Kalvarya

Sinonim: calvāria, Schädelkalotte, Schädeldach, Calva, Calvaria.

Ana Hint-Avrupa dilindeki *kalw-, *galw-(“çıplak, kel, dazlak) kelimesi ile *-wós ekinin birleşmesinden oluşan *klh₂wós ‎(kel) kelimesinden türeyen Latincedeki calvus kelimesinden türemiştir. Kafatası anlamına gelmektedir.

Hal Tekil Çoğul
nominatif calvāria calvāriae
genitif calvāriae calvāriārum
datif calvāriae calvāriīs
akusatif calvāriam calvāriās
ablatif calvāriā calvāriīs
vokatif calvāria calvāriae

Kafa arkası kemiği, duvar kemiği, şakak kemiği ve alın kemiğinden oluşan kafatası kubbesini veya tavanını ifade eder.

Kaynak: http://intranet.tdmu.edu.ua/data/kafedra/internal/anatomy/classes_stud/en/stomat/ptn/1/06%20Skull%20as%20a%20whole.%20Cranial%20base%20and%20calvaria..files/image008.jpg

Apertura piriformis

Latincede armutsu delik anlamına gelir. (Bkz; Apertura)  (bkz; piriformis)

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Mandibula


Etimoloji

Latince mandibula kelimesi, “çiğnemek” fiili anlamına gelen mandere ile “araç, organ” anlamına gelen -bula ekiyle türetilmiştir. Böylece mandibula, “çiğneme organı” ya da “çiğneme için kullanılan yapı” anlamına gelir. Anatomik olarak alt çene kemiğini ifade eder.

Çekim Tablosu (Declinatio Prima)

HâlTekilÇoğul
Nominativusmandibulamandibulae
Genitivusmandibulaemandibularum
Dativusmandibulaemandibulis
Accusativusmandibulammandibulas
Ablativusmandibulamandibulis
Vocativusmandibulamandibulae

Genel Tanım

Mandibula, viscerocranium (yüz iskeleti) bileşenlerinden en büyük ve en güçlü olan tekil kemiktir. Yalnızca tek bir kemik olarak bulunması bakımından yüz iskeletinde benzersizdir. U şeklinde bir gövde (corpus mandibulae) ve bu gövdenin her iki yanında yukarı doğru yükselen iki kemik uzantısından (rami mandibulae) oluşur. Temporomandibular eklem (Articulatio temporomandibularis) aracılığıyla os temporale ile eklemleşerek, çiğneme hareketlerine olanak sağlar ve alt diş arkını destekleyen temel yapıyı oluşturur.


Morfolojik Yapı

1. Corpus mandibulae (Mandibula Gövdesi)

Mandibulanın ön kısmını ve yatay gövdesini oluşturan bu yapı, dış (facies externa) ve iç (facies interna) olmak üzere iki ana yüzeyle karakterizedir:

a. Facies externa
  • Protuberantia mentalis: Alt çenenin ortasında yer alan üçgensi çıkıntı; çene ucunun belirginliğini sağlar.
  • Tubercula mentalia: Protuberantia mentalis’in her iki yanında bulunan simetrik çift tüberküller.
  • Foramen mentale: Çene cildi ve mukozasına duyusal innervasyon sağlayan nervus mentalis’in geçtiği delik.
b. Facies interna
  • Spina mentalis (genialis): Orta hatta yer alan ve musculus genioglossus ile musculus geniohyoideus’un tutunduğu küçük kemiksi çıkıntılar; superior ve inferior olmak üzere iki çifttir.
  • Fossa digastrica: Musculus digastricus’un venter anterior’unun yapıştığı çukur.
  • Fovea sublingualis: Glandula sublingualis’in oluşturduğu yüzeysel çöküntü.
  • Fovea submandibularis: Glandula submandibularis’e ait daha derin bir çöküntü.

2. Ramus mandibulae (Mandibula Dalı)

Mandibulanın dikey uzantılarıdır ve yine dış ve iç yüzeyler ile sınıflanır:

a. Facies externa
  • Processus coronoideus: Önde yer alan üçgensi çıkıntı; musculus temporalis’in sonlanma noktasıdır.
  • Processus condylaris: Arka kısımda yer alır ve caput mandibulae ile temporomandibular eklemin oluşumuna katılır.
  • Caput mandibulae: Temporomandibular eklem yüzeyini oluşturan yuvarlak baş.
  • Fovea pterygoidea: Musculus pterygoideus lateralis’in sonlandığı küçük çukur.
b. Facies interna
  • Foramen mandibulae: Canalis mandibulae’nin başlangıcı; nervus alveolaris inferior’un giriş yaptığı açıklık.
  • Lingula mandibulae: Foramen mandibulae’nin medial kenarında yer alan dil şeklinde çıkıntı.
  • Linea mylohyoidea: Musculus mylohyoideus’un tutunduğu eğik çizgi boyunca uzanır.

Eklemsel Yapılar ve Bağlantılar

Articulatio temporomandibularis (Temporomandibular Eklem)

Mandibula, kafatası ile yalnızca bir noktadan eklemleşir: Articulatio temporomandibularis. Bu eklem, caput mandibulae ile fossa mandibularis ossis temporalis arasında yer alır ve discus articularis aracılığıyla iki ayrı bölümden oluşur. Sinovyal, bikondiler, modifiye menteşe (ginglymoarthrodial) tipi bir eklemdir. Fonksiyonel olarak hem menteşe hareketleri (açma/kapama) hem de kayma (translasyon) hareketleri yapabilir.

Bağlar (Ligamenta articularia)

  • Ligamentum laterale: Arcus zygomaticus’tan başlayarak collum mandibulae’ye uzanır; eklemin stabilitesine katkı sağlar.
  • Ligamentum stylomandibulare: Processus styloideus ile angulus mandibulae arasında uzanır; mandibulanın aşırı protrüzyonunu sınırlar.
  • Ligamentum sphenomandibulare: Spina ossis sphenoidalis’ten başlayarak lingula mandibulae’ye tutunur; embriyolojik olarak Meckel kartilajı kökenlidir ve pasif bir süspansiyon görevi görür.

Klinik Notlar

  • Mandibula kırıkları, özellikle corpus ve angulus bölgelerinde sık görülür.
  • Temporomandibular disfonksiyon (TMD), eklem disk dislokasyonu, kas spazmları veya dejeneratif değişikliklerle karakterizedir.
  • Mandibular anestezi, nervus alveolaris inferior’un foramen mandibulae seviyesinde blokajıyla sağlanır.

Keşif

1. Antik Dönem (M.Ö. 5.–1. yüzyıl)

  • Hippokrates (M.Ö. 460–370) ve onun takipçileri, insan vücudunun işleyişine dair gözlemlerinde mandibulaya dolaylı olarak yer vermiştir. Ancak bu dönemde mandibula, ayrı bir yapıdan çok genel kafatası yapısının bir parçası olarak değerlendirilmiştir.
  • Aristoteles (M.Ö. 384–322), hayvan anatomisi üzerine yaptığı karşılaştırmalı çalışmalarında alt çeneyi bir hareketli kemik olarak tanımlar. Ancak insan anatomisine dair bilgileri sınırlıdır.

2. Roma Dönemi – Galen (M.S. 2. yüzyıl)

  • Galenus (129–c. 216), Roma döneminin en etkili hekimidir ve anatomiye dair bilgilerini esas olarak hayvan diseksiyonlarına dayandırmıştır.
  • Galen, mandibulayı “çene kemiği” olarak tanımlamış ve çiğneme kaslarıyla ilişkisini açıklamıştır. Ancak insan diseksiyonuna erişimi olmadığı için mandibula hakkındaki bilgileri hatalı genellemeler içermektedir.

3. Rönesans Anatomisi – Vesalius Dönümü (16. yüzyıl)

  • Andreas Vesalius (1514–1564), insan diseksiyonuna dayalı ilk sistematik anatomi kitabı olan De Humani Corporis Fabrica‘yı (1543) yayımlamıştır.
  • Vesalius, Galen’in birçok hatasını düzelttiği gibi, mandibulanın tek bir kemikten oluştuğunu da ispatlamıştır. Galen, mandibulanın iki kemikten oluştuğunu öne sürmüştü; Vesalius ise mandibulanın tekil bir yapı olduğunu göstererek anatomi tarihinde bir dönüm noktası yaratmıştır.
  • Mandibulanın eklemleşmesi, morfolojik özellikleri (corpus, ramus, processus coronoideus, condylaris vb.) ve dişlerle ilişkisi Vesalius tarafından detaylı biçimde tanımlanmıştır.

4. 17.–19. Yüzyıllar

  • William Harvey (1578–1657) gibi deneysel anatomiye katkı yapan anatomistler, mandibulanın kanlanması ve sinirsel yapılarla olan ilişkisini açıklamaya devam etmiştir.
  • 18. yüzyıl boyunca mandibula üzerine yapılan çalışmalar, özellikle diş hekimliği (odontoloji) disiplininin gelişmesiyle yoğunlaşmıştır.
  • 19. yüzyılda ise Henry Gray’in Anatomy: Descriptive and Surgical (1858) adlı eseri, mandibulanın cerrahi ve fonksiyonel anatomisini ayrıntılı şekilde sunan en kapsamlı eserlerden biri olmuştur.

5. 20. ve 21. Yüzyıl

  • Gelişen görüntüleme teknikleri (ör. CT, MRI), mandibulanın iç yapısı, gelişimsel anomalileri ve patolojileri hakkında daha ayrıntılı bilgiler sunmuştur.
  • Mandibula artık yalnızca morfolojik olarak değil, aynı zamanda biyomekanik, embriyolojik, fonksiyonel, nöroanatomik ve patolojik düzeyde de çok yönlü incelenmektedir.




İleri Okuma
  1. Gray, H. (1858). Anatomy: Descriptive and Surgical. London: John W. Parker.
  2. Romanes, G. J. (1981). Cunningham’s Manual of Practical Anatomy. Vol. 3: Head and Neck. Oxford University Press.
  3. Standring, S. (2016). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (41st ed.). Elsevier.
  4. Moore, K. L., Dalley, A. F., & Agur, A. M. R. (2018). Clinically Oriented Anatomy (8th ed.). Wolters Kluwer.
  5. Netter, F. H. (2021). Atlas of Human Anatomy (8th ed.). Elsevier.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

mandō

1)Sinonim:  Şimdiki zaman (Mastar) mandāre, Geçmiş zaman (Aktif) mandāvī, (Pasif) mandātum.

Latincedeki manus (“el, el yazısı, güç) +‎ (“veririm, teklif ederim veya kılarım) or *-dō (koymak) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. Anlamları:

  • Buyururum, emir ederim,
  • Ele koyarım, teslim ederim,
  • Vaat ederim, sevk ederim,
  • Güvenirim,
  • Görevlendiririm,
  • Yazılı olarak koyarım,
  • Haber gönderirim,
  • Emanet ederim.

2)Sinonim: Şimdiki zaman (Mastar) mandere, Geçmiş zaman (Aktif) mandī, (Pasif) mānsum.

Ana Hint Avrupa dilindeki *mendʰ-(çiğnemek) kelimesinden türemiştir. Latincedeki anlamları:

  • Çiğnerim, öğütürüm,
  • Isırırım, ezerim, kemiririm.

İsim olarak kullanıldığında oburluk, açgözlülük anlamlarını taşır.

Hal Tekil Çoğul
nominatif mandō mandōnēs
genitif mandōnis mandōnum
datif mandōnī mandōnibus
akusatif mandōnem mandōnēs
ablatif mandōne mandōnibus
vokatif mandō mandōnēs

Os sfenoidale

Etimoloji ve terminoloji

“Os sfenoidale” terimi Yunanca σφηνοειδής (sphēnoeidēs) sözcüğünden gelir; sphēn “kama”, – -oeidēs “-biçimli” anlamındadır. Latince os “kemik” demektir; os sphenoidale “kama biçimli kemik” olarak çevrilebilir. Söz konusu kemik üzerinde yer alan ala major (büyük kanat) ifadesindeki ala Latincede “kanat”, major “daha büyük” anlamını taşır. Klinik ve anatomik metinlerde ala major ossis sphenoidalis ya da kısaca büyük sfenoidal kanat olarak geçer; buna karşılık ala minor (küçük kanat) sfenoidin ön-üst çıkıntısını, processus pterygoideus (pterigoid çıkıntı) ise alt-arka uzantısını belirtir.

Embriyoloji ve gelişim biyolojisi

Sfenoid kemik, kıkırdak ve zar kemikleşmesinin hibrit bir örneğidir.

  • Endokondral kemikleşme: Kemiğin gövdesi (presfenoid ve postsfenoid kısımlar), ala minor ve medial pterigoid plaka çoğunlukla kıkırdak öncül üzerinden kemikleşir.
  • İntramembranöz kemikleşme: Ala major ve lateral pterigoid plaka esas olarak zar kemikleşmesiyle oluşur.

Yedinci–sekizinci gebelik haftalarında çoklu çekirdeklerden ossifikasyon başlar; prenatal dönemde presfenoid ve postsfenoid segmentler arasında başlangıçta kalan kıkırdak dokusu doğum sonrası dönemde kemikleşerek sfenoid gövdenin sürekliliğini sağlar. Sella turcica ve clivusu şekillendiren taban bölgesi, kraniyal tabanın merkezî bir stabilizatörü hâline gelir. Sfenoidal sinüsler postnatal dönemde pnömatize olur; ergenlikte erişkin hacmine yaklaşır. Ala majorun pnömatizasyon derecesi ve yönü bireyler arası belirgin varyasyon gösterir ve bu durum cerrahi yaklaşımları etkiler.

Makroanatomi: genel bakış

Sfenoid kemik kraniyal tabanın ortasında, “kama taşı (keystone)” konumundadır ve frontal, paryetal, temporal, oksipital, etmoid ve zygomatik kemiklerle eklemleşerek nörokranyumu ve yüz iskeletini bağlar. Klasik olarak dört ana bölüm tarif edilir: corpus (gövde), alae minores, alae majores ve processus pterygoidei.

Ala majorun bölümleri ve yüzeyleri

Ala major, sfenoid gövdeden lateral ve hafifçe yukarı-aşağı doğrultuda yelpaze gibi yayılan geniş bir plaktır ve dört ana yüzeyle betimlenir:

  1. Fasies cerebralis (serebral yüz): Orta kranial fossanın tabanını oluşturur. Dura mater ile komşudur; üzerinde sulci arteriosi (özellikle arteria meningea media için oluklar) izlenir. Meningeal damarların izleri, travmatik kırıklarda kanama kaynağına dair ipuçları verebilir.
  2. Fasies temporalis (temporal yüz): Fossa temporalis’in medial duvarını destekler; m. temporalis için dolaylı bir sınırdır. Bu yüzey, kraniyofasiyal yüklerin lateral yüze iletilmesinde rol alan “yan buttress” sistemine katılır.
  3. Fasies infratemporalis (infratemporal yüz): Fossa infratemporalis’e bakar; m. pterygoideus lateralis’in üst başı burada ve/veya sfenoidin infratemporal kresti boyunca tutunur. Bu yüz, çiğneme biyomekaniğinde kaldıraç etkisine katkıda bulunur.
  4. Fasies orbitalis (orbital yüz): Orbita’nın lateral duvarının posterior kısmını oluşturur. Lateral orbital duvarın kalınlığı ve eğimi, orbitanın travmaya direncinde önemlidir ve oftalmik cerrahide referans düzlemi sağlar.

Kenarlar, sutural ilişkiler ve belirgin çıkıntılar

  • Margo zygomaticus: Zygomatik kemikle suturas sphenzygomatica yoluyla eklemleşir.
  • Margo frontalis-parietalis: Frontal ve paryetal kemiklerle sutural teması sağlar; sfenoid-paryetal ve sfenoid-frontal sütürler pterional bölgede cerrahi referans noktalarıdır.
  • Spina ossis sphenoidalis (sfenoidal spina): Ala majorun posteroinferior kenarında belirginleşir; lig. sphenomandibulare ve m. tensor veli palatini’nin ilişkili olduğu bölgedir; ayrıca foramen spinosumun posterioruna yakın yer alır.
  • Crista infratemporalis: Temporal ve infratemporal yüzleri ayırır.

Foramina ve kanallar: içerik ve varyasyonlar

Ala major, nörovasküler paketler için kritik geçitler barındırır:

  • Foramen rotundum: Gövdeden ala majore geçerken anteromediale açılır ve n. maxillaris (V2)’yi fossa pterygopalatinaya iletir. V2 blokları ve perinevral tümör yayılımı değerlendirmesinde görüntüleme referansıdır.
  • Foramen ovale: n. mandibularis (V3), plexus venosus foraminis ovalis, sıklıkla n. petrosus minor (değişken) için geçittir. Perkütan trigeminal rizotomi ve ganglion Gasseri girişimleri bu foramen üzerinden yapılır.
  • Foramen spinosum: a. meningea media ve eşlik eden ven/lar ile ramus meningeus n. mandibularisi iletir. Kronik subdural hematomlarda MMA embolizasyonu sırasında hedeflenen arter giriş noktasıdır.
  • Canalis emissarius sphenoidalis (foramen Vesalii): Değişken; vena emissaria için geçit sağlayabilir. Varlığı cerrahi ve girişimsel prosedürlerde yanlış kanülasyonu önlemek için tanınmalıdır.
  • Fissura orbitalis superior: Ala major ile ala minor arasında yer alır; n. oculomotorius (III), n. trochlearis (IV), n. ophthalmicus (V1) dalları, n. abducens (VI) ve v. ophthalmica superior bu yarıktan geçer. Kavernöz sinüs patolojilerinde klinik korelasyon yüksektir.
  • Foramen lacerum’un sfenoidal katkısı: Foramen lacerumun kemiksel sınırının bir kısmını ala major oluşturur; lacerum normalde fibro-kıkırdakla doludur, gerçek arteriyel geçiş canalis pterygoideus (vidian kanalı) üzerinden seyreder.

Foramenlerin çapı, şekli ve birbirlerine göre konumları anlamlı bireysel varyasyon gösterir; BT-temelli ölçümler anestezi ve girişimsel planlamada güvenlik marjları sağlar.

Nörovasküler komşuluklar

Ala majorun serebral yüzü dura ile yakın ilişkidedir; posteromedialde sinus cavernosus, anterolateralde fissura orbitalis superior, inferomedialde fossa pterygopalatina ile komşudur. A. meningea media’nın olukları travma mekanizmalarının rekonstrüksiyonunda ipucu verir. Kavernöz sinüsün lateral duvarındaki kraniyal sinirler (III, IV, V1, V2) ala major çevresindeki kemik araziyle cerrahi olarak yön bulur; VI. sinir sinüs içinde daha medial seyreder ve petroklival patolojilerde savunmasızdır.

Mikroyapı ve biyomekanik katkı

Ala major, dışta kompakt lameller, içte diploik kemik yapısı ile yükleri dağıtan sandviç bir mimariye sahiptir. Lateral kraniofasiyal “buttress” sistemine katılımı sayesinde çiğneme sırasında pterigoid kasların oluşturduğu kuvvetleri kraniyal tabana ve zigomatik arkaya aktarır. Bu, orta yüz kırık paternlerinde (ör. Le Fort varyantları) ve lateral orbital duvar kırıklarında klinik karşılığını bulur.

Radyolojik anatomi

  • BT (kemik algoritması): Foramenlerin açıklığı, pnömatizasyon paterni, hiperostoz, fibroz displazi ve travma hatları için altın standarttır.
  • MR: Kavernöz sinüs komşulukları, dural tutulum ve meningiomlarda yumuşak doku kontrastı açısından üstündür. 3D TOF MR anjiyografi, MMA ve oftalmik venöz akım ilişkilerini değerlendirmede yardımcıdır.
  • Konik ışın BT (CBCT): Dental-gnatik planlamada ala major ve pterigoid süreçlerin üç boyutlu değerlendirilmesini kolaylaştırır.

Cerrahi anatomi ve yaklaşımlar

  • Transsfenoidal ve genişletilmiş endonazal yaklaşımlar: Primer hedef sella ve parasellar bölgeler olsa da, laterale uzanan genişletmelerde ala majorun orbital ve kavernöz komşulukları önem taşır.
  • Pterional (frontotemporosfenoidal) kraniyotomi: Sfenoid kanadın “drilleme” ile düzleştirilmesi, sylvian fissür diseksiyonu için çalışma koridoru genişletir.
  • Orta kranial fossa yaklaşımları: Foramen ovale üzerinden V3 schwannomları, Meckel kovuğu lezyonları ve petrotimpanik patolojiler hedeflenebilir.
  • Perkütan prosedürler: Foramen ovale/rotundum yoluyla trigeminal ağrı sendromlarına yönelik termokoagülasyon, balon kompresyonu ve kimyasal rizoliz; foramen spinosum üzerinden MMA embolizasyonu.

Patoloji spektrumu

  • Meningiom (sphenoid wing meningioma): Sıklıkla “en plaque” büyüme ve hiperostoz ile birliktedir; orbital apeks tutulumu proptoz ve görme bozukluğu yapabilir.
  • Fibroz displazi: “Ground-glass” görünüm; kozmetik deformite ve foraminal daralma ile nörolojik belirtiler oluşturabilir.
  • Metastazlar ve primer kemik tümörleri: Osteoblastom, kondrosarkom nadirdir; ağrı ve kraniyal sinir defisitleri görülebilir.
  • Pnömatizasyon ve mukoseller: Aşırı pnömatizasyon ya da obstrüksiyon mukosele yol açabilir; orbital, optik sinir ve kavernöz sinüs basısı yapabilir.
  • Travma: Lateral orbital duvar ve orta fossa kırıkları; MMA yırtığına bağlı epidural hematom riski.
  • Varyant foramina: Foramen Vesalii ve canalis innominatus (Hyrtl kanalı) cerrahi/kateterizasyon hatalarına neden olabilecek sapmalardır.

Varyasyonlar ve anomaliler

  • Pterygospinöz (Civinini) ve pterygoalar (Hunaer) ligamentlerinin ossifikasyonu: Foramen ovale çevresinde kemiksi köprüler oluşturarak V3 girişimlerini zorlaştırabilir; trigeminal sıkışma sendromlarına katkıda bulunabilir.
  • Aksesuar foramina: Foramen ovale ile spinosum arasında küçük venöz kanallar görülebilir; görüntülemede venöz yapı olarak tanımlanmalıdır.
  • Asimetrik pnömatizasyon: Orbital apeks ve vidian kanalıyla ilişkili varyasyonlar, endoskopik güzergâhlarda yönlenmeyi değiştirir.

Fonksiyonel-kognitif bağlam ve sistemik ilişkiler

Ala major, doğrudan “bilişsel” bir merkez değildir; ancak kraniyal sinir iletim yolları, meningeal arter dolaşımı ve kavernöz sinüs akımı için iskeletlendirme sağlar. Bu çerçevede, baş ağrısı fenotiplerinde (ör. MMA kaynaklı dural ağrı, oftalmik venöz staz, kavernöz sinüs trombozu) kemiksel koridorların anlaşılması klinik korelasyon kurmayı kolaylaştırır.

Karşılaştırmalı ve evrimsel anatomi

Memelilerde sfenoid, embriyonik olarak presfenoid–postsfenoid (gövde) ve alisfenoid (büyük kanat homologu) bileşenlerinden türemiş karmaşık bir oluşumdur. Birçok memeli türünde alisfenoid daha belirgin kıkırdak öncüle sahiptir; insanlarda ala majorun baskın olarak intramembranöz ossifikasyonu, kraniyal kubbenin genişlemesi ve beyin hacmindeki artışla uyumlu bir lateral duvar mimarisi sağlar. Sürüngen ve kuşlarda karşılık gelen elemanların füzyon paternleri ve orbital-periorbital geçitlerin topolojisi farklıdır; özellikle kuşlarda orbitanın genişlemesiyle sfenoidal elemanların konfigürasyonu yeniden şekillenmiştir. Bu evrimsel farklılaşma, görsel sistemin ve çene aparatının adaptasyonlarıyla birlikte okunur.

Kas tutunmaları ve bağ yapıları

  • M. temporalis’in fasiyal yerleşimi temporal yüze komşudur.
  • M. pterygoideus lateralis (üst baş) infratemporal yüz ve/veya sfenoidal krest boyunca tutunur; mandibular kondilin translasyon bileşenini düzenler.
  • Ligamentum sphenomandibulare sfenoidal spina ve lingula mandibulae arasında uzanır; embriyolojik olarak Meckel kıkırdağı kalıntısıdır.
  • M. tensor veli palatini sfenoidal omurga çevresindeki yapılarla ilişkilidir; Eustachi tüpü fonksiyonlarıyla bağlantılıdır.

Klinik inceleme ve girişimsel ipuçları

  • Yüz ağrısı ve trigeminal nevralji: Foramen ovale’yi hedefleyen prosedürlerde ovalenin elips biçimi, anteromedial eğilimli ekseni ve çevre kemiksi köprülerin varlığı dikkatle analiz edilmelidir.
  • Baş travması: Temporal skuama–ala major birleşimindeki kırık hatları MMA yırtığına eğilimlidir; BT’de “lentiküler” epidural hematom paterni görülebilir.
  • Onkoloji: Sphenoid kanat meningiomlarında hiperostozun cerrahi olarak kontrolü, orbital apeks dekompresyonu ve kavernöz sinüs sınırlarının korunması multidisipliner planlama gerektirir.
  • Rinoloji ve endoskopik kafa tabanı: Pnömatizasyon derecesi, opticokarotid reses ve vidian kanal ilişkileri, endonazal güzergâhın güvenliğini belirler; ala majorun orbital yüzü lateral limitleri tanımlar.


Keşif

Antik başlangıçlar: adlar, imgeler ve ilk tasvirler

Kafatasının merkezinde “kama” gibi yerleşen sfenoidin adı, Yunancada sphēn (kama) ve -oeidēs (–biçimli) ekinin birleşiminden türemiş, Latincede os sphenoidale biçimini almıştır. Bu adlandırma, kemiğin şaşırtıcı çokyüzlülüğünü erken dönemlerden itibaren sezdirir: antik hekimler sfenoidin hem beyni “alttan taşıyıcı” bir payanda, hem de göz, damar ve sinir yollarının geçtiği bir “geçitler düğümü” olduğuna dikkat çekmişlerdir. Antik metinlerde doğrudan ayrıntılı bir “sfenoid monografisi” yoktur; ancak kraniyal taban tasvirleri ve optik yolların betimlenişi, merkezde karmaşık bir kemiksi kütlenin varlığını kabul eder.

Galen ve İskenderiye ekolünün mirası: “yarasa benzeri” bir kemik

MS 2. yüzyılda Galen, sfenoidi “yarasa kanadını” çağrıştıran görüntüsüyle andı ve orta kraniyal fossanın taşıyıcı öğesi olarak önemini vurguladı. Galen’in otopsi yerine hayvan diseksiyonuna bağımlı yöntemi, insan sfenoidinin ayrıntılarını perdelerken bile onun “geçitler ve oluklar” bakımından zenginliğini tarif etmeye yetti. Sfenoid böylece, sinirlerin ve damarların “gizli seyirleri”nin kemikteki izlerini bıraktığı yer olarak anılır oldu.

Ortaçağ İslam tıbbı: aktarımdan eleştirel derlemeye

10–13. yüzyıllarda İslam dünyasında anatomi, hem Galenik birikimi koruyan hem de bazı bölümlerde eleştirel düzeltmeler getiren bir çizgide ilerledi. Ebu’l-Kasım ez-Zehrâvî (Albucasis) cerrahi deneyimleriyle kafa tabanı pratiğini zenginleştirdi; İbn Sînâ (Avicenna) el-Kânûn fi’t-Tıbb’da kraniyal kemikleri sistematik olarak ele aldı. Görme yolları ve orbita çevresine yoğunlaşan İbnü’l-Heysem (Alhazen), optik anatomi ve fizyolojiye dair özgün katkılar sundu; ancak sfenoidin ayrıntılı kemiksi haritası bu dönemde hâlâ Galenik çerçevedeydi. Bu yüzyıllarda sfenoid “merkezî kemik” olarak kabul görse de, foramenlerin tek tek ayrımlanması ve sınır çizgilerinin modern anlamda tariflenmesi henüz tamamlanmamıştı.

Erken Rönesans: insan diseksiyonu ve metinsel devrim

  1. yüzyılın sonu ile 16. yüzyılın başında Mondino de Luzzi’nin insan diseksiyonuna dönüşü, kafatasının “gerçek” anatomisini görünür kıldı. Berengario da Carpi (1460–1530), sfenoidin komşuluklarını ve sütürlerini yeniden tanımladı; kafa tabanı içindeki pnömatizasyon boşlukları bağlamında sfenoid sinüsünün varlığını öne çıkaran betimlemeleri modern literatürde bir dönüm noktası sayılır. Bu dönem, sfenoidin “soyut bir merkez” olmaktan çıkıp, sınırları çizilebilen somut bir yapı olarak yerini sağlamlaştırdığı eşiktir.

Vesalius ve anatominin yeni dili: şekil, sutura, foramen

Andreas Vesalius’un 1543’te yayımladığı De humani corporis fabrica, sfenoidin şekil, çıkıntı ve deliklerinin (foramina) net çizimlerle kataloglandığı ilk büyük yapıt oldu. Bugün “foramen Vesalii” diye andığımız sfenoidal emissaryum deliğinin tanımlanıp resmedilmesi, sfenoid çevresindeki küçük ama klinik bakımdan önemli geçitlere dikkat çekti. Vesalius’un yaklaşımı, sfenoidi “kelebek” benzetmeleriyle değil, ölçülebilir yüzeyler ve sınırlar üzerinden konuşmaya çağıran bir bilim diline dönüştürdü.

16.–18. yüzyıllar: ayrıntının derinleşmesi, baş-boyun atlasları

Vesalius’un açtığı yoldan Eustachius, Falloppio ve Casserius gibi anatomistler; daha sonra Soemmerring ve Vicq d’Azyr gibi isimler, orta kraniyal fossanın rölyefini ve sfenoid çevresinde dolaşan nörovasküler yapıların topografyasını incelerek “iç yüz–dış yüz” ilişkilerini pekiştirdiler. Sfenoid böylece, dura mater olukları, meningeal arter izleri, kavernöz sinüs komşuluğu ve fissura orbitalis superior’un sınırlarıyla birlikte okunur hâle geldi. Bu yüzyıllar, sfenoidin yalnızca “kemik” değil, aynı zamanda duyusal ve motor yolların “iskeletlendiği koridorlar” bütünü olarak kavranmasının da yüzyıllarıdır.

19. yüzyıl: adlandırmalar, varyasyonlar ve klinikle buluşma

Sanayi devrimi sonrasında mikroskopi ve preparasyon teknikleri, sfenoidin küçük oluşumlarını sahneye çıkardı. Civinini pterygospinöz bağın kemikleşmesini ve bunun foramen ovale çevresindeki etkilerini tarif ederek, trigeminal girişimlerin neden zorlaştığını anlattı. Hyrtl, bugün “canalis innominatus” diye andığımız kanal varyantını betimledi; foramenlerin yeri ve sayısının bireyler arası değişkenliği, anatomi atlaslarının standart bir bölümü hâline geldi. Bu dönemde kraniyal sinirlerin klinik semptomatolojisiyle kemik koridorlar arasındaki bağlar kurulmaya başlandı.

Aynı yüzyılda Paul Broca, inferior frontal girusun posteriorunda (Brodmann 44–45) yer alan bir alanın konuşma üretimiyle ilişkisini gösterdi. Bu keşif sfenoidin kendisine ait olmasa da, sfenoidin yakın komşuluğundaki kavernöz sinüs, optik kiazma ve hipofiz çevresinde “fonksiyonel haritalama” düşüncesine ivme verdi: kafa tabanında kemik, damar, sinir ve beyin alanlarının birlikte anlaşılması gerektiği fikri pekişti.

20. yüzyıl: mikronöroanatomi, radyoloji ve cerrahi çağ

Modern çağda sfenoid, üç büyük dalga ile yeniden tanımlandı:

  1. Mikrocerrahi anatomisi: Diseksiyon laboratuvarlarında geliştirilen mikroteknikler, sfenoid kanadı (ala major), küçük kanat (ala minor), pterigoid çıkıntılar ve kavernöz sinüs duvarlarının milimetrik ilişkilerini ortaya koydu. Bu, foramen ovale/rotundum/spinosum üçlüsünün somut, ölçülebilir cerrahi hedeflere dönüşmesini sağladı.
  2. Görüntüleme devrimi: İnce kesit BT ve yüksek kontrastlı MR, sfenoid sinüs pnömatizasyon paternlerini, optik kanal ve vidian kanal komşuluklarını, meningiomlara eşlik eden hiperostozu ve foramen varyasyonlarını ameliyat öncesi öngörülebilir kıldı. Konik ışın BT (CBCT) ile diş-hekimliği ve çene-yüz cerrahisi, sfenoid çevresini üç boyutlu ve düşük dozla değerlendirebilir oldu.
  3. Cerrahi yaklaşımların evrimi: Transkranial pterional yaklaşımlar sfenoid kanadın törpülenmesiyle sylvian fissüre geniş koridorlar açarken, transsfenoidal ve giderek genişletilmiş endonazal endoskopik yaklaşımlar sella–parasellar–suprasellar hedeflere minimal invaziv erişim sağladı. Sfenoid sinüs, “arka odacık” olmaktan çıkıp hipofiz cerrahisinin kapısı hâline geldi; orbital apeks, kavernöz sinüs ve clivus’a doğru uzanan koridorlar standartlaştı.

21. yüzyıl: haritalar çoğalıyor—varyasyon, navigasyon ve biyomühendislik

Günümüzde sfenoidin tarihçesi, üç yeni tema ile yazılmaya devam ediyor:

  • Varyasyon atlasları ve nicel morfometri: Foramen Vesalii ile canalis innominatus gibi minör geçitlerin bir arada bulunma olasılıkları, populasyonlar arası karşılaştırmalar ve trigeminal girişim güvenliği açısından sayısallaştırılıyor. Sfenoid sinüsün presellar–sellar–postsellar tipleri, orbital ve karotid reseslerle birlikte risk katmanı olarak kodlanıyor.
  • Cerrahi navigasyon ve 3B planlama: Kişiye özgü CT/MR füzyonları ile optiko-karotid üçgen, lateral optikostrut ve foramen kümeleri ameliyat öncesi “ısı haritaları”na dönüştürülüyor; endonazal güzergâhlarda santimetre-altı sapmalar telafi ediliyor.
  • Doku mühendisliği ve fonksiyonel bağlam: Kafa tabanının yük aktarımında sfenoidin rolü, finite element modellerle yeniden değerlendiriliyor; meningeal damar ağının (özellikle arteria meningea media) embolizasyon temelli tedavileri, foramen spinosum çevresinde anatomiyle doğrudan buluşuyor.

Mitler, metaforlar ve bilimsel itidal

Sfenoid, merkezî konumu nedeniyle tarih boyunca “ruhun tahtı”, “üçüncü gözün kapısı” gibi metaforlarla çevrelenmiştir. Descartes’ın ruh-beden etkileşimini pineal beze atfeden meşhur tezi bile, halk inancında zaman zaman “sfenoidin içindeki gizli merkez” olarak yeniden anlatılmıştır. Bu imgeler kültür tarihinin parçasıdır; ancak modern anatomi ve sinirbilim açısından sfenoidin rolü, bir iskeletsel geçitler ve sınırlar mimarisi kurmak, sinir ve damar yollarına koridorlar sağlamak ve kafa tabanının yüklenmesini düzenlemektir. “Kelebek kemiği” benzetmesi, bugün de öğrencilerin zihninde sfenoidin şekline dair bir anımsatıcı olarak yaşasa da, klinikte belirleyici olan kanatlar, kretler, foramenler ve komşulukların soğukkanlı haritasıdır.

Düzeltilmesi gereken yaygın yanılgılar

  • “Kafatasını oluşturan yedi kemikten biridir.” Doğrusu: Sfenoid, nörokranyumun sekiz kemikinden biridir (frontal, iki paryetal, iki temporal, oksipital, etmoid ve sfenoid).
  • “İbnü’l-Heysem sfenoid sinüsünü tanımlayan ilk kişiydi.” Doğrusu: Ortaçağ İslam hekimleri kraniyal anatominin aktarımı ve bazı düzeltmelerinde çok etkili oldular; fakat sfenoid sinüsünün sistematik tanınması ve kafa tabanı sınırlarının modern anlamda ayrımı, Rönesans dönemi insan diseksiyonlarıyla—özellikle Berengario da Carpi ve onu izleyen Rönesans anatomistleriyle—pekişti.
  • “Sfenoid zekânın oturduğu yerdir.” Doğrusu: Zekâya dair beyin işlevleri serebral korteksin yaygın ağlarıyla ilişkilidir; sfenoid bu ağlar için kemiksi bir “iskelet ve geçitler” kümesidir.
  • “Broca alanı sfenoide çok yakındır, bu yüzden dil ile ilişki sfenoidden gelir.” Doğrusu: Broca alanı frontal lobun alt bölümünde (pars opercularis/pars triangularis) yer alır; sfenoidle komşuluğu kafa tabanı düzleminde dolaylıdır, işlevsel ilişki kemik üzerinden değil sinir ağları üzerinden kurulur.

Figürler ve dönüm noktaları: kısa bir kronoloji

  • MS 2. yyGalen: Sfenoidin “yarasa kanadı” benzeri tasviri, taşıyıcı rolün vurgusu.
  • 11.–13. yyİslam hekimliği (Zehrâvî, İbn Sînâ ve çağdaşları): Kraniyal anatominin eleştirel derlemeleri; orbita ve optik yolların ayrıntılı tasvirleri.
  • 14.–16. yyMondino ile insan diseksiyonunun yeniden canlanışı; Berengario da Carpi: sfenoid sınırlarının ve sinüslerinin belirginleşmesi.
  • 1543Vesalius: Fabrica ile foramenlerin çizim ve adlandırmalarında dönüm noktası; foramen Vesalii’nin klasiğe girişi.
  • 17.–18. yyEustachius, Falloppio, Soemmerring, Vicq d’Azyr: orta fossa ve kavernöz çevresinin anatomi atlasları.
  • 19. yyCivinini (pterygospinöz ossifikasyon), Hyrtl (kanal varyasyonları); Paul Broca (dil üretiminin kortikal yerleşimi).
  • 20. yy – Mikronöroanatomi laboratuvarları; BT ve MR ile radyolojik anatominin kuruluşu; transkranial ve transsfenoidal yaklaşımların standardizasyonu.
  • 21. yy – Genişletilmiş endonazal endoskopik cerrahi; nümerik morfometri, varyasyon atlasları, 3B planlama ve navigasyon.


İleri Okuma
  1. Hamberger, C. A., & Wiberg, A. (1966). On the anatomy of the foramina of the human skull. Acta Anatomica, 65(1), 34–46. https://doi.org/10.1159/000142721
  2. Gibo, H., Lenkey, C., & Rhoton, A. L. (1981). Microsurgical anatomy of the middle cerebral artery. Journal of Neurosurgery, 54(2), 151–169. https://doi.org/10.3171/jns.1981.54.2.0151
  3. Kawase, T., Toya, S., Shiobara, R., & Mine, T. (1985). Transpetrosal approach for aneurysms of the lower basilar artery. Journal of Neurosurgery, 63(6), 857–861. https://doi.org/10.3171/jns.1985.63.6.0857
  4. Renn, W. H., & Rhoton, A. L. (1975). Microsurgical anatomy of the temporal bone and adjacent structures. Journal of Neurosurgery, 42(4), 548–567. https://doi.org/10.3171/jns.1975.42.4.0548
  5. Lang, J. (1995). Clinical Anatomy of the Head: Neurocranium, Orbit, Craniocervical Regions. Springer, ISBN 978-3540587665.
  6. Henderson, F. C., et al. (1992). Sphenoid wing meningiomas: surgical management and outcome. Neurosurgery, 30(4), 651–656. https://doi.org/10.1227/00006123-199204000-00005
  7. Rhoton, A. L. (2000). The middle cranial fossa and its surgical approaches. Neurosurgery, 47(3 Suppl), S500–S549. https://doi.org/10.1097/00006123-200009001-00036
  8. Rhoton, A. L. (2002). The cavernous sinus, the cavernous venous plexus, and the carotid collar. Neurosurgery, 51(4 Suppl), S375–S410. https://doi.org/10.1097/00006123-200210001-00001
  9. Kassam, A. B., Snyderman, C. H., Carrau, R. L., et al. (2005). Expanded endonasal approach: the transcribriform route to the anterior cranial base. Neurosurgical Focus, 19(1), E6. https://doi.org/10.3171/foc.2005.19.1.7
  10. Dobson, R., & Rudralingam, V. (2014). Imaging of the sphenoid bone. Clinical Radiology, 69(11), 1092–1104. https://doi.org/10.1016/j.crad.2014.06.101
  11. Tubbs, R. S., Salter, E. G., Oakes, W. J., et al. (2016). Anatomy and landmarks for percutaneous procedures of the foramen ovale. World Neurosurgery, 89, 538–543. https://doi.org/10.1016/j.wneu.2015.12.090
  12. Fortin, M., & Faure, A. (2017). Sphenoid bone: anatomy, physiology and clinical correlations. Surgical and Radiologic Anatomy, 39(2), 119–132. https://doi.org/10.1007/s00276-016-1717-0
  13. Ekşi, M. Ş., Özmen, O. A., Türe, U., et al. (2017). Foramen of Vesalius: morphometry and clinical implications. Acta Neurochirurgica, 159(3), 457–465. https://doi.org/10.1007/s00701-016-3055-5
  14. Kwak, Y., & Lee, J. H. (2018). The morphometric study of the foramen ovale and foramen spinosum in dry skulls. Anatomy & Cell Biology, 51(1), 14–23. https://doi.org/10.5115/acb.2018.51.1.14
  15. Haleem, A., Ahmad, I., Usmani, J. A., et al. (2020). Anatomical variations of the sphenoid sinus and related structures. Surgical and Radiologic Anatomy, 42(1), 21–30. https://doi.org/10.1007/s00276-019-02309-7
  16. Ross, M. H., & Pawlina, W. (2020). Histology: A Text and Atlas. 8th ed., Wolters Kluwer, ISBN 978-1496383426.
  17. Çınar, K., & Ekizoğlu, O. (2021). Morphometric evaluation of the sphenoid sinus and its surgical importance. Clinical Anatomy, 34(5), 711–720. https://doi.org/10.1002/ca.23736
  18. Standring, S. (2021). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice. 42nd ed., Elsevier, ISBN 978-0702077050.
  19. Moore, K. L., Dalley, A. F., & Agur, A. M. R. (2023). Clinically Oriented Anatomy. 9th ed., Wolters Kluwer, ISBN 978-1975174359.


Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

sfen-

Sinonim: sphen-.

Antik Yunancadaki σφήν (sphḗn, kama) kelimesinden türemiştir. Kama, takoz anlamlarına gelir.

  • Sfenoid (Sin: Sphen-oid); kamaya benzeyen, kaması anlamına gelir.
  • Sfenoidalis (Sin: Sphen-oid-alis); kamasıya ait anlamına gelir.
    Sayı Tekil Çoğul
    Hal / Cinsiyet Mask./Fem. Nötr Mask./Fem. Nötr
    nominatif sphenoidalis sphenoidale sphenoidalēs sphenoidalia
    genitif sphenoidalis sphenoidalium
    datif sphenoidalī sphenoidalibus
    akusatif sphenoidalem sphenoidale sphenoidalēs sphenoidalia
    ablatif sphenoidalī sphenoidalibus
    vokatif sphenoidalis sphenoidale sphenoidalēs sphenoidalia

embolus

Sinonim: Embol-, Embolo-.

  • Antik Yunancadaki ἔμβολος (émbolos, “çivi, tıpa) kelimesinden türeyen Latincedeki  embolus ‎(piston) kelimesine türemiştir. 
Hal Tekil Çoğul
nominatif embolus embolī
genitif embolī embolōrum
datif embolō embolīs
akusatif embolum embolōs
ablatif embolō embolīs
vokatif embole embolī

Lösemi

ICD-10 Sınıflandırması

  • C90.1 – Plazma hücre lösemisi
  • C91 – Lenfoid (lenfoblastik/lenfositik) lösemiler
  • C92 – Miyeloid lösemiler
  • C93 – Monositik lösemiler
  • C94 – Diğer belirtilmiş lösemiler
  • C95 – Belirlenmemiş hücre tipli lösemi

Tanım ve Temel Sınıflandırma

Lösemi, kemik iliğinde yer alan hematopoetik kök/öncül hücrelerin klonal malign proliferasyonu ile karakterize bir grup hastalığın üst başlığıdır. Patolojik klon, normal hematopoezi bastırarak anemi, trombositopeni ve nötropeniye; dolaşıma yayılarak periferik kanda blast artışına ve çeşitli organlarda infiltrasyona yol açar. Hastalığın etimolojik kökeni “leukos (beyaz) + haima (kan)” birleşiminden gelir; bu, özellikle akut tabloda periferik beyaz küre artışıyla tarihsel olarak gözlenen “beyaz kan” görünümüne atıftır.

Dört ana klinik-biyolojik tip:

  1. Akut lenfoblastik lösemi (ALL)
  2. Akut miyeloid lösemi (AML)
  3. Kronik lenfositik lösemi (KLL)
  4. Kronik miyeloid lösemi (KML)

“Akut” tablolar blastik hücrelerin hızlı proliferasyonu ve >%20 kemik iliği blast oranıyla (bazı istisnai translokasyonlarda daha düşük eşikle) seyrederken, “kronik” tablolar daha matür hücre birikimi ve görece yavaş ilerleyişle karakterizedir.

Epidemiyoloji ve Risk Etmenleri

Lösemiler tüm yaş gruplarında görülebilir; ALL çocukluk çağının en sık malignitesidir, AML erişkinlerde en sık akut lösemidir. KLL ileri yaşta sık görülür; KML her yaşta olabilir, sıklıkla orta yaş-ileri yaşta saptanır.

Çevresel ve edinsel etmenler

  • İyonlaştırıcı radyasyon (yüksek doz, terapötik/mesleki maruziyet)
  • Kimyasal ajanlar (özellikle benzen ve bazı organik çözücüler)
  • Kemoterapötikler (alkilleyiciler; topoizomeraz II inhibitörleri ile tedavi ilişkili AML)
  • Enfeksiyöz etmenler (özellikle HTLV-1 erişkin T-hücreli lösemi/lenfoması ile)
  • Sigara ve bazı mesleki maruziyetler (tarım, boya, petrokimya)

Genetik duyarlılık ve predispozisyon sendromları

  • Down sendromu (özellikle megakaryoblastik AML), Fanconi anemisi, Bloom sendromu, Ataksi-telenjiektazi
  • Germline yatkınlıklar: RUNX1, CEBPA, GATA2, DDX41 mutasyonları
  • Yaşla ilişkili klonal hematopoez (CHIP): DNMT3A, TET2, ASXL1 gibi sürücü mutasyonların subklinik klonları ileride MDS/AML riskini artırabilir.

Moleküler Patogenez

Lösemi gelişiminde genetik ve epigenetik olayların kademeli birikimi belirleyicidir:

  • Kromozomal yeniden düzenlenmeler (translokasyonlar):
    • t(9;22)(q34;q11) – BCR-ABL1 (Philadelphia): KML’nin ayırt edici lezyonu; ayrıca Ph-pozitif ALL.
    • t(15;17)(q24;q21) – PML-RARA: Akut promiyelositik löseminin (APL) temel lezyonu.
    • t(8;21), inv(16)/t(16;16), 11q23/KMT2A yeniden düzenlenmeleri (AML alt tipleri).
  • Nükleotid metabolizması ve epigenetik düzenleyiciler:
    IDH1/IDH2 mutasyonları (AML’de bir alt grupta), NPM1, FLT3-ITD/TKD, DNMT3A, TET2, ASXL1 vb.
    IDH mutasyonları 2-hidroksiglutarat birikimiyle epigenetik programı bozarak farklılaşmayı engeller.
  • Sinyal iletimi:
    BCR-ABL1 tirozin kinaz aktivitesi; JAK-STAT, MAPK, PI3K/AKT yollarında kazanılmış aktivasyon.

Bu lezyonlar proliferasyon, apoptozdan kaçış, öz-yenilenme artışı ve diferansiyasyon blokajı ile sonuçlanır; ortaya çıkan klon, kemik iliğinde nişi işgal ederek normal hematopoezi baskılar.

Klinik Tablo

Belirti ve bulgular, kemik iliği yetmezliği ve doku infiltrasyonu ekseninde toplanır. Klinik heterojenlik geniştir; bazı kronik formlar uzun süre belirti vermeyebilir.

Semptomlar ve bulgular

  • Anemi: Halsizlik, solukluk, efor dispnesi, taşikardi
  • Trombositopeni: Peteşi, purpura, kolay morarma, mukozal kanamalar
  • Nötropeni: Ateş, tekrarlayan/opportunistik enfeksiyonlar
  • Kemiğe bağlı: Kemik ağrısı, hassasiyet; özellikle çocuk ALL’de
  • Organomegali: Hepatomegali-splenomegali (sık), lenfadenopati (özellikle ALL/KLL’de)
  • Mediastinal kitle/timus büyümesi: T-hücre ALL’de görülebilir
  • Ekstramedüller tutulum: Deri (leukemia cutis), dişeti hipertrofisi (monositik AML), SSS/CNS ve testis tutulumları (ALL’de)
  • Leukostaz (yüksek lökosit yükü): Baş ağrısı, görme bozukluğu, dispne, nörolojik semptomlar
  • Tümör lizis sendromu: Spontan veya tedavi sonrası; hiperürisemi, hiperkalemi, hiperfosfatemi, hipokalsemi

Not:Lösemid reaksiyon” (ağır enfeksiyon/iltihapta reaktif lökositoz ve genç hücre artışı) gerçek lösemiden morfoloji, akım sitometrisi ve sitogenetik ile ayırt edilmelidir.

Tanı Yaklaşımı

  1. Tam kan sayımı ve periferik yayma: Anemi, trombositopeni, lökositoz ya da lökopeni; blastların varlığı.
  2. Kemik iliği aspirasyon/biopsisi: Hücresellik, blast oranı; akut lösemide genellikle blast ≥%20.
  3. Akım sitometrisi (immünfenotipleme): B-ALL (CD19, CD22, CD10), T-ALL (CD3, CD7), AML (CD13, CD33, MPO), KLL (CD19, CD5, CD23 ko-ekspresyonu) gibi imzalar.
  4. Sitogenetik ve moleküler testler: Karyotip, FISH; PCR/NGS ile sürücü mutasyonlar (BCR-ABL1, NPM1, FLT3, IDH1/2 vb.).
  5. Biyokimya: LDH, ürik asit, elektrolitler; tümör lizis ve organ fonksiyonları.
  6. Görüntüleme: Mediastinal genişleme (T-ALL), organomegali; klinik gerekçeyle.
  7. SSS değerlendirmesi: Özellikle ALL’de lomber ponksiyon ile BOS sitolojisi.

Risk sınıflaması (alt tipe özgü):

  • AML için ELN risk grupları (sitogenetik/moleküler temelli),
  • KML için Sokal/Hasford/EUTOS skorları + BCR-ABL1 moleküler yanıt düzeyleri,
  • KLL için IGHV mutasyon durumu, TP53/17p delesyonu, kompleks karyotip,
  • ALL için yaş, lökosit sayısı, sitogenetik (Ph+, KMT2A vb.), asgarî rezidüel hastalık (MRD).

Alt Tiplere Özgü Özellikler

Akut Lenfoblastik Lösemi (ALL)

  • Epidemiyoloji: Çocukluk çağında pik; erişkinde prognoz görece daha kötü.
  • Klinik: Ateş, kanama, kemik ağrısı; lenfadenopati ve hepatosplenomegali sık. T-ALL’de mediastinal kitle ve superior vena kava sendromu olabilir.
  • Biyoloji: B-hücre ve T-hücre soyları; Ph-pozitif ALL erişkinde anlamlı bir alt gruptur.
  • Tedavi:
    • Çok aşamalı kombinasyon kemoterapisi (indüksiyon-konsolidasyon-idame).
    • MRD kılavuzlu tedavi uyarlamaları.
    • Ph-pozitif ALL: Kemoterapiye tirozin kinaz inhibitörü (TKİ) eklenir.
    • Nüks/dirençli hastalık: Blinatumomab (CD19-BiTE), Inotuzumab ozogamicin (CD22-konjugat), CD19 CAR-T seçenekleri; uygun hastaya allojenik kök hücre nakli.

Akut Miyeloid Lösemi (AML)

  • Epidemiyoloji: Erişkinlerde en sık akut lösemi; yaşla insidans artar.
  • Klinik/Biyoloji: Monositik alt tipte dişeti hipertrofisi ve cilt tutulumu; moleküler heterojenite belirgindir (NPM1, FLT3, IDH1/2, RUNX1 vb.).
  • Tedavi:
    • Standart indüksiyon: “7+3” (sitarabin + antrasiklin) veya hastaya özgü modifikasyonlar.
    • Hedefe yönelik: FLT3 inhibitörleri, IDH1/2 inhibitörleri, ikili kombinasyonlar; sekonder AML’de CPX-351.
    • Yaşlı/komorbid hastalarda: Hipometilleyici ajan + venetoklaks rejimleri.
    • Uygun adayda: Allojenik nakil; yüksek risk ya da MRD-pozitiflikte özellikle.

Akut Promiyelositik Lösemi (APL, AML-M3)

  • Genetik: t(15;17) / PML-RARA.
  • Özellik: DİK eğilimi ile acil tanı/tedavi gerektirir.
  • Tedavi: ATRA + arsenik trioksit (kemoterapisiz yaklaşım olası); koagülopati yönetimi kritik.

Kronik Miyeloid Lösemi (KML)

  • Genetik imza: BCR-ABL1 pozitifliği (Philadelphia kromozomu).
  • Fazlar: Kronik faz → hızlanmış faz → blastik kriz (akut lösemi benzeri).
  • Tedavi:
    • TKİ’ler (ör. imatinib, dasatinib, nilotinib, bosutinib, ponatinib).
    • Derin ve kalıcı moleküler yanıtla bazı olgularda tedavisiz tedavi başarısı (TFR) hedeflenebilir.
    • Direnç/yan etkide ikinci/üçüncü kuşak TKİ seçenekleri; nadiren nakil.

Kronik Lenfositik Lösemi (KLL)

  • Epidemiyoloji: İleri yaşta en sık kronik lösemi; çoğu zaman tesadüfen saptanır.
  • Biyoloji: IGHV mutasyon durumu, TP53/17p değişiklikleri prognostik önemdedir.
  • Yaklaşım:
    • Belirtisiz hastada izlem (“watch-and-wait”).
    • Tedavi gerektirenlerde:
      • BTK inhibitörleri (ibrutinib, akalabrutinib, zanubrutinib),
      • BCL-2 inhibitörü venetoklaks + anti-CD20 (obinutuzumab/rituksimab) sabit süreli rejimler,
      • Uygun hastada kombinasyon/ardışık stratejiler; nadiren nakil.

Plazma Hücre Lösemisi (C90.1)

  • Tanım: Dolaşımda belirgin plazma hücresi varlığı ile seyreden, çoğu zaman multipl miyelom spektrumunda yer alan agresif tablo.
  • Tedavi: Proteazom inhibitörleri, immünomodülatörler, anti-CD38 antikorları, uygun hastada yüksek doz tedavi + otolog/allo nakil; sıkı enfeksiyon profilaksisi.

Komplikasyonlar

  • Enfeksiyonlar: Nötropeniye bağlı; bakteriyel, fungal (invaziv aspergilloz, kandidiyaz), viral reaktivasyonlar.
  • Kanama: Trombositopeni ve APL’de DİK.
  • Leukostaz: Hiperviskozite, solunum/nörolojik bulgular; acil lökaferez ve sitoredüksiyon gerekebilir.
  • Tümör lizis sendromu: Böbrek yetmezliği riski; profilaksi ve hızlı destek şarttır.
  • İlaç toksisiteleri: Kardiyotoksisite (antrasiklin), mukozit, sitopeniler, TKİ sınıfına özgü yan etkiler vb.

Tedavi İlkeleri

1) İlaç Tedavileri

  • Sitotoksik kemoterapi: Akut lösemilerde indüksiyon-konsolidasyon temeli.
  • Hedefe yönelik ajanlar:
    • TKİ’ler (KML ve Ph-pozitif ALL)
    • FLT3, IDH1/2, BCL-2 (venetoklaks) inhibitörleri (AML alt grupları)
    • Anti-CD20 (KLL), anti-CD38 (plazma hücreli olgular)
    • Blinatumomab, inotuzumab (ALL)
  • Diferansiyasyon tedavisi: All-trans retinoik asit (ATRA) ve arsenik trioksit (APL).
  • Monoklonal antikor/konjugatlar ve hücresel tedaviler:
    • CAR-T (özellikle CD19 hedefli, ALL/KLL belirli durumlar),
    • Antikor-ilaç konjugatları (ADC).

2) İlaç Dışı Tedaviler

  • Allojenik hematopoetik kök hücre nakli (allo-HKHN):
    • Yüksek riskli, nüks veya MRD-pozitif akut lösemide küratif potansiyel.
    • KML’de TKİ refrakter/ileri faz; KLL/AML’de seçilmiş olgular.
  • Radyoterapi:
    • Sınırlı kullanımlar: Kitle etkisi/kompresyon, SSS/testiküler tutulum, kemik ağrısı palyasyonu; nakil öncesi hazırlık rejimlerinde fraksiyonel TBI.

3) Destekleyici Tedavi ve Profilaksi

  • Transfüzyon: Eritrosit ve trombosit; irradyasyon ve filtrasyon protokollerine dikkat.
  • Antimikrobiyal profilaksi: Febril nötropeni kılavuzları doğrultusunda; Pnömosistis jirovecii profilaksisi uygun rejimlerde.
  • Büyüme faktörleri: G-CSF seçilmiş durumlarda.
  • Tümör lizisi önleme: Agresif hidrasyon, allopürinol veya rasburikaz.
  • Koagülopati yönetimi: APL’de derhal ATRA başlanması ve hemostaz desteği.
  • Destekleyici bakım: Beslenme, ağrı kontrolü, psikososyal destek, fertilite koruma stratejileri.

İzlem, Yanıt Değerlendirmesi ve Prognoz

  • Hematolojik tam yanıt (CR): Kan değerlerinin düzelmesi ve kemik iliğinde blast baskılanması.
  • MRD (asgarî rezidüel hastalık): Çok hassas akım sitometrisi veya moleküler yöntemlerle ölçülür; özellikle ALL ve AML’de tedavi uyarlamalarında belirleyicidir.
  • Moleküler yanıt: KML’de BCR-ABL1 düzeyleri ile derin yanıt (MR^4-MR^4.5) tedavi hedeflerini tanımlar.
  • Prognoz belirleyiciler: Yaş, performans durumu, tanı anı lökosit sayısı, sitogenetik/moleküler risk, tedaviye erken yanıt ve MRD durumu, komorbiditeler.

Ayırıcı Tanı

  • Lökemid (leukemoid) reaksiyon: Reaktif lökositoz; toksik granülasyon ve olgun hücre hakimiyeti; klonal belirteç yoktur.
  • Miyelodisplastik sendrom: Sitopeniler, displazi; blast eşiği ve klonal özellikler farklıdır.
  • Lenfomaların lösemik fazı: İmmünfenotipleme ve genetik profil ayırır.
  • Aplastik anemi: Pansitopeni + hiposellüler kemik iliği; blast artışı beklenmez.

Klinik Notlar ve Pratik İpuçları

  • Acil durumlar: Ateşli nötropeni, leukostaz, APL-ilişkili DİK ve tümör lizisi kırmızı bayrak durumlardır; zamanında müdahale mortaliteyi belirgin azaltır.
  • Fenotip-genotip eşleşmesi: Başlangıçta geniş panel moleküler testler, hedefe yönelik tedavi fırsatlarını belirler.
  • MRD-yönelimli yaklaşım: Özellikle ALL ve AML’de nakil endikasyonu ve idame stratejileri için merkezî önemdedir.
  • Kronik formlar: KLL’de tedavi başlama kriterleri (B semptomları, ilerleyici organomegali, hızla yükselen lenfositoz, sitopeniler) gözetilir; KML’de moleküler yanıt izlem programı standarttır.

Keşif

Aşağıdaki anlatı, löseminin iki yüzyıla yaklaşan serüvenini; ilk olgu betimlemelerinden sitogenetik devrimlere, kemoterapiden hedefe yönelik tedavilere ve hücresel immünoterapilere, nihayet güncel multi-omik ve ilaç geliştirme atılımlarına uzanan bir “bilimsel keşif hikâyesi” olarak bir araya getirir.


1) Erken izler: “beyaz kan” fikrinin belirişi (19. yüzyılın ilk yarısı)

  1. yüzyıl tıbbında mikroskopun rutinleşmesiyle kan, artık yalnızca kırmızı bir sıvı değil; hücresel bir evren olarak görülmeye başladı. 1820’ler–1840’larda Alfred Velpeau ve Alfred Donné’nin gözlemleri, olağandışı beyaz küre birikimlerine işaret ediyordu. 1845’te Edinburgh’da John Hughes Bennett, dalak ve karaciğer büyümesi eşliğinde kanda “irin benzeri” lökosit bolluğu bulunan bir olguyu yayımlayarak hastalığı “leucocythemia/beyaz hücreli kan” terimleriyle betimledi; iki yıl sonra Berlin’de Rudolf Virchow, aynı varoluşu “Leukämie/leukemia” adıyla andı ve tarihe hastalığın isim babası olarak geçti. Bu erken yıllar, löseminin bir “kanın dönüşümü” olduğu düşüncesini doğurdu; ne var ki kaynağının nerede olduğu belirsizdi.

2) Kanın beşiği bulunuyor: kemik iliği ve hücre sınıflaması (1868–1900)

1868’de Königsbergli patolog Ernst Neumann, postembriyonik yaşamda kan yapımının başlıca yerinin kemik iliği olduğunu göstererek hematopoezin “sahnesini” belirledi; ilerleyen yıllarda bu sahnenin başrolünde kök/öncül hücrelerin olduğu fikri güçlendi. Aynı yüzyılın son çeyreğinde Paul Ehrlich, anilin boyalarla geliştirdiği diferansiyel kan yayması ve granülosit/mast hücresi betimlemeleriyle lökosit alt tiplerini ayrıştırdı; bu, lösemilerin lenfoid ve miyeloid soylar olarak kavramsallaştırılmasının zeminini hazırladı.

3) Sitogenetik döneme giden yol ve “Philadelphia kromozomu” (1940’lar–1970’ler)

  1. yüzyılın ortası, lösemide iki büyük devrime sahne oldu: terapide folat antagonisti ile ilk remisyonlar ve kanserde tutarlı kromozom bozukluğunun keşfi. 1948’de Boston’da Sidney Farber, aminopterin ile çocukluk çağı akut lösemilerinde geçici de olsa dramatik remisyonlar bildirdi; modern kemoterapinin kapısı böyle aralandı.

1960’ta Philadelphia–Pennsylvania bağlantılı iki isim, Peter Nowell ve David Hungerford, KML’li hastalarda mikroskop altında “dakik (minute) bir kromozom” saptadı: Philadelphia kromozomu. Bu, insan kanserlerinde tutarlı bir kromozom anomalisinin ilk örneğiydi. 1973’te Chicago’dan Janet D. Rowley, yeni geliştirilmiş bantlama teknikleriyle bu yapının bir t(9;22) translokasyonu olduğunu gösterdi; ardından t(8;21) ve t(15;17) gibi başka imza translokasyonları da tanımladı. Sitogenetik bulguların, “kanser genetik bir hastalıktır” tezini kliniğe taşımasında Rowley’nin çalışmaları kurucu rol oynadı.

4) “Fikirden kür potansiyeline”: nakil, farklılaşma tedavisi ve hedefe yönelik devrim (1970’ler–2000’ler)

Farber’in açtığı yolda kombinasyon kemoterapileri gelişirken, E. Donnall Thomas’ın öncülüğünde allojenik kemik iliği/kök hücre nakli kavramı klinikte olgunlaştı; 1990’da bu çalışmalar Nobel ile onurlandırıldı. Leukemik klonu silip sağlıklı hematopoezle değiştirme fikri, yüksek riskli olgular için “kür potansiyeli” taşıyan bir paradigma sundu.

Bir diğer kırılma, akut promiyelositik lösemi (APL)’de gerçekleşti. 1980’lerden itibaren Şanghay ekolü (Zhen-Yi Wang, Zhu Chen ve çalışma arkadaşları), all-trans retinoik asit (ATRA) ile lösemik promiyelositleri farklılaştırarak hastalığı ölümcül DİK tablosundan “yüksek ölçüde kür edilebilir” bir duruma çevirdi; arsenik trioksit ile ATRA’nın akıllı kombinasyonları kemoterapisiz şemalara giden yolu açtı.

2001’de imatinib, BCR–ABL1 füzyon kinazını özgül olarak hedefleyerek KML’yi ölümcül bir hastalıktan yönetilebilir bir kronik duruma dönüştürdü; bu başarı, moleküler hedefli onkolojinin “kanıtı” oldu ve ikinci/üçüncü kuşak TKİ’lerle genişledi. Sonraki yıllarda asciminib, ABL’nin myristoyl cebine bağlanan ilk-in-sınıf STAMP inhibitörü olarak direnç paternlerini aşma stratejisini çeşitlendirdi.

5) Hücresel bağışıklığın sahneye çıkışı: CAR-T ve akıllı antikorlar (2010’lar–2020’ler)

2017’de FDA, çocuk ve genç erişkin B-ALL için ilk CAR-T ürününü (tisagenlecleucel) onayladı; bu karar, hastanın kendi T hücrelerinin yeniden programlanıp lösemik B hücrelerine yönlendirildiği bir çağın eşiğiydi. 2024’te CLL/SLL alanında da ilk CAR-T (lisocabtagene maraleucel/Breyanzi) hızlandırılmış onay aldı. Akıbetinde bispesifik T-hücre bağlayıcıları ve antikor-ilaç konjugatları, özellikle ALL ve KLL’de kemoterapi-dışı yaklaşımlara alan açtı.

6) Ölçebildiğin kadar kişiselleştir: MRD, paneller ve ELN çağının anatomisi (2010’lar–2020’ler)

Tedavi başarısı yalnız “tam remisyon”la değil, ölçülebilir artık hastalık (MRD) düzeyiyle de tanımlanır hâle geldi. Akım sitometrisi, PCR ve NGS tabanlı MRD testleri; ALL’de rutine girdi, AML’de prognostik ve tedavi uyarlama aracı olarak ağırlık kazandı. Paralelde, ELN 2022 gibi moleküler risk sınıflamaları (ör. NPM1, FLT3, TP53 vb.) endüksiyondan nakil kararına dek yol haritasını standartlaştırdı.

7) En güncel ufuk: menin ve ötesi (2024–2025)

2024’te FDA, KMT2A (MLL) translokasyonlu akut lösemilerde ilk menin inhibitörü revumenib’i onayladı; menin-KMT2A ekseninin farmakolojik baskılanması, özellikle pediatrik ve tedaviye dirençli alt gruplarda yeni bir hedefe-yönelik sayfa açtı. NPM1-mutant AML için de menin yolağını hedefleyen moleküller hızla ilerliyor. Aynı dönemde pirtobrutinib gibi kovalent olmayan (reversible) BTK inhibitörleri, KLL tedavi haritasını direnç mutasyonlarına rağmen genişletmeye başladı.

8) Haritanın “piksel çözünürlüğü”: tek hücreli ve bütünleşik çok-omik çağ

Bugün lösemiyi yalnız mutasyon listeleriyle değil, tek hücreli transkriptomik/epigenomik ve multi-omik atlaslarla, klonal evrim ve niche etkileşimini eşzamanlı okuyarak anlıyoruz. 2024–2025 arası çalışmalar, karma karyotipli AML’de tedaviye dirençli alt klonları ve hedeflenebilir fenotipleri tek hücre çözünürlüğünde ayırt etti; CML kök hücre altpopülasyonlarının TKİ’ye farklı yanıtlama kalıpları yine tek hücreli yaklaşımlarla çözümlendi. Bu veriler, MRD’nin yeniden tanımlanması, ilaç kombinasyonu tasarımı ve erken dönüş (early switch) kararlarını bilimsel zeminde keskinleştiriyor.

9) Hastalıktan önceki gölgeler: CHIP ve ön-lösemik durumlar

Genç bir kavram olan “belirsiz potansiyelli klonal hematopoez/CHIP”, görünürde sağlıklı bireylerde DNMT3A, TET2, ASXL1 gibi sürücü mutasyonları taşıyan kök hücre klonlarının yıllık yaklaşık %0,5–1 oranında hematolojik maligniteye evrilebildiğini gösterdi; aynı zamanda sistemik inflamasyon ve kardiyovasküler riskle de bağlantılı. Bu “ön sahne”, lösemi riskinin erken tanımlanması ve önleyici hematoloji için yeni sorular açıyor.



Bugünden yarına: nereye gidiyor?

Lösemi araştırmaları bugün üç geniş eksende derinleşiyor: (i) Kök-hücre biyolojisi ve klonal evrim (menin ekseni, menin-kombinasyonları ve NPM1-mutasyonlu AML hedefleri); (ii) Hücresel ve antikor-temelli immünoterapilerin erişkin AML ve KLL alt gruplarına, hatta kemoterapisiz protokollere doğru evrilmesi; (iii) Tek hücreli/bütünleşik multi-omik ile MRD ve riskin moleküler “yeniden kalibrasyonu”. Bu üç kulvarın kesiştiği yerde, tanı anından nükse, hatta ön-lösemik evrelerden tedavi-anahtarlama kararlarına kadar daha “ince ayarlı” bir kişiselleştirme ufku belirginleşiyor.



İleri Okuma
  • Bennett, J. H. (1851). On Leucocythemia, or White Cell Blood. Edinburgh Medical and Surgical Journal, 76, 1–37. (PMC)
  • Neumann, E. (1868). (Kan yapımında kemik iliğinin rolü üzerine orijinal gözlemler; tarihsel özet için) Translational Research Retrospective. (PMC)
  • Ehrlich, P. (1879–1880). (Granülosit sınıflaması ve boyama teknikleri) Historical reviews. (ASM Journals)
  • Farber, S. (1948). Temporary remissions in acute leukemia in children produced by folic acid antagonist, 4-aminopteroyl-glutamic acid. New England Journal of Medicine, 238(23), 787–793. (New England Journal of Medicine)
  • Nowell, P. C., & Hungerford, D. A. (1960). A minute chromosome in chronic granulocytic leukemia. Science (tarihsel anlatı ve anı yazıları için). (PMC)
  • Rowley, J. D. (1977). 15/17 translocation, a consistent chromosomal change in APL. The Lancet, 1, 549–550. (Ayrıca 1973 t(9;22) için tarihsel kaynaklar). (PubMed)
  • Zhou, G.-B., et al. (2005/2007). ATRA ve As2O3 ile APL farklılaşma tedavisi. Ann. Hematol.; PNAS. (PMC)
  • Lasker Foundation (Druker, Lydon, Sawyers) (2009). CML’de hedefe yönelik tedaviye giden yol (imatinib). Lasker–DeBakey Award summary. (Lasker Foundation)
  • FDA (2017). Tisagenlecleucel onayı (B-ALL). Drugs@FDA. (U.S. Food and Drug Administration)
  • FDA (2021). Asciminib onayı (CML, STAMP). Drugs@FDA. (U.S. Food and Drug Administration)
  • Döhner, H., et al. (2022). Diagnosis and management of AML in adults (ELN 2022). Blood, 140(12), 1345–1377. (ASH Publications)
  • NCI / BMS (2024). CLL/SLL’de lisocabtagene maraleucel onayı. Kurumsal duyurular ve FDA sayfaları. (news.bms.com)
  • FDA (2024). Revumenib (menin inhibitörü) onayı; KMT2A-düzenlemeli akut lösemi. Drugs@FDA. (U.S. Food and Drug Administration)
  • Nature Genetics & eLife (2024). Tek hücreli/multi-omik ile AML/CML klonal evrim çalışmaları. Nat Genet; eLife. (Nature)
  • Marnell, C. S., et al. (2021). CHIP ve lösemi riski. Journal of Molecular Biology (review). (PubMed)

Miyelosit

  • Köken: Yunanca
  • Anlam: “Kemik iliği hücresi” veya “kemik iliğinden türeyen hücre”


I. Tanım ve Genel Özellikler

  • Miyelosit, kemik iliğinde bulunan granülosit serisine ait olgunlaşma sürecinin üçüncü evresidir.
  • Miyeloblast → promiyelosit → miyelosit sıralamasında, promiyelositten sonra gelir ve metamiyelositten önceki son bölünebilen hücre evresidir.
  • Granülositlerin (nötrofil, eozinofil, bazofil) hücre soyuna özgül granüllerin ilk kez belirgin şekilde sitoplazmada gözlendiği hücre tipidir.

II. Morfolojik Özellikler

  • Çekirdek (Nukleus):
    • Genellikle oval ya da hafif eksantrik yerleşimli ve kenarları düzgün yapıdadır.
    • Nükleol genellikle kaybolmuştur veya silikleşmiştir.
    • Kromatin yapısı, önceki evrelere göre daha yoğun ve pürüzlüdür, koyu boyanır.
  • Sitoplazma:
    • Önceki evrelerdeki belirgin bazofili azalmış, sitoplazma daha açık renkli, gri-mavi ya da hafif pembe tonlardadır.
    • Miyelositin belirleyici özelliği, sitoplazmasında türüne göre nötrofilik, eozinofilik ya da bazofilik granüllerin belirginleşmesidir.
    • Azurofilik (birincil) granüller hâlâ bulunur ancak özgül (sekonder) granüller baskın hale gelmiştir.
  • Hücre Boyutu:
    • Çapı genellikle 15-18 mikrometre aralığındadır.
    • Hücre şekli yuvarlak ya da hafif ovaldir.

III. Hücredeki Değişim ve Farklılaşma Özellikleri

  • Miyelosit, granülositlerin son mitoz geçirebilen evresi olup, bu aşamadan sonra oluşan hücreler (metamiyelosit ve sonrası) artık bölünmez.
  • Bu evrede hücreler, ileride dönüşecekleri granülosit tipine (nötrofil, eozinofil, bazofil) özgül morfolojik ve biyokimyasal farklılıklar kazanmaya başlarlar.
  • Granül içeriği ve tipi, hücre soyunun hangi yöne evrileceğini belirler.
    • Nötrofilik miyelosit: Sitoplazmada ince, soluk pembe-lila granüller belirginleşir.
    • Eozinofilik miyelosit: Sitoplazmada büyük, koyu pembe-kırmızı granüller görülür.
    • Bazofilik miyelosit: Sitoplazmada kaba, koyu mavi-mor granüller izlenir.
  • Miyelositlerin sitoplazmik granülleri, hücrenin ilerideki fonksiyonel kapasitesinin ve immün yanıtının temelini oluşturur.

IV. Klinik ve Fizyolojik Önemi

  • Miyelositler normalde yalnızca kemik iliğinde bulunur, periferik kanda saptanmaları patolojik kabul edilir.
  • Periferik kanda miyelosit görülmesi, genellikle ağır enfeksiyon, kemik iliği hastalıkları (örn. lösemi, miyeloproliferatif hastalıklar) ya da kemik iliğinin aşırı uyarıldığı reaktif durumlara işaret eder.
  • Kemik iliği aspirasyonu ve biyopsilerinde miyelosit oranı, hematopoietik aktivite ve kemik iliği sağlığının önemli bir göstergesidir.

V. Moleküler ve Biyokimyasal Özellikler

  • Miyelosit evresinde, hücre zarı antijenik yapısında olgunlaşmaya paralel değişimler meydana gelir.
  • Granül proteinlerinin sentezinde artış vardır; özellikle miyeloperoksidaz, laktoferrin ve lizozim gibi proteinler öne çıkar.
  • Bu evrede hücreler halen büyüme faktörlerine (örn. G-CSF) duyarlıdır, mitoz yeteneğini sürdürür.


Keşif

I. Kavramsal ve Tarihsel Arka Plan

  • Miyelosit, kemik iliği ve kan hücrelerinin olgunlaşma basamaklarının mikroskobik olarak anlaşılmasında merkezi bir hücre tipidir.
  • Bu hücre tipinin keşfi, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında hematolojinin bilimsel disiplin olarak gelişmesiyle paralellik göstermektedir.
  • Kan ve kemik iliği hücrelerinin mikroskobik incelemesi için temel tekniklerin (anilin boyalar, özellikle Romanowsky tipi boyalar) geliştirilmesi, miyelosit gibi ara hücre evrelerinin ilk kez ayırt edilmesini mümkün kılmıştır.

II. İlk Tanımlamalar

  • 1870’lerde Paul Ehrlich ve Elie Metchnikoff gibi bilim insanları, kan hücrelerinin sitolojik çeşitliliğini araştırmış; farklı granül yapısına sahip hücreleri tanımlamışlardır.
  • Paul Ehrlich (1877-1880 arası), kemik iliği ve kan hücrelerinin farklı tiplerini ve bu hücreler arası granül farklılıklarını anilin boyalarıyla detaylandırarak ayırt etmiştir.
  • Ehrlich’in çalışmaları, granülositlerin olgunlaşma sürecinde birden fazla evre bulunduğunu ve bu evrelerin sitoplazmik granül ve çekirdek özellikleriyle birbirinden ayrıldığını göstermiştir.
  • Miyelosit terimi, ilk olarak Ehrlich’in tanımladığı ara evre hücreleri için kullanılmaya başlanmıştır.

III. Gelişen Mikroskobik Teknikler ve Standartlaşma

  • 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında, hematolojik hücrelerin sınıflandırılması giderek daha rafine hale geldi.
  • Kan ve kemik iliği preparatlarında Romanowsky tipi boyaların (ör. Giemsa, Wright, May-Grünwald) yaygınlaşması, miyelositin diğer öncül ve olgun hücrelerden güvenilir şekilde ayırt edilmesini sağladı.
  • Bu gelişmeler, hematolojide morfolojik evrelerin net olarak tanımlanmasına ve uluslararası terminolojinin oluşmasına olanak tanıdı.

IV. Modern Yorum ve Moleküler Karakterizasyon

  • 20. yüzyılın ortalarından itibaren sitokimya, immünohistokimya ve daha yakın dönemde akış sitometrisi gibi teknikler, miyelositin tanımlanmasını ve biyolojik işlevlerinin detaylandırılmasını sağlamıştır.
  • Bu tekniklerle, miyelositin yüzey antijenleri, granül protein içeriği ve farklılaşma süreçleri moleküler düzeyde de tanımlanabilir hale gelmiştir.



İleri Okuma
  1. Ehrlich, P. (1877). Beitrage zur Kenntnis der Anilinfärbungen und ihrer Verwendung in der mikroskopischen Technik. Archiv für Mikroskopische Anatomie, 13, 263-277.
  2. Ehrlich, P. (1880). Methodologische Beiträge zur Histologie der Blutkörperchen. Zeitschrift für Wissenschaftliche Mikroskopie und für Mikroskopische Technik, 1, 150-172.
  3. Metchnikoff, E. (1893). Lectures on the Comparative Pathology of Inflammation. The New Sydenham Society, London, pp. 32-35.
  4. Bain, B. J. (2005). Blood Cells: A Practical Guide. Blackwell Publishing, 4th Edition, pp. 17-19.
  5. Lichtman, M. A., & Shafer, D. A. (2010). Williams Hematology. McGraw-Hill, 8th Edition, pp. 5-8.
  6. Bain, B. J. (2015). Leukemia Diagnosis. Wiley-Blackwell, 5th Edition, pp. 13-15.
  7. Hoffbrand, A. V., & Moss, P. A. H. (2016). Essential Haematology. Wiley-Blackwell, 7th Edition, pp. 44-46.
  8. Prabhu, R. M., & Ramesh, K. G. (2019). Morphology of Myelocytes in Bone Marrow Smears. International Journal of Laboratory Hematology, 41(3), 245-252.


Elektronik sigara içmek ‘çok daha güvenli

Elektronik sigaraTelif hakkıGETTY IMAGES

İngiltere’de yapılan bir araştırmada , elektronik sigara normal sigara ve tütün ürünlerinden çok daha güvenli bir seçenek olduğu sonucuna varıldı.

Araştırmaya göre, gerçek sigaradan elektronik sigaraya geçenlerin vücutlarında altı ay sonra, normal sigaraya devam edenlere kıyasla ok daha az kansere yol açan maddeye rastlandı.

Uzmanların normal sigaradan elektronik sigaraya geçmeyi düşünenlerin yaşadığı kafa karışıklığını netleştirmeyi amaçladığı, daha önce yapılan bazı araştırmaların elektronik sigaraların da normal sigaralar kadar zararlı olduğu sonucuna vardığı hatırlatılıyor.

Ancak çalışmaya göre, daha güvende olmaları için sigara içenlerin tamamen elektronik sigara ya da nikotin ikame tedavilerine geçmeleri gerekiyor.

Araştırmayı yürüten ekibin başı University College London’dan Lion Shahab “Elektronik sigaralarla vücuda giren zehirli kimyasalların, temsili deneyler kullanan daha önceki araştırmalarda söylenenden kayda değer miktarda daha az olduğunu gösterdik. Bu da, elektronik sigaraların güvenliği konusundaki şüphelerin yanlış olduğunu gösteriyor” dedi.

‘Yüzde 97 daha az zehirli madde’

Shahab ayrıca “Bulgularımız elektronik sigaraların daha güvenli olmalarının yanı sıra verdikleri nikotin miktarının normal sigaralardan çok da farklı olmadığını gösterdi. Böylece insanlar yoksunluk krizleriyle daha güvenli bir şekilde başa çıkarak, sigarayı toptan bırakabilir” diye konuştu.

İngiltere Kanser Araştırmaları Vakfı’nın masraflarını karşıladığı araştırmada, normal sigara içenlerden ve son altı aydır elektronik sigara ya da nikotin bandı ve spreyi gibi nikotin ikame ürünleri kullananlardan oluşan 181 kişi incelendi.

Üçüncü bir grupsa, hem normal sigara içmeye hem de elektronik sigara ve nikotin ikame ürünleri kullanmaya devam etti. Badece elektronik sigara içenlerde, normal sigaraya devam edenlere göre akciğer kanseriyle ilişkilendirilen NNAL adlı zehirli kimyasaldan yüzde 97 daha az görüldü. Ancak hem sigara hem de elektronik sigara içenlerle aradaki fark çok az oldu.

Orjinal Yazı: BBC

Makale: Lion Shahab, L., Goniewicz, M, L., PhD; Blount, B, C., Brown, J., McNeill, A., Alwis, K, U., Feng, J., Wang, L., West, R. Nicotine, carcinogen, and toxin exposure in long-term e-cigarette and nicotine replacement therapy users: a cross-sectional study. Annals of Internal Medicine 2017. DOI: 10.7326/M16-1107