Wernicke afazisi

Carl Wernicke (1848-1905), beynin dili anlamadaki rolünün anlaşılmasına yaptığı katkılarla tanınan Alman bir doktor ve nöropatologdur. Özellikle beynin sol temporal lobunda bulunan ve dil işleme ve anlama ile ilişkili bir bölge olan Wernicke alanını tanımlamasıyla ünlüdür. Wernicke’nin çalışmaları nörodilbilim alanının kurulmasına yardımcı olmuş ve dilin nörolojik temelleri üzerine modern araştırmaların önünü açmıştır.

Wernicke afazi, öncelikle dilin anlaşılamamasından kaynaklanan bir sensörik afazi biçimidir. (Bkz; afazi)
Primer konuşma davranışı eksikliği, afazinin sessiz formlarından biridir.

  • Bu sendrom iki ana unsurdan oluşur:
    1. konuşmanın anlaşılmasındaki bozukluk – temelde hem sözlü hem de yazılı kelime unsurlarını algılayamama ve
    2. nispeten akıcı ancak parafazik bir konuşma.
  • Bunlardan ilki, iç konuşma akışını ve onun sembolik dilin buna eşlik eden manipülasyonunu büyük ölçüde etkiler ve sınırlı bir kafa karışıklığına neden olur. Dildeki kusur, sözlü ve yazılı kelimelerin tekrarlanmasındaki değişken yetersizlikle daha da kendini gösterir. Wernicke afazi vakalarında lezyonun yeri, birincil işitme korteksine yakın sol üst lateral temporal lobdur. Görsel ilişki alanlarının katılımı veya bunların birincil görsel kortekslerden ayrılması, okuyamama (aleksi) olarak yansıtılan ortak bir eşliktir.
  • Broca afazisinin tersine, Wernicke afazili hasta genellikle isteyerek konuşur, serbestçe hareket eder ve garip bir şekilde eksikliğinin farkında değildir. Konuşma çoğunlukla çaba sarf etmeden üretilir; ifadeler ve cümleler normal uzunlukta görünür ve uygun şekilde tonlanır ve ifade edilir. Afazik rahatsızlıklar bağlamında bu nitelikler, konuşmanın “akıcılığı” olarak adlandırılır (yani, Wernicke afazisi akıcı bir afazidir). Akıcılığa ve normal aruza rağmen, hastanın konuşması kayda değer ölçüde anlamdan yoksundur.
    • Wernicke afazili hasta, pek çok anlamsız kelime üretir ve kelimelerin kendileri genellikle yanlış biçimlendirilmiş veya uygunsuzdur, bu bozukluk parafazi olarak adlandırılır.
    • Bir fonem (dil olarak tanınabilen minimum ses birimi) veya bir hece bir kelime içinde ikame edilebilir (örneğin, “Çim yeşaldir”); buna gerçek paraphasia denir.
    • Bir kelimenin diğerinin yerine geçmesi (“Çim mavidir”) sözel paraphasia veya semantik ikame olarak adlandırılır ve Wernicke afazisinin daha da karakteristik özelliğidir.
    • Dilin bir parçası olmayan neolojizmler, yani heceler veya kelimeler de görünebilir (“Çim huysuzdur”).

En uç noktasında, Wernicke afazisinin akıcı, parafazik konuşması tamamen anlaşılmaz olabilir (anlamsız kelimeler veya jargon afazi). Ancak akıcılık, Wernicke afazisinin değişmez bir özelliği değildir. Bazı hastalarda konuşma tereddütlü olabilir, bu durumda blok, kelime öbeğinin anahtar isim, fiil veya açıklayıcı ifade gibi merkezi iletişimsel (öngörücü) öğeyi içeren kısmında meydana gelme eğilimindedir. Böyle bir bozukluğa sahip hasta, sürekli olarak doğru kelimeyi aradığı ve bulmakta zorlandığı izlenimini taşır. Wernicke afazi de bazen tam bir mutizmle başlayabilir. Dilin ifade edilmesi için gerekli olan motor aparat sağlam olsa da, şiddetli Wernicke afazisi olan hastalar, temel iletişim araçlarından yoksun oldukları için sosyal olarak işlev görmekte güçlük çekerler. Kendilerine söylenenleri tam olarak anlayamazlar; birkaç basit komut hala yürütülebilir, ancak karmaşık komutların yerine getirilememesi söz konusudur. Anlayarak yüksek sesle veya sessizce okuyamaz, başkalarına ne istediklerini veya düşündüklerini söyleyemez veya spontan yazamazlar. Yazılı harfler genellikle anlamsız sözcükler halinde birleştirilir, ancak doğru sözcükler dağılabilir. Görülen veya hissedilen bir nesneyi belirlemeye çalışırken, bazen dikteden tekrar edebilseler de adını bulamazlar; ne de kopyalayabilecekleri kelimeleri dikteden yazamazlar. Kopyalama performansı oldukça yavaş ve zahmetlidir ve denetçinin el yazısı stili de dahil olmak üzere modelin dış hatlarına uygundur. Tüm bu kusurlar değişen derecelerde ciddiyetle mevcuttur ve en hafif biçimi, hafif sözlü ve lafzî ifadelerden ve dilbilgisi açısından karmaşık materyalin (“mini Wernicke”) anlaşılmasında asgari zorluktan oluşur.

Genel olarak okuma, yazma, adlandırma ve tekrar etmedeki bozukluklar, anlama güçlüğünün şiddeti ile paraleldir. Bununla birlikte, konuşma dilinin okunmasının veya anlaşılmasının orantısız bir şekilde etkilendiği istisnalar vardır. Bazı afaziologlar bu nedenle iki Wernicke sendromundan bahseder. İdealleştirilmiş Broca-Wernicke şeması açısından, Wernicke afazisinde motor dil alanları artık işitsel ve görsel alanların kontrolü altında değildir. Motor konuşma alanlarının işitsel ve görsel olanlarla bağlantısının kesilmesi, tekrarın bozulmasına ve yüksek sesle okuyamamaya neden olur. Okuma akıcı kalabilir, ancak konuşma dilini bozan aynı parafasik hatalarla. Wernicke bölgesindeki lezyonlarla disleksi (harflerin ve kelimelerin görsel algısının bozulması) ortaya çıkması, görünüşte çoğu bireyin, bütünleştirici posterior perisylvian bölgesi merkezlerine erişmeden önce basılı kelimeyi işitsel forma dönüştürerek okumayı öğrenmesiyle açıklanmaktadır. Sadece doğuştan sağırlarda görsel ve merkezi bütünleştirici dil merkezleri arasında doğrudan bir yol olduğu düşünülmektedir. Felçten kaynaklanan

Felçten kaynaklanan Wernicke afazi genellikle zamanla düzelir, bazen hastadan bilinmeyen kelimeleri tekrar etmesini, alışılmadık nesneleri veya nesnelerin parçalarını adlandırmasını, zor kelimeleri hecelemesini veya karmaşık yazmasını isteyerek kusurların tespit edilebileceği noktaya kendi kendine oluşturulmuş cümleler. Daha olumlu bir prognoz, bazı unsurların, örneğin okuma, başlangıçtan itibaren sadece biraz bozulduğu bu formlara katılır. Daha önce tartışıldığı gibi, Wernicke alanı terimi, planum temporale’nin en yan kısmındaki alan 22’nin arka kısmına uygulanmıştır. Kural olarak, Wernicke afazisinde lezyon posterior perisylvian bölgede (posterosuperior temporal, supramarjinal, angular ve posterior insular girus içerir) uzanır ve genellikle sol orta serebral arterin inferior (alt) bölümünün embolik oklüzyonunun bir sonucudur. Temporoparietal bölgenin subkorteksiyle sınırlı bir kanama veya bu bölgenin tümör, apse, herpes ensefaliti veya küçük bir putaminal veya talamik kanamanın uzantısı tarafından tutulumu benzer etkilere sahip olabilir ancak daha iyi bir prognoz olabilir. Felç de dahil olmak üzere posterior temporal korteksin derinliklerindeki yapıları içeren herhangi bir lezyon, ilişkili bir sağ homonim kadran veya hemianopiye neden olacaktır. Genellikle uzuvlarda veya yüzde bir zayıflık yoktur, bu nedenle akıcı afazili hasta, özellikle jargon afazi varsa, yanlış psikotik veya kafası karışmış olarak teşhis edilebilir. Kertesz ve Benson’a göre, Wernicke afazisinin kalıcılığı, hem sol supramarjinal hem de açısal girisi içeren bir lezyonla ilişkilidir ve bu nedenle Gerstmann sendromunun unsurları belirgin olabilir. Bu nedenle arka perisilvian bölge, çeşitli dil işlevlerini kapsıyor gibi görünmektedir ve lezyonun boyutundaki ve yerindeki küçük değişiklikler, Wernicke afazisinin unsurlarındaki önemli varyasyonlarla ilişkilidir veya iletim afazisine, saf kelime körlüğüne veya saf kelime sağırlığına vs.

İlginç teorik problem, gözlemlenen tüm eksikliklerin arka perisilvian bölgede bulunan tek bir dil fonksiyonunun göstergesi olup olmadığı veya bunun yerine anatomik yolları beynin küçük bir bölgesinde bir araya gelen bir dizi ayrı sensörimotor aktivitenin göstergesi olup olmadığıdır. Dilin öğrenildiği ve hastalıkta kötüleştiği birçok yol göz önüne alındığında, ikinci hipotez daha olası görünmektedir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Afazi

“Afazi” teriminin kökeni, “konuşmayan” anlamına gelen ἄφατος (áphatos) kelimesinden türetilen Antik Yunanca ἀφασία (afazia) kelimesine kadar uzanır. Bu etimolojik kök, afazinin temel özelliğini vurgulamaktadır: Dili kullanma ve anlama becerisinde önemli bir bozulma. Afazinin incelenmesi ve anlaşılması, ilk kavramsallaştırılmasından bu yana önemli ölçüde gelişmiştir. İlk yorumlar öncelikle konuşma kaybına odaklanıyordu, ancak çağdaş tanımlar afaziyi, beyin hasarı veya hastalığın ardından üretimi, kavramayı ve okuma ve yazma yeteneğini etkileyen karmaşık bir dil bozukluğu olarak kabul ediyor.

Tarihsel olarak afazi ve alt tiplerinin anlaşılması, nörolojinin tıbbi bir disiplin olarak gelişimiyle yakından bağlantılı olmuştur. 19. yüzyıl, Paul Broca ve Carl Wernicke gibi doktorların önemli katkılarıyla afazi araştırmaları için çok önemli bir dönemdi. Broca’nın çalışması, frontal lobdaki konuşma üretimi için çok önemli olan bölgenin (Broca bölgesi) tanımlanmasına yol açtı; dolayısıyla ifade edici dil eksiklikleri için “Broca afazisi” terimi kullanıldı. Tersine, Wernicke, dilin anlaşılmasıyla ilişkili bir arka beyin bölgesini (Wernicke alanı) keşfetti ve bu, alıcı dil zorlukları için “Wernicke afazisi” nin tanımlanmasına yol açtı.

Afazi Örnekleri

  • İletken Afazi: Anlama ve akıcılığın korunmasına rağmen kelimeleri ve cümleleri tekrarlama yeteneğinde belirgin bir bozulma ile karakterizedir.
  • Anomik Afazi: Bireyler, nesnenin ne olduğunu ve kullanımını bilmelerine rağmen, nesnelere isim vermede belirli bir zorluk yaşarlar.

Afazi Uyarı İşaretleri

  • Konuşulan kelimeleri anlamada zorluk.
  • Okuduğunu anlamadaki zorluklar.
  • Kelimelerin, jestlerin veya görsel ipuçlarının yanlış yorumlanması.
  • Yanlış anlaşılan soru veya yorumlara anlamsız yanıtlar vermek.

Afazili Ünlü Bireyler

Mark McEwen, Bruce Willis ve Emilia Clarke, afazi ile ilgili deneyimlerini kamuya açık bir şekilde paylaşarak, bu durumun entelektüel yetenekleri veya sosyal statüleri ne olursa olsun herkesi etkileyebileceğini gösterdi. Hikayeleri afazili bireylerin karşılaştığı bilişsel ve iletişimsel zorluklara dikkat çekiyor.

Afazi ile Araç Kullanmak

Araştırmalar, ciddi iletişim bozuklukları yaşayanlar da dahil olmak üzere, afazili bireylerin araba kullanabildiğini göstermektedir. Bu, afazinin dil işleme becerilerini etkilemesine rağmen, bireyin güvenli bir şekilde yön bulabilmesi ve yol işaretlerini ve komutlarını anlayabilmesi koşuluyla, araba kullanmak gibi karmaşık görevleri yerine getirme kapasitesini mutlaka olumsuz etkilemediğini göstermektedir.

Afazi Nedenleri

Afazi öncelikle beynin dil işleme ve üretiminden sorumlu bölgelerinin hasar görmesinden kaynaklanır. Bu hasar çeşitli yollarla meydana gelebilir; en yaygın olanları şunlardır:

  • İnme: Beynin bazı bölümlerine kan akışının kesintiye uğraması veya azalması, beyin dokusunun oksijen ve besin almasının engellenmesi ve beyin hücrelerinin ölümüne yol açması, afazinin en sık görülen nedenidir.
  • Kafa Yaralanması: Travmatik beyin hasarı, afaziye yol açan beyin hasarına neden olabilir.
  • Beyin Tümörü: Beynin dil ile ilgili bölgelerinde yavaş büyüyen tümörler, dil fonksiyonlarını giderek bozabilir.
  • Dejeneratif Hastalıklar: Alzheimer hastalığı veya diğer demans türleri gibi durumlar, afazinin kademeli başlangıcı da dahil olmak üzere ilerleyici bilişsel gerilemeye yol açabilir.

Stres ve anksiyete afazinin doğrudan nedenleri olmasa da, kronik stres inme risk faktörlerini artırabilir ve dolaylı olarak afazi gelişme riskini artırabilir. İnme sonrası bireylerde yaygın olarak gözlemlenen anksiyete, afazili kişilerin karşılaştığı zorlukları daha da kötüleştirebilir ancak bu durumun kendisinin nedensel bir faktörü değildir.

Şiddet ve Etki

Afazinin şiddeti, beyin hasarının yeri ve derecesine bağlı olarak önemli ölçüde değişebilir. Afazi, kelime bulmada zorluğa neden olan hafif düzeyden, iletişim kurmanın neredeyse imkansız hale geldiği şiddetli düzeye kadar değişebilir. Bu durum, genellikle ciddi, bazen yaşamı tehdit eden durumlarla ilişkili, altta yatan beyin hasarını veya hastalığını belirtir.

Afazi Türleri

Afazi, etkilenen dil alanlarına ve bozulma şekline göre çeşitli türlere ayrılır. En sık tanımlanan üç tür şunlardır:

  • Wernicke Afazisi: Neologizmlerin (uydurma kelimeler) kullanımı da dahil olmak üzere akıcı fakat anlamsız konuşma ve konuşulan dili anlamada önemli zorluk ile karakterizedir.
  • Broca Afazisi: Akıcı olmayan, çaba gerektiren, çoğu kez tam bir anlama ile konuşma ile karakterizedir. Bireyler tam cümleler oluşturmakta zorlanırlar ve küçük kelimeleri atlayabilirler ancak genellikle konuşulan dili iyi anlarlar.
  • Global Afazi: Hem konuşma üretimi hem de anlamadaki önemli bozuklukları birleştiren en şiddetli form.

Diğer dikkate değer türler arasında, asıl zorluğun kelimeleri bulmak (nesneleri veya kavramları adlandırmak) olduğu anomik afazi ve iyi kavrama ve akıcı konuşmaya rağmen kelimeleri veya cümleleri tekrarlamadaki zorluklarla karakterize edilen iletken afazi yer alır.

Kurtarma ve Yönetim

Afaziden iyileşme bireyler arasında büyük farklılıklar gösterir. Bazıları, özellikle erken ve yoğun konuşma-dil terapisiyle, afazi öncesi dil işlevlerinin çoğunu yeniden kazanabilirken, diğerleri uzun vadeli iletişim güçlükleri yaşayabilir. İyileşme süreci genellikle iletişim kurmanın yeni yollarını öğrenmeyi ve dil becerilerindeki değişikliklere uyum sağlamayı içerir. Rehabilitasyon sadece dil becerilerini geliştirmeye değil, aynı zamanda yaşam kalitesini artırmak ve sosyal izolasyonu azaltmak için alternatif iletişim stratejilerinden yararlanmaya da odaklanır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

İleri Okuma

  1. Broca, P. (1861). “Remarques sur le siège de la faculté du langage articulé, suivies d’une observation d’aphémie (perte de la parole).” Bulletin de la Société Anatomique de Paris, 36, 330-357.
  2. Wernicke, C. (1874). “Der aphasische Symptomenkomplex: Eine psychologische Studie auf anatomischer Basis.” Breslau, Cohn & Weigert.
  3. Luria, A.R. (1970). “Traumatic Aphasia: Its Syndromes, Psychology, and Treatment.” Mouton.
  4. Damasio, A.R. (1992). “Aphasia.” The New England Journal of Medicine, 326(8), 531-539. doi:10.1056/NEJM199202203260806
  5. Goodglass, H., & Kaplan, E. (1983). “The Assessment of Aphasia and Related Disorders.” Lea & Febiger.

phēmí

Sinonim: φάναι (phánai, phanai; şimdiki zamanda mastar hali), φᾱμί (phāmí).

Ana Hint-Avrupa’daki *bʰeh₂- (konuşmak)’den türemiştir.

Antik Yunancadaki φημί (phēmí)’nin anlamları;

  • Ben konuşurum, söylerim.
  • Ben evet derim, onaylarım, doğrularım, savunurum.

pilus

Sinonim: pil-.

E. coli.’nin pillusu Kaynak: http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/d/d4/E._coli_fimbriae.png/220px-E._coli_fimbriae.png

Ana Hint-Avrupadaki *pil- (one string of hair)’den türemiştir.

Latincedeki(m) anlamları:

  1. Saç, kıl,
  2. Önemsiz miktar, zerre, az miktarda.

    Kaynak: http://www.nutrigrowhair.com/images/nut_healthy_banner_by_desktop.jpg
Hal Tekil Çoğul
nominatif pilus pilī
genitif pilī pilōrum
datif pilō pilīs
akusatif pilum pilōs
ablatif pilō pilīs
vokatif pile pilī

Köken 2: Latincedeki pīlum (cirit)’den türemiştir. Triarii bölüğü anlamına gelir.

Hal Tekil Çoğul
nominatif pīlus pīlī
genitif pīlī pīlōrum
datif pīlō pīlīs
akusatif pīlum pīlōs
ablatif pīlō pīlīs
vokatif pīle pīlī

f plasmid

tüm bakterilerde bulunan bu plasmid, gen alışverişinde kullanılır.
-beren bakteri f+, alan bakteri f- diye nitelendirilir.
sex pilusun oluşumunu sağlar.

Plasenta

1) Etimolojik köken ve terminoloji

“Plasenta” sözcüğü, Latince placenta (düz, yassı kek/pide) kelimesinden türemiştir; bu kullanımın kökeninde, organın disk benzeri düzlemsel morfolojisi yer alır. Latince biçim ise Eski Yunanca plakoús / plakountos (düzleşmiş, yassı ekmek/kek) ile ilişkilidir. Tıpta “plasenta” terimi, gebelik boyunca yalnızca geçici olarak var olan, anneye ait uterin dokular ile fetüse ait trofoblast kökenli dokuların birlikte oluşturduğu, anne–fetüs arayüzünde hem “ayırıcı” hem “bağlayıcı” işlev gören kompleks organı ifade eder. Bu nedenle plasenta, klasik organ tanımının ötesinde, iki farklı bireye ait biyolojik sistemlerin kontrollü temasını yöneten dinamik bir “geçici endokrin–immün–vasküler arayüz” olarak kavramsallaştırılır.


2) Tarihsel gelişim: anatomi bilgisinden fizyolojiye, oradan moleküler plasentolojiye

Plasentanın varlığı ve gebelikle ilişkisi, erken dönem anatomi ve obstetrik gözlemlerle tanınmış olsa da, uzun süre boyunca plasentanın “anne dokusu mu yoksa fetüsün uzantısı mı” olduğu tartışılmıştır. Bu ikilik, modern embriyolojiyle açıklığa kavuşmuştur: plasenta, hem anne (desidua/uterin endometriumun gebelikteki özel dönüşümü) hem de fetüs (koryon frondozum ve villöz trofoblast) bileşenleriyle “iki kökenli” bir organdır.

  1. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında histoloji ve mikroskopinin gelişmesiyle, villöz yapı, spiral arter dönüşümü ve intervillöz boşluk gibi temel anatomo-fonksiyonel kavramlar tanımlanmıştır. 20. yüzyıl ortalarından itibaren endokrinoloji, immünoloji ve hemodinami disiplinleri plasentanın yalnızca “beslenme ve gaz değişimi” sağlayan pasif bir filtre olmadığını; aksine hormon sentezleyen, damar dönüşümünü yöneten, bağışıklığı modüle eden ve fetüs gelişimini “sinyal ağı” ile programlayan aktif bir organ olduğunu ortaya koymuştur. Son 30–40 yılda moleküler biyoloji, genomik, proteomik ve tek hücreli analizlerin gelişimiyle “plasenta bariyeri”, “trofoblast alt tipleri”, “maternal–fetal immün tolerans”, “plasental eksozomlar/mikroveziküller”, “mikrobiyom tartışmaları” ve “plasental epigenetik” gibi modern plasentolojinin omurgasını oluşturan alanlar belirginleşmiştir.

3) Evrimsel biyolojik bağlam: memelilerde plasentanın uyarlanımı ve anne–fetüs çatışması

Plasenta, özellikle öterian (plasentalı) memelilerde embriyonun uterusta uzun süreli gelişimini mümkün kılan başat evrimsel yeniliklerden biridir. Ancak bu yenilik “salt işbirliği” üzerine kurulmaz; anne ve fetüsün kısmen farklı çıkarları bulunur. Fetüs, büyüme ve kaynak transferini maksimize etme eğilimindeyken anne organizması, kendi metabolik bütünlüğünü ve gelecekteki üreme potansiyelini koruyacak biçimde kaynak tahsisini düzenlemek ister. Bu gerilim, “anne–fetüs çatışması” (parental conflict) ve “genomik damgalanma” (imprinting) gibi kavramlarla açıklanır. Plasenta, bu çatışmanın hem sahnesi hem de düzenleyicisidir: trofoblast invazyonu, uterin damarların yeniden modellenmesi, büyüme faktörü sinyallemesi ve hormon üretimi gibi süreçler, kaynak akışını belirleyen ana düğümlerdir.

Evrimsel açıdan plasentanın morfolojisi türler arasında belirgin farklılıklar gösterir. İnsan plasentası “hemochorial” tiptedir: anne kanı, fetal villusların dış yüzeyini oluşturan trofoblast tabakalarıyla doğrudan temas eder; bu yapı, yüksek verimli madde alışverişini kolaylaştırırken aynı zamanda invazyon, immün tolerans ve hemostaz açısından karmaşık düzenleme gerektirir. Bu yüzden insan gebeliğinde preeklampsi, plasenta akreta spektrumu ve fetal büyüme kısıtlılığı gibi “plasenta kökenli sendromlar”, türün hemochorial plasentasyonunun biyolojik bedelleri olarak da yorumlanabilir.


4) Embriyolojik köken ve yapısal organizasyon

4.1. Trofoblast ve villöz ağaç

Plasentanın fetal bileşeni, blastosistin dış hücre kitlesinden farklılaşan trofoblasttan gelişir. Trofoblast, iki ana hat üzerinden özelleşir:

  • Sitotrofoblast: Proliferatif hücre havuzu; villöz ağacın büyümesi, onarımı ve farklılaşması için temel kaynaktır.
  • Sinsityotrofoblast: Çok çekirdekli, süreklilik gösteren yüzey tabakası; anne kanıyla doğrudan temas eden ana bariyer ve endokrin üretim platformudur.

Koryonik villuslar “ağaç” benzeri dallanma gösterir: erken dönem “primer villus” → mezodermin girişiyle “sekonder villus” → fetal kapillerlerin oluşmasıyla “tersiyer villus”. Gebelik ilerledikçe terminal villuslar artar; bu, difüzyon mesafesini azaltarak gaz ve besin transfer verimliliğini yükseltir.

4.2. Maternal bileşen: desidua ve spiral arter dönüşümü

Anne tarafında endometrium, progesteron etkisiyle desidualaşır; bezler, stromal hücreler ve immün hücre bileşimi (özellikle uterin NK hücreleri, makrofajlar, T regülatuvar hücreler) gebeliğe özgü bir mikroçevre oluşturur. Plasentanın sağlıklı gelişimi için kritik olaylardan biri spiral arterlerin yeniden modellenmesidir: ekstravillöz trofoblast hücreleri, spiral arter duvarına ilerleyerek kas-elastik yapıyı azaltır ve damarları düşük dirençli, yüksek akımlı bir “uteroplasental” sisteme dönüştürür. Bu dönüşüm yeterli olmazsa intervillöz boşluğa kan akışı pulsatif ve yüksek basınçlı hale gelir; oksidatif stres, endotelyal disfonksiyon ve inflamasyon üzerinden preeklampsi ve fetal büyüme kısıtlılığı patofizyolojisi gelişebilir.

4.3. Plasenta bariyeri: “ayıran” ama “izole etmeyen” arayüz

Plasenta, anne ve fetüse ait iki dolaşım sistemini birbirinden ayırır; normal koşullarda anne ve fetüs kanı karışmaz. Bununla birlikte “ayırma” mutlak bir izolasyon değildir: gazlar, su, elektrolitler, glukoz, amino asitler, yağ asitleri, hormonlar ve çok sayıda küçük molekül seçici mekanizmalarla geçer. Bariyerin başlıca bileşenleri (gebelik haftasına bağlı olarak kalınlıkları değişmekle birlikte) sinsityotrofoblast, bazal membran, villöz stroma ve fetal kapiller endotelidir. Gebelik ilerledikçe bariyer incelir; bu, difüzyon için avantaj yaratırken aynı zamanda bazı toksin ve ilaçların geçişi açısından klinik önem taşır.


5) Dolaşım fizyolojisi: iki devre, tek arayüz

5.1. Maternal uteroplasental dolaşım

Maternal kan, spiral arterlerden intervillöz boşluğa dökülür; villöz ağaçların etrafında yıkanarak venöz kanallar yoluyla uterusa geri döner. Bu sistem “yüksek akım–düşük direnç” prensibiyle işler. Maternal kalp debisindeki artış, kan volümündeki genişleme ve uterin damar direncindeki düşüş, plasental perfüzyonun hemodinamik zeminini oluşturur.

5.2. Fetal plasental dolaşım

Fetüse ait kan, umbilikal arterlerle plasentaya gelir, villöz kapiller ağda madde değişimi gerçekleştirir ve umbilikal venle fetüse döner. Fetal dolaşımın oksijenasyon düzeyi, erişkin dolaşımdan fizyolojik olarak daha düşüktür; buna rağmen fetal hemoglobinin yüksek oksijen afinitesi ve plasentadaki karşı akım benzeri mikro-akış düzenlemeleri, oksijen transferini etkin kılar.


6) Madde transfer mekanizmaları: difüzyonun ötesinde aktif biyoloji

Plasental transfer, tek bir mekanizmaya indirgenemez:

  • Basit difüzyon: Oksijen, karbondioksit ve lipofilik küçük moleküller.
  • Kolaylaştırılmış difüzyon: Glukoz taşınmasında GLUT taşıyıcıları.
  • Aktif taşıma: Amino asitler, bazı iyonlar; enerji bağımlı taşıyıcılar.
  • Endositoz/transsitoz: İmmün globulinlerin ve bazı makromoleküllerin geçişi.
  • Effluks pompaları: Birçok ilaç ve ksenobiyotiğin fetal geçişini sınırlayan ABC taşıyıcıları (ör. P-gp, BCRP gibi).

Bu çok katmanlı sistem, fetüsü tamamen “korumaz”; fakat maruziyeti doz, zaman, molekül özellikleri ve taşıyıcı ekspresyonu üzerinden belirgin biçimde şekillendirir. Teratojenite ve ilaç güvenliği değerlendirmeleri, bu dinamik bariyer biyolojisi göz önünde tutularak yapılır.


7) İmmünoloji: allojenik fetüsü taşıyabilme paradoksu ve antikor geçişi

Gebelik, immünolojik açıdan benzersizdir: fetüs, babadan gelen antijenler nedeniyle anne için “tam allojenik” özellikler taşır; buna rağmen gebelik çoğu zaman reddedilmez. Bu tolerans, tek bir “baskılanma” hali değildir; plasenta ve desidua düzeyinde çok katmanlı bir denge kuruludur:

  • Trofoblastın HLA profili: Klasik HLA-A ve HLA-B ekspresyonunun sınırlı olması; HLA-G gibi tolerojenik moleküllerin rolü.
  • Uterin NK hücreleri ve makrofajlar: İnvazyon ve damar dönüşümünü destekleyen, aynı zamanda inflamasyonu dengede tutan fenotipler.
  • T regülatuvar hücreler ve sitokin ağı: Maternal adaptasyonu yöneten immün düzenleyici eksenler.
  • Kompleman ve koagülasyon kontrolü: Plasentada mikro-tromboz ve inflamatuvar hasarı sınırlayan mekanizmalar.

7.1. Anneden fetüse antikor geçişi

Plasenta, özellikle IgG sınıfı antikorların anneden fetüse geçişini sağlar. Bu geçiş, sinsityotrofoblast üzerindeki neonatal Fc reseptörü (FcRn) aracılığıyla gerçekleşen seçici bir transsitoz sürecidir. Klinik sonucu, yenidoğanın yaşamın ilk aylarında pasif bağışıklık kazanmasıdır. IgM gibi büyük pentamerik antikorlar normalde plasentadan geçmez; bu nedenle fetal IgM varlığı çoğu zaman intrauterin enfeksiyonla ilişkilendirilen bir bulgudur.

Bu antikor transferi her zaman “yararlı” değildir: bazı durumlarda maternal IgG, fetal eritrosit, trombosit veya doku antijenlerine karşı yönelmiş olabilir ve hemolitik hastalık ya da alloimmün trombositopeni gibi tablolar gelişebilir. Dolayısıyla plasenta, bağışıklık koruması ile immün aracılı hasar arasında ince bir biyolojik çizgiyi yönetir.


8) Endokrin organ olarak plasenta: gebeliğin hormon fabrikası

Plasenta, gebeliğin sürdürülmesi ve fetüsün büyüme-gelişmesinin düzenlenmesinde temel hormonları sentezler ve salgılar:

  • hCG (insan koryonik gonadotropini): Erken gebelikte corpus luteumun progesteron üretimini sürdürmesini sağlayan ana luteotropik sinyal.
  • Progesteron: Uterin gevşeme, desidualaşma, immün toleransın desteklenmesi ve miyometriyal kontraktilitenin baskılanması açısından merkezi hormon.
  • Östrojenler (özellikle estriol): Uterin büyüme, kan akımı artışı, meme dokusu gelişimi ve doğuma hazırlık süreçlerinde rol alır; estriol sentezi fetoplasental ünite işbirliği gerektirir.
  • hPL (insan plasental laktojeni) ve plasental büyüme hormonu varyantları: Maternal metabolizmayı “fetüse yakıt sağlayacak” biçimde yeniden düzenler; insülin direncini artırarak glukozun fetüse yönlendirilmesine katkıda bulunur.
  • CRH ve diğer peptidler: Maternal–fetal stres eksenleri ve doğum zamanlaması ile ilişkilendirilen düzenleyici roller.

8.1. Luteal–plasental geçiş: “3. aydan sonra progesteron sağlanımı”

Gebeliğin erken döneminde progesteron üretiminin ana kaynağı corpus luteumdur; bu yapı, hCG uyarısıyla fonksiyonunu sürdürür. Yaklaşık 8–12. gebelik haftaları arasında (klinik pratikte sıklıkla “3. ay civarı” şeklinde ifade edilir) progesteron üretiminde belirgin bir luteal–plasental geçiş gerçekleşir: plasenta steroidogenezi devralır ve gebeliğin devamı giderek plasental progesterona bağımlı hale gelir. Bu geçiş, plasentanın endokrin olgunlaşmasının dönüm noktalarından biridir; erken dönemde corpus luteumun yetersizliği düşük riskini artırabilirken, geç dönemlerde plasental hormon üretim bozuklukları farklı obstetrik patolojilere zemin hazırlayabilir.


9) Plasentanın patofizyolojisi: “plasenta kökenli sendromlar” ve klinik sonuçlar

Plasenta, fetal ve maternal sağlığın ortak belirleyicisidir; bu nedenle plasental gelişim ve perfüzyondaki bozukluklar çok sayıda klinik tabloyla ilişkilidir:

  • Preeklampsi: Yetersiz spiral arter dönüşümü, plasental iskemi–reperfüzyon, oksidatif stres ve anti-anjiyojenik faktörlerin artışıyla maternal endotelyal disfonksiyon.
  • Fetal büyüme kısıtlılığı: Plasental yüzey alanının azalması, villöz maturasyon bozukluğu, damar patolojileri veya maternal perfüzyon yetersizliği.
  • Plasenta akreta spektrumu: Desidua bazalisin yetersizliği ve trofoblast invazyonunun aşırılığı; ciddi obstetrik kanama riski.
  • Plasenta previa: Plasentanın internal servikal os yakınında/üzerinde yerleşmesi; kanama ve doğum planlaması açısından kritik.
  • Abrupsiyo plasenta: Plasentanın uterustan erken ayrılması; akut fetal hipoksi ve maternal kanama riski.
  • Enfeksiyon ve inflamasyon (koryoamniyonit, villit): Preterm doğum ve neonatal morbidite ile ilişkilidir.

Modern klinik yaklaşımda doppler ultrasonografiyle uteroplasental–fetoplasental akımın değerlendirilmesi, biyokimyasal belirteçler ve yüksek riskli gebelik izlem protokolleri, plasenta biyolojisinin “ölçülebilir” klinik yansımalarıdır.


10) Güncel bilimsel anlayış: plasentanın hücresel ekolojisi, sinyal ağları ve çevresel etkiler

Günümüzde plasenta, yalnızca bir “organ” değil, farklı hücre tiplerinin ve sinyallerin oluşturduğu bir hücresel ekosistem olarak incelenir. Başlıca araştırma eksenleri şunlardır:

  • Tek hücreli haritalama: Trofoblast alt tipleri, stromal hücreler, endotel, Hofbauer hücreleri (villöz makrofajlar) ve desidua immün hücrelerinin dinamik kompozisyonu.
  • Plasental eksozomlar ve mikropartiküller: Maternal dolaşıma taşınan plasenta kökenli veziküllerin, damar fonksiyonu ve immün yanıt üzerindeki etkileri.
  • Epigenetik programlama: Maternal beslenme, stres, hipoksi ve toksin maruziyetlerinin plasental gen ekspresyonunu ve fetal gelişim yolaklarını nasıl yeniden ayarladığı.
  • Metabolik sensör fonksiyon: Plasentanın glukoz, amino asit ve yağ asidi transferinde “fetal talep” ile “maternal arz” arasındaki dengeyi ayarlayan aktif bir düzenleyici rol oynaması.
  • Bariyer ve taşıyıcı biyolojisi: İlaçların fetal geçişini belirleyen taşıyıcıların gebelik haftasına göre değişimi; farmakoterapi güvenliğinde kişiselleştirilmiş yaklaşımların temeli.


Keşif

1) Antik çağ: “doğumun eşiği”nden anatominin sınırlarına

Plasentanın hikâyesi, aslında iki hikâyenin kesişiminde başlar: doğumun pratik bilgisi ile canlı bedenin iç düzenini anlama arzusu. Antik dönem hekimleri ve doğum uygulayıcıları, doğumdan sonra uterustan ayrılan “ikinci şey”i elbette görüyorlardı; fakat onu fetüsün bir eki mi, annenin bir dokusu mu, yoksa ikisine birden mi ait saymak gerektiği belirsizdi. Bu belirsizlik yalnızca kavramsal değildi: gebelik dokularına sistematik erişim sınırlıydı; diseksiyon gelenekleri, kültürel yasaklar ve teknik yetersizlikler “organ”ın gerçek topografisini uzun süre gölgede bıraktı.

Aristoteles’in embriyolojik düşüncesi, plasentayı tekil bir organ olarak bugünkü anlamıyla tarif etmese de, gelişimsel süreçlere neden-sonuç ilişkisi içinde bakma girişimiyle dikkat çeker. Buna karşılık Galen geleneği, özellikle insan dışı hayvan anatomisinin insana genellenmesi nedeniyle, plasentanın biçimi ve işlevi hakkında kalıcı yanlış izlenimler de üretmiştir. Bu dönemde plasentanın “anne kanı ile fetüs kanı karışır mı?” sorusu, sezgisel yanıtlarla dolaşmış; ama “iki dolaşımın ayrılığı” gibi bir ilke, deneysel temele kavuşamamıştır.

2) Ortaçağdan Rönesans’a: çizimin, gözlemin ve şüphenin yükselişi

Bilginin dili yavaş yavaş değişirken plasentanın kaderi de değişmeye başlar: metinden görüntüye, otoriteden gözleme doğru bir kayma olur. Rönesans anatomi kültürü, plasentayı bir “görsel problem” olarak yeniden kurar. Leonardo da Vinci’nin anatomik merakı, gebelik dokularına erişimin sınırlı olduğu bir dünyada bile, uterusa ve fetüse ait yapıların mekânsal ilişkilerini resim üzerinden düşünmenin mümkün olduğunu göstermiştir: plasenta artık yalnızca doğum sonrası elde görülen bir kütle değil, rahmin içinde konumlanan, damarlarla örülü bir topografya fikridir.

Bu çizgiyi, modern anatominin kurucu figürlerinden Andreas Vesalius’un yaklaşımı daha keskin bir şüpheyle sürdürür: insan bedenini “otoriteye uygun” çizmek değil, “insanda gördüğünü” kaydetmek. Plasentanın biçimiyle ilgili daha doğru tasvirler, işte bu disiplinli gözlem etiğiyle güçlenir. Ancak hâlâ kritik sorun ortadadır: damarın ne taşıdığı, kanın nasıl döndüğü, uterin akım ile umbilikal akımın hangi düzlemde buluştuğu… Bunlar, ancak dolaşımı bir sistem olarak düşünmeye başlayan yeni bir bilimin konusudur.

3) 17. yüzyıl: dolaşım fikri, plasentaya yeni bir soru sorar

William Harvey’nin dolaşım düşüncesi, plasentayı doğrudan “keşfetmekten” çok, onu zorunlu olarak yeniden yorumlatan bir devrim yaratır. Kan artık rastgele “tüketilen” bir sıvı değil, kapalı bir devrede dolaşan bir akıştır; bu da plasentayı şu sorunun merkezine iter: anne ile fetüs arasında kan gerçekten karışıyor olsaydı, iki devrenin basınçları, ritmi ve yönü nasıl uyumlanacaktı? Harvey’nin çerçevesi, plasentanın bir “karışma havuzu” değil, bir “arayüz” olabileceği fikrini güçlendirir; ama bunu göstermek için yeni bir teknik gerekir: damarları görünür kılacak enjeksiyonlar, preparatlar ve sabırlı diseksiyon.

4) 18. yüzyıl: William Hunter ve “iki katlı dolaşımın” ikna edici sahnesi

Plasenta tarihinin dramatik dönüm noktalarından biri 18. yüzyılda gelir. William Hunter, gebeliğin anatomisini “kanıtlayıcı biçimde gösterme” tutkusuyla, dönemi için olağanüstü sayılabilecek bir proje yürütür: gebelik uterusunu, fetüsü, plasentayı ve damar ağını, ayrıntılı diseksiyonlar ve damar enjeksiyonlarıyla görünür hale getiren atlaslar. Burada yalnızca bir anatomi kitabı yazılmıyordur; bir argüman kuruluyordur: plasentada iki dolaşımın düzeni.

Hunter’ın asıl gücü, plasentanın anne ve fetüse ait devrelerini aynı sahnede, birbirine çok yakın ama yine de ayrı olarak “gösterilebilir” kılmasıdır. Maternal tarafta uterin damarların intervillöz boşluğa açılan düzeni; fetal tarafta umbilikal damarların villöz ağaca dağılışı… Bu görüntü dili, “iki sistemin birbirinden ayrılığı” ilkesini, yalnızca teorik değil, anatomik bir gerçeklik olarak kurar. Hunter’ın çağında bu, yalnızca bilgi değil; obstetriyi cerrahi ve anatomiyle aynı bilimsel masaya oturtan bir kültürel dönüşümdür: gebelik, gizemin değil, incelenebilir doğanın alanına çekilir.

5) 19. yüzyıl: mikroskobun gelişi—villüslerin içindeki dünya

Hunter’ın atlası “makroskobik sahneyi” kurduysa, 19. yüzyıl mikroskobik sahneyi açar. Plasenta artık bir kütle değil; katmanlar, hücre tipleri, yüzeyler ve bariyerler toplamıdır. Bu dönemde villöz yapının ayrıntılı histolojisi gelişir; trofoblastın farklı görünümleri ve tabakaları, plasental bariyerin gerçek “iş yapan” yüzeyi olarak düşünülmeye başlanır.

Mikroskobik çağın simgesel keşiflerinden biri, sitotrofoblast tabakasının (uzun süre “Langhans tabakası” olarak anılmıştır) tanımlanması ve sinsityotrofoblastın plasental yüzeyi oluşturduğunun anlaşılmasıdır. Bu ayrım, plasentanın yalnızca bir filtre değil, aktif bir doku olduğunu anlatır: büyüyen, yenilenen, invaze olan, sinyal üreten bir canlı sınır. Aynı yüzyılda embriyoloji, koryon, amniyon ve desidua kavramlarını daha netleştirerek plasentayı iki kökenli bir organ olarak yerli yerine oturtur: fetüse ait trofoblast ve anneye ait desidua, birbirine “eklemlenen” ama özdeşleşmeyen iki biyolojik dünyadır.

6) 20. yüzyılın başı: plasenta endokrin bir organa dönüşür

  1. yüzyıla girildiğinde bilim, plasentayı yalnızca yapısal değil, işlevsel olarak da yeniden tanımlar. Büyük kırılmalardan biri, plasentanın güçlü bir endokrin organ olduğunun anlaşılmasıdır. Bu, obstetriyi bir anda “hormonlar, reseptörler ve geri bildirimler” diliyle konuşturur.

Önce erken gebelikte korpus luteumu destekleyen gonadotropik etkinliğin keşfi ve gebelik testlerinin doğuşu gelir: plasentanın ürettiği hCG, klinikte görünür olur; gebelik biyokimya aracılığıyla teşhis edilebilir hale gelir. Ardından “luteal–plasental geçiş” kavramı belirginleşir: gebeliğin erken döneminde progesteronun ağırlıklı kaynağı korpus luteumken, ilerleyen haftalarda plasenta steroidogenezi devralır ve gebelik sürdürümünü kendi endokrin kapasitesiyle taşır. Böylece plasenta, gebeliğin yalnızca “içindeki bebek” için değil, annenin bütün fizyolojisi için yönetici bir merkez olduğu fikrini kazanır.

7) 20. yüzyıl ortası: immünolojik paradoks ve bariyer fikrinin derinleşmesi

Plasentanın “iki dolaşımı ayırması” fikri anatomide güçlüydü; ama 20. yüzyıl ortasında bu ayrılığın immünolojik anlamı bilimsel bir bilmece olarak parladı: fetüs, anne için kısmen allojenik bir varlıkken gebelik nasıl sürüyordu? Bu soru, “gebeliğin immünolojik paradoksu” olarak anılacak kadar sarsıcıydı ve plasentayı bağışıklık biliminin merkezine çekti.

Bu dönemde plasentanın yalnızca fiziksel bir bariyer değil, bağışıklığı düzenleyen aktif bir arayüz olduğu anlaşılmaya başladı. Trofoblastın antijen sunumu ve HLA profili, desidua immün hücrelerinin özel bileşimi ve toleransın yerel mekanizmaları, gebeliği “genel immün baskılanma” gibi kaba açıklamalardan kurtardı. Bu aynı zamanda antikor geçişinin de daha mekanistik anlaşılmasının önünü açtı: anneden fetüse geçen IgG’nin seçici taşınması, yenidoğanın pasif bağışıklık kazanması açısından bir avantaj, bazı alloimmün hastalıklar açısından ise riskli bir kapı olarak kavramsallaştırıldı.

8) 1960’lar–1980’ler: görüntüleme, hemodinami ve “plasenta kökenli sendromlar”ın klinikleşmesi

Mikroskop plasentayı hücreye indirdi; ancak klinik, plasentayı yaşayan gebelikte izlemenin yollarını arıyordu. Ultrasonografinin obstetriye girişi, plasentayı yeniden “görünür” kıldı: yerleşim, yapı, büyüklük ve gelişim anbean izlenebilir oldu. Ardından Doppler teknikleri, uteroplasental ve fetoplasental akımı ölçülebilir bir fizyolojiye dönüştürdü. Böylece preeklampsi, fetal büyüme kısıtlılığı ve bazı preterm doğum tabloları “plasentanın damar dönüşümü ve perfüzyon bozukluğu” ekseninde birleştirilmeye başlandı.

Bu süreçte “spiral arterlerin yeniden modellenmesi” fikri, plasentanın patolojisini açıklayan güçlü bir çerçeve sundu: ekstravillöz trofoblast invazyonu yeterli olmazsa maternal kan akımı yüksek dirençli ve pulsatif kalıyor; bu da oksidatif stres, endotel disfonksiyonu ve sistemik inflamasyon üzerinden preeklampsi patofizyolojisini besliyordu. Plasenta, klinikte artık yalnızca bir organ değil, “sendrom üreten bir merkez” haline geldi.

9) 1990’lar–2010’lar: moleküler plasentoloji—taşıyıcılar, sinyaller, epigenetik

  1. yüzyılın son çeyreği ve 21. yüzyılın ilk yılları, plasentayı moleküler ayrıntıda çözme dönemidir. Plasental bariyerin taşıyıcıları (glukoz taşıyıcıları, amino asit taşıyıcıları, effluks pompaları), fetüse geçen ilaç ve toksinlerin kaderini belirleyen bir “moleküler kapı sistemi” olarak tanımlandı. Anjiyogenez sinyalleri, büyüme faktörleri ve trofoblast farklılaşma yolları, normal gebelik ile patoloji arasındaki farkı açıklayan düğümlere dönüştü.

Aynı dönemde epigenetik ve gelişimsel programlama kavramları, plasentayı “yaşam boyu sağlık” anlatısının merkezine yerleştirdi: anne beslenmesi, hipoksi, stres ve çevresel maruziyetler plasentanın gen ifadesini ve hormon dengesini etkileyerek fetüsün büyüme stratejisini ayarlayabiliyordu. Plasenta böylece yalnızca gebeliğin değil, geleceğin de biyolojik arşivi gibi okunmaya başlandı.

10) 2020’ler: tek hücre atlasları, uzamsal haritalama, organoidler ve çok-modlu yaklaşımlar—plasenta yeniden keşfediliyor

Günümüzde plasenta araştırması, klasik histolojinin ötesinde bir “hücresel ekoloji” olarak yürütülüyor. Tek hücreli transkriptomik ve uzamsal profil teknikleri, erken gebelikte maternal–fetal arayüzde hangi hücrenin nerede durduğunu, hangi gen programını çalıştırdığını ve trofoblast farklılaşma hattının hangi dallardan geçtiğini ayrıntılı biçimde haritalamaya başladı. Bu haritalar yalnızca “kim var?” sorusuna yanıt vermiyor; “kim, kiminle konuşuyor; hangi sinyal hangi invazyon adımını açıyor; hangi bağlamda patolojiye sapıyor?” sorusunu da sayısallaştırıyor.

Bu dönemin bir diğer büyük hamlesi, plasentanın deneysel modellerinde yaşanıyor: trofoblast kök hücre hatları, 3B organoid sistemleri ve insan/primat arayüzünü taklit eden yeni kültür platformları, plasentanın erken gelişim adımlarını laboratuvarda izlenebilir hale getiriyor. Bu sayede hem normal trofoblast farklılaşması hem de enfeksiyonlara duyarlılık, ilaç etkileri ve patolojik invazyon örüntüleri üzerinde kontrollü deneyler yapılabiliyor.

Ayrıca plasenta, klinik ve temel bilimin kesiştiği “çok-modlu” bir araştırma nesnesine dönüştü: ileri ultrason teknikleri, fetal–maternal MRI, dolaşımdaki plasenta kaynaklı hücresiz nükleik asitler, eksozomlar ve yapay zekâ tabanlı risk öngörü modelleri tek bir çatı altında birleştiriliyor. Hedef, yalnızca plasentayı daha iyi tanımak değil; preeklampsi ve büyüme kısıtlılığı gibi tabloları daha erken, daha kişiselleştirilmiş ve daha mekanizma-temelli biçimde öngörmek ve yönetmek.



İleri Okuma
  1. Hunter, W. (1774). The Anatomy of the Human Gravid Uterus Exhibited in Figures. Birmingham: John Baskerville.
  2. De Witt, F. (1959). An historical study on theories of the placenta to 1900. Journal of the History of Medicine and Allied Sciences, 14, 360–374, doi:10.1093/jhmas/xiv.7.360. (PubMed)
  3. McCulloch, N. A. (2001). William Hunter’s casts of the gravid uterus. Journal of the Royal Society of Medicine, 94(9), 449–452. (PubMed)
  4. Rossant, J., Cross, J. C. (2001). Placental development: lessons from mouse mutants. Nature Reviews Genetics, 2, 538–548, doi:10.1038/35080570.
  5. Simister, N. E. (2003). Placental transport of immunoglobulin G. Vaccine, 21(24), 3365–3369, doi:10.1016/S0264-410X(03)00334-7.
  6. Gude, N. M., Roberts, C. T., Kalionis, B., King, R. G. (2004). Growth and function of the normal human placenta. Thrombosis Research, 114(5–6), 397–407, doi:10.1016/j.thromres.2004.06.038.
  7. Redman, C. W. G., Sargent, I. L. (2005). Latest advances in understanding preeclampsia. Science, 308(5728), 1592–1594, doi:10.1126/science.1111726.
  8. Fox, H., Sebire, N. J. (eds.) (2007). Pathology of the Placenta. Saunders/Elsevier, 3rd ed., ISBN 978-1-4160-2836-1.
  9. Longo, L. D., Reynolds, L. P. (2009). Some historical aspects of understanding placental development, structure and function. (Derleme; tarihsel çerçeve). (ResearchGate)
  10. Roberts, J. M., Hubel, C. A. (2009). The two stage model of preeclampsia: variations on the theme. Placenta, 30(Suppl A), S32–S37, doi:10.1016/j.placenta.2008.11.009.
  11. Hutter, S., Kingdom, J., Jaeggi, E. (2010). Causes and mechanisms of intrauterine hypoxia and its impact on the fetal cardiovascular system: a review. International Journal of Pediatrics, 2010, 401323, doi:10.1155/2010/401323.
  12. Wang, Y., Zhao, S. (2010). Vascular Biology of the Placenta. Morgan & Claypool Life Sciences, doi:10.4199/C00016ED1V01Y201012BME003.
  13. Benirschke, K., Burton, G. J., Baergen, R. N. (2012). Pathology of the Human Placenta. Springer, 6th ed., ISBN 978-3-642-23940-0.
  14. Burton, G. J., Jauniaux, E. (2015). What is the placenta? American Journal of Obstetrics and Gynecology, 213(4 Suppl), S6.e1–S6.e4, doi:10.1016/j.ajog.2015.07.050.
  15. Burton, G. J., Fowden, A. L., Thornburg, K. L. (2016). Placental Origins of Chronic Disease. Physiological Reviews, 96(4), 1509–1565, doi:10.1152/physrev.00029.2015.
  16. Knöfler, M., Haider, S., Saleh, L., Pollheimer, J., Gamage, T., James, J. (2019). Human placenta and trophoblast development: key molecular mechanisms and model systems. Cellular and Molecular Life Sciences, 76, 3479–3496, doi:10.1007/s00018-019-03104-6.
  17. Moore, K. L., Persaud, T. V. N., Torchia, M. G. (2019). The Developing Human: Clinically Oriented Embryology. Elsevier, 11th ed., ISBN 978-0-323-66186-4.
  18. Arutyunyan, A., et al. (2023). Spatial multiomics map of trophoblast development in early pregnancy. Nature, doi:10.1038/s41586-023-05869-0. (Nature)
  19. Burton, G. J., Jauniaux, E. (2023). The human placenta: new perspectives on its formation and function during early pregnancy. Proceedings of the Royal Society B: Biological Sciences, 290(1997), 20230191, doi:10.1098/rspb.2023.0191. (PMC)
  20. Derisoud, E., et al. (2024). Revealing the molecular landscape of human placenta: a systematic review and meta-analysis of single-cell RNA sequencing studies. Human Reproduction Update, 30(4), 410–441, doi:10.1093/humupd/dmae006. (PubMed)
  21. Tang, M., et al. (2024). Single-cell and spatial transcriptomics: discovery of human placental development and disease. FASEB BioAdvances, 6, 503–518, doi:10.1096/fba.2024-00133. (PubMed)
  22. Aye, I. L. M. H. (2024). Emerging models of human and non-human primate placental development – Centre for Trophoblast Research 17th annual meeting 2024. Biology Open, 13(12), bio061774, doi:10.1242/bio.061774. (The Company of Biologists)
  23. Wang, H., Zhang, T., Ruan, J., Zheng, X., Zheng, S., Liu, Q., He, F., Sun, B., Zhang, Q., Zhu, Y., Chen, X. (2025). Recent advances in multimodal approaches for investigating placental development and related diseases. Placenta, S0143-4004(25)00157-2, doi:10.1016/j.placenta.2025.05.004. (PubMed)
  24. Pardi, G., Cetin, I., Marconi, A. M., Bozzetti, P., Makowski, E. L., Battaglia, F. C. (1992). Diagnostic value of blood sampling in fetuses with growth retardation. New England Journal of Medicine, 326(10), 692–696, doi:10.1056/NEJM199203053261005.

morula

embriyonal gelişim evresinde, 16 hücreli kısma verilen addır.
-ardından blastozyst gelir.

enhancer

-güçlendirici anlamına gelir.
-dna’da yazılmayan gen çiftindedir.
-çoğunlukla 5′ bölgede bulunur.
-bir genin promotorundaki transkription oluştuktan sonra, mRna oluşumunu güçlendirir.
-karşıtı silencerdır.

ubichinon

solunum zincirinde , fadh2 ve nadh dan aldığı hidrojen moleküllerinin taşınmasını sağlayan önemli bir yeri vardır.
-yükseltgendiğinde keton, indirgendiğine alkol meydana gelir.