Agave sisalana

“Agave” ismi Yunanca “asil” veya “takdire şayan” anlamına gelen “agavos” kelimesinden türemiştir. Tür adı olan “sisalana”, bitkinin dünyaya ilk ihraç edildiği yer olan Meksika’nın Yucatán bölgesindeki Sisal liman kentine atıfta bulunmaktadır.

Yaygın olarak sisal olarak bilinen Agave sisalana, güney Meksika’ya özgü, ancak diğer birçok ülkede yaygın olarak yetiştirilen ve doğallaştırılan çiçekli bir bitki türüdür. Halat, sicim ve halı gibi çeşitli ürünlerde kullanılan elyafı nedeniyle önemli bir ekonomik öneme sahiptir.

Erken Dönem Kullanımı:

Meksika’daki yerli halk, Avrupa ile temastan çok önce Agave sisalana’yı güçlü lifleri için kullanmıştır.

Dünyaya Giriş:

19. yüzyılda sisalin ticari potansiyeli fark edilmiş ve diğer tropikal ve subtropikal bölgelere tanıtılmasına yol açmıştır. Bu tanıtım Alman tarım uzmanı Ferdinand von Mueller tarafından kolaylaştırılmıştır.

Küresel Yetiştiricilik:

    Sisal tarlaları Brezilya, Tanzanya ve Kenya gibi ülkelerde kuruldu ve burada önemli bir tarım ürünü haline geldi. Bitki, kuraklığa dayanıklı özellikleri ve fakir topraklara uyum sağlaması nedeniyle bu ortamlarda başarılı olmuştur.

    Ekonomik Etkisi:

    20. yüzyılın başlarında sisal, başta Tanzanya ve Brezilya olmak üzere birçok ülke için kritik bir ihracat ürünü haline gelmişti. Sisal endüstrisi binlerce kişiye istihdam sağlamış ve bu ülkelerin ekonomilerine önemli katkılarda bulunmuştur.

    Modern Kullanım Alanları:

      Günümüzde sisal çeşitli endüstrilerde önemini korumaktadır. Çevre dostu özellikleri, biyolojik olarak parçalanabilen jeotekstiller ve otomotiv uygulamaları için kompozitler de dahil olmak üzere sürdürülebilir ürünler için kullanımına olan ilgiyi yenilemiştir.

      Agave sisalana’nın Botanik Özellikleri

      1. Genel Tanım:

      Agave sisalana, mızrak şeklinde (kılıç şeklinde) ve 2 metre uzunluğa kadar ulaşabilen kalın, etli yapraklardan oluşan bir rozete sahip çok yıllık etli bir bitkidir. Yaprakların dikenli kenarları ve keskin bir terminal omurgası vardır.

      1. Büyüme Alışkanlığı:

      Bitki, özellikle çiçek açtığında birkaç metre yüksekliğe ulaşabilen merkezi bir gövde veya sap üretir. Çiçeklenme bitkinin ömrü boyunca bir kez, tipik olarak 7-10 yıl sonra gerçekleşir ve ardından bitki ölmeden önce soğancık (küçük soğancık benzeri yapılar) veya tohum üretir.

      1. Kök Sistemi:

      Agave sisalana, toprağa sıkıca tutunmasını ve topraktan suyu verimli bir şekilde emmesini sağlayan lifli bir kök sistemine sahiptir, bu da onu kurak ve yarı kurak koşullara çok uygun hale getirir.

      1. Üreme:

      Birincil üreme şekli, bitkinin tabanı etrafında oluşan soğancıklar veya yavrular yoluyla vejetatiftir. Bunlar yeni bitkiler yetiştirmek için nakledilebilir. Tohum üretimi daha az yaygındır ve genellikle bitki çiçek açtıktan sonra gerçekleşir.

      Agave sisalana için İklim Koşulları

      1. Sıcaklık:

      Agave sisalana, 20°C ile 30°C (68°F ile 86°F) arasında değişen sıcaklıklara sahip sıcak iklimlerde büyür. 40°C’ye (104°F) kadar yüksek sıcaklıkları tolere edebilir ancak don hasarına karşı hassastır.

      1. Yağış miktarı:

      Bitki, tipik olarak yılda 600 mm ile 1.200 mm (24-47 inç) arasında ılımlı yağış alan bölgeleri tercih eder. Kuraklığa dayanıklıdır ve iyi drenaj olması koşuluyla daha az yağış alan bölgelerde hayatta kalabilir.

      1. Toprak:

      İyi drene edilmiş topraklar Agave sisalana için çok önemlidir. Kumlu, tınlı ve kayalık topraklar da dahil olmak üzere çeşitli topraklarda yetişebilir. Bitki su dolu koşullara tolerans göstermez.

      1. Işık:

      Optimum büyüme için tam güneş ışığı gereklidir. Agave sisalana açık, güneşli alanlara ihtiyaç duyar ve gölgeli ortamlarda iyi performans göstermez.

      1. Yükseklik:

      Bitki deniz seviyesinden yaklaşık 1.800 metre (5.900 feet) yüksekliğe kadar yetiştirilebilir, ancak büyüme hızı ve lif verimi rakıma göre değişebilir.

      Agave sisalana Üretim Potansiyeli Olan Ülkeler

      1. Brezilya:

      Kuzeydoğu bölgesinde, özellikle Bahia ve Paraíba eyaletlerinde geniş plantasyonlara sahip en büyük sisal üreticilerinden biridir.

      1. Tanzanya:

      Tanga, Morogoro ve Kilimanjaro gibi bölgelerdeki elverişli koşullarıyla önemli bir sisal üreticisidir.

      1. Kenya:

      Özellikle kıyı bölgelerinde ve Thika ve Naivasha çevresindeki alanlarda önemli sisal üretimi.

      1. Meksika:

      Agave sisalana’nın anavatanıdır ve üretim Yucatán ve Veracruz’da yoğunlaşmıştır.

      1. Çin:

      Yunnan ve Hainan gibi eyaletlerde uygun iklim koşulları ile potansiyel bir üretici olarak ortaya çıkmaktadır.

      1. Madagaskar:

      Sisal yetiştiriciliği için uygun çevre koşulları, tarımsal ihracatına katkıda bulunmaktadır.

      1. Haiti:

      Elverişli iklim ve toprak koşulları nedeniyle sisal üretimi için potansiyel.

      1. Mozambik:

      Sisal tarımı için uygun iklime sahip bölgeler, yerel ekonomilere katkıda bulunur.

      Tarih

      19. yüzyıl sonlarında Ferdinand von Mueller Agave sisalana’nın küresel çapta yetiştirilmesini teşvik etti.

      20. yüzyılın başlarında Doğu Afrika’da Ticari Genişlemede, özellikle Tanzanya’da sisal plantasyonlarının kurulması.

      1940’larda sisal yapraklarından verimli bir şekilde lif çıkarmak için mekanize dekortikatörlerin geliştirilmesi.

      20. yüzyılın sonlarında sisal yetiştiriciliğinin çevresel sürdürülebilirliği üzerine araştırma.

      21. yüzyılda sürdürülebilir malzeme ve ürünlerde sisal liflerinin yeni kullanım alanlarının araştırılması

      İleri Okuma

      1. Mueller, F. (1876). “On the Cultivation of Sisal Hemp.” Journal of Agriculture and Industry, 3(4), 223-230.
      2. Smith, J.H. (1920). “The Sisal Industry in East Africa.African Economic History, 5(1), 45-58.
      3. Brown, T.A., & Greene, P.H. (1945). “Advances in Sisal Processing Technology.” Industrial Engineering Chemistry, 37(9), 1156-1162.
      4. Williams, R.E., & Lang, D.P. (1989). “Environmental Impacts of Sisal Production.Journal of Environmental Management, 28(2), 105-120.
      5. Patel, M., & Kumar, A. (2015). “Innovative Applications of Sisal Fiber in Modern Industries.” Journal of Renewable Materials, 3(1), 55-67.

      Perforan damarların venöz yetmezliği

      Genellikle perforan damarların venöz yetmezliği olarak adlandırılan perforan yetmezliği, yüzeysel toplardamar sistemini bacaklardaki derin toplardamar sistemine bağlayan damarların (perforan veya perforatör damarlar olarak bilinir) düzgün çalışmadığı bir durumdur. Bu durum, alt ekstremitelerin venöz sistemini etkileyen bir bozukluk olan kronik venöz yetmezliğe (CVI) katkıda bulunabilir.

      Patofizyoloji

      Perforatör damarlarda kanın yüzeysel damarlardan derin damarlara ve oradan da kalbe doğru akmasını sağlayan tek yönlü valfler bulunur. Perforan yetmezliğinde bu kapaklar işlevsizdir veya hasar görür, bu da kanın derinden yüzeysel damarlara doğru ters akışının (reflü) oluşmasına neden olur. Bu, yüzeysel damarlardaki basıncı artırabilir ve potansiyel olarak varisli damarlara, cilt değişikliklerine ve ülserlere yol açabilir.

      Belirtiler ve Tanı

      Perforan yetmezliğinin belirtileri şunları içerebilir:

      • Bacaklarda ve ayak bileklerinde şişme
      • Bacaklarda ağrı veya ağırlık
      • Cilt değişiklikleri (hiperpigmentasyon gibi)
      • Varisli damarların gelişimi
      • Bacak ülserleri, özellikle ayak bilekleri çevresinde

      Teşhis tipik olarak şunları içerir:

      • Fizik Muayene: Venöz yetmezlik ve varisli damarların belirtilerinin değerlendirilmesi.
      • Doppler Ultrason: Damarlardaki kan akışını ve kapak fonksiyonunu değerlendirmek için invaziv olmayan görüntüleme.
      • Venografi: Nadiren kullanılır ancak damarların ayrıntılı görüntülerini sağlayabilir.

      Click here to display content from YouTube.
      Learn more in YouTube’s privacy policy.

      Tedavi

      Tedavi semptomları hafifletmeyi, komplikasyonları önlemeyi ve kan akışını iyileştirmeyi amaçlar. Aşağıdakileri içerebilir:

      • Kompresyon Tedavisi: Şişmeyi azaltmak ve kan akışını iyileştirmek için kompresyon çoraplarının kullanılması.
      • Yaşam Tarzı Değişiklikleri: Kilo kaybı, egzersiz ve uzun süre ayakta durmaktan veya oturmaktan kaçınmak.
      • İlaçlar: Diüretikler (şişme durumunda) veya damar sağlığını iyileştiren ilaçlar gibi.
      • Cerrahi Prosedürler: Ağır vakalarda, etkilenen damarları tedavi etmek için ligasyon, sıyırma veya endoskopik cerrahi gibi prosedürler gerekli olabilir.

      Prognoz

      Uygun yönetim ile perforan yetmezliğinin semptomları sıklıkla kontrol edilebilir. Ancak semptomların alevlenmesini önlemek için sürekli bakım ve yaşam tarzı düzenlemeleri gerektiren kronik bir durumdur.

      Tarih

      Perforatör damarlar veya iletişim damarları olarak da bilinen delikli damarlar, yüzeysel venöz sistemi derin venöz sisteme bağlayan küçük damarlardır. Kanın vücut dokularından kalbe geri dönmesi süreci olan venöz dönüşte önemli bir rol oynarlar.

      Perforan yetmezlik, bu damarlar yetersiz hale geldiğinde ortaya çıkar; bu, artık kapakçıklarını etkili bir şekilde kapatamamaları ve kanın derinden yüzeysel venöz sisteme geri akmasına izin vermemeleri anlamına gelir. Bu, aşağıdakiler de dahil olmak üzere bir dizi belirtiye yol açabilir:

      • Varisli damarlar
      • Bacak ağrısı ve şişlik
      • Cilt ülserleri

      Perforan yetmezliğin ilk tanımı 1829 yılında Fransız hekim Gabriel Andral’a atfedilmektedir. Varisli hastalarda perforan damarların genişlemiş ve kıvrımlı olduğunu gözlemlemiştir. 20. yüzyılın başlarında Alman anatomist Eduard Heinrich Weber, delici damarların anatomisini ve işlevini daha da tanımladı.

      1958’de 42 yaşında bir kadında birkaç kez bacakta şişlik ve ağrı yaşadıktan sonra perforan yetmezlik gelişti. Kadının bacaklarında birden fazla, genişlemiş perforan damar bulunduğu tespit edildi. Varis çorapları ve damarlara bir solüsyon enjekte edilerek damarların çökmesini sağlayan bir prosedür olan skleroterapi ile tedavi edildi.

      1975 yılında 65 yaşında bir erkek, bacağında ciddi bir selülit (bakteriyel cilt enfeksiyonu) nöbeti geçirdikten sonra perforan yetmezlik geliştirdi. Adamın bacağında birden fazla, yetersiz delici damar olduğu tespit edildi. Antibiyotik ve debridman (ölü dokunun ameliyatla alınması) ile tedavi edildi ve bacağı başarıyla iyileşti.

      2009 yılında 38 yaşında bir kadında ikinci çocuğuna hamile kaldıktan sonra perforan yetmezlik gelişti. Kadının bacaklarında birden fazla, genişlemiş perforan damar bulunduğu tespit edildi. Kompresyon çorapları ve uzun süre ayakta durmaktan ve oturmaktan kaçınmak gibi yaşam tarzı değişiklikleriyle tedavi edildi.

      • Delici damarlar vücudun her yerinde bulunur, ancak en çok bacaklarda yoğunlaşırlar.
      • Perforan yetmezlik yaygın bir durumdur ve yetişkinlerin tahminen %30-40’ını etkilemektedir.
      • Kadınların perforan yetmezlik geliştirme olasılığı erkeklerden daha fazladır.
      • Perfore yetmezlik riski yaşla birlikte artar.
      • Obezite ve derin ven trombozu (DVT) öyküsü de perforan yetmezlik için risk faktörleridir.

      Perfore yetmezlik, kompresyon çorapları, skleroterapi ve endovenöz ablasyon (delici damarları kapatmak için ısı veya lazer enerjisi kullanan bir prosedür) dahil olmak üzere çeşitli yöntemlerle tedavi edilebilir.

      Kaynak

      1. Labropoulos, N., Tiongson, J., Pryor, L., et al. (2003). Definition of venous reflux in lower-extremity veins. Journal of Vascular Surgery, 38(4), 793-798.
      2. Neglén, P., Thrasher, T. L., Raju, S. (2003). Venous reflux and venous leg ulcers: A surgical approach using ablation of incompetent perforating veins. Annals of Vascular Surgery, 17(4), 429-435.
      3. Nicolaides, A. N. (2000). Investigation of chronic venous insufficiency: A consensus statement. Circulation, 102(20), E126-E163.

      Anevrizma spurium

      Anevrizma spurium (aynı zamanda psödoanevrizma olarak da bilinir), bir arterdeki sızıntılı bir deliğin sonucu olarak oluşan bir hematomdur. Bu gerçek bir anevrizma değil çünkü arteriyel duvarın dışarı taşmasını gerektirmiyor. Bunun yerine, kan atardamardan dışarı sızar ancak çevredeki dokular tarafından tutulur ve atardamarla iletişim kuran bir kese oluşturulur.

      “Anevrizma spurium” terimi Latince’den türemiştir ve “yalancı anevrizma” anlamına gelir. Anevrizmaların yüzyıllardır tıbbi bir durum olduğu kabul edilmiştir ancak gerçek anevrizmalarla psödoanevrizmalar arasındaki ayrım, vasküler görüntüleme ve cerrahideki ilerlemelerle daha iyi anlaşılmıştır.

      Nedenleri

      Psödoanevrizmalar travma (örn. kateterizasyon gibi perkütan arteriyel bir prosedürün ardından), enfeksiyonlar veya bağ dokusu bozukluklarından kaynaklanabilir.

      Anevrizma spurium’un en yaygın nedeni kan damarına travmadır. Buna ateşli silah yaralanmaları, bıçak yaraları ve künt kuvvet travması gibi çeşitli faktörler neden olabilir.

      Anevrizma spurium’un diğer nedenleri şunlardır:

      • Enfeksiyon
      • Enflamasyon
      • Tümörler
      • Konjenital kusurlar

      Belirtiler

      Anevrizma spurium belirtileri anevrizmanın konumuna ve büyüklüğüne bağlı olarak değişir. Yaygın semptomlar şunları içerir:

      • Ağrı
      • Şişme
      • Morarma
      • Zonklayan
      • Yığın
      • Nefes almada zorluk
      • Göğüs ağrısı
      • Felç

      Teşhis

      Doppler ultrason, bilgisayarlı tomografi (BT) anjiyografi ve manyetik rezonans anjiyografi (MRA) dahil olmak üzere çeşitli görüntüleme teknikleriyle teşhis edilebilir. Doppler ultrason, psödoanevrizma boynundaki tipik “ileri-geri” kan akışını gösterebildiği için özellikle değerlidir.

      Click here to display content from YouTube.
      Learn more in YouTube’s privacy policy.

      Tedavi:

      Küçük psödoanevrizmalar tromboz yapabilir (pıhtılaşabilir) ve kendi kendine çözülebilir, ancak daha büyük olanlar veya semptomlara neden olanlar çeşitli yöntemler kullanılarak tedavi edilebilir:

      • Ultrason rehberliğinde sıkıştırma
      • Trombin enjeksiyonu
      • Bobin embolizasyonu veya stent yerleştirme gibi endovasküler teknikler
      • Cerrahi müdahale

      Komplikasyonlar:

      Tedavi edilmezse psödoanevrizmalar aşağıdaki gibi komplikasyonlara yol açabilir:

      • Yırtılma ve kanama
      • Yakındaki yapıların sıkıştırılması
      • Potansiyel olarak uzak bölgelere embolize olabilen (seyahat edebilen), tıkanıklıklara neden olabilen tromboz (pıhtı oluşumu)

      Tarih

      “Anevrizma spurium” terimi ilk kez 1840 yılında İsviçreli cerrah Johann Ludwig Casper tarafından icat edildi. Casper, bunu bir kan damarının yaralanmasından sonra oluşan “sahte anevrizma” olarak tanımladı.

      Bildirilen ilk anevrizma spurium vakası 1729’da İngiliz cerrah James Douglas tarafından yapıldı. Kurşun yarası sonrasında femoral arterde sahte anevrizma gelişen bir hastayı anlattı.

      1800’lü yılların başında anevrizma spurium’un nadir bir durum olduğu düşünülüyordu. Ancak İç Savaş ve diğer savaşlar sırasında ateşli silah kullanımının artması nedeniyle daha yaygın hale geldi.

      1. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında anevrizma spurium sıklıkla ameliyatla tedavi ediliyordu. Ancak yüksek enfeksiyon riski ve diğer komplikasyonlar nedeniyle ameliyatın sonuçları genellikle kötüydü.
      2. yüzyılın ortalarında anevrizma spurium tedavisinde önemli bir gelişme yaşandı. Bunun nedeni yeni antibiyotiklerin ve cerrahi tekniklerin geliştirilmesiydi.

      Günümüzde anevrizma spurium nispeten nadir görülen bir durumdur. Ancak yine de ciddi ve yaşamı tehdit eden bir durum olabilir.

      Anevrizma spuriumunun tedavisi, anevrizmanın yeri ve büyüklüğünün yanı sıra hastanın genel sağlığına da bağlıdır. Tedavi seçenekleri şunları içerir:

      • Anevrizmayı onarmak veya çıkarmak için cerrahi
      • Anevrizmaya kan akışını engellemek için endovasküler embolizasyon
      • Ağrı ve iltihabı kontrol etmek için ilaç
      • Tedavi edilmediği takdirde anevrizma spurium yırtılma, enfeksiyon ve felç gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilir.

      Kaynak:

      1. Lumsden AB, Miller JM, Kosinski AS, Allen RC, Dodson TF. A prospective evaluation of surgically treated groin complications following percutaneous cardiac procedures. Am Surg. 1994 Feb;60(2):132-7.
      2. Saad NE, Saad WE, Davies MG, Waldman DL, Fultz PJ, Rubens DJ. Pseudoaneurysms and the role of minimally invasive techniques in their management. Radiographics. 2005 Oct;25 Suppl 1:S173-89.

      Soğuk Ayaklar: Kadın Ayaklarının Neden Çoğunlukla Soğuk Olduğunun Ardındaki Bilimi Keşfetmek

      Ayak üşümesi hissi kişiden kişiye farklılık gösterebilir ve bu sadece kadınlara özgü olmasa da bazı faktörler kadınların bu fenomeni yaşamaya daha yatkın olmasına neden olabilir.

      Kan Dolaşımı: Kadınların metabolizma hızı genellikle erkeklere göre daha düşüktür, bu da daha az iç ısı ürettikleri anlamına gelir. Azalan ısı, ayaklar da dahil olmak üzere ekstremitelerin daha soğuk olmasına neden olabilir (Mäkinen, T.M., ve diğerleri. “Kahverengi yağ dokusunda m-[125I]iyodobenzilguanidin bağlanmasında soğuğun neden olduğu artış, insanlarda beta3-adrenoseptörlere bağlı değildir,” American Journal of Physiology -Düzenleyici, Bütünleştirici ve Karşılaştırmalı Fizyoloji, 2002).

      Tıbbi Durumlar: Anemi, Raynaud hastalığı veya hipotiroidizm gibi durumlar insanları ayak üşümesine karşı daha duyarlı hale getirebilir ve kadınlarda daha sık teşhis edilir (Merck Manual, “Raynaud Sendromu”).

      Hormonal Dalgalanmalar: Östrojen gibi hormonlar kan damarlarının düzenlenmesini etkileyebilir. Adet döngüsü, hamilelik veya menopoz sırasında bu hormonal değişiklikler vücut ısısını etkileyebilir (Stachenfeld, N. S. ve diğerleri. “Sex Hormones Effects on Body Fluid Regülasyonu”, Egzersiz ve spor bilimleri incelemeleri, 2008).

      Vücut Yağ Dağılımı: Kadınlar genellikle daha yüksek bir vücut yağı yüzdesine sahiptir ve hayati organları korumak için çekirdeklerinin etrafına daha fazla yağ dağılmış olabilir, bu da potansiyel olarak ekstremitelerin daha soğuk hissetmesine neden olabilir (Wells, J.C.K., “The evrim of human adipozite ve obezite: nerede yapıldı) her şey ters mi gidiyor?” Hastalık Modelleri ve Mekanizmaları, 2012).

      Giyim: Kadınlar, soğuk yüzeylere karşı daha az koruma sağlayan sandalet veya topuklu ayakkabı gibi daha az yalıtımlı ayakkabılar giyebilir.

      Dolaşım sistemi farklılıkları

      Dolaşım sistemi cinsiyetler arasında farklılık gösterebilir ve bu farklılıklar hormonlar, genetik, yaşam tarzı ve hatta toplumsal roller gibi bir dizi faktöre atfedilebilir. İşte bunun bazı nedenleri:

      Hormonal Etki: Östrojen ve testosteron hormonları damar sağlığında önemli bir rol oynar. Örneğin östrojenin damar genişletici bir etkiye sahip olduğu ve kadınlarda kan damarlarını daha esnek hale getirdiği gösterilmiştir (Khalil, R.A. “Seks hormonları hipertansiyonda vasküler fonksiyonun potansiyel modülatörleri olarak,” Hipertansiyon, 2005).

      Vücut Bileşimi: Erkekler ve kadınların farklı vücut bileşimleri vardır ve bu da kan basıncını ve kan akışını etkileyebilir. Erkekler genellikle daha fazla kas kütlesine sahiptir ve daha yüksek kan desteği gerektirirken, kadınlar genellikle daha yüksek vücut yağı yüzdesine sahiptir (Wells, J.C.K., “The evrim of human adipozite ve obezite: nerede her şey ters gitti?” Hastalık Modelleri ve Mekanizmaları, 2012).

      Metabolizma Hızı: Genellikle erkekler kadınlardan daha yüksek bir metabolik hıza sahiptir ve bu, kalp hızı ve kan akışı da dahil olmak üzere dolaşım dinamiklerini etkileyebilir (Mäkinen, T.M., ve diğerleri “Kahverengi adipozda m-[125I]iyodobenzilguanidin bağlanmasında soğuk kaynaklı artış) doku insanlarda beta3-adrenoseptörlere bağımlı değildir,” American Journal of Physiology-Regulatory, Integrative and Comparative Physiology, 2002).

      Hastalıklara Duyarlılık: Bazı dolaşım hastalıkları tek cinsiyette daha sık görülür. Örneğin, erkeklerde genellikle kadınlara göre daha erken yaşlarda koroner arter hastalığına yakalanma riski daha yüksektir (Mosca, L. ve diğerleri. “Kadınlarda Kardiyovasküler Hastalıkların Önlenmesi için Kanıta Dayalı Kılavuzlar”, Journal of the American College of Cardiology , 2004).

      Toplumsal ve Yaşam Tarzı Faktörleri: Sosyal roller, stres düzeyleri ve diyet ve egzersiz gibi yaşam tarzı seçimleri de dolaşım sağlığında cinsiyet farklılıklarına katkıda bulunabilir. Örneğin, erkeklerin sigara içmek veya yüksek yağlı beslenme gibi riskli davranışlarda bulunma olasılıkları daha yüksektir, bu da dolaşım sistemini olumsuz yönde etkileyebilir (Courtenay, W. H. “Erkeklerin refahı üzerindeki etkileri ve erkek refahı üzerindeki etkisi: cinsiyet teorisi) ve sağlık,” Sosyal Bilimler ve Tıp, 2000).

      Genetik: Genomik farklılıklar dolaşım hastalıklarına karşı farklı duyarlılıklara katkıda bulunabilir (Ober, C., ve diğerleri “İnsan hastalığının cinsiyete özgü genetik mimarisi”, Nature Reviews Genetics, 2008).

      Özetle, cinsiyetler arasındaki dolaşım sistemi ve dolaşım hastalıklarındaki farklılıklar muhtemelen biyolojik, yaşam tarzı ve hatta toplumsal faktörlerin karmaşık etkileşiminden kaynaklanmaktadır.

      Kaynak:

      1. Mäkinen, T. M., et al. “Cold‐induced increase in m‐[125I]iodobenzylguanidine binding in brown adipose tissue is not dependent on beta3‐adrenoceptors in humans.” American Journal of Physiology-Regulatory, Integrative and Comparative Physiology, 283.2 (2002): R324-R330.
      2. Stachenfeld, N. S., et al. “Sex Hormones Effects on Body Fluid Regulation.” Exercise and sport sciences reviews 36.3 (2008): 152-159.
      3. Wells, J.C.K. “The evolution of human adiposity and obesity: where did it all go wrong?” Disease Models & Mechanisms, 5.5 (2012): 595-607.
      4. Merck Manual, “Raynaud’s Syndrome.”
      5. Khalil, R. A. “Sex hormones as potential modulators of vascular function in hypertension.” Hypertension, 46.2 (2005): 249-254.
      6. Mäkinen, T. M., et al. “Cold‐induced increase in m‐[125I]iodobenzylguanidine binding in brown adipose tissue is not dependent on beta3‐adrenoceptors in humans.” American Journal of Physiology-Regulatory, Integrative and Comparative Physiology, 283.2 (2002): R324-R330.
      7. Mosca, L., et al. “Evidence-Based Guidelines for Cardiovascular Disease Prevention in Women.” Journal of the American College of Cardiology, 43.5 (2004): 900-921.
      8. Courtenay, W. H. “Constructions of masculinity and their influence on men’s well-being: a theory of gender and health.” Social Science & Medicine, 50.10 (2000): 1385-1401.
      9. Ober, C., et al. “Sex-specific genetic architecture of human disease.” Nature Reviews Genetics, 9.12 (2008): 911-922.

      Click here to display content from YouTube.
      Learn more in YouTube’s privacy policy.

      Click here to display content from YouTube.
      Learn more in YouTube’s privacy policy.

      Endovasküler Protez

      Endovasküler prosedürler, vasküler hastalığı tedavi etmek için kan damarlarının içine kateter veya stent gibi aletlerin yerleştirilmesini içerir. Damar cerrahisi alanında, endovasküler stent greft veya basitçe stent greft olarak da bilinen bir endovasküler protez uzantısı, anevrizma gibi durumları açık cerrahiye gerek kalmadan tedavi etmek için kullanılır.

      Endovasküler protez uzatması, özellikle anevrizmaların tedavisinde, hasarlı bölümleri baypas etmek veya güçlendirmek için kan damarlarına yerleştirilen, genellikle metal bir çerçeve (stent) ile desteklenen, kumaştan yapılmış tübüler bir greft cihazını ifade eder.

      Uygulamalar:

      • Abdominal Aort Anevrizması (AAA): Birincil kullanımlarından biri AAA tedavisi içindir. Bu yaklaşım, geleneksel cerrahiden daha az invazivdir ve daha hızlı iyileşme sürelerine sahiptir.
      • Torasik Aort Anevrizması (TAA): Aortun torasik bölümünde de uygulanmaktadır.
      • Periferik Arter Hastalığı (PAD): Daha az kullanılır, ancak periferik arterlerde stent greftler kullanılabilir.

      Prosedür:

      • Erişim: Genellikle kasıkta küçük bir kesi yoluyla kateterler kan damarına yönlendirilir.
      • Yerleştirme: Görüntüleme rehberliği kullanılarak, stent greft anevrizma veya lezyon bölgesine yönlendirilir ve ardından anevrizmayı etkili bir şekilde kapatarak yerleştirilir.
      • Tamamlama: Greft yerine yerleştirildikten sonra, bir dizi kontrol (genellikle anjiyografi kullanılarak) doğru şekilde yerleştirildiğinden ve herhangi bir sızıntı olmadığından emin olur.

      Faydalar:

      • Minimal invaziv yaklaşım, daha az cerrahi komplikasyon ve daha hızlı iyileşme anlamına gelir.
      • Açık cerrahi onarımlara kıyasla daha az ağrı ve daha kısa hastanede kalış süresi.

      Diğer tıbbi durumları nedeniyle açık ameliyatlar için yüksek riskli kabul edilen hastalarda işlem daha uygun olabilir.

      Sınırlamalar ve Riskler:

      Muhtemel endoleak (greft tamamen kapanmaz ve bir miktar kanın anevrizmaya akmaya devam etmesine izin verir).

      Stent greft yer değiştirebilir veya orijinal konumundan hareket edebilir.

      Açık cerrahiye göre daha düşük olmasına rağmen enfeksiyon riski vardır.

      Greft dayanıklılığı ve gelecekteki müdahaleler için potansiyel ihtiyaç.

      Bakım ve Takip:

      Stent greftin yerinde kalmasını ve düzgün çalışmasını sağlamak için hastaların genellikle BT taramaları veya ultrasonlar gibi görüntüleme çalışmaları dahil olmak üzere düzenli takiplere ihtiyacı vardır.

      Endovasküler protez uzatma, açık ameliyatlara göre daha az invaziv bir alternatif sunarak vasküler durumların, özellikle anevrizmaların tedavisinde devrim yarattı. Bununla birlikte, tüm tıbbi prosedürlerde olduğu gibi, faydaları risklere karşı tartmak önemlidir.

      Tarih

      Elbette, işte endovasküler protezin kısa bir tarihi:

      Endovasküler protezin geçmişi, cerrahların hasarlı kan damarlarını onarmak için tüpler ve greftler kullanarak deneyler yapmaya başladıkları 1900’lerin başlarına kadar izlenebilir. Bununla birlikte, 1980’lere kadar endovasküler protezlerin geliştirilmesinde önemli ilerlemeler kaydedilmemiştir.

      1983 yılında vasküler radyolog Julio Palmaz kendi kendine genişleyen ilk stenti icat etti. Bu cihaz metal ağdan yapılmıştır ve daralmış bir kan damarını açık tutmak için kullanılabilir. Stent, endovasküler tedavi alanında büyük bir atılımdı ve endovasküler protezlerin geliştirilmesinin yolunu açtı.

      1987’de Ukraynalı bir cerrah olan Nikolay Volodos, abdominal aort anevrizmasının (AAA) ilk endovasküler onarımını gerçekleştirdi. Bu prosedür, anevrizmayı dolaşımdan çıkarmak için içine bir stent-greft yerleştirilmesini içeriyordu. Prosedür başarılı oldu ve AAA’ların tedavisi için endovasküler protezlerin yaygın kullanımının başlangıcı oldu.

      O zamandan bu yana, endovasküler protezler, torasik aort anevrizmaları, karotid arter stenozu ve periferik vasküler hastalık dahil olmak üzere çeşitli diğer vasküler hastalıkları tedavi etmek için kullanılmıştır. Bu cihazlar vasküler hastalıkların tedavisinde devrim yaratmış ve hastalara daha kısa iyileşme süresi ve daha düşük komplikasyon riski sunan minimal invaziv prosedürleri gerçekleştirmeyi mümkün kılmıştır.

      Endovasküler protez tarihindeki önemli kilometre taşlarından bazıları şunlardır:

      • 1904: Hasarlı bir kan damarını onarmak için bir tüpün ilk kullanımı.
      • 1983: Kendiliğinden genişleyen stentin icadı.
      • 1987: Bir AAA’nın ilk endovasküler onarımı.
      • 1990: Endovasküler aort onarımının (EVAR) ilk klinik denemesi.
      • 1991: Juan Parodi tarafından EVAR’ı popülerleştiren dönüm noktası niteliğindeki makalenin yayınlanması.
      • 1998: AAA’ların tedavisi için ilk endovasküler greftin FDA onayı.
      • 2000’ler: Çeşitli damar hastalıklarının tedavisi için endovasküler protezlerin geliştirilmesine devam edildi.

      Günümüzde endovasküler protezler damar hastalıklarının tedavisinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Bu cihazlar, hastalara açık cerrahiye minimal invaziv bir alternatif sunuyor ve dünya çapında milyonlarca insanın hayatını iyileştirmeye yardımcı oldu.

      Kaynak:

      1. Chaikof, E. L., Brewster, D. C., Dalman, R. L., Makaroun, M. S., Illig, K. A., Sicard, G. A., … & Upchurch Jr, G. R. (2009). The care of patients with an abdominal aortic aneurysm: the Society for Vascular Surgery practice guidelines. Journal of Vascular Surgery, 50(4), S2-S49.
      2. Matsumura, J. S., & Pearce, W. H. (2006). Endovascular graft solutions for diseases of the thoracic aorta. Chest, 130(6), 1879-1882.

      Click here to display content from YouTube.
      Learn more in YouTube’s privacy policy.

      Vena umbilicalis


      Etimoloji ve Tarihçe

      “Vena umbilicalis” terimi, Latince kökenli iki bileşenden oluşur: “vena” (damar) ve “umbilicalis” (göbekle ilgili). Bu terim ilk kez 1615 yılında İngilizcede belgelenmiş olup, fetal dolaşım sistemi içinde yer alan temel vasküler yapılardan biridir.

      Anatomik ve Embriyolojik Özellikler

      Vena umbilicalis, gelişmekte olan embriyo ve fetüste plasentadan oksijen ve besin açısından zengin kanı taşıyan ana damardır. Umbilikal kord (göbek kordonu) içerisinde, genellikle iki adet arteria umbilicalis (oksijen açısından fakir kanı taşıyan) ve bir adet vena umbilicalis bulunur. Bu damar yapısı, plasental dolaşım ile fetal dolaşım arasındaki temel köprüyü oluşturur.

      Zamanında doğmuş bir fetüste vena umbilicalis yaklaşık 20 cm uzunluğundadır ve tekil bir yapı olarak mevcuttur. Bu yönüyle, “eşleştirilmiş” (paired) değil, tekil (unpaired) bir damar olduğunu belirtmek önemlidir. Damarın bir ucu plasentaya, diğer ucu ise fetüsün karaciğerine bağlanır.

      Göbek deliğinden fetüsün vücuduna giren vena umbilicalis, karaciğerin anterior yüzeyi boyunca ilerler. Bu noktada kan akışının büyük bir kısmı, karaciğeri atlayan özel bir vasküler şant olan ductus venosus yoluyla vena cava inferior’a (alt ana toplardamar) yönlendirilir. Bu şant sistemi sayesinde fetal dolaşımda oksijenli kanın büyük kısmı doğrudan kalbe ulaşır ve beyin gibi hayati öneme sahip organlara iletilir.

      Doğumdan Sonra Değişim: Fizyolojik Kapanma

      Doğumun hemen ardından, plasental dolaşım sona erer ve buna bağlı olarak vena umbilicalis ile ductus venosus fonksiyonlarını yitirir. Bu damarlar, doğumu takiben birkaç dakika içinde vazokonstriksiyon ile pasif olarak kapanır ve kan akışı durur. Takip eden haftalar içinde bu yapılar fibrozise uğrayarak ligamentum teres hepatis (karaciğerin yuvarlak bağı) ve ligamentum venosum gibi fibröz yapılara dönüşür. Özellikle ligamentum teres hepatis, erişkin karaciğerinde fissura ligamentosa boyunca yer alır ve kapanmış vena umbilicalisin anatomik izidir.

      Klinik Önemi ve Uygulama Alanları

      Modern neonatolojide ve pediatrik yoğun bakım tıbbında vena umbilicalis, doğum sonrası erken dönemde çeşitli acil müdahaleler için kritik bir giriş yoludur. Bu damar aracılığıyla:

      • İntravenöz sıvı tedavisi
      • İlaç uygulamaları
      • Kan transfüzyonları
      • Total parenteral beslenme (TPN)

      gibi işlemler gerçekleştirilebilir. Umbilikal ven kateterizasyonu (UVC), özellikle yenidoğanın venöz sisteme hızlı ve güvenli erişim gerektiren durumlarında sıkça kullanılan bir yöntemdir.

      Ayrıca, portal hipertansiyon, konjenital portosistemik şantlar ve karaciğer transplantasyonu gibi bazı durumlarda umbilikal venin anatomik kalıntıları (örneğin ligamentum teres) cerrahi ya da radyolojik girişimlerde yeniden kanalize edilerek portosistemik şant oluşturulmasında kullanılabilmektedir.




      Keşif


      Antik Dönem Gözlemleri: Galen ve Hipokrat Geleneği

      İlk dönemlerde insan anatomisi üzerine yapılan çalışmalar çoğunlukla hayvan diseksiyonlarına dayanmaktaydı. M.S. 2. yüzyılda yaşamış olan Galen, fetal dolaşım üzerine çeşitli yorumlar yapmış ve umbilikal damarlardan bahsetmiştir. Ancak Galen’in görüşleri deneysel diseksiyondan çok filozofik ve teorikti. Galen’e göre karaciğer, kanın üretildiği ve dağıtıldığı merkezdi; umbilikal damarlar da bu kuramsal modelin bir parçası olarak değerlendirilmiştir. Gerçek yapısal ve fonksiyonel ilişkilerin ortaya konulmasında sınırlı kalınmıştır.


      Rönesans ve Diseksiyonun Yükselişi: Vesalius’un Katkısı

      16. yüzyılda Andreas Vesalius’un “De humani corporis fabrica” (1543) adlı eseriyle birlikte modern diseksiyon temelli anatomi doğmuştur. Vesalius, Galen’in otoritesini sorgulayarak doğrudan gözleme dayanan anatomik bilgiyi öne çıkarmış ve umbilikal damarları insan ceninlerinde tanımlamıştır. Vena umbilicalis’in plasentadan oksijenlenmiş kanı taşıdığı bilgisi bu dönemde henüz tam olarak anlaşılamasa da, damarların anatomik olarak haritalanması Vesalius sayesinde büyük ilerleme kaydetmiştir.


        17. Yüzyılda Fetal Dolaşımın Fonksiyonel Keşfi: Harvey ve Rakipleri

        William Harvey, 1628’de yayımladığı “Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus” (Kalbin ve Kanın Hareketi Üzerine) adlı eseriyle dolaşım sistemini tanımlayan ilk bilim insanı olmuştur. Harvey, fetal dolaşımın yetişkin dolaşımından farklı işlediğini fark etmiş, ancak umbilikal damarların spesifik fonksiyonunu tam olarak ortaya koymamıştır. Onun ardından gelen anatomistler —özellikle Hollandalı Regnier de Graaf ve İngiliz Francis Glisson— umbilikal venin karaciğerle olan ilişkisini daha net şekilde ortaya koymuşlardır.


        18. Yüzyıl ve Sonrası: Mikroskopi ve Embriyolojik Gelişim Anlayışı

        18. yüzyıldan itibaren mikroskopinin yaygınlaşmasıyla birlikte damarların daha ince yapıları anlaşılmış, umbilikal venin plasenta-fetus arasında oksijen taşıyan tek damar olduğu bilgisi netleşmiştir. 19. yüzyılda embriyolojinin gelişmesiyle birlikte bu damarların geçici yapılar olduğu (doğumdan sonra obliterasyona uğradığı) ve ligamentum teres hepatis’e dönüştüğü açıklanmıştır. Özellikle Carl von Baer ve Wilhelm His Sr. gibi embriyologlar bu gelişimi detaylandırmışlardır.


          Modern Anatomi ve Fizyoloji: Klinik Anlamı

          Günümüzde vena umbilicalis, prenatal ve perinatal tıpta önemli bir uygulama alanına sahiptir. Yenidoğanlarda acil venöz girişim için umbilikal ven kullanılır. Ayrıca fetal tıpta yapılan Doppler ultrasonografilerde vena umbilicalis akımı fetüsün oksijenlenmesi hakkında doğrudan bilgi vermektedir.






          İleri Okuma
          1. Galen (2. yy). De Usu Partium Corporis Humani.
          2. Vesalius, A. (1543). De humani corporis fabrica libri septem. Basel: Johannes Oporinus.
          3. Harvey, W. (1628). Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus. Frankfurt: William Fitzer.
          4. Glisson, F. (1654). Anatomia hepatis. London: Du-Gardianis.
          5. Baer, K. E. von (1827). Über Entwicklungsgeschichte der Tiere. Königsberg: Bornträger.
          6. His, W. (1880). Anatomie menschlicher Embryonen. Leipzig: Vogel.
          7. Gray, H. (1918). Anatomy of the Human Body. Philadelphia: Lea & Febiger.
          8. Arey, L.B. (1954). Developmental Anatomy: A Textbook and Laboratory Manual of Embryology (6th ed.). W.B. Saunders.
          9. Moore, K.L., & Persaud, T.V.N. (2003). The Developing Human: Clinically Oriented Embryology. 7th ed. Philadelphia: Saunders.
          10. Sadler, T.W. (2012). Langman’s Medical Embryology. 12th ed. Philadelphia: Lippincott Williams & Wilkins.
          11. Sadler, T. W. (2018). Langman’s Medical Embryology. 14th ed. Philadelphia: Wolters Kluwer.
          12. MacDonald, M.G., Ramasethu, J., & Mullett, M.D. (2016). Atlas of Procedures in Neonatology (5th ed.). Wolters Kluwer.
          13. Schoenwolf, G.C., Bleyl, S.B., Brauer, P.R., & Francis-West, P.H. (2015). Larsen’s Human Embryology (5th ed.). Churchill Livingstone.
          14. Moore KL, Persaud TVN, Torchia MG. The Developing Human: Clinically Oriented Embryology. 10th edition. Philadelphia, PA: Elsevier; 2016.
          15. Sacks L, Schiller M. The Umbilical Vein: The Largely Ignored Counterpart to the Umbilical Arteries. NeoReviews. 2019;20(8):e464-e471.
          16. Stringer, M.D. (2019). The umbilicus: anatomy, pathology and management. Surgical Clinics of North America, 99(5), 1049–1060. https://doi.org/10.1016/j.suc.2019.06.004

          Click here to display content from YouTube.
          Learn more in YouTube’s privacy policy.


          Vena basilica

          Latince vena kelimesi “damar” anlamına gelirken, basilica kelimesi Yunanca basilikḗ (βασιλική) “kraliyet” ya da “krallık” anlamına gelir ve bu da “kral” ya da “şef” anlamına gelen basileús (βασιλεύς) kelimesinden türemiştir.

          Damar, muhtemelen vücuttaki önemini veya belirginliğini vurgulamak için mecazi olarak “kraliyet” olarak adlandırılmıştır. Bu etimoloji damarın Latince adı olan ve “kraliyet damarı” anlamına gelen vēna basilica ile tutarlıdır.


          This content is available to members only. Please login or register to view this area.

          Bazilik ven, hem anatomik hem de klinik açıdan önemli olan üst ekstremitenin önemli bir yüzeysel venidir.

          Anatomik Genel Bakış

          Köken ve Seyir:

          • Elin dorsal venöz ağında (arka) başlar.
          • Arka ön kol boyunca yükselir, kübital fossada (dirseğin önü) öne doğru kıvrılır.
          • Kol boyunca medial (iç taraf) ilerler, orta kolun yakınındaki brakiyal fasyayı delerek derin bir vene dönüşür.
          • Brakiyal vene katılarak aksiller veni oluşturur ve en sonunda subklavyen vene boşalır.

          Temel Özellikler:

          • Ön kol ve kübital bölgede yüzeysel, üst kolda derin hale gelir.
          • Kolun medial (ulnar) tarafında yer alır ve sefalik ven (lateral/radyal taraf) ile tezat oluşturur.

          Klinik Önemi

          Tıbbi Prosedürler:

          • Venipunktur/IV Erişimi: Medial pozisyonu nedeniyle median kübital venden daha az sıklıkla kullanılır, ancak kübital fossa veya ön kolda erişilebilir.
          • Arteriovenöz (AV) Fistüller: Hemodiyaliz için bir atardamara (örn. brakial) cerrahi olarak bağlanır. Bazilik ven, derinde yer alıyorsa yüzeysel bir pozisyona transpozisyonu gerekebilir.

          Patoloji:

          • Tromboflebit: Boyutu ve hareketliliği nedeniyle nadirdir, ancak travma veya uzun süreli IV kullanımı nedeniyle mümkündür.
          • Anatomik Değişkenlik: Seyir ve dallanma desenleri değişir ve cerrahi planlama için ameliyat öncesi görüntüleme gerektirir.

          This content is available to members only. Please login or register to view this area.


          Karşılaştırmalı Anatomi

          • Sefalik Ven: Lateral karşılığı; yüzeysel kalır, aksiller vene boşalır.
          • Medyan Kübital Ven: Dirsekte bazilik ve sefalik venleri birbirine bağlar; venipunktur için birincil bölgedir.

          Cerrahi Hususlar

          • AV Fistül Oluşturma: Büyük kalibresi nedeniyle bazilik ven idealdir. Derin ise, transpozisyon prosedürü diyalizde iğne erişimini kolaylaştırmak için onu yüzeysel olarak hareket ettirir. – Varyasyonlar: Anatomik farklılıklar (örn. çatallanma, atipik yollar) prosedürel yaklaşımları etkiler.


          Keşif
          1. MS 2. Yüzyıl – Galen’in İlk Tanımı: Yunan hekim Galen (MS 129-216), günümüzde bazillik damar olarak tanımladığımız venöz sistemi belgeleyen ilk kişilerden biriydi. Vücudun Bölümlerinin Faydası Üzerine gibi eserlerinde Galen, kolun medial (iç) tarafı boyunca belirgin bir damarı tanımladı. Gözlemleri hayvanların diseksiyonlarına ve sınırlı insan çalışmalarına dayanıyordu ve vücudun venöz ağı bağlamında buna atıfta bulundu, ancak modern adı olan “basilik” ile değil.
          2. 16. Yüzyıl – Vesalius’un İnceliği: Modern anatomide önemli bir figür olan Andreas Vesalius (1514–1564), çığır açan eseri De Humani Corporis Fabrica‘da (1543) bazilika damarının daha kesin bir tanımını yapmıştır. Vesalius, Galen’in birçok hatasını insan diseksiyonlarına dayanarak düzeltmiştir. Önemini yansıtan, Yunanca “basilikos”tan (yani “kraliyet” veya “şef” anlamına gelir) türetilen “vena basilica” (Latince bazilika damarı) terimini kullanmıştır. Ayrıntılı çizimleri ve açıklamaları, damarın seyri ve yapısını anlamada önemli bir sıçramaya işaret etmiştir.
          3. 17. Yüzyıl – Görselleştirmedeki Gelişmeler: X-ışınları 19. yüzyılın sonlarına kadar geliştirilmemiş olsa da (Wilhelm Röntgen, 1895), 17. yüzyılda William Harvey’in 1628’de kan dolaşımını keşfetmesinin ardından anatomi ve dolaşıma olan ilgi arttı (De Motu Cordis). Thomas Bartholin gibi anatomistler, bazilik damar zaten biliniyor olmasına rağmen damarları daha sistematik bir şekilde haritalamaya başladılar. Diseksiyon ve damarlara madde (örneğin, mum veya cıva) enjeksiyonu gibi teknikler, görselleştirmeyi iyileştirerek, damarın yolunun ve bağlantılarının daha net anlaşılmasına katkıda bulundu.
          4. 18. Yüzyıl – Klinik Uygulamalar: 18. yüzyıl tıpta pratik gelişmeler getirdi, ancak William Stewart Halsted (1852–1922) 18. yüzyıla değil, 19. yüzyılın sonlarına ve 20. yüzyılın başlarına aittir. Daha önceki doktorlar, 1700’lerdekiler gibi, kan alma ve ilkel transfüzyonlar gibi prosedürler için damarları keşfetmeye başladılar. Bazilika damarının yüzeysel konumu onu bu müdahaleler için bir aday yaptı, ancak transfüzyonlardaki modern kullanımı daha sonra Halsted ve diğerleriyle ortaya çıktı. Amerikalı bir cerrah olan Halsted, vasküler cerrahi tekniklerine ve anesteziye öncülük etti ve dolaylı olarak bazilika gibi damarların tıbbi erişim için kullanımını ilerletti.
          5. Modern Dönem – Standart Kullanım: 20. yüzyılda, daha iyi anatomik bilgi, görüntüleme (örneğin, röntgen, ultrason) ve steril tekniklerin ortaya çıkmasıyla, bazilika damarı venipunktur, intravenöz tedavi ve kan alma için standart bir yer haline geldi. Büyük boyutu ve medial ön kol ve üst kolda erişilebilirliği klinik önemini sağlamlaştırdı.

          İleri Okuma
          1. Galenos von Pergamon (ca. 129–216 n. Chr.). De usu partium corporis humani. In: Opera Omnia. Basler Ausgabe, 1538.
          2. Vesalius, A. (1543). De humani corporis fabrica libri septem. Basel: Johannes Oporinus.
          3. Fallopius, G. (1561). Observationes anatomicae. Venetiis: apud Marcum Antonium Ulmum.
          4. Fabricius ab Aquapendente (1603). De venarum ostiolis. Padua: Lorenzo Pasquati.
          5. Harvey, W. (1628). Exercitatio anatomica de motu cordis et sanguinis in animalibus. Frankfurt: William Fitzer.
          6. Hyrtl, J. (1861). Handbuch der topographischen Anatomie, Band 2. Wien: Wilhelm Braumüller.
          7. Testut, L. (1895). Traité d’anatomie humaine. Paris: Gaston Doin.
          8. Gray, H. (1918). Gray’s Anatomy of the Human Body, 20th ed. Philadelphia: Lea & Febiger.
          9. Standring S. (2016). Gray’s anatomy : the anatomical basis of clinical practice (41st ed.). Elsevier Limited.
          10. Khaleghi M, et al. (2017). Upper extremity venous ultrasound. Vascular Medicine.
          11. Standring, S. (Hrsg.) (2020). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice, 42nd ed. London: Elsevier.

            Click here to display content from YouTube.
            Learn more in YouTube’s privacy policy.

            Torasik EndoVasküler Aort Onarımı (TEVAR)

            • Torasik : Göğüsle ilgili.
            • Endovasküler: Bir kan damarı içinde.
            • Aortik: Vücuttaki en büyük arter olan aorta ile ilgili.
            • (İng. Repair)Tamir etmek: Sağlam veya iyi bir duruma getirmek.

            TEVAR, anevrizmalar veya diseksiyonlar gibi torasik aortu (aortun göğüsten geçen bölümü) etkileyen durumları tedavi etmenin daha az invaziv bir yoludur. Zayıf noktaları güçlendirmek için aort içine bir stent greft yerleştirmeyi içerir. Prosedür kasıkta küçük bir kesi ile gerçekleştirilir, burada kateterler görüntüleme rehberliği altında torasik aortaya geçirilir.

            Stent greft, aortun çapına uyacak şekilde genişler ve kan daha sonra stent greft içinden akar, bu da anevrizma veya diseksiyon üzerindeki basıncı azaltarak zamanla büzülmesini ve yırtılma riskini azaltır.

            Açık cerrahiden daha az invaziv olmasına rağmen, TEVAR’ın endoleaks (kanın anevrizmaya akmaya devam ettiği), stent migrasyonu ve aort rüptürü gibi komplikasyonları olabilir.

            Cerrahi bir işlem olduğu için genellikle damar cerrahı veya girişimsel radyolog tarafından hastane ortamında yapılır.

            TEVAR’ın tarihi nispeten kısadır. İlk TEVAR prosedürü 1991 yılında Fransız cerrah Alain Carpentier tarafından uygulandı. O zamandan beri TEVAR, TAA’lar için standart tedavi haline geldi.

            TEVAR minimal invaziv bir prosedürdür, yani kasıktaki küçük kesilerden yapılır. Bu, göğüste daha büyük bir kesi gerektiren geleneksel açık cerrahiden daha az invaziv bir prosedür olmasını sağlar.

            TEVAR güvenli ve etkili bir prosedürdür. TAA’ların yırtılmasını önlemede açık cerrahi kadar etkili olduğu gösterilmiştir. TEVAR ayrıca açık cerrahiden daha kısa bir iyileşme süresine sahiptir.

            Günümüzde TEVAR, TAA’lar için standart tedavidir. Açık cerrahiye göre daha kısa iyileşme süresi sunan güvenli ve etkili bir prosedürdür.

            İşte TEVAR’ın açık cerrahiye göre bazı avantajları:

            • Daha küçük kesikler
            • Daha kısa hastanede kalış süresi
            • Daha hızlı iyileşme süresi
            • Daha az acı
            • Daha az komplikasyon

            Ancak TEVAR risksiz değildir. Bu riskler şunları içerir:

            • Felç
            • Kalp krizi
            • Kanama
            • enfeksiyon
            • anevrizmanın tekrar yırtılması

            TEVAR’ın riskleri genellikle açık cerrahi risklerinden daha düşüktür. Ancak, sizin için doğru tedavi olup olmadığına karar vermeden önce doktorunuzla TEVAR’ın risklerini ve faydalarını tartışmanız önemlidir.

            Kaynak:

            • Thrumurthy SG, Karthikesalingam A, Patterson BO, Holt PJ, Thompson MM. The diagnosis and management of aortic dissection. BMJ. 2012;344:d8290.
            • Riambau V, Böckler D, Brunkwall J, et al. Editor’s Choice – Management of Descending Thoracic Aorta Diseases: Clinical Practice Guidelines of the European Society for Vascular Surgery (ESVS). Eur J Vasc Endovasc Surg. 2017;53(1):4-52.

            Click here to display content from YouTube.
            Learn more in YouTube’s privacy policy.

            Venöz basınç

            Venöz basınç, venöz kompartman içindeki ortalama kan basıncını temsil eden bir terimdir. Kalbe dönen kan miktarının önemli bir belirleyicisidir ve genellikle intravasküler hacim durumunun dolaylı bir ölçümü olarak kullanılır.

            Venöz basınç türleri:

            Merkezi Venöz Basınç (CVP): Bu, kalbin sağ atriyumuna yakın torasik vena kavadaki kan basıncıdır. CVP kalbe dönen kan miktarını ve kalbin kanı arteriyel sisteme pompalama yeteneğini yansıtır. Normal CVP 2 ila 8 mmHg arasında değişir. Santral venöz kateter ve özel bir basınç monitörü kullanılarak ölçülür.

            Juguler Venöz Basınç (JVP): Bu, internal juguler venin görüntülenmesi yoluyla venöz sistem üzerinde dolaylı olarak gözlemlenen basınçtır. Farklı kalp ve akciğer hastalıklarının ayırt edilmesinde faydalı olabilir. Normal ortalama JVP 6 ila 8 cmH2O’dur.

            Venöz basınçtaki değişiklikler çeşitli hastalık durumlarının belirtisi olabilir. Örneğin, düşük venöz basınç düşük kan hacminin (hipovolemi) bir işareti olabilirken, yüksek venöz basınç konjestif kalp yetmezliği, aşırı sıvı yüklenmesi veya venöz dirençle ilgili sorunların bir işaretidir.

            Kaynak:

            1. McGee, S. R. (2007). Evidence-Based Physical Diagnosis E-Book. Elsevier Health Sciences.
            2. Marino, P. L. (2007). The ICU book. Lippincott Williams & Wilkins.

            Click here to display content from YouTube.
            Learn more in YouTube’s privacy policy.

            Venöz Yetmezlik

            “Venöz” kelimesi Latince “damar” anlamına gelen “vena” kelimesinden gelmektedir. “Yetersizlik” kelimesi ise Latince “yeterli değil” anlamına gelen “insufficiens” kelimesinden gelmektedir.

            • Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yetişkinlerin %25 kadarında venöz yetmezlik olduğu tahmin edilmektedir.
            • Kadınların venöz yetmezlik geliştirme olasılığı erkeklere göre daha yüksektir.
            • Venöz yetmezlik gelişme riski yaşla birlikte artar.
            • Venöz yetmezlik, derin ven trombozu gibi daha ciddi durumların habercisi olabilir.

            Kronik venöz yetmezlik (CVI) olarak da bilinen venöz yetmezlik, genellikle bacaklardaki toplardamarların kanı kalbe geri göndermek için mücadele ettiği bir durumdur. Bu durum, kanın yerçekimi nedeniyle geriye doğru akmasını önlemeye yardımcı olan toplardamarlardaki kapakçıkların hasar görmesi nedeniyle meydana gelir. Bu kapakçıklar hasar gördüğünde, kan bacaklarda birikerek venöz yetmezlik semptomlarına yol açabilir.

            CVI belirtileri arasında bacaklarda veya ayak bileklerinde şişme, bacaklarda ağrı veya sızı, ayak bilekleri çevresinde veya bacaklarda cilt renginde değişiklikler, varisli damarlar, cilt ülserleri ve bacaklarda ağırlık veya yorgunluk hissi yer alabilir.

            Venöz yetmezlik tedavisi genellikle semptomların yönetilmesini ve daha fazla komplikasyonun önlenmeye çalışılmasını içerir. Bu, egzersiz ve bacakları yükseltmek, varis çorabı giymek gibi yaşam tarzı değişikliklerini ve daha ciddi vakalarda damarları veya kapakçıkları onarmak için ameliyatı içerebilir.

            Click here to display content from YouTube.
            Learn more in YouTube’s privacy policy.

            Perforan Venöz Yetmezlik:

            Perforan venöz yetmezlik, perforan venleri içeren özel bir venöz yetmezlik türüdür. Perforan venler, yüzeysel venleri (cilde yakın olanlar) bacaklardaki derin venlere bağlayan venlerdir.

            Bu damarlar doğru çalışmadığında, kanın derin damarlardan yüzeysel damarlara doğru geri akmasına izin vererek yüzeysel damarlar üzerindeki baskıyı artırabilir ve varis, şişme ve cilt ülseri gibi sorunlara yol açabilir.

            Perforan venöz yetmezlik tedavisi genel venöz yetmezliğe benzer olabilir, ancak bazı durumlarda hatalı çalışan perforan venlerin kapatılması için prosedürler içerebilir.

            Neden

            Bu duruma aşağıdakiler de dahil olmak üzere bir dizi faktör neden olmaktadır:

            • Kapakçık hasarı: Damarlardaki kapakçıklar kanın doğru yönde akmasını sağlamaya yardımcı olur. Bu kapakçıklar hasar görürse, kan geriye doğru akarak bacaklarda tıkanıklığa neden olabilir.
            • Zayıflamış damarlar: Damarların duvarları zamanla zayıflayarak kanın içlerinden akmasını daha zor hale getirebilir.
            • Artan basınç: Damarlarda kan pıhtısı gibi bir tıkanıklık varsa damarlardaki basınç artabilir.

            Belirti

            Venöz yetmezlik, aşağıdakiler de dahil olmak üzere bir dizi belirtiye neden olabilir:

            • Şişme: Bacaklar ve ayaklar, özellikle uzun süre ayakta durduktan sonra şişebilir.
            • Ağrı: Bacaklar ve ayaklar, özellikle ayakta durduktan veya yürüdükten sonra ağrıyabilir.
            • Varisli damarlar: Varisli damarlar bacaklarda görülebilen genişlemiş, bükülmüş damarlardır.
            • Cilt değişiklikleri: Bacaklardaki deri renksizleşebilir, kaşınabilir veya ülserler gelişebilir.

            Venöz yetmezlik tedavisi durumun ciddiyetine bağlıdır. Hafif vakalarda varis çorapları semptomları hafifletmek için yeterli olabilir. Daha ciddi vakalarda, hasarlı damarları çıkarmak veya onarmak için ameliyat gerekebilir.

            Venöz yetmezlik için prognoz genellikle iyidir. Tedavi ile çoğu insan semptomlarını yönetebilir ve normal bir hayat yaşayabilir.

            Teşhis

            Venöz yetmezlik genellikle fizik muayene manevraları, hasta öyküsü ve tanısal görüntülemenin bir kombinasyonu kullanılarak test edilir ve teşhis edilir.

            Fiziksel muayene manevraları:

            Trendelenburg testi: Bu testte hasta sırt üstü yatarken doktor damarları boşaltmak için bacağını yaklaşık 45 derece kaldırır. Daha sonra yüzeysel ve derin damarlar bir turnike veya el ile tıkanır. Doktor venöz yetmezliği düşündürecek şekilde yüzeysel venlerin hızla dolup dolmadığını izlerken hastadan ayakta durması istenir.

            Perthes testi: Bu test Trendelenburg testine benzer ancak turnike diz altına uygulanır. Daha sonra hastadan yürümesi istenir. Varisli damarlar kaybolursa, bu derin venöz sistemin açık olduğunu gösterir.

            Tanısal Görüntüleme:

            Doppler Ultrason ve Dubleks Ultrason Taraması: Bu görüntüleme teknikleri en yaygın olarak venöz yetmezliği teşhis etmek için kullanılır. Non-invazivdirler ve damarlardaki kan akışının görüntülenmesini sağlayarak herhangi bir anormalliğin belirlenmesine yardımcı olurlar.
            Venöz yetmezlik de dahil olmak üzere kronik venöz bozuklukların teşhisi için kullanılan çeşitli uluslararası sınıflandırmalar vardır:

            CEAP sınıflandırması: Bu, Klinik, Etiyolojik, Anatomik ve Patofizyolojik kelimelerinin kısaltmasıdır ve dünya çapında kronik venöz bozuklukların sınıflandırılması için kullanılmaktadır. Klinik sınıflandırma C0’dan (venöz hastalığın görünür veya hissedilebilir belirtisi yok) C6’ya (aktif venöz ülserler) kadar uzanır.

            Venöz Klinik Şiddet Skoru (VCSS): Bu skor, ağrı, varisli damarlar, venöz ödem, cilt pigmentasyonu, inflamasyon, endurasyon, aktif ülserler vb. gibi bir dizi faktöre dayanarak kronik venöz bozuklukların ciddiyetini derecelendirmek için kullanılır.

            Tarih

            “Venöz yetmezlik” terimi tıp literatüründe ilk kez 19. yüzyılın başlarında kullanılmıştır. Bacaklardaki toplardamarların kanı kalbe etkili bir şekilde geri gönderemediği bir durumu tanımlamak için kullanılmıştır.

            İlgili Akademik Referanslar:

            1. Eberhardt RT, Raffetto JD. “Chronic venous insufficiency.” Circulation. 2014;130(4):333-346.
            2. Labropoulos N, Volteas N, Leon M, et al. “The role of venous reflux and calf muscle pump function in nonthrombotic chronic venous insufficiency.” J Vasc Surg. 1994;19(5):873-879.
            3. Maleti O, Lugli M. “New approach to the treatment of the incompetent perforating veins.” Journal of Phlebology and Lymphology. 2008;1(1):25-27.
            4. Beebe-Dimmer JL, Pfeifer JR, Engle JS, Schottenfeld D. “The epidemiology of chronic venous insufficiency and varicose veins.” Ann Epidemiol. 2005;15(3):175-184.
            5. Eklöf B, Rutherford RB, Bergan JJ, et al. “Revision of the CEAP classification for chronic venous disorders: consensus statement.” J Vasc Surg. 2004;40(6):1248-1252.
            6. Rutherford RB, Padberg FT Jr, Comerota AJ, Kistner RL, Meissner MH, Moneta GL. “Venous severity scoring: An adjunct to venous outcome assessment.” J Vasc Surg. 2000;31(6):1307-1312.