Regio cervicalis anterior

Boyun bölgesinde üçgen şeklinde bir anatomik bölgedir. (Bkz; Regio) (Bkz; cervicalis) (Bkz; anterior)

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Anatomi

Ön servikal bölge aşağıdaki yapılarla sınırlıdır:

  • Ön: ortanca düzlem
  • Arka: sternokleidomastoid kasın ön sınırı
  • Superior: Mandibulanın alt sınırı
  • Ön servikal bölgenin ucu göğüs kemiğine (sternum) işaret eder. Bölge, digastrik kasın ön karnı ve omohyoid kasın üst karnı tarafından dört küçük üçgene (trigona) bölünmüştür:
    • Trigonum submandibulare
    • Trigonum caroticum
    • Trigonum submentale
    • Trigonum musculare (ayrıca: Trigonum omotracheale)

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Arteria ulnaris

Ulnar arter, önkolda bulunan bir arterdir. Radyal arter ile birlikte dirsek ekleminin hemen altındaki brakiyal arterden çıkar. (Bkz; Arteria) (Bkz; uln-aris)

Seyir

Ulnar arter, pronator teres kasının ve fleksör digitorum superficialis kasının altından ulnar ve distal olarak uzanır. Daha sonra sulkus antebrachii ulnaris’te musculus flexor carpi ulnaris’in lateral kenarı üzerinde veya altında ve bileğe kadar musculus fleksör digitorum profundus üzerinde ilerler.

Ulnar arter, ulnar sinirle birlikte pisiform kemikten radyal olarak Guyon kutusundan palma manusa geçer. Parmak fleksörlerinin tendonlarında, parmakları besleyen arterlerin dallandığı yüzeysel palmar arkını oluşturur.

Ulnar arter palma manusa giderken palmar aponevroz ve palmaris brevis kası tarafından korunur.

Dal

Ulnar arter aşağıdaki dalları verir:

  • Tekrarlayan ulnar arter
  • Ortak interosseöz arter (Arteria interossea communis)
    • Arka interosseöz arter (Arteria interossea posterior)
    • Ön interosseöz arter (Arteria interossea anterior)
  • Ramus carpalis palmaris (rete carpale palmare için)
  • Ramus carpalis dorsalis (rete carpale dorsale için)
  • Derin avuç içidal (Ramus palmaris profundus)

Ulnar arterin terminal dalı başparmağa doğru bükülür ve Arteria radialis’in Ramus palmaris superficialis ile yüzeysel palmar arkını (Arcus palmaris superficialis) oluşturur.

Klinik

Ulnar arter, önkolun ciddi kırıklarına karışabilir.

Her iki arterin akış alanları arasındaki kollateralizasyon, radyal ve ulnar arterlerin karşılıklı kompresyonunu içeren Allen testi ile kontrol edilebilir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Chorda obliqua

Eğik kordon (chorda obliqua), radius ve ulna arasında, interosseöz kompleksin proksimal-anterior bölümünde yer alan fibröz bir banttır. Genellikle ulna tüberozitesinin (koronoid çıkıntının alt-ön yüzündeki pürtüklü alan) anterolateralinden başlar ve radial tüberozitenin hemen distalindeki radiusa eğik bir seyirle tutunur. Lif yönlenmesi, interosseöz membranın (İOM) baskın “merkez bant” liflerine karşıt yönde olup, bu itibarla ön kol yük aktarımında, proksimal radyoulnar eklem (PRUJ) ile distal radyoulnar eklem (DRUJ) stabilitesinde ve biseps tendonunun çekişine karşı radiusun distal yönde göçünü sınırlamada tamamlayıcı bir rol oynar. Varlığı değişken olan (aksesuar ya da yok) bu yapı, klinikte özellikle Essex–Lopresti paternleri, PRUJ/DRUJ instabilitesi ve ön kol rekonstrüksiyonlarında önem taşır.


Terminoloji ve tarihçe

  • Chorda obliqua / oblique cord / eğik kordon: Klasik anatomi kaynaklarında radius-ulna arası kısa, kaba fibröz bant olarak tanımlanır.
  • İOM (interosseöz membran): Radius ve ulna arasındaki geniş fibroz yaprak; merkez bandı (central band) ve aksesuar lif grupları ile yük aktarımının ana elemanıdır.
  • İlişkili eklemler: PRUJ ve DRUJ; ön kol pronasyon-supinasyonunun eksenel stabilitesini belirler.
  • Tarihsel tanımlarda eğik kordon zaman zaman “oblik bağ” ya da “Weitbrecht bağı” olarak anılmış; modern literatür, kordonu İOM’nin bir aksesuar stabilizatörü olarak konumlandırır.

Makro Anatomi ve Topografya

Başlangıç ve sonlanma

  • Başlangıç: Ulna tüberozitesinin anterolateral kenarı veya koronoid çıkıntının alt-ön yüzüne yakın kaba fibröz alan.
  • Sonlanma: Radial tüberozitenin hemen distalinde radiusun medial-anterior yüzü (biseps tendonunun insersiyonu proksimalinde değil, genellikle distalinde).
  • Yönlenme: Proksimal-medialden distal-laterale doğru eğik lif demetleri; İOM merkez bandının lif yönüne zıt eğimde.
  • Kalınlık/uzunluk: Bireyler arasında belirgin varyasyon; bazı kadavralarda bant ince, şerit biçimli veya bölünmüş; nadiren tamamen yok.

Komşuluklar ve yapısal ilişkiler

  • Kaslar: Pronator teres’in derininde; biseps tendonunun distalinde/medialinde; supinator kası ile topografik ilişki proksimalde.
  • Sinirler-damarlar:
    • Ön interosseöz sinir (n. interosseus anterior, median sinirin dalı): Ön kompartımanda İOM’nin ön yüzünde, eğik kordonun derin ve distal komşuluğunda seyreder.
    • Arka interosseöz sinir (n. interosseus posterior, radial sinirin derin dalı): Supinatoru (Arcade of Frohse) geçerek arka kompartımana döner; eğik kordonla doğrudan temaslı değildir.
    • Ön/arka interosseöz arterler: İnterosseöz aralıkta İOM ön ve arka yüzlerinde ilerler; perforan dallar aracılığıyla bağlantılar oluşturur.
  • İOM ile ilişki: Eğik kordon, İOM’nin merkez bandı ile mekanik olarak çapraz bir düzen oluşturur; bu “çaprazlama”, rotasyonel ve aksiyel yüklerde karşılıklı kilitleyici etki doğurur.

Mikroskopik Anatomi ve Varyasyonlar

  • Doku yapısı: Yoğun düzenli kollajen bant; elastik lif içeriği sınırlıdır.
  • İntegrasyon: Periost ve İOM lifleriyle devamlılık gösterebilir; bazı olgularda ince bir aponevrotik lamina ile İOM’ye bağlanır.
  • Varyasyonlar:
    • Yokluk (aplazi): Klinik olarak sorun yaratmayabilir; diğer stabilizatörler (İOM merkez bandı, annüler bağ, üçgen fibro-kıkırdak kompleks—TFCC) kompansasyon sağlar.
    • Çift bant/çoklu lif demeti: Nadiren.
    • Hipertrofik kordon: Cerrahide veya görüntülemede kalın bir “şerit” gibi izlenebilir.

Biyomekanik ve Fonksiyon

Aksiyel yük aktarımı

  • El-bilek üzerinden gelen aksiyel kuvvetler radiusa yüklenir; İOM merkez bandı, bu yükü ulna’ya distal-proksimal eğimde aktarır.
  • Eğik kordon, bu düzeni ters eğimli lifleriyle destekler ve özellikle biseps kasılmaları sırasında radiusun distale göç eğilimini sınırlar; böylece PRUJ’de eklemi “kilitlemeye” katkı sunar.

Rotasyonel kontrol

  • PRUJ/DRUJ eşgüdümünde, supinasyonun son evrelerinde ve pronasyonun orta-yüksek açılarında kısıtlayıcı bir “son nokta” gerilimi oluşturabilir.
  • Bazı deneysel çalışmalar eğik kordonun supinasyonu limitlediğini, diğerleri ise esas etkisinin aksiyel translasyonu sınırlamak olduğunu göstermiştir; bu farklılık varyasyon ve deney koşullarına bağlanır.

Dinamik ilişkiler

  • Biseps brachii kasının çekişi radial tüberozite çevresinde eksantrik bir kuvvet vektörü doğurur; eğik kordon bu kuvvete antagonist bir statik dengeleyici olarak davranır.
  • Pronatör-supinatör çiftleri (pronator teres, pronator quadratus, supinator) ile birlikte kordon, rotasyon ekseninin mikro-stabilizasyonuna katkıda bulunur.

Görüntüleme ve Tanı

Fizik muayene

  • Lokal hassasiyet genellikle proksimal ön kolun anterior-medial hattında; supinasyon son noktasında ağrı ve “gergin bant” hissi; izole lezyonlarda bulgular belirsiz olabilir.
  • PRUJ/DRUJ stres testleri eşlik eden instabiliteyi ortaya koyar.

Ultrasonografi (USG)

  • Yüksek frekanslı lineer probla ince fibröz bant olarak izlenebilir; dinamik manevralar (pronasyon-supinasyon) sırasında gerilim değişikliği görülebilir.
  • Çevre sinir-damar yapılarından ayırt etmek için kompresibilite ve doppler ipuçları kullanılır.

Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG)

  • Proton yoğunluk/yağ baskılı sekanslarda hipointens bant; parsiyel yırtıkta sinyal artışı ve ödem; komşu İOM ile süreklilik değerlendirilebilir.
  • Eşlik eden İOM yırtıkları, TFCC lezyonları ve radyokapitellar/ulnohumeral eklem patolojileri araştırılır.

Klinik Senaryolar

1) Essex–Lopresti paternleri

  • Radial baş kırığı + İOM yırtığı + DRUJ instabilitesi üçlüsünde eğik kordon sıklıkla eşlik eden şekilde zedelenir.
  • Eğik kordonun korunması/rekonstrüksiyonu, radiusun proksimal migrasyonunu ve ulnar taraf bilek ağrısını önlemede katkı sağlayabilir.

2) İzole eğik kordon yaralanmaları

  • Direkt travma veya yüksek enerjili supinasyon/pronasyon zorlamalarıyla parsiyel/tam yırtık; çoğu vakada İOM merkez bandı ve/veya annüler bağ lezyonları eşlik eder.
  • Semptomatoloji: Proksimal ön kolda lokal ağrı, supinasyonun son aralığında gerilme ağrısı, kavrama gücünde azalma.

3) Kronik ağrı ve kalınlaşma

  • Tekrarlayan çekiş kuvvetleri (ör. dirsek fleksiyon-supinasyon ağırlıklı iş/ spor) kordon kalınlaşmasına; nadiren mekanik irritasyon sendromlarına yol açabilir.

Tedavi Yaklaşımları

Konservatif

  • Akut parsiyel yırtık/gerilme:
    • İstirahat ve immobilizasyon: Kısa süreli (genellikle 2–4 hafta) pronasyon-supinasyonun sınırlandığı atel/ortez.
    • Ağrı ve ödem kontrolü: Buz, NSAİİ (hasta ve durum uygunluğu göz önünde bulundurularak).
    • Fizik tedavi ve rehabilitasyon:
      • Erken dönemde ağrısız aralıkta aktif-asiste hareketler;
      • İyileşme ile eksantrik ve izometrik pronatör-supinatör egzersizleri;
      • Kavrama gücü ve propriyosepsiyon çalışmaları;
      • Aşırı uç rotasyonlardan aşamalı kaçınma ve dönüş.

Enjeksiyonlar

  • Kronik entezis ağrısında USG eşliğinde lokal tedaviler (örn. sınırlı doz steroid, PRP) düşünülebilir; İOM ve komşu sinir-damar yapılar nedeniyle hedefe yönelik yaklaşım esastır.

Cerrahi

  • İzole rekonstrüksiyon: Kopan uçların uç–uca sütür veya greft (otogreft—palmaris longus, hamstring; allogreft) ile yeniden inşası; çoğu zaman İOM merkez bandı rekonstrüksiyonu ve/veya annüler bağ onarımı ile kombine edilir.
  • Essex–Lopresti çerçevesi:
    • Radial başın korunması/rekonstrüksiyonu (mümkünse açık redüksiyon ve internal tespit, gerekirse protez),
    • İOM rekonstrüksiyonu (sentetik bant/greft),
    • DRUJ stabilizasyonu (TFCC onarımı, geçici pinleme).
  • Sonuçlar, eşlik eden yaralanmaların kapsamlı ele alınmasına ve postoperatif protokol uyumuna bağlıdır.

Rehabilitasyon İlkeleri

  • Evreleme:
    1. Ağrı/ödem kontrolü ve koruma: 0–2/4 hafta.
    2. Hareket açıklığı restorasyonu: Ağrısız aralık; erken sinergistik pronasyon-supinasyon.
    3. Kuvvet ve dayanıklılık: İzometrik → izotonik; kavrama ve önkol rotatörleri odaklı.
    4. Fonksiyonel dönüş: İş/sportif özgü yüklenme progresyonu; uç rotasyon ve aksiyel yüklerde kademeli artış.
  • Uyarılar: Erken dönemde ağrılı supinasyon son noktası ve aksiyel sıkıştırma kaçınılır; sinir irritasyon belirtileri (önde median AIN; arkada PIN) izlenir.

Protez ve Dış İskelet Tasarımına Yansımalar

  • Çapraz lif prensibi: Eğik kordon ile İOM merkez bandının karşıt yönlü liflenmesi, rotasyonel stabiliteyi arttırır; biyo-mimetik tasarımlarda çaprazlama kısıtlayıcılar kullanılabilir.
  • Aksiyel yük paylaşımı: Radius-merkez bant-ulna hattındaki yük transferi, el-bilek desteklerinin eksensel modülasyon kapasitesine örnek teşkil eder.
  • Son-nokta kontrolü: Supinasyon/pronasyon sonunda artan pasif gerilimin, dış iskelette ayarlandığında kullanıcıya doğal “son nokta hissi” vermesi mümkündür.

Sık Kavram Yanılgıları (Kısa Notlar)

  • “Notokord” ≠ Eğik kordon: Notokord embriyolojik aksiyel yapı olup ön kolla ilgili değildir.
  • Posterior interosseöz sinir/arter: Eğik kordonla doğrudan komşu değildir; PIN supinator içinden arkaya geçer.
  • “Supinasyonu her zaman sınırlar” genellemesi: Eğik kordonun rolü vaka ve varyasyona göre aksiyel translasyon kontrolü ağırlıklı olabilir.

Yaygın Klinik Sorulara Yapısal Yanıtlar

  • Eğik kordon yırtığı tek başına DRUJ instabilitesi yapar mı? Nadiren, genellikle İOM merkez bandı ve/veya TFCC ile kombine hasar gerekir.
  • Görüntülemede görünmüyorsa yok mudur? İnce ve değişken olduğundan yüksek çözünürlüklü protokoller ve doğru planlama şarttır; varlığı klinik ve cerrahi gözlemle de teyit edilebilir.
  • Cerrahi endikasyon eşiği nedir? İzole parsiyel hasarlarda konservatif tedavi önceliklidir; belirgin aksiyel/rotasyonel instabilite, eşlik eden kompleks yaralanmalar ve fonksiyonel kayıp cerrahi için daha güçlü endikasyon oluşturur.




Keşif

İnsanın ön kolunda, radius ile ulna arasındaki kısa ama anlaması şaşırtıcı derecede verimli bir bağ bandı vardır: chorda obliqua (eğik kordon). Bu yapı, bazen “Weitbrecht bağı” diye de anılır; çünkü bağların sistematik bir bütün olarak incelenmesinin kurucu metni sayılan 18. yüzyıl eserlerinde izi sürülebilir. Hikâyemiz, anatominin harita yapar gibi çizildiği, yaprak yaprak doku ayrımlarının yeni bir bilme biçimini temsil ettiği bir çağda başlar; bilimsel merak, bedeni bir topografya kitabına dönüştürürken, eğik kordon da bu haritanın kenar notlarından giderek belirginleşen bir yer adıdır.

I. “Syndesmologia” çağında bir isim: 18. yüzyılın eşiğinde

  1. yüzyılın ortasında, bağların (ligamentlerin) sistematik anlatısını hedefleyen büyük anatomi projeleri doğdu. Bu literatürde, ulna tüberozitesinin lateralinden başlayıp radial tüberozitenin hemen distalinde radiusa uzanan, lifleri interosseöz membranın baskın lif yönüne ters düşen kısa bir banttan söz edilir; ilerleyen yüzyıllarda bu banda chorda obliqua adı yerleşir. Dönemin yaklaşımı, “fonksiyon”dan çok betim üzerine kuruludur: anatomi atlasları ve sendesmoloji metinleri, eğik kordonu kaba, şeritvari ve değişken bir bant olarak kayda geçirir; bir “kaçak çizgi” gibi, büyük bağ yaprakları (interosseöz membran) ile küçük, eklem yakın bantlar arasına iliştirilmiş bir işaret.

II. 19. yüzyılın tartışmaları: kaynak mı, kalıntı mı?

  1. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında eğik kordonun morfolojik kökeni üzerine iki ana görüş karşı karşıya gelir. Bir grup anatomist, kordonu flexor pollicis longus’un (FPL) varyant bir başından türemiş bir kalıntı olarak görür; bir diğer grup ise supinator kası üzerindeki fasyanın kalınlaşmış bir şeridi sayar. Bu tartışma, klasik diseksiyon masalarında toplanan kanıtlarla yürür: kimi örneklerde FPL’nin ek başları ile kordonun yakın teması gözlenir; kimilerinde ise supinator fasyasıyla süreklilik daha ikna edicidir. Yüzyıl dönümünde anatomi, yalnızca “nerede?” değil, aynı zamanda “nereden geliyor?” sorusunu da bağlara yöneltir; eğik kordon bu soruya tek bir yanıt vermeye direnerek literatürde yerini sağlamlaştırır. 20. yüzyıl ortasında B. F. Martin’in ayrıntılı diseksiyon çalışması, kordonun çoğu örnekte supinator üzerindeki fasiyal kalınlaşma ile sürekliliğini vurgulayarak tartışmaya güçlü bir veri seti kazandırır.

III. “Çakışan bantlar” devri: 20. yüzyıl ortasından 2000’lere

  1. yüzyılın ikinci yarısı ve 1990’lar, ön kolun interosseöz membran (İOM) kompleksini yalnızca bir “zar” değil, yük aktarımı ve rotasyon kontrolünde kritik bir ligamentöz sistem olarak yeniden tarif eder. Eğik kordon, bu sistem içinde proksimal-anterior bir bant olarak konumlanır; İOM’nin merkez bandı (central band) ile karşıt eğimli liflenmesi, mekanik bir çaprazlama figürü yaratır. Bu dönemde yayımlanan anatomik-biyomekanik çalışmalar, İOM’nin tutunma alanlarını, lif yönlerini, gerilim hatlarını milimetrik titizlikle çizerken; eğik kordonun kimi bireylerde ince, membranöz, kimilerinde yuvarlak, kablo benzeri bir morfoloji aldığı, hatta bazı kollarında tamamen bulunmayabildiği giderek daha netleşir. Böylece, eğik kordonun varyasyon potası zenginleşir; varlığın-yokluğun tek başına patolojik bir anlam taşımadığı, fakat sistemin geri kalanıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiği fikri yerleşir.

IV. İşlev üzerine çekişme: “supinasyonu kısıtlar” mı, “ekseni emniyete alır” mı?

2000’lerin başında eğik kordonun gerilim davranışı üzerine insan ve karşılaştırmalı anatomi çalışmaları yayımlanır. İnsan üzerinde yapılan diseksiyon ve kadavra hareket analizlerinde kordonun nötral ve pronasyonda gevşek, supinasyonda giderek gergin hâle geldiği; distal yönde radius çekildiğinde gerginliğin arttığı gösterilir. Bu bulgular, kordonun supinasyon son noktası ve aksiyel distale kayma üzerinde “emniyet kemeri” gibi davrandığı yorumunu doğurur. Öte yandan, antropoid primatlar üzerine karşılaştırmalı çalışmalar, kordonun kimi türlerde pronasyonda daha gergin hale gelebildiğini; ayrıca yarıçap eğriliğine karşı “bükülme-buckling koruması” hipotezine güçlü kanıt bulunmadığını bildirir. Bu tablo, eğik kordonun tek başına “bir hareketi daima sınırlayan” bir aygıt olmaktan çok, durumsal ve tür-özgül bir stabilite yardımcısı olabileceğini düşündürür.

V. Klinik sahneye çıkışı: Essex–Lopresti çağrışımları ve DRUJ ekseni

Ön kolda Essex–Lopresti paterninin (radial baş kırığı + İOM yırtığı + distal radyoulnar eklem—DRUJ—instabilitesi) anlaşılmasıyla, eğik kordon klinik anlatının içine daha görünür biçimde girer. Kordonun tek başına büyük bir stabilizatör olmayabileceğine dair bulgular olsa da, kompleks yaralanma kümeleri içinde özellikle aksiyel yer değiştirme ve rotasyon son noktalarının kontrolünde tamamlayıcı bir işleve sahip olması düşüncesi güç kazanır. Görüntülemede (MRG/USG) bant çoğu zaman ince ve yakın komşuluklar arasında seçilmesi güç bir çizgi gibidir; tanı ve tedavideki değeri, İOM’nin merkez bandı, annüler bağ ve TFCC ile birlikte okunabildiğinde artar. Bu dönem, “tek bağ—tek işlev” yerine “ağ bağlantısı—rol dağılımı” yaklaşımının yerleştiği bir dönemdir.

VI. Güncel araştırma eksenleri: DOB, rekonstrüksiyon ve tartışmalı katkılar (2010’lar–2025)

2010’lardan itibaren ilgi, İOM’nin distal oblik demeti (distal oblique bundle, DOB) gibi alt bileşenlerine yönelir; DRUJ stabilitesine DOB rekonstrüksiyonunun katkısını test eden kadavra çalışmaları, yöntem tarifleri ve sonuç bildirileri yayımlanır. Genel eğilim, DOB’un ve rekonstrüksiyonunun kontekst bağımlı olduğunu; TFCC bozukluğu varlığında etkisinin sınırlanabileceğini; tek başına dramatik bir fark yaratmadığını söyler. 2019 sonrası çalışmalar, DOB’un anatomik karakteristiğini, tutunma yüzlerini ve lif yönlerini daha keskinleştirirken; 2023–2025 arası yayınlarda “DOB tek başına ne kadar işe yarıyor?” sorusu giderek daha nüanslı yanıtlar bulur. Eğik kordon—merkez bant—DOB üçlüsünün aynı sistemde farklı kaldıraçlarda iş gördüğü; cerrahi kararın eşlik eden yaralanma haritası ve rehabilitasyon protokolleri ile birlikte verildiği fikri ön plana çıkar.

VII. Bir “kalan”ın bilgisi: Biyolojiden tasarıma

Bugün eğik kordonu, insan varyasyonunun bir örneği ve mekanik bir metafor olarak okumak mümkündür. İOM’nin baskın yük yollarına çapraz duran kısa bir bant, sistemin tümünü tek başına omuzlamasa da, aksiyel çekişler ve uç rotasyonlar sırasında “son nokta hissi” üretir; bazen yokluğu tolere edilir, bazen varlığı cerraha bir referans çizgisi sunar. Dış iskelet ve protez tasarımlarında, çapraz lif prensibi ve “son-nokta gerilimi” gibi kavramların, eğik kordonun tarihinden bugüne uzanan biyomekanik ipuçları verdiğini söylemek abartı olmaz. Ve belki de hikâyenin en dikkat çekici tarafı şudur: Eğik kordon, klinik literatürde büyük harflerle yazılmasa da, sistemi anlamanın küçük ama vazgeçilmez notlarından biridir.



İleri Okuma
  • Weitbrecht, J. A. (1742). Syndesmologia sive Historia Ligamentorum Corporis Humani.
  • Morris, H. (1879); Fick, A. (1904); Forster, A. (1905); Rouvière, H., & Granel, J. (1909). Klasik anatomi ve diseksiyon derlemeleri.
  • Martin, B. F. (1958). The oblique cord of the forearm.
  • Skahen, J. R., Palmer, A. K., Werner, F. W., & Fortino, M. D. (1997). The interosseous membrane of the forearm: anatomy and function.
  • Noda, K., Goto, A., Murase, T., et al. (2004/2009). Interosseous membrane of the forearm: an anatomical study of ligament attachment sites.
  • Patel, B. A. (2005). Form and function of the oblique cord in anthropoid primates.
  • Soubeyrand, M., Oberlin, C., & Dumontier, C. (2006). The oblique cord of the forearm: an anatomical and histological study.
  • Tubbs, R. S., Salter, E. G., Custis, J. W., & Wellons, J. C. (2006/2007). The oblique cord of the forearm in man.
  • Farr, L. D., et al. (2015). The interosseous membrane of the forearm: anatomy, function, and clinical significance.
  • Jin, Z. W., et al. (2016). Oblique cord and muscle-related topography of the human forearm.
  • Angelis, S., et al. (2019). Anatomic Characteristics of the Distal Oblique Bundle of the Interosseous Membrane of the Forearm.
  • Lamas, C., et al. (2023). Anatomic and Biomechanical Study of the Forearm Interosseous Membrane: Contribution of the Distal Oblique Bundle to DRUJ Stability.
  • Wittig, U. S., et al. (2023). Does surgical reconstruction of the distal oblique bundle of the interosseous membrane improve distal radioulnar joint stability?
  • Orbay, J. L., et al. (2025). Contribution of the Distal Oblique Band to DRUJ Stability in the Context of TFCC Lesions.


Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Canalis pudendalis

Pelvik taban bölgesindeki çizgi yapıları için bir geçittir. (Bkz; Canalis) (Bkz; pudendalis)

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Pudendal kanal, İrlandalı anatomist Benjamin Alcock‘un adını taşıyan Alcock kanalı olarak da bilinir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Anatomi

Pudendal kanal, levator ani kası ve iç obturator kası ile sınırlanan iskiorektal fossanın (ischioanal fossa olarak da adlandırılır) yan duvarında bulunur. Kanalın kendisi, iç obturator kasın fasyasının bir kopyası ile oluşur. Aşağıdaki yapılar içinden geçer:

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Klinik

Pudendal sinirin pudendal kanalda sıkışması, pelvik tabanda ağrıya neden olan pudendal kanal sendromu olan bir darboğaz sendromuna yol açabilir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Musculi levatores costarum

  • 12 çift musculi levatores costarum, belirli bir gruba atanamayan sırt kaslarıdır. (Bkz; Musculi) (Bkz; levatores) (Bkz; costarum)
  • Bu noktada otokton sırt kaslarına atanırlar, çünkü bunlar spinal sinirlerin arka dalları tarafından ve sadece ek olarak interkostal sinirlerin ince dalları tarafından innerve edilirler.
  • Açıkçası, musculi levatores kostarum enine uzantılarlakaburgalara göç etmiştir. Literatürde, bu nedenle bazen ikincil olarak göç eden sırt kasları arasında sayılırlar.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Basis ossis sacri

Baz ossis sacri, sakrumun (os sakrum) kranial kısmıdır. Temel ossis sacri, onu 5. bel omurunun omur gövdesine bağlayan kama şeklindeki bir intervertebral disk için bir temas yüzeyi oluşturur.

Sakrumun kaudal kısmına apex ossis sacri denir.

Musculus geniohyoideus

1. Etimoloji

Musculus geniohyoideus teriminin etimolojik kökeni Latince ve Yunanca birleşimine (Bkz; Musculus, Bkz; geni-o-hyoid-eus) dayanır:

  • Musculus: Latince mus (fare) + -culus (küçültme eki); “küçük fare” anlamından türeyerek “kas” anlamında kullanılır.
  • Genio-: Yunanca geneion (γένειον) → “çene ucu”.
  • -hyoideus: Yunanca hyoeidēs (υοειδής) → “Υ” (Ypsilon) harfi şeklindeki hyoid kemik ile ilişkili.

Anlamı: “Çene ucu ile hyoid (dil kemiği) arasındaki kas.”



2. Genel Tanım

Musculus geniohyoideus, suprahyoid kaslar grubuna ait olan ve ağız tabanının derin kısmında yer alan dar, çift taraflı bir iskelet kasıdır. Bu kas, çiğneme, yutma ve konuşma gibi fonksiyonlarda dolaylı olarak rol oynar. Suprahyoid kaslar, hyoid kemiğini yukarı ve öne doğru hareket ettirerek larenksin yükselmesine ve ağız tabanının stabilizasyonuna katkı sağlar.



3. Köken (Origin)

Musculus geniohyoideus’un başlangıç noktası, mandibulanın iç yüzeyindeki spina mentalis inferior (tuberculum mentale inferior) adı verilen küçük kemik çıkıntıdır. Bu çıkıntı, alt orta hat boyunca mandibulanın iç tarafında yer alır ve çoğu zaman mental spine veya mental tubercle olarak da adlandırılır.


4. Seyir (Course)

Kısa ve silindirik bir yapıya sahip olan geniohyoid kas, başlangıç noktasından itibaren posterior ve inferior yöne, yani arkaya ve aşağıya doğru uzanır. Kasın bu seyri, ağız tabanının diğer önemli kası olan musculus mylohyoideus’un medial (iç) kenarının hemen üstünden geçerek belirlenir. Bu nedenle geniohyoideus, mylohyoideus’un üstünde ve derininde yer alır.

Her iki taraftaki geniohyoid kaslar, orta hatta birbirlerine yakın seyreder, ancak doğrudan birleşmezler. Bu bilateral yerleşim, ağız tabanının simetrik motor kontrolünü sağlar.


5. Bağlanma Yeri (Insertion)

Kas, os hyoideum’un yani hyoid kemiğin gövdesine (corpus ossis hyoidei) liflerin aponevrotik uçlarıyla tutunur. Bu tutunma, hyoid kemiğin yukarıya ve öne doğru hareketinde etkili olur.


6. İnnervasyon (Sinirsel Beslenme)

Musculus geniohyoideus, diğer suprahyoid kasların aksine plexus cervicalis’ten (servikal pleksus) çıkan C1 spinal siniri tarafından innerve edilir. Ancak bu lifler, önce nervus hypoglossus (XII. kranial sinir) ile birlikte ilerleyerek kasa ulaşır. Yani kas doğrudan kranial sinir tarafından değil, onunla taşınan servikal liflerle uyarılır.


7. Fonksiyon

  • Hyoid kemiğin öne ve yukarı hareketi: Bu, yutkunma sırasında larenksin yükselmesine katkıda bulunur.
  • Mandibulanın sabit olduğu durumda: Hyoid kemiği çeker.
  • Hyoid sabitken: Mandibulayı hafifçe aşağı çekerek ağız açılmasını destekler.

Bu işlevleriyle kas, özellikle deglutisyon (yutma) sürecinde ve konuşma esnasında fonksiyonel önem taşır.


8. Klinik Önemi

  • Disfaji (yutma güçlüğü): Geniohyoideus kasının zayıflığı veya inaktivasyonu, özellikle nörolojik hastalıklarda yutma refleksinin bozulmasına neden olabilir.
  • Rehabilitasyon: Yutma terapilerinde, özellikle yaşlı bireylerde, geniohyoideus’un elektriksel stimülasyonu veya hedefli egzersizleri kullanılabilir.
  • Cerrahi Yaklaşımlar: Submandibuler bölgedeki girişimlerde (örneğin sialolitiyazis tedavisi) kas anatomisinin iyi bilinmesi önemlidir.

9. Komşuluk İlişkileri

  • Üstte: Musculus genioglossus (dil kası)
  • Altta: Musculus mylohyoideus
  • Lateralde: Digastricus kasının anterior karnı
  • Ortada: Karşı taraf geniohyoideus kası

Bu komşuluklar, özellikle boyun diseksiyonlarında anatomik bütünlüğün korunması açısından klinik önem arz eder.


Keşif

İleri Okuma

Isthmus faucium

Isthmus faucium, ağız boşluğu (cavum oris) ile yutağın ağız bölümünün (pars oralis pharyngis = oropharynx) birbirine açıldığı bölgede, palatin kemerlerin (arcus palatoglossus ve arcus palatopharyngeus) oluşturduğu fizyolojik bir daralma ve geçiş eşiği olarak tanımlanır. Bu alan, yalnızca bir “boğaz açıklığı” değil; yutma, konuşma, solunumun üst havayolu düzenlenmesi ve immun bariyerin (palatin tonsiller) organizasyonu açısından yüksek işlev yoğunluğuna sahip bir anatomik kapıdır.


Etimoloji ve adlandırma

  • Isthmus: Eski Yunanca isthmós (ἰσθμός) kökünden gelir; “boyun, dar kara parçası, iki bölgeyi bağlayan dar geçit” anlamı taşır. Anatomide, iki daha geniş boşluğu birbirine bağlayan dar geçit fikrini taşır (örn. isthmus uteri, isthmus faucium).
  • Fauces / Faucium: Latince fauces “boğaz, yutak ağzı, gırtlak geçidi” anlamında kullanılır. Isthmus faucium ifadesi böylece “boğaz ağzının kıstağı” gibi, fonksiyonel bir geçidi betimler.
  • Klinik ve anatomik metinlerde isthmus faucium, isthmus oropharyngeus veya daha genel olarak oropharyngeal isthmus terimleri eşanlamlı/örtüşen bağlamlarda görülebilir; vurgunun “ağızdan orofarenkse geçiş” olduğuna dikkat edilir.

Topografik anatomi ve sınırlar

Isthmus faucium’un sınırları, klasik olarak üç eksende tarif edilir:

Kranial sınır

  • Velum palatinum (yumuşak damak) ve orta hatta sarkan uvula (küçük dil)
    Yumuşak damak, hem ağız boşluğunu nazofarenksten ayıran “hareketli perde” hem de orofarenkse açılan kapının üst çatısıdır.

Lateral sınırlar

  • Arcus palatoglossus (palatoglossus kemeri, ön palatin kemer)
    Kemerin kabarıklığı altında esas olarak m. palatoglossus bulunur.
  • Arcus palatopharyngeus (palatopharyngeus kemeri, arka palatin kemer)
    Kemerin kabarıklığı altında esas olarak m. palatopharyngeus bulunur.

Bu iki kemer arasındaki çöküntü alanı her iki yanda tonsiller fossa (tonsiller yatak/niş) oluşturur.

Kaudal sınır

  • Dilin tabanı (radix linguae) ve bu bölgedeki lenfoid doku (lingual tonsil dokusu ile komşuluk)
    İsthmus, dil köküyle birlikte “alt kapak” etkisi gösteren dinamik bir tabana sahiptir.

Üç boyutlu komşuluklar ve “tonsiller halka” bağlamı

Isthmus faucium, Waldeyer lenfatik halkası içinde palatin tonsillerin yerleştiği stratejik bir eşik bölgesidir. Ağızdan gelen antijen yükünün yoğun olduğu bu geçitte:

  • Palatin tonsiller, iki kemerin arasında, tonsiller fossada yer alır.
  • Tonsil yüzeyi, kriptalar ve epitel ile dış ortamla temas eder; bu da bölgeyi mukoza bağışıklığının “karşılama kapısı” hâline getirir.

Bu organizasyon, anatomiyi salt “sınır çizgileri” olmaktan çıkarır; isthmus, mekanik kapı (sfinkter benzeri) + immün kontrol noktası olarak anlaşılır.


Kaslar, hareketler ve fonksiyonel mekanik

1) M. palatoglossus: kıstağın dinamik daraltıcısı

  • Kasılması, palatoglossal kemerleri mediale yaklaştırır ve isthmus faucium’u daraltır.
  • Aynı zamanda yumuşak damağı aşağı çekme ve dilin arka kısmını yükseltme etkileriyle, ağız içi basınç–bolus kontrolü açısından önem taşır.

2) M. palatopharyngeus: yutak yükseltici ve düzenleyici

  • Yutma sırasında farenksi yükseltmeye/çekmeye yardım eder; orofarengeal geçişin geometri ve zamanlamasını düzenler.
  • Palatopharyngeal kemer, yalnızca “arka sınır” değil; yutma perdesinin aktif elemanıdır.

3) Yumuşak damak kaslarıyla eşgüdüm

Yumuşak damak, isthmusun üst sınırını belirlerken aynı zamanda nazofarenksi kapatıp açan sistemin parçasıdır. Yutmanın güvenli olması için:

  • Orofarengeal geçiş ağızdan geriye doğru bolusu iletirken,
  • Yumuşak damak nazofarenksi kapatır (regürjitasyonu önler),
  • Dil kökü ve farengeal konstriktörler bolusu aşağı iter.

Bu bağlamda isthmus faucium, bir “tek kapı” değil; yutmanın kapı dizisi içinde ilk kritik eşiklerden biridir.


Nöroanatomi ve refleks düzeyi kontrol

İsthmus bölgesi, yoğun duyusal innervasyon ve refleks bağlantılar içerir:

  • Duyusal uyarılar, yutma refleksinin tetiklenmesine katkıda bulunur (dokunma, basınç, sıcaklık, kimyasal uyaranlar).
  • Motor koordinasyon, kraniyal sinir çekirdekleri düzeyinde ritmik bir yutma paterni oluşturur; palatin kemerler, dil kökü ve farenkste milisaniyelerle ölçülen bir sıralanma gerekir.

(Detay düzeyinde sinir dağılımı kaynaklara göre farklı vurgulanabilse de, klinik pratikte isthmus–orofarenks duyarlılığı “öğürme refleksi” ve yutma tetiklenmesiyle yakından ilişkilendirilir.)


Gelişimsel (embriyolojik) arka plan

Isthmus faucium’un şekillenmesi, erken dönem ağız–yutak bölgesinin:

  • Farengeal arklar, bunların mezenşimi,
  • Ağız boşluğu epitelinin ve farengeal epitelin sınır bölgeleri,
  • Yumuşak damağın ve palatin rafların oluşumu

ile ilişkili karmaşık bir morfogenez sürecinden geçmesiyle ortaya çıkar.

Yumuşak damak ve uvula, sert damakla birlikte, kraniyofasiyal gelişimin çok hassas “füzyon ve büyüme” adımlarına bağımlıdır. Bu nedenle, bu bölgedeki küçük bir yapısal değişiklik bile isthmus geometrisini ve dolayısıyla yutma/konuşma fonksiyonunu etkileyebilir.


Evrimsel–karşılaştırmalı bakış: neden böyle bir “eşik” var?

İnsanda isthmus faucium’un belirgin ve kas kontrollü bir eşik olarak organize olması, birkaç uzun erimli eğilimin kesişiminde anlaşılabilir:

  1. Ağız boşluğunun çok işlevliliği
    Ağız; beslenme, solunum, ses üretimi ve sosyal iletişimin ortak platformudur. Bu kadar çok görevin çakıştığı yerde “trafik düzenleyici” bir kapı mekanizması gerekir.
  2. Bolus kontrolünün incelmesi
    Çiğneme ile oluşan bolusun kıvamı, sıcaklığı ve hacmi değişkendir. Isthmus faucium, bolusun “geriye kaçmasını” ya da erken farengeal yayılımını sınırlayan, dil–damak birlikteliğiyle çalışan bir kontrol eşiğidir.
  3. Mukoza bağışıklığında kontrol noktası
    Ağızdan alınan materyal, patojen ve antijen açısından zengindir. Palatin tonsillerin bu eşiğe yerleşmesi, “giriş kapısına güvenlik birimi koymak” gibi, savunmanın erken devreye girmesini sağlar.
  4. Konuşma ve rezonans gereksinimleri
    İnsan konuşması, üst solunum yolunun çok ince ayarlanmış şekillenmesini gerektirir. Yumuşak damak–orofarenks dinamiği, rezonans odacıklarının (oral–nazal) ayrımında kilittir; isthmusun kas kontrollü olması bu ayarı destekler.

Klinik anatomi ve patoloji

1) Tonsillit ve peritonsiller süreçler: mekanik daralma ve ağrı

Akut tonsillitte palatin tonsillerin reaktif büyümesi/ödemi, isthmus faucium’u mekanik olarak daraltabilir. Bu, özellikle:

  • Odynofaji (ağrılı yutma),
  • Disfaji (yutma güçlüğü),
  • Bazı olgularda belirgin salya artışı ve ağız açmada zorlanma

ile kendini gösterebilir. İki kemer arasındaki nişin sınırlı hacmi nedeniyle, ödem küçük olsa bile “geçiş daralması” hissi dramatik olabilir.

Peritonsiller apse geliştiğinde, kemerlerin konturu bozulabilir, uvula orta hattan sapabilir ve isthmusun asimetrisi artabilir; bu da hem yutmayı hem konuşmayı belirgin biçimde etkiler.

2) Orofarengeal disfaji ve nöromüsküler koordinasyon bozuklukları

İsthmus faucium, yutmanın “oral fazdan farengeal faza geçiş eşiği” ile örtüşen bir bölge olduğu için:

  • İnme, nörodejeneratif hastalıklar, myopati vb. durumlarda
  • Dil kökü hareketi, palatoglossal kapanma ve farengeal elevasyon arasındaki uyum bozulduğunda

bolusun erken farengeal kaçışı, aspirasyon riskinin artması veya yutma verimsizliği görülebilir. Klinik değerlendirmede bu bölge, yutmanın zamanlaması ve “kapı kontrolü” açısından kavramsal bir odak noktasıdır.

3) Horlama–obstrüktif uyku apnesi ilişkisi

İsthmus faucium, orofarenksin en daralan segmentlerinden biri olarak davranabilir. Yumuşak damak ve palatin kemerlerin konumu/tonusu:

  • Uyku sırasında kas tonusunun azalmasıyla
  • Hava yolunun dinamik kollapsına katkıda bulunabilir.

Bu nedenle anatomik varyasyonlar (uzun uvula, yumuşak damak kalınlığı, tonsil hipertrofisi) isthmus bölgesinde hava yolu direncini etkileyebilir.

4) Cerrahi ve girişimsel yaklaşımlar

Palatin tonsillektomi, peritonsiller drenaj veya orofarengeal cerrahilerde palatin kemerler ve tonsiller fossa anatomi bilgisi kritiktir. Isthmus faucium’un sınırları, cerrahi alanın “doğal çerçevesi” gibi davranır; kanama riskleri, yara iyileşmesi ve postoperatif yutma ağrısı bu bölgenin yoğun innervasyonu ve hareketliliğiyle ilişkilidir.


Klinik muayene perspektifi: “kapının” görünür yüzü

Ağız içi muayenede dil bastırıcı ile bakıldığında isthmus faucium, pratikte şu yapıların “sahnesi”dir:

  • Uvula ve yumuşak damak hareketi,
  • Palatoglossal ve palatopharyngeal kemerlerin simetrisi,
  • Tonsillerin boyutu, yüzeyi, eksüda varlığı,
  • Arkada farengeal arka duvarın görünümü.

Bu nedenle isthmus faucium, yalnızca bir anatomi terimi değil; klinikte “bir bakışta” çok bilgi veren bir penceredir.


Keşif

Antik çağda, özellikle Hipokratik metinlerde ağız ve boğaz bölgesi, yutma güçlükleri, boğulma hissi ve “boğazın daralması” gibi klinik fenomenler üzerinden betimlenmiştir. Hipokrates ve onun okuluna mensup hekimler, bugün isthmus faucium olarak adlandırdığımız bölgeyi ayrı bir anatomik terimle tanımlamamış olsalar da, ağız ile yutak arasındaki geçişin patolojik olarak daralabildiğini ve bunun yaşamı tehdit eden sonuçlar doğurabildiğini açıkça fark etmişlerdir. Bu dönemde bilgi, disseksiyon yasağı ve sınırlı görsel anatomi nedeniyle daha çok fonksiyonel gözlem ve semptom tanımları üzerinden ilerlemiştir.

Aristoteles’in karşılaştırmalı anatomiye dayanan çalışmaları, ağız–yutak geçişinin yalnızca insana özgü değil, birçok omurgalıda ortak bir morfolojik ve fonksiyonel eşik olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Aristoteles, yutma ve solunumun ayrışması bağlamında, boğaz bölgesindeki “dar geçitlerin” hayati rolünü vurgulamış; böylece isthmus faucium’un evrimsel anlamda bir adaptasyon ürünü olduğu fikrinin erken temellerini atmıştır.

Roma döneminde Galenos, anatomi tarihinde bir dönüm noktası olarak, hayvan disseksiyonlarına dayanan ayrıntılı betimlemeler yapmıştır. Galenos’un metinlerinde ağız boşluğu, yumuşak damak ve yutak arasındaki ilişkiler daha net biçimde tarif edilir. Her ne kadar insan disseksiyonları sınırlı olsa da, Galenos yumuşak damağın hareketli yapısını ve yutma sırasında boğaz açıklığının daralıp genişlediğini ifade ederek, isthmus faucium’un dinamik bir yapı olduğuna dair ilk sistematik kavrayışı geliştirmiştir.

Orta Çağ boyunca, İslam dünyasında tıp biliminin yükselişiyle birlikte anatomi bilgisi korunmuş ve geliştirilmiştir. İbn Sînâ (Avicenna), “el-Kanun fi’t-Tıbb” adlı eserinde ağız ve yutak bölgesini hem anatomik hem de klinik açıdan ayrıntılı biçimde ele almıştır. Avicenna, özellikle bademciklerin şişmesiyle boğazın daralması arasındaki ilişkiye dikkat çekmiş, bu da isthmus faucium’un klinik öneminin dolaylı fakat net bir biçimde tanınmasını sağlamıştır. Bu dönemde kavram henüz modern adıyla mevcut değildir; ancak yapı, işlev ve patoloji üçlüsü belirginleşmiştir.

Rönesans, isthmus faucium’un gerçek anlamda “keşif çağı” olarak kabul edilebilir. Andreas Vesalius, insan kadavraları üzerinde yaptığı sistematik disseksiyonlarla, ağız boşluğu ve farinks arasındaki anatomik sınırları net çizgilerle ortaya koymuştur. Vesalius’un çizimleri, palatin kemerleri, yumuşak damak ve dil kökü arasındaki mekânsal ilişkileri ilk kez yüksek doğrulukla göstermiştir. Bu aşamada isthmus faucium, henüz ayrı bir başlık altında değilse bile, tanımlanabilir ve tekrarlanabilir bir anatomik bölge olarak anatomi literatürüne fiilen girmiştir.

Vesalius’u izleyen Falloppio, Eustachius ve Fabricius gibi anatomistler, palatin kemerlerin kas yapısını ve fonksiyonel rollerini ayrıntılandırmış, böylece isthmus faucium’un pasif bir boşluk değil, kas aktivitesiyle şekillenen bir geçit olduğu fikri güçlenmiştir. Özellikle palatoglossus ve palatopharyngeus kaslarının tanımlanması, kıstağın daralıp genişlemesinin mekanik temelini açıklamıştır.

  1. ve 18. yüzyıllarda anatomi terminolojisinin Latince temelde standartlaşmasıyla birlikte “isthmus faucium” terimi giderek yerleşmiştir. Bu dönem, yapının yalnızca tanımlanması değil, sistematik sınıflandırma içinde konumlandırılması açısından kritiktir. Ağız boşluğu, farinks ve larinks arasındaki sınırlar daha kesin biçimde çizilmiş; isthmus faucium, cavum oris ile pars oralis pharyngis arasındaki resmi anatomik eşik olarak kabul edilmiştir.
  2. yüzyılda patolojik anatominin yükselişiyle birlikte isthmus faucium, klinik pratiğin merkezine daha güçlü biçimde yerleşmiştir. Bademcik iltihapları, difteri ve diğer enfeksiyöz hastalıklar sırasında bu bölgedeki daralmanın solunum ve yutma üzerindeki dramatik etkileri ayrıntılı biçimde belgelenmiştir. Bu yüzyılda yapılan otopsi çalışmaları, tonsiller hipertrofinin isthmus faucium’u nasıl mekanik olarak daralttığını net biçimde ortaya koymuştur.
  3. yüzyıla gelindiğinde, nöroanatomi ve fizyolojideki gelişmeler, isthmus faucium’un yutma refleksindeki rolünü daha derinlemesine açıklamıştır. Yutmanın oral fazdan farengeal faza geçişinde bu bölgenin bir “eşik” gibi davrandığı, duyusal girdilerin refleks arklarını tetiklediği gösterilmiştir. Aynı dönemde konuşma bilimi ve fonetik araştırmaları, yumuşak damak ve palatin kemerlerin rezonans üzerindeki etkisini inceleyerek isthmus faucium’u ses üretiminin de merkezi bir parçası olarak konumlandırmıştır.

Güncel araştırmalarda isthmus faucium, artık yalnızca klasik anatominin bir başlığı değil; multidisipliner bir inceleme alanıdır. Uyku tıbbı, bu bölgenin obstrüktif uyku apnesindeki rolünü; nöroloji ve geriatri, inme ve nörodejeneratif hastalıklarda yutma bozukluklarıyla ilişkisini; immünoloji ise palatin tonsiller üzerinden mukozal bağışıklık mekanizmalarını araştırmaktadır. Görüntüleme teknikleri ve fonksiyonel değerlendirme yöntemleri, isthmus faucium’un canlı, hareketli ve bağlama duyarlı bir yapı olduğunu her zamankinden daha net göstermektedir.


İleri Okuma
  1. Netter, F. H. (2019). Atlas of Human Anatomy. Elsevier, Philadelphia. ISBN: 978-0-323-54704-9.
  2. Snell, R. S. (2019). Clinical Anatomy by Regions. Wolters Kluwer, Philadelphia. ISBN: 978-1-4963-8376-7.
  3. Drake, R. L.; Vogl, W.; Mitchell, A. W. M. (2020). Gray’s Anatomy for Students. Elsevier, Philadelphia. ISBN: 978-0-323-61883-1.
  4. Standring, S. (2021). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice. Elsevier, London. ISBN: 978-0-7020-7705-0.
  5. Moore, K. L.; Dalley, A. F.; Agur, A. M. R. (2022). Clinically Oriented Anatomy. Wolters Kluwer, Philadelphia. ISBN: 978-1-9751-4817-8.

Gyrus parahippocampalis

Hipokampusu çevreleyen ve gri maddeden oluşan serebral korteks bölgesinin bir bölgesidir. Hafıza için önemli bir rol oynar. (Bkz; Gyrus) (Bkz; parahippocampalis)

Anatomi

Gyrus parahippocampalis, limbik sistemin dış tabakasının bir parçasıdır. Altı katmanlı bir kabuğa sahiptir ve geçici eşlemenin medya alanlarında yatmaktadır. Posterior oyunu, Gyrus Fusiformis’in medial parçasıyla birlikte parahippampapallen Kortex’i oluşturur. Gyrus parahippocampalis’in rustal bölgesinde, peyzaj sahnelerinin, ‘parahippokampal yer alanının’ (PPA) tanınması için önemli olan bir subregion var. Anteriordan sonra, Gyrus, Uncus’ta parahippocampalis’i çalıştırır.

Klinik

Hipopokal Clado (Mesiale Temporal Skleroz), refrakter geçici dantel epilepsi bağlamında daha sık nöropatolojik bulgulardır.

Arteria facialis


1. Tanım

Arteria facialis, arteria carotis externa’nın majör dallarından biri olup yüzün büyük bir bölümüne, ağız boşluğuna, farenksin bazı kısımlarına ve burun yan duvarına oksijenlenmiş kan sağlar. Karakteristik olarak kıvrımlı (tortuous) seyirli olup hem yüzeyel hem derin topografik ilişkileri nedeniyle klinik ve cerrahi açıdan kritik öneme sahiptir.


2. Embriyoloji

Fasiyal arter, embriyonik gelişimde 2. faringeal ark ile ilişkili vasküler yapılardan türeyen eksternal karotid arter sisteminden gelişir.

  • 4–6. gebelik haftaları: Eksternal karotid arterin ventral aort dallarından gelişir.
  • Kıvrımlı yapının prenatal dönemde mandibula, submandibular bez ve yüz kaslarının büyümesiyle orantılı olarak şekillendiği düşünülmektedir.
  • Embriyolojik varyasyonlar, doğumsal damar anomalilerinin (ör. aplazi, hipoplazi) temelini oluşturur.

3. Makroskopik Anatomi

3.1. Başlangıç

  • Kaynağı: Arteria carotis externa’dan, arteria lingualis’in çıkışının biraz üzerinden çıkar.
  • Boyun bölgesi seyri: Trigonum caroticum’da başlar, digastricus (venter posterior) ve m. stylohyoideus’un altından geçer.

3.2. Yüz bölgesine geçiş

  • Submandibular bez’in posterior yüzünde bir oluk içinden geçer.
  • Mandibula gövdesinin alt kenarını, m. masseter’in ön-alt köşesinde (anteroinferior sınır) aşar.
  • Bu noktada nabız palpasyonu mümkündür.

3.3. Terminal seyir

  • Yanakta m. buccinator üzerinden ağız köşesine doğru uzanır.
  • Burun lateral kenarını takip ederek gözün medial köşesinde a. angularis olarak sonlanır.

4. Dalları

4.1. Servikal dallar

  • A. palatina ascendens: Yumuşak damak, farenks, tonsilla palatina.
  • Ramus tonsillaris: Tonsilla palatina ve farenks mukozası.
  • Rami glandulares: Submandibular bez.
  • A. submentalis: M. mylohyoideus, m. digastricus (venter anterior), ağız tabanı.
  • Rami musculares: Boyun ve çene kasları.

4.2. Yüz dalları

  • A. labialis inferior: Alt dudak ve çevresi.
  • A. labialis superior: Üst dudak, septum nasi, filtrum.
  • A. nasalis lateralis: Burun yan duvarı.
  • A. angularis: Medial canthus, göz kapağı, anastomozlarla oftalmik arter.

5. Beslediği Yapılar

  • Yüz kasları: M. orbicularis oris, m. buccinator, m. zygomaticus major/minor, m. levator labii superioris vb.
  • Farenks ve yumuşak damak: Palatina ascendens ve tonsillaris dallarıyla.
  • Ağız tabanı: A. submentalis aracılığıyla.
  • Burun boşluğu: Lateral nazal ve septal dallar.
  • Tükürük bezleri: Özellikle submandibular bez.

6. Topografik İlişkiler

  • Submandibular bez: Arter, bezin posterior yüzünü sarar; cerrahi rezeksiyonda kanama riski.
  • Yüz toplardamarı (v. facialis): Daha yüzeyel, fakat yakın seyirli; enfeksiyonların venöz yolla kraniyal yayılım riski (danger triangle).
  • Yüz siniri (n. facialis): Arter, sinir dallarının derininde uzanır; yüz siniri koruma amacıyla diseksiyon yönü planlanmalıdır.
  • Mandibula: Nabız palpasyonu için anatomik landmark.

7. Histoloji

  • Tunika intima: İnce endotel tabakası, minimal subendotel dokusu.
  • Tunika media: Elastik liflerden zengin, düz kas tabakaları; arterin kıvrımlı yapısına katkı.
  • Tunika adventitia: Yoğun kollajen lifler, nervi vasorum ve vasa vasorum içerir.
  • Elastik yapısı, travmaya karşı arterin kopma yerine retrakte olarak kanamayı artırmasına neden olur.

8. Anatomik Varyasyonlar

  • Köken varyasyonları (a. carotis externa’dan daha yukarı/ aşağı çıkış).
  • Dallanma paterni değişiklikleri (ör. a. labialis superior’un bağımsız çıkışı).
  • Literatürde Loukas ve ark. (2006) %18 oranında anlamlı varyasyon bildirmiştir.

9. Anastomozlar

  • A. angularis ↔ A. dorsalis nasi (a. ophthalmica dalı) → dış-iç karotis sistem bağlantısı.
  • Üst dudak arterleri ↔ karşı taraf arterleri → kollateral dolaşım.
  • Klinik önemi: Karotis tıkanıklığında alternatif kan akımı sağlayabilir.

10. Klinik Korelasyonlar

  • Palpasyon: Mandibula alt kenarında nabız alınabilir.
  • Travma: Yüz yaralanmalarında yüzeysel konumu nedeniyle kesilme riski.
  • Cerrahi:
    • Submandibular bez cerrahisi.
    • Parotis cerrahisi ve boyun diseksiyonları.
    • Rekonstrüktif mikrocerrahi flep anastomozları.
  • Enfeksiyon yayılımı: Yüz toplardamarıyla ilişkisi nedeniyle kavernöz sinüs trombozu riski.

11. Görüntüleme

  • Doppler ultrasonografi: Akım paternleri ve stenoza yönelik.
  • Anjiyografi: Tümör embolizasyonu, hemangiom tedavisi, vasküler malformasyon değerlendirmesi.
  • BT/MR anjiyografi: Preoperatif planlama, anatomik varyasyon haritalaması.

Keşif

1. Antik Dönemin Gölgeleri (MÖ 5. yy – MS 2. yy)

Hipokrat’ın (MÖ 460–370) tıbbı, damarları fonksiyonel açıdan “kanın aktığı yollar” olarak tanımlıyordu. Ancak arter-ven ayrımı henüz net değildi; arterlerin içinde hava (pneuma) taşıdığına inanılıyordu.
Galenos (MS 129–c. 216), domuz ve maymun diseksiyonları ile insan anatomisine dair en etkili metinleri yazdı. Boyundan yüze giden, alt çenenin kenarından kıvrılarak yanağa çıkan bir damarı tanımladı, fakat ona özel bir ad vermedi. Galenos’un tarifinde bu damar, arteria maxillaris externa’nın bir uzantısı olarak düşünülüyordu. Antik dönemde yüz damarlarının ayrı ayrı isimlendirilmesinden çok, “büyük akış yolları” fikri hakimdi.


2. Rönesans’ın Anatomik Devrimi (16. yy)

1543’te Andreas Vesalius, De humani corporis fabrica’yı yayımladığında anatomi, yüzyılların dogmasından kopmaya başladı. Vesalius, kadavra diseksiyonlarında alt çene köşesinden yukarı kıvrılan, dudaklara ve burun köküne giden bu damarı çizimlerinde net biçimde gösterdi. Ancak onu A. maxillaris externa’nın bir dalı olarak etiketledi.
Bu dönemin en çarpıcı özelliği, anatominin artık yalnızca metinle değil, görselle de aktarılmasıydı. Vesalius’un tahta baskılarında A. facialis, yüz kaslarının damarlandığını açıkça ortaya koyan ince bir hat olarak görünür. Yine de isimlendirme hâlâ sistematik değildi.


3. 17. Yüzyılda Fonksiyonel Merak

İngiliz hekim Thomas Willis (1621–1675), yalnızca beyin damarlarıyla değil, periferik dolaşımla da ilgileniyordu. Yüzdeki kas hareketleri ile kan dolaşımı arasındaki ilişkiyi gözlemledi.
Willis, yüz ifadesi kaslarının kan kaynağını sağlayan bu damarın önemini vurguladı, ancak adını “facialis” olarak koymadı; “maxillaris externa dalı” tanımı devam etti. Bu, dönemin “fonksiyon merkezli” yaklaşımını yansıtıyordu: damar, iskelet sistemi gibi kesin sınırlarla değil, beslediği yapılarla tarifleniyordu.


4. 18. Yüzyıl: İsim Doğuyor

Fransız anatomist Jacques-Bénigne Winslow (1669–1760), 1732’de yayımladığı Exposition anatomique de la structure du corps humain adlı eserinde “arteria facialis” terimini açıkça kullandı.
Winslow’un amacı, damarların isimlerini fonksiyonel bağlamdan çıkarıp, lokasyon ve seyir esaslı bir sistemle adlandırmaktı. “Facialis” adı, damarın yüz bölgesindeki belirgin seyrini vurguluyordu. Bu, tıp dilinde bir nominal devrim sayılabilir; çünkü anatomi, evrensel bir sözlük ihtiyacını hissetmeye başlamıştı.


5. 19. Yüzyıl: Standartlaşma

  1. yüzyıl sonlarında anatomi terminolojisindeki kaos, uluslararası komitelerin kurulmasına yol açtı.
    1895’te Basel Nomina Anatomica, “A. facialis” adını resmi ve evrensel olarak onayladı. Böylece yüzyıllar boyunca farklı adlarla (arteria maxillaris externa dalı, arteria labialis, vb.) anılan bu damar, uluslararası anatomi dilinde tek isim ile anılmaya başladı.

6. Modern Yorum

Bugün A. facialis, hem cerrahi anatomide hem de estetik tıpta kritik öneme sahip. Plastik cerrahiden anjiyografiye kadar birçok alanda, Winslow’un 1732’de verdiği isim, hâlâ aynı netlikle kullanılıyor.



İleri Okuma
  1. Standring S. (2008). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice. 40th ed. Elsevier.
  2. Loukas M., et al. (2006). The facial artery: a comprehensive review. Clinical Anatomy, 19(4), 331–336.
  3. Tubbs R.S., et al. (2011). Anatomy and landmarks for localization of the facial artery. Surgical and Radiologic Anatomy, 33(8), 681–685.
  4. Moore K.L., et al. (2018). Clinically Oriented Anatomy. 8th ed. Wolters Kluwer.
  5. Sinnatamby C.S. (2019). Last’s Anatomy: Regional and Applied. 13th ed. Elsevier.
  6. Standring S. (2016). Gray’s Anatomy (41st ed.). Churchill Livingstone. ISBN 9780702052309.
  7. Sinnatamby CS, Last RJ. Last’s Anatomy, International Edition: Regional and Applied. Elsevier Health Sciences. 2011. ISBN 9780702048395.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.