Neden İnsanlar Topluluk Halindeyken Saçma Kararlar Verebiliyorlar?

Neden İnsanlar Topluluk Halindeyken Saçma Kararlar Verebiliyorlar?

Genellikle barların alt katları, karar verme üzerine deneyler yapan psikologların tercih ettikleri yerler değildir. Fakat, University College London’dan Daniel Richardson bu mekanların idealolduğunu düşünüyor. Richardson, insanların düşünme sistematiklerinin etraflarındaki insanlar tarafından nasıl etkilendiği  üzerine –örneğin, diğer insanların seçimlerinin sizin seçimlerinizi etkilemesi durumu gibi– çalışma yürüten bir bilim insanı.

Bu konu üzerine araştırma yapabilmek için Richardson’un, tipik bir karantina bölgesi olarak adlandırabileceğimiz laboratuvardan çok insanların birbirleri ile kaynaştıkları vesosyalleştikleri gerçek hayattan örneklere ihtiyacı vardı.

Bir gece, 50 kadar kişi Richardson’un ‘’kitlesel katılım’’ çalışmalarının bir parçası olmak için bir barda toplandı. Çalışmanın yapıldığı sırada ortam her ne kadar neşeli olsa da, bu ciddi bir bilimsel çalışmaydı. Araştırmaya katılanların hepsi, dokunmatik cihazlarının ekranında hareket ettirebildikleri bir noktanın olduğu özel olarak tasarlanmış bir internet sitesine giriş yaptılar. Dokunmatik cihazlardaki hareket ettirilebilen her bir nokta da, odaya yerleştirilmiş dev ekrandaki başka bir noktayı hareket ettirecek şekilde uyumlu çalışıyordu. Herkes elindeki cihazdan noktayı hareket ettirdiğinde, dev ekranda sanki bir arı kolonisi varmış gibi karmaşık bir görüntü oluşuyordu. Aslında her bir kişinin ekrandaki noktasını hareket ettirmesiyle oluşan bu görüntü, kolektif düşüncenin bir ürünüydü.

Araştırmaya katılan kişiler, artık noktalarını kullanmayı öğrendikten sonra Richardson ilk soruyu sordu: ‘’Bu test boyunca hiç kopya çektiniz mi?’

‘’Hayır’’ cevabını verenler kendi noktalarını sol tarafa doğru çektiler ve ‘’evet‘’ cevabını verenler de kendi noktalarını sağ tarafadoğru çektiler. İlk olarak katılımcılar bu soruya ayrı ayrı cevap verirlerken ekranda noktalar görünmüyordu ve daha sonra aynı soruya bir de grup halinde cevap verdiler. Richardson’un bu deneyde öğrenmek istediği, grup halinde cevap verilirken kararların değişip değişmediğiydi.

Daha sonra, esas deney başladı ve katılımcılara verilen argümanlara katılıp katılmadıkları hakkındaki fikirleri soruldu. İlk olarak Richardson’un sunduğu; ‘’İngiltere, Avrupa Birliği’nden ayrılmalı,’’ argümanıydı. Neredeyse bütün noktalar sola doğru yani ‘’hayır’’ cevabını temsil eden tarafa doğru yöneldi. Diğer argüman; ‘’Londra metro grevleri, yasaklanmalıdır,’’ oldu. Bu argüman sunulduğundaki noktaların davranışı daha tedirgin gibiydi ve insanlar sayıca çok olan tarafa doğru yöneliyorlardı. ‘’Eğer birisi arkadaşları için yiyecek  almaya gidiyorsa, kendine daha büyük payı alma hakkı olmalı,’’ argümanında ise insanlar bir miktar tereddüt yaşadıktan sonra, noktalarını sol tarafa doğru yönelttiler. Peki katılımcılardan kaç tanesi, aynı sorularda noktalar gizli iken duraksamıştı?

Richardson’un yaptığı çalışma, aslında neredeyse 60 yıl öncesine dayanan deneysel psikolojinin bir geleneğini takip ediyor. 1950’li yıllarda, Harvard’da psikolog Solomon Asch; insanların açık bir şekilde yanlış olmasına rağmen, çoğunluğun görüşünü takip ettiğini gösteren çalışmalar yapmıştı. Yine aynı yıllarda, Unversity of California’dan Read Tuddenham’ın bulgularına göre; Tuddenham’ın öğrencileri benzer sorulara saçma cevaplar verebiliyorlardı. Örnek olarak, erkek bebeklerin 25 yıl yaşamayı umdukları görüşüne, diğer öğrencilerin verdikleri cevapları düşündüklerinde aynı eksende cevaplar veriyorlardı.

Araştırma henüz yayımlanmadı fakat, Ricardsona’a göre; insanlar bireysel olarak verdikleri kararlara nazaran grup eğilimine göre kararlar verdiklerinde daha yanlı ve daha az anlaklı oluyorlar. ‘’İnsanlar etkileşim halinde olduklarında, bu genellikle kabul etme ile sonuçlanıyor ve kötü kararlar veriyorlar. İnsanlar bilgi paylaşmak yerine önyargıları paylaşıyorlar. Bu durumun neden böyle olduğunun ve kolektif kararları daha iyi yöne nasıl çevrilebileceğinin üzerinde çalışıyoruz.’’

Grupça alınan kararlarda, çok sayıda insanın fikrinin kümelenmesi ile cevapların ya da tahminlerin bireysel alınan kararlara nazaran çok daha isabetli olması olarak tanımlanabilecek ‘’kalabalıkların bilgeliği’’ (wisdom of crowds) ekseninde ilerlemiyor. Bu durum yalnızca, her bir birey kendi yargısına ayrı ayrı vardıktan sonra alınan topluluk kararlarında geçerli olabiliyor. Aynı zamanda bu durum, topluluk ne kadar çeşitli ise o kadar etkili oluyor. Birbirleriyle, aynı kimliğe sahip olmak gibi bağları olan gruplarda ise, topluluğun dürtüsü bütün görüşlere baskın geliyor.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Michael Bond ( January 14,2016) ”Why People Get More Stupid in a Crowd” BBC Retrieved on 19 January 2016 from http://www.bbc.com/future/story/20160113-are-your-opinions-really-your-own?ocid=fbfut
  • Asch, S. E. Effects of group pressure upon the modification and distortion of judgment. In H. Guetzkow (ed.) Groups, leadership and men. Pittsburgh, PA: Carnegie Press; 1951.
  • Asch, S. E. Group forces in the modification and distortion of judgments; 1952.
  • Asch, S. E. Studies of independence and conformity: A minority of one against a unanimous majority. Psychological Monographs, 70; 1956.
  • Morris, W., & Miller, R. The effects of consensus-breaking and consensus-pre-empting partners of reduction in conformity. Journal of Experimental Social Psychology, 11, 215-223; 1975.

Beynin uyku durumuna nasıl geçtiği keşfedildi

Scientists Have Found The Switch That Sends The Brain To SleepBilim insanları, gün geçtikçe uykunun gizemini çözmeye başlıyor.

Şimdilik, tam uykuya dalış anında beyinde neler olduğu biliniyor. Araştırmacılar, beynin uyku durumuna geçme anındaki fizyolojik değişimlerini izleyen “uyku homeostatı”nı vücuda yerleştirmeye çalışıyor. Nature’da yayınlanan çalışmanın araştırmacılarına göre; uykunun deşifre edilmesi henüz tam anlamıyla gerçekleşmedi fakat en azından uyku tuşunun işleyişi anlaşıldı.

Araştırmacılar, çalışmayı meyve sineğinin beyninde gerçekleştirdiler. Daha önceleri, meyve sineğinin beyninde uyku durumuna geçişi kontrol eden nöron kümesi görüntülenmişti ve dorsal fan-shaped body (dFB) ismi verilmişti. İnsan ve diğer pekçok memelide, bu nöronlar uyanıklık durumunda pasif, uykuya geçiş durumunda ise aktif halde bulunuyorlar.

Araştırmacılar çalışmaya ışık tutması amacıyla, meyve sineklerinde dopamin salımını yapay olarak artırdılar. Bu artırım, sineklerin beyinlerinin dFB nöronları kısmını aktive ederek uykuya dalmalarına neden oldu. Aksi bir çalışma olarak da, dopamin salımı azaltıldığında dFB nöronları pasif hale gelerek, uyku durumundaki sineklerin uyandığı görülmüştür.

Araştırmacılara göre, dFB nöronlarının aktiviteleri, potasyum iyonlarının hücre zarından geçişini düzenleyen potasyum kanalları ile kontrol ediliyor. Sandman kanalları ismi verilen bu kanallar hücre içinde bulunuyor ve potasyum iyonlarının geçişini kontrol ediyor fakat dopamin ortamda arttığında, kanallar zarın dışına hareket ediyor ve potasyum iyonlarının bariyeri geçmesine ve nörünları aktive etmesine neden oluyor.

Araştırma grubundan Miesenböck’e göre, bu çalışma uyku homeostatının nasıl çalıştığına dair sorulara cevap vermekle birlikte henüz homeostatın nasıl ölçüleceği konusunda yeterli bilgi vermiyor.

Kaynak

  • Fizikist
  • http://www.iflscience.com/brain/scientists-have-found-the-switch-that-sends-the-brain-to-sleep/
  • Diogo Pimentel, Jeffrey M. Donlea, Clifford B. Talbot, Seoho M. Song, Alexander J. F. Thurston & Gero Miesenböck Operation of a homeostatic sleep switch Nature (2016) doi:10.1038/nature19055 Received 14 October 2015 Accepted 24 June 2016 Published online 03 August 2016
  • Jeffrey M. Donlea, Diogo Pimentel, Gero Miesenböck Neuronal Machinery of Sleep Homeostasis in Drosophila Neuron Volume 81, Issue 4, p860–872, 19 February 2014 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neuron.2013.12.013
  • Donlea JM, Thimgan MS, Suzuki Y, Gottschalk L, Shaw PJ Inducing sleep by remote control facilitates memory consolidation in Drosophila. Science. 2011 Jun 24;332(6037):1571-6. doi: 10.1126/science.1202249.
  • PDB

Müzik eşliğinde spor yapmak neden daha kolay?

Why music makes us feel good: It releases brain's painkillers‘Müzik, beynin “ağrı kesici” salgılamasına yol açıyor ve sporun neden olduğu ağrıları azaltıyor’. Kanada’da yapılan araştırmadan çıkan bu sonuç, müzik eşliğinde spor yapmanın neden daha kolay olduğunu açıklıyor.

Spor yapmanın müzik dinleyerek daha kolay hale gelmesinin nedeninin bazı ağrı kesicikimyasalların salgılanması olduğu belirlendi.

Kanada’daki McGill Üniversitesi’nden David Levitin ve ekibinin araştırması, sevilen parçalar dinlenirken beynin morfin gibi etki gösteren opioid kimyasalını salgıladığını ve bunun sporun yol açtığı ağrıları azaltmaya yardımcı olduğunu gösterdi.

Bilim insanları, müzik dinlerken spor yapanların salgıladığı kimyasalları inceledi.

Opioidin ağrı kesici özelliğinden yola çıkarak, uyuşturucu tedavisinde kullanılan bir ilaç yardımıyla bu kimyasalın salgılanmasını önledi. Tekrar müzik eşliğinde spor yapan katılımcılar bu kez daha az zevk aldı.

BAĞIŞIKLIĞI GÜÇLENDİREN MÜZİK AĞRI TEDAVİSİNDE KULLANILABİLİR

Müziğin ağrıların dindirilmesinde daha sık kullanılabileceğine ışık tutan araştırmanın sonuçları “New Scientist” dergisinde yayımlandı.

Levitin ve ekibinin 2 yıl önceki araştırması, müziğin bağışıklık sistemini güçlendirdiğini ve stresi azalttığını ortaya koymuştu.

Kaynak ve İleri Okuma:

  • AA
  • Menon, V. & Levitin, D.J. The rewards of music listening: response and physiological connectivity of the mesolimbic system. Neuroimage 28, 175184 (2005).
  • Valorie N Salimpoor, Mitchel Benovoy, Kevin Larcher, Alain Dagher & Robert J Zatorre Anatomically distinct dopamine release during anticipation and experience of peak emotion to music Nature Neuroscience 14, 257–262 (2011) doi:10.1038/nn.2726 Received 07 October 2010 Accepted 25 November 2010 Published online 09 January 2011
  • Cepeda MS, Carr DB, Lau J, Alvarez H. Music for pain relief. Cochrane Database Syst Rev. 2006 Apr 19;(2):CD004843.

Uzun Yolculuklarda Bacaklarınızı Çalıştırın!

Image not available.
Uzun yolculuklar sırasında bacağımız uzun süre dizden bükük kalır, çok hareket edemeyiz. Biz hareket etmeyince damarlarımızdaki kan akışı da yavaşlar, kanın pıhtılaşması riski artar. Özellikle yakın zamanda geçirilen ameliyat, doğum kontrol veya hormon hapları kullanma, hamilelik, kanser, kalp rahatsızlıkları, ileri yaş, aşırı kilo, çok uzun veya çok kısa olma ve aşırı pıhtılaşmaya neden olan genetik faktörler gibi nedenler bu riski artırır.
Toplardamar pıhtılaşması, bacak toplardamarlarında oluşan pıhtının kalbe kan akışını engellemesidir. Genellikle bacaklarda şişkinlik ve baldırlarda ağrıya sebep olabileceği gibi bazı durumlarda da hiçbir belirti göstermez. Bu pıhtının yerinden kopup dolaşıma katılması ve akciğer atardamarına gelerek burada bir tıkanmaya yol açması sonucu ise akciğer embolisi oluşur. Göğüs ağrısı, nefes darlığı, öksürürken kan tükürme gibi belirtiler gösteren akciğer embolisi, ciddi vakalarda ölüme bile neden olabilir.
Bacaklardaki kan akışını hareketlendirerek kan pıhtılaşmasını önlemek için sık sık ayağa kalkıp bacakları çalıştırmak, önce ayak ucunuzu sonra topuğunuzu kaldırarak kan akışını pompalamak, rahat giysiler giymek, bacak çevresinde bagaj bulundurmamak ve bol su içmek yapabileceğimiz en basit ama en etkili yöntemlerdir. Doktor önerisiyle varis çorabı giyme veya kan sulandırıcı iğne yaptırma da önleyici tedbir olarak uygulanabilir.
 

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  1. Harvey J. Sugerman, MD; Bo G. Eklöf, MD; William D. Toff, MD; Alison E. Burke, MA; Edward H. Livingston, MD Air Travel–Related Deep Vein Thrombosis and Pulmonary Embolism JAMA. 2012;308(23):2531. doi:10.1001/jama.2012.4098.
  2. Patient

Beyin Dalgalarınızdan Yüzde Yüz Tutarlılıkla Tanınabileceksiniz

Beyin Dalgalarınızdan Yüzde Yüz Tutarlılıkla Tanınabileceksiniz

Belli bir uyarana karşı oluşturduğunuz tepki, önemsiz ve sıradan görünebilir ancak sizin hakkınızda çok şey söyleyebilir.

Binghamton Üniversitesi’nde, Psikoloji Bölümü Yardımcı doçentlerinden Sarah Laszlo ile Elektrik ve Bilgisayar yardımcı doçenti Zhanpeng Jin’in öncülüğünde gerçekleştirilen bir araştırmada, EEG başlıkları giydirilen 50 bireyin ayrı ayrı beyin aktivitesi kayıtları alındı. Kayıtlar alınırken, bireylerden insandan insana değişen tepkilerin üretilip üretilmediğini ortaya çıkarabilmek adına dizayn edilmiş 500 ayrı görsele bakmaları istendi. Örnek verilecek olursa bu görsellerin ve uyaranların içinde, Anna Hathaway’den bir dilim pizzaya; bottan ‘conundrum’ kelimesine kadar birçok bağımsız örnek bulunuyor.

Yapılan deneylerin sonucunda, gösterilen her görsele katılımcıların beyinlerinin farklı tepkiler ürettiği görüldü. Öyle ki; bilgisayar her gönüllünün ‘beyin-izi’ (brainprint – terimde aynı şekilde bireye özgü olan ‘parmak izi’ne gönderme yapılıyor) şemasını yüzde yüz kesinlikle belirleyebiliyor.

Çalışmaları hakkında Laszlo’nun yaptığı açıklama şöyle :  “Her bireyin, her biri için farklı şeyler hissedeceği bu görsellerden yüzlercesini aldığınız zaman, yine her bireyi onlara baktıklarında oluşturdukları beyin aktivitesinden tanıyabiliyorsunuz.”

Araştırmacıların Neurocomputing dergisinde 2015 yılında “Brainprint” başlığı ile yayımlanan çalışmalarında, tek bir kişiyi tepkilerine bakarak 32 kişilik grup içinden yalnızca %97’lik bir doğruluk oranı ile tespit edebilmişti ve bu çalışmada yalnızca kelimelere verilen tepkilere bakılmıştı, görsellere değil.

Laszlo’ya göre, bu doğruluk payını yüzde 97’lerden yüzde 100’e çıkarmak çok büyük bir olay, çünkü bu sonuçların günlük hayattaki  uygulamaları yüksek güvenlik koşullarında ve adli tıpta çok işe yarayabilir, ki böyle koşullarda %97 emin olmak pek de işe yarayan bir şey değildir.

Beyin biyometriği bu anlamda son derece umut verici görünüyor çünkü, parmak izi veya retina gibi değiştirilebilir ve çalınabilir! bir şey değil.

Zhanpeng Jin’ e göre ise, bu teknolojinin basit güvenlik sorunları için her yerde kullanılabilir olması, yakın gelecekte pek mümkün görünmüyor ancak daha ciddi güvenlik meselelerinde yani tekil işlemlerde kullanılması ve önemli sonuçlar alınması son derece mümkün.


Kaynak :

  • Bilimfili
  • Maria V. Ruiz-Blondet, Zhanpeng Jin, Sarah Laszlo. CEREBRE: A Novel Method for Very High Accuracy Event-Related Potential Biometric Identification. IEEE Transactions on Information Forensics and Security, 2016; 11 (7): 1618 DOI: 10.1109/TIFS.2016.2543524

BU İÇ ÇAMAŞIRINI GİYDİĞİNİZ ZAMAN RAHATÇA GAZ ÇIKARABİLECEKSİNİZ.

Öncelikle Ne sıklıkta Gaz Çıkarılır ve Çıkarılan Gaz Neden Kokar?
Sağlıklı her birey gün içinde ortalama olarak 15-20 kez gaz çıkartır. Bağırsak gazları aslında kokusuzdur ve bileşiminde karbondioksit, hidrojen ve metan gazı bulunur. Bu gazlar sıklıkla kalın bağırsağa ulaşan, sindirilmemiş gıdalar tarafından üretilir.Fakat bağırsakta bazı bakterilerin üremesi ile hidrojen sülfür (H2S) üretimi olur ve bağırsak gazına çürük yumurta gibi kötü bir koku verir.
Peki Yeni ürün Bu Durumu Nasıl Çözüyor?
Salınan gazlar, tıpkı gaz maskelerinde olduğu gibi karbon bazlı bir filtreden geçiriliyor. Üç katmandan oluşan bu iç çamaşırında karbon filtre iki kumaş katman arasına yerleştirilmiş olup bu filtre sayesinde vücuttan salınan gazların filtreden geçerek kokudan arındırılmasını sağlıyor.

Yeni iç çamaşırı sayesinde insanlar artık ‘kim saldı lan’ , ‘oğlum yine kokuttun’ tarzı esprilere maruz kalmak zorunda olmayacaklar. Şaka bir yana bu bir insani ihtiyaç ve bazı zamanlar insanlar bu durumu istemedikleri zaman yaşamak zorunda kalıyorlar. Özellikle kronik sindirim sistemi rahatsızlığı çekenler yada mide rahatsızlığı ve bağırsak rahatsızlığı yaşayanlar için muhteşem bir çözüm.

Tabi Bir Kaç Kullanım Talimatı da Var !!!

Yani talimatlar çok açık;

Ayaktaysanız ayaklar kapalı ve dik bir vaziyette durmalısınız. Eğer oturuyorsanız bacaklar kapalı ve yine dik durmalısınız.

Bu duruşların tabi ki bir amacı var. Vücudunuzdan çıkan gazların tamamının iç çamaşırı tarafından süzülmesi ve süzülmeden herhangi bir gaz çıkışının olmamasını sağlamak. O yüzden bacaklar birleştiriyoruz ki paçadan sızıntı olmasın ve dik durmalıyız ki bel kısmından herhangi bir sızıntı olmadan çıkan gazlar, yeni teknolojiyle süzülüp kokusuz bir hale dönüşsün.

Evet tabi ki yanımızda yürüyen bir insanın aniden hazır ola geçmesi ve kıpırdamadan bir süre bekleyip, yüzünde bir rahatlamayla yola devam etmesi biraz garip olsa da otururken kullanışlı olabilir. Özellikle stres veren önemli buluşmalar veya  toplantılar öncesi mideyi bozarsanız baya işe yarayabilir.

Ürünleri incelemek isteseniz tıklayın

 

Kaynak: Fizikafa

DAHA YAKIN OLMAK İÇİN: ELEKTRON MİKROSKOPLARI

Artık neredeyse takip etmekte zorlanmaya başladığımız teknolojik gelişmeler ve doğuşuna tanık olduğumuz yeni ürünler (malzeme bilimi ve biyoloji alanındaki gibi), geçmişteki bilimsel çalışmaların, detaylı ve analitik incelemelerindeki titizliğin ve başarının birer ürünüdür. Daha özgün bir keşifte bulunmak ya da üretilmiş olandan daha iyisini üretebilmek için, eldeki sonuçların ve bu sonuçlara ulaşılırken izlenmiş olan yöntemlerin tam olarak anlaşılmış olması birinci kuraldır.

Hızla gelişen teknoloji dünyasında, ilk olarak dilimize yerleşmiş olan mikro-teknoloji yerini hemen hemen her sektörde duymaya başladığımız “nanoteknoloji”ye bırakmış durumda. Teknolojinin başına eklediğimiz “nano” terimi, Yunanca’dan gelmekte ve herhangi bir ölçünün milyarda biri anlamına gelmektedir. Yani aslında nanoteknoloji ürünü olarak karşımıza çıkan ürünler ya da araştırmalar, nanometre (metrenin milyarda biri-10-9) seviyesindeki çalışmalardan ya da nano-malzemelerin katkısı ile geliştirilmiş teknolojilerden oluşmaktadır. Kendi kendini temizleyen kumaşlar, anti-bakteriyel kıyafetler, gün boyu üzerinizde kalan güneş kremlerinin hepsi içerdikleri nano boyuttaki katkılar sayesinde ortaya çıkan ürünler. İşte bu nano katkıların kontrolü, analizi, nerede nasıl davranacağının belirlenmesi, hangi işlevselliğe sahip olduğunun anlaşılabilmesi büyük önem teşkil etmektedir. Hal böyle iken, doğal olarak insan gözü fonksiyonelliğini yitirmekte ve devreye günümüzün kurtarıcı cihazları mikroskoplar girmektedir.

Mikroskop dediğimiz zaman tarih sayfalarında 1590’lı yıllara kadar geri gitmemiz gerekiyor. Zacharias Janssen adlı Hollandalı bilim adamı, ilk olarak bu tarihte bir tüpün içerisine iki adet mercek yerleştirerek, ilk mikroskobu icat etmiştir. 1600’lü yıllardan bugüne geçen neredeyse 500 yıllık bir zaman dilimi ise, her alanda olduğu gibi mikroskopların geliştirilmesine de büyük bir ivme kazandırmış, mikroskopların sağladığı büyütme 1938 yılında Alman fizikçi Ernst Ruska’nın elektron mikroskobunu icadı ile doruğa ulaşmıştır [1].

Elektron mikroskopları, standart mikroskoplardan farklıdır. Standart mikroskopların kendi içerisinde oldukça farklı çeşitleri, dizaynları ve kullanım amaçları olsa da, ortak noktaları temel olarak ışıktan ve merceklerden yararlanmalarıdır. Elektron mikroskopları ise bundan farklı olarak incelemek istediğimiz cisimden saçılan veya içinden geçen elektronların toplanması neticesinde elde edilen görüntüleri incelememize olanak sağlar. Bu temel prensip bizi iki farklı elektron mikroskobu kategorisine götürür ki bunlardan biri Taramalı Elektron Mikroskobu (Scanning Electron Microscope – SEM), diğeri ise Geçirimli Elektron Mikroskobudur (Transmission Electron Microscope – TEM). Elektron mikroskoplarının hangi aşamalarda bize faydalı olduğundan, hangi örnekleri inceleyebildiğimizden ve ilgi çekici örneklerden bahsetmeden önce, gelin kısaca bu mikroskopların nasıl çalıştığına göz atalım.

Elektron Mikroskoplarının Çalışma Prensipleri

Biraz önce bahsettiğimiz SEM, inceleyeceğimiz bir örnek ile gönderilen elektronlar arasındaki etkileşimden yararlanır. Açmak gerekirse, bahsettiğimiz çalışma prensibi vakumlu bir ortam altında, incelenecek olan örneğe elektron göndermek ve bu işlem sonrası cisimden saçılan elektronları toplayarak ekrana görüntüyü yansıtmaktır. Bir elektron mikroskobu, incelediğiniz cismi 300.000 kat büyütebilir, hatta atomik boyutlara kadar görüntü almamızı sağlayabilir.

Bir elektron mikroskobunun (SEM veya TEM) bizlere herhangi bir görüntüyü aktarabilmesinin altında güçlü bir fizik ve mühendislik altyapısı bulunmaktadır. Elektronların oluşturulup gönderilmesinden itibaren başlayan bu zorlu süreç, elektronun mikroskop içindeki davranışlarını kontrol etme, elektronun cisim üzerinde düşeceği yeri belirleme, gönderilen elektronların yoğunluğu, merceklerin kullanımı ve son olarak cisimden saçılan veya geçirilen elektronların toplanması ve yazılım aracılığıyla çözümlenmesi ile beraber zorlu bir süreci kapsamaktadır.

Şekil 1: SEM ve TEM çalışma prensibi (2-3).

Şekil 1: SEM ve TEM çalışma prensibi (2-3).

Yukarıdaki şekilde de görebileceğimiz üzere, bir elektron mikroskobunda elektronun cisme ulaşması noktasına gelene kadar oldukça detaylı hesaplamalar sonucu belirlenmiş bir sistem bulunmaktadır. İlk olarak ise incelenecek örnek elektron mikroskobuna yerleştirildikten sonra ortam vakuma alınır ve ardından elektron tabancası adı verilen bir tabanca ile elektron üretilerek cisme doğru gönderilir. Buradaki vakumun amacı elektronların hedefe yani örneğe doğruca, saçılmadan ilerlemesini sağlamaktır. Manyetik mercekler elektronların odaklanmasını sağlarken, diyafram açıklığı dediğimiz bölgeler odak uzunluğunu ayarlar. Örnek ile etkileşiminin ardından farklı açılarda saçılan elektronlar dedektör (algılayıcı) tarafından toplanır ve toplanan verilerin mikroskobun yazılımınca analizi neticesinde görüntüleri elde edilir [4].

Yazının başında belirttiğimiz gibi temel olarak 2 tür elektron mikroskobu mevcuttur. İsim farkından da anlayabileceğimiz üzere, SEM (taramalı elektron mikroskobu), cisimden saçılan elektronların toplanması, TEM (geçirimli elektron mikroskobu) ise, numunenin içinden geçirilerek toplanan elektronlar ile işleyen bir mikroskoptur. TEM, SEM’e göre çok daha detaylı bilgi altyapısı ve zahmetli bir numune hazırlama işlemi gerektiren bir mikroskoptur. TEM kullanılarak cisimleri bir kaç angströme (10-10 m) kadar yakınlaştırabilirsiniz ki bu nano seviyenin de altına inmek, bir hücre veya herhangi bir malzeme için, atomik boyutlarda çalışma gerçekleştirebilirsiniz demektir. Özellikle malzeme biliminde atomik kristal yapı (çoğu katı malzemenin sahip olduğu atomların kendi arasındaki tekrarlı düzen) incelemeleri için TEM kullanılmaktadır. Bu tarz yüksek büyütmeleri yapabiliyor olmamız, TEM’i hem biyoloji hem de malzeme bilimi alanında oldukça değerli kılmaktadır [5]. Tabii TEM’in bu kadar detaylı analizleri gerçekleştirebiliyor olması SEM’in değersiz olduğu anlamına gelmemektedir. Zira her malzemeyi atomik boyutta incelemek gerekmez, kimi zaman da malzemelerin yüzeylerinden görüntü almak ve bu yüzeylerindeki yapıları (dağılımları, oluşumları, tabakaları, hataları) incelemek gerekir. İşte bu noktada da TEM yerine SEM daha kullanışlı bir mikroskoptur araştırmacılar için. SEM ve TEM ile yapılacak incelemeler, farklı araştırma amaçlarına hizmet edeceğinden ve farklı çalışma prensiplerine sahip olduklarından dolayı, incelenecek örneklerin (kısaca numune) hazırlama işlemleri de buna göre farklılık göstermiştir. SEM numuneleri biraz sonra daha detaylı bahsedeceğimiz üzere nispeten daha kolay ve pratik bir şekilde hazırlanabilirken, bir TEM numunesi mikron boyutlara kadar inceltilmekte ve ardından mikroskoba yerleştirilmektedir.

Şekil 2: Taramalı Elektron Mikroskobunun (SEM) 1940’lardan bugüne gösterdiği gelişim.

Şekil 2: Taramalı Elektron Mikroskobunun (SEM) 1940’lardan bugüne gösterdiği gelişim.

 

Şekil 3: Geçirimli Elektron Mikroskobu (TEM) örneği ve kendini mikroskobuna adamış bir bilim adamımızın TEM’e numune yerleştirme çabası.

Şekil 3: Geçirimli Elektron Mikroskobu (TEM) örneği ve kendini mikroskobuna adamış bir bilim adamımızın TEM’e numune yerleştirme çabası.

Elektron Mikroskoplarının Kullanıldığı Alanlar

Aslında sorunun tam anlamıyla belli kalıplar içerisine yerleştirilmiş bir yanıtını vermek oldukça zor. Zira günümüzde elektron mikroskopları biyolojik numunelerde, seramiklerde, metallerde, polimerlerde, tekstilde, kısacası mikro, nano veya atomik boyutta incelemelere gereksinim duyulabilecek her alanda kullanılabilmekte. Bu nedenle de, bu sorunun cevabını bir elektron mikroskobunda ‘nelere bakamayız’ın cevabını belirleyen limitlerden bahsederek verirsek eğer, çok daha açıklayıcı bir yanıta ulaşmış oluruz. İlk sınırlandırma olarak, eğer bir numuneyi elektron mikroskobunda incelemek istiyorsanız, öncelikle numunenin katı olması gerekiyor. Ayrıca numunelerin yerleştirileceği bölmeler belirli fiziki sınırlamalara sahip olduğundan bizim numunelerimiz de belirli boyutlar içinde olmak durumunda. Bu da örnek olarak SEM için yaklaşık 10 cm uzunluk 40 mm genişlik ile karşılık buluyor. Yani bir tuğlayı elektron mikroskobunda inceleyebiliriz ama bu tuğladan bir parça almamız gerekli. Ayrıca, incelenecek olan numunenin iletken (elektrik iletkenliği) olması gerekiyor. Numunenin kendisi iletken değilse veya iletkenliği zayıf ise SEM numuneleri genellikle karbon veya altın ile kaplanıyor. Bu kaplama için küçük bir ek kaplama cihazı adı verilen cihazlar kullanılıyor. Ancak bu kaplama oldukça ince bir tabakadan ibaret olduğu için numunenizi incelerken bu kaplama sizin aldığınız görüntülerde herhangi bir etki yaratmamakta sadece elektronlarınızın numunelerinizin üzerinde ahenkle dans etmesine yardımcı olmakta [6].

TEM’de incelenecek bir numunenin ise elektron geçirimini sağlaması açısından önce zımparalar yardımıyla inceltilmesi ardından da iyon inceltici de elektron geçirgenliği kazandırılmak üzere işlem görmesi gerekmektedir. İyon inceltici dediğimiz cihaz, SEM için kullandığımız kaplama cihazı gibi TEM için yardımcı cihazlardan birisidir. İyon inceltici, hali hazırda mekanik bir şekilde mikron seviyelere kadar incelttiğimiz numunelerimize, iyon bombardımanı göndererek aşındırmayı sağlamaktadır. Biyolojik numunelerde ise bunlardan çok daha farklı yöntemler uygulanarak numuneler TEM’e hazır hale getirilir [7,9]. Bu saydıklarımız gibi belirli engeller dışında, elektron mikroskobu ile inceleyemeyeceğimiz numune yoktur. Farklı çalışma parametreleri altında (voltaj, çalışma mesafesi gibi) incelenecek numuneler için çeşitli mikroskop modifikasyonları ya da çalışma ayarları mevcuttur (örnek olarak, eklentiler yardımıyla geliştirilmiş bir SEM ile bir malzemenin hangi elementleri içerdiğini bulabilirsiniz).

Bir elektron mikroskobunun temel prensibinden ve nerelerde kullanılabileceğinden yeterince bahsettik. Eğlenceli kısmı sona saklayalım dedim. Elektron mikroskobunda gerçekten her şey incelenir mi sorusunu soran okuyucular için ilk örneklerimiz SEM ile incelenen ve oldukça savaşçı bir görüntü veren bir Avustralya kenesinden geliyor, ardından yine biyolojik bir örnekle ama bu sefer “sıçrayan örümcekler” ailesinden Habronnattus ophrys örümceğinin sevimli surat ifadesi (araknafobisi olan ben söyleyebildim bunu!), vahşi batıdaki kaktüslere benzeyen ama aslında magnezyum oksitin büyüyen bir kristali, her ne kadar çimlerin üzerindeki güller gibi dursa da aslında zirkonyum oksit görüntüsü, adeta çıtır çıtır yemelik duran altın renkli titanyum dioksit parçacıkları ile devam ediyor ve okyanus tabanlarında bulunan sıcak su bacalarındaki sevimli (!) kurdumuz ile son buluyor.

Görebileceğimiz üzere biyoloji alanında SEM, oldukça sıklıkla kullanılan inceleme yöntemlerinden birisi. Ancak SEM, malzeme bilimi alanında da hayati sayılacak bir inceleme yöntemi. Bir tekstil ürününün anti-bakteriyel (bakteri üremesine engel) olması için eklenen gümüş nano parçacıklarından tutun da, bir plastik ambalajın mekanik olarak çok daha dayanıklı olması için eklenen nano parçacıkların incelenmesi gibi çok geniş bir alanda kullanılmakta. Bu arada belirtmekte fayda var ki, SEM incelemeleri gerçekleşirken alınan görüntüler her ne kadar siyah-beyaz olarak elde edilse de, bunların renklendirilmesi yönünde emek sarf eden araştırmacılar da var (bilim ve sanatın ahengi).

Bahsettiğimiz gibi SEM ile numunelerin yüzeylerinden görüntü aldığımız için çok daha ilgi çekici ve dekoratif tablo amaçlı kullanabileceğimiz çalışmalar mevcut. TEM ile yapılan çalışmalarda görüntülerdeki bilimsellik dolu dizgin iken ve sanatsallık ne yazık ki biraz daha azalıyor. Bunlara örnek vermek gerekirse, bir adet Marlburg virüsü ve Zn-Mg-H kristalimsi bizim fikir edinmemize yardımcı olacaktır.

resimss

Şekil 4: Marlburg virüsü ve Zn-Mg-H kristalimsisi.

Bahsettiklerimizi toparlamak gerekirse, SEM ve TEM kullanarak, bir kenenin yapısından, seramik bir yapının kırılma yüzeyine, bakterilerden nano parçacıklara, virüslerden, kristal yapılara kadar çok çeşitli numuneleri inceleyebilmekteyiz. Bugün hepimizin diline yerleşmiş olan nanoteknoloji kelimesinin, bu kadar yaygın bir şekilde kullanılabilmesi, ürünlerin ve araştırmaların istenilen seviyelere ulaşabilmesi elektron mikroskoplarında harcanan uzun mesailere ve zahmetli çalışmalara sıkı sıkıya bağlıdır. Bu nedenle “mikroskopçu” yetiştirmenin özellikle bilimsel anlamda büyümek isteyen ülkelerde en önemli unsurlardan biri olduğunun unutulmaması gerekmektedir. Glenn Richards’ın da dediği gibi, “Çok sayıda mikroskop var ama çok az sayıda mikroskop uzmanı var”.

Not: Son resimde hazır atomik düzen, kristal yapı terimleri geçmişken bir gezi tavsiyesi ile yazıyı bitirirsek güzel olur kanaatindeyim. Eğer bir gün yolunuz Brüksel’e düşerse mutlaka ama mutlaka Atomium’a uğrayın derim (yazar burada uktesinden bahsediyor). Atomium demir atomunun kristal yapısını temsil etmekte ve bilim ile mimariyi birleştirme noktasında bizlere güzel bir örnek teşkil etmekte.

8405353234_2199152174_z

Şekil 5: Atomium, Brüksel, Belçika.


Kaynaklar: 

[1] http://www.nobelprize.org/educational/physics/microscopes/timeline/index.html
[2] http://www.purdue.edu/rem/rs/sem.htm
[3] http://cbe.ivic.ve/mic250/pdf/thesebook-chap3.pdf
[4] http://www.jeolusa.com/DesktopModules/Bring2mind/DMX/Download.aspx?Command=Core_Download&EntryId=598&PortalId=2&TabId=320
[5] http://www.nobelprize.org/educational/physics/microscopes/tem/
[6] http://serc.carleton.edu/research_education/geochemsheets/techniques/SEM.html
[7] http://temsamprep.in2p3.fr/fiche/fiche.php?lang=eng&fiche=19
[8] http://merlab.metu.edu.tr/tem-oernek-hazirlama-uniteleri
[9] http://en.wikipedia.org/wiki/Ion_beam

Orjinal Yazı: AçıkBilim

Koroner dolaşım

Sinonim: Coronary circulation, Koronarkreislaufs.

Kalbi kan ile beslemek için kalbi çelenk gibi saran atardamar ve toplardamarların görev aldığı dolaşım sistemidir. Koroner kelimesi latincedeki corona kelimesinden türemiştir.

Kalp dokularına kan götüren damarlar koroner arter(coronary arteries), oksijeni alınmış kanı kalp kasından götüren damarlar ise kardiyak ven(cardiac veins) olarak adlandırılır.

corōna

Eski Yunancadaki κορώνη ‎(korṓnē, çelenk, taçkelimesinden türemiştir. Latincede anlamı:

  • Çelenk, çiçekten taç, taç.
  • Defne dalı.
HalTekilÇoğul
nominatifcorōnacorōnae
genitifcorōnaecorōnārum
datifcorōnaecorōnīs
akusatifcorōnamcorōnās
ablatifcorōnācorōnīs
vokatifcorōnacorōnae