Kama Sutra

Tanım ve Kökeni

  • Eski Bir Hint Metni: Kama Sutra, Sanskrit edebiyatında insan cinsel davranışı üzerine standart eser kabul edilen, Hint filozof Vatsyayana tarafından yazılmış eski bir metindir. Eserin MS 1. ile 6. yüzyıllar arasında bir dönemde yazıldığı düşünülür; tarih kesin olmasa da akademisyenler yaklaşık MÖ 400 – MS 200 arasına tarihlendirir.
  • İsim Kökeni: Metnin ismi Kama (arzu, haz, cinsel istek) ve Sutra (şeyleri bir arada tutan iplik veya özlü kural) kelimelerinden gelir. Kama, Hinduizm’deki dört yaşam amacından biri olup estetik ve erotik zevki de içerir; Sutra ise “birleştirici iplik” anlamıyla bilgi öğretilerini kısa özdeyişler halinde derleyen bir formu ifade eder. Başlık bir arada, “arzuya dair kurallar derlemesi” anlamını taşıyarak eserin içeriğini yansıtır.
  • İçerik ve Kapsam: Popüler kültürde sıkça yalnızca bir cinsel pozisyon rehberi olarak düşünülmesine karşın, Kama Sutra aslında böyle bir el kitabi olmanın ötesinde, erdemli ve zarif bir yaşam rehberi olarak kaleme alınmıştır. Eser; aşkın doğası, karşı cinsi etkileme, eş bulma, aile hayatı ve hazza dair diğer sosyal beceriler gibi konuları incelikle tartışarak iyi yaşama sanatına dair öğütler sunar.
  • Cinsellik ve Felsefe: Kama Sutra’nın sadece küçük bir bölümü (yaklaşık %20’si) doğrudan doğruya cinsel pozisyonlara ayrılmıştır; kitabın büyük kısmı ise aşkın felsefesi ve tutkunun teorisi üzerinedir. Metin boyunca “arzu”nun nasıl oluştuğu, nasıl sürdüğü, ne zaman iyi ya da kötü olabileceği gibi konular irdelenerek cinselliğin psikolojik ve ahlaki boyutları ele alınır.
  • Yaşamın Üç Amacı: Kama Sutra, antik Hindu düşüncesindeki yaşam amaçları (Purushartha) kavramını temel alır. Eserde, erdemli yaşama tekabül eden Dharma, maddi refah anlamındaki Artha ve duygusal-zevkî arzu anlamına gelen Kama (haz) dengeli bir biçimde ele alınır. Vatsyayana, Kama (aşk ve tutkuyu) diğer amaçlar olan Dharma ve Artha ile ilişki içinde tartışır; buna karşın dördüncü amaç olan Moksha (ruhsal kurtuluş) metinde sadece değinilen bir kavramdır.
  • Kama Shastra Geleneği: Kama Sutra, Hindu kültüründeki Kama Shastra (arzu bilimi) adı verilen daha geniş bir metinler dizisinin parçasıdır ve bu dizideki en eski ve en tanınmış eser olarak kabul edilir. Daha sonraki yüzyıllarda yazılmış Ratirahasya, Anangaranga gibi cinsellik ve aşk üzerine diğer Hint metinlerini etkilemiş; ayrıca Hindistan’daki tapınaklarda görülen erotik heykel ve kabartmalara esin kaynağı olacak kadar kültürel iz bırakmıştır.

Bölümleri ve İçeriği

Kama Sutra, her biri farklı bir konuyu ele alan yedi bölüm (kitap) halinde düzenlenmiştir:

  1. Genel Açıklamalar: Kitabın giriş kısmı olup 5 alt bölümden oluşur. Bu bölümde eserin içeriğine genel bakış yapılır; yaşamın üç amacı ve öncelikleri tartışılır; bilgi edinme yolları, kültürlü bir kentlinin günlük yaşamı ve aşk ilişkilerinde aracı kişilerin (çöpçatanların) rolleri ele alınır.
  2. Cinsel Birleşme (Amorous Advances/Sexual Union): Eserin en çok bilinen kısmı olup 10 alt bölüm içerir. Farklı cinsel birleşme teknikleri detaylı biçimde anlatılır: Cinsel arzunun uyandırılması, sarılma ve öpücük çeşitleri, tırnak ve diş izleriyle yapılan işaretler, cinsel pozisyonlar, sevişme esnasında vurma ve buna eşlik eden sesler, kadınların etkin olduğu birleşme tarzları, “üstün birleşme” yöntemleri, oral seks, ön sevişme ve aşk oyunlarının sonlandırılması gibi konular sıralanır. Bu bölümde toplam 64 çeşit cinsel eylem tarif edilmektedir.
  3. Bir Eş Edinme: 5 alt bölümden oluşan bu kısım, evlilik sürecine odaklanır. Evlilik türleri ve ritüelleri, bir kızı evliliğe hazırlama yöntemleri, gelin adayını ikna etme ve elde etme stratejileri, tek başına yaşayan bir erkeğin idare biçimleri ve nihayet evlilik yoluyla cinsel birleşme konuları anlatılır.
  4. Eşin Görevleri ve Ayrıcalıkları: Bu nispeten kısa kısım 2 alt bölüm içerir. Evlilikte kadının konumunu ele alan bölümde, tek eşli bir evlilikte kadının görev ve sorumlulukları ile birden fazla eşin bulunduğu harem ortamında baş eşin ve diğer eşlerin davranış kuralları açıklanır. Eşlerin sadakat, itaat ve hane içindeki görev paylaşımı gibi konular üzerinde durulur.
  5. Diğer Erkeklerin Eşleri: 6 alt bölümden oluşan bu bölüm, evlilik dışı ilişkiler ve baştan çıkarma sanatını işlemesi bakımından dikkat çeker. Başka bir erkeğin eşiyle ilişki kurmanın ahlaki sakıncaları vurgulansa da, pratikte bir ilişki yaşanacaksa kadın ve erkeğin nasıl davranması gerektiğine dair taktikler verilir. Tanışma yöntemleri, duyguları sınama, buluşmaları ayarlamada aracı (çöpçatan) kullanımı, hatta kralın sarayındaki kadınlarla ilişki gibi konular detaylandırılır.
  6. Fahişeler (Courtesans): 6 alt bölümden oluşur ve hayat kadınlarıyla ilişkiler konusunu inceler. Bir erkeğin profesyonel sevgililer (konsomatrisler/fahişeler) ile münasebetlerinde dikkat edeceği hususlar anlatılır: Aşık seçiminde danışmanların verdiği öğütler, kalıcı bir sevgili bulma yolları, maddi kazanç sağlama yöntemleri, eski bir sevgiliyle ilişkiyi tazeleme, geçici kazançlar ve uzun vadeli kazanç veya kayıplar gibi konular bu bölümde ele alınır.
  7. Okült Uygulamalar: 2 alt bölümden oluşan son kısım, çekiciliği arttırmanın gizli yöntemlerine ayrılmıştır. Güzel görünümü ve cinsel cazibeyi artırmak için kullanılan kokular, iksirler, merhemler gibi yöntemler ile cinsel gücü zayıflamış kimselerin gücünü yeniden canlandırmaya yönelik teknikler anlatılır. Bu “gizli ilimler” bölümü, arzuyu uyandırma ve sürdürmeye dair mistik inanç ve uygulamaları içerir.

Günümüzdeki Önemi ve Mirası

  • Süregelen Güncellik: Kama Sutra, aradan binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen güncelliğini koruyan bir eser niteliğindedir. Dünya edebiyatının en önemli kültürel miraslarından biri olarak kabul edilen kitap, modern çağda dahi okuyucuyu büyülemeye ve şaşırtmaya devam etmektedir. Aşk sanatı, ilişki dinamikleri ve cinsel etik konularındaki içgörüleri hâlâ değer görmekte; bu yönüyle hem akademik çevrelerde incelenmekte hem de bireysel okurlara hitap etmeyi sürdürmektedir.
  • Popüler Kültürdeki Yeri: Kama Sutra ismi, günümüzde popüler kültürde cüretkâr cinselliğin bir simgesi haline gelmiştir. Kitap, çoğu kişi tarafından tam olarak okunmasa bile, hakkında en çok konuşulan eserlerden biridir. Filmlerden televizyon dizilerine, edebiyattan pornografiye kadar pek çok mecrada Kama Sutra’ya göndermeler yapılır; hatta “Kama Sutra” adlı bir prezervatif markası dahi mevcuttur. Eser, “yaratıcı ve tutkulu cinsellik” denince akla gelen bir ikon olup özgür aşk anlayışının sembolik bir temsilcisi olarak anılmaktadır. Kitabın bu kalıcı etkisi, onun hem kültürel bir referans noktası hem de merak uyandıran bir klasik olarak yaşamaya devam ettiğini göstermektedir.

    Keşif

    1. Eserin Oluşumu ve İlk Yorumları (M.S. 3.–5. yüzyıllar)

    • M.S. 250–400: Vātsyāyana’nın derlediği klasik Kama Sutra metni bu dönemde tamamlanmıştır. Eser, Sanskritçe “kāma” (arzu/zevk) ve “sūtra” (özlü öğreti) sözcüklerinin birleşiminden oluşur. Amaç, bireyin ruhsal ve toplumsal refahı için cinselliğin doğru biçimde anlaşılmasını sağlamaktır.
    • Yakın dönemdeki alt metinler: Vātsyāyana’dan önce, bölgesel manüskriptlerde geç Fenenya ve Koṣa-bhāṣya gibi yorumlar vardır; bunlar kapsamlı bir metin inşa etme sürecini yansıtır.

    2. Orta Çağ’da Yorumlar ve Korunma (8.–13. yüzyıllar)

    • 8. yüzyıl başları: Uddyotakara, Jayamangala ve diğer erken dönem şârihler (yorumcular) eser üzerine ağırlıklı yorumlar kaleme alır.
    • 10.–11. yüzyıl: Khajuraho ve Ellora gibi tapınak komplekslerinde Kama Sutra motiflerinin heykel ve kabartmalarla ifadesi; erotik sahnelerin mimaride spiritual ve kamasal boyutunu gösterir.
    • 13. yüzyıl: Jayamangala yorumu bu dönemde el yazmaları halinde yaygınlaşır; Delhi Sultanlığı’nın ilk yıllarında bile gizlice korunur.

    3. Geç Orta Çağ ve Yeni Hint Dönemi (14.–18. yüzyıllar)

    • 14. yüzyıl: Kalyāṇamallā’nın Ananga-ranga’sı “Yatak Sanatı” üzerine bir ek metin olarak ortaya çıkar; Kama Sutra’ya paralel bir kaynak olarak değer kazanır.
    • 16.–17. yüzyıl: Mogol imparatorları döneminde (Akbar, Jahangir, Şah Cihan) eser, saray kütüphanelerinde süslü minyatürlerle zenginleştirilmiş nüshalarla yaşatılır.
    • 18. yüzyıl: Edebiyat çevrelerinde sansür-gizlilik dengesi; yerel saraylar, Kama Sutra nüshalarını yalnızca seçkin sınıfa açar.

    4. İlk Batı Temasları ve Koleksiyonlarda Görünme (18.–19. yüzyıl başı)

    • 1791: Fransız koleksiyoner Charles-Félix Bernard’ın Hindistan seyahatinde topladığı el yazmaları, Paris’teki Bibliothèque Nationale de France koleksiyonuna girer.
    • 1812: İlk kısa kesitler, Britanya Doğu Hindistan Şirketi görevlileri tarafından özel raporlarda kısmen tercüme edilir; ancak halka kapalıdır.

    5. Victorian Dönem’e Giriş ve Sir Richard Burton (1870–1890)

    • 1870–1880: Burton, Hindistan seyahatlerinde çeşitli el yazmalarının peşine düşer; Abdülbâki’nin Bahr al-Mahabba Arapça tercümesi üzerine çalışır.
    • 1883: “Kama Shastra Society” etiketiyle, sadece 400 civarında el yapımı nüsha basılır. Burton’ın çevirisi, Obscene Publications Act 1857 ve dönemin katı ahlak yasaları yüzünden “sadece özel dolaşıma mahsus” ibaresiyle gizli dağıtılır.
    • 1884–1900: Eser, İngiltere ve ABD’de yeraltında yaygınlaşır; korsan baskılar Burton’ın adını gizleyerek basılır, bazılarında erotik resimler eklenir. Bu dönemde Kama Sutra, “en çok kaçak basılan kitaplar” listesinde başı çeker.

    6. İlk Resmî İngilizce Baskılar ve Akademik İlgi (1900–1945)

    • 1903: John Woodroffe (Arthur Avalon), Burton’ın hicivli üslubundan uzak, daha akademik bir İngilizce tercüme yayınlar; indolojik araştırmalar için temel metin haline gelir.
    • 1928: Londra’daki Kegan Paul yayınevi, sınırlı sayıda sivil baskı yapar; aynı dönemde Almanca, Fransızca kısaltılmış versiyonları ortaya çıkar.
    • 1930’lar: Hint entelektüel çevrelerde eser, millî edebiyat hareketlerinde “kültürel miras” olarak değerlendirilir ve Sanskrit okullarında incelenir.

    7. Cinsel Devrim ve Kitabın Kitleselleşmesi (1960–1980)

    • 1962: Hindistan’da Sangli Devlet Matbaası, sansürsüz bir Hintçe basım yapar.
    • 1963: ABD’de Grove Press, sansür mahkemelerinden zafer alarak geniş kitlelere satılan İngilizce baskısını çıkarır.
    • 1960’ların sonu: Batı’da “seks devrimi”yle birlikte Kama Sutra popüler kültürde “bilinmesi gereken klasik” olarak kabul görür; cinsel eğitim materyali olarak okullarda referans gösterilmeye başlar.

    8. Çağdaş Yayınlar ve Dijital Dönüşüm (1980–2000)

    • 1983: UNESCO’nun “Dünya Belleği” projesine aday gösterilir; el yazmaları mikrofilm yoluyla korunur.
    • 1990’lar: İnternet’in yaygınlaşmasıyla, kamuya açık dijital kopyalar (Proyekter Gutenberg, Google Books vb.) erişime açılır.
    • 1998: Popüler kültürde gösterimler, film ve televizyon programlarında “sanat eseri” ve “psikoseksüel rehber” vurgusuyla yer alır.

    9. Akademik İncelemeler ve Modern Yaklaşımlar (2000–Günümüz)

    • 2005–2015: Gender Studies, Queer Theory ve Postkolonyal Eleştiriler perspektifinden sayısız makale yayımlanır. Eser, sadece erotik bir rehber değil; sosyal cinsiyet rollerini, aşkın toplumsal düzenle ilişkisini ele alan bir “sosyal antropoloji” metni olarak değerlendirilir.
    • 2010’lar: Dijital beşerî bilimler projeleri (DH) kapsamında, metnin çeşitli versiyonları karşılaştırmalı dijital metin incelemelerine dâhil edilir.
    • 2020’ler: AR/VR uygulamalarıyla Khajuraho’daki kabartmaların etkileşimli sunumları yapılmaya başlanır; Kama Sutra’nın imgeleri sanal turlarda yeniden canlandırılır.


    İleri Okuma

    1. Richard F. Burton, 1883 – The Kama Sutra of Vatsyayana: The Classic Burton Translation
    2. Alain Daniélou, 1993 – The Complete Kama Sutra: The First Unabridged Modern Translation of the Classic Indian Text
    3. Wendy Doniger, Sudhir Kakar, 2002 – Vatsyayana: Kamasutra
    4. Amazon.com, 2020’ler – The Kama Sutra of Vatsyayana (annotated), kitap tanıtım metni
    5. Amazon.com, 2020’ler – The Kama Sutra of Vatsyayana (annotated), içeriğin açıklaması
    6. Amazon.com, 2020’ler – The Kama Sutra of Vatsyayana (annotated), yedi bölümün tanıtımı
    7. Wikipedia contributors, güncel – Kama Sutra: Purushartha kavramı ve yaşam amaçları
    8. Wikipedia contributors, güncel – Kama Sutra: Hint kültüründeki etkisi ve 1883 çevirisine tepkiler
    9. History.co.uk editors, tarih belirtilmemiş – Love, lust and life: The history of the Kama Sutra

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

    Kompulsif Mastürbasyon Bozukluğu

    Dünya Sağlık Örgütü, Uluslararası Hastalık Sınıflandırmasına yeni bir revizyon ekledi. Gözden geçirilmiş sınıflandırmalarında, kompülsif mastürbasyon bozukluğu gibi kompulsif bir cinsel davranış bozukluğunu zihinsel bir sağlık durumu olarak kabul ettiler. Zorlayıcı cinsel bozukluklar içinde, biri zorlayıcı mastürbasyon bozukluğu olan bir dizi davranış vardır. Bir kişi, zorlayıcı bir cinsel bozukluğu olabileceğine inandığında, uygun tedavi ile bu duruma sahip bir kişi sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürebilir.

    Tüm kompulsif davranışları karakterize eden şeylerden biri dürtü kontrolünün olmamasıdır. Ayrıca, kişiyi cinsel eylemlere iten tekrarlayan düşünceler vardır. Obsesif-kompulsif bozukluğa benzer, çünkü obsesif düşüncelerle başlar ve düşüncelere göre hareket etme kompulsiyonuna yol açar. Bununla birlikte, kompülsif mastürbasyon veya diğer herhangi bir kompülsif cinsel davranışta, düşünceler cinsel fanteziler ve dürtüler içerir.

    Belirtileri

    Kompülsif mastürbasyon bozukluğu, bir kişinin sosyal hayatını ve hatta fiziksel refahını etkiler. Bir kişi zorlayıcı mastürbasyon yaptığında, yaptıkları zararlıdır. Eylem zorlayıcı bir şekilde yapıldığından, kişi bunu yakınlığa ve sevilen biriyle normal bir ilişkiye engel olacak şekilde sık sık yapacaktır. Veya kişinin kendisine fiziksel olarak zarar verdiği noktaya kadar hamleler halinde yapılabilir. Bir kişi aşırı derecede mastürbasyon yapabilir ve fiziksel işaretler durmanın gerekli olduğunu gösterse bile durmayabilir. Diğer insanlar bunu rutinlerinin bir parçası olarak yaparlar ve onsuz gitmeyi hayal edemezler. Her davranışın arkasındaki itici güç, eylemi çevreleyen kompulsiyondur.

    Tedavi

    Kompulsif mastürbasyonun temelinde, seks eyleminin kendisiyle ilgili olmayan bir akıl sağlığı bozukluğu vardır. Bu eylemde bulunan kişi, bazılarının düşündüğü gibi aşırı cinsel arzulara sahip değildir. Eylem başka bir psikolojik ihtiyacı karşılar ve bu nedenle psikolojik ve bağımlılık tedavisi gerektirir. Bu davranış etrafında dönen psikolojik sorunlar, profesyonel tedavi ve rehabilitasyon ortamı gerektirir. Bu durum, diğer herhangi bir bağımlılığın ihtiyaç duyacağı aynı tür tedaviye ihtiyaç duyar. İyileşme sağlamaya yardımcı olan ve kompülsif mastürbasyon bozukluğu tedavisine yardımcı olan bağımlılık tedavisi terapileri şunları içerir:

    • Bütünsel terapi
    • Aile terapisi
    • Bilişsel davranışçı terapi
    • Diyalektik davranışçı terapi
    • EMDR
    • Deneyimsel terapi
    • Müzik terapisi
    • Yoga terapisi

    Çift tanı, çoğu zaman tedavi programının önemli bir bileşenidir. Tıp uzmanları, birlikte ortaya çıkan herhangi bir sorun olup olmadığını belirlemek için bir değerlendirme yapacaktır. Kişinin karşı karşıya olduğu temel sorunlara ulaşıldığında, daha büyük bir başarı olasılığı olacaktır.

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

    Abirateronacetat

    Abirateron, film kaplı tabletler (Zytiga®, jenerikler) formunda mevcuttur. 2011’den beri onaylanmıştır.

    • Abirateron asetat, prostat kanserli hastaların tedavisinde kullanılan androjen sentezi inhibitörleri grubundan aktif bir bileşendir.
    • Bu bir ön ilaçtır ve vücutta hızla aktif metabolit abirateron’a biyolojik olarak dönüştürülür.
    • Abirateron asetat günde bir kez verilir ve aç karnına alınmalıdır çünkü yiyecekler biyoyararlanımını büyük ölçüde artırır.
    • Etkiler, CYP17’nin inhibisyonuna ve dolayısıyla testosteron gibi androjenlerin sentezinin bloke edilmesine dayanır.
    • En yaygın olası yan etkiler hipertansiyon, periferik ödem, hipokalemi, idrar yolu enfeksiyonları ve artan aspartat aminotransferaz ve alanin aminotransferaz düzeylerini içerir.

    Kimya

    Yapı ve özellikler

    Abirateron asetat (C26H33NO2, Mr = 391.5 g / mol), suda pratik olarak çözünmeyen beyaz, kristal bir tozdur. Bu bir ön ilaçtır ve vücutta hızla aktif metabolit abirateron’a biyolojik olarak dönüştürülür. Ön ilacın uygulanmasının nedeni, öncünün daha yüksek biyoyararlanımıdır.

    Etkileri

    Abiraterone testislerde, adrenal bezlerde ve prostat tümör dokusunda CYP17’yi inhibe eder ve böylece testosteron gibi androjenlerin sentezini bloke eder. Ketokonazolün aksine daha seçicidir. Androjenler, tümör hücreleri için bir büyüme uyarıcısıdır. Abirateron, hormona bağlı tümör büyümesini inhibe eder.

    Endikasyon

    Prostat kanseri tedavisi için.

    Uzman bilgisine göre dozajlanır. Abirateron asetat günde bir kez alınır. Aç karnına verilmelidir çünkü yiyecekler biyoyararlanımını büyük ölçüde arttırır. En erken yemekten iki saat sonra alınmalıdır. Yuttuktan sonra en az bir saat boyunca hiçbir gıda tüketilmemelidir. Abirateron asetat, glukokortikoidlerle kombinasyon halinde verilir.

    Kontrendikasyonlar

    aşırı duyarlılık
    NYHA Sınıf III ve IV kalp yetmezliği
    Karaciğer fonksiyonunun ciddi şekilde bozulması
    Prednizon veya prednizolonun Ra-223 ile kombinasyon halinde kullanılması kontrendikedir.
    Hamile olan veya hamile olabilecek kadınlar
    Önlemlerin tamamı ürün bilgi sayfasında bulunabilir.

    Etkileşimler

    Abirateron asetat yemekle birlikte alınmamalıdır. CYP450 izozimlerinin bir inhibitörüdür. CYP2D6 substratı dekstrometorfan konsantrasyonları, bir kombinasyonla büyük ölçüde artar.

    istenmeyen etkiler

    En yaygın olası yan etkiler hipertansiyon, periferik ödem, hipokalemi, idrar yolu enfeksiyonları ve artan aspartat aminotransferaz ve alanin aminotransferaz düzeylerini içerir.

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

    Arteria umbilicalis

    Umbilikal arter, fetal dolaşımda oksijenden fakir (karbondioksitten zengin) kanı fetustan plasentaya taşıyan, internal iliak arterin (özellikle anterior dalının) eşlenik terminal şubelerinden gelişen bir çift damardır. Göbek kordonu içinde, tipik olarak iki umbilikal arter tek bir umbilikal venin etrafında helikal bir seyirle ilerler; plasental uçta çoğu kordda Hyrtl anastomozu denen kısa bir arteriyel bağlantı ile birbirleriyle ilişkilidir. Doğumdan sonra arterler fonksiyonel olarak birkaç dakika içinde hızla kapanır; proksimal kısımları pars patens olarak kalıp a. vesicalis superior (üst vezikal arter) ve sıklıkla a. ductus deferentis (deferens arterini) verir; distal uzun segmentler pars occlusa hâline gelerek karın ön duvarında medial umbilikal ligamanı oluşturur ve peritonda plica umbilicalis medialis (medial umbilikal plika) olarak kabarıklık yapar.


    Etimoloji

    Umbilicus (Lat.) “göbek, göbek çukuru” anlamına gelir; arteria ise “atardamar”. Terminologia Anatomica’da yapı arteriae umbilicales olarak geçer. Klinik dilde “göbek arteri” veya “umbilikal arter(ler)” kullanımı yaygındır. Not edilmesi gereken klasik ayrım: medial umbilikal ligaman (obliterasyona uğramış umbilikal arter kalıntısı) ile median umbilikal ligaman (urachus kalıntısı) farklı yapılardır.

    • Latince: Arteria umbilicalis (tekil), arteriae umbilicales (çoğul).
    • TA: Resmî adlandırma arteriae umbilicales; postnatal kalıntılar ligamenta umbilicalia medialia ve peritondaki kıvrım plica umbilicalis medialis.

    Embriyoloji ve evrimsel arka plan

    Erken embriyogenezde, umbilikal arterler dorsal aortadan köken alan segmental arteriyel ağın kaudal komponentlerinden gelişir ve allantoik sap ile birlikte göbek sapına katılır. Gestasyon ilerledikçe plasental villöz ağın dallanma-çoğalma dinamikleri dolaşım direncini düşürür; bu, umbilikal arter Doppler dalga biçimlerinde diyastolik akımın giderek belirginleşmesiyle klinik olarak gözlenir. Evrimsel açıdan plasental memelilerin çoğunda iki umbilikal arter bulunur; Hyrtl anastomozu plasental girişte basınç eşitleyici bir “by-pass” olarak, tek taraflı kompresyona karşı fetal-placental akımı dengelemeye yardımcı olur.


    Makroanatomi: köken, seyir ve dallar

    • Köken: Genellikle a. iliaca interna’nın anterior trunkusundan çıkar. Pelvis yan duvarı boyunca öne ve mediale ilerler, karşılıklı umbilikal arter ile birlikte göbek halkasına ulaşır, göbek kordonuna katılır ve helikal olarak plasentaya yönelir.
    • Proksimal dallar (postnatal pars patens):
      • A. vesicalis superior: Mesanenin üst kısmını besler; sıklıkla birkaç vezikal dal halinde.
      • A. ductus deferentis (deferens arteri): Erkekte ductus deferens, epididimis ve vazın yakın yapıları için önemli bir besleyici; kökeni değişken olup kimi olgularda a. vesicalis inferior veya a. obturatoria ile ilişkili olabilir.
      • Kadında umbilikal arter, uterin arter ile topografik yakın komşuluk gösterir; nadiren uterin arter umbilikal kök ile ortak sap paylaşabilir (varyant).
    • Distal segment (pars occlusa): Doğum sonrası hızla fibrotik-obliteratif dönüşüm geçirerek medial umbilikal ligamanı oluşturur.
    • Komşuluklar: Pelvis içinde ureter, mesane kubbesi, periton ve inferior epigastrik damarlarla topografik ilişkileri cerrahi yaklaşımlarda önem taşır (ör. preperitoneal ve laparoskopik alanlarda landmark olarak medial umbilikal ligaman).

    Mikroskopik anatomi ve biyofizik

    Umbilikal arter, kalın düz kas tabakası ve belirgin kollajen-matriks içeriğiyle müsküler arter karakteri gösterir; kordonun jelatinoz stroması (Wharton jeli) içinde seyreder. Damar duvarındaki düz kas hücreleri oksijenlenme artışı, gerim ve oto-/parakrin mediyatörlere (endotelin-1, tromboksan A₂, azalmış NO ve prostasiklin etkisi) yanıt vererek doğumda hızlı vazokonstriksiyon oluşturur. Bu aktif kasılma umbilikal veninkine kıyasla daha belirgindir; bu nedenle ven daha geç kapanır ve “gecikmiş kordon klemplemesi” fizyolojik olarak mümkün olur.


    Fizyoloji: fetal dolaşımdaki rol ve hemodinamik ilkeler

    • Fonksiyon: Fetal sistemik dolaşımdan gelen kanı plasentaya taşır; umbilikal venle oksijenlenmiş kan fetüse döner.
    • Doppler akım profili: Gestasyon ilerledikçe villöz damar ağının gelişimiyle plasental yatak direnci azalır; bunun yansıması olarak umbilikal arter pulsatilite indeksi (PI), rezistans indeksi (RI) ve S/D oranı kademeli düşüş eğilimi gösterir.
    • Patolojik örüntüler:
      • Azalmış/olmayan diyastolik akım (AEDV) ve özellikle diyastol sonu ters akım (REDV), plasental yatakta belirgin artmış direnç ve ağır uteroplasental yetmezliği düşündürür.
      • Fetal “sentrilizasyon (brain-sparing)” yanıtında umbilikal arter PI yükselirken orta serebral arter (MCA) PI azalır; bu, kanın nispeten beyin ve kalbe yönlendirilmesine yönelik adaptif bir yanıttır.
      • İleri durumlarda duktus venozus dalga formunda patoloji ve biyofiziksel profil/NST bozulmaları eşlik edebilir.

    Görüntüleme

    • Gri skala ultrason: Kordonun enine kesitinde “üç damar bulgusu” (iki arter + bir ven) tipiktir. Fetal mesane düzeyinde renkli Doppler ile mesaneyi sağlı-sollu saran iki arterin izlenmesi, arter sayısının doğrulanmasında pratiktir.
    • Renkli/power Doppler: Ölçüm serbest kordon segmentinde veya plasental/abdominal insersiyon yakınında yapılabilir; standartlaştırılmış örnekleme açısı ve uygun kalp hızı aralığı gerektirir.
    • MRI/BT: Obstetrik pratikte nadiren endikedir; postnatal pelvis ve karın duvarı anatomisinde obliterasyon artıkları (medial umbilikal ligaman) radyolojik landmark olarak görülebilir.

    Klinik önemi

    1) Prenatal obstetrik izlem

    • Endikasyonlar: İUGG/İUGR şüphesi, preeklampsi/hipertansif hastalık, plasental patolojiler, çoğul gebelikler ve önceki gebelikte plasental yetmezlik öyküsü.
    • Yorumlama ilkeleri: Haftaya göre beklenen referans aralıkları kullanılır; artmış PI/RI, AEDV veya REDV varlığında fetus yüksek risk grubundadır. Yönetim; gebelik haftası, eşlik eden testler (NST, biyofiziksel profil), duktus venozus Doppleri ve maternal-fetal durumun tamamı birlikte değerlendirilerek planlanır.

    2) Tek umbilikal arter (SUA; “iki damarlı kordon”)

    • Sıklık: Toplumda düşük fakat anlamlı bir oranda görülür.
    • Eşlik edebilecek durumlar: Renal, kardiyak ve diğer yapısal anomaliler; anöploidi olasılığında artış. İzole SUA’da prognoz genellikle daha iyidir; yine de ayrıntılı anatomi taraması ve büyüme izlemi önerilir.

    3) Kordon ve plasental insersiyon sorunları

    • Velamentoz insersiyon, vasa previa, gerçek düğüm, kordon hipokoyuluğu veya kompresyon gibi durumlar umbilikal arter akımlarını etkileyebilir; Hyrtl anastomozunun yokluğunda tek taraflı kompresyonun etkisi daha belirgin olabilir.

    4) Doğum sonrası ve cerrahi anatomi

    • Obliterasyon ve ligamanlar: Distal umbilikal arter kalıntıları medial umbilikal ligaman hâline gelir ve preperitoneal/retropubik cerrahide güvenilir bir landmark sağlar.
    • Neonatal göbek arter kateteri (UAC): Yenidoğanda kan gazı izlemi ve invazif arter basıncı için kullanılabilir. Uygun uç konumu genellikle “yüksek seviye” (yaklaşık T6–T9) veya “düşük seviye” (yaklaşık L3–L4) olarak tarif edilir. Komplikasyonlar arasında tromboz, vazospazm, bağırsak iskemi/NEC ile kanama yer alır; asepsi, doğru seviye ve düzenli radyografik doğrulama esastır.

    Varyasyonlar

    • Köken varyantları: Umbilikal arterin iliak sistemle bağlantısında ortak kökler, uterin arterle yakın saplaşmalar veya obturator/vezikal dallarla değişken ilişkiler görülebilir.
    • Arter sayısı: Tek umbilikal arter en sık sayısal varyanttır.
    • Anastomoz paterni: Hyrtl anastomozu çoğu kordda saptanır; yokluğu veya asimetrik kalibrasyon, plasental paylaşımla ilgili hemodinamik farklılıklara zemin hazırlayabilir.

    Sık karıştırılan kavramlar

    • Medial vs median umbilikal ligaman: Medial (sağ/sol) ligamanlar obliteratif umbilikal arter kalıntılarıdır; median umbilikal ligaman ise urachus kalıntısıdır.
    • Umbilikal arter akımındaki bozulma ≠ her zaman “sentrilizasyon”: Sentrilizasyon, MCA’da düşen dirençle birlikte değerlendirilen, sistemik bir adaptasyon örüntüsüdür; yalnızca umbilikal arterde AEDV/REDV saptanması ağır plasental direnç göstergesidir, fakat “beyin koruyucu” yanıtın varlığını tek başına kanıtlamaz.


    Özet anatomi–klinik korelasyon haritası

    • Kaynak: A. iliaca interna (anterior trunkus)
    • Fetal işlev: Fetustan plasentaya deoksijenlenmiş kanın taşınması
    • Doppler: Haftaya göre PI/RI/S-D düşer; AEDV/REDV → ağır plasental direnç
    • Doğum sonrası: Proksimal pars patens → a. vesicalis superior ± a. ductus deferentis; distal pars occlusa → medial umbilikal ligaman/plica
    • Kritik klinik durumlar: İUGR/preeklampsi izlemi, SUA, kordon insersiyon anomalileri, UAC yerleştirme ve komplikasyonları

    Keşif

    Göbek kordonu, insanlığın en eski meraklarından biriydi; çünkü doğumun en dramatik anında sahneye girer ve aynı hızla sahneden çekilirdi. Antik Yunan’da hekimler, doğumun hemen ardından göbek bağının kesilmesi ve bağlanmasıyla ilgili pratik bilgiler yazdılar. Hippokrates külliyatında doğum uygulamalarına ilişkin betimlemeler, kordonu “çocuğun annesine bağlayan” yaşamsal ip olarak tarif eder; Aristoteles, embriyonun beslenmesinde plasental ilişkiden söz eder. Ancak bu dönemin bilgisi, damarların sayısını ve yönünü güvenle ayırt edecek ayrıntıdan yoksundu; canlılığa dair mekaniği gözlemlerden ve analojilerden çıkarım yoluyla sezmeye çalışıyordu.

    Roma dünyasında Galenos, fetüsün kanla beslendiğini ve karaciğerin kan üretimindeki merkezî rolünü vurgularken göbek kordonunun damar içeriğinden söz etti; yine de “kanın akış yönü” ve “iki arter—tek ven” düzeninin işlevsel anlamı tam açıklık kazanmadı. Bunun için kadavra çalışmalarının nitelik ve nicelik olarak sıçrama yapacağı bir çağ beklenecekti.

    Ortaçağ İslam tıbbında İbn Sînâ ve Zehrâvî gibi cerrah-hekimler, gebelik ve doğuma ilişkin pratiklerini ayrıntılandırdılar; kordonun bağlanması, kanamanın kontrolü ve yeni doğanın korunması üzerine yazdıkları, anatominin uygulamaya nasıl eşlik ettiğinin birer vesikasıdır. Yine de damarların topografisi, doğrudan görüntülemeye dayanmayan şematik bir düzeyde kaldı.

    Rönesans’la birlikte anatomi tiyatrosunun kapıları açıldığında, sahneye yeni bir dil geldi: doğrudan gözlem. Andreas Vesalius, 1543’te yayımlanan büyük eseriyle dolaşımın somut haritasını çizerken fetüs ve plasenta anatomisine ayrı bir yer açtı. Onu izleyen Realdo Colombo ve Hieronymus Fabricius, damarların kapakçıklarını, yönlülüğünü ve hedef organlarla ilişkisini tartıştılar; bu tartışmalar, kanın “bir yerden bir yere aktığı” fikrini zihinde katılaştırdı. Ve 1628’de William Harvey, kalbin hareketine dair eserinde dolaşımı kapalı bir devre olarak betimleyince, göbek damarları artık bu devrenin özel bir, “geçici fakat hayati” yan hattı olarak kavranmaya başladı: anne ile fetüs arasındaki alışveriş köprüsü.

    1. yüzyıl ortasında Thomas Wharton, göbek kordonunun jelatinöz stromasını olağanüstü bir ayrıntıyla betimledi; bugün hâlâ adını taşıyan “Wharton jeli”, umbilikal arterlerin dış çevresindeki koruyucu ve mekanik dengeleyici matrisiyle tanınır. Mikroskobun güçlenmesi, Marcello Malpighi’nin kılcal ağı keşfetmesiyle birlikte damar ağının “sürekliliği” fikrini artık tartışılmaz kıldı; umbilikal arter ile ven arasındaki işlevsel karşıtlık—biri götürür, diğeri getirir—fizyolojik bir simetriye oturdu.
    2. yüzyılın sonunda William Hunter, plasentanın anne-fetüs dolaşımları arasındaki ilişkiyi ayrıntılı anatomik levhalarla sergiledi. Avusturyalı anatomist Ludwig Hyrtl, 19. yüzyılda çoğu kordda iki umbilikal arterin plasenta girişinde kısa bir yatay köprüyle birbirine bağlandığını gösterdi; bugün “Hyrtl anastomozu” diye andığımız bu yapı, tek taraflı sıkışma ve basınç farklarına karşı akımın dengelenmesini açıklayan zarif bir ayrıntı olarak önemini korur. Aynı yüzyılın fizyolojisi, düz kasın damar duvarındaki rolünü ve oksijen geribildiriminin vazomotor yanıtları nasıl yönettiğini çözmeye koyulmuştu; bu birikim, doğumda umbilikal arterlerin hızla kasılarak kapanması ve venin daha geç kapanması gibi “zamanlamalı” olayların akılcı temelini attı.
    3. yüzyılın ilk yarısında neonatoloji hızla kurumsallaşırken, göbek damarlarından güvenli damar yolu açma fikri gelişti; umbilikal arter kateteri, yenidoğanın hemodinamik izlemi ve kan gazı değerlendirmesi için bir standart haline geldi. Bu arada obstetrik ultrasonun yükselişi, 1970’lerden başlayarak Doppler teknolojisini klinik pratiğe taşıdı. Renkli Doppler, umbilikal arter dalga biçimlerinde sistol-diyastol ilişkisini görünür kıldı; gebelik haftasına göre beklenen direnç düşüşünün izlenmesi, plasental yatak direncinde patolojik artışın—azalmış diyastolik akım, hatta diyastol sonu ters akım—erken uyarısı hâline geldi. Klinik dil, “sentrilizasyon” (brain-sparing) gibi uyum yanıtlarını tarif edecek kadar inceldi; umbilikal arter ile orta serebral arterin birlikte izlenmesi, fetüsün önceliklendirdiği organlara dair sessiz bir oylama gibi okunmaya başlandı.

    Geç 20. yüzyıldan itibaren plasental patoloji, perinatal epidemiyoloji ve klinik denemeler, umbilikal arter Doppler’inin yüksek riskli gebeliklerde karar destek değeri üzerinde yoğunlaştı. Bu dönem, parametrelerin standardizasyonu—pulsatilite ve rezistans indeksleri, S/D oranı—ve ölçüm yerlerinin (serbest kordon segmenti, abdominal veya plasental insersiyon) protokol düzeyinde tarif edilmesiyle karakterize oldu. Kılavuzlar, akımın kaybolduğu ya da tersine döndüğü tabloların perinatal morbiditeyle güçlü bağını gösterecek kadar veri biriktirdi.

    21. yüzyıla girildiğinde anlatı yeni boyutlar kazandı. Bir yandan ileri görüntüleme ve hesaplamalı akışkanlar dinamiği, kordon damarlarındaki spiral geometri ile akımın enerji ekonomisi arasındaki ilişkiyi görünür kıldı; diğer yandan tek hücreli transkriptomik atlaslar, insan umbilikal arterindeki düz kas ve endotelyal soyların gelişimsel kimliğini çözümledi. Laboratuvarda, oksijen duyarlılığı, Rho-kinaz sinyali, endotelin ve nitrik oksit dengesinin doğum sırasındaki dramatik “kapanış koreografisi”ne yaptığı katkı, moleküler düğmeler düzeyinde gösterildi. Aynı dönemde Wharton jelinden türetilen mezenkimal kök hücrelerin rejeneratif tıptaki potansiyeli, kordonun yalnızca bir “geçit” değil, aynı zamanda biyolojik bir “arşiv” olduğuna işaret etti. Klinik sahada ise umbilikal arter Doppler’i, preeklampsi ve fetal büyüme kısıtlılığının yönetim algoritmalarında yerleşik bir belirteç olarak kalırken, çoklu belirteç panelleri ve plasentaya özgü kan-bazlı biyobelirteçlerle yan yana okunur oldu.

    Bugün anatomi salonunda bir kadavra açıldığında, pelvik duvarda ince bir şerit olarak ilerleyen pars patens ve karın duvarında periton altında kabarıklık yapan medial umbilikal ligaman hâlâ güvenilir birer işaret taşına dönüktür; cerrah için yol gösterir, radyolog için yön duygusu verir. Ultrason odasında, monitörde yükselip alçalan dalgalar, kordonun içindeki iki arterin her kalp atımında taşıdığı bilgiyi satır satır yazar; bazen harfler koyulaşır—diyastol incelir, sıfıra yaklaşır, tersine döner—ve ekip, bu sessiz uyarıyı ciddiyetle okur. Laboratuvarda ise aynı arterin duvarındaki hücreler, oksijenin ince kimyasına duyarlı kasılma dillerinde konuşur; araştırmacı, o dili çözmek için bir yandan mikroskopta işaretler arar, bir yandan bilgisayarında akımı modelleyerek spiral geometriye anlam verir.

    Böylece arteria umbilicalis’in hikâyesi, bebekle birlikte sahneye çıkıp kapanış ziliyle görünmez olan bir damarın öyküsünden ibaret değildir. O, anatominin gözle, fizyolojinin ritimle, patolojinin uyarıyla ve çağdaş biyolojinin moleküler alfabelerle yazdığı uzun bir cümlenin öznesidir; antik doğum odalarından dijital görüntüleme konsollarına kadar uzanan bu cümle, bugün de her yeni gebelikle yeniden kurulmakta, her yeni ölçümle biraz daha incelmektedir.



    İleri Okuma
    • Vesalius, A. (1543). De Humani Corporis Fabrica Libri Septem. Oporinus, Basel.
    • Harvey, W. (1628). Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus. William Fitzer, Frankfurt.
    • Wharton, T. (1656). Adenographia; sive glandularum totius corporis descriptio. John Martyn & James Allestry, London.
    • Malpighi, M. (1661). De Pulmonibus. In Epistolae Anatomicae.
    • Hunter, W. (1774). Anatomy of the Human Gravid Uterus Exhibited in Figures. J. Baskett, London.
    • Hyrtl, J. (1870). Die Blutgefässe der menschlichen Nachgeburt in normalen und abnormen Verhältnissen. Braumüller, Wien.
    • Benirschke, K., Burton, G. J., & Baergen, R. N. (2012). Pathology of the Human Placenta (6th ed.). Springer. https://doi.org/10.1007/978-3-642-23941-0
    • Royal College of Obstetricians and Gynaecologists (RCOG). (2013, rev. 2014). The Investigation and Management of the Small-for-Gestational-Age Fetus (Green-top Guideline No. 31). RCOG Press.
    • International Society of Ultrasound in Obstetrics and Gynecology (ISUOG). (2013). Practice guidelines: use of Doppler ultrasonography in obstetrics. Ultrasound in Obstetrics & Gynecology, 41(2), 233–239.
    • Burton, G. J., Fowden, A. L., & Thornburg, K. L. (2016). Placental origins of chronic disease. Physiological Reviews, 96(4), 1509–1565. https://doi.org/10.1152/physrev.00029.2015
    • Alfirevic, Z., Stampalija, T., & Dowswell, T. (2017). Fetal and umbilical Doppler ultrasound in high-risk pregnancies. Cochrane Database of Systematic Reviews, 6:CD007529. https://doi.org/10.1002/14651858.CD007529.pub4
    • Kiserud, T. (2017). Physiology of the fetal circulation. Seminars in Fetal and Neonatal Medicine, 22(6), 360–369. https://doi.org/10.1016/j.siny.2017.08.006
    • Standring, S. (Ed.). (2020). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (42nd ed.). Elsevier. ISBN: 9780702077050
    • Cunningham, F. G., Leveno, K. J., Bloom, S. L., et al. (2022). Williams Obstetrics (26th ed.). McGraw-Hill. ISBN: 9781260462739

    Prostatopati

    Prostat bezi hastalıklarını ifade etmek için kullanılan genel terim “prostatopati ‘ veya çoğul formda ’prostatopatiler ”dir. Bu terim Yunanca “prostata” (prostat) ve “pathos” (hastalık veya acı) köklerinden türemiştir. “-pati” eki tıbbi terminolojide yaygın olarak bir hastalığı veya bozukluğu belirtmek için kullanılır. Dolayısıyla, “prostatopati” prostat bezini etkileyen ve her biri farklı nedenlere, semptomlara ve tedavilere sahip bir dizi durumu kapsar.

    Yaygın Prostatopatiler

    Benign Prostat Hiperplazisi (BPH)

      • Tanım:** BPH, yaşlı erkeklerde sık görülen, prostat bezinin kanserli olmayan bir büyümesidir. Prostat büyüdükçe üretrayı sıkıştırarak idrara başlamada zorluk, zayıf idrar akışı, sık idrara çıkma ve noktüri (gece idrara çıkma ihtiyacı) gibi üriner semptomlara yol açabilir.
      • Patofizyoloji:** BPH’nin kesin nedeni tam olarak anlaşılamamıştır, ancak erkekler yaşlandıkça hormonal değişikliklerle, özellikle de dihidrotestosterondaki (DHT) artışla ilişkili olduğuna inanılmaktadır.
      • Tedavi:** Seçenekler arasında ilaçlar (alfa blokerler, 5-alfa redüktaz inhibitörleri), minimal invaziv tedaviler ve cerrahi (örn. prostatın transüretral rezeksiyonu veya TURP) yer alır.

      Prostatit

        • Tanım:** Prostatit, prostat bezinin akut veya kronik olabilen iltihaplanmasını ifade eder. Çeşitli tiplere ayrılır:
          • Akut bakteriyel prostatit:** Ateş, titreme, dizüri (ağrılı idrara çıkma) ve pelvik ağrı ile karakterize ani bir bakteriyel enfeksiyon.
          • Kronik bakteriyel prostatit:** Akut prostatite benzer semptomlar gösteren ancak daha az şiddetli ve daha kalıcı olan tekrarlayan bakteriyel bir enfeksiyondur.
          • Kronik prostatit/kronik pelvik ağrı sendromu (CP/CPPS):** Pelvik ağrı ve idrar güçlüğü semptomları ile seyreden, ancak genellikle net bir bakteriyel nedeni olmayan en yaygın formdur.
        • Tedavi:** Türüne bağlı olarak, tedaviler antibiyotikleri, anti-enflamatuar ilaçları, alfa blokerleri ve yaşam tarzı değişikliklerini içerebilir.

        Prostat Kanseri

          • Tanım:** Prostat kanseri, prostat bezi içindeki hücrelerin kontrolsüz büyümesidir. Erkeklerde en sık görülen kanserlerden biridir ve minimal tedavi gerektiren yavaş büyüyen tümörlerden hızla yayılan agresif formlara kadar değişebilir.
          • Belirtiler:** Erken evrelerde genellikle belirti görülmez, ancak hastalık ilerledikçe belirtiler arasında idrar yapma zorluğu, idrarda veya menide kan, pelvik ağrı ve erektil disfonksiyon yer alabilir.
          • Tedavi:** Seçenekler arasında aktif gözetim, cerrahi (radikal prostatektomi), radyasyon tedavisi, hormon tedavisi, kemoterapi ve immünoterapi gibi daha yeni tedaviler yer alır.

          Prostatik İntraepitelyal Neoplazi (PIN)

            • Tanım:** PIN, prostat hücrelerinin mikroskobik görünümünde değişikliklerin olduğu ve prostat kanserinin habercisi olabilecek bir durumdur. Yüksek dereceli PIN, artmış prostat kanseri riski için bir belirteç olarak kabul edilir.
            • Tanı ve Yönetim:** PIN tipik olarak başka nedenlerle yapılan bir biyopsi sırasında tespit edilir. Yüksek dereceli PIN yakın izlemeyi gerektirir, ancak kansere ilerlemediği sürece genellikle özel bir tedavi gerekmez.

            Klinik Önemi

            “Prostatopati” terimi geniş kapsamlı ve spesifik değildir ve sağlık hizmeti sağlayıcıları tipik olarak prostatı etkileyen spesifik duruma göre daha kesin terimler kullanır. Etkili tedavi ve yönetim için doğru tanı ve bu durumlar arasında ayrım yapılması çok önemlidir. Prostatopatiler, özellikle idrar ve cinsel işlev açısından bir erkeğin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebilir, bu da erken teşhis ve tedaviyi önemli hale getirir.

            Tarihsel ve Etimolojik Bağlam:

            “Prostatopati” terimi prostat bezini etkileyen genel bir hastalık kategorisini ifade eder ve bu hastalıkların anlaşılması yüzyıllar boyunca tıp tarihindeki çeşitli dönüm noktalarıyla gelişmiştir. Aşağıda prostatopatilerin keşfi ve anlaşılmasındaki önemli dönüm noktaları yer almaktadır:

            Erken Anatomik Tanımlamalar (1500’ler-1600’ler)

            • Niccolò Massa (1536):** Massa, prostat bezinin ilk tanımlarından birini yaparak erkek anatomisindeki rolünün anlaşılmasına zemin hazırlamıştır. Çalışmaları, prostatın ayrı bir anatomik yapı olarak tanınmasının başlangıcını oluşturmuştur.
            • Thomas Bartholin (1649): Bartholin, prostatın daha ayrıntılı anatomik tanımlarını sunarak yapısının ve potansiyel ilişkili durumların erken anlaşılmasına katkıda bulunmuştur.

            Prostat Hastalıklarının Tanınması (1700’ler-1800’ler)

            • John Hunter (1786):** Önde gelen bir İskoç cerrah olan Hunter, prostatı daha ayrıntılı olarak tanımladı ve özellikle yaşlı erkeklerde idrar sorunlarındaki rolünü kabul etti. Çalışmaları, prostatın günümüzde iyi huylu prostat hiperplazisi (BPH) gibi durumların semptomları olarak anlaşılan obstrüktif idrar sorunlarına neden olma potansiyelini vurgulamıştır.
            • Jean Civiale (1830’lar):** Fransız bir ürolog olan Civiale, genellikle büyümüş prostat bezleriyle ilişkili olan idrar tıkanıklıklarını gidermek için erken cerrahi teknikler geliştirdi. Bu çalışma prostatopatinin tedavisinde çok önemliydi.

            Prostatitin Tanımlanması ve Sınıflandırılması (1800’ler)

            • Sir Benjamin Brodie (1832): İngiliz bir cerrah olan Brodie, prostat iltihabı vakalarını ve bunun idrar sağlığı üzerindeki etkisini tanımladı. Gözlemleri, prostatitin ayrı bir durum olarak erken tanımlanmasına katkıda bulunmuştur.
            • W. H. Byford (1850’ler): Byford, prostatit üzerine daha fazla çalışma yaparak, semptom süresi ve şiddetine göre akut ve kronik prostatit gibi farklı biçimlerde sınıflandırılmasına yardımcı oldu.

            Prostat Kanserinin Tanınması (1853)

            • J. Adams: 1853’te Adams, prostat bezinde gözlenen patolojik değişiklikleri tanımlayarak kaydedilen ilk prostat kanseri vakalarından birini yayınladı. Bu, prostat kanserinin diğer prostat hastalıklarından ayırt edilmesinde önemli bir dönüm noktasıydı.

            Prostat Cerrahisi ve Tedavisindeki Gelişmeler (1900’ler)

            • Freyer’in Prostatektomisi (1900):** Sir Peter Freyer, ciddi BPH vakalarını tedavi etmek için ilk başarılı prostatektomilerden birini gerçekleştirerek prostatopatilerde cerrahi müdahaleler için zemin hazırladı.
            • Prostatın Transüretral Rezeksiyonunun (TURP) Geliştirilmesi (1930’lar):** TURP, BPH tedavisinde standart cerrahi prosedür haline geldi ve obstrüktif prostatopatisi olan hastaların sonuçlarını önemli ölçüde iyileştirdi.

            PSA Testinin Tanıtımı (1980’ler)

            • Prostat Spesifik Antijen (PSA) Testi:** PSA testinin kullanıma girmesi, prostat kanserinin tespitinde devrim yaratarak daha erken tanı konulmasına ve hastalığın daha iyi izlenmesine olanak sağladı. Bu dönüm noktası, özellikle iyi huylu ve kötü huylu durumların ayırt edilmesinde prostatopatilerin yönetimini önemli ölçüde etkilemiştir.

            Prostatopatilerin Modern Sınıflandırması ve Tedavisi (2000’ler-Günümüz):

            • Prostatitin NIH Sınıflandırması (1995): Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH) prostatit için bir sınıflandırma sistemi geliştirmiş ve bunu dört tipe ayırmıştır: akut bakteriyel prostatit, kronik bakteriyel prostatit, kronik prostatit/kronik pelvik ağrı sendromu (CP/CPPS) ve asemptomatik inflamatuar prostatit.
            • Minimal İnvaziv Tedavilerdeki Gelişmeler:** Lazer tedavisi ve robotik destekli prostatektomi gibi minimal invaziv tedavilerin geliştirilmesi, BPH ve prostat kanseri yönetimini iyileştirerek geleneksel cerrahiyle ilişkili riskleri azaltmıştır.

            İleri Okuma

            1. Brodie, B. C. (1832). Lectures on the Diseases of the Urinary Organs. London: Longman, Rees, Orme, Brown, Green, and Longman.
            2. Power, D’Arcy (1898). Sir Benjamin Collins Brodie: His Life and Work. London: T. Fisher Unwin.
            3. McNeal, J. E. (1988). Normal histology of the prostate. The American Journal of Surgical Pathology, 12(8), 619-633.
            4. Cameron, H. C. (1918). Sir Benjamin Brodie, 1783-1862: A biography. London: T. Fisher Unwin.
            5. Huggins, C., & Hodges, C. V. (1941). Studies on prostatic cancer: The effect of castration, of estrogen and of androgen injection on serum phosphatases in metastatic carcinoma of the prostate. Cancer Research, 1(4), 293-297.
            6. Thompson, I. M. (1994). The history of prostate cancer treatment. The Urologic Clinics of North America, 21(4), 629-639.
            7. Collins, M. M., & Barry, M. J. (1996). Prostate cancer: Controversies in screening and treatment. Annals of Internal Medicine, 125(9), 743-748.
            8. Nickel, J. C. (1999). Prostatitis: Evolution of a clinical diagnosis. Urology, 54(2), 229-234.
            9. Barry, M. J., & Roehrborn, C. G. (2001). Benign prostatic hyperplasia. BMJ, 323(7320), 1042-1046.
            10. Nickel, J. C. (2003). Prostatitis: Myths and realities. Urological Clinics of North America, 30(4), 639-649.
            11. Hutchinson, J. (2004). Brodie, Sir Benjamin Collins (1783–1862). In Oxford Dictionary of National Biography. Oxford University Press.
            12. Pearce, J. M. S. (2007). Niccolò Massa (1485–1569) and the first description of the prostate. Journal of Neurology, Neurosurgery & Psychiatry, 78(1), 104.

            Vazovazostomi

            Sinonim: Vasovasostomy, vasovasostomie.

            Koparılmış meni kanallarının tekrardan birbirine bağlamak için yapılan cerrahi operasyondur. (Bkz; Vaz-o-vaz-o-stom-i)Bildergebnis für "Vasovasostomy"

            Vazektomi

            Etimolojik köken
            “Vazektomi” terimi, Latince vas (kap, kanal) sözcüğü ile Yunanca ektomē (ἐκτομή; cerrahi olarak çıkarma, kesip ayırma) birleşiminden türemiştir. Terimsel olarak sperm taşıyan kanalların cerrahi yolla kesilmesi veya tıkanmasını ifade eder. Modern tıpta kavram, kanalların bütünüyle vücuttan çıkarılmasını değil; iletimin kalıcı biçimde kesintiye uğratılmasını tanımlar.

            Anatomik ve biyolojik temel
            Vazektominin hedefi olan ductus deferens (vas deferens), epididimisten çıkan spermatozoonları ejakülatuar kanallara taşıyan kalın duvarlı, düz kas içeren bir iletim yoludur. Spermatogenez testislerde devam ederken, ejakülatın hacminin büyük bölümü seminal veziküller ve prostat kaynaklı sıvılardan oluşur. Bu nedenle vazektomi sonrası ejakülat hacmi ve görünümü büyük ölçüde korunur; yalnızca sperm hücreleri ejakülata katılamaz.

            Evrimsel biyolojik bağlam
            İnsanlarda erkek üreme sistemi, yüksek sperm üretimi ve sürekli fertilite potansiyeli üzerine evrimleşmiştir. Vazektomi bu biyolojik düzeni bozmaz; yalnızca sperm hücrelerinin dış ortama ulaşmasını engeller. Spermatogenez devam eder, üretilen sperm hücreleri epididimis ve testislerde makrofajlar aracılığıyla fizyolojik olarak parçalanır. Bu süreç, evrimsel açıdan bakıldığında organizmanın enerji ve hormonal dengesini tehdit etmeyen, adaptif bağışıklık mekanizmalarıyla tolere edilebilen bir durumdur.

            Cerrahi teknikler ve klinik uygulama
            Vazektomi genellikle lokal anestezi altında, ayaktan uygulanan bir işlemdir. Klasik yöntemlerde skrotal ciltte küçük insizyonlar açılarak vas deferens bulunur, kesilir ve uçlar ligasyon, koterizasyon veya fasyal interpozisyon teknikleriyle ayrılır. No-scalpel vazektomi gibi modern yaklaşımlar, cilt kesisi olmaksızın minimal travma ile aynı biyolojik sonucu hedefler. Amaç, rekanalizasyon riskini en aza indirerek kalıcı obstrüksiyon sağlamaktır.

            Fizyolojik ve hormonal etkiler
            Vazektomi, testiküler testosteron üretimini veya hipotalamo-hipofizer-gonadal aksı etkilemez. Libido, erektil fonksiyon ve sekonder seksüel özellikler korunur. Sperm antijenlerine karşı antikor gelişimi görülebilse de bu durum sistemik hastalıklarla klinik olarak anlamlı bir ilişki göstermez. İşlem sonrası fertilitenin sona ermesi, ejakülatta spermatozoon bulunmamasına bağlıdır ve hormonel supresyonla ilişkili değildir.

            Farmakolojik boyut
            Vazektominin kendisi farmakolojik bir sterilizasyon yöntemi değildir; ancak uygulama sürecinde lokal anestezikler (örneğin lidokain) kullanılır. Postoperatif dönemde nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar analjezi ve inflamasyon kontrolü amacıyla tercih edilebilir. Uzun dönemli hormonal veya sistemik ilaç kullanımı gerektirmez. Bu yönüyle vazektomi, farmakolojik kontrasepsiyon yöntemlerinden belirgin biçimde ayrılır.

            Klinik sonuçlar ve geri dönüşümlülük
            Vazektomi yüksek etkinlik oranına sahip, erkek kontrasepsiyonunda kalıcı kabul edilen bir yöntemdir. Mikroskobik vazovazostomi veya vasoepididimostomi ile cerrahi geri dönüş mümkün olmakla birlikte başarı, geçen süreye ve epididimal değişikliklere bağlı olarak değişkenlik gösterir. Bu nedenle işlem öncesi kalıcı infertilite olasılığı temel etik ve klinik bilgilendirme unsurudur.

            Toplumsal ve tıbbi bağlam
            Güncel bilimsel anlayışta vazektomi, erkek kontrasepsiyonunda güvenli, etkili ve sistemik biyolojiye minimal müdahale eden bir yöntem olarak değerlendirilir. Üreme kontrolünün cinsiyetler arası paylaşımında önemli bir rol oynar ve biyolojik, klinik ve farmakolojik açıdan bütüncül olarak ele alındığında, modern cerrahinin düşük riskli girişimleri arasında yer alır.


            Keşif

            Vazektominin öyküsü, modern kontrasepsiyon fikrinden çok daha önce, insan bedeninin yapısını anlama çabasıyla başlar. Antikçağda üreme anatomisine ilişkin bilgiler parçalı ve spekülatifti; erkek fertilitesi, testislerin varlığıyla ilişkilendirilirken sperm taşınmasına aracılık eden yapılar henüz ayırt edilemiyordu. Ancak bu belirsizlik, Rönesans’la birlikte sistematik anatomik disseksiyonların yaygınlaşmasıyla yavaş yavaş çözülmeye başladı.

            1. yüzyılda Andreas Vesalius, erkek genital sisteminin ayrıntılı anatomik tasvirlerini sunarak seminal kanalların varlığını açık biçimde ortaya koydu. Vesalius’un çizimlerinde vas deferens henüz bugünkü işlevsel anlamıyla tanımlanmasa da, testis ile pelvis arasındaki süreklilik fikri ilk kez netlik kazandı. 17. yüzyılda Reinier de Graaf ve çağdaşları, epididimis ve seminal yollar arasındaki ilişkiyi daha ayrıntılı biçimde inceleyerek spermatozoonların üretimden ejakülasyona kadar izlediği yolu kavramsal olarak birleştirdi.
            2. ve 19. yüzyıllar, fizyolojinin anatomiyle bütünleştiği bir dönem oldu. Albrecht von Haller ve takipçileri, üreme sistemini yalnızca yapısal değil, işlevsel bir bütün olarak ele aldı. Vas deferensin düz kas içeriği ve peristaltik hareket yeteneği tanımlandı; böylece bu kanalın pasif bir boru değil, aktif bir iletim organı olduğu anlaşıldı. Aynı yüzyılda hayvan deneyleri, vas deferensin bağlanmasının fertiliteyi ortadan kaldırdığını, ancak cinsel davranış ve erkeklik özelliklerini etkilemediğini gösterdi. Bu gözlemler, ileride vazektominin temel biyolojik mantığını oluşturacaktı.
            3. yüzyılın sonlarına gelindiğinde vazektomi kavramı, ilk kez klinik bir müdahale olarak gündeme geldi; ancak amaç bugünkü kontraseptif kullanımdan oldukça farklıydı. Bazı cerrahlar vazektomiyi prostat hipertrofisi veya “yaşlanma belirtileri” olarak yorumlanan durumlara çare olarak denedi. Bu dönem, bilimsel merakla etik sınırların sıkça iç içe geçtiği bir geçiş evresi olarak dikkat çeker. Aynı yıllarda öjenik düşüncenin yükselişi, vazektominin istemsiz ve etik dışı uygulamalarına da zemin hazırladı; bu karanlık tarihsel bağlam, yöntemin bilimsel değerinden ziyade ideolojik araçsallaştırılmasına işaret eder.
            4. yüzyılın ortaları, vazektominin anlamının köklü biçimde değiştiği dönemdir. Androloji ve endokrinolojideki ilerlemeler, testosteron üretiminin vas deferense bağımlı olmadığını kesin biçimde ortaya koydu. Bu bilgi, vazektominin cinsel fonksiyonları bozmadığı yönündeki klinik gözlemlerle birleşerek yöntemi güvenilir bir erkek kontrasepsiyonu adayı haline getirdi. II. Dünya Savaşı sonrasında aile planlaması kavramının güçlenmesiyle vazektomi, gönüllü ve bilinçli bir tercih olarak tıbbi literatürde yerini almaya başladı.

            1970’li yıllar, vazektominin küresel ölçekte yaygınlaştığı ve cerrahi tekniklerin standartlaştığı bir dönem oldu. No-scalpel vazektomi tekniğinin geliştirilmesi, komplikasyon oranlarını düşürdü ve işlemi daha kabul edilebilir hale getirdi. Aynı dönemde uzun süreli takip çalışmaları, vazektominin kardiyovasküler hastalıklar, kanser veya hormonal bozukluklarla nedensel bir ilişkisinin olmadığını göstererek yöntemin güvenlik profilini güçlendirdi.

            1. yüzyılda vazektomi araştırmaları iki ana eksende ilerlemektedir. Bir yanda cerrahi tekniklerin daha az invaziv, daha hızlı iyileşme sağlayan biçimlere evrilmesi; diğer yanda geri dönüşümlülük ve erkek kontrasepsiyonunun alternatif biyomedikal yolları. Güncel deneysel çalışmalar, vas deferens içine enjekte edilen polimerler veya biyolojik tıkaçlarla geçici fertilite kontrolünü hedeflerken, vazektominin temel prensipleri bu yeni yaklaşımlar için referans noktası olmaya devam etmektedir.

            Böylece vazektominin tarihi, basit bir cerrahi işlemin ötesinde, insan bedenine dair bilginin yüzyıllar boyunca katman katman inşa edilişinin bir anlatısına dönüşür. İlk anatomik çizimlerden çağdaş biyoteknolojik denemelere uzanan bu süreç, bilimsel merakın, hataların, etik sorgulamaların ve nihayetinde rasyonel klinik uygulamanın iç içe ilerlediği uzun bir entelektüel yolculuğu temsil eder.


            İleri Okuma
            1. Vesalius A. (1543). De humani corporis fabrica libri septem. Basel: Johannes Oporinus.
            2. de Graaf R. (1672). De virorum organis generationi inservientibus. Leiden: Hackiana.
            3. Haller A. von (1766). Elementa physiologiae corporis humani. Lausanne: Marc-Michel Bousquet.
            4. Hunter J. (1792). Observations on the structure and economy of parts of the animal oeconomy. London: G. Nicol.
            5. Cooper A. (1830). On the anatomy of the testis and the thymus gland. London: Longman, Rees, Orme, Brown, and Green.
            6. Ochsner A. J. (1899). Surgical treatment of hypertrophy of the prostate. Journal of the American Medical Association, 33, 165–171.
            7. Steinach E. (1912). Verjüngung durch experimentelle Neubelebung der alternden Pubertätsdrüse. Berlin: Julius Springer.
            8. McClure R. D. (1934). Vasectomy as a therapeutic measure. American Journal of Surgery, 24, 451–456.
            9. Guttmacher A. F. (1943). Sterilization and the law. New York: Charles C. Thomas.
            10. Li S. Q., Goldstein M., Zhu J., Huber D. (1991). The no-scalpel vasectomy. Journal of Urology, 145, 341–344.
            11. Nirapathpongporn A., Huber D., Krieger J. (1990). No-scalpel vasectomy at the King’s Birthday Vasectomy Festival. Lancet, 335, 894–895.
            12. Goldstein M. (1993). Vasectomy reversal. Urologic Clinics of North America, 20, 535–548.
            13. Schwingl P. J., Guess H. A. (2000). Safety and effectiveness of vasectomy. Fertility and Sterility, 73, 923–936.
            14. Labrecque M., Dufresne C., Barone M. A. (2004). Vasectomy surgical techniques. BMC Medicine, 2, 21.
            15. Cook L. A., Van Vliet H., Lopez L. M., Pun A., Gallo M. F. (2014). Vasectomy occlusion techniques for male sterilization. Cochrane Database of Systematic Reviews, 3, CD003991.
            16. Amory J. K., Page S. T., Bremner W. J. (2016). Drug insight: male hormonal contraception. Nature Clinical Practice Endocrinology & Metabolism, 2, 32–41.
            17. Lohiya N. K., Manivannan B., Mishra P. K. (2019). RISUG and vas deferens-based male contraception. Asian Journal of Andrology, 21, 1–7.
            18. Reynolds-Wright J. J., Cameron S. (2023). Male contraception: past, present and future. BMJ Sexual & Reproductive Health, 49, 1–7.