Sinonim: Syndesmosis tibiofibularis, tibiofibular syndesmosis, tibiofibulare Syndesmose, Syndesmosenkomplex, Schienbein-WAdenbein-Bandfuge.
Kaval kemiği ile baldır kemiğinin bağ doku ile birleşmesidir. (Bkz; Sindesmoz) (Bkz; tib-yo-fibul–aris)

Tıp terimleri sözlüğü
Sinonim: Syndesmosis tibiofibularis, tibiofibular syndesmosis, tibiofibulare Syndesmose, Syndesmosenkomplex, Schienbein-WAdenbein-Bandfuge.
Kaval kemiği ile baldır kemiğinin bağ doku ile birleşmesidir. (Bkz; Sindesmoz) (Bkz; tib-yo-fibul–aris)

Kemiklerin bağ dokusuyla, iki kemiğin kollajen, gevşek ve elastik bağ doku, tipik olarak bağlarla birleştiği fibröz bir eklemi ifade eder. (Bkz; Sin–desmoz)
Ayak bileği yaralanmaları bağlamında bu terim genellikle tibia ve fibulanın distal uçlarının oluşturduğu ve birkaç bağ tarafından bir arada tutulan bir eklem olan distal tibiofibular sindesmoz ile ilgilidir. Genellikle “yüksek ayak bileği burkulması” olarak adlandırılan sindesmoz yaralanması, ayak bileği ekleminde dengesizliğe neden olabilir ve klinik muayene ve görüntüleme ile değerlendirilir. Tedavi, yaralanmanın ciddiyetine bağlı olarak immobilizasyon ile konservatif tedaviden cerrahi müdahaleye kadar değişir.
Sinonim: -desmoz, desmosis, desmose.
Yunancada bant, şerit demektir.
Diz, uyluk kemiği (femur) ile kaval kemiği (tibia) ve dizkapağı (patella) arasında kurulan, insan vücudunun en büyük ve en karmaşık sinovyal eklemidir. Türkçede “baldır kemiği” ifadesi günlük dilde çoğu kez fibulayı (kamış kemiği) karşılamakla birlikte, fibula tibiofemoral eklem yüzeyine doğrudan katılmaz; fonksiyonel olarak posterolateral stabiliteye, kas–bağ tutunmalarına ve proksimal tibiofibular ekleme katkı sağlar. Diz eklemi iki ana alt bileşenden oluşur: tibiofemoral eklem ve patellofemoral eklem. Bu birleşik yapı; geniş hareket açıklığını, yüksek yük taşıma kapasitesini ve ince ayarlı yönlendirmeyi aynı anda mümkün kılan, kapsül, bağ, menisküs ve kas-tendon komplekslerinden oluşan çok katmanlı bir stabilizatör ağıyla çalışır.
Articulatio genus: Diz eklemi • ACL/PCL: Ön/Arka çapraz bağ • MCL/LCL: Medial/Lateral kollateral bağ • PLC/POL: Posterolateral/Posterior oblik kompleks • HTO: Yüksek tibial osteotomi • OATS: Osteokondral otogreft transferi • TTTG: Tibial tüberkül–trochlear oluk mesafesi.
Diz, alt ekstremitenin mezenkimal “interzon”undan gelişir. Yaklaşık 7.–8. gebelik haftasında femur ve tibianın epifiz kıkırdak uçları şekillenir; kaviteleşme ile sinovyal boşluk oluşur. Menisküsler ve ön–arka çapraz bağlar (ACL, PCL) interzondan diferansiye olur; menisküslerin periferik kenarları başlangıçta damar bakımından zengindir, doğum sonrası özellikle iç üçte birlik bölgede damarlanma büyük ölçüde geriler. Patella birden çok ossifikasyon merkezinden çocuklukta kemikleşir; patellanın bipartit varyantı bu çoklu merkezlerin birleşmemesine bağlıdır.
Kapsül dışta fibröz, içte sinovyal membrandan oluşur. Sinovya plicaları (mediopatellar, suprapatellar vb.) embriyolojik septaların kalıntılarıdır; hipertrofi ve impingement durumunda semptomatik hale gelebilir. İnfrapatellar Hoffa yağ yastığı, sinovyanın enine kıvrımlarını doldurur ve propriosepsiyona katkı sağlar.
Medial ve lateral menisküsler fibro-kıkırdak yapıda, tip I kollajenin hâkim olduğu yarımay (C) ve daha dairesel (O) şekilli disklerdir. Kompresif yükleri dağıtır, temas alanını artırır, kaymayı yönlendirir ve proprioseptif geri bildirim sağlar. Periferik kırmızı-kırmızı bölge damar ve iyileşme potansiyeli açısından zengindir; beyaz-beyaz iç bölge avaskülerdir. Lateral menisküsün hareketliliği daha fazladır; meniskofemoral bağlar (Humphrey ve Wrisberg) PCL’e komşu seyreder.
Prepatellar, yüzeyel ve derin infrapatellar, pes anserinus, semimembranozus–gastroknemius ve subtendinöz bursalar en sık klinik önem taşıyan yapılardır. Semimembranozus bursasının popliteal aralıkla ilişkili dilatasyonu Baker kisti olarak tanımlanır.
Popliteal çukurda sırasıyla tibial sinir, popliteal ven ve en derinde popliteal arter yer alır. Geniküler arter anastomozu kapsülü ve patellayı besler. Kapsülün duyusal innervasyonu femoral (saphenus dalı), tibial, ortak peroneal ve obturator sinir articular dallarıyla sağlanır (Hilton prensibi).
Tibiofemoral ve patellofemoral eklem yüzleri hyalin kıkırdakla kaplıdır; tip II kollajen matriks ve proteoglikanlar kompresif yüklere direnç sağlar. Menisküs fibro-kıkırdağında tip I kollajen lifler dairesel ve radyal “tie-fiber” örgüsü oluşturarak çevresel çekme kuvvetlerini karşılar. Sinovya villöz yapıda, makrofaj-benzeri (tip A) ve fibroblast-benzeri (tip B) hücreler içerir.
Diz esas olarak bir modifiye menteşe eklemdir; fleksiyon–ekstansiyon yanında iç–dış rotasyon ve minimal varus–valgus açısal hareketler yapar. Erişkinlerde aktif fleksiyon çoğunlukla 130–140°; ekstansiyon 0° veya fizyolojik hiperextensiyon (–5°) civarındadır. Açık zincirde terminal ekstansiyonda tibia dış rotasyona gider; kapalı zincirde femur iç rotasyon yapar (screw-home mekanizması).
Basma sırasında menisküsler temas alanını artırarak pik temas streslerini düşürür. Tibial posterior eğim (tibial slope) ortalama ~5–7° olup ön–arka stabilite biyomekaniğini etkiler. Alt ekstremite mekanik aksı (kalça merkezinden ayak bileği merkezine çizilen hat) diz merkezinden geçmelidir; varus/valgus sapmaları kompartmantal yük dağılımını belirler.
Patella kuadrisepsin moment kolunu artırır; fleksiyonla birlikte temas alanı proksimalden distale kayar. Q açısı (SIAS–patella merkezi ile patella–tuberositas tibia hattı arası) erkeklerde yaklaşık 14°, kadınlarda ~17° kabul edilir. Patella yüksekliği Insall–Salvati oranı (patellar tendon uzunluğu/patella uzunluğu, normal ≈ 1.0 ± 0.2) ve Caton–Deschamps indeksi ile değerlendirilir.
İnspeksiyon (şişlik, aks sapmaları), palpasyon (eklem hattı hassasiyeti), hareket açıklığı ve yürüyüş analizi standarttır.
Özel testler:
KOOS, IKDC, Lysholm–Tegner gibi hasta bildirimi ve performans temelli ölçütler tedavi yanıtını izlemekte kullanılır.
Standart anterolateral ve anteromedial portaller tanısal ve tedavi edici girişimler için kullanılır; aksesuar posteromedial/posterolateral portaller menisküs kök onarımları ve arka kompartman patolojileri için gereklidir.
Dikiş teknikleri (inside-out, outside-in, all-inside), kök onarımları (transtibial pull-out), uygun endikasyonda menisküs allogrefti.
Varus dizilimde medial kompartman OA için HTO; üç kompartmanlı dejenerasyonda total diz artroplastisi; seçilmiş olgularda unikompartmantal veya patellofemoral artroplasti seçenekleri.
Mikrofraktür, OATS/mozaikplasti ve hücre-temelli (ACI/MACI) yöntemler lezyon boyutu, yerleşimi ve hasta özelliklerine göre seçilir.
Erken dönemde ödem ve ağrı kontrolü, tam ekstansiyon kazanımı ve kuadriseps aktivasyonu önceliklidir. ACL rekonstrüksiyonu sonrası erken açık zincir terminal ekstansiyon yüklenmeleri greft zorlanmasını artırabileceğinden dozaj dikkatle ayarlanır; kapalı zincir egzersizleri özellikle ilk 6 haftada daha güvenlidir. Proprioseptif/nöromüsküler eğitim, sıçrama–iniş mekaniği ve frontal düzlem kontrolü dönüş kriterlerinin (kuvvet simetrisi ≥%90, fonksiyonel sıçrama testleri) yanında anahtar bileşenlerdir. Patellofemoral ağrıda patellar taping, kalça abdüktör–dış rotatör güçlendirmesi ve yük modifikasyonu etkindir.
Kadin sporcularda ACL önleme programları (nöromüsküler ısınma, denge, pliometrik frenleme teknikleri, valgus kontrolü) yaralanma riskini anlamlı azaltır. Ekipman, zemin ve yorgunluk yönetimi de önemlidir.
Artrofibroz (özellikle erken ekstansiyon kaybı), siklops lezyonu, greft yetmezliği, kaynaşmayan menisküs tamirleri, enfeksiyon, derin ven trombozu ve kronik ağrı/CRPS başlıca komplikasyonlardır. Uzun vadede biyomekanik bozulmalar posttravmatik osteoartrit riskini artırır; dizilim ve meniskal bütünlüğün korunması prognozu belirler.
Bipartit patella, fabella varlığı, trochlear displazi, tibial torsiyon ve alt ekstremite dizilim farklılıkları (varus/valgus) semptomatolojiyi ve tedavi seçimini etkiler.
Antik dünyanın şifahanesinde diz eklemi, “güç ile kırılganlığın” aynı bedende buluştuğu yer olarak anlatılırdı. Uyluk kemiği ile kaval kemiğinin kavuştuğu, küçük bir sesamoid kemik olan patellanın moment kolunu uzatarak kas gücünü büyüttüğü bu eklem, tıp tarihinin en eski ve en ısrarlı meraklarından birine dönüştü.
Hipokrat geleneğinde “arthron” kavramı, eklemi yalnızca iki kemiğin birleşmesi değil, hareketin ve sayrılığın düğümlendiği bir sistem olarak tarif eder. Antik hekimler, dizin travmayla şiştiğinde ısı ve ağrıyı artan bir “kriz odağı”na dönüştüğünü gözlüyor; bandaj, atel ve redüksiyon teknikleriyle fonksiyonu korumaya çalışıyordu. Galen, dizin eklem yüzlerini ve yarımay biçimli kıkırdaklarını betimlerken, kıkırdakların hareketi yumuşattığını ve yükü dağıttığını sezgisel bir doğrulukla yazdı; daha sonra “menisküs” adını alacak ay biçimli yapıların kavramsal temeli bu dönemde atıldı. Antik metinlerde Latince genus (diz) ve Yunanca gony kökleri iç içe geçerek, kelimenin anatomik ve kültürel yankısını genişletti.
Tıbbî bilginin Arapça ve Latince köprülerinden geçerek taşındığı binyılda, İbn Sînâ’nın sistematik sınıflamaları ve Zehrâvî’nin cerrahi tekniğe dair ayrıntılı pratikleri, diz eklemi patolojilerinin tedavisinde disiplinli bir yaklaşım oluşturdu. Metinler, bağ yaralanmalarını ve eklem içi sıvı birikimlerini klinik gözleme dayalı bir dille sınıflandırırken, taşınabilir atel teknolojileri ve bandaj teknikleri de olgunlaştı. Bu dönem, anatomik kürtaj değil; anatominin “metin üzerinden” muhafazasını simgeler; dizin işlevi, hareketin sürekliliği üzerinden anlaşılmaya çalışıldı.
Anestezi ve antisepsinin cerrahiye kazandırdığı güvenlik, dizin içine bakabilme ve onarma cesaretini artırdı. Humphry’nin iskelete dair kapsamlı tasvirleri ve Wrisberg ile Humphry’nin meniskofemoral bağlara ilişkin betimlemeleri, femorotibial geometrinin kenar çizgilerini daha belirgin kıldı. Paul Segond’un lateral tibial platoda avulsiyon kırığı ile ilişkilendirdiği “varus-internal rotasyon” travma paterni, 20. yüzyılda ACL yaralanmasıyla anılacak bir ipucunu çoktan vermişti. Thomas Annandale’ın menisküs onarımı girişimleri, “yarımayı hep çıkarmak zorunda mıyız?” sorusunu etik ve biyomekanik bir meseleye dönüştürdü.
McMurray ve Apley’nin muayene manevraları, semilunar kıkırdakların yırtık paternerini klinik sahneye taşıdı; Fairbank, total menisektominin uzun vadeli dejeneratif izlerini tarif ederek “yapı korunmazsa yük nereye gider?” sorusuna röntgen üzerinde yanıt verdi. O’Donoghue’nun “talihsiz üçlüsü” kavramsallaştırması, bağ ve menisküs yaralanmalarının birlikte görülme olasılığını bir klinik çerçeveye oturttu.
Mid-20. yüzyılda endoskopik optiklerin gelişimi, Watanabe ve çağdaşlarının artroskopi atlaslarında diz boşluğunu canlı bir sahneye çevirdi. Bu teknoloji, menisküs yırtıklarının morfolojisini görsel bir dile tercüme ederken, parsiyel menisektomi ve menisküs tamirinin endikasyon sınırlarını da netleştirdi. Artroskopi, dizi aynı anda hem tanısal hem tedavi edilebilir bir evrene dönüştürdü.
Manyetik rezonans görüntüleme, diz patolojilerinin “yumuşak doku” perdesini araladı: menisküs kök yırtıkları, kıkırdak defektleri, kemik kontüzyon desenleri ve çapraz bağ bantlarının sürekliliği, cerrahi planlamanın ön izlemesine dönüştü. Radyografide patellofemoral uyumun ölçütleri, dizin ön kompartmanındaki ağrının geometrik ipuçlarını ölçülebilir kıldı.
ACL rekonstrüksiyonu; patellar tendon-kemik bloklu greftler, hamstring ve kuadriseps tendon seçenekleriyle olgunlaştı. Tünel yerleşimi ve greft gerilimi, yalnızca ön–arka stabiliteyi değil; tibial iç–dış rotasyonun cerrahi yönetimini de hedefledi. Posterolateral köşe ve posterior oblik kompleks gibi “unuttuğumuz köşeler” yeniden anatominin merkezine çağrıldı; kombine yaralanmalarda rotasyonel instabiliteyi çözmeden izole bağ onarımının yetmeyeceği anlaşıldı. Patellofemoral instabilitede MPFL rekonstrüksiyonu, trochlear displazi ve TTTG mesafesi gibi morfometrik işaretlerle kişiselleştirildi; dizin “ön yüz” biyomekaniği, yalnızca tendon gücü değil, oluk ve sırtın geometrisi olarak da ele alındı.
Grood–Suntay eklem koordinat sistemi üç boyutlu hareketin ortak dilini kurarken, tibial posterior eğim, mekanik aks ve kompartmantal yük transferi gibi kavramlar standardize edildi. “Screw-home” mekanizması, terminal ekstansiyonda rotasyonun kilitlenme mantığını anlatarak ön-arka ve rotasyonel stabilitenin birlikte yönetilmesi gerektiğini gösterdi. Bu dil, artroplasti planlamasından osteotomi stratejilerine kadar uzanan geniş bir pratik alanı etkiledi.
Hızlandırılmış rehabilitasyon protokolleri, kuvvet simetrisi ve fonksiyonel sıçrama testleri gibi objektif dönüş kriterleriyle birleşti. Kadın sporcularda ACL yaralanma riskini azaltan nöromüsküler ısınma ve iniş mekaniği programları, “önleme”yi performansın ayrılmaz bir parçasına dönüştürdü. İniş sırasında valgus kontrolü ve gövde stabilitesi, klinik muayenenin ölçülemeyen ama öğretilebilen bileşenleri olarak eğitim programlarına yerleşti.
Menisküsün yalnızca bir “tampon” değil, kompresif yükü çevresel çekmeye çeviren bir mühendislik halkası olduğu bilgisi, koruyucu cerrahinin değerini artırdı. Kök yırtıkları ve posterior horn ramp lezyonları, tibiofemoral temas ve tibial rotasyon biyomekaniğini dramatik biçimde etkileyen bozukluklar olarak tanımlandı; transtibial “pull-out” onarımlar ve periferik vasküler zonu hedefleyen dikiş teknikleri standartlaştı. Menisküs allogreftleri, seçilmiş hastalarda yük iletimini biyolojik olarak restore etmenin bir yolu olarak yerini aldı.
Mikrofraktür tekniği, subkondral kemikten kan ve kemik iliği kaynaklı hücreleri yüzeye çağıran “basit ama etkili” bir biyolojik müdahale olarak sahneye çıktı. Otolog kondrosit implantasyonu ve membran destekli varyantları, daha genç ve sınırlı lezyonlarda hyalin benzeri doku hedefini öne taşıdı. Osteokondral otogreft transferi, yük taşıyan bölgelerde blok–silindir mozaiklemesini mümkün kıldı. Hücresel ürünler, scaffold malzemeleri ve biyoreaktör koşulları üzerine yapılan çalışmalar, eklem biyolojisinin kendini onarma kapasitesini klinik hedefe dönüştürmeye çalışıyor.
Varus yüklenmiş medial kompartmanda yüksek tibial osteotomi, yük eksenini yeniden çizerek ağrıyı ve kıkırdak stresini azaltma stratejisi sundu. Unikompartmantal ve total diz artroplastisi, mekanik ve kinematik hizalama felsefeleri etrafında evrildi; bilgisayar destekli navigasyon ve robotik yardımlı tünel/kemik kesileri, yumuşak doku dengelemeyle birleştirilerek “kişiye özgü” stabilite hissine yaklaşmayı amaçladı. Sensörlü eklem arayüzleri ve dinamik dengeleme yaklaşımları, cerrahinin anlık kararlarını ölçülebilir çıktılara bağlama denemesidir.
Kvantitatif MR (T2, T1ρ haritalama), kıkırdak makromoleküler içeriğini sayısallaştırarak dejenerasyonun klinik öncesi işaretlerini görünür kıldı. Otomatik segmentasyon ve derin öğrenme, menisküs şekil metrikleri, subkondral kemik ödem paternleri ve osteofit morfolojisini büyük veri ölçeğinde tarayarak osteoartritin fenotipik alt tiplerini ayırmaya çalışıyor. Giyilebilir atalet sensörleri, saha içi diz kinematiğini laboratuvardan çıkarıp günlük hayata taşıyor; yükleme frekansı ve iniş stratejisi gibi parametreler, önleyici antrenman reçetelerine dönüşüyor.
Osteoartritte kıkırdak anabolizmasını uyaran büyüme faktörü temelli ajanlar ve kondrosit–kondrosit dışı hücre etkileşimini düzenleyen sinyal yolları, “hastalık gidişatını değiştirme” iddiasını test ediyor. Senesansla ilişkili hücresel yükün azaltılması, eklem biyolojisinde yeni bir hedef olarak tartışılıyor. Eklem içi biyobelirteç panelleri, görüntüleme ile entegre edilerek kişiselleştirilmiş tedavi zamanlaması için karar destek sistemlerine bağlanıyor. Menisküs ve bağ rekonstrüksiyonlarında, greft biyolojisini hızlandıran biyolojik augmentasyonlar; kıkırdak onarımında, implant–doku arayüzünü güçlendiren akıllı scaffold’lar deneniyor. Robotik artroplastide, yumuşak doku dengesini ölçen sensör geri bildirimiyle intraoperatif planın anlık güncellenmesi, fonksiyonel hizalamanın yeni eşiğini tanımlamaya çalışıyor.
Bu uzun yolculukta articulatio genus, yalnızca bir eklem değildir; yükün akışını, kuvvetin yönünü, dokunun iyileşme iradesini ve insanın hareket etme arzusunu aynı anda temsil eden, çok katmanlı bir sistemdir. Antik metinlerden kuantum duyarlı görüntülemeye uzanan çizgi, dizin hem “anlatılabilir” hem de “hesaplanabilir” bir fenomen olduğunu öğretir; keşif hikâyesi bitmez, yalnızca ayrıntılanır.
Radiokarpal eklem, yani el bileği eklemi, üst ekstremitenin en karmaşık ve işlevsel eklem komplekslerinden birini oluşturur. Anatomik olarak önkolun radius kemiği ile karpal kemiklerin proksimal sırası arasında yer alan bu eklem, ince motor becerilerin, kavrama fonksiyonunun ve üst ekstremitenin çok eksenli hareketlerinin temel biyomekanik platformudur.
Radiokarpal eklem, biçimsel olarak bir articulatio ellipsoidea (elipsoid eklem) olarak sınıflandırılır. Bu eklem tipi iki ana eksen etrafında hareket (fleksiyon–ekstansiyon ve radial–ulnar deviasyon) sağlar; bu eksenlerin kombinasyonu sonucu bilekte dairesel benzeri kompleks hareketler (circumductio) ortaya çıkar.
Eklem başını karpal kemiklerin proksimal sırası oluşturur:
Bu kemiklerin proksimal yüzleri, hattı boyunca konveks bir eklem yüzeyi şekillendirir ve radiusun distal eklem yüzü ile uyumlu bir kıvrım yapar. Genellikle pisiform (os pisiforme) radiokarpal eklemin doğrudan parçası sayılmaz; daha çok os triquetrum ile ilişkili bir sesamoid kemik gibi davranır.
Eklem soketini esas olarak:
oluşturur.
Radiusun distal eklem yüzeyi iki belirgin foveadan oluşur:
Ulnar tarafta ise ulna, karpal kemiklerle doğrudan eklemleşmek yerine üçgen fibrokartilaj diski (TFCC’nin merkezi komponenti) aracılığıyla karpal sıralara yük iletir.
Radiokarpal kompartman, radiusun distal eklem yüzü ile skafoid, lunat ve triquetrum arasındaki boşluğu kapsar. Bu boşluk, eklem kapsülü ve sinovyal membranla çevrili olup belirgin girinti ve divertiküllere sahiptir.
Bu kompartman, bazı bireylerde skafoid ve lunat kemikler arasındaki geçişler üzerinden mediokarpal eklemle bağlantı gösterebilir; bu durum artrografi ve artroskopi sırasında klinik önem taşır.
Ulnokarpal boşluk, distal ulna ile karpal kemikler (özellikle lunat ve triquetrum) arasında yer alır ve büyük ölçüde üçgen fibrokartilaj kompleksi (TFCC) tarafından doldurulur. TFCC:
ile yakın ilişkidedir.
Bu fibro-kıkırdak yapı:
bir çeşit “amortisör” görevi görür. Yaşla birlikte dejenerasyona, travma ile yırtılmalara eğilimlidir.
Radiokarpal eklem kapsülü, distal radius ve ulna ile proksimal karpal sıraları saran fibröz bir kılıftır.
Kapsül içini döşeyen sinovyal membran, eklem boşluğuna sinovyal sıvı salgılar; bu sıvı beslenme, kayganlık ve yük dağılımı açısından önemlidir.
Radiokarpal eklemin stabilitesi, sadece kemik uyumuna değil, büyük ölçüde ligamentöz komplekslere dayanır. Bu bağlar genel olarak:
şeklinde sınıflanır.
Radial tarafta, radius kökenli bağlar hem proksimal hem de distal karpal sıraları stabilize eder:
El bileğinin ulnar tarafında, TFCC ile yakın ilişkili ligamentöz yapıların bir arada oluşturduğu bir ulnarkollateral ve ulnokarpal kompleks bulunur:
Her ne kadar radiokarpal eklemin “eklem yüzeyinin” doğrudan parçası olmasa da, skafoid-lunat (scapholunatum) ve lunat-triquetrum (lunotriquetrum) ligamentleri başta olmak üzere intrinsik karpal bağlar, karpal arkın sürekliliğini sağlayarak radiokarpal eklem hareketlerinin dengeli gerçekleşmesine katkıda bulunur.
Radiokarpal eklem, önkolun üç majör sinirinin dalları ile innerve edilir:
Bu zengin sensörik innervasyon, propriosepsiyon ve ağrı duyusunun iletimini sağlamanın yanı sıra, küçük patolojik değişikliklerde bile belirgin ağrı ve fonksiyon kaybının ortaya çıkmasına neden olabilir.
Radiokarpal eklem, midkarpal eklem ile birlikte çalışarak toplam el bileği hareket açıklığını oluşturur. Hareketler tek bir ekleme değil, eklem kompleksine aittir.
Fizyolojik koşullarda, elde taşınan yükün önemli kısmı:
aktarılır. Yaklaşık oranlar kaynağa göre değişmekle birlikte, radiusun taşıdığı yükün ulna’ya göre belirgin şekilde fazla olduğu kabul edilir. TFCC’nin bütünlüğü bozulduğunda ulnar taraftaki yük dağılımı değişir; ulnar impaksiyon sendromu gibi klinik tablolar ortaya çıkabilir.
Primatlar arasında el bileği anatomisi, türün lokomotor stratejileri ve manipülasyon yetenekleriyle yakından ilişkilidir:
Bu bakış açısından radiokarpal eklem, sadece bir “bilek eklemi” değil, insan türünün evrimsel tarihinde alet yapımı, yazı, sanat ve teknoloji üretimi gibi karmaşık kültürel pratikleri mümkün kılan bir nöromüsküloskeletal arayüz olarak görülebilir.
Radiokarpal eklemin karmaşık anatomisi ve günlük yaşamda sürekli kullanılıyor olması, bu bölgeyi travmatik, dejeneratif ve inflamatuar patolojilere son derece duyarlı kılar.
Distal radius kırıkları, el bileğinin en sık görülen travmatik lezyonlarındandır; çoğunlukla “uzanmış el üzerine düşme” mekanizması ile oluşur.
Tedavi konservatif (alçılama, atel) ya da cerrahi (plak–vida osteosentezi, eksternal fiksatör) olabilir; amaç hem eklem yüzeyinin hem de aksiyel hizalanmanın mümkün olduğunca anatomik olarak yeniden kurulmasıdır.
Skafolunat ligamentin travmatik rüptürü, özellikle:
sonrasında ortaya çıkabilir. Klinik olarak:
görülebilir. Tedavi edilmediğinde kronik karpal instabilite gelişir ve zamanla SLAC el bileği tablosu ortaya çıkabilir. Tedavi, yırtığın evresine bağlı olarak artroskopik debridman, ligament rekonstrüksiyonu veya belirli karpal segmentlerin kısmi artrodezi şeklinde planlanabilir.
TFCC lezyonları özellikle:
sonrası görülür. Semptomlar:
şeklindedir. Fizik muayenede ulnar impaksiyon testleri, palpasyonla hassasiyet ve instabilite testleri önemlidir.
Tedavi:
şeklinde, lezyonun tipi ve derecesine göre değişir.
Karpal kemikler arası ligamentlerin veya eklem yüzeylerinin yapısal bütünlüğü bozulduğunda, karpal instabilite tabloları ortaya çıkar. Klasik sınıflamalar:
Bu durumlar kronik ağrı, krepitasyon, hareket kısıtlılığı ve ilerleyici dejeneratif değişikliklere yol açar.
Kronik aşırı kullanım, tekrarlayan mikrotravmalar veya geçirilmiş kırık–ligament yaralanmaları sonucunda radiokarpal eklemde:
gibi osteoartritik değişiklikler gelişebilir. Klinik tabloda ağrı, sabah tutukluğu, hareket kısıtlılığı ve güç kaybı ön plandadır. Tedavi konservatif yaklaşımlardan (analjezikler, atelleme, egzersiz) başlayarak, ileri olgularda parsiyel veya total el bileği artrodezi ya da protez uygulamalarına kadar uzanır.
Romatoid artrit gibi sistemik inflamatuar hastalıklar radiokarpal eklemi sıklıkla tutar. Sinovyal membran hipertrofisi, pannus oluşumu ve kıkırdak–kemik destrüksiyonu:
ile sonuçlanır. Erken dönemde hastalık modifiye edici antirheumatik ilaçlar ve hedefe yönelik tedaviler, fizik tedavi ve eklem koruma stratejileri fonksiyon kaybını sınırlamada önemlidir.
Ganglion kistleri, çoğunlukla:
köken alan, sinovyal sıvı ile dolu iyi huylu kistik yapılardır. Klinik olarak:
şeklinde bulgu verebilirler. Tedavi, semptomlara ve hastanın beklentisine göre gözlem, aspirasyon veya cerrahi eksizyon olabilir.
El bileği artroskopisi, radiokarpal ve mediokarpal eklemin:
olanak sağlayan bir yöntemdir. Skafolunat, lunotriquetral ligament yırtıkları, TFCC lezyonları, serbest cisimler ve sınırlı kıkırdak lezyonları bu yolla değerlendirilebilir ve tedavi edilebilir. Artroskopik portaller dorsal ve palmar girişlerden, belirli anatomik “güvenli zonlar” gözetilerek oluşturulur.
Radiokarpal eklem, makroskopik kemik mimariden mikroskopik kıkırdak ve ligament organizasyonuna, biyomekanikten klinik patolojiye uzanan son derece zengin bir anatomi ve fizyoloji sahasıdır. İnce motor beceriler, kavrama gücü ve günlük yaşam aktivitelerinin büyük kısmı, bu eklemin ve ilişkili karpal kompleksin sağlıklı çalışmasına bağlıdır. Bu nedenle radiokarpal eklemin ayrıntılı anatomik ve biyomekanik anlaşılması, hem klinik tanı–tedavi yaklaşımlarını hem de rehabilitasyon stratejilerini doğrudan belirler.
Radyokarpal eklemin hikâyesi, yalnızca küçük karpal kemiklerin ve radiusun birbirine eklemlenmesinin öyküsü değildir; insanın kendi eline bakma, onu anlamlandırma ve giderek mikron düzeyine kadar müdahale etme arzusunun tarihidir. El bileğinin bugün artroskopik kameralarla içeriden izlenebilen, sonlu eleman modelleriyle simüle edilebilen, kilitli plaklarla yeniden şekillendirilebilen bir yapı haline gelmesi, yaklaşık iki bin beş yüz yıllık merak ve deneme-yanılmanın sonucudur.
Antik Yunan’da Hipokrat okulu, el bileğini bugün bildiğimiz anlamda “radiokarpal eklem” olarak adlandırmasa da, bilek yaralanmalarının hastanın yaşamını ve geçimini özellikle tehdit ettiğini çok erken fark etti. El işçiliğinin yoğun olduğu bir toplumda, bilek fonksiyonunun kaybı, pratik olarak kişinin toplumsal hayattan düşmesi demekti. Bu nedenle Hipokrat metinlerinde, el bileği çevresi kırık ve çıkıklarının bandajlama, traksiyon ve atel uygulamalarıyla yönetimine dair şaşırtıcı derecede pratik öneriler bulunur; fakat anatomik alt yapı, derinlemesine tanımlanmış değildir.
Roma döneminde Galen, hayvan diseksiyonlarına dayanarak önkol ve el bileğine ilişkin çok daha ayrıntılı betimlemeler kaleme aldı. Radius, ulna ve karpal kemikler arasındaki ilişkileri, kendi döneminin optik ve yöntemsel imkânları ölçüsünde anlamaya çalıştı. Ancak yalnızca hayvan kadavralarına erişebilmesi, onu özellikle karpal kemiklerin sayısı ve dizilişi, ligamentlerin dağılımı gibi noktalarda yanlış sonuçlara götürdü. Buna rağmen, bilek fleksiyon ve ekstansiyonunun radius ve karpus arasındaki bir eklemden kaynaklandığına dair kavrayışı, sonraki yüzyıllar boyunca temel otorite olarak benimsendi.
Ortaçağ’da Avrupa’nın büyük kısmında insan diseksiyonları sınırlanırken, Bağdat, Kurtuba ve İsfahan gibi merkezlerde Huneyn ibn İshak, Ebu’l Kasım ez-Zehravi (Al-Zahrawi) ve İbn Sina gibi hekimler Galen’in metinlerini eleştirel biçimde çeviriyor, yorumluyor ve genişletiyordu. El bileği, bu dönemde özellikle nabız muayenesinin merkezi olarak önem kazandı: Radiyal arter nabzı üzerinden kalp ve “ruhî denge” hakkında çıkarımlar yapan hekimler, bilek çevresi anatomiyi pratik gözlemlerle içselleştirdiler.
Al-Zahrawi, cerrahi aletler ve kırık/çıkık tedavisiyle ilgili eserlerinde el ve bilek için ayrıntılı bandajlama ve çekme teknikleri tanımlar; ancak karpal kemiklerin ve radiokarpal eklemin ayrıntılı, doğru bir iskelet şeması hâlâ ortada yoktur. Yine de el bileği, bu yüzyıllarda “hassas ama müdahaleden kaçınılması gereken” bir bölge olarak klinik sezgilerin merkezinde yer aldı.
Leonardo, özellikle bilek fleksiyon ve ekstansiyonunu, tendonların kemik yüzeyler üzerindeki kıvrımını ve kemiklerin birbirine göre kayma ilişkilerini gözlemleyerek, bir anlamda biyomekaniğin ilk kaba taslaklarını oluşturdu. Radiokarpal eklemi, proksimal karpal sıraların konveks yüzeyi ile radiusun konkav eklem yüzeyi arasındaki uyumlu temas olarak sezgisel düzeyde kavrayan ilk figürlerden biri oldu; fakat bu sezgiler, not defterlerinin gizli dünyasında kalmaya mahkûmdu.
1543’te Andreas Vesalius, De Humani Corporis Fabrica’yı yayımladığında, insan iskeleti ilk kez sistematik ve büyük ölçüde doğru bir şekilde basılı dünyaya aktarıldı. Vesalius, hayvan diseksiyonuna dayalı Galenik şemaları reddederek, doğrudan insan kadavraya bakmayı ilke edindi. El bileği bölümü, karpal kemiklerin gerçek sayısını ve dizilimini, radiusun distal eklem yüzü ile bu kemikler arasındaki ilişkiyi, ulna ve üçgen fibrokartilaj bölgesini daha özgün bir biçimde yansıttı.
Vesalius, bugün “radiokarpal eklem” dediğimiz yapıyı isimlendirmese de:
çizimlerinde açıkça gösterdi. Böylece radiokarpal eklem, ilk kez hayvan gölgesinden sıyrılmış gerçek bir insan eklemi olarak anatomi sahnesine çıktı.
Bu dönemde radiokarpal eklem, hâlâ “kırıkların sahnesi” olarak görülüyor; ligamentöz anatomi, karpal instabilite ve TFCC gibi kavramlar henüz adlandırılmıyordu.
Distal radius kırıkları artık yalnızca kaba traksiyon ve alçıyla değil, açık redüksiyon ve daha “ince” tespit yöntemleriyle yönetilebilir hale geliyordu. Bu, radiokarpal eklemin cerrahi olarak yeniden şekillendirilmesinin önünü açan ilk büyük teknik devrimdi; çünkü enfeksiyon riski azalmadan eklem içine uzanan hiçbir müdahale gerçek anlamda rasyonel sayılamazdı.
1895’te Wilhelm Conrad Röntgen’in X-ışınlarını keşfi, el bileği anatomisinin ve travmasının algısını geri dönüşsüz biçimde değiştirdi. Daha birkaç yıl içinde, el bileği kırıklarının radyografik görüntüleri tıp dergilerini doldurmaya başladı. Röntgen öncesi dönemde, eklem yüzündeki basamaklanma, karpal hizalanma kayıpları ve skafoid kırıkları büyük ölçüde “tahmin” düzeyinde kalırken, artık kemik konturlar milimetre düzeyinde görülebiliyordu.
Radiokarpal eklem bu sayede:
ölçülebilir bir alanına dönüştü. Kırık tedavisinde konservatif ile cerrahi seçeneklerin, sadece klinik sezgiye değil, radyolojik kantiteye dayalı karşılaştırılması mümkün hale geldi.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, tüm üst ekstremiteyle birlikte el bileğinin de adeta bir “savaş alanı”na dönüşmesine yol açtı. Bu dönemde Sterling Bunnell gibi cerrahlar, el ve bilek cerrahisini bağımsız bir disiplin olarak kurmaya başladılar. Bunnell, bilek ve el fonksiyonunu restore etmeye odaklanan rekonstrüktif yaklaşımları sistematize etti; tendon onarımları, artrodezler ve kompleks kırıkların yönetimi için operasyon teknikleri geliştirdi.
Radiokarpal eklem artık yalnızca kırıkların değil, fonksiyonel rekonstrüksiyonun da hedefiydi. Kısmi veya total el bileği artrodezi, ağrılı artritik eklemleri “fonksiyonel bir pozisyonda” kilitleyerek hastaya ağrısız, güçlü bir kavrama sunmayı amaçlıyordu; hareket feda ediliyor, stabilite ve ağrı kontrolü kazanılıyordu.
Bu dönemde:
gibi kavramlar literatüre girdi. Radiokarpal eklem ile midkarpal eklem arasındaki işbölümü, yük dağılımı ve dolaşım, ilk kez deneysel çalışmalar ve kadavra analizleriyle modellenmeye başladı.
Arthroskopinin kökleri, 1918’de Japon cerrah Kenji Takagi’nin bir sistoskopu kullanarak kadavra diz eklemini incelemesine kadar gider. 1920’ler ve 1950’ler boyunca Takagi ve öğrencisi Masaki Watanabe, diz ve diğer büyük eklemler için artroskopi tekniklerini geliştirirken, minyatür optik sistemlerin sınırlarını zorladılar.
El bileği için tarih biraz daha geç başlar:
Artık radiokarpal eklemin iç yüzeyi doğrudan, büyütmeli olarak izlenebiliyordu:
gözle görülür hale geldi. Bilek artroskopisi önce tanısal bir araç olarak kabul edildi; ancak kısa sürede gevşek cisimlerin çıkarılması, sinovektomi, kısmi bağ onarımları gibi tedavi edici işlemler için de vazgeçilmez bir yöntem oldu. 2000’li yıllarda Christophe Mathoulin öncülüğünde kurulan Avrupa Bilek Artroskopisi Derneği (EWAS), daha sonra uluslararası bir yapıya evrilerek bilek artroskopisinin küresel ölçekte yaygınlaşmasını sağladı.
Radiokarpal eklemin ulnar tarafındaki üçgen fibrokartilaj yapısı, uzun süre “nonspesifik” bir disk gibi algılandı. 20. yüzyıl ortalarından itibaren anatomistler ve cerrahlar, bu bölgedeki fibro-kıkırdak yapı ve ona eşlik eden ligamentöz bileşenlerin (ulnolunat, ulnotriquetrum, ulnokarpal ve radioulnar bağlar) el bileğinin ulnar taraf stabilitesinde kilit rol oynadığını fark etmeye başladılar.
1980’ler ve 1990’larda Palmer ve diğer araştırmacılar, TFCC lezyonlarını travmatik ve dejeneratif tipler halinde sınıflandırarak, klinik tablo ile artroskopik bulgular arasında köprü kurdular. TFCC artık:
için vazgeçilmez bir “kompleks” olarak tanımlanıyordu. TFCC onarımı için artroskopik ve açık rekonstrüksiyon teknikleri geliştirildi; günümüzde bile bu alanda yeni teknikler, özellikle kronik distal radioulnar eklem instabilitesinin tedavisi için tanımlanmaya devam ediyor.
Distal radius kırıkları, insanlık tarihi kadar eski olsa da, tedavi stratejileri son yüz yılda baştan aşağı değişti. Uzun süre temel yaklaşım:
1990’ların başında ve 2000’e doğru, kilitli volar plak kavramı ortaya çıktı:
2000’li yıllarda yayımlanan çalışmalar, volar kilitli plakların distal radius kırığı için bir nevi “iş atı” implanta dönüştüğünü gösterdi; erken hareket başlangıcına izin vererek eklem sertliğini azaltıyor, özellikle yaşlı hastalarda fonksiyonel sonuçları belirgin biçimde iyileştiriyordu.
Bu gelişmeler, radiokarpal eklemin kırık sonrası anatomik rekonstrüksiyonunu mümkün kıldı:
Şiddetli radiokarpal artrit veya posttravmatik dejenerasyon durumlarında, koruyucu tedaviler yetersiz kaldığında 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren iki ana cerrahi strateji benimsendi:
Bugün cerrahlar, radyokarpal eklemin ileri artritik durumlarında, hastanın yaşı, aktivite düzeyi, mesleği ve beklentileri doğrultusunda bu iki uç arasında bir spektrum üzerinde karar verirler.
Son yirmi yılda radiokarpal eklem, yalnızca ameliyathanede değil, bilgisayar ekranlarında da yeniden keşfediliyor.
Klasik statik radyografi ve BT’nin ötesine geçilerek:
Bu dinamik görüntüleme yöntemleri, klasik statik pozlara sığmayan instabilite paternlerini ve kıkırdak yüklenmesini görünür kılıyor.
Bilgisayar destekli biyomekanik, radiokarpal eklemin anlaşılmasında yeni bir çağ açtı:
Bu sayısal “dijital bilek”ler, cerrahi öncesi planlama, implant tasarımı ve yeni tedavi stratejilerinin sanal ortamda test edilmesi için giderek daha fazla kullanılıyor.
Güncel makaleler, radiokarpal eklemi çevreleyen yapıların rekonstrüksiyonunda:
Eşzamanlı olarak, biyolojik ve rejeneratif tıp alanında:
üzerine deneysel ve erken klinik çalışmalar yürütülüyor. Amaç, radiokarpal eklemi yalnızca mekanik olarak “tamir etmek” değil, biyolojik olarak da mümkün olduğunca orijinal durumuna yakın şekilde “iyileştirmek”.
Bugün radiokarpal ekleme bakan bir ortopedist ya da el cerrahı, aynı anatomik yapıya; fakat Hipokrat’tan Galen’e, Vesalius’tan Leonardo’ya, Lister’den Röntgen’e, Bunnell’den Cooney ve Whipple’a uzanan birikimin prizmasından bakar.
Aynı radius, aynı skafoid, aynı lunat ve aynı TFCC; fakat her yüzyıl onlara farklı sorular soruyor. Şu anda sorulan sorular, yük dağılımının milimetre altı düzeyde optimizasyonu, hasta özelinde implant tasarımı ve biyolojik iyileşmenin hassas modülasyonu etrafında yoğunlaşıyor. Radiokarpal eklemin hikâyesi, bu sorulara verilecek yanıtlarla, muhtemelen hâlâ yazılmaya devam ediyor.
“Articulatio coxae” terimi Latince “eklem” anlamına gelen “articulus” ve “kalça” anlamına gelen “coxa” kelimelerinden türetilmiştir. Uyluk kemiğinin her yöne hareket etmesini sağlayan bir top ve soket eklemi olan kalça ekleminin bilimsel adıdır.
Kalça eklemi vücuttaki en büyük ve en karmaşık eklemdir. Femur (uyluk kemiği) başının pelvisin asetabulumuna (kalça yuvası) oturmasıyla oluşur. Asetabulum, pelviste kıkırdakla kaplı fincan şeklinde bir çukurdur. Uyluk kemiğinin başı da kıkırdakla kaplıdır. Kıkırdak eklemi yastıklamaya ve sürtünmeyi azaltmaya yardımcı olur.
Kalça eklemi bir dizi bağ tarafından yerinde tutulur. Bağlar, kemikleri birbirine bağlayan doku bantlarıdır. Kalça ekleminin bağları eklemi stabilize etmeye ve herhangi bir yönde çok fazla hareket etmesini önlemeye yardımcı olur.

Kalça ekleminin tarihi uzun ve büyüleyici bir tarihtir. Kalça ekleminin bilinen ilk tanımı MÖ 4. yüzyılda Yunan hekim Hipokrat tarafından yazılmıştır. Hipokrat kalça ekleminin kemiklerini ve bağlarını tanımlamış ve eklemin yapabildiği hareket aralığını da tarif etmiştir.
16. yüzyılda İtalyan anatomist Andreas Vesalius kalça ekleminin ayrıntılı bir tanımını yayınladı. Vesalius’un çalışması, insan kadavraları üzerinde yaptığı kendi incelemelerine dayanıyordu. Vesalius’un çalışması kalça ekleminin anlaşılmasında büyük bir ilerlemeydi.
19. yüzyılda Alman cerrah Bernhard Heine kalça yaralanmalarını onarmak için yeni bir cerrahi teknik geliştirdi. Heine’nin tekniği kalça yaralanmalarının tedavisinde büyük bir ilerlemeydi.
20. yüzyılda kalça rahatsızlıklarının anlaşılması ve tedavisinde birçok ilerleme kaydedilmiştir. Bu ilerlemeler kalça rahatsızlıkları olan hastalar için daha iyi sonuçlara yol açmıştır.
Günümüzde kalça eklemi çok iyi anlaşılmış bir eklemdir. Kalça rahatsızlıklarının tedavisi için birçok farklı cerrahi teknik mevcuttur. Ve hasarlı kalça eklemlerini değiştirmek için birçok farklı protez türü mevcuttur. Bu gelişmeler sayesinde kalça rahatsızlığı olan kişiler uzun ve aktif bir yaşam sürebilmektedir.
Sinonim: Articulatio sacroiliaca.
Kuyruk sokumu kemiği ile böğür kemiği arasında kalan eklemdir. (Bkz; Artikulasyo) (Bkz; sakr-o-ilyaka)
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.