1000 milimetre, 1 metreye eşittir. Aynı şekilde, kütle temel birimi gramdır. 1 kilogram, 1000 grama eşittir. 1 ton, 1000 kilograma… Her şey oldukça düzenli ve basittir.
Ancak Kraliyet Sistemi’ne baktığımızda işler tuhaflaşır. Bunun sebebi, SI’da olduğu gibi tutarlı bir ölçüm yerine, tarihsel bir ölçüm türünü tercih etmeleridir. Örneğin her küçük birimin 10 tanesinin 1 büyük birime eşit olması, kendi içerisinde tutarlı bir durumdur; bu nedenle anlaması ve kullanması kolaydır. Fakat Kraliyet Sistemi’nde kullanılan her uzunluk birimi, tarihi bir arkaplana sahiptir ve örneğin vücudun bazı ölçülerine veya bazı spesifik ticari ürünlerin özelliklerine göre belirlenmiştir. Bu ölçüler durumdan duruma değişebileceği için, bir küçük birimden bir büyüğe geçmek için yapılacak işlemler de her seferinde tamamen farklı ve karmakarışıktır. Bu nedenle bu sistemi anlaması ve takip etmesi de zor olmaktadır. Çok sayıda örnek verilebilir; ancak uzunluk ölçülerine kısaca bir bakalım:
Kraliyet Sistemi dahilinde temel uzunluk birimi fittir (foot ve çoğulu olan feet; kimi zaman Türkçede “ayak” olarak da kullanılır). Sistemde temel birimden büyük olan birimler sırasıyla yard, kulaç, rod, zincir, furlong, mil ve fersah olarak bilinir. 3 fit, 1 yarda; 6 fit 1 kulaca; 15.5 fit 1 roda, 66 fit 1 zincire; 660 fit 1 furlonga veya 5280 fit 1 mile eşittir. Görülebileceği gibi, örneğin, bizdeki kilometreye karşılık sayılabilecek olan 1 mil, 5280 fittir. Daha ufak birimlere indiğimizde de benzer sıkıntılar görürüz: bunlar sırasıyla link, inç ve mildir (evet, tuhaflıklar burada da bitmez; “mile” olarak yazıldığında fitten büyük, “mil” olarak yazıldığında fitten küçük bir uzunluk biriminden bahsedilir). 50 linkin 33’te 1’i 1 fite eşittir. 1 fit, 12 inçtir. Aynı zamanda 7920 mil (“mile” olmayan “mil”) 1 fittir. Çılgınlık! Sadece uzunluk ölçüleri arasındaki geçişte bile birçok farklı değerin bilinmesi gerekmektedir. Bu, algılamayı oldukça zorlaştırmaktadır.
Aynı durumlar, hacim ve kütle ölçümlerinde de geçerlidir: Bizdeki kilogram düzeyinde ve yaygınlığında kullanılan 1 libre, bizdeki grama karşılık gelen sıvı onsun 16 katıdır. Örneğin bizde sadece yemek tariflerinde gördüğümüz “kaşık” ölçüleri, Kraliyet Sistemi’ndeki sıradan ölçülerdir. Örneğin 1 sıvı ons, 6 çay kaşığına eşittir. Bizdeki litrenin kullanımına karşılık gelen 1 galon ise, mililitre olarak düşünebileceğimiz 128 sıvı onsa eşittir. Sayıların ne kadar uyumsuz olduğunu görebiliyorsunuzdur. Örneğin, bizdeki 1 litrenin 1 desimetre küp olması gibi basit bir durumu Kraliyet Sistemi’nde uygulamaya kalkarsanız, aldığınız sonuç akıl almazdır: 1 galon, 231 inç küptür!
Tabii bir de bunların sistemler arası dönüşümleri var. Yani SI’dan Kraliyet Sistemi’ne çevirmek isterseniz (ya da tam tersi), işler iyice karışıyor. Birimler arası geçiş yapacaksanız, 1 metre 3.28 fite, 1 mil 1.6 kilometreye, 1 galon 3.785 litreye, 1 kilogram 2.2 libreye denk gelmektedir. Karmakarışık!
ABD içerisinde özellikle mühendislik bölümlerinde olmak üzere, giderek sesi yükselen miktarda kişi, metrik sisteme geçilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Örneğin Metric4US sitesi, bunun savunuculuğunu yapıp gerekçelerini anlatan kuruluşlardan birisidir. Sitelerinde, Kraliyet Sistemi’nin eğitim-öğretim seviyesini nasıl olumsuz etkilediğine dair bazı bilgiler bulabilir, iki sistemin kıyaslamasını görebilirsiniz. İşin tuhaf tarafı, bu metrik sisteme geçişi destekleyen oluşumlara karşı, kendi sistemlerini korumak isteyen kişiler de bazı siteler kurmuşlardır. Bunlara bir örnek,Freedom2Measure sitesidir. Elbette tüm ülkenin sayı sistemini bir anda değiştirmek kolay değildir; ancak aradaki sıkıntıları çözmek açısından bunun yapılması faydalı olabilecektir.
Ayrıca ufak bir not olması açısından, Kraliyet Sistemi’ndeki ölçü birimlerinin nereden geldiğine de bir bakalım:
1. Uzunluk ölçüsü olan fit, tahmin edilebileceği gibi “ayak” anlamına gelmektedir ve 1 ayak olarak ölçülmektedir. Yapılan hesaplamalara göre 1 ayak, insanın boyunun yaklaşık %15.3’üne denk gelmektedir. Çok uzun yıllardır Romalılar, Yunanlılar, Mısırlılar ve Mezopotamyalılar bu ölçü birimini kullanmışlardır.
2. İnç, Latincedeki untia sözcüğünden gelmektedir ve bir şeyin 12’de 1’i anlamına gelir. 1 fitin 12 inç olması bundandır. Ancak birçok diğer dilde inç, “baş parmak” ile eş anlamlıdır ve bu nedenle ölçü biriminin adını buradan aldığı düşünülmektedir. Halk arasında “1 inç, İngiliz Kraliçesi’nin ayak başparmağının uzunluğudur.” şeklinde bir bilgi dolaşsa da, bunun güvenilirliği bulunmamaktadır. Sözcüğün en eski kullanımına 7. yüzyılda İngiltere’deki bir yasa kitabında rastlanmaktadır.
3. Yard biriminin kaynağı tam olarak bilinmemektedir. Bazı iddialara göre Kral 1. Henry’nin burnundan başparmağına kadar olan mesafeye bu isim verilmiştir. Bazı diğer iddialara göreyse 1 yard, kabaca insan belinin çevresine eşittir.
4. Galon ölçüsünün de tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte, Eski Fransızcada kase veya “sıvı ölçüsü” anlamına gelen jalon sözcüğünden türetildiği düşünülmektedir.
5. Libre (pound) ise, çeşitli ülkelerde çeşitli nedenlerle kullanılmış ve geliştirilmiş bir ölçü birimidir. Örneğin ABD’de temel olarak tarım ürünlerinin kütlesini ölçmek için kullanılmaktaydı. İngiltere’de ise çeşitli değerli madenlerin kütlesini ölçmekte kullanılırdı. Örneğin İngiliz para birimi olarak da kullanılan “pound sterling”, tarihte 1 librelik gümüş değeri olarak kullanılmıştır.
Görsel: reddit’te paylaşılan bu görselde iki sistemde birimler arası geçiş için yapılması gereken çarpma işleminin değeri gösterilmiştir. Örneğin Standart Sistem’de (SI) metreden milimetreye geçmek için 1000 ile çarpmak, kilogramdan grama geçmek için 1000 ile çarpmak yeterlidir. Kraliyet Sistemi’nde ise fitten inçe geçmek için 12 ile, fitten yarda geçmek için 3 ile, milden yarda geçmek için 1760 ile çarpmak gerekmektedir.
Kişinin ter “parmak izi”, 373 uçucu bileşiğin eşsiz bir harmanıdır ve bu harman zaman içinde hiç değişmez…
Yaklaşık yüzde 99’u sudan oluşan ter, deri yüzeyinde buharlaşarak bedenin serinlemesine ve aşırı düzeyde ısınmasının önlenmesine olanak tanır.
Ter bezleri tarafından salgılanan maddeler bizlere başka yararlar da sağlarlar. Bu maddeler arasında görünürde deri üzerinde bakteri gelişimini düzenleyen ve mikroplara karşı koyabilen dermsidin adlı antibiyotik özelliğine sahip bir peptid de yer alıyor.
Erkekler iki kat fazla terler
Tüm insanlar aynı düzeyde terlemezler. Erkekler kadınlardan iki kat daha çok terler ve her iki cinste de terleme yaş ilerledikçe azalır.
Dokunma, bedenin dokunulan yerinin tam karşısına denk düşen noktasında, bir “terleme tepkisini” tetikleyebilir.
Terleme başka tepkimelere de yol açabilir. Atopik dermatit adıyla bilinen bir deri hastalığı olan kişiler terin içeriğinde bulunan MGL-1304 adlı bir mantar proteinine ani ve şiddetli bir alerjik tepki gösterebilir.
İnsan dışında beden sıcaklığını terleme yoluyla düzenleyen birkaç memeli türünden biri de atlardır. Atların terinde yüksek miktarlarda bulunan “latherin” adlı bir protein terin içindeki suyun atın derisinden akarak su geçirmez kalın postu aşmasına ve oradan da havaya karışıp buharlaşarak bedenin serin tutulmasına olanak tanıyor.
Renkli terleme var mı?
Su aygırları gerçekte antibiyotik özelliği taşıyan ve güneşten koruyucu bir etki yaratan kırmızı renkte bir ter salgılarlar.
Teriniz kırmızı ise ve siz bir su aygırı değilseniz, o zaman hematohidroz adıyla bilinen ve çok ender görülen bir hastalığınız olabilir. Söz konusu hastalıkta kan damarlarındaki yırtılma ya da kopma kanın ter bezlerine akmasına ve kişinin gerçekte kanlı ter dökmesine yol açıyor.
Ender görülen bir başka durum da, insanların turuncu, mavi, ya da başka bir renkte terlemelerine yol açankromhidroz hastalığı. Bu durum kimi zaman belli ilaçların içilmesine bağlı olarak ortaya çıksa da, sağlıklı insanlarda neden görülebildiği konusu günümüzde de gizemini koruyor.
Oysa hastalıklı bireylerin ter kokusunun genelde sağlıklı kişilerden farklı olması hiç de şaşırtıcı bir durum değil. Beden, hastalık ya da enfeksiyon durumunda değişebilen, metabolik duruma göre farklılıklar gösteren uçucu organik bileşikler salgılıyor.
Ter testiyle hastalık
Kistik fibrozun varlığı ter testiyle belirlenebiliyor. Kistik fibrozlu bireylerin terindeki sodyum ve klor düzeyleri çok daha yüksek oluyor.
Duygular terin bileşiminde birtakım değişiklikleri tetikleyebiliyor. Avusturya kökenli bir araştırma kapsamında kendilerine ter toplayıcı pedler yerleştirilen katılımcılara önce korku filmleri, ertesi gün de belli bir duygu yaratmayan “nötr” filmler izletildi. Bu pedleri koklayan başka bir grubun üyeleri hangi pedlerin korku filmleri izlenirken kullanıldığını ayırt edebildiler.
Benzer bir deneyde kadın katılımcılar et yemeyen erkeklerin ter kokusunu et yiyen erkeklerin ter kokusundan çok daha çekici buldular.
Sağlık durumunuz, duygularınız, ya da beslenme düzeniniz ne olursa olsun, ter kokusu kişiye özeldir. Terin öteki bileşenlerinde farklılıklar söz konusu olsa bile, kişinin ter “parmak izi” 373 uçucu bileşiğin eşsiz bir harmanıdır ve bu harman zaman içinde hiç değişmez.
Her bireyin kendine özgü bir ter parmak izi vardır, ama apokrin ve ekrin adı verilen ter bezleri tüm insanlarda bulunur. Ekrin bezlerine bedenimizin hemen hemen her yerinde tanık olunabilirken, apokrin bezleri yalnızca koltuk altlarında ve cinsel organ bölgesinde bulunur.
Ter makinesi ile içme suyu
İnsan bedeninde üretilen terin çok küçük bir miktarı apokrin bezlerinden kaynaklanmakla birlikte, ter kokusuna asıl yol açan suyun yanı sıra kokulu bakterilerin gelişmesine olanak tanıyan atık madde içeriğinin de son derece yüksek olduğu bu terdir.
Çok daha büyük miktarlarda üretilen duru ve akışkan ekrin teri apokrin terinin daha geniş bir alana yayılmasına olanak tanır.
Onca teri ne mi etmeli? 2013 yılında, UNICEF ile ortaklaşa bir girişim kapsamında, İsveçli mühendis Andreas Hammar ve arkadaşları temiz içme suyundan yoksun olan milyonlarca kişinin hedef alındığı ve teri giysilerden emerek eğirme, ısıtma ve filtrelemeden oluşan bir süreç sonucunda içme suyuna dönüştüren bir Ter Makinesitasarladılar.
Ter Makinesi, soruna çözüm getirmekten çok, bu konuda bir farkındalık yaratmaya yaramış olsa gerek; çünkü terli bir tişörtten topu topu iki çay kaşığı katıksız su elde edilebiliyordu. Araştırmacılar makineyi seri üretime geçirmek gibi bir niyetleri olmadığını da belirtiyorlardı.
Tişört yerine çorap kullanılsaydı makine belki de çok daha verimli olabilirdi, çünkü bir çift insan ayağında günde yaklaşık 240 ml sıvı salgılayan 250.000 ter bezi bulunuyor.
Yeni bir çalışma insan kültürlerinin yarısında romantik dudak dudağa öpüşmenin olmadığını gösterdi. Hayvanlar ise bunu yapma zahmetine bile girmiyorlar. Peki, nasıl oldu da böyle evrildik?
Düşünüldüğünde öpme eylemi garip ve biraz da iğrenç gelebiliyor. Bazen uzun aralıklarla salyanızı birileriyle paylaşırsınız. Bir öpücükte 80 milyon bakteri sizin vücudunuza geçebilir ve bunların hepsi iyi niyetli bakteriler değildir.
Herkes ilk öpücüğünü utanç verici veya tatlı bir şekilde hatırlar ve öpüşme romantizmde büyük rol oynamaya devam etmektedir. En azından bazı toplumlarda bu böyledir. Batılı toplumlarda bu tarz öpüşmenin evrensel bir davranış olduğu varsayılıyordu. Ancak yeni bir çalışma aslında bunun tüm kültürlerde daha az olduğunu gösterdi. Ayrıca öpüşme diğer hayvanlarda da oldukça nadir görülen bir davranıştır.
Peki, bu ‘garip’ davranışın arkasında gerçekten ne var? Eğer öpüşmek faydalı ise neden tüm hayvanlar bunu yapmıyor veya insanların hepsi öpüşmeden kaçınıyor? Hayvanların öpüşmemesi bunu bize açıklıyor olabilir.
Yeni bir araştırma öpüşme tercihlerinin seçilen 168 kültürün sadece %46’sında romantik bir anlam taşıdığını ortaya koymuştur. Önceki çalışmaları bu oranın yüzde 90 olduğunu söylüyordu. Bu yeni çalışma ailelerin çocuklarını öpmesini hesaba katmayarak sadece romantik dudak dudağa öpüşmeler üzerinde yapılmış.
Hiçbir avcı-toplayıcı gruplarda öpüşmeye veya bunu arzulamaya dair kanıt bulunmamıştır. Hatta bazılarının öpüşmeyi iğrenç gördükleri düşünülmektedir. Brezilya’dan Mehinaku kabilesi öpüşmenin “müstehcen, çirkin” olduğunu söylüyorlar. Modern insanlara en yakın olan avcı toplayıcı grupların atasal yaşam tarzının verilerini göz önüne alınıp bakıldığında atalarımız da öpüşmemiş olabilirler.
Bu çalışma romantik bir öpüşmenin evrensel bir insan davranışını olduğu fikrini alt üst ettiğini söylüyor Nevada Üniversitesi’nden William Jankowiak. Ayrıca Jankowiak şunu dile getiriyor “ Bunun yerine batı toplumlarının nesilden nesile aktarılan bir ürünü gibi görünüyor”
Bu fikri destekleyen bazı tarihsel kanıtlar bulunmaktadır.
Oxford Üniversitesi’nden Rafael Wlodarski öpüşmenin oldukça yeni bir buluş olduğunu düşünüyor. Rafael Wlodarski öpüşmenin nasıl değiştiğini öğrenmek için eldeki kayıtları karıştırarak kanıtlar aradı.
En eski öpüşme davranışının kanıtı 3.500 yıl önceye dayanan Hindu Vedic Sanskritçe metinlerinde yer alıyor. Bu metinlerde öpüşmek iki kişinin ruhlarının birbirlerine teneffüs etmesi olarak nitelendirilmiş. Buna karşılık Mısır hiyerogliflerindeki resimlerde dudaklarını birbirine bastırmış birbirine yakın insan motifleri bulunmaktadır.
Peki, neler oluyor? Öpüşmek doğal bir şey olarak mı yapıyoruz ancak bazı kültürler de bu bastırılmış mıdır? Yoksa bu öpüşmeyi modern insanlar mı keşfetti?
Hayvanların davranışlarına bakarak bir şeyler bulabiliriz
Bizim yakın akrabalarımız şempanzeler ve bonomolarda öpüşür. Atlanta Emory Üniversitesi ‘nden primatolog Frans de Waal şempanzelerin öpüştüklerini ve kavgalardan sonra da sarıldıklarını gözlemlemiştir. Şempanzeler için öpüşme uzlaşma biçimidir. Bu erkeklerde kadınlara göre daha fazladır. Bir başka deyişle bu romantik bir davranış değildir.
Onların kuzenleri olan bonobolar ise daha sık öpüşürler ve dillerini kullanmayı da ihmal etmezler. Bu şaşırtıcı bir durum değil çünkü bonoboların cinsel hayatları oldukça aktiftir. İki insan buluşunca tokalaşabilir fakat bonobo için bu tanışma ritüeli seks ile olur. Yani onların tokalaşma biçimi sekstir. Ayrıca onlar seksi bir bağlanma çeşidi olarak kullanılırlar. Yani öpüşmek onlar için romantik bir davranış değildir.
Bu iki kuyruksuz büyük maymun istisnalar. Bildiğimiz kadarıyla diğer hayvanlar hiç öpüşmez. Onlar birbirlerinin yüzlerine burunlarını sürter veya dokunurlar. Ancak bu şekilde bile salyalarını paylaşmazlar veya dudaklarını şaplatmazlar. Onların bunlara ihtiyacı yoktur .
Yaban domuzlarınızı ele alalım; erkek yaban domuzları dişileri etkileyici buldukları zaman etrafa keskin bir koku bırakırlar. Bu anahtar kimyasal dişilerin çiftleşme isteğini tetikleyen “androstenone” isimli bir feromondur. Bu dişinin bakış açısından iyi bir şeydir çünkü erkekler bulunan en verimli kimyasal androstenone feromonudur. Erkeğin kokusu o kadar ağırdır ki, dişinin erkeğe yeterince yakın olması bile gerekmez.
Bu durum birçok memeli içinde geçerlidir. Örneğin dişi hamsterler erkekleri heyecanlandıran bir feromon salgılarlar. Fareler benzer kimyasallar aracılığıyla kendilerine eşler bulurlar. Bu yöntem kazara ensest riskini en aza indirir.
Hayvanlar genellikle idrarları ile bu tarz feromonlar bırakılar. Rafael Wlodarski idrarların çok keskin kimyasallar yaydığını söylüyor ve şunu ekliyor “Eğer mevcut ortama idrar bırakılmışa hayvanlar bu yolla uyumlu olup olmadıklarını değerlendirirler.
Gelişmiş koku duyusu sadece memeliler de yoktur. Eğer karadul erkek örümceği dişisi son zamanlarda bir şey yemiş ise bunun kokusunu alabilir. Bu şekilde eğer dişinin karnının tok olduğunu anlarsa onunla çiftleşebilecek ve sonunda ona yem olmayacaktır. (Bu örümcekler erkeklerini çiftleşme sonrası yerler.)
Konunun ana noktası ise hayvanların kendilerine eş bulabilmek için bizler kadar birbirlerine yakınlaşmasına gerek olmadığıdır.
Diğer yandan insanların vahşi/cezbedici kokuları insanları birbirine yakınlaştırmak için kullanılır. Kokular, birbirimize uygunluğumuzu değerlendirmek için kullandıkları tek fikir değildir, ancak çalışmalar kokunun eş seçiminde önemli rolü olduğunu göstermiştir.
1995 yılında yayımlanan bir çalışmada kadınlarında fareler gibi genetik farklılıkları olan erkek bireyleri seçtiğini göstermiştir. Farklı genlere sahip bireylerin daha sağlıklı yavrular üretmesi için mantıklı bir davranış olacaktır. (Çevirmen notu; ayrıca farklı genlerin olması veya melez olmak hayatta kalma açısından daha avantaj teşkil eder.) Öpüşme bu yüzden eşinizin genlerini “koklayarak “daha yakından hissetmeniz için harika bir yoldur.
Rafael Wlodarski 2013 yılında öpüşme tercihlerini daha detaylı incelemiştir. Birkaç yüz kişiye öpüşme esnasında neyin en önemli olduğunu sordu. Kadınlar doğurganlık dönemlerinde kokunun öneminin arttığını tespit etti.
Erkek yaban domuzları da dişilerini çekici yapan bir feromon sayesinde buluyorlar. Erkek ter içerisindeki mevcut anında ve kadınlarında buna maruz kaldığında uyarılma düzeyleri hafifçe artacaktır.
Rafael Wlodarski’ye göre feromon memeliler de eş seçiminde çok önemli bir nokta da yer alıyor. “Biz memelilerin biyolojisi büyük oranda miras fakat yine de evrimsel süreçte ekstra özellikler ekleyebiliyoruz” diyor Wlodarski.
Buna göre öpüşme bir başkasına yeterince yakın olabilmek için feromonları tespit etmede kullanılan kültürel bir yöntemdir. Bazı kültürler de bu koklama davranışı fiziksel dudak temasına dönüştü. Bunun olup olmadığını saptamak zor fakat ikisi de aynı amaca eşlik ettiğini söylüyor Wlodarski.
Eğer mükemmel bir eşleşme istiyorsak insanları öpmekten vazgeçebilir ve sadece koklayabiliriz. Böylelikle iyi bir eş bulup mikropların büyük bir kısmını da almamış olacaksınız. Ancak bunun biraz komik olduğunu da göz önüne getirmeyi unutmayın…
William R. Jankowiak, Shelly L. Volsche, Justin R. Garcia Is the Romantic–Sexual Kiss a Near Human Universal? First published: 6 July 2015 DOI: 10.1111/aman.12286
Frans B. M. de Waal Peacemaking among Primates ISBN 9780674659216 Publication: September 1990
Dorries K.M. Adkins-Regan E. Halpern B.P. Sensitivity and Behavioral Responses to the Pheromone Androstenone Are Not Mediated by the Vomeronasal Organ in Domestic Pigs Brain Behav Evol 1997;49:53–62 (DOI:10.1159/000112981)
Alan G. Singer A chemistry of mammalian pheromones The Journal of Steroid Biochemistry and Molecular Biology Volume 39, Issue 4, Part 2, October 1991, Pages 627–632
Claus Wedekind, Thomas Seebeck, Florence Bettens, Alexander J. Paepke MHC-Dependent Mate Preferences in Humans Published 22 June 1995.DOI: 10.1098/rspb.1995.0087
Rafael Wlodarski , Robin I. M. Dunbar Examining the Possible Functions of Kissing in Romantic Relationships Archives of Sexual Behavior November 2013, Volume 42, Issue 8, pp 1415-1423 First online: 11 October 2013
J. Verhaeghe, R. Gheysen, and P. Enzlin Pheromones and their effect on women’s mood and sexuality Facts Views Vis Obgyn. 2013; 5(3): 189–195.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.