Işıkla Çalışan ve Kontrol Edilebilen Doğal Boyutlarda Bir Tırtıl Robotu Geliştirildi

Işıkla Çalışan ve Kontrol Edilebilen Doğal Boyutlarda Bir Tırtıl Robotu Geliştirildi

Varşova Üniversitesi Fizik Fakültesi’ndeki araştırmacılar, sıvı kristal elastomer teknolojisini kullanarak (İng: liquid crystal elastomer technology), Floransa’daki LENS Enstitüsü’nde, doğanın kendisinden ilham alınarak yapılmış ve doğal boyutlarda bir tırtılın hareketlerini taklit edebilen mikro ölçekte bir robot geliştirmeyi başardılar. 15 milimetre uzunluğundaki yumuşak robot, enerjisini yeşil ışıktan sağlıyor ve uzamsal olarak düzenlenebilen lazer ışınlarıyla kontrol edilebiliyor. Düz yüzeyler üzerinde hareket edebilmesinin dışında, eğimli yüzeylere tırmanabiliyor, dar aralıklardan geçebiliyor ve yük taşıyabiliyor

Onlarca yıldır bilim insanları ve mühendisler, doğada mevcut hareket modellerini taklit edebilen robotlar geliştirmeye çalışıyorlar. Bu tasarımların pek çoğu, elektrikle veya havayla uyarılan sert iskelet ve eklem yapılarını içeriyor. Bununla birlikte doğada, çok sayıda canlı yaşadıkları ortamı yumuşak bedenlerini kullanarak dolaşabiliyor. Örneğin toprak solucanları, salyangozlar ve larva biçimindeki böcekler farklı teknikler kullanarak karmaşık çevre koşullarında etkili bir biçimde hareket edebiliyorlar. Günümüze kadar, yumuşak yapılı robot geliştirme girişimleri büyük ölçeklerle sınırlı kalmıştı (genellikle onlarca santimetre uzunlukta) ve çoğunlukla bunun temel nedeni güç yönetimi ve uzaktan denetimde yaşanan sıkıntılardı.

Sıvı Kristal Elastomerler (LCE’ler), görünür ışık altında büyük şekil değişiklikleri gösterebilen akıllı malzemelerdir. En son geliştirilen tekniklerle beraber, bu yumuşak malzemeleri önceden belirlenmiş uyarılma performansı ile keyfi olarak üç boyutlu biçimlerde modelleyebilmek mümkün. Işıkla tetiklenen şekil değiştirme mekanizması, sayısız ayrı uyarıcılar olmasa bile, tek parçalı LCE yapısının karmaşık eylemler gerçekleştirmesine olanak tanıyor.

Varşova Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, İtalya’daki LENS Enstitüsü ve İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi’ndeki araştırmacıların işbirliğiyle, tek parçalı optomekanik sıvı krital elastomerler ile doğal boyutlarında yumuşak bir tırtıl robot tasarımı geliştirmeyi başardılar. Robotun gövdesi, desenli moleküler hizalama uygulanmış ışığa hassas elastomer şeridinden yapıldı. Hareket deformasyon örüntüsünü kontrol ederek, robot doğadaki akrabalarının pek çok hareketini taklit edebiliyor. Eğimli yüzeylerde hareket edebiliyor, dar aralıklardan geçebiliyor ve ağırlığının onlarca katı cisimleri itebiliyor, böylelikle zor koşullarda çalışabilme yeteneği gösteriyor ve gelecekteki potansiyel uygulamaları hakkında fikir veriyor.

Projeyi yürüten, Varşova Üniversitesi Fizik Fakültesi Fotonik Nanoyapılar Tesisi’nin yöneticisi Piotr Wasylczyk, “Yumuşak robotlar tasarlamak, mekaniklerinde, enerji kaynaklarında ve kontrol edilmelerinde yeni paradigmalar gerektiriyor. Şu anda doğadan ders almaya başlıyoruz ve tasarımlarımızdaki yaklaşımlarımızı doğal evrimle ortaya çıkan yaklaşımlara doğru değiştiriyoruz” diye anlatıyor.

Araştırmacılar, materyallerin, üretim tekniklerinin ve tasarım stratejilerinin yeniden ele alınmasının, mikro ve milimetre ölçeklerdeki yumuşak robot üretiminde, hem yüzeyde hem suyun altında yüzebilen ve uçabilen robotların da dahil olduğu, yepyeni alanlar açabileceğine inanıyorlar.


Kaynak:

İlk Beyin Taramaları Sayesinde Dejavunun Gizemi Çözüldü

Hiç bu yazıyı daha önce okuduğunuz hissine kapıldınız mı? İşte belki de hepimizin en azından bir kez yaşadığı bu tuhaf his dejavu  olarak biliniyor . Dünyada ilk kez yapılan beyin taramaları ise bu fenomenin beynimizin bir kontrol mekanizması olabileceğini ortaya koyuyor.

Normalde dejavunun beynin yarattığı sahte anılar tarafından olduğu düşünülüyordu. Fakat St Andrews Üniversitesi’nden Akira O’Connor  ve ekibinin yaptığı araştırma bunun yanlış olduğunu gösterdi. Dejavu sürecinin nasıl işlediği, tahmin edilemez doğasından dolayı uzun süredir bir gizemini korumaktaydı. Bilim insanları bu engelin üstesinden gelmek için yeni bir yol geliştirerek, laboratuvarda dejavu hissini tetikleyecek bir metot geliştirdi.

Ekip sahte anıları canlandırmak için standart bir metot kullanıyor. Bu testte kişiye alakalı kelimeler söyleniyor örneğin; yatak, yastık, gece, rüya gibi. Fakat bunların bağlandığı kelime söylenmiyor , bu durumda “uyku” gibi. Kişi sonrasında bu kelimeleri duyduğunda , uyku kelimesini duyduğuna inanıyor yani sahte anı.

Ekip dejavu hissini yaratmak için ilk olarak kişilere u ile başlayan bir sözcük duyup duymadıklarını soruyor. Kişiler bunu başta ‘hayır ‘olarak cevapladı. İşte bu esnada kişilere uyku sözcüğünü duydunuz mu diye sorulduğunda onlar  hayır diye cevaplasa da , bu terim aynı zamanda oldukça tanıdık gelmeye başlıyor. “İşte bu tuhaf tecrübeyi dejavu  olarak raporluyorlar,” diyor O’Connor.

Beyin Çelişkisi

Ekip fMRI(fonksiyonel emar) kullanarak 21 gönüllüde dejavuyu tetikleyerek, beyin taraması yaptı. Biz beynin anılar ile ilgili olan hippokampüs gibi bölümlerinin bu fenomen sırasında aktif olduğunu tahmin ediyorduk, fakat bu durumda sonuç farklı oldu.

O’Connor’ın ekibi beynin ön kısımlarının yani karar vermekten sorumlu bölgelerinin aktif hale geldiğini buldu. O’Connor bulguları International Conference on Memory ,Macaristan Budapeşte’de geçtiğimiz ay sundu. Araştırmacı beynin ön kısımlarının, sinyal yollayarak , tecrübe ettiğimiz bir hafıza hatası var mı diye kontrol ettiğini  düşünüyor. Bu gerçekten neyi tecrübe ettiğimiz şeyle, tecrübe etmiş olabileceğimiz şeyin çelişkisini ortaya koyuyor.

“ Beyin dejavu esnasında bazı çelişki çözünürlükleri yaşıyor olabilir, “diyor Western Ontario Üniversitesi’nden  Stefan Köhler .

Sağlam Kafa Dejavu Yaşar

Eğer bu bulgular onaylanırsa, dejavu beynin hafıza kontrol sisteminin iyi çalıştığını, dolayısıyla olayları unutmaya daha az meyilli olduğunuzu gösteriyor.

Ayrıca bu yaşlanmayla beraber hafızada gerçekleşen olgulara daha fazla uyuyor ki, genç insanlarda dejavu daha yaygın olduğundan, yaşlılarda hafıza daha kötü olduğundan daha az görülüyor. “Bu genel bir kontrol sisteminin bozunmasıyla alakalı olarak, daha az hafıza hatasında yoğunlaşmış olabilir,” diyor O’Connor.

Pierre Mendès-France Üniversitesi’nden Christopher Moulin bu bulguların dejavu yaşamayanların kötüye gittiğinin işareti olmayacağını belirtiyor. “ İncitici olmaksızın , bu kimselerin hafız sistemlerini yansıtmaz, “diyor O’Connor.Eğer hafıza hatası yapmıyorsanız, dejavu için tetikleme gerçekleşmez.

 

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak :

  • GerçekBilim
  • NewScientist
  • Jersakova, R., Moulin, C.J.A. & O’Connor, A.R. (2016). Investigating the role of assessment method on reports of déjà vu and tip-of-the-tongue states during standard recognition tests. PLoS ONE, 11(4), e0154334. doi:10.1371/journal.pone.0154334 [pdf]
  • Urquhart, J.A. & O’Connor, A.R. (2014). The awareness of novelty for strangely familiar words: A laboratory analogue of the déjà vu experience. PeerJ. doi: 10.7717/peerj.666 [pdf]

 

Vena brakiosefalika

Koldan gelen toplardamar (vena subklavya)’ın baştan gelen toplardamarın (Vena yugularis kommunis) ile birleşmesiyle oluşan toplardamardır. Sağ ve sol Brakiosefalik venler birleşerek vena kava superiorı oluştururlar. (Bkz; Vena) (Bkz; braki-o-sefalika)

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Anatomi

Vena brachiocephalica dextra

  • Daha kısa, yaklaşık 2,5 cm uzunluğunda, sağ brakiyosefalik ven, sağ sternoklaviküler eklemde başlar ve ilk kostal kıkırdağın alt kenarı seviyesinde – sağ sternal sınırın yakınında sol brakiosefalik venle buluşur. Burada her iki damar da üstün vena kavayı oluşturmak için birleşir.
  • Damarın sağında, damar ile pulmoner apeks arasında uzanan frenik sinir ve plevra bulunur. Sağ brakiyosefalik ven, sağ vertebral veni, inferior tiroid veni ve internal torasik veni alır.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Vena brachiocephalica sinistra

  • Daha uzun, yaklaşık 6 cm uzunluğundaki sol brakiyosefalik ven, sol sternoklaviküler eklemde başlar ve birinci kostal kıkırdak seviyesinde sağ brakiyosefalik ven ile birleşimine doğru sağa eğik olarak manubrium sterninin arkasından uzanır. Manubrium sterni’den sternohyoid kas ve sternothyroideus kası ile ayrılır. Ventral olarak, büyük aort dallarını ve vagus sinirini geçer.
  • Sol brakiyosefalik ven sol vertebral veni, iç meme veni, inferior tiroid veni ve sol en yüksek interkostal veni alır.

İşlev

Brakiyosefalik ven, üst ekstremite ve baş ve boyun bölgesinin oksijensiz kanını sağ kalbe taşır.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

İntravajinal ejakülasyon gecikmesi

İnsan cinselliğinin, özellikle de intravajinal boşalma gecikmesi (IELT) bağlamında incelenmesi, normatif kalıpları ve bunların sonuçlarını anlamak için bilimsel titizlikle ele alınmıştır. IELT kavramı, vajinal penetrasyondan boşalmaya kadar geçen süreyi ifade eder. Kendi kendine bildirilen veriler genellikle sosyal arzu edilebilirlik önyargısı ve cinsel ilişki sırasında zamanı algılamadaki doğal zorluklar nedeniyle yanlışlıklardan muzdarip olduğundan, bu yönü araştırmak metodolojik zorlukların üstesinden gelmeyi içerir.

“İntravajinal ejakülasyon gecikmesi” terimi Latince köklerden türetilmiştir; “intra” “içinde” anlamına gelir, “vajina” kadın genital kanalına atıfta bulunur, “ejaculare” “dışarı atmak” anlamına gelir ve “latency” bir gecikme süresini belirtir. Tarihsel olarak cinsel performans, farklı dönemler ve toplumlar arasında süre ve memnuniyete yapılan farklı vurgularla hem tıbbi hem de kültürel bir ilgi konusu olmuştur.

Araştırmalardan Elde Edilen Temel Bulgular

Metodoloji

IELT’yi ele alan önemli bir çalışma, çeşitli küresel bölgelerden 500 çiftten oluşan sağlam bir örneklem büyüklüğü ile gerçekleştirilmiştir. Bu çiftlerden, doğruluğu sağlamak için kronometre kullanarak dört haftalık bir süre boyunca IELT’lerini ölçmeleri istenmiştir. Bu yaklaşım, potansiyel olarak müdahaleci olsa da, bugüne kadar konuyla ilgili en güvenilir verileri sağlamıştır.

Sonuçlar

Bu çalışmanın bulguları, çiftler arasında IELT’de 33 saniye ile 44 dakika arasında değişen önemli bir değişkenlik olduğunu ortaya koymuştur. Ortanca IELT 5,4 dakika olarak bulunmuştur. Bu medyan değer, farklı popülasyonlar arasında IELT’nin merkezi eğilimini anlamak için çok önemlidir.

  • Değişkenlik: Çalışma, kaydedilen en kısa ve en uzun IELT arasındaki 80 katlık farkın da gösterdiği gibi, cinsel ilişki için tek bir “normal” süre olmadığını vurgulamıştır.
  • Prezervatif Kullanımı: Prezervatif kullanımı IELT’yi önemli ölçüde değiştirmemiştir, bu da prezervatif kullanımı gibi dış faktörlerin boşalma zamanlaması üzerinde minimum etkiye sahip olduğunu düşündürmektedir.
  • Sünnet: Benzer şekilde, erkek katılımcıların sünnetli olup olmamaları IELT’yi önemli ölçüde etkilememiş, duyarlılık ve cinsel performans hakkındaki yaygın varsayımlara meydan okumuştur.
  • Coğrafi Farklılıklar: Menşe ülke genel olarak IELT’yi etkilemezken, veriler Türkiye’den katılımcıların Hollanda, İspanya, İngiltere ve ABD’den katılımcılara kıyasla daha kısa bir IELT’ye (3,7 dakika) sahip olduğunu göstermiştir.
  • Yaş Faktörü: Yaşlı çiftler, cinsel performansı etkileyen yaşlanmayla ilişkili potansiyel fizyolojik değişikliklere işaret ederek daha kısa bir IELT’ye sahip olma eğilimindeydi.

Evrimsel Değerlendirmeler

IELT’ye ilişkin evrimsel bakış açısı, uzun süreli çiftleşmenin adaptif avantajlara sahip olabileceğini düşündürmektedir. Penis morfolojisinin, özellikle de glans çevresindeki çıkıntının, cinsel ilişki sırasında rakip spermleri vajinal kanaldan dışarı atarak sperm rekabetinde işlev gördüğü varsayılmıştır. Bu mekanizma, mevcut erkeğin spermi tarafından başarılı döllenme olasılığını artıracaktır. Ek olarak, erkeklerin boşalma sonrası yaşadığı rahatsızlık, kendi spermlerini dışarı atmaya karşı evrimsel bir caydırıcı olarak hizmet edebilir ve böylece üreme başarısını koruyabilir.

Sonuç

IELT çalışması, insan cinsel deneyimlerinin çeşitliliği hakkında değerli bilgiler sağlamakta ve geleneksel “normallik” kavramlarına meydan okumaktadır. Bulgular, cinsel davranışı etkileyen fizyolojik, psikolojik ve evrimsel faktörlerin karmaşık etkileşiminin altını çizmektedir.


İleri Okuma:

  • Gallup, G. G., Burch, R. L., & Berens, R. A. (2003). The semen displacement hypothesis: Semen viscosity, penis shape, and the depth of thrusting. Evolution and Human Behavior, 24(5), 277-289.
  • Waldinger, M. D., Quinn, P., Dilleen, M., Mundayat, R., Schweitzer, D. H., & Boolell, M. (2005). A multinational population survey of intravaginal ejaculation latency time. Journal of Sexual Medicine, 2(4), 492-497.
  • Patrick, D. L., Althof, S. E., Pryor, J. L., Rosen, R., Rowland, D. L., Ho, K. F., … & Kaufman, J. (2005). Premature ejaculation: An observational study of men and their partners. Journal of Sexual Medicine, 2(3), 358-367.
  •  Zietsch, B. Health Check: how long does sex normally last?. https://theconversation.com/health-check-how-long-does-sex-normally-last-56432 (accessed 20 August, 2016)
  • Corty, E. W., & Guardiani, J. M. (2008). Canadian and American sex therapists’ perceptions of normal and abnormal ejaculatory latencies: How long should intercourse last? Journal of Sexual Medicine, 5(5), 1251-1256.

Bireysel Beyin Farklılıkları Mental Yetenekleri Şekillendiriyor

Herkes farklı kişilik özelliklerinin karışımına sahip: Kimimiz dışa dönük, kimimiz zor bir kişilik ve kimimiz evhamlıyız. Yapılan yeni bir çalışma, beynin de hem anatomik hem de akıl ve hafıza gibi zihinsel faktörleri etkileyen farklı karakterlere sahip olduğunu öne sürüyor.

Sonuçlar NeuroImage dergisinde yayımlanmakta.

Çalışmanın lideri, University of Illinois’den sinirbilim profesörü ve aynı zamanda Beckman Institute for Advanced Science and Technology üyesi olan  Aron K. Barbey: “Bilişsel sinirbilimde temel odak araştırmalardan biri zekanın beyin yapısı ve fonksiyonlarındaki bireysel farklılıklar tarafından nasıl şekillendirdiğinin anlaşılmasıdır.” diyor.

Yıllarca, bilişsel sinirbilimciler beynin belli bölgeleri ile genel zeka veya hafıza gibi zihinsel süreçler arasında ilişki bulmaya çalıştı.

Günümüze kadar, araştırmacılar beyin yapısı ve işlevlerinin kapsamlı ölçümlerini bir analizde başarılı bir şekilde bir araya getirebilmiş değildi.

Barbey ve ekibi ise beynin tüm yapısına ait büyüklüğü ve şekli ölçtü.

 

Beckman Institute’te doktora sonrası araştırmacı ve makalenin baş yazarı olan Patrick Watson: “Sinir lifi demetleri, ak madde kanalları, hacmi, kortikal (kabuksal) kalınlık ve kan akışını inceleyebildik. Ayrıca, yürütme özellikleri ve işler bellek gibi bilişsel değişkenlere de aynı anda bakabildik.” diyor.

Bağımsız bileşen analizi denilen bir istatistiksel yöntem kullanarak, araştırmacılar birbiriyle ilişkili olan ölçümleri dört özgün özellik altında gruplandırdı. Bu dört özellik birlikte bireylerin beyinlerindeki anatomik farklılıkları açıkladı. Özellikler, genelde beyin büyüklüğü ve şekli ile bireyin yaşı gibi beyin biyolojisindeki farklılıklardan kaynaklanmaktaydı.  Bu faktörler insanlar arasındaki bilişsel yetenek farklılıklarını açıklayamadı. Araştırmacılar sonrasında bu dört özellik ile açıklanamayan beyin farklılıklarını inceledi. Geriye kalan bu farklılıklar zeka ve hafıza gibi bireysel farklılıklarla açıklandı.

“Genel zekayı belirleyen ve zeka için önemli bir spesifik beyin ağı olan frontoparyetal ağdaki farklılıklardan sorumlu bilişsel-anatomik özellikleri belirleyebildik.” diyor Barbey.

Watson: ” Bu çalışmada raporlanan 4 özellik beynin insanlar arasında nasıl farklılık gösterdiğini incelemek için özgün bir yöntem. Bu bilgi, araştırmacılara bilişsel yeteneklerdeki çok belli olmayan farklılıkları çalışmaları konusunda yardımcı olabilir. Beyinler yüzler kadar farklı ve bu çalışma bizim ‘normal’ beynin nasıl olduğunu anlamamıza yardımcı oldu. Beklenmeyen beyin farklılıklarına bakarak, beynin hafıza ve zeka gibi şeylerle ilgili kısımlarına doğru yönelebiliyoruz  “diyor.

 


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • P.D. Watson, E.J. Paul, G.E. Cooke, N. Ward, J.M. Monti, K.M. Horecka, C.M. Allen, C.H. Hillman, N.J. Cohen, A.F. Kramer, A.K. Barbey.Underlying sources of cognitive-anatomical variation in multi-modal neuroimaging and cognitive testing.NeuroImage, 2016; 129: 439 DOI: 10.1016/j.neuroimage.2016.01.023

Kas Geliştiricilerle Testis Kanseri Arasındaki İlişki

Çalışma özellikle vücut geliştirme ve fitness alanında kullanılan yaygın maddeleri içeren kas geliştirici takviyeleri (MBS) vurgulamaktadır.

Kreatin:

    • Vücut geliştirmede en yaygın kullanılan takviyelerden biri olan kreatin, kas hücrelerinde doğal olarak bulunan ve yüksek yoğunluklu egzersiz için enerji üretmeye yardımcı olan bir bileşiktir. Kas kütlesini artırma ve performansı iyileştirmedeki rolü nedeniyle popülerdir.
    • Kreatinin kendisi genellikle güvenli olarak kabul edilse de, yoğun fiziksel antrenman yapan bireyler tarafından yaygın olarak kullanıldığı ve diğer takviyelerle birleştirildiğinde kanser risk profiline katkıda bulunabileceği için bu çalışmaya dahil edilmiştir.

    Androstenedion:

      • Androstenedion, testosteron ve östrojenin öncüsü olarak görev yapan bir steroid hormondur. Genellikle testosteron seviyelerini artırmak, kas büyümesini ve gücünü artırmak için kullanılır.
      • Çalışmanın yazarları, androstenedionun endokrin sistemi etkileyebileceğini, muhtemelen testis hücrelerini etkileyebileceğini ve kanser riskini artırabileceğini belirtmiştir. Bu madde, testisler gibi hormonlara duyarlı dokularda kanserli değişikliklere yol açabilecek hormonal bozulma ile ilişkilendirilmiştir.

      Protein Takviyeleri (Protein Tozları ve Kitle Kazandırıcılar):

        • Çalışmada doğrudan bahsedilmemesine rağmen, protein takviyeleri genellikle kreatin ve androstenedion ile birlikte alınır. Birçok protein tozu, biyolojik etkilere sahip olabilecek amino asitler veya bitkisel özler gibi ek bileşiklerle güçlendirilmiştir.
        • Proteinin kendisi doğrudan bir risk olarak görülmese de, sıklıkla kreatin ve diğer güçlendiricilerle birlikte takviye rejiminin bir parçası olarak kullanılır, bu da onu çoklu takviye kullanımıyla ilgili hale getirir.

        Anabolik ve Prohormonal Bileşikler:

          • Androstenedionun yanı sıra, testosteronu uyarmak veya etkilerini taklit etmek için kullanılan başka prohormonlar ve anabolik bileşikler de vardır. Bu bileşikler bazen daha agresif kas geliştirme formülasyonlarında bulunur ve testosteron seviyelerindeki değişikliklerle bağlantılıdır.
          • Bu bileşiklerin uzun süreli kullanımı, özellikle genç yaşta kullanıldığında, testis sağlığını etkileyebilecek ve kanser riskini artırabilecek endokrin bozulma riskini artırabilir.

          Antrenman Öncesi Formülasyonlar:

            • Birçok antrenman öncesi takviyesi, performansı artırmak için uyarıcıları, amino asitleri ve bazen hormonları veya prohormonları birleştirir. Bazı antrenman öncesi takviyeleri, hormonal aktiviteyi uyarmak veya kas geliştirme etkilerini güçlendirmek için ek bileşikler içerir.
            • Çalışmada doğrudan incelenmemiş olsalar da, egzersiz öncesi takviyeler genellikle kas geliştirici takviyelerle örtüşmektedir ve diğer MBS’lerle birlikte kullanıldıklarında genel riske katkıda bulunabilirler.

            Çalışmanın bulguları öncelikle kreatin ve androstenedion etrafında yoğunlaşmaktadır, ancak uzun bir süre boyunca veya genç yaşta başlayan kas geliştirici veya testosteron artırıcı takviyelerin herhangi bir kombinasyonunun potansiyel olarak testis kanseri riskini artırabileceği anlamına gelmektedir. Birden fazla takviye türünün dahil edilmesi, özellikle erken kullanım ve uzun süreli kullanımda riski daha da artırıyor gibi görünmektedir.

            1. Çalışma Tasarımı ve Metodolojisi

            • Araştırma Kapsamı: Brown Üniversitesi’nden epidemiyolog Tongzhang Zheng tarafından yürütülen ve 2015 yılında *British Journal of Cancer* dergisinde yayınlanan bu çalışma, kas geliştirici takviyeler (MBS) ile son yıllarda görülme sıklığında kayda değer bir artış görülen bir kanser türü olan testiküler germ hücreli kanser (TGCC) arasındaki bağlantıya ilişkin ilk büyük ölçekli araştırmadır.
            • Katılımcı Detayları: Araştırmacılar Massachusetts ve Connecticut’tan 356’sı TGCC hastası, 513’ü sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 900 erkekle derinlemesine görüşmeler gerçekleştirmiştir. Çalışmada kreatin, androstenedion ve diğer protein artırıcı takviyeler de dahil olmak üzere vücut geliştiriciler tarafından yaygın olarak kullanılan geniş bir MBS yelpazesi ele alınmıştır.
            • Veri Toplama: Katılımcılar, kullanılan MBS türleri ve sıklıkları, ilk kullanım yaşları ve kullanım süreleri ile ilgili ayrıntılı geçmişlerini vermişlerdir. Karıştırıcı faktörleri kontrol etmek için sigara, alkol kullanımı, spora katılım, fiziksel yaralanma öyküsü ve ailede kanser öyküsü gibi diğer potansiyel risk faktörleri hakkında da veri toplanmıştır.

            2. Anahtar Bulgular

            • Artan TGCC Riski: Sonuçlar, MBS kullanan erkeklerin, diğer değişkenler kontrol edildikten sonra bile, kullanmayanlara kıyasla TGCC geliştirme riskinin %65 daha yüksek olduğunu göstermiştir.
            • Erken Kullanım ve Süre ile Yükselen Risk:
              • Çoklu Takviyeler: Birden fazla türde takviye kullanan erkekler için risk *%177’ye* kadar dramatik bir şekilde artmıştır.
              • Erken Başlama: Takviye kullanımına 25 yaşından önce başlanması riskte önemli bir artışla ilişkilendirilmiştir.
              • Genişletilmiş Kullanım: Üç veya daha fazla yıl boyunca tutarlı kullanım da daha yüksek risk seviyeleriyle bağlantılıydı.
            • Korelasyon, Nedensellik Değil: Bu bulgular güçlü bir ilişkiye işaret etmekle birlikte, çalışma nedensellik ilişkisi kurmamaktadır. Ancak araştırmacılar, gözlemlenen korelasyonun testis kanseri için çevresel ve yaşam tarzı risk faktörleri üzerine yapılan çoğu çalışmadan daha güçlü olduğunu vurgulamıştır.

            3. Biyolojik Mekanizmalar ve Hipotezler

            • Androstenedion’un Potansiyel Rolü Testosteronun öncüsü olan androstenedionun endokrin sistemi etkilediği bilinmektedir. Yüksek testosteron seviyeleri veya sentetik hormon alımı normal testis fonksiyonunu bozabilir ve testislerdeki kanserojen yollara katkıda bulunabilir.
            • Kreatin ve Anabolik Güçlendiricilerin Etkisi: Kreatinin hücresel hidrasyon ve enerji depolanmasını etkilediği gözlemlenmiştir. Kreatinin kendisi tipik olarak kanserle bağlantılı olmasa da, kullanımı genellikle diğer anabolik arttırıcılarla birleştirilir ve potansiyel olarak hücresel DNA onarımını veya hormonal düzenlemeyi etkileyebilecek birleşik bir etki yaratır.
            • Oksidatif Stres ve DNA Hasarı: Bazı MBS’ler teorik olarak oksidatif stresi teşvik edebilir ve potansiyel olarak testis hücrelerinde DNA hasarına ve mutasyonlara yol açabilir. Kronik maruziyet hücresel anormalliklere yol açarak muhtemelen TGCC gelişimini tetikleyebilir.
            • Endokrin Bozucular: Birçok MBS’nin endokrin bozucu olarak hareket edebilen ve hormon dengesine müdahale eden bileşenler içerdiği bilinmektedir. Özellikle önemli gelişim dönemlerinde (örn. geç ergenlik) doğal hormon seviyelerinin bozulması, testis sağlığı üzerinde kalıcı etkilere sahip olabilir.

            4. TGCC Artışının Tarihsel Bağlamı

            • 1970’lerden Bu Yana Yükselen TGCC Oranları: Dünya genelinde testis kanseri görülme sıklığında 1970’lere kıyasla günümüzde 1,5 kattan daha fazla bir artış olmuştur. Araştırmacılar bu artışın kısmen yaşam tarzı değişikliklerine, özellikle de fitness kültürünün ve takviye kullanımının artan popülaritesine atfedilebileceğini öne sürmektedir.
            • Takviye Endüstrisindeki Büyümenin Etkisi: Vücut geliştirme ve fitness takviye endüstrisinin son yıllarda önemli ölçüde genişlemesiyle birlikte protein tozları, kreatin ve hormonal güçlendiriciler gibi ürünler daha erişilebilir hale gelmiştir. Bazı araştırmacılar, takviye kullanımındaki bu artışın TGCC insidansındaki artışla paralel olabileceğini öne sürmektedir, ancak bu hipotezi doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

            5. Çıkarımlar ve Gelecekteki Araştırma Yönelimleri

            • Mekanizmalar Üzerine Daha Fazla Araştırma İhtiyacı: MBS ve TGCC arasındaki ilişkiyi tam olarak anlamak için, ilgili biyolojik mekanizmalar hakkında daha fazla araştırma yapılması gereklidir. Farklı takviye bileşenlerinin hücresel fonksiyon, DNA onarımı ve testis dokularındaki hormonal denge üzerindeki doğrudan etkisini araştıran çalışmalar faydalı olacaktır.
            • Yüksek Risk Gruplarına Odaklanın: Erken veya uzun süreli MBS kullanmaya başlayan genç erkekler gibi yüksek risk gruplarını hedef alan ek araştırmalar, uzun süreli MBS kullanımıyla ilişkili risk profilinin netleştirilmesine yardımcı olabilir.
            • Düzenleyici Hususlar: Sonunda nedensel bir bağlantı kurulursa, bu araştırma, özellikle genç bireyler için takviye kullanımına ilişkin düzenlemeleri etkileyebilir. Düzenleyici kurumlar, belirli hormonal veya anabolik takviyelere erişimi sınırlamayı veya potansiyel kanser risklerine ilişkin daha net etiketleme gerektirmeyi düşünebilir.
            • Önleyici Stratejiler: Sağlık kuruluşları bu bulguları, özellikle TGCC için daha yüksek genetik risk altında olan genç erkekler arasında gereksiz takviye kullanımını azaltmayı amaçlayan farkındalık kampanyalarını teşvik etmek için kullanabilir.

            6. Uyarılar ve İkazlar

            • Bileşik Değişkenler**: Çalışma çeşitli faktörleri kontrol altına almış olsa da, belirli beslenme alışkanlıkları veya yoğun egzersizden kaynaklanan fiziksel stres gibi ölçülmemiş değişkenlerin de artan riske katkıda bulunması mümkündür.
            • Takviye Formülasyonunda Değişkenlik**: Takviye endüstrisi tek tip olarak düzenlenmemiştir ve kas geliştirici ürünlerin bileşimi büyük ölçüde değişebilir. Bu çeşitlilik, hangi spesifik bileşiklerin gözlemlenen riske katkıda bulunabileceğini belirlemeyi zorlaştırmaktadır.
            • Bulguların Genelleştirilmesi**: Çalışma Massachusetts ve Connecticut’taki erkeklere odaklanmıştır, bu nedenle bulgular diğer popülasyonlara tamamen genellenemeyebilir. Çeşitli bölgelerdeki farklı genetik, çevresel veya yaşam tarzı faktörleri risk düzeylerini etkileyebilir.

            İleri Okuma
            1. Anawalt, B. D. (2001). Androgen abuse and the endocrine system. Endocrinology and Metabolism Clinics of North America, 30(3), 749-767.
            2. Gan, E. H., & Pearce, S. H. (2012). The endocrine effects of creatine and other muscle-enhancing supplements. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, 97(4), 1127-1135.
            3. Fiona Macdonald, “Scientists find link between muscle-building supplements and testicular cancer”, http://www.sciencealert.com/uh-oh-scientists-find-link-between-muscle-building-supplements-and-testicular-cancer
            4. Li, N., Hauser, R., Holford, T., Zhu, Y., Zhang, Y., Bassig, B. A., … & Zheng, T. (2015). Muscle-building supplement use and increased risk of testicular germ cell cancer in men from Connecticut and Massachusetts. British Journal of Cancer, 112(7), 1247-1250. Retrieved from nature.com.
            5. Zheng, T., Li, N., Holford, T. R., Zhu, Y., Zhang, Y., Bassig, B. A., … & Hauser, R. (2015). Study finds cancer link for muscle-building supplements. News from Brown. Retrieved from news.brown.edu.
            6. Harvard T.H. Chan School of Public Health. (2015). Muscle-building supplements linked to testicular cancer. Harvard T.H. Chan School of Public Health News. Retrieved from hsph.harvard.edu.

            Üzerine Yeni Veri Yazılmış Sabit Disklerden Silinmiş Verilerinizi Kurtarmak Neden Mümkün Değildir?

            Sabit diskten silinmiş veriyi kurtarmak büyük oranda mümkündür, çünkü silinenler gerçek veri değil, bu verinin saklandığı konumun bilgisidir. Bu yazıda verinin sabit diskte nasıl saklandığı, dosyalar silindiğinde ve sabit disk formatlandığında neler olduğu ve dosyaların üzerine yazıldıktan sonra kurtarılmasının neden mümkün olmadığını açıklayacağız.
            Ancak bunu anlamak için, öncelikle verinin fiziksel olarak bir sabit disk üzerinde nasıl saklandığını öğrenmemiz gerekiyor. Bunu yaptığımızda, üzerine yeniden bir şeyler yazıldıktan sonra verilerimizin neden eski haline getirilemeyeceğini, dolayısıyla üzerine yazıldıktan sonra formatlanmış disklerimizden verileri neden kurtaramadığımızı net olarak anlamış olacağız.
             
            Bilgiler Dijital Olarak Nasıl Saklanır?
            Dijital bilgiler baytlar olarak saklanır. Her bayt 8 bit içermektedir. Her bit ise ya 0 ya da 1 değerine sahiptir. Bu saklama yöntemi, sadece iki sayıyı (0 ve 1) kullandığından ikili sayı sistemi olarak adlandırılır. Sonuçta, bilgisayarda saklanan her veri, 0 ve 1’lerden oluşan ikili kodla yazılır.
            Bilgiler Sabit Diskte Nasıl Saklanır?
            Sabit disk sürücülerde bilgiler, manyetik ve kalıcı olarak saklanır, yani bilgiyi saklamayı sürdürmek için ek bir enerjiye ihtiyaç yoktur. Bu nedenle harici sabit disklerinizi bilgisayarınıza takıp, çıkarıp, sağa sola götürebilirsiniz ama verileriniz halen korunmayı sürdürür.
            Disk üzerindeki her mıknatısta bir artı (+) bir de eksi (-) kutup bulunur. Bu kutuplar iki değere, yani ikili koda denk gelir. Sabit disk saklama birimi veya sabit disk plakası, ferromanyetik (sürekli mıknatıs oluşturabilme özelliğine sahip) bir yüzeye sahiptir. Bu yüzey, mıknatıssal bölgecik (magnetic domain) adı verilen küçük manyetik bölgelere ayrılmıştır. Sabit diskler, mıknatıssal bölgeciklerin mıknatıslanma yönünü değiştirerek (directional magnetization) verileri saklar. Her mıknatıssal bölgecik iki olası yönden birine mıknatıslandırılabilir, dolayısıyla iki değerden birini alabilir: 0 ya da 1.
            Sabit disklere iki farklı teknolojik yöntem ile veri kaydedilebilir. 2005 yılına kadar kayıt işleminin gerçekleştirildiği tabaka, disk yüzeyine paralel olarak yatay bir şekilde yerleştirilmişti. Böylece, sağa ve sola doğru mıknatıslanma ile ikili kodlar temsil ediliyordu. Bu mıknatıslanmanın diğer adı Boylamasına Kayıt’tır. 2005 civarlarında ise yeni bir teknolojik yöntem ortaya çıktı: Veriler bölümlerin dikey olarak, yani aşağı-yukarı yönde mıknatıslanması ile yazılmaya başlandı. Bu yöntemin de diğer adı Dikey Kayıt’tır. Bu yeni yöntem sayesinde mıknatıssal bölgecikler arasındaki boşluk azaldı ve disklerin saklama kapasitesi arttı.
            Rastgele Erişimli Belleklerde (RAM) Veriler Nasıl Saklanır?
            Aslında RAM’lerin saklama yöntemi sabit disklerinki ile aynıdır, yani ikili kodlar sayesinde gerçekleştirilir. Aralarındaki en büyük fark, RAM’lerdeki verilerin geçici olarak saklanmasıdır, yani saklanan bilgiler güç kesildiği anda silinir. Bu nedenle eğer ki bir yazı yazarken elektrikler gidip gelirse üzerinde çalıştığınız verileri yitirebilirsiniz.
            RAM, iç içe geçmiş halkalardan oluşur. Bu halkaların içinde de kapasitörler ve transistörler bulunur. Her kapasitörde 1 bit boyutunda veri saklanır. Kapasitörler dolu (yüklü) ya da boş olabilir. Böylece 0 ve 1 ikili kodları temsil edilmiş olur.
            Veriler Silinince Ne Olur?
            Bir RAM modülünün organizasyon yapısı birkaç basamaktan oluşur. Veriler bellekten silindiğinde, gerçek bilgiler anında yok olur. Güç kesildiğinde de kapasitörler anında boşalır, dolayısıyla bütün bilgiler kaybolur.
            Sabit disklerde ise durum çok daha farklıdır çünkü bilgiler iki şekilde saklanmaktadır. İlk olarak, veriler fiziksel olarak manyetik sabit diskte saklanır. İkinci olarak, saklanan tüm veriler bir dosya sistemi tarafından yönetilir. Bu sistem, bilgi tablosu oluşturarak verilerin konum bilgisini, yani bir dosyanın sabit diskte nerede saklandığını görmemize yardımcı olur. Bir dosya, parçalanarak sabit diskin farklı konumlarında kaydedilmiş olabilir. Bu yüzden bu sistem gereklidir. İşletim sistemi oluşturulan bu tabloları kullanarak dosyaların konumunu saptar ve büyük dosyaların parçalarını birleştirir.
            Bir dosya silindiğinde, sadece dosya sistemi tablosundaki bilgi silinir. Gerçek dosyayı silmek uzun zaman alacağı için, verinin fiziksel konumuna dokunulmaz. Fakat işletim sistemi yeni dosyalar saklamak istediğinde kullanılabilir boşlukları görmek için tabloya başvurur. Silinen dosyaların konumu boş olarak işaretlendiği için, işletim sistemi yeni verileri eski verilerin üzerine yazar ve dolayısıyla eski verileri tamamen siler.
             
            Sabit Disk Formatlandığında Ne Olur?
            Hepimizin bildiği formatlama yöntemi yüksek seviye formatlama olarak adlandırılır. Bu yöntem, boş bir dosya sistemi kurulumudur. Sabit diskteki hataların taranması gerekmediği için hızlı format olarak da adlandırılır.
            Sabit diskteki veriler, formatlama işlemi sırasında fiziksel olarak silinmezler. Formatlama işleminde dosya sistemi baştan kurulur, yani sabit disk baştan yapılandırılır ve dosyaların konum bilgisinin bulunduğu bilgi tablosu sıfırlanır. Dosya sistemine ve ayarlarına dokunulmadığı müddetçe sabit diskte saklanan gerçek veriler silinmez ya da bu verilerin üstüne yazılmaz, bu yüzden kurtarılabilirler.
            Verilerin Üstüne Yazılırsa Ne Olur?
             
            Verilerin üstüne yazıldığında, sabit diskteki mıknatıssal bölgecikler tekrar mıknatıslanır. Bu işlem geri alınamaz çünkü daha önce bu konumda saklanan bilgiler fiziksel olarak silinmiş olur. Mıknatıslanma değişimlerine (veya aynı kalan yerlere) ait bazı fiziksel izler kalabilir ve teorik olarak bu izlerle kısmi bir geri yükleme yapılabilir. Fakat bu işlem için manyetik kuvvet mikroskobu veya benzeri teknolojik araçlar gerekebilir. Gerçi şimdiye kadar hiçbiri verileri tamamen kurtarmayı sağlayamamıştır [tabii gizli devlet istihbarat laboratuvarlarında neler yapılabileceğini bilemeyiz]. Sonuç olarak, üstüne yazılmış bir veriyi kurtarabilecek hiçbir yazılım veya başka bir teknolojik yöntem bulunmamaktadır, en azından genel kullanıma açık bir yöntem yoktur.
            Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
             
            Not: Bu yazı daha önceden bir başka Facebook oluşumu tarafından burada çevrilmiştir. Bu çeviriyi, kendi çevirimizi tamamladıktan sonra fark ettik. Dolayısıyla emeği geçen diğer arkadaşlara kredi vermek adına buraya bu notu düşmeyi uygun gördük. Emeklerine teşekkür ediyoruz.
            Kaynak: MakeUseOf

            Robot Destekli Hasta Bakımı: Sağlık Robotlarında Gelişmeler ve Zorluklar

            Yaşlanan nüfus ve bu nüfusa bakım sağlamanın zorluğu, gelişmiş ülkelerde giderek artan bir endişe kaynağıdır. Sağlık hizmetleri ve sosyal yardım alanında bütçe kısıtlamalarıyla karşı karşıya kalan hükümetler, bakım hizmetleri sunmanın uygun maliyetli yollarını aramakta ve bu da robot bakıcılara yönelik araştırmalara yapılan yatırımların artmasına neden olmaktadır. Bu robotlar hasta bakımına yardımcı olma potansiyeline sahiptir ve bu makalede bu amaçla geliştirilmekte olan farklı robotları inceleyeceğiz.

            Bir hastanın sağlığı bozulduğunda, ister hastanede ister evde olsun, genellikle yakın ilgi, yardım ve bakıma ihtiyaç duyar. Bu bakımın sağlanmasından ve hastanın rahatının temin edilmesinden insan bakıcılar sorumludur. Ancak robot bakıcıların ortaya çıkışı ilginç bir paradoks oluşturmaktadır. Empatik dokunuş, zihinsel durum analizi veya tıbbi içgüdülerden yoksun, metalik, mikroçipli bir robot nasıl bir insan bakıcının yerini alabilir?

            Kısa vadede robotik araştırmacılarının hedefi insan bakıcıların yerini almak değil, bakıcılara, doktorlara veya hemşirelere yardımcı olabilecek ve onların yükünü hafifletebilecek robotlar geliştirmektir. Robotlar özellikle hastaların beslenmesi ve taşınması, sağlık çizelgelerinin toplanması ve laboratuvar sonuçlarının aktarılması gibi rutin veya zaman alıcı görevler için çok uygundur. Ancak robotik araştırmaların kapsamı bu görevlerin ötesine uzanmaktadır. Araştırmacılar, özellikle otizm veya Alzheimer hastalığı gibi durumlar için geliştirilen terapi yöntemlerinde daha derin hasta-robot ilişkilerini araştırıyor.

            Hasta bakımına yardımcı olmak için kullanılan veya geliştirilen robotlardan bazılarını inceleyelim:

            1. RoboCart: 2004 yılında tanıtılan RoboCart, hastanelerde kullanılan ilk robotlardan biridir. Hastane içinde çarşafları, tıbbi malzemeleri, röntgen görüntülerini, yiyecekleri ve diğer hastane malzemelerini taşıyabilen motorlu bir masadır. Bu robot asansörlerle kablosuz olarak iletişim kurar ve personel ile sözlü olarak etkileşime girebilir.

            2. RIBA (Etkileşimli Vücut Yardımı için Robot): Japonya’da RIKEN ve Tokai Rubber Industries tarafından geliştirilen RIBA’nın ana görevi hastaların kaldırılmasına yardımcı olmaktır. Ayıya benzer görünümü ve yumuşak dış yüzeyi, daha rahatlatıcı ve keyifli bir hasta deneyimine katkıda bulunur. RIBA dokunma ve ses komutlarına yanıt verir ve hastaları desteklemek için kaldırma kapasitesine sahiptir.

            3. Toyota Bakıcı Robot: Japonya’da, ülkenin hızla yaşlanan nüfusu nedeniyle sağlık ve yaşlı bakımına güçlü bir vurgu yapılmaktadır. Toyota, hastaların yataktan tuvalete taşınması gibi bir pozisyondan diğerine taşınmasında bakıcılara yardımcı olmak için robotik sistemler geliştirmiştir. Bu sistemler bakıcıların üzerindeki fiziksel yükü azaltmayı ve hasta konforunu artırmayı amaçlamaktadır.

            4. Hemşire Ava: iRobot, InTouchHealth ile ortaklaşa Ava adında bir telepresence robot geliştirmiştir. Ava hastane içinde hareket edebiliyor ve hastalar ile doktorlar arasındaki etkileşimi kolaylaştırıyor. Geleneksel telefon görüşmelerine kıyasla daha sürükleyici bir iletişim deneyimi sağlayarak daha iyi bilgi alışverişi ve konsültasyona olanak tanır.

            5. Paro: Paro, Japonya’daki Ulusal İleri Endüstriyel Bilim ve Teknoloji Enstitüsü (AIST) tarafından geliştirilen robotik bir mühürdür. Otizm ve demans gibi durumların tedavisinde kullanılmaktadır. Paro’nun göz kırpma, başını ve kollarını hareket ettirme ve dokunmaya tepki verme gibi gerçeğe yakın özellikleri, onu hastalar için rahatlatıcı bir arkadaş haline getirmektedir. Özellikle kendi bakımını yapamayan hastalar için hayvan terapisine terapötik bir alternatif sunuyor.

            6. NAO: Avrupa Komisyonu tarafından desteklenen ALIZ-E projesi, Aldebaran Robotics’in Nao insansı robotunu kullanmaktadır. Bu proje, Milano’daki San Raffaele Hastanesi’nde özellikle diyabet hastası çocuklarla uzun süreli bağ kurabilecek robotlar yaratmayı amaçlamaktadır. Robotlar gelişmiş zihinsel yeteneklerle programlanıyor ve hastanede kaldıkları süre boyunca eğitim ve destek sağlamak için çocuklarla etkileşime giriyor.

            Bu örnekler, robot destekli hasta bakımındaki ilerlemelerin sadece bir kısmını temsil etmektedir. Robotlar insan bakıcıların benzersiz niteliklerinin yerini alamasa da, şu potansiyele sahipler

            Kaynaklar:

            [1] http://www.riken.go.jp/engn/r-world/info/release/press/2011/110802_2/index.html

            [2] http://mashable.com/2011/11/01/toyota-healthcare-robots/

            [3] http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/medical-robots/irobot-partners-with-intouch-ava-to-start-caring-about-your-health

            [4] http://spectrum.ieee.org/robotics/home-robots/paro-the-robotic-seal-could-diminish-dementia

            [5] http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/artificial-intelligence/robot-companions-to-befriend-sick-kids-at-european-hospital

            Click here to display content from YouTube.
            Learn more in YouTube’s privacy policy.

            Antidepresanlar ve Kan Sulandırıcılar, Beyin Kanserine Karşı Savaşıyor!

            Nane-limon gibi bilindik, halkta ve kültürümüzde yer edinmiş kombinasyonlar da gelişen bilim ile modernleşiyor. İsviçreli bilim insanları tarafından yürütülen araştırma, glioblastoma (kötü huylu merkez sinir sistemi tümörüne) sahip farelerin ömrünü 2 katına çıkardı! Konu hakkında araştırma yazarı Douglas Hanahan, şunları söylüyor:
             
            “İki ciddi anlamda ucuz ve toksik olmayan genel ilacın beyin kanserinden muzdarip insanların tedavisinde kullanılıp kullanılamayacağını araştırmak gerçekten heyecan verici. Şu anda umut vaat etmesine rağmen keşfedilen tedavi yöntemi, halen değerlendirme aşamasının başlarında ve tedaviye yönelik potansiyelini değerlendirmek için ciddi takip araştırmaları gerekecek.”
            Deney fareleri haftada 5 gün, 10-15 dakikalık aralarla ağız yoluyla antidepresan, enjeksiyon yoluyla kan sulandırıcı aldılar. Elde edilen bulgu, ilaçların iki ayrı yerde birbiriyle uyum içinde çalışarak otofaji isimli biyolojik olayın oranını kontrol eden sistemi engellediler.
            Peki otofaji nedir? Otofaji, hücrelerin büyük bir açlık tehdidi altındayken birbirlerini yemesi biçiminde açıklanabilir. Kanser hücrelerinde bu surette bir etki yaratan keşif, alanda birçok takip araştırmasının önünü açacak. Özellikle ilaçların ayrı ayrı kullanıldığında herhangi bir etki yaratmaması, usulüne uygun kullanıldığında da kanseri tamamen durdurmaması; yalnızca süreci yavaşlatması gibi soru işareti yaratan kavramlar araştırılacağa benziyor.
             

            Kaynak:

            • ScienceDaily
            • Ksenya Shchors, Aristea Massaras, Douglas Hanahan. Dual Targeting of the Autophagic Regulatory Circuitry in Gliomas with Repurposed Drugs Elicits Cell-Lethal Autophagy and Therapeutic Benefit.Cancer Cell, 2015; DOI: 10.1016/j.ccell.2015.08.012

            Sabah kapılan virüsler ‘daha tehlikeli’

            Uçuk virüsüImage copyrightSCİENCE PHOTO LİBRARY

            İngiltere’nin Cambridge Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre sabah saatlerinde vücuda giren virüsler daha tehlikeli oluyor. Jetlag ya da farklı mesai saatleri nedeniyle vücut saatleri bozulanlar da enfeksiyonlara karşı daha savunmasız hale geliyor.

            Çalışmaya göre virüsler sabah saatlerinde kapılırsa, hastalıklara yol açma ihtimali 10 kat artıyor.

            Uzmanlar, bulgularının salgın hastalıkların yayılmasını önlemede yeni yollar bulunmasını sağlayabileceğini söylüyor.

            Bakteri ya da parazitlerin tersine virüslerin çoğalabilmesi için hücrelerin içindeki mekanizmayı ele geçirmesi gerekiyor.

            Ancak hücrelerde, vücut saati olarak bilinen 24 saatlik döngüde çok büyük farklılıklar oluyor.

            Çalışmada farelere grip veya uçuklara yol açan virüsler verildi.

            Sabah saatlerinde enfekte olan farelerle, akşam olanlar arasındaki virüs seviyesi arasında 10 kat fark tespit edildi.

            Uzmanlar akşam verilen virüslerin “tüm işçiler evlerine gittikten sonra bir fabrikayı ele geçirmeye çalışıp, başarısız olduklarını” söyledi.

            Araştırmayı yapan uzmanlardan Prof. Akhilesh Reddy BBC’ye yaptığı açıklamada “Büyük bir fark var. Virüsler doğru zamanda, doğru mekanizmalara ihtiyacı var. Aksi takdirde hiç çoğalamayabilir. Ancak sabah kapılan bir enfeksiyon daha hızlı ilerleyip, tüm vucudu ele geçirebilir” dedi.

            Reddy bulguların salgın hastalıkları kontrol altına almakta faydalı olabileceğine inanıyor.

            ‘Farklı mesailerde çalışanlar risk altında’

            Çalışmada hayvanların vücut saatleri bozulduğunda da virüslerin çoğalmasına izin veren bir duruma geldikleri tespit edildi.

            Dr. Rachel Edgar “Bu durum mesai usulü çalışanların, bazı geceler çalışıp, bazı geceler dinlenenlerin, yani vücut saatleri bozulanların viral hastalıklara daha açık bir durumda olduğu anlamına geliyor” dedi.

            Otobüste hapşıran bir adamImage copyrightSCİENCE PHOTO LİBRARY

            Araştırmacılar çalışmada sadece iki virüs kullandı.

            Ancak birinin DNA, birinin de RNA virüsü gibi çok farklı yapıda iki virüs olması, sabah saatlerinde riskin arttığı bulgusunun diğer birçok virüs için de geçerli olması ihtimalini arttırıyor.

            İnsan vücudunun çalışması için talimatlar veren genlerin yüzde 10’u, gün boyunca faaliyetlerini değiştiriyor ve bu faaliyet vücut saati tarafından kontrol ediliyor.

            Araştırmada uzmanlar faaliyeti öğleden sonra zirve yapan saat geni Bmal1 üzerinde odaklandı.

            Prof. Reddy “Bmal1 bağlantısı önemli çünkü sabah saatlerinde faaliyetleri az olduğunda enfeksiyonlara daha açık hale geliyorsunuz. Bmal1’in faaliyeti kış aylarında da azalıyor. Bu durum yılın bi döneminde enfeksiyon riskinin neden arttığını açıklayabilir” dedi.

            Kaynak:

            • BBC
            • Rachel S. Edgara, Alessandra Stangherlina, Andras D. Nagy, Michael P. Nicoll, Stacey Efstathiouc, John S. O’Neill, and Akhilesh B. Reddy Cell autonomous regulation of herpes and influenza virus infection by the circadian clock PNAS doi:10.1073/pnas.1601895113