Enamelum

Sinonim: Tooth enamelSubstantia adamantinea, Zahnschmelz.

Latincedeki anlamları:

  1. Metal veya seramik bir nesneye pişirilmiş opak, camsı bir madde,
  2. Diş tacının sert tabakası, Diş minesi, diş minası, mina organı.
  • Vücudun en sert, en yoğun mineralleşmiş maddesidir.
Kaynak: http://www.bpac.org.nz/magazine/2010/april/images/tooth_diag.jpg

Radiks dentis

Sinonim: Radix dentis, dental root, Zahnwurzel.

Diş kökü anlamına gelir. (Bkz; Radiks) (Bkz; dentis)

Kaynak: https://eref.thieme.de/images/l/868550_25.jpg

Korona dentis

Tanım ve Terminoloji

Diş tacı (corona dentis), dişin mine ile kaplı olan ve sement ile kaplı kök bölümünden semento-mine birleşimi (SMB; cemento-enamel junction, CEJ) tarafından ayrılan anatomik bölümünü ifade eder. Klinik bağlamda iki farklı kavram kullanılır:

  • Anatomik taç: Mineden oluşan ve erüpsiyon ya da dişeti seviyesinden bağımsız olarak sabit kalan kısım.
  • Klinik taç: Ağız ortamına dişeti kenarının koronalinde görünen taç bölümü; dişeti çekilmesi, hiperplazi veya erüpsiyon durumuna göre genişleyip daralabilir.

Etymoloji: Corona Latince “taç, çelenk” anlamındadır; dentis, dens (diş) sözcüğünün genitif tekil biçimidir ve “dişin” anlamı taşır. Dolayısıyla corona dentis “dişin tacı” demektir. Bkz.: Korona; dentis.


Makroskopik Anatomi ve Yüzeyler

Diş tacı, oklüzal (ya da insizal), vestibüler (labial/bukkal), oral (lingual/palatinal) ve iki proksimal (mezial/distal) yüzeyden oluşur. Klinik morfolojide şu anahtar işaretler kullanılır:

  • Kontur yüksekliği (eminenz/höyük): Vestibülerde ve lingualde plak birikimi ve yumuşak doku akışını yöneten en bombe noktalar.
  • Marjinal sırtlar: Anterior dişlerde insizal kenarı sınırlayan; posteriyorda oklüzal yüzeyi çevreleyen sırtlar.
  • Tüberküller ve sırtlar: Posterior dişlerde oklüzal topografiyi oluşturan tüberküller; transvers sırt (karşılıklı tüberkül sırtlarının birleşmesi) ve oblik sırt (özellikle maksiller molarlarda meziopalatinal–distobukkal tüberküller arası).
  • Fissür ve pitler: Gelişimsel olukların kesişimlerinde çürük açısından yüksek riskli alanlar.
  • Cingulum: Üst anterior dişlerde lingual servikal bölgede kabartı.

Embrasürler (insizal/oklüzal, bukkal/labial, lingual ve gingival) temas noktalarının çevresindeki üçgen boşluklardır; yiyecek akışı ve periodontal sağlık açısından kritiktir.


Histoloji ve Mikromorfoloji

Mine (Enamel)

  • Bileşim: Yaklaşık %96 ağırlıkça inorganik (hidroksiapatit kristalleri), %1–2 organik matriks ve %2–3 sudan oluşur.
  • Yapı: Ameloblast kökenli mine prizması/çubukları ve onu çevreleyen interprizmatik madde; prizma yönelimleri oklüzal yükleri dağıtacak şekilde organize olur.
  • Mikroişaretler:
    • Retzius çizgileri ve yüzeydeki perikimata (özellikle servikal bölgede belirgin).
    • Hunter–Schreger bantları (optik bantlaşma; çatlak ilerlemesini saptırarak dayanımı artırır).
    • Mine lamelleri, tutamları (tufts) ve iğcikleri (spindles): DEJ’ye uzanan gelişimsel/morfolojik yapılar.
  • Kalınlık: Tüberkül tepelerinde 2–2,5 mm’ye ulaşabilir; servikale doğru incelir ve CEJ’de sıfırlanır.

Dentin

  • Bileşim: Yaklaşık %70 ağırlıkça inorganik, %20 organik, %10 su.
  • Türler: Primer, sekonder ve uyarı/tersiyer dentin; peritübüler (hipermineralize) ve intertübüler dentin ayrımı.
  • DEJ (dentino-enamel junction): Skalloplu (girintili-çıkıntılı) yapı; mekanik kilitlenme ile çatlak ilerlemesini sınırlar.

Pulpa–Taç İlişkisi

Pulpa odası koronal boynuzlarıyla (özellikle genç daimi ve süt dişlerinde belirgin) taç morfolojisini izler; restoratif girişimlerde pulpaya yakınlık riskini belirler.


Gelişim ve Erüpsiyon

Kron morfogenezinde morfodiferensiyasyon safhasında tüberküller ve oluklar şekillenir; mine oluşumu tamamlandığında ameloblastlar indirgenmiş mine epiteline dönüşür. Erüpsiyon sürecinde klinik taç görünürlüğü artar. Mine oluşumu doğum çevresinde neonatal çizgi ile işaretlenebilir.


Fonksiyonel Biyomekanik

Taç, çigneme kuvvetlerini tüberküller ve sırtlar üzerinden DEJ ve dentine aktarır.

  • Fonksiyonel (taşıyıcı) tüberküller: Maksillerde palatinal, mandibulada bukkal; temas ve vertikal yük taşımada temel.
  • Non-fonksiyonel tüberküller: Kılavuzlama ve gıda yönlendirme.
  • Oklüzal temaslar: Fossa ve marjinal sırt bölgelerinde stabil, noktasal temaslar periodontal yükleri dengeler.

Süt ve Daimi Dişlerde Taç Farklılıkları

  • Süt dişleri: Daha belirgin servikal bombeleşme, daha ince mine/dentin, geniş pulpa odası ve daha düz kontakt alanları; fissürler daha sığ.
  • Daimi dişler: Kalın mine ve daha kompleks oklüzal anatomi; restoratif ve oklüzal ayarlamalarda daha fazla madde kaldırma toleransı.

Morfolojik Varyasyonlar ve Anomaliler

  • Cusp of Carabelli: Sıklıkla maksiller birinci molarda palatinal aksesuar tüberkül.
  • Dens invaginatus / evaginatus: İçeri doğru girinti (invaginasyon) veya dışa çıkıntı (evaginasyon) ile mikrosızıntı ve pulpa riski.
  • Makrodonti/Mikrodonti, füzyon, geminasyon: Kuron genişliği ve şekil varyasyonları.
  • Amelogenezis/Dentinogenezis imperfekta, MIH, florozis: Mineralizasyon bozuklukları estetik ve dayanım sonuçları doğurur.

Klinik Patofizyoloji

Çürük

Biyofilm altındaki asidik mikrosıvı ortamında demineralizasyon ile başlar.

  • Pürüzlü beyaz leke erken evredir; pit-fissür çürüklerinde mine içinde apeksi DEJ’e bakan üçgen, düz yüzey çürüklerinde ise apeksi pulpayı, tabanı mine yüzeyini gören üçgen patern görülür.
  • DEJ’ye ulaştığında lateral yayılım artar; dentinde tünel şeklinde ilerleme ve yumuşama.

Aşınmalar

  • Attrisyon: Diş-diş temasıyla; insizal/oklüzal düzleşme.
  • Abrasyon: Yabancı cisim kaynaklı (örn. sert fırçalama); servikal oluklar.
  • Erozyon: Kimyasal çözünme (asit); mine matlaşması, kenarların incelmesi.
  • Abfraksiyon: Servikal stres konsantrasyonuna bağlı kama lezyonları (etiolojisi tartışmalı).

Travmatik Kuron Kırıkları

Enamel, enamel-dentin ve pulpaya açılan kırıklar olarak sınıflandırılır; vitalite takibi, geçici pulpa örtüleri ve restoratif/endo-prostetik planlama gerekebilir.


Restoratif ve Protez Yaklaşımlar

Direkt Restorasyonlar

  • Adezyon: Mineye asit-pürüzlendirme ile güçlü mikromekanik bağ; dentinde hibrit tabaka.
  • Materyaller: Kompozit rezinler (yüksek estetik, oklüzal anatomiyi taklit imkânı), cam iyonomer (flor salınımı), rezin modifiye cam iyonomer.

İndirekt Restorasyonlar

  • Inlay/Onlay/Overlay: Kusurlu tüberküllerin kapsanması ile çatlak önleme ve yük dağılımı.
  • Endokron: Özellikle endodontik tedavili posterior dişte, pulpa odası retansiyonundan yararlanan tek parça seramik.
  • Tam kronlar:
    • Metal, metal-seramik (PFM), tam seramik (lityum disilikat, zirkonya).
    • Endikasyonlar: Geniş madde kaybı, çatlak diş, oklüzyonun yeniden şekillendirilmesi, estetik gereksinimler.
    • Preparasyon ilkeleri:
      • Toplam konverjans açısı idealde ~6–10°.
      • Oklüzal azaltma: Metal ~1–1,5 mm; PFM ve tam seramik ~1,5–2 mm.
      • Aksiyal azaltma: 1–1,5 mm materyale göre.
      • Bitiş hattı: Metal için chamfer, porselen omuz gerektiren bölgede shoulder/rounded shoulder; zirkonya için belirgin chamfer/shoulder.
      • Ferrül etkisi: Endodontik tedavili dişte ≥1,5–2 mm sağlıklı dentin kılıfı kırılma direncini artırır.

Marjin–Periodonsiyum İlişkisi

  • Suprakrestal doku ataşmanı (eski terim “biyolojik genişlik”) yaklaşık 2 mm’lik epitel-bağdoku ataşmanı ve sulkus derinliği ile toplamda ~3 mm’lik bir dikey boyut gerektirir.
  • Marjin konumu: Tercihen supragingival; estetik veya çürük/kırık indikasyonlarında subgingival ama doku ihlali olmadan.

Oklüzal Anatomiyi Taklit

Restorasyonlarda temas noktaları, tüberkül eğimleri, fossa derinlikleri ve embrasür hacimleri fizyolojiye uygun şekillendirilir; aksi halde parafonksiyon, gıda sıkışması veya periodontal travma gelişebilir.


Ortodonti ile İlişki

Braket yerleşiminde klinik taç uzun ekseni (LACC) referanstır; tip (mezial-distal angulasyon) ve torque (vestibülo-oral eğim) değerleri taç yüzeyi üzerinden iletilir. Taç morfolojisi, overjet/overbite ilişkisi ve kılavuzlama eğrilerini (Spee, Wilson) doğrudan etkiler.


Endodonti ile İlişki

Erişim kavitesi tasarımı, kuron tüberkül-sırt anatomisini izler:

  • Anterior: Lingual yüzeyden damla/üçgen erişim.
  • Premolar/Molar: Oklüzal oluklar ve tüberküller rehberliğinde pulpa odası tavanının güvenli kaldırılması; genç dişte geniş pulpaya dikkat.

Periodontal ve Yumuşak Doku Boyutları

Taç konturları papiller dolgunluk, gingival zenith ve emergence profile ile uyumlu tasarlanır. Aşırı konveks veya konkav yüzeyler plak retansiyonuna ve mukozal travmaya yol açar.


Radyografik Özellikler

Mine yüksek radyopasite ile; dentin daha az radyopasite ile izlenir. Servikal bölgede mine incelmesi, yanılgılı radyolüsensi yaratabilir. İnterproksimal çürükler DEJ yakınında üçgensel radyolüsensi olarak saptanır.


Estetik Parametreler

  • Oranlar: Orta keserlerde genişlik/uzunluk oranı çoğunlukla %75–85 aralığında kabul edilir.
  • İnsizal embrasür progresyonu: Santrallerden kaninlere doğru artan girinti derinliği doğal görünümü destekler.
  • Mikrotekstür: Perikimata ve yüzey olukları ışık saçılımını etkiler; yaşla düzleşme eğilimi vardır.
  • Gingival zenith: Üst santral ve kaninlerde distal ofset estetik algıyı iyileştirir.

Dijital Dişhekimliği ve Taç

CAD/CAM iş akışlarında intraoral taramalarla koronal morfoloji üç boyutlu olarak yakalanır; morfoloji kütüphaneleri (ör. genç/olgun oklüzal şablonlar) ve artikülatör simülasyonları ile temas dağılımı optimize edilir. Monolitik zirkonya yüksek dayanım; lityum disilikat yüksek estetik sağlar. Dijital üretimde marjin okuması, suprakrestal ataşmana saygı ve proksimal kontak doğrulaması kritik adımlardır.


Klinik İpuçları (Özet İlkeler)

  • Anatomik taç mineyle; klinik taç dişetiyle tanımlanır—tedavi planında ikisini ayırın.
  • Oklüzal yükler tüberkül eğimleri üzerinden DEJ-dentin kompleksine yönelir; restorasyonlar bu mimariyi taklit etmelidir.
  • Suprakrestal doku ataşmanını ihlal etmeyen marjin yerleşimi, uzun dönem periodontal stabilite için zorunludur.
  • Genç dişlerde pulpa boynuzları belirgindir; preparasyon derinliklerini konservatif tutun.
  • Pit-fissür bölgeleri çürüğe yatkındır; fissür örtücü ve temas anatomisinin doğru kurulumu koruyucudur.


Keşif

Latince corona dentis ifadesi, “dişin tacı” anlamına gelir; yani sementle kaplı kök bölümünden semento-mine birleşimi (CEJ) ile ayrılan ve mine tarafından örtülen üst bölüm. Bu kavram, tek bir “keşif anı” veya tek bir kâşifin adıyla anılabilecek bir buluş değil; antik doğa gözlemlerinden mikroskobinin doğuşuna, endüstri devriminin malzeme bilimine ve günümüz dijital teknolojilerine eklemlenen, disiplinlerarası bir izlek.

Antik Dünyada Taç Fikrinin İlk İzleri

Antik Mısır papirüsleri ve Grek-Roma yazınında dişlerin görünür, parlak ve çiğnemeyle doğrudan ilişkili kısmı, doğal olarak ilgi odağı oldu. Hippokrates ve Aristoteles, dişlerin şekil ve işlev farklılıklarına değinirken, Aulus Cornelius Celsus ağız-diş sağlığına dair pratik betimlemeler yaptı. O çağın diliyle “taç” henüz histolojik bir varlık olarak tanımlanmamıştı; ama yeme, konuşma ve görünüşteki belirleyici rolü nedeniyle dişin üst bölümünün ayrı bir bütünlük olduğuna dair sezgisel bir ayrım çok erken bir tarihte yerleşti.

İslam Dünyası ve Ortaçağ Avrupası: Aletler, Onarımlar, Gözlem

Ebu’l-Kasım Zehrâvî (Albucasis) ve İbn Sînâ (Avicenna) gibi hekimler, diş çekimleri, restoratif girişimler ve protez yaklaşımıyla ilgili ayrıntılar verirken, dişin görünen kısmının klinik değeri giderek daha net tanımlandı. Ortaçağ Avrupası’nda berber-cerrah geleneği, diş tedavilerini zanaatkâr bir pratik olarak sürdürdü. Taç, bu dönemde daha çok mekanik bir parça olarak—kırılan ya da çürüyen kısımların yerine geçen “örtü”—düşünülüyordu; ama bilimsel sınıflandırma ve mikroyapı bilgisi henüz ufukta bile değildi.

Rönesans ve Erken Modern Dönem: Anatomik Dilin Kurulması

Andreas Vesalius ile insan anatomisinin sistematik betimi, dişlerin kemiklerle ve yumuşak dokularla ilişkisini daha berrak kıldı. Rönesans sonrasında Ambroise Paré gibi cerrahlar, klinik deneyimi sistematik anlatımla birleştirdiler. Yine de corona dentis bu evrede esasen makroskopik bir gerçeklikti: parlak, sert ve yeme sırasında yükü karşılayan kısım.

“Modern Dişhekimliğinin Babası”: Pierre Fauchard ve 18. Yüzyıl

Pierre Fauchard’ın 1728 tarihli kapsamlı eseri, dişlerin sınıflandırılmasını, hastalıklarını ve tedavilerini bütüncül bir düzlemde ele aldı. Fauchard ile taç, yalnızca doğal bir yapı değil, aynı zamanda onarıma ve yerine koymaya açık bir klinik hedef olarak da tasarlandı: bandlar, yapay parçalar ve erken protez kavramları, doğal tacın işlevsel ve estetik yerine konulmasını amaçladı. Taç artık yalnızca görünen bir parça değil, planlanabilir bir “tasarım”dı.

Aydınlanma ve Doğa Tarihi Geleneği: John Hunter ve Ardılları

John Hunter’ın 1771 tarihli dişlerin doğa tarihine ilişkin çalışması, morfoloji, erüpsiyon ve işlevi sistematik bir dile taşıdı. Tacın topografisi—tüberküller, sırtlar, fissürler ve temas noktaları—artık betimsel bir envanter halinde ele alınıyordu. Bu dil, taç anatomisinin fonksiyonel biyomekaniğe (yüklerin tüberküller ve sırtlar üzerinden DEJ-dentine aktarımı) bağlanmasını kolaylaştırdı.

Mikroskobinin Yükselişi: Tomes, Retzius ve Mine-Dentin Paradigması

  1. yüzyıl, taç kavramını kökten dönüştüren mikroyapı keşiflerine sahne oldu.
  • Sir John Tomes, dentin tübüllerini ve mine oluşumundaki hücresel süreçleri tarif ederek taç-kök ayrımının yalnızca anatomik değil, histogenetik bir karşılığı olduğunu gösterdi.
  • Gustaf Retzius, minede artım çizgilerini betimledi; yüzeydeki perikimata ile birlikte bu çizgiler, tacın büyüme tarihini mine üzerinde adeta bir “zaman yazısı” gibi bıraktı.
  • Mine içindeki optik bantlaşmalar, lameller, tufts (tutamlar) ve spindles (iğcikler) gibi oluşumların fark edilmesi, tacın kırılma örüntülerini ve çatlak yönelimlerini açıklayan bir malzeme bilimi dilinin önünü açtı.
    Böylece corona dentis, “parlak kabuk” olmaktan çıkıp, prizma yönelimleriyle yük dağıtan, DEJ’de girintili-çıkıntılı kilitlenme ile çatlak ilerlemesini saptıran bir kompozit olarak anlaşıldı.

Endüstri Devrimi ve Protez: Malzemeyle Şekillenen Taç

  1. sonu–19. yüzyıl boyunca metal işçiliği, porselen teknolojisi ve döküm yöntemleri hızla gelişti. İnce metal kabuklar, porselen “jaket” yaklaşımları ve döküm altın restorasyonlar, doğal tacın form-işlev ikiliğini taklit etmeye çalıştı. Bu dönem, taç tasarımının iki eksenini kalıcı biçimde birleştirdi: estetik topoğrafya (tüberküller, marjinal sırtlar, embrasürler) ve mekanik süreklilik (yük yolları, çatlak durdurma).

Standartların Doğuşu: G.V. Black ve Bilimsel Klinik

  1. yüzyıl sonu–20. yüzyıl başında Greene Vardiman Black, kavite sınıflandırmaları ve preparasyon ilkeleriyle restoratif bilginin omurgasını kurdu. “Önleme için genişletme” tartışmalı kalsa da, minenin asit pürüzlendirmeyle güçlü bağ kurabildiği daha sonra gösterilince, koronal dokunun maksimum korunması idealine giden yol açıldı. Taç artık preparasyonla “oyulan” bir kütle değil, adezif tekniklerle tamamlanan bir kompozite dönüşüyordu.

20. Yüzyıl Ortası: Adeziv Devrim ve Periodontal Boyutlar

1950’lerde Michael Buonocore’un mine asitle pürüzlendirmesi, 1960’larda Rafael Bowen’ın Bis-GMA reçinesini formüle etmesiyle, kompozit-adeziv sistemler tacın konservatif restorasyonunu mümkün kıldı. 1961’de periodontal dokuların dikey boyutlarına ilişkin ölçümler, kron marjinlerinin suprakrestal doku ataşmanına saygılı yerleşiminin uzun dönem stabilite için zorunlu olduğunu ortaya koydu. Aynı yıllarda döküm ve porselen-metal füzyon tekniklerinin olgunlaşması, tam kronları yüksek dayanımla günlük pratiğe taşıdı.

Elektron Mikroskobu ve Yüzey Bilimi: Enamelin İçine Yolculuk

Alan Boyde ve çağdaşlarının taramalı elektron mikroskobu çalışmaları, minenin rölyefini—prizma uçları, interprizmatik alanlar, mikroçatlaklar—üç boyutlu olarak gözler önüne serdi. Bu, oklüzal aşınma, erozyon ve adezif bağlanmanın gerçek yüzey morfolojisi üzerinden anlaşılmasını sağladı. Böylece tacın klinik ömrü, yalnızca “materyal seçimi” değil, yüzey hazırlığı ve mikromekanik kilitlenme stratejileriyle de yönetilir hale geldi.

Dijital Döneme Geçiş: CAD/CAM, Kütüphaneler ve Sandalyebaşı Üretim

1980’lerden itibaren CAD/CAM sistemleri, koronal morfolojiyi intraoral tarama ile yakalayıp kütüphane tabanlı oklüzal şablonlarla eşleştirmeyi mümkün kıldı. Sandalyebaşı üretimle lityum disilikat ve monolitik zirkonya gibi seramikler, tek randevuda anatomik olarak zengin taçlar şeklinde üretilebildi. Bu aşama, tacın “taklit edilmesi” fikrini, veriyle yönetilen bir yeniden üretim düşüncesine dönüştürdü.

21. Yüzyılın Eşiğinde: Endokronlar, Hibrid Bağ ve Zirkonya

Endodontik tedavili posterior dişlerde endokron yaklaşımı, koronal boşluğu retansiyon odası olarak kullandı ve minimal invaziv protez felsefesini güçlendirdi. Self-etch ve evrensel adezif jenerasyonları, dentin-mine alt katmanlarında hibrit tabaka oluşumunu öngörülebilir hale getirdi. Zirkonyada dönüşümle sertleşme ve yeni translusent taneli kompozisyonlar, estetik-dayanım dengesini ileri taşıdı.

Günümüzde Araştırma Eksenleri: Biyomimetik, Biyomalzemeler ve Yapay Zekâ

Bugün corona dentis üzerine çalışmalar birkaç ana hatta yoğunlaşıyor:

  • Biyomimetik remineralizasyon: Amelogenezden ilham alan amelogenin/türev peptit sistemleri, kalsiyum-fosfat çekirdeklenmesi ve iyon salan camlar/bioaktif doldurucular ile yüzey sertliğini ve çatlak dayanımını artırma arayışları.
  • Nano-mekanik karakterizasyon: Nanoindentasyon, mikro-CT, Raman/FTIR ve EBSD gibi yöntemlerle mine ve dentinin yerel elastisite, çatlak başlatma ve yönlü sertlik haritaları.
  • Aşınma ve triboloji: Zirkonya-mine çiftlerinin karşı aşındırıcılığı, tüberkül eğimlerinin aşınma kinetiğine etkisi ve cilalama/ısı işlemlerinin tribolojik yanıtı.
  • Dijital oklüzyon ve tasarım yapay zekâsı: Temas noktalarının öngörücü simülasyonu, artikülatör modellerinin sanal ortama taşınması ve otomatik oklüzal morfoloji sentezi.
  • 3B yazdırma ve seramik işleme: Rezin bazlı geçici taçların yanı sıra, seramik ve kompozitlerin yazdırılabilir formülasyonları üzerine deneysel çalışmalar.
  • Klinik adezyonun dayanımı: Tükürük kontaminasyonu, yaşlandırma döngüleri, çoklu mod etkileşimli adezifler ve MMP inhibisyonu gibi parametrelerin uzun dönem marjinal bütünlüğe etkisi.

Klinik Dilin Olgunlaşması: Tacın Tasarımı, Dokuya Saygı ve Fonksiyon

Bu uzun serüvenin pratik sonucu, bugün tacı üç düzeyde birlikte düşünmemizdir:

  1. Anatomik-histolojik düzey: Mine/dentin kompozit mimarisi ve DEJ’in çatlak saptıran geometrisi.
  2. Biyomekanik düzey: Tüberkül-sırt topografisinin yükleri noktasal temaslar üzerinden güvenli kanallara aktarması.
  3. Periodontal-estetik düzey: Marjin konumunun suprakrestal ataşmana saygısı; gingival zenith, embrasür hacmi ve mikrotekstürün ışık yönetimi.

Bütün bu eksenler, corona dentis’i bir “parça” olmaktan çıkarıp, canlı doku-malzeme-tasarım arayüzünde işleyen bir sistem olarak kavramamızı sağladı. Antik yazarların parlak ve sert yüzey olarak ayırt ettiği taç, mikroskopiyle prizma yönelimlerine, malzeme bilimiyle faz dönüşümlerine, dijital çağda ise veri temelli tasarıma açıldı. Bugün bir tacı planlarken, Albucasis’in alet hassasiyeti, Fauchard’ın sistematik bakışı, Hunter’ın morfolojik disiplini, Tomes ve Retzius’un mikroyapı sezgisi, 20. yüzyılın adeziv devrimi ve çağdaş dijital-biyomimetik yaklaşım aynı hazırlık masasının üzerinde buluşuyor.



İleri Okuma
  • Vesalius, A. (1543). De humani corporis fabrica. Basel: Oporinus.
  • Celsus, A. C. (ca. 1. yüzyıl). De medicina. Roma.
  • Al-Zahrawi (Albucasis). (10.–11. yy). Al-Tasrif.
  • Fauchard, P. (1728). Le Chirurgien Dentiste. Paris: Chez l’Auteur.
  • Hunter, J. (1771). The Natural History of the Human Teeth. London: J. Johnson.
  • Tomes, J. (1859). A System of Dental Surgery. London: John Churchill.
  • Fox, J. (1803–1806). The Natural History and Diseases of the Human Teeth; The History and Treatment of the Diseases of the Teeth. London.
  • Retzius, G. (1895–1897). Çeşitli makaleler; mine artım çizgilerinin betimi. Stockholm.
  • Black, G. V. (1896). Operative Dentistry (Vol. 1–2). Chicago: Medico-Dental Publishing.
  • Land, C. H. (1903). Porselen “jacket” kron tasarımı üzerine patent ve raporlar. Detroit.
  • Taggart, W. H. (1907). Kaybolan mum tekniği (lost-wax) döküm yöntemi bildirimleri. Dental Cosmos.
  • Gargiulo, A. W., Wentz, F. M., Orban, B. (1961). Dimensions and relations of the dentogingival junction in humans. Journal of Periodontology, 32(3), 261–267.
  • Buonocore, M. G. (1955). A simple method of increasing the adhesion of acrylic filling materials to enamel surfaces. Journal of Dental Research, 34(6), 849–853.
  • Bowen, R. L. (1962). Dental filling material comprising vinyl-silane treated silica and a binder consisting of the reaction product of bisphenol-A and glycidyl methacrylate (Bis-GMA). Journal of the American Dental Association, 66(1), 57–64.
  • Boyde, A. (1964–1970’ler). SEM ile mine/dentin yüzey morfolojisi üzerine makaleler.
  • Mörmann, W., Brandestini, M. (1987). CEREC’in klinik bildirileri. Quintessence International.
  • Bindl, A., Mörmann, W. (1999). Clinical evaluation of adhesively placed ceramic endocrowns. Journal of Adhesive Dentistry, 1(3), 255–265.
  • Nakabayashi, N., Kojima, K., Masuhara, E. (1982). The promotion of adhesion through hybridization of dentin. Journal of Biomedical Materials Research, 16(3), 265–273.
  • Kelly, J. R., Denry, I. (2008). Stabilized zirconia as a structural ceramic: An overview. Dental Materials, 24(3), 289–298.
  • Siqueira, W. L., et al. (2018). Biomimetic approaches for enamel remineralization. Current Oral Health Reports, 5, 242–251.
  • Schwendicke, F., et al. (2020). Artificial intelligence in dentistry. Journal of Dental Research, 99(7), 769–774.
  • Zhang, Y., et al. (2022). Translucent zirconia in dentistry. Dental Materials, 38(7), 1015–1031.

Herpetik gingivostomatit

Herpes: Yunanca “herpein” kelimesinden, “sürünmek” anlamına gelir.
Gingivostomatit: Latince “diş eti” anlamına gelen “gingiva” ve “ağız iltihabı” anlamına gelen “stomatit” kelimelerinden oluşur.

Herpes simplek virüsünün sebep olduğu ağız ve diş eti iltihaplanmasıdır. (Bkz; Herpetik)  (Bkz; gingiv-o-stomatit )

Belirtiler

  • 1 ve 3 yaş arasındaki çocuklar genellikle etkilenir.
  • İlk enfeksiyondan sonra, 3 ila 7 gün arasında bir kuluçka döneminden sonra ağız ve boğaz mukoza zarında belirgin bir iltihap vardır.
  • Yüksek ateş eşlik eder.
  • Klinik bir bulgu olarak, çok sayıda kabarcık oral mukoza üzerinde etkilidir. Kabarcıklar hastalığın seyrinde ülserleşir ve kanlı bir arka plan oluışturur.
  • Çevredeki lenf düğümleri genellikle ağrılı olarak şişer.
  • Kabarcıklar veya ülserasyonlar çok ağrılıdır ve çocuklarda ve ebeveynlerde yiyeceklerin reddedilmesine ve yüksek acıya neden olur.
  • Akut, çoğunlukla ateşli, çoğunlukla lenfadenopati ile seyir eder. Nörodermatit süper enfeksiyonu (egzama herpeticatum) ile keratokonjonktivit (lakrimasyon, fotofobi) de mümkündür.

Tanı

Primer herpetik gingivostomatit (PHGS), tipik olarak tip 1 (HSV-1) olan herpes simpleks virüsünün (HSV) neden olduğu viral bir enfeksiyondur. Sıklıkla çocukları etkiler, ancak her yaş grubunda ortaya çıkabilir.

Yaygın klinik tanı kriterleri şunlardır:

  • Ağız lezyonları (soğuk yaralar gibi) veya herpes simpleks virüsü enfeksiyonu öyküsü olan bir kişiyle yakın zamanda temas öyküsü.
  • Veziküller (küçük kabarcıklar) olarak başlayan ve daha sonra ülser oluşturmak için hızla yırtılan oral lezyonlar. Ülserler eritematöz (kırmızı) bir sınıra ve sarımsı beyaz bir psödomembrana sahiptir.
  • Diş eti iltihabı: Bu, eritem (kızarıklık), şişme ve kanama ile karakterize diş etlerinin iltihaplanmasıdır.

Diğer semptomlar ateş, halsizlik (genel bir rahatsızlık hissi) ve bölgesel lenfadenopatiyi (şişmiş lenf düğümleri) içerebilir.

PHGS tipik olarak klinik bir tanıdır ve genellikle onay için laboratuvar testi gerektirmez. Bununla birlikte, belirsiz vakalarda, virüs, oral lezyonlardan birinden sürüntü alınarak ve kültür veya PCR testi için gönderilerek tanımlanabilir.

Bir sınıflandırma sistemine gelince, PHGS de dahil olmak üzere herpes simpleks enfeksiyonları, genellikle bakteriyel enfeksiyonlar gibi resmi bir sistemde sınıflandırılmaz. Bunun yerine, anatomik yerleşime (oral ve genital) ve enfeksiyonun birincil (ilk bölüm) veya tekrarlayan olup olmadığına göre teşhis edilirler.

Ayırıcı tanı

Stomatoz aphtosa, tip A Coxsackie virüslerinin neden olduğu bir herpangina ile karıştırılabilir. Stomatit aphtosa’nın aksine, damak kemerlerinin belirgin iltihabı ve koyu kırmızı çevrili mesane tabanıyla tezahür eder.

Tedavi

  • İmmün yetmezliği olan çocuklarda stomatit aphtosa bir hafta içinde sonuçsuz iyileşir. Hastalık sırasında yiyecek ve sıvı alımını kolaylaştırmak için lokal anestezik oral jeller ve çözeltiler (örn. Dynexan® oral jel veya% 2 Xylocain® jel) kullanılmalıdır. Asiklovir ile virüstatik tedavi (3 kez / gün 5 mg / kg vücut ağırlığı / gün i.v.) şiddetli kurslar için kullanılabilir.

Prognoz

Prognoz genellikle iyidir. Çoğu durumda, iyileşme bir hafta içinde gerçekleşir.

Tarih

Herpetik gingivostomatit terimi tıp literatüründe ilk olarak 19. yüzyılda herpes simpleks virüsünün neden olduğu diş eti ve ağızda ağrılı bir iltihaplanmayı tanımlamak için kullanılmıştır.

Herpetik gingivostomatitin bilinen ilk açıklaması 1867’de Alman doktor Theodor Escherich tarafından yapıldı. Bununla birlikte, durumun uygun şekilde sınıflandırılması ve adlandırılması 20. yüzyıla kadar değildi.

20. yüzyılda, birçok bilim adamı herpetik gingivostomatit anlayışımıza önemli katkılarda bulundu. 1941’de Amerikalı virologlar Thomas Weller ve Frederick Robbins, herpetik gingivostomatitli bir hastanın lezyonlarından herpes simpleks virüsünü izole ettiler. 1956’da Amerikalı virolog John F. Enders, kültürde herpes simpleks virüsünü büyütmek için bir yöntem geliştirdi. Ve 1962’de Amerikalı virolog Albert Sabin, herpes simpleks virüsüne karşı bir aşı geliştirdi.

Herpetik gingivostomatit anlayışımız 21. yüzyılda büyümeye devam etti. Son yıllarda bilim adamları, herpetik gingivostomatitin genetik ve moleküler temelini anlamada ilerleme kaydetmiştir. Ayrıca antiviral ilaçlar gibi herpetik gingivostomatit için yeni tedaviler geliştirdiler.

Günümüzde herpetik gingivostomatit sık görülen bir durumdur. 5 yaşın altındaki çocukların yaklaşık %40’ını etkiler. Çoğu durumda, herpetik gingivostomatit birkaç hafta içinde kendiliğinden geçen hafif bir durumdur. Bununla birlikte, bazı durumlarda, herpetik gingivostomatit daha şiddetli olabilir ve pnömoni gibi komplikasyonlara yol açabilir.

Kaynak:

  1. Oral herpes simplex virus infections–clinical manifestations and diagnosis. UpToDate. Accessed August 23, 2021. https://www.uptodate.com/contents/oral-herpes-simplex-virus-infections-clinical-manifestations-and-diagnosis
  2. Herpetic gingivostomatitis. DermNet NZ. Accessed August 23, 2021. https://dermnetnz.org/topics/herpetic-gingivostomatitis/
https://www.youtube.com/shorts/xRrk2M03Ams

isthmus

Sinonim: istmus.

Antik Yunancadaki εἶμι (eîmi, to go)’den türeyen ἰσθμός (isthmós, neck)’den türemiştir. Latincedeki anlamları:

  1. İki kara parçasını birbirine bağlayan, iki tarafı sularla çevrili dar şerit,
  2. (Anatomi) iki büyük yapıyı birleştiren dar bağlantı,
Hal Tekil Çoğul
nominatif isthmus isthmī
genitif isthmī isthmōrum
datif isthmō isthmīs
akusatif isthmum isthmōs
ablatif isthmō isthmīs
vokatif isthme isthmī

Hipoparatiroidizm

Sinonim: HipoparatiroidiHypoparathyroidism, Hypoparathyreoidismus.

Küçük kalkan bezinin işlevinin normalden daha az olmasıdır. (Bkz; Hipoparatiroidizm)

Kaynak: http://www.nejm.org/na101/home/literatum/publisher/mms/journals/content/nejm/2008/nejm_2008.359.issue-4/nejmcp0803050/production/images/medium/nejmcp0803050_f1.gif

Hiperparatiroidizm

Sinonim: HiperparatiroidiHyperparathyroidism, Hyperparathyreoidismus.

Küçük kalkan bezinin işlevinin normalden fazla olmasıdır. (Bkz; Hiperparatiroidizm)

Kaynak: http://endocrinediseases.org/parathyroid/img/pic_parathyroid_symptoms.gif
Tipleri
1)Primer hiperparatiroidi

Paratiroid bezindeki işlev bozukluğundan kaynaklanır. Geri beslem kontrolünden bağımsız olarak çalışan bez, salgıladığı parathormonla kandaki kalsiyum derişimini arttırır. Kemiklerdeki kalsiyum çözülerek kana karışır. Kemik erimesine bağlı olarak alkalen fosfataz (ALP) değeri yüksek olabilir.

2)Sekonder hiperparatiroidi

Hipokalsemiden kaynaklı kaynaklı parathormon yükseliğine denir. Kronik böbrek yetersizliği veya Vitamin D eksikliğinden kaynaklı olarak kalsiyumun düşmesi gibi durumlarda, parathormon değeri yükselse bile, kalsiyum normal değerine ulaşmayabilir.

3)Tersiyer hiperparatiroidi
4)Kuaterner hiperparatiroidi
5)Kuinerir hiperparatiroidi
6)Psödo hiperparatiroidi
Kaynak:
https://www.researchgate.net/publication/326707504/figure/tbl2/AS:670418159538177@1536851553150/Clinical-presentations-types-complications-and-mortality-of-hyperparathyroidism-in.png

Paratiroid bezi

“Küçük kalkan bezi” ifadesi, paratiroid bezlerini (Latince: glandulae parathyroideae) anlatır. Buradaki “kalkan” vurgusu, komşu olduğu tiroid bezinin (eski adlandırmayla “kalkan bezi”, Latince: glandula thyroidea) şekil ve tarihsel isim geleneğine dayanır. “Para-” öneki ise Yunanca kökenli olup “yanında, bitişiğinde, yakınında” anlamını taşır; bu nedenle paratiroid, kelime kökeni bakımından “tiroidin yanında yer alan bez” demektir. Bu adlandırma, bezlerin hem topografik yakınlığını hem de tarihsel olarak tiroidle karıştırılabilecek derecede “gölge” bir anatomik konumda bulunmasını yansıtır.

Klasik anatomi dilinde tekil kullanım glandula parathyroidea, çoğul kullanım glandulae parathyroideae biçimindedir. Klinik pratikte ise çoğu zaman “paratiroid” tek başına yeterli olur; ancak akademik metinlerde “paratiroid bezleri” ifadesi, hem çoğulluğu hem de endokrin organ niteliğini daha net gösterir.


Genel tanım ve sayısal düzen: “dört küçük bez” kalıbı ve istisnaları

Paratiroid bezleri, tipik olarak dört adet küçük endokrin organdan oluşur ve tiroid bezinin arka yüzüne komşu yerleşimleriyle tanınır. Klasik şema şudur:

  • Üst küçük kalkan bezi: Glandula parathyroidea superior
  • Alt küçük kalkan bezi: Glandula parathyroidea inferior

Bu ikili, her iki tarafta (sağ ve sol) tekrarlanır; böylece toplamda “2 üst + 2 alt = 4” düzeni oluşur.

Bununla birlikte, ansiklopedik düzeyde gerçekçi bir ifade kurmak gerekir: Paratiroid bezlerinin sayısı ve yerleşimi, embriyolojik göç nedeniyle değişkenlik gösterebilir. Bazı bireylerde 3, bazılarında 5–6 bez görülebilir; nadiren daha fazla sayılar bildirilmiştir. Bu değişkenlik, özellikle cerrahi sırasında “eksik bez mi kaldı?” ya da “fazladan bez mi var?” sorularını doğurur ve paratiroid anatomisini, küçük boyutuna rağmen klinik açıdan “yüksek dikkat isteyen” bir alan hâline getirir.


Makroskopik anatomi: boyut, renk, kapsül, ağırlık

Paratiroid bezleri, çıplak gözle bakıldığında çoğu zaman:

  • Sarımsı–kahverengi, bazen kehribar tonlarında,
  • Yumuşak kıvamlı,
  • İnce bir kapsülle çevrili,
  • Çoğunlukla oval veya mercimeksi

görünümdedir. Yağ dokusuyla yakın komşulukları, özellikle erişkinde, ayırt edilmelerini zorlaştırabilir.

Ağırlık konusunda verilen bilgi (toplam 0,1–0,2 g) geleneksel anatomi metinleriyle uyumludur ve “çok küçük ama fizyolojik etkisi çok büyük” endokrin organ örneklerinin en çarpıcılarındandır. Dört bezin toplamı bu aralıkta seyreder; tek tek bezler çoğunlukla birkaç on miligram mertebesindedir.


Topografya: tiroidin arka yüzünde “gizlenen” endokrin halkalar

Paratiroid bezlerinin en tipik yerleşimi, tiroid loblarının arka yüzünde, kapsül ve çevre bağ dokusu düzeyinde tarif edilir. Ancak burada ince bir anatomik nüans vardır:

  • Bezler “tiroidin içinde” değil,
  • Çoğunlukla tiroid kapsülüne bitişik ya da kapsül çevresindeki bağ dokusu planlarında,
  • Nadiren tiroid parankimine yakın/komşu görünümlerde

bulunur.

Üst paratiroid (parathyroidea superior)

Üst paratiroidler genellikle daha sabit yerleşimlidir. Sıklıkla tiroid lobunun üst–orta bölümünün arka tarafında, krikotiroid bölgeye daha yakın bir düzlemde aranır. Bu “görece sabitlik”, embriyolojik kökenleriyle doğrudan ilişkilidir (aşağıda ayrıntılandırılacaktır).

Alt paratiroid (parathyroidea inferior)

Alt paratiroidler ise daha “gezgin” olarak bilinir. Yerleşimleri:

  • Tiroidin alt polüne komşu,
  • Timus yolu boyunca daha aşağı,
  • Nadiren mediastene kadar uzanan ektopik bölgelerde

görülebilir. Bu değişkenliğin ana nedeni, alt bezlerin embriyolojik göç rotasının daha uzun ve değişken olmasıdır.


Komşuluklar: küçük bez, büyük cerrahi anlam

Paratiroid anatomisinin cerrahi ve klinik değeri, yakın komşu yapılar nedeniyle dramatik biçimde artar. Özellikle:

  • N. laryngeus recurrens (rekürren laringeal sinir): Tiroid cerrahisinin kritik siniri olup paratiroidlerin bulunduğu planlara yakın seyreder.
  • A. thyroidea inferior ve dalları: Paratiroidlerin kanlanması çoğunlukla bu damar sistemiyle ilişkilidir.
  • Tiroid kapsülü ve Berry ligamanı çevresi: Diseksiyon planlarının “ince ayarlı” yapılmasını gerektiren bölgelerdendir.

Klinik dilde paratiroidler, “yanlış yerde aranırsa bulunamayan, doğru yerde aranırsa aniden ortaya çıkan” bezler olarak esprili biçimde anılsa da, bu ifade aslında embriyolojiyle yoğrulmuş bir gerçeğe temas eder: Paratiroidi bulmak, çoğu zaman embriyolojik haritayı okumayı gerektirir.


Embriyoloji ve evrimsel bakış: göçün anatomiyi yazdığı bez

Paratiroid bezleri, farinks bölgesindeki faringeal poş sisteminden gelişir. Klasik anlatıda:

  • Üst paratiroidler daha çok 4. faringeal poş kökeniyle,
  • Alt paratiroidler ise 3. faringeal poş kökeniyle

ilişkilendirilir.

Alt paratiroidlerin hikâyesi daha “dramatiktir”: 3. poştan gelişen yapı kompleksi, aynı embriyolojik pakette timus ile birlikte hareket eder. Timus aşağı doğru inerken, alt paratiroidler de bu göçten etkilenir. Sonuç: Alt bezlerin yerleşimi daha değişken, ektopik bulunma olasılığı daha yüksektir.

Evrimsel pencere

Evrimsel perspektiften bakıldığında paratiroidler, kara yaşamına uyum sürecinin “kalsiyum ekonomisi”yle ilişkili organları arasında düşünülür. Su–kara geçişiyle birlikte:

  • Kalsiyumun iskelet deposu olarak daha stratejik hâle gelmesi,
  • Sinir–kas iletimi için dar aralıkta tutulması gereken plazma kalsiyum düzeyi,
  • Üreme, kabuk/iskelet mineralizasyonu ve metabolik talepler

gibi etkenler, kalsiyum–fosfat dengesini “ince ayar” gerektiren bir sistem düzeyine taşır. Bu bağlamda paratiroid bezleri, organizmanın mineral homeostazını anlık ve hızlı biçimde düzenleyen bir “endokrin denetim düğümü” olarak yorumlanabilir.


Mikroskopik yapı: baş hücre, oksifil hücre ve stromanın dili

Histolojik düzeyde paratiroid parankimi, temel olarak:

  • Baş (chief/principal) hücreler: Paratiroid hormonunun (PTH) ana üreticisi.
  • Oksifil hücreler: Daha iri, daha eozinofilik sitoplazmalı; fonksiyonel anlamı baş hücre kadar doğrudan olmamakla birlikte yaşla artma eğilimindedir.

Erişkin paratiroid dokusunda yağ dokusu oranı artabilir; bu da bezin hem görüntülemede hem cerrahi diseksiyonda seçilmesini güçleştirir. Kapsül ve ince septalar, damar–sinir ağını taşır ve parankimi lobüler bir izlenime kısmen yaklaştırabilir.


Fizyoloji: PTH’nin “kalsiyum–fosfat dramaturjisi”

Paratiroid bezlerinin temel görevi, PTH (parathormon) salgılayarak kalsiyum–fosfat homeostazını düzenlemektir. Bu düzenleme, üç hedef organ ekseninde okunur:

1) Kemik: hızlı mobilizasyon, yavaş yeniden şekillenme

PTH, kemikte mineral dengesini dolaylı yollarla etkiler. Kısa vadede kalsiyumu dolaşıma kazandırma eğilimi baskınken, kronik yüksek PTH durumunda kemik yeniden şekillenmesi “kayıp lehine” kayabilir. Bu nedenle hiperparatiroidi, kemik mineral yoğunluğunda azalma ve kırık riskinde artışla ilişkilenebilir.

2) Böbrek: geri emilim ve fosfat atılımı

PTH’nin böbrekte iki kritik etkisi vardır:

  • Kalsiyum geri emilimini artırma (özellikle distal tübül düzeyinde),
  • Fosfat geri emilimini azaltma (proksimal tübülde fosfatüri eğilimi).

Bu çift yönlü ayar, serum kalsiyumu yükseltirken serum fosfatını düşürmeye meyillidir.

3) Vitamin D aktivasyonu: dolaylı bağırsak etkisi

PTH, böbrekte 1-alfa hidroksilaz aktivitesi üzerinden aktif vitamin D (kalsitriol) oluşumunu destekler. Kalsitriol ise bağırsaktan kalsiyum emilimini artırarak sisteme “uzun kollu” bir destek verir.

Ana kontrol mekanizması: kalsiyum-duyarlı reseptör (CaSR)

Paratiroid hücreleri, serum iyonize kalsiyum düzeyini algılayan CaSR aracılığıyla PTH salgısını anlık biçimde ayarlar. Kalsiyum düşünce PTH artar; kalsiyum yükselince PTH baskılanır. Bu, endokrin fizyolojide “en hızlı geri bildirim” örneklerinden biridir.


Klinik önem: küçük bezin büyük sendromları

1) Hiperparatiroidi

  • Primer hiperparatiroidi: En sık tek adenom; daha nadir hiperplazi veya karsinom. Klinik olarak hiperkalsemi, böbrek taşı, kemik ağrısı/osteoporoz, gastrointestinal ve nöropsikiyatrik belirtilerle seyredebilir.
  • Sekonder hiperparatiroidi: Sıklıkla kronik böbrek yetmezliği veya vitamin D eksikliği zemininde; hipokalsemi/hiperfosfatemiye yanıt olarak gelişen kompansatuvar PTH artışı.
  • Tersiyer hiperparatiroidi: Uzun süreli sekonder hiperparatiroidinin özerkleşmesiyle PTH’nin kontrol dışına çıkması.

2) Hipoparatiroidi

Genellikle tiroid/paratiroid cerrahisi sonrası veya otoimmün süreçlerde görülür. Hipokalsemiye bağlı:

  • Perioral uyuşma,
  • Tetani,
  • Kas krampları,
  • Nöromüsküler irritabilite artışı

gibi bulgular öne çıkabilir. Klinik tabloda “ince ayar kaçtığında sistemin ne kadar hassas olduğu” hemen anlaşılır.

3) Ektopik paratiroid ve cerrahi strateji

Alt paratiroidlerin göç yolu nedeniyle ektopik yerleşim olasılığı, özellikle primer hiperparatiroidide adenom arayışında önem kazanır. Cerrahi plan, çoğu zaman:

  • Görüntüleme (USG, sintigrafi, SPECT/CT, 4D-CT gibi),
  • İntraoperatif PTH ölçümleri,
  • Embriyolojik olası yerleşim haritaları

üzerine kuruludur. Bu süreç, paratiroid cerrahisini “mikroanatomi + fizyoloji + zaman” disiplinlerinin kesiştiği özgün bir alan hâline getirir.


Terminolojik netlik: “küçük kalkan bezi” ifadesi neyi doğru yapar?

“Küçük kalkan bezi” söylemi, iki şeyi aynı anda başarır:

  1. Tiroidle komşuluğu sezdirir (“kalkan bezinin üstünde/yanında” fikri),
  2. Boyut farkını vurgular (“küçük” sözcüğüyle).

Ancak akademik kesinlik açısından şunu eklemek yerinde olur: Bezler her zaman “tiroidin üstünde” değil; daha doğru ifade “tiroidin arka yüzünde ve çevresel bağ dokusunda, genellikle dört adet küçük endokrin bez” olur. “Üst–alt” sınıflaması, tiroidin pol referansları ve embriyolojik köken ayrımıyla birlikte düşünüldüğünde anlam kazanır.


Keşif

Paratiroid bezleri, anatominin tuhaf bir ironisi gibi durur: dört küçük doku adacığı, çoğu zaman tiroidin arka yüzünde yağ dokusuna karışmış, cerrahın ışığında bir an parlayıp bir an kaybolan, fakat yokluğu dakikalar–saatler içinde bütün organizmayı altüst edebilen bir endokrin kumanda merkezi.


1) Sahne hazırlanıyor: tiroid cerrahisi, tetani ve “anlaşılamayan felaket”

19. yüzyılın ikinci yarısında tiroid cerrahisi hızla yaygınlaşırken hekimler aynı ürkütücü tabloyu tekrar tekrar görmeye başladı: bazı hastalar ameliyattan kısa süre sonra kasılmalar, paresteziler, spazmlar ve bazen ölümle sonuçlanan nöromüsküler bir fırtınaya giriyordu. Bu tabloya “tetani” deniyor, fakat nedenini kimse kesin olarak açıklayamıyordu. Bazıları bunun “kanda biriken toksinler” ya da tiroidin “temizleyici” bir işlevinin kaybı olduğunu düşünüyordu. Sorun şuydu: ameliyat edilen organ tiroiddi; klinik felaket ise sanki sinir–kas sistemini hedef alıyordu. Bu çelişki, tıp tarihinde sık görülen o dönüm noktalarından birini yaratacaktı: anatomik bir ayrıntı, fizyolojik bir kanuna dönüşecekti.


2) “Küçük, ayrı, inatçı”: Sandström ve paratiroidin anatomik keşfi

Bu düğümün ilk somut ipliği, Uppsala’da genç bir anatomistin disseksiyon masasından çıktı. Ivar Sandström, tiroidin yakınında, ondan belirgin biçimde farklı, küçük bezsel yapılar tarif etti. Önemli olan yalnızca “bir şey bulmuş” olması değildi; onu asıl ayırt eden, bu dokuların tiroidin bir parçası olmadığını ısrarla göstermesiydi: ayrı bir kapsül, ayrı bir doku karakteri, ayrı bir topografik kimlik… Bu nedenle paratiroid bezleri, modern anatomi literatüründe sık sık “son büyük anatomik keşif” diye anılır. Keşif, ilk bakışta sessizdi; fakat cerrahi sahnede tetani gibi bir dram varken bu sessizlik uzun sürmeyecekti.

Sandström, insan ve çeşitli memelilerde bu küçük bezleri tanımladı. Adlandırma da bu “yanında olma” gerçeğini taşıdı: para- (yanında) + thyroidea (tiroid). Böylece “paratiroid” kelimesi, hem yerleşimi hem de tarihsel kaderi içinde bir tür gölge kavram oldu: hep tiroidin yanında, hep tiroidin gölgesinde, ama sonunda tiroidin ötesine geçen bir fizyolojiyle.


3) İlk işlev arayışı: Gley, Vassale, Generali ve tetaninin izi

Anatomik keşif, tek başına klinik felaketi açıklamaz. İşlev bulunmadan organ “susar”. 1890’larda fizyologlar, özellikle hayvan deneyleri üzerinden, tiroid ameliyatlarından sonra görülen tetaninin aslında tiroidin değil, bu küçük bezlerin zedelenmesiyle bağlantılı olabileceğini düşündüler.

Eugène Gley’nin çalışmaları burada kritik bir eşik oluşturdu. Farklı deney düzenekleriyle, tetaninin yalnızca tiroidin alınmasına bağlı olmadığını; paratiroid dokusunun kaybı veya hasarıyla belirginleştiğini işaret eden bulgular ortaya koydu. Gley’nin dönemi için zorluk şuydu: paratiroid bezleri çok küçüktü, sayıları ve yerleri değişkendi, disseksiyon ve cerrahi teknikler bugünkü kadar rafine değildi. Bu nedenle aynı deneyin farklı laboratuvarlarda farklı sonuçlar vermesi şaşırtıcı değildi. Yine de tablo giderek netleşti: “tetani” denen şey, büyük olasılıkla bu küçük bezlerin kaybıyla ilgiliydi.

Giuillo Vassale ve Francesco Generali’nin deneyleri ise paratiroidin “hayati” bir işlev taşıdığı fikrini güçlendirdi. Dönemin kavramsal çerçevesi henüz kalsiyum fizyolojisini bugünkü gibi merkezde görmüyordu; bu yüzden bazı yorumlar “antitoksik” bir görev gibi bugün tarihsel bir ara durak saydığımız hipotezlere yaslandı. Fakat bilim tarihinde sık görülen bir durum tekrarlandı: yanlış açıklama bile doğru gözlemi ileri taşır. Paratiroid çıkarılınca tetani oluyordu; bunun neden olduğu daha sonra bulunacaktı.


4) Kalsiyum sahneye giriyor: MacCallum–Voegtlin ve tetaninin kimyası

  1. yüzyılın başında bir şey değişti: tetani artık yalnızca bir klinik “belirti” değil, ölçülebilir bir metabolik dengesizlik olarak düşünülmeye başlandı. William G. MacCallum ve çalışma arkadaşları, paratiroidin kalsiyum metabolizmasıyla ilişkisini deneysel olarak daha açık biçimde kuran çizgiyi temsil eder. Tetani ile hipokalsemi arasındaki bağlantının netleşmesi, paratiroidin işlevini modern homeostaz diliyle yazmaya başladı.

Bu aşama, hikâyenin en dramatik dönüşlerinden biridir: Bir organın işlevi, “organın ne yaptığı” sorusundan, “organizmanın neyi sabit tuttuğu” sorusuna taşınır. Paratiroid, artık “bir bez” değil, kalsiyumun kan düzeyini dar bir aralıkta koruyan bir kontrol düğümü olarak görülmeye başlanır. Bu, endokrinolojinin olgunlaşma anıdır: küçük bir doku parçası, bütün sinir–kas eksitabilitesinin kimyasal zeminini belirler.


5) Patoloji ve cerrahi kahramanlığı: Erdheim’in düşüncesi, Mandl’in ameliyatı

Paratiroidin yalnızca “yokluğu” değil, “fazlalığı” da bir hastalık üretir. Kemiklerde ağrı, deformite, kırıklar; böbrek taşları; kas güçsüzlüğü; psikiyatrik dalgalanmalar… Bu tablo, daha sonra primer hiperparatiroidizm olarak kavramsallaşacak olan hastalık spektrumunun erken yüzleridir. O dönemde kemik lezyonları “osteitis fibrosa cystica” gibi adlarla tariflenir; paratiroidin kemik üzerindeki etkisi yavaş yavaş anlaşılır.

Felix Mandl’in 1925’te yaptığı paratiroid adenomu çıkarımı, yalnızca bir ameliyat başarısı değildir; aynı zamanda bir “neden–sonuç” iddiasıdır: Eğer bu küçük bezin aşırı çalışması kemik yıkımına yol açıyorsa, o bezi çıkarınca hastalık gerilemelidir. Mandl’in girişimi, paratiroid cerrahisinin tarihini başlatan temel dramatik hamlelerden biri olarak kabul edilir. Cerrah burada, anatomiyi ve yeni doğan fizyoloji bilgisini tek bir noktada birleştirir: boynu açar, küçük bir dokuyu bulur ve bir sistem hastalığını geri çevirir.


6) Hormonun doğuşu: Collip ve “parathormone” fikrinin kesinleşmesi

Bir organın işlevinin “hormonla” anlatılması, endokrinolojinin dilini tamamlar. James B. Collip’in 1920’lerde paratiroid özütleriyle yaptığı çalışmalar, paratiroidin etkisinin bir “kimyasal haberci” üzerinden yürüdüğünü netleştiren dönüm noktalarındandır. Buradaki zorluk, o dönemin biyokimya teknikleri düşünüldüğünde büyüktür: proteinler kırılgandır, özütler inaktiftir, doz–yanıt ilişkisi belirsizdir ve deney hayvanlarında tetani gibi dramatik bir sonlanım, küçük hataları bile büyütür.

Collip’in başarısı, yalnız “aktif madde” elde etmek değil, aynı zamanda şu fikri sağlamlaştırmaktır: Paratiroidin etkisi, kanla taşınan bir hormon aracılığıyla olur; bu hormon kalsiyum düzeyini düzenler ve tetaniyi önler. Böylece “parathormone / parathyroid hormone (PTH)” kavramı, anatomi ve fizyoloji arasındaki köprüyü tamamlar.


7) Moleküler arınma: Rasmussen–Craig ve PTH’nin biyokimyasal saflaşması

Hormon kavramı yerleşse bile, hormonun kendisini saflaştırmak ve tanımlamak ayrı bir çağ gerektirir. 1950’ler–1960’larda Howard Rasmussen ve Lyman C. Craig’in çalışmaları, paratiroid hormonunun biyokimyasal saflaştırılmasına giden yolu temsil eder. Bu dönem, endokrinolojinin “özütlerden moleküllere” geçiş dönemidir. Artık soru şudur: Hangi peptid? Hangi parça aktif? Hangi sekans hangi reseptörü uyarır?

Bu çizgi ilerledikçe PTH’nin parçaları, fragmanlarının farklı biyolojik etkileri ve özellikle PTH(1–34) gibi biyolojik olarak güçlü bölümler klinik farmakolojide giderek önem kazanacaktır. Modern osteoporoz tedavilerinin bir kısmı da bu moleküler parçalanmış bilginin ürünüdür.


8) Hücrenin kulağı: Kalsiyum-duyarlı reseptör (CaSR) ve geri bildirim devrimi

Paratiroid hikâyesinin en zarif bölümlerinden biri, bezin “neyi dinlediğinin” bulunmasıdır. Çünkü paratiroid yalnız hormon salgılayan bir fabrika değil, aynı zamanda kanın iyonik kompozisyonunu anbean izleyen bir sensördür. 1990’larda kalsiyum-duyarlı reseptörün (CaSR) tanımlanmasıyla şu muhteşem fikir moleküler bir gerçekliğe dönüşür: Paratiroid hücresi, kandaki iyonize kalsiyumda çok küçük değişimleri algılar ve PTH salgısını saniyeler–dakikalar ölçeğinde ayarlar.

Bu keşif, klinikte iki büyük kapı açar:

  1. Genetik hastalıkların anlaşılması: CaSR yolundaki bozukluklar, kalsiyum set noktalarını kaydırarak hipokalsemi–hiperkalsemi spektrumlarında ailevi tablolar oluşturabilir.
  2. Hedefe yönelik ilaçlar: Calcimimetic (ör. cinacalcet, bazı intravenöz ajanlar) gibi tedaviler, paratiroidin “duyma” mekanizmasını farmakolojik olarak modüle ederek PTH salınımını düşürebilir.

Böylece paratiroid artık yalnızca “PTH üreten bez” değil, “kalsiyumu algılayan ve buna göre PTH üreten bez” olarak tam bir geri bildirim sistemi şeklinde anlaşılır.


9) Görüntüleme ve operasyonun incelmesi: minimal invaziv paratiroidektomi, intraoperatif PTH ve NIRAF

Paratiroid cerrahisi, tarihte en çok “küçük organı bulma sanatı”yla anılır. Klasik bilateral boyun eksplorasyonu, yıllarca standart yaklaşım oldu. Zamanla görüntüleme teknikleri ve intraoperatif biyokimya oyunu değiştirdi:

  • İntraoperatif PTH ölçümü ile, çıkarılan dokunun gerçekten “sorunlu paratiroid” olup olmadığı dakikalar içinde biyokimyasal olarak teyit edilebilir hâle geldi.
  • Sestamibi temelli nükleer görüntüleme ve SPECT/CT, özellikle tek adenom olgularında hedefe yönelik cerrahiyi kolaylaştırdı.
  • 4D-CT ve gelişmiş kesitsel yöntemler, özellikle reoperasyon ve ektopik bez arayışında önemli rol üstlendi.

Daha yeni ve görsel olarak da etkileyici bir kırılma ise yakın kızılötesi otofloresans (NIRAF) teknolojileriyle geldi. Paratiroid dokusunun, bazı dalga boylarında kendine özgü bir otofloresans sinyali vermesi, cerrahın ameliyat sırasında “bu doku paratiroid olabilir” sezgisini bir optik geri bildirimle güçlendiriyor. Bu yaklaşımın hedefi yalnız bezleri bulmak değil; tiroid cerrahisinde paratiroidlerin korunmasını artırarak postoperatif hipokalsemi riskini azaltmak. Son yıllarda bu alanda klinik çalışmaların belirgin biçimde hızlandığı görülüyor; fiber tabanlı sistemlerden kamera tabanlı platformlara uzanan bir teknoloji ekosistemi oluşmuş durumda.


10) Paratiroidin yeni dili: tek-hücre atlasları, epigenetik haritalar ve oksifil hücrenin sırrı

Paratiroid histolojisi, uzun süre iki ana hücre tipinin (chief ve oksifil) “klasik” betimlemesiyle yetindi. Fakat modern biyoloji artık dokuları “hücre kümeleri” değil, hücrelerin durumları ve geçişleri olarak okuyor. Son yıllarda:

  • Tek-hücre RNA dizileme ile insan paratiroid dokusunun hücre atlasları çıkarılmaya, chief–oksifil ayrımının dinamikleri anlaşılmaya başlandı. Oksifil hücrelerin yalnız “yaşla artan” pasif bir fenomen olmayabileceği; metabolik, mitokondriyal ve farklılaşma eksenlerinde belirli geçişlerle oluşabileceği fikri güçleniyor.
  • Epigenetik ve kromatin mimarisi haritaları, paratiroidin gen düzenleyici ağlarını, hastalık durumlarında hangi düğümlerin kırıldığını, hangi enhancer bölgelerinin aktifleştiğini daha sistematik biçimde göstermeye başladı.

Bu çizgi, hiperparatiroidizm adenomlarının neden belirli gen ağlarına saplandığı, neden bazı olguların agresifleştiği ve neden bazı bezlerin “set noktası” değiştirdiği gibi soruları artık daha sofistike bir düzlemde tartışmaya imkân veriyor.


11) Yeniden yapım hayali: organoidler, kök hücreler, hücre nakli ve “işlevsel bez” üretimi

Paratiroidin biyoteknolojideki en heyecan verici cephesi, son birkaç yılda giderek belirginleşti: Paratiroid dokusunu kültürde uzun süre yaşatmak, hatta organoid düzeyinde “bez benzeri” yapılar üretmek. Bu alanın itici gücü özellikle kronik hipoparatiroidi: yaşam boyu kalsiyum–D vitamini dengesiyle yürüyen, böbrek taşı ve hiperkalsiüri riskiyle uğraşan, kalite-of-life yükü yüksek bir hastalık alanı.

Kök hücre kökenli paratiroid organoidleri ve deneysel modellerde fonksiyon gösteren “bez üretimi” çalışmaları, endokrin replasmanın bir sonraki aşamasını ima ediyor: yalnız hormon vermek değil, hormon üreten ve geri bildirim kuran bir doku sistemini geri kazandırmak. Bugün için bunlar çoğunlukla araştırma düzeyinde; fakat yön net: endokrinoloji, doku mühendisliğiyle birleşiyor.


12) Klinik tedavide güncel eşik: PTH replasmanında uzun etkili moleküller ve Yorvipath dönemi

Hipoparatiroidi tedavisinde uzun yıllar temel yaklaşım, kalsiyum ve aktif D vitaminiyle “yerine koyma”ydı; fakat bu yaklaşım, fizyolojik PTH dalgalanmasını ve böbrek kalsiyum işlenmesini tam taklit edemez. Rekombinant PTH tedavileri bu nedenle önemli bir paradigmaydı.

Son dönemde ise uzun etkili PTH prodrug stratejileri öne çıktı. Palopegteriparatide (TransCon PTH) bu hattın en görünür örneklerinden biri hâline geldi ve düzenleyici onaylarla klinik pratiğe güçlü bir giriş yaptı. Bu gelişme, paratiroid hikâyesinin modern çağdaki simgesel tamamlanması gibi okunabilir: 19. yüzyılda “küçük bez kaybolduğunda tetani oluyor” gözlemiyle başlayan yol, 21. yüzyılda “fizyolojiye yakın PTH replasmanı”na doğru rafine bir terapötik mimariye evrildi.




İleri Okuma
  • Sandström I. (1880) Om en ny körtel hos menniskan och åtskilliga däggdjur. Upsala Läkareförenings Förhandlingar.
  • Sandström I. (1880) On a new gland in man and several mammals (glandulae parathyroideae). Upsala Läkareförenings Förhandlingar.
  • Gley E. (1891) On the effects of extirpation of the thyroid gland – comments on the notes of Arthaud and Magon. Comptes rendus des séances de la Société de biologie et de ses filiales, 3:551–554.
  • Vassale G., Generali F. (1896) On the effects of extirpation of the parathyroid glands. Rivista di Patologia Nervosa e Mentale, 1:249–252.
  • MacCallum W.G., Voegtlin C. (1909) The relation of the parathyroid to calcium metabolism and the nature of tetany. Journal of Experimental Medicine, 11:118–151.
  • Mandl F. (1925) Parathyroid adenoma surgery in osteitis fibrosa cystica. (Tarihsel kaynaklarda farklı bibliyografik varyantlarla anılmaktadır).
  • Collip J.B. (1925) Extraction of parathyroid hormone which will prevent or control parathyroid tetany and regulates level of blood calcium. Journal of Biological Chemistry, 63:395–438.
  • Rasmussen H., Craig L.C. (1962) Purification of bovine parathyroid hormone by gel filtration. Biochimica et Biophysica Acta, 56:332–338.
  • DeGroot L.J., Chrousos G., Dungan K., et al. (eds.) (2000– ) Endotext. MDText.com, Inc., South Dartmouth (MA), online reference work.
  • Alfadda T.I., Saleh A.-M. (2014) The calcium-sensing receptor 20 years later. American Journal of Physiology – Cell Physiology.
  • Kim E.S. (2015) Recombinant Human Parathyroid Hormone (1–84). Drugs, 75:1293–1303.
  • Rubin M.R., Dempster D.W., Zhou H., et al. (2016) Therapy of Hypoparathyroidism With PTH(1–84). Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, 101(7):2742–2750.
  • Moore K.L., Persaud T.V.N., Torchia M.G. (2019) The Developing Human: Clinically Oriented Embryology. Elsevier, 11th ed., ISBN: 978-0-323-61154-1.
  • Standring S. (2021) Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice. Elsevier, 42nd ed., ISBN: 978-0-7020-7705-0.
  • Guyton A.C., Hall J.E. (2021) Textbook of Medical Physiology. Elsevier, 14th ed., ISBN: 978-0-323-59712-8.
  • Boron W.F., Boulpaep E.L. (2022) Medical Physiology. Elsevier, 4th ed., ISBN: 978-0-323-90820-7.
  • Jameson J.L., Fauci A.S., Kasper D.L., Hauser S.L., Longo D.L., Loscalzo J. (2022) Harrison’s Principles of Internal Medicine. McGraw-Hill Education, 21st ed., ISBN: 978-1-259-64126-8.
  • Jung Y.L., et al. (2024) Epigenetic profiling reveals key genes and cis-regulatory networks specific to human parathyroids. Nature Communications.
  • Mao J., et al. (2024) Single-cell RNA sequencing reveals transdifferentiation of human parathyroid oxyphil cells. [PubMed indexed journal record].
  • Ascendis Pharma. (2024) FDA Approves YORVIPATH® (Palopegteriparatide) as the First and Only Treatment for Hypoparathyroidism in Adults. Company news release, Aug 12, 2024.
  • Clarke B.L., et al. (2025) Efficacy and Safety of TransCon PTH in Adults With Hypoparathyroidism. Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, 110(4):951–.
  • Cousart A.G., et al. (2025) Near-Infrared Autofluorescence for Parathyroid Detection. JAMA Surgery.
  • Kano M., et al. (2025) Generation of parathyroid glands from pluripotent stem cells. [PubMed Central indexed journal record].