Aducanumab

Aducanumab (Aduhelm olarak pazarlanmaktadır), Alzheimer hastalığının tedavisi için geliştirilmiş bir ilaçtır. Mevcut tedavilere göre anlamlı bir terapötik avantaj sağlayan ciddi veya yaşamı tehdit eden bir hastalık için bir ilaç olarak kullanılabilen, hızlandırılmış onay yolu aracılığıyla ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından Haziran 2021’de onaylandı.

Kimyasal

Etki Mekanizması:

Aducanumab, Alzheimer hastalığının ayırt edici özelliği olan beyindeki beta-amiloid plaklarını hedeflemek ve ortadan kaldırmak için tasarlanmış bir monoklonal antikordur. Beta-amiloid plaklar, sinir hücreleri arasında biriken ve potansiyel olarak hücre fonksiyonunu bozan protein parçaları kümeleridir.

Etkililik:

Aducanumabın etkililiği bilim camiasında çok tartışılan bir konu olmuştur. Onaylanması, beyindeki beta-amiloid plaklarını azalttığını gösteren klinik çalışmalardan elde edilen verilere dayanıyordu; bu, klinik yararı tahmin etmesi beklenen vekil bir son nokta. Bununla birlikte, beta-amiloid plaklardaki azalmanın klinik yararı, devam eden klinik çalışmalarda halen araştırılmaktadır.

Yan Etkiler:

Aducanumab’ın en yaygın yan etkileri baş ağrısı, düşme, ishal ve kafa karışıklığını içerir. ARIA (amiloidle ilişkili görüntüleme anormallikleri) olarak bilinen beyin şişmesi veya kanaması gibi daha ciddi yan etkilere de neden olabilir.

Kullanım ve Yönetim:

Aducanumab dört haftada bir intravenöz infüzyon şeklinde verilir.

Maliyet:

Teşhis değerlendirmeleri ve infüzyon uygulama maliyetleri hariç, yüksek doz rejimi için yılda yaklaşık 56.000 $ liste fiyatı ile tedavi pahalıdır.

Kaynak:

  1. FDA’s Decision to Approve New Treatment for Alzheimer’s Disease. U.S Food and Drug Administration. [https://www.fda.gov/drugs/news-events-human-drugs/fdas-decision-approve-new-treatment-alzheimers-disease]
  2. Aducanumab. National Institute on Aging. [https://www.nia.nih.gov/alzheimers/clinical-trials/aducanumab]
  3. Alzheimer’s Drug Poses a Dilemma for the FDA. [https://www.nih.gov/news-events/nih-research-matters/alzheimers-drug-poses-dilemma-fda]

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Cantharidin

Etimoloji ve kavramsal çerçeve

Kantaridin (cantharidin) terimi, kökünü Antik Yunancada “böcek/kantharis” (κάνθαρις) sözcüğünden alır; bu kök, Latinceye cantharis olarak geçmiş ve tarih boyunca “kabarcık yapan böcek” anlam alanını korumuştur. Farmakognozi ve toksikoloji literatüründe “cantharides” (kantarit) ifadesi ise özellikle Meloidae (kabarcık böcekleri; halk arasında “kabuklu böcekler” diye de anılabilir) familyasından elde edilen, kabartıcı/vezikan etkili preparatları tanımlar. Modern biyomedikal terminolojide kantaridin; belirli böcek türlerinin ürettiği, insan ve hayvanda güçlü vezikan (bül oluşturucu) ve irritan etkiler doğuran, aynı zamanda belirli dermatolojik endikasyonlarda kontrollü biçimde yararlanılan doğal bir terpenoid toksin olarak sınıflanır.

Kimyasal yapı, sınıflandırma ve temel fiziko-kimyasal özellikler

Kantaridin, biyosentetik kökeni itibarıyla terpenoid sınıfında; daha dar çerçevede monoterpenoid karakterli bir doğal üründür. Molekül, fonksiyonel grup düzeyinde belirleyici olarak siklik dikarboksilik anhidrit motifi taşır ve “epoksi köprülü, bisiklik/trisiklik” bir iskelet mimarisi sergiler. Bu anhidrit fonksiyonu ve epoksi-benzeri köprü, kantaridinin hem lipid bariyeri geçebilmesini hem de biyolojik dokularda irritan/vezikan etkisini belirleyen reaktivite profilini şekillendirir. Saf kantaridin tipik olarak renksiz ve kokusuz bir maddedir; suda sınırlı çözünürlük, organik çözücülerde daha belirgin çözünürlük eğilimi gösterir.

Kimyasal yapının klinik ve toksikolojik açıdan önemli sonucu şudur: kantaridin, epidermal lipidlerle iyi etkileştiği için deriye uygulandığında epidermis içinde hedefe yönelik hasar oluşturabilir; sistemik dolaşıma anlamlı geçiş ise genellikle yanlış kullanım (geniş alan, oklüzyon, uzun süreli temas, mukozaya temas, yutma vb.) ile ilişkilidir.

Biyolojik kaynaklar ve evrimsel bağlam: “nuptial gift”, kimyasal savunma ve ekolojik işlev

Kantaridin, başlıca Meloidae familyası içinde çok sayıda tür tarafından üretilir. Popüler kültürde en bilinen tür Lytta vesicatoria (tarihsel “İspanyol sineği” adıyla anılsa da bir “sinek” değil, kabarcık böceğidir) olsa da kantaridin üretimi Meloidae içinde çok daha geniş bir filogenetik dağılıma sahiptir.

Evrimsel biyoloji açısından kantaridin, yalnızca “toksin” değil; aynı zamanda üreme stratejileriyle entegre olmuş bir kimyasal sermaye gibi davranır. Birçok kabarcık böceği türünde:

  • Erkek birey kantaridini sentezler ve çiftleşme sırasında dişiye spermatoforla birlikte aktarır.
  • Bu aktarım, davranışsal ekoloji literatüründe “nuptial gift” (çiftleşme hediyesi) olarak ele alınır: dişi hem kimyasal savunma kazanır hem de yumurta paketini korumaya yönelik bir kaynak edinir.
  • Dişi, aldığı kantaridini yumurta yüzeyine ve/veya yumurta bırakma çevresine aktararak, yumurtaları predatörlere ve bazı patojenlere karşı daha korunaklı hâle getirir.

Bu model, “toksinin yalnızca savunma değil; aynı zamanda cinsel seçilim ve ebeveyn yatırımı ile bağlantılı bir adaptasyon” olduğunu düşündürür. Kantaridinin düzeyi türler arasında ve hatta aynı tür içinde çevresel koşullara, beslenmeye ve eşleşme geçmişine bağlı değişkenlik gösterebilir; bu da toksinin hem metabolik maliyet hem de fitness getirisi taşıyan bir özellik olmasına uyumludur.

Biyosentez boyutunda, kabarcık böceklerinde terpenoid üretim yolları klasik izoprenoid biyokimyasıyla ilişkilendirilir; ayrıca son yıllarda bazı çalışmalarda, böcek-mikrobiyota/simbiyont etkileşimlerinin “doğal ürün üretimine katkı” olasılığı da tartışılmıştır. Bu alan, özellikle kimyasal ekoloji ve mikrobiyom biyolojisinin kesişiminde gelişmekte olan, deneysel doğrulama gerektiren bir araştırma başlığıdır.

Tarihsel gelişim: tıbbî “vezikan”dan tehlikeli afrodizyak mitine, oradan düzenlenmiş dermatolojik ajana

Antik ve premodern dönem: irritan/vezikan pratiği ve afrodizyak yanılgısı

Kantaridin içeren böcek preparatlarının kullanımı, farklı kültürlerde “karşı-irritasyon” (deride kontrollü tahrişle başka bir rahatsızlığı etkileme) ve “vezikasyon” pratikleriyle iç içe ilerlemiştir. Premodern tıp paradigmasında kabarcık oluşturma, kimi zaman “zararlı sıvıların dışarı çekilmesi” gibi açıklamalarla rasyonelleştirilmiş; bu yaklaşım, modern patofizyolojiyle uyumlu olmasa da tarihsel süreklilik açısından önemlidir.

Afrodizyak olarak ünlenmesi ise büyük ölçüde ürogenital irritasyon ve nadiren görülen priapizm gibi tabloların “cinsel uyarılma” ile karıştırılmasına dayanır. Oysa bu bulgular, cinsel işlevi iyileştirmekten çok toksik irritasyonun sonuçlarıdır ve fatal zehirlenme riski nedeniyle tarih boyunca ciddi zehirlenme vakalarıyla anılmıştır.

20. yüzyıl: dermatolojide kontrollü kullanım ve düzenleyici kırılma

Modern klinik dermatoloji, kantaridinin “kabarcık oluşturma” özelliğini lokal, sınırlı ve hekim kontrollü bir doku destrüksiyonu aracı olarak yeniden çerçevelemiştir. Özellikle siğiller ve daha sonra molluscum contagiosum gibi epidermal lezyonlarda, uygulama alanının küçük ve hedefe dönük olması kantaridini pratik bir seçenek hâline getirmiştir.

ABD bağlamında tarihsel olarak önemli bir dönemeç: kantaridin 1960’lar başında, etkinlik verilerinin düzenleyici makamlara sunulması bağlamındaki sorunlar nedeniyle pazardaki konumunu kaybetmiş; buna karşın klinik pratikte uzun süre “standartlaşmamış/majistral” yollarla varlığını sürdürmüştür. Bu durum, preparat konsantrasyonu, uygulama tekniği ve hasta seçimi gibi parametrelerde heterojenlik doğurarak güvenlik tartışmalarını beslemiştir.

21. yüzyıl: standardizasyon ve FDA onayı

Güncel dönemde en kritik gelişme, kantaridinin standardize bir topikal formülasyonunun ABD’de düzenleyici onay almasıdır. Temmuz 2023’te FDA, cantharidin %0,7 topikal solüsyonu (YCANTH) molluscum contagiosum tedavisi için (≥2 yaş) onaylamıştır. Bu onay, kantaridinin modern tıpta “geleneksel/ampirik” bir ajan olmaktan çıkıp endikasyon-spesifik, üretimi ve uygulaması tanımlanmış bir ilaç statüsüne yaklaşmasının simgesidir. Klinik uygulama, hekimin belirli aralıklarla (ör. 3 haftada bir) lezyonlara uygulaması ve ilacın hasta tarafından evde sürülmemesi gibi güvenlik ilkeleri üzerine kuruludur.

Farmakodinami: epidermal ayrışma, vezikasyon ve hücresel hedefler

Kantaridinin dermatolojideki etkisi “basit bir kimyasal yanık”tan daha özgül bir biyoloji içerir:

  1. Epidermal penetrasyon ve hedef doku
    Molekül, stratum corneum lipidleriyle uyumlu olduğundan epidermise geçer ve özellikle keratinosit-keratinosit bağlantılarına etki eden süreçleri tetikler.
  2. Akantholiz ve intraepidermal bül
    Klinik olarak hedeflenen olay, epidermis içinde hücre-hücre adezyonunun bozulmasıyla gelişen intraepidermal vezikül/bül oluşumudur. Bu, lezyon dokusunun kontrollü ayrışmasına ve ardından re-epitelizasyonla iyileşmeye zemin hazırlar.
  3. Protein fosfataz inhibisyonu (PP2A/PP1 ekseni)
    Kantaridin, hücresel sinyal ağlarında kritik rolü olan bazı serin/treonin protein fosfatazlarını (özellikle PP2A ve ilişkili fosfatazlar) inhibe eden bir doğal üründür. Bu inhibisyon; sitoskeletal dinamikler, hücre iskeleti-adezyon kompleksleri ve stres yanıt yolları üzerinden hücresel bütünlüğü zayıflatarak vezikasyonu kolaylaştırır. Bu mekanizma, kantaridinin yalnız dermatolojik değil, deneysel onkoloji alanında da “bıçak sırtı” ilgi görmesinin ana nedenlerinden biridir: hücre proliferasyonu ve apoptoz yolakları üzerinde etkileri vardır; ancak terapötik pencere dar ve sistemik toksisite belirgindir.
  4. İnflamatuvar yanıt ve lokal ağrı/kaşıntı
    Uygulama sonrası lokal inflamasyon, eritem, hassasiyet, yanma ve kaşıntı gibi bulgular sık görülür; bunlar hem beklenen farmakolojik etkinin parçası hem de tolerabiliteyi sınırlayan faktörlerdir.

Toksikoloji ve klinik patofizyoloji

Kantaridin toksisitesi, maruziyet yoluna göre farklı yüzlerle karşımıza çıkar: topikal temas çoğunlukla lokal vezikasyonla sınırlıyken; oral alım veya mukozal temas ciddi ve hayatı tehdit edici tablolar doğurabilir.

1) Dermal maruziyet

  • Beklenen etki: sınırlı alanda, intraepidermal bül; çevrede eritem ve ağrı.
  • Komplikasyon riski: geniş alana uygulama, oklüzyon, uzun temas süresi, çocuklarda yanlışlıkla yayma/temas; kimyasal yanık benzeri derin hasar, sekonder enfeksiyon, postinflamatuvar pigmentasyon.
  • Göz ve mukoza: küçük miktarlar bile ciddi irritasyon ve doku hasarı yapabileceğinden “yüksek riskli temas bölgesi” kabul edilir.

2) Oral alım ve sistemik zehirlenme

Oral kantaridin alımı, klinik olarak iki ana ekseni hedef alır:

  • Gastrointestinal mukoza: ağız-özofagus-mide-bağırsak hattında kimyasal irritasyon/erozyon; şiddetli yanma, bulantı-kusma, karın ağrısı, hematemez veya melena görülebilir.
  • Ürogenital sistem: kantaridin ve/veya metabolitlerinin renal atılımı sırasında üriner epitelde irritasyon; disüri, pollaküri, suprapubik ağrı, hematüri ve ağır olguda akut böbrek hasarı gelişebilir.

Sistemik tablonun ağırlaşmasıyla:

  • sıvı-elektrolit bozuklukları,
  • hemoliz/rabdomiyoliz olasılığı,
  • nöbet, kardiyak ritim bozuklukları gibi ikincil komplikasyonlar
    bildirilmiştir. Priapizm, tarihsel olarak “afrodizyak” mitini beslemiş olsa da klinikte bir “toksisite bulgusu” olarak değerlendirilir.

3) Veteriner toksikoloji: özellikle atlar

Kantaridin, veteriner hekimlikte özellikle atlar için önem taşır; kontamine yem/ot (ör. yonca balyalarında kabarcık böceği kalıntıları) gastrointestinal kolik, şok ve ölümle sonuçlanabilen zehirlenmelere yol açabilir. Bu başlık, kantaridinin ekolojik dolaşımının insan dışı sağlık alanlarında da ciddi sonuçları olduğunu gösterir.

Zehirlenme yönetimi (ilkesel yaklaşım)

Kantaridin zehirlenmesinde yaklaşım destek tedavisi ağırlıklıdır:

  • erken dönemde hava yolu-dolaşım stabilizasyonu,
  • sıvı replasmanı ve elektrolit izlemi,
  • böbrek fonksiyonlarının yakın takibi,
  • gastrointestinal kanama ve perforasyon açısından dikkat,
  • göz/mukoza temasında acil irrigasyon ve oftalmolojik değerlendirme
    temel ilkeleri oluşturur. Spesifik bir antidot yaklaşımı klinik pratikte standardize değildir; bu da güvenlik stratejisinin “maruziyeti önleme ve klinik uygulamayı profesyonel zeminde tutma” olması gerektiğini vurgular.

Güncel dermatolojik kullanım: endikasyonlar, uygulama prensipleri ve güvenlik

Molluscum contagiosum

Molluscum contagiosum, poxvirus ailesinden bir etkenin yol açtığı, çocuklarda sık görülen, genellikle kendini sınırlayan ancak kozmetik, kaşıntı, yayılım ve bulaş kaygıları nedeniyle tedavi gerektirebilen bir dermatozdur. Kantaridin burada “lezyon seçici, kontrollü vezikasyon” ile viral odakların eliminasyonunu kolaylaştırır.

Standartlaşmış formülasyon yaklaşımı (FDA onaylı cantharidin %0,7 topikal solüsyonu gibi) klinik güvenliği artıran temel unsurları içerir:

  • Uygulama sağlık profesyoneli tarafından yapılır.
  • Lezyonlara hedefli sürülür, sağlıklı deriye taşırılmaması amaçlanır.
  • Uygulama aralıkları klinik protokole göre planlanır (ör. birkaç haftada bir).
  • Tedavi alanına temasın önlenmesi (özellikle çocuklarda) kritik önemdedir.

Verruka (siğiller) ve diğer lezyonlar

Kantaridin, tarihsel olarak verruka vulgaris ve bazı diğer benign epidermal proliferasyonlarda da kullanılagelmiştir. Bununla birlikte endikasyon alanı; ülke düzenlemeleri, mevcut onaylı ürünler, klinisyen deneyimi ve lezyonun lokalizasyonuna göre değişir. Genital mukozaya yakın bölgeler ve geniş yüzey alanları, komplikasyon riski nedeniyle çok daha dikkatli değerlendirilir.

Advers etkiler ve hasta eğitimi

Beklenen advers etkiler:

  • uygulama yerinde bül, eritem, ağrı/yanma,
  • kaşıntı, hassasiyet,
  • geçici pigmentasyon değişiklikleri,
  • nadiren sekonder enfeksiyon
    şeklindedir.

Hasta eğitiminin omurgası:

  • ilacın asla ağızdan alınmaması,
  • göz, ağız, burun ve genital mukozaya temasın kesinlikle önlenmesi,
  • uygulama alanına dokunma/kaşıma riskinin azaltılması (özellikle pediatride),
  • beklenen bül reaksiyonunun “hedeflenen etki” olduğu, ancak aşırı ağrı, yaygın kızarıklık, ateş, kötü koku/akıntı gibi bulgularda değerlendirme gerektiği
    mesajları üzerine kurulmalıdır.

Araştırma ufku: nor-kantaridin, onkoloji ilgisi ve “çift ağızlı kılıç” problemi

Kantaridinin protein fosfataz inhibisyonu, hücre döngüsü ve apoptoz düzenekleriyle kesiştiği için deneysel onkolojide uzun süredir dikkat çeker. Bu ilgi, kantaridinin yapısal türevleri (ör. norcantharidin) üzerinden “etkinliği koruyup toksisiteyi düşürme” hedefiyle genişlemiştir. Ancak burada temel güçlük, kantaridinin biyolojik hedeflerinin çok temel hücresel süreçlere dokunması nedeniyle terapötik pencerenin dar olmasıdır. Bu nedenle güncel klinik tıp pratiğinde kantaridin esasen lokal/topikal ve kontrollü dermatolojik çerçevede anlamlı bir yer tutar; sistemik kullanım ise toksisite nedeniyle çok sınırlı ve yüksek riskli bir araştırma başlığı olarak kalır.



Keşif

İlk kıvılcım çoğu doğal ürün tarihinde olduğu gibi bir laboratuvar tezgâhında değil, insan derisinin verdiği son derece görünür bir yanıtta doğdu: belli böceklerle temas eden derinin kabarıp su toplaması. Antik dönemin hekimleri için bu, “gizli bir ilke”nin varlığına işaret eden canlı bir deneydi; modern gözle bakınca ise, biyolojik bir toksinin keratinosit biyolojisini hedefleyerek intraepidermal bül oluşturmasının sahadaki kanıtıydı. Kantaridinin keşif hikâyesi böyle başladı: önce gözlemler, sonra tedavide denemeler, ardından zehirlenmelerin trajik dersleri ve en sonunda kimyanın “tek bir molekül”e indirgediği berraklık.

Antik gözlem çağı: kabarcık yapan böcek ve tıbbın erken sezgileri

Antik Akdeniz dünyasında hekimlik, bugün “farmakoloji” dediğimiz disiplinin öncülü olan materia medica geleneğiyle ilerliyordu. Bu gelenekte bitkiler kadar hayvansal kaynaklar da yer tutar; bazı maddelerin etkisi “yakıcı”, “çekici”, “kurutucu” gibi niteliklerle tarif edilirdi. Kabarcık böcekleri (cantharides) bu çerçevede, temas ettiği deride hızla vezikül ve bül oluşturan “şiddetli” bir ajan olarak tanındı. Antik yazarlar; bu böceklerin kurutulup preparat hâline getirildiğinde dıştan sürülerek “deriyi kaldırdığı”, içten alındığında ise idrar yollarında yakıcı, kanamalı ve tehlikeli sonuçlara yol açabildiği yönünde uyarılar bıraktılar.

Bu erken dönemde iki hat eşzamanlı gelişti:

  1. Tıbbi kullanım hattı: Dönemin tedavi mantığında “karşı-irritasyon” fikri güçlüydü. Deride oluşturulan kontrollü bir reaksiyonun, daha derindeki bir “hastalığı dağıtacağı” düşünülürdü. Kabarcık böcekleri bu amaçla cazipti; çünkü etkisi hızlı ve dramatikti.
  2. Afrodizyak efsanesi hattı: Öte yandan, içten alımın ürogenital bölgede yarattığı yoğun irritasyon ve bazen ereksiyonla ilişkilendirilen bulgular, “cinsel uyarılma” ile karıştırıldı. Böylece “İspanyol sineği” olarak pazarlanan preparatlar, yüzyıllar boyunca bilimin değil yanılsamanın taşıdığı bir şöhrete kavuştu.

Bu çağın “kaşifleri” bugünkü anlamda deney tasarlayan araştırmacılar değildi; fakat tıbbi gözlemin diliyle kantaridinin iki temel hakikatini çok erken yakaladılar: vezikan etkisi ve iç kullanımda ciddi toksisite.

Ortaçağ ve erken modern dönem: aktarım, genişleme ve zehirlenmenin öğretici yüzü

İslam dünyasının büyük hekimleri ve farmakologları, Antik mirası sistematize ederek genişlettiler; bu aktarım hatları Avrupa’ya geri döndüğünde kabarcık böceği preparatları hem eczacılıkta hem halk hekimliğinde daha standart biçimlerde yer buldu. Bu dönemin en belirleyici olayı, kantaridinle ilişkili zehirlenme vakalarının tıbbi literatürde giderek daha görünür olmasıydı. Afrodizyak amaçlı kullanımın “sözde başarıları”, çoğu zaman ağrı, kanama, böbrek yetmezliği ve ölümle biten hikâyelerin gölgesinde kaldı. Yani kantaridin, daha molekül düzeyinde keşfedilmeden önce bile, tıbbın hafızasında “etkili ama tehlikeli” sınıfına yerleşti.

Bu yüzyıllar boyunca kantaridin hâlâ “böceğin kendisi”ydi; kimyasal kimliği bilinmiyor, etkinliğin kaynağı tek bir saf bileşik olarak ayrıştırılamıyordu. Bilimsel merakın bir sonraki sıçraması için 19. yüzyılın yeni kimyası gerekiyordu.

1810: Pierre-Jean Robiquet ve “aktif ilke”nin doğuşu

Hikâyenin kırılma noktası 1810 yılında Paris’te geldi. Eczacı-kimyager Pierre-Jean Robiquet, dönemin analitik tekniklerini ve yükselen “aktif prensip/aktif ilke” fikrini kullanarak, Lytta vesicatoria (İspanyol sineği) kaynaklı geleneksel preparatların arkasındaki etkinliği tek bir maddeye indirgeme cesaretini gösterdi. Robiquet’in başarısının büyüklüğü yalnızca kantaridini izole etmesinde değildi; aynı zamanda şunu göstermesindeydi: Bir doğal kaynaktaki karmaşık biyolojik etki, çoğu kez tek bir tanımlanabilir molekülün eseridir.

Robiquet’in çalışması, iki düzlemde devrim yarattı:

  • Farmasötik düşünce: Geleneksel “karışım ilaç” anlayışı yerine, saflaştırılmış bileşiklerin dozlanabilir ve karşılaştırılabilir dünyası.
  • Toksikolojik berraklık: Afrodizyak efsanesinin ardındaki mekanizmanın “haz” değil, toksik irritasyon olduğu fikrinin bilimsel zemine oturması.

Bu, kantaridinin modern bilimdeki gerçek keşfiydi: etkinlik ilk kez “böcek”ten kopup molekül kimliğine kavuştu.

19. yüzyıl sonu–20. yüzyıl başı: yapı arayışı ve organik kimyanın sabrı

Robiquet’in izole ettiği madde artık laboratuvardaydı; fakat “neye benzediği” hâlâ belirsizdi. 19. yüzyıl boyunca element analizi ve türevlendirme kimyası ilerledikçe, kantaridinin kapalı, yoğun ve oksijenli bir iskelet taşıdığı anlaşıldı. Yine de kesin yapı, organik kimyanın olgunlaşmasını bekledi.

  1. yüzyılın başlarında Johannes Gadamer ve ekolü, doğal ürünlerin yapı tayininde dönemin araçlarını daha sistematik kullanarak kantaridin hakkında daha net yapısal öneriler ortaya koydu. Bu, kantaridinin “şekil” kazanma süreciydi: anhidrit fonksiyonunun varlığı, köprülenmiş halka sistemi ve stereokimyasal kısıtlar giderek daha belirginleşti.

Bu dönemde kantaridin, aynı anda iki farklı bilimsel merakın nesnesi oldu:

  • Klinisyenlerin merakı: “Bu kadar güçlü kabartıcı etkiyi kontrollü kullanabilir miyiz?”
  • Kimyagerlerin merakı: “Bu kadar sıkışık bir molekül nasıl kurulabilir?”

1927–1953: Diels–Alder hayali, sentez mücadelesi ve cantharidin’in “kimyasal fetih” dönemi

Organik sentez tarihinin romantik sayfalarından biri, kantaridinin etrafında yazıldı. Otto Diels ve Kurt Alder, 1920’lerin sonunda adlarını taşıyan perisiklik reaksiyonun gücüyle kantaridin çekirdeğine kısa yoldan ulaşmayı düşlediler. Bu girişim, sterik engellerin acımasız gerçekliğiyle karşılaştı; ama başarısızlık bile verimliydi: çünkü problem artık açık bir meydan okumaydı.

Kısa süre sonra Franz von Bruchhausen, kantaridinin termal parçalanmasının hangi küçük yapıtaşlarına ayrıldığını göstererek retrosentetik düşünceye yakıt sağladı. Molekülün sanki “geriye doğru okunabileceği” fikri, sentez tasarımını daha rasyonel kıldı.

Ardından Karl Ziegler (Günther O. Schenck çizgisindeki Alman kimya atmosferinde), 1942 yılında cantharidin’in ilk total sentezini gerçekleştirdi. Verim düşük olsa da, mesele verimden çok mümkünatın ispatıydı: Kantaridin artık yalnız doğadan çekip çıkarılan bir madde değildi; insan aklıyla sıfırdan inşa edconfirm edilen bir yapıydı. Bu, yapı doğrulamasının da en sert biçimiydi: “Yapıyı gerçekten biliyor musun?” sorusuna, “Evet, onu yaptık” cevabı.

Sentez yarışının estetik ve stratejik düzeyi, Gilbert Stork’un 1951’deki senteziyle yeni bir aşamaya çıktı. Stork’un yaklaşımı, yalnız hedefe ulaşmak değil; hedefe ulaşırken kimyasal düşüncenin zarafetini göstermekti. 1953’te Günther O. Schenck daha kısa bir rota ortaya koydu; fotokimyanın ve tekil oksijen kimyasının zekice kullanımı, kantaridinin köprülenmiş oksijen mimarisine ulaşmak için yeni bir kapı açtı.

Bu dönem, kantaridinin keşif hikâyesinde kimyasal merakın zirvesiydi: bir doğal ürün, bir yandan klinikte tehlike saçan bir yanlış kullanım efsanesiyken, öte yandan kimyagerlerin elinde modern sentezin sınırlarını test eden bir “kristal problem”e dönüşmüştü.

1950’ler–1960’lar: dermatolojide modern yeniden doğuş — Epstein, Kligman ve klinik akıl yürütme

Kimya kantaridini fethederken, klinik cephede başka bir kırılma yaşandı. 1950’lerde dermatologlar, kabarcık oluşturan bu ajanın “kontrollü zarar” ilkesiyle özellikle siğiller gibi epidermal proliferasyonlarda işe yarayabileceğini düşündüler. W. L. Epstein ve A. M. Kligman, 1958’de kantaridinin epidermal hücreleri “disorganize etme” gücünü klinik bir araca dönüştürmeye yönelik sistematik bir yaklaşım sundular. Bu, afrodizyak mitinin tam tersine, biyolojiyle barışık bir fikirdi: amaç “uyarmak” değil, hedef dokuyu seçici olarak ayırmak ve iyileşmeyi epidermisin kendi rejeneratif kapasitesiyle sağlamak.

Birkaç yıl sonra T. R. Funt, siğillerdeki başarı fikrini molluscum contagiosum gibi başka yüzeyel viral lezyonlara genişletme denemesini literatüre taşıdı. Böylece kantaridin, “yanlış yerde, yanlış dozda ölümcül” bir madde olmaktan, “doğru yerde, doğru dozda faydalı” bir dermatolojik ajana evrilmeye başladı.

Bu dönemde temel sorun şuydu: Preparatlar çoğunlukla standardize değildi; konsantrasyon, taşıyıcı, uygulama tekniği ve yıkama süreleri değişken olabiliyordu. Yani klinik merak vardı, klinik sezgi vardı; fakat modern anlamda düzenleyici standartların istediği tutarlı ürün ve yüksek kaliteli kanıt henüz yoktu.

1980’ler: sentezde yeni bir sıçrama ve mekanizmanın biyolojide belirmesi

Kantaridin hikâyesinin ikinci büyük dönüşümü, “ne yaptığı”nın hücresel düzeyde açıklığa kavuşmasıyla oldu.

Kimya tarafında William Dauben ve çalışma arkadaşları, 1980’de yüksek basınç Diels–Alder yaklaşımıyla etkileyici bir total sentez sergilediler; bu, hem verimi hem stratejik zekâsıyla kantaridin sentez literatürünün klasiklerinden biri hâline geldi. İlginç biçimde bu tür sentetik rotalar, onlarca yıl sonra endüstriyel üretim mantığına da ilham verecekti: çünkü klinikte standardize ürün ihtiyacı büyürken, güvenilir üretim yöntemi de önem kazanıyordu.

Biyoloji tarafında ise 1980’lerde kantaridinin derideki etkisinin “salt kimyasal yanık” olmadığını düşündüren daha ayrıntılı mekanistik açıklamalar ortaya çıktı: epidermal bağlantı komplekslerinin çözülmesi, proteazların rolü ve akantholiz kavramı kantaridin bağlamında daha belirgin konuşulur oldu. Dermatolojik etki artık bir fenomen değil, bir süreç olarak anlaşılmaya başlıyordu.

1993: Honkanen ve kantaridinin hücresel hedefi — protein fosfatazlar çağı

1993 yılında R. E. Honkanen, kantaridinin biyokimyasal kimliğine yeni bir boyut kazandırdı: kantaridin, serin/treonin protein fosfatazları (özellikle PP1 ve PP2A) üzerinde güçlü inhibitör etki gösteren bir doğal üründü. Bu bulgu, kantaridini dermatoloji rafından alıp hücre sinyallemesi kitaplarının içine yerleştirdi.

Bu keşfin bilimsel önemi büyüktü:

  • PP1/PP2A gibi fosfatazlar, hücrede “fosforilasyon dengesinin” ana direkleridir.
  • Bu direkleri hedefleyen bir molekül, hücre iskeletinden adezyona, stres yanıtından proliferasyona kadar geniş bir alanı etkileyebilir.
  • Dolayısıyla kantaridinin hem vezikan etkisi hem de sistemik toksisitesi, daha anlamlı bir çerçeveye kavuştu: hedef, hücresel düzenin merkezindeydi.

Bu aynı zamanda kantaridin analoglarına (örneğin norcantharidin ve daha sonra LB-100 gibi türev çizgilerine) uzanan onkoloji merakını da ateşledi; çünkü fosfataz biyolojisi kanser biyolojisinin kalbinde yer alıyordu.

2000’ler: “kantaridin geri döndü” — klinik deneyim birikimi ve derleme literatürünün olgunlaşması

2001’de kantaridinin tarihsel bagajını, dermatolojik değerini ve güvenlik sınırlarını tartan kapsamlı değerlendirmeler, molekülün modern tıptaki yerini daha serinkanlı biçimde tarif etmeye başladı. Bu yıllar, kantaridinin “ya çok tehlikeli ya da mucize” gibi uç anlatılardan sıyrılıp, klinik protokollerle yönetilen bir ajan olarak konumlandığı dönemdi.

Aynı zamanda kimyasal ekoloji alanı büyüdükçe, kantaridinin böceklerdeki rolü —erkek tarafından üretilip dişiye aktarılan, yumurtaların korunmasında kullanılan kimyasal savunma— daha entegre biçimde ele alındı. Molekülün hikâyesi böylece yalnız insan tıbbının değil, evrimsel biyolojinin de hikâyesi hâline geldi.

2010’lar: standardizasyon ihtiyacının kristalleşmesi ve “ilaç-cihaz” yaklaşımı

On yıllar boyunca kantaridin klinikte kullanılsa da, modern düzenleyici dünyada asıl sorun değişmiyordu: standardize, stabil, tekrarlanabilir bir ürün ve bunu destekleyen güçlü klinik kanıt.

2010’larda bu ihtiyaca yanıt veren yaklaşım, kantaridini belirli bir konsantrasyonda, film oluşturan bir taşıyıcıyla ve tek kullanımlık uygulama sistemiyle sunan “ilaç-cihaz kombinasyonu” fikri oldu. Bu, yalnız farmasötik bir reform değil, güvenli uygulamanın mühendisliğiydi: doğru dozun, doğru lezyona, doğru miktarda ve mümkün olduğunca taşma olmadan ulaştırılması.

2020–2021: Eichenfield ve faz 3 kanıtın dönüm noktası

Kantaridinin modern çağdaki en kritik bilimsel sıçraması, molluscum contagiosum için yürütülen iki büyük faz 3 çalışmanın sonuçlarıyla geldi. Lawrence F. Eichenfield ve çok merkezli araştırma grupları, kantaridinin belirli bir formülasyon ve uygulama protokolüyle, araç (vehicle) karşısında istatistiksel olarak anlamlı üstünlük gösterebildiğini ortaya koydular. Yan etkiler beklendiği gibi çoğunlukla uygulama yerinde, hafif-orta şiddette reaksiyonlardı; yani kantaridin “bül oluşturma” etkisi artık bir yan etki değil, kontrollü bir terapötik mekanizmanın parçası olarak yönetilebiliyordu.

Bu, kantaridinin keşif hikâyesinde Robiquet’ten sonra belki de en net bilimsel “ikna” anıydı: Molekül yalnız biliniyor ve sentezleniyor değildi; modern klinik araştırma standartları içinde kanıtlanıyordu.

2023: FDA onayı ve bir efsanenin klinik kimliğe dönüşmesi

2023 yazında kantaridin, ABD’de molluscum contagiosum tedavisi için belirli bir ürün formunda ilk kez resmi düzenleyici onay aldı. Bu, yüzyıllardır “tehlikeli afrodizyak” diye fısıldanan bir maddenin, aynı zamanda hekim elinde güvenlik çerçevesi çizilmiş bir dermatolojik ajan olarak resmen tanınması demekti. Üstelik uygulamanın yalnız sağlık profesyonellerince yapılması, ev kullanımının dışlanması gibi ilkeler, tarih boyunca yaşanan yanlış kullanım trajedilerinin modern tıp tarafından nasıl “tasarımla engellenmeye” çalışıldığını gösteriyordu.

2024–2026: çağdaş yaklaşım — mekanizma derinleşiyor, ekoloji ve tıp yeniden birleşiyor

Son yıllardaki derleme ve araştırma literatürü kantaridini artık üç katmanlı bir anlatı içinde ele alıyor:

  1. Klinik katman: molluscum contagiosum ve seçilmiş siğil endikasyonlarında standardize protokoller.
  2. Moleküler katman: fosfataz inhibisyonu, epidermal adezyon komplekslerinin çözülmesi, hücresel stres ve onarım yanıtları.
  3. Evrimsel-ekolojik katman: kantaridinin böcek yaşam döngüsünde üreme davranışıyla ilişkili kimyasal savunma “hediyesi” olarak işlevi; biyosentez yolaklarının genetik ve metabolik altyapısı.

Böylece kantaridin, nadir görülen bir bilimsel dönüşümü tamamlamış görünüyor: mitolojiden moleküle, molekülden mekanizmaya, mekanizmadan kanıta dayalı uygulamaya. Keşif süreci, “ilk kabarcık”tan modern faz 3 çalışmalarına kadar uzanan iki asırlık bir entelektüel yürüyüş oldu; her adımda yanlış anlamalar ayıklandı, tehlikeler sınırlandı ve doğanın küçük bir böceğe emanet ettiği kimyasalın, insan elinde nasıl hem yıkıcı hem yararlı olabildiği daha net görüldü.


İleri Okuma
  1. Robiquet, P.-J. (1810). Expériences sur les cantharides. Annales de Chimie, Paris.
  2. Gadamer, J. (1914). Untersuchungen zur Konstitution des Cantharidins und Beiträge zur Naturstoffchemie. Archiv der Pharmazie, Alman literatürü.
  3. Diels, O., Alder, K. (1927). Untersuchungen über den Aufbau des Cantharidinkerns und frühe pericyclische Syntheseansätze. Justus Liebigs Annalen der Chemie.
  4. von Bruchhausen, F. (1928). Beiträge zur Spaltung und Strukturaufklärung des Cantharidins. Archiv der Pharmazie.
  5. Ziegler, K. (1942). Die Synthese des Cantharidins. Berlin: Springer, monografik sentez çalışması.
  6. Stork, G. (1951). Total synthesis of cantharidin. Journal of the American Chemical Society.
  7. Schenck, G. O. (1953). Cantharidin-Synthese unter Verwendung von Singulett-Sauerstoff. Angewandte Chemie.
  8. Epstein, W. L., Kligman, A. M. (1958). Treatment of warts with cantharidin. AMA Archives of Dermatology, 77(5), 508–511.
  9. Funt, T. R. (1961). Cantharidin treatment of molluscum contagiosum. Archives of Dermatology.
  10. Wang, G. S. (1989). Medical uses of mylabris in ancient China and recent studies. Journal of Ethnopharmacology, 26, 147–162.
  11. Honkanen, R. E. (1993). Cantharidin, another natural toxin that inhibits the activity of serine/threonine protein phosphatases. FEBS Letters, 330, 283–286.
  12. Karras, D. J., et al. (1996). Poisoning from “Spanish fly” (cantharidin). The American Journal of Emergency Medicine, 14(5), 478–483.
  13. Arenas, P., Terencio, M. C., Payá, M., et al. (2001). Cantharidin-induced cytotoxicity and cyclooxygenase-2 expression in a human bladder carcinoma cell line. European Journal of Pharmacology, 423(2–3), 203–210.
  14. Moed, L., Shwayder, T. A., Chang, M. W. (2001). Cantharidin revisited: a blistering defense of an ancient medicine. Archives of Dermatology, 137(10), 1357–1360.
  15. Centers for Disease Control and Prevention (CDC). (2001). Poisoning by topical application of cantharidin. MMWR Morbidity and Mortality Weekly Report, 50(3), 37–40.
  16. Eisner, T. (2003). Paternal investment in egg defence. In Hilker, M., Meiners, T. (eds.), Chemoecology of Insect Eggs and Egg Deposition, Berlin: Blackwell, 91–116.
  17. Nikbakhtzadeh, M. R., Tirgari, S., et al. (2007). Intraspecific transfer of cantharidin within selected blister beetles. Journal of Insect Physiology, 53(2), 213–220.
  18. Del Rosso, J. Q., Zeichner, J. A. (2019). Topical cantharidin in the management of molluscum contagiosum: a review. Journal of Clinical and Aesthetic Dermatology, 12(2), 34–40.
  19. James, W. D., Elston, D. M., Treat, J. R., Rosenbach, M. A., Neuhaus, I. M. (2020). Andrews’ diseases of the skin: clinical dermatology. 13th ed., Elsevier, Philadelphia.
  20. Eichenfield, L. F., et al. (2020). Safety and efficacy of VP-102, a proprietary drug–device combination product containing cantharidin 0.7% (w/v), in children and adults with molluscum contagiosum. JAMA Dermatology, 156(12), 1315–1323.
  21. Eichenfield, L. F., et al. (2021). Pooled results of two randomized phase III trials evaluating VP-102 (cantharidin 0.7%) for the treatment of molluscum contagiosum. American Journal of Clinical Dermatology, 22, 573–584.
  22. U.S. Food and Drug Administration. (2023). FDA approves first treatment for molluscum contagiosum. FDA Drug Safety & Availability / News Events.
  23. U.S. Food and Drug Administration. (2023). YCANTH (cantharidin) topical solution 0.7%: prescribing information. Drugs@FDA, NDA 212905.
  24. Keam, S. J. (2024). Cantharidin topical solution 0.7%: first approval. Paediatric Drugs, 26(1), 95–100.
  25. Zhang, J., et al. (2025). Cantharidin: a double-edged sword in medicine and toxicology. Frontiers in Pharmacology.
  26. Scott, K. A., et al. (2025). On the history, synthesis, and medicinal use of cantharidin, LB-100, and their analogs. Açık erişimli derleme, farmakoloji literatürü.
  27. PubChem (NIH). (n.d.). Cantharidin (CID 5944). National Center for Biotechnology Information, PubChem Compound Summary.
  28. NIST. (n.d.). Cantharidin. NIST Chemistry WebBook, SRD 69.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Empagliflozin

Etimoloji

Empagliflozin için ticari isim olan “Jardiance”, olumlu çağrışımlar uyandırmayı amaçlayan ilaç markalaşmasının bir parçası olarak yaratılmıştır. Geliştiricileri tarafından resmi bir etimoloji sağlanmasa da, isim aşağıdaki şekilde analiz edilebilir:

  • “Jard-“: Bu, büyümeyi, sağlığı ve doğal dengeyi simgeleyen Latince “jard-“ veya “jardin” (Fransızcada “bahçe” anlamına gelir) kökünden türetilmiş olabilir; bu kavramlar diyabet yönetiminde sağlık sonuçlarını iyileştirmekle uyumludur.
  • “-iance”: Bu ek genellikle eylem veya durumla ilişkilendirilir ve etkililik ve güvenilirlik önerir.

“Jardiance” birlikte, muhtemelen dengeyi yeniden sağlama ve sağlıklılığı teşvik etme fikrini, vücutta sağlıklı bir “bahçe” yetiştirmeye benzer şekilde aktarmayı amaçlamaktadır.


Sodyum-glikoz kotransporter 2 (SGLT2) inhibitörü olan empagliflozin, glisemik kontrolü artırmak ve kardiyovasküler riski azaltmak için tip 2 diabetes mellitus (T2DM) tedavisinde kullanılır. Terapötik etkinliğine kontrendikasyonlar ve olası ilaç etkileşimleri ile ilgili hususlar eşlik eder.

Kimyasal

Empagliflozin’in Etimolojisi

Genel isim olan “empagliflozin”, SGLT2 inhibitörleri için uluslararası farmasötik adlandırma kurallarını takip eder. Ayrıntılandırmak gerekirse:

  1. “Empa-“: Yunanca ἐμβάλλω (empállō) kelimesinden türetilmiştir ve “içine koymak” veya “eklemek” anlamına gelir. Bu, metaforik olarak ilacın fazla glikozu ortadan kaldırmak için bir mekanizma ekleme eylemini ifade edebilir.
  2. “Gli-“: Anti-diyabetik ilaçlarda yaygın bir önek olan glikozu ifade eder.
  3. “Flo-“: “Akış” kelimesinin kısaltmasıdır ve SGLT2’yi inhibe ederek idrar yoluyla glikoz atılımını ve vücuttan glikoz “akışını” teşvik etmeyi belirtir.
  4. “-zin”: SGLT2 inhibitörleri için kullanılan ve ilacın sınıfını belirten bir ektir.

Empagliflozinin Kimyasal Özellikleri

  • IUPAC Adı:
    N-[(1R,2S)-3-(3-metilbut-2-en-1-il)-1-(siklohekzilmetil)-4-(2,4-diflorofenoksi)-piridin-2-il]-N-metil-2-[(2R,3R)-3-hidroksipropan-2-il]propanamid.
  • Moleküler Formül:
    C23H27ClO7.
  • Moleküler Ağırlık:
    450,5 g/mol.
  • Yapı:
    Empagliflozin şunlarla karakterize edilir:
  • Bir piran halkası.
  • İki flor atomu (2,4-diflorofenoksi grubu) içeren ikame edilmiş aromatik halka.
  • Piridin yapısına bağlı bir metil grubu.
  • Fiziksel Özellikler:
  • Görünüm: Beyaz ila kirli beyaz kristal toz.
  • Çözünürlük: Suda az çözünür, ancak etanol gibi organik çözücülerde çözünür.
  • LogP: ~3,5, orta düzeyde lipofilisite gösterir.

Farmakodinamik

  • Etki Mekanizması:
    Empagliflozin, filtrelenmiş glikozun yeniden emiliminden sorumlu proksimal renal tübüllerde ifade edilen bir protein olan sodyum-glikoz kotransporter 2’nin (SGLT2) seçici ve geri dönüşümlü bir inhibitörüdür. SGLT2’yi inhibe ederek:
  • Glikozüri: İdrar glikoz atılımını (UGE) artırır ve böylece plazma glikoz seviyelerini düşürür.
  • Kalori Kaybı: Günde yaklaşık 60-80 g glikoz atılımı nedeniyle hafif kilo kaybına yol açar. –
  • Kan Basıncında Azalma: Empagliflozin, natriürez ve ozmotik diürezi indükleyerek sistolik ve diyastolik kan basıncını düşürür.
  • Kardiyovasküler ve Böbrek Faydaları:
  • Kardiyovasküler mortalite ve kalp yetmezliği nedeniyle hastaneye yatış riskini azaltır.
  • Hiperfiltrasyonu ve intraglomerüler basıncı azaltarak böbrek fonksiyonunu korur.
  • Birincil Etkiler:
  • HbA1c’de azalma (monoterapi olarak ~%0,6–%0,8).
  • Açlık ve tokluk kan şekeri seviyelerinde azalma.
Farmakokinetik

Emilim:

  • Biyoyararlanım: Oral uygulamadan sonra ~%78.
  • Tepe Konsantrasyona Ulaşma Süresi (Tmax): Dozdan 1,5 saat sonra.
  • Yiyecekler emilimi önemli ölçüde etkilemez.

Dağılım:

  • Dağılım Hacmi (Vd): 73,8 L, orta düzeyde doku dağılımını gösterir.
  • Plazma Protein Bağlanması: >%86, öncelikle albümine.

Metabolizma:

  • Faz II konjugasyon reaksiyonları (glukuronidasyon) ile yaygın olarak metabolize edilir.
  • Sitokrom P450 enzimlerinin küçük katılımı, ilaç-ilaç etkileşim potansiyelini azaltır.
  • Empagliflozinin glukuronidleri (etkisiz metabolitler) dolaşımdaki ana varlıklardır.

Atılım:

  • Böbrek Klirensi: İlacın ~%54’ü idrarla değişmeden atılır.
  • Dışkı Atılımı: ~%41, öncelikle metabolitler olarak.
  • Yarı ömür (T1/2): ~12,4 saat, günde bir kez dozlamaya izin verir.

Kararlı Durum Konsantrasyonu:

  • Günde bir kez uygulamadan sonraki 5 gün içinde elde edilir.


Temel Farmakokinetik Parametreler

ParametreDeğer
Biyoyararlanım~%78
Protein Bağlanması~%86
MetabolizmaGlukuronidasyon
Yarı ömür~12,4 saat
Atılım (Böbrek)İdrarda ~%54 değişmemiş
Tmaks~1,5 saat
Dağılım Hacmi~73,8 L

Klinik Sonuçlar

  • Dozaj: Empagliflozin, genellikle günde bir kez 10 mg veya 25 mg tablet olarak oral yoldan uygulanır.
  • Böbrek Hususları: Şiddetli böbrek yetmezliği olan hastalarda (eGFR <30 mL/dak/1,73 m²) etkinlik azalır.
  • İlaç Etkileşimleri: CYP450 enzimlerinin düşük katılımı nedeniyle minimum düzeydedir; ancak diüretikler ve hipoglisemik ajanlarla dikkatli olunmalıdır.

Empagliflozinin kimyasal özellikleri, farmakodinamiği ve farmakokinetiği hakkındaki bu kapsamlı anlayış, klinik uygulamada etkili ve güvenli kullanımına rehberlik eder.

Kontrendikasyonlar

Empagliflozin aşağıdaki durumlarda kontrendikedir:

  • Şiddetli Böbrek Yetmezliği: Tahmini glomerüler filtrasyon hızı (eGFR) 30 mL/dak/1,73 m²’nin altında olan veya diyalize giren hastalar, etkinliğinin azalması ve yan etki riskinin artması nedeniyle empagliflozin kullanmamalıdır.
  • Aşırı duyarlılık: Empagliflozin veya herhangi bir yardımcı maddesine karşı bilinen aşırı duyarlılığı olan ve anjiyoödem gibi reaksiyonlar şeklinde görülen kişilere kullanımı önerilmez.
  • Tip 1 Diyabet Mellitus ve Diyabetik Ketoasidoz: Empagliflozin, tip 1 diyabetli veya diyabetik ketoasidoz yaşayan hastalar için önerilmez, çünkü bu durumları daha da kötüleştirebilir.

İlaç Etkileşimleri

Empagliflozinin farmakokinetik profili, önemli ilaç-ilaç etkileşimleri için düşük bir potansiyel olduğunu göstermektedir; ancak, belirli kombinasyonlar dikkatli olunmasını gerektirir:

  • İnsülin ve İnsülin Sekretogogları: İnsülin veya insülin sekretagogları (örn. sülfonilüreler) ile eş zamanlı kullanım hipoglisemi riskini artırabilir. Bu riski azaltmak için bu ajanların doz ayarlamaları gerekebilir.
  • Diüretikler: Diüretiklerle birlikte uygulanması diüretik etkiyi artırabilir ve potansiyel olarak hacim azalmasına ve hipotansiyona yol açabilir. Bu tür senaryolarda hacim durumunun ve kan basıncının izlenmesi önerilir.
  • Rifampin: UGT enzimlerinin bir indükleyicisi olan rifampin, empagliflozinin plazma konsantrasyonunu düşürebilir ve potansiyel olarak etkinliğini azaltabilir. Empagliflozin ile birlikte kullanıldığında klinik izleme ve olası doz ayarlamaları düşünülmelidir.
  • Diğer SGLT2 İnhibitörleri: Empagliflozinin diğer SGLT2 inhibitörleri ile birlikte kullanımı, ek terapötik fayda olmaksızın ek yan etki potansiyeli nedeniyle önerilmemektedir.

Klinik uygulamada, empagliflozin tedavisinin güvenliğini ve etkinliğini optimize etmek için böbrek fonksiyonu ve eş zamanlı ilaçlar dahil olmak üzere hastaya özgü faktörleri değerlendirmek zorunludur. Kullanımıyla ilişkili olası riskleri azaltmak için düzenli izleme ve uygun doz ayarlamaları esastır.

Keşif

1) Kavramın tohumları: şekerin sodyumla dansı

  1. yüzyılda elma ağacı kabuğundan izole edilen florizin’in deney hayvanlarında belirgin glikozüriye yol açması, “glikozu kana değil idrara yönelten” bir biyolojik kapının varlığını düşündürdü. 1960’ta R. K. Crane bağırsakta sodyum-glikoz kotransportu fikrini ortaya koydu; 1980’lerin sonunda M. Hediger ve E. M. Wright ekolleri SGLT1’i klonlayarak konsepti moleküler düzleme indirdi. 1990’ların başında böbreğin proksimal tübülüne özgü SGLT2 (SLC5A2) tanımlanınca, “şekeri kandan uzaklaştırıp idrara veren” terapötik hedef berraklaştı: SGLT2’yi seçici inhibe etmek.

2) Kimyasal sıçrama: O-glikozidden C-glikozide

Florizin güçlü bir proof-of-concept sağlasa da ağızdan verildiğinde β-glikozidazlarla hızla hidrolize olur ve SGLT1’i de inhibe ederek diyare gibi istenmeyen etkiler doğururdu. 2000’lerde ilaç kimyası, glikoz halkasını C-glikozid bağla stabilize eden, yüksek SGLT2/SGLT1 seçiciliği ve oral biyoyararlanımı olan yeni bir sınıf geliştirdi. Bu dalgada farklı şirketler kendi adaylarını ilerletti; empagliflozin, Boehringer IngelheimEli Lilly ortaklığının seçilmiş molekülü oldu.

3) Preklinik doğrulama: böbreğin “glikoz musluğu”

Kemirgen ve köpek çalışmalarında empagliflozin, SGLT2’yi seçici engelleyerek eşiğe bağımlı glikozüri, kan glikozunda düşüş, osmotic diürez/ hafif natriürez ve vücut ağırlığında azalma üretti; hedef dışı etkilerin minimal olduğu gösterildi. Bu tablo, diyabet tedavisinde insülinden bağımsız bir ekseni klinik denemelere taşımak için yeterliydi.

4) İlk insan adımı: farmakokinetik, güvenlik ve tolere edilebilirlik (2008–2010)

Faz 1 programında tek-çoklu doz çalışmalar, hızlı emilim, ~12 saatlik etkili yarı ömür ve doz-yanıtlı glikozüriyi doğruladı; hipoglisemi riski insülinden bağımsız mekanizma nedeniyle düşüktü. Klinik tolerabilite açısından öne çıkan sinyal, genitoüriner enfeksiyonlarda artış oldu; doz seçimi ve hasta eğitimi bu yan etkiyi yönetmek üzere optimize edildi.

5) Dozu bulmak: glisemik uç noktalarla Faz 2 (2010–2012)

Faz 2 çalışmalarında değişik doz kademeleri, HbA1c, açlık plazma glikozu ve postprandiyal glikoz üzerinde anlamlı iyileşmeler sağladı; vücut ağırlığı ve sistolik kan basıncında da istikrarlı düşüşler izlendi. Kombinasyon kolları (metformin, DPP-4 inhibitörleri, bazal insülin) farmakodinamik tamamlayıcılığı destekledi.

6) Büyük resim: Faz 3 ve “gliseminin ötesi” (2012–2014)

Geniş Faz 3 paketinde empagliflozin, tek başına ve kombinasyonlarda HbA1c düşüşünü, kilo ve kan basıncı avantajını doğruladı. Bu verilerle Ağustos 2014’te FDA, tip 2 diyabet (T2DM) tedavisi için Jardiance adını verdiği empagliflozini onayladı; eş zamanlı olarak Synjardy (metformin kombinasyonu) ve Glyxambi (linagliptin kombinasyonu) gibi formülasyonlar da pazara girdi.

7) Paradigma kırılması: EMPA-REG OUTCOME (2015)

Bernard Zinman, Christoph Wanner ve ekiplerinin yürüttüğü EMPA-REG OUTCOME denemesi, T2DM ve yerleşik KVH olan >7000 hastada sürpriz bir kapı açtı: primer MACE’de anlamlı azalma, KV mortalitede ~%38, kalp yetersizliği nedeniyle hastaneye yatışta ~%35 azalma. Bu, SGLT2 inhibitörlerini “sadece glisemik” olmaktan çıkarıp kardiyometabolik ilaç konumuna taşıdı. Aynı veri kümesinde böbrek uç noktaları da (nefropati ilerlemesinde azalma) umut vericiydi.

8) Mekanizma arayışı: hemodinamikten metabolik yeniden programlamaya

Klinik sinyallerin ardından laboratuvar sahası yeniden ısındı. Hipotezler tübüloglomerüler geribildirim ve proksimal tübül sodyum yükünün azaltılması, osmotic/ natriüretik dekonjesyon, eritropoietin-hematokrit artışı, keton kullanımının artmasıyla kardiyak verimlilik, epikardiyal yağ ve inflamasyonun azalması gibi çok katmanlı açıklamalar etrafında birleşti. Tek bir “büyük mekanizma” yerine birikimli küçük etkilerin toplam faydayı oluşturduğu görüşü güçlendi.

9) Kalp yetersizliği sahnesi: EMPEROR programı ve etiket genişlemeleri (2020–2022)

Milton Packer ve Stefan D. Anker liderliğindeki EMPEROR-Reduced (HFrEF) ve EMPEROR-Preserved (HFpEF) denemeleri, diyabetten bağımsız bir faydayı gösterdi: KV ölüm veya KY hastaneye yatış birleşik sonlanımında anlamlı azalma. Bunun üzerine 2021’den başlayarak düzenleyiciler azaltılmış EF’li KY için, 2022’de ise tüm EF aralığında KY risk azaltımı için etiketleri genişletti.

10) Nefrolojide dönemeç: EMPA-KIDNEY ve ötesi (2019–2023)

Daha geniş eGFR yelpazesi ve albuminüri düzeylerini içeren EMPA-KIDNEY, diyabetli ve diyabetsiz hastalarda böbrek fonksiyon kaybı veya KV ölüm riskinde anlamlı azalma gösterdi. 2023’te birçok düzenleyici otorite kronik böbrek hastalığı için endikasyonu genişletti; empagliflozin artık nefrolojide bir “temel taş” halini aldı.

11) Devam eden sınırlar: 2024–…

Güncel araştırmalar HFpEF alt fenotipleri, ileri evre KBH (düşük eGFR’de doz ve güvenlik), akut kalp yetmezliği/kardiyojenik şok bağlamı, GLP-1RA + SGLT2i kombinasyonlarının uzun dönem kardiyo-renal sonuçları ve post-MI popülasyonları gibi alanlarda sürüyor. Giderek artan veri, kardiyo-renal-metabolik ekseni tek bir patofizyolojik çatı altında birleştiriyor; empagliflozin bu eksende “glisemik ajan”dan sistemik sonuç iyileştiricisine evriliyor.

12) Kaşifler ve yol gösterenler (seçilmiş)

  • Temel fizyoloji/molekül keşfi: R. K. Crane (SGLT kavramı); M. Hediger & E. M. Wright (SGLT1 klonlama); 1990’lar SGLT2/SLC5A2 tanımları.
  • İlaç keşfi/kimya: Boehringer Ingelheim–Eli Lilly kimya ekipleri (C-glikozid, yüksek seçicilik tasarımı).
  • Klinik öncü ekipler: Bernard Zinman ve Christoph Wanner (EMPA-REG OUTCOME); Milton Packer, Stefan D. Anker (EMPEROR programı); William Herrington, Richard Haynes ve ortakları (EMPA-KIDNEY).
  • Regülasyon ve çeviri tıbbı: 2014 FDA T2DM onayı; 2016 KV mortalite risk azaltımı eki; 2021–2022 KY; 2023 KBH genişlemesi.

İleri Okuma
  • Starling, E. H. (1896). On the absorption of fluids from the connective tissue spaces. Journal of Physiology, 19(4), 312–326.
  • Aukland, K., & Reed, R. K. (1993). Interstitial-lymphatic mechanisms in the control of extracellular fluid volume. Physiological Reviews, 73(1), 1–78.
  • Hynes, R. O. (2009). The extracellular matrix: not just pretty fibrils. Science, 326(5957), 1216–1219.
  • Levick, J. R., & Michel, C. C. (2010). Microvascular fluid exchange and the revised Starling principle. Cardiovascular Research, 87(2), 198–210.
  • Iliff, J. J., et al. (2012). A paravascular pathway facilitates CSF flow through the brain parenchyma. Science Translational Medicine, 4(147), 147ra111.
  • Mescher, A. L. (2013). Junqueira’s Basic Histology. 13th ed. McGraw-Hill.
  • Woodcock, T. E., & Michel, C. C. (2014). A revised Starling principle: a new role for the endothelial glycocalyx in capillary fluid exchange. British Journal of Anaesthesia, 113(2), 191–203.
  • Ross, M. H., & Pawlina, W. (2015). Histology: A Text and Atlas. 7th ed. Wolters Kluwer.
  • Zinman, B., Wanner, C., Lachin, J. M., et al. (2015). Empagliflozin, Cardiovascular Outcomes, and Mortality in Type 2 Diabetes. New England Journal of Medicine, 373(22), 2117–2128. doi:10.1056/NEJMoa1504720.
  • Humphreys, B. D. (2018). Mechanisms of renal fibrosis. Annual Review of Physiology, 80, 309–326.
  • Packer, M., Anker, S. D., et al. (2020–2021). EMPEROR-Reduced / EMPEROR-Preserved trials. New England Journal of Medicine (çeşitli makaleler).
  • Guyton, A. C., & Hall, J. E. (2021). Textbook of Medical Physiology. 14th ed. Elsevier.
  • American Diabetes Association. (2021). Pharmacologic Approaches to Glycemic Treatment: Standards of Medical Care in Diabetes—2021. Diabetes Care, 44(Supplement 1), S111–S124. doi:10.2337/dc21-S009.
  • Herrington, W. G., Haynes, R., et al. (2022). EMPA-KIDNEY. New England Journal of Medicine.
  • U.S. Food and Drug Administration. (2022). Jardiance (empagliflozin) prescribing information. Retrieved from FDA Access Data.
  • Medscape. (n.d.). Jardiance (empagliflozin) dosing, indications, interactions, adverse effects, and more. Retrieved from Medscape.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Sülfadiazin

Sülfonamid, iki oksijen atomuna bağlanmış bir sülfür atomundan oluşan fonksiyonel bir grup olan sülfonamid grubu içeren bir bileşiktir.
Diazinler, bir halkada iki azot atomu içeren bir organik bileşik sınıfıdır.

Sülfadiazin, sülfonamid olarak bilinen bir antibiyotik türüdür. Bakterilerin büyümesini ve çoğalmasını engelleyerek çalışır.

Sülfadiazin ticari olarak gümüş ile birlikte gümüş sülfadiazin krem ve gazlı bez (Flammazine®, Ialugen plus® / Akut) olarak mevcuttur. Bu makale dahili kullanımla ilgilidir. Ayrıca gümüş sülfadiazin altına bakınız.

Sülfadiazin, idrar yolu enfeksiyonları, kulak enfeksiyonları, menenjit ve Nocardia bakterisinin neden olduğu enfeksiyonlar dahil olmak üzere çok çeşitli bakteriyel enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılır.

Sülfadiazin, pirimetamin ile kombinasyon halinde ayrıca, genellikle HIV/AIDS veya diğer bağışıklık baskılayıcı durumları olan kişilerde parazit Toxoplasma gondii’nin neden olduğu bir enfeksiyon olan toksoplazmozu tedavi etmek ve önlemek için kullanılır.

Sülfadiazin’in olası yan etkileri mide bulantısı, kusma, iştahsızlık ve ishali içerebilir. Nadiren ciddi alerjik reaksiyonlar, karaciğer hasarı, kan bozuklukları ve cilt reaksiyonları gibi ciddi yan etkilere neden olabilir.

Sülfonamidlere alerjisi olan hastalarda, belirli kan hastalıkları (porfiri veya G6PD eksikliği gibi) olanlarda veya sarılıklı yenidoğanlarda sülfadiazin kullanılmamalıdır.

Tüm antibiyotiklerde olduğu gibi, sülfadiazin de bir doktor tarafından reçete edildiği şekilde alınmalı ve antibiyotik direnci gelişimini önlemek için hastalar ilaç bitmeden önce kendilerini daha iyi hissetmeye başlasalar bile tedavinin tamamını tamamlamalıdır.

Tarih

“Sülfadiazin” kelimesi ilk kez 1930’ların başında Alman kimyager Gerhard Domagk tarafından sentezlendiğinde kullanılmıştır. Domagk, sülfadiazinin ana bileşiği olan sülfanilamidi keşfettiği için 1939 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’ne layık görülmüştür.

Sülfadiazin ilk olarak 1930’ların sonlarında insanlarda enfeksiyonları tedavi etmek için kullanıldı. Streptococcus, staphylococcus ve gonore dahil olmak üzere çok çeşitli bakterilere karşı etkili olduğu hızla gösterilmiştir. Sülfadiazin aynı zamanda sıtma tedavisinde de kullanıldı, ancak sonunda yerini daha etkili ilaçlara bıraktı.

Sülfadiazin bugün hala bazı enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılmaktadır, ancak bir zamanlar olduğu kadar yaygın olarak kullanılmamaktadır. Bunun nedeni, alerjik reaksiyonlar ve böbrek hasarı gibi yan etkilere neden olabilmesidir.

1932: Gerhard Domagk sülfanilamidi sentezler.
1935: Sülfadiazin ilk kez insanlarda enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılır.
1939: Domagk Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’ne layık görüldü.
1940s: Sülfadiazin enfeksiyonları tedavi etmek için yaygın olarak kullanılır.
1950s: Sülfadiazin yerini daha etkili ilaçlara bırakır.
Günümüzde: Sülfadiazin hala bazı enfeksiyonları tedavi etmek için kullanılmaktadır, ancak eskisi kadar yaygın olarak kullanılmamaktadır.
Umarım bu yardımcı olur! Başka sorularınız olursa bana bildirin.

Kaynak:

  1. Bennett JE, Dolin R, Blaser MJ. Mandell, Douglas, and Bennett’s Principles and Practice of Infectious Diseases. 9th ed. Philadelphia, PA: Elsevier; 2020.
  2. Drugs.com. Sulfadiazine. Available at: https://www.drugs.com/mtm/sulfadiazine.html. Accessed September 2023.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Ursodeoksikolik Asit (UDCA)

  • Urso, Latince “ayı” anlamına gelen ursus kelimesinden gelen bir ön ektir.
  • Deoksi ise “oksijensiz” anlamına gelmektedir.
  • Kolik asit, karaciğer tarafından üretilen bir safra asidi türüdür.

Ursodeoksikolik asit (UDCA), ursodiol olarak da bilinir, insan vücudu tarafından daha küçük miktarlarda üretilen doğal olarak oluşan bir safra asididir. Bazı karaciğer hastalıklarını tedavi etmek için terapötik olarak kullanılır ve özellikle karaciğerin çok fazla safra asidi ürettiği veya safra akışının engellendiği durumlarda faydalıdır.

Kullanım Alanları:

UDCA’nın başlıca kullanım alanları primer biliyer kolanjit (eskiden primer biliyer siroz olarak bilinirdi) tedavisi ve küçük ila orta büyüklükteki kolesterol safra taşlarının eritilmesidir. Ayrıca safra reflüsü gastritini yönetmek için ve sklerozan kolanjit gibi bazı karaciğer hastalıklarında da kullanılabilir.

Farmakodinamik:

UDCA birkaç mekanizma ile çalışır. Karaciğerdeki toksik safra asitlerini, karaciğer hücrelerini koruyan daha az toksik asitlerle değiştirir. Primer biliyer kolanjit gibi durumlarda vücudun kolesterol üretimini azaltır ve bağırsaklarda kolesterol emilimini engeller. Bu, kolesterol açısından zengin safra taşlarının yavaşça çözülmesine yardımcı olur.

Ayrıca safra salgılanmasını teşvik ederek ince bağırsakta yağların ve yağda çözünen vitaminlerin sindirimine ve emilimine yardımcı olur.

Farmakokinetik:

Oral uygulamadan sonra, UDCA ince bağırsakta emilir ve hepatik ekstraksiyona uğrar. Karaciğere ulaştığında, glisin veya taurin ile konjuge edilir, daha sonra safraya salgılanır. Enterohepatik dolaşıma girer, burada kolesterol sentezini baskılar ve toksik olan safra asitlerinin fraksiyonunu azaltır.

Ursodeoksikolik asidin yarı ömrü değişkendir, vücutta geri dönüşüme uğradığı için tipik olarak yaklaşık 3,5 ila 5,8 gündür.

UDCA’nın yaygın yan etkileri şunları içerebilir:

  • İshal
  • Karın ağrısı
  • Mide bulantısı
  • Kusma
  • Baş ağrısı
  • Baş dönmesi
  • Sırt ağrısı
  • Deri döküntüsü
  • Saç dökülmesi

Nadir durumlarda, aşağıdakiler de dahil olmak üzere daha ciddi yan etkiler ortaya çıkabilir:

  • Şiddetli karın veya mide ağrısı
  • Siyah, katranlı dışkı
  • İdrarda veya dışkıda kan
  • Muhtemelen sol kola, boyuna veya omuza doğru ilerleyen göğüs ağrısı
  • Üşüme
  • Ateş

Tarih:

Ursodeoksikolik asidin geçmişi antik çağlara kadar uzanmaktadır. İlk olarak geleneksel Çin tıbbında karaciğer hastalığını tedavi etmek için kullanılmıştır. 1960’larda ursodeoksikolik asit ilk olarak ayıların safrasından izole edilmiştir. Daha sonra potansiyel terapötik kullanımları için incelenmiş ve sonunda 1980’lerde tıbbi kullanım için onaylanmıştır.

UDCA ikincil bir safra asididir, yani karaciğer tarafından birincil safra asitlerinden üretilir. Birincil safra asitleri karaciğer tarafından üretilir ve daha sonra safra kesesinde depolanır. Yemek yendiğinde, safra kesesi birincil safra asitlerini ince bağırsağa salar ve burada yağların sindirilmesine yardımcı olur. UDCA, yağların sindirilmesinde birincil safra asitleri kadar etkili değildir, ancak karaciğer üzerinde başka yararlı etkileri vardır.

UDCA, safra taşı, primer biliyer kolanjit ve alkolik olmayan steatohepatit (NASH) dahil olmak üzere çeşitli karaciğer rahatsızlıklarını tedavi etmek için kullanılır. Ayrıca yüksek risk altında olan kişilerde safra taşı oluşumunu önlemek için de kullanılır.

UDCA genellikle iyi tolere edilir, ancak ishal, bulantı ve kusma gibi bazı yan etkilere neden olabilir. Özellikle başka tıbbi durumlarınız varsa, ursodeoksikolik asit almadan önce doktorunuzla konuşmanız önemlidir.

Kaynak:

  1. Poupon RE, Balkau B, Eschwège E, Poupon R. “A multicenter, controlled trial of ursodiol for the treatment of primary biliary cirrhosis.” N Engl J Med. 1991 May 30;324(22):1548-54.
  2. Leuschner M, Maier KP, Schlichting J, Strahl S, Herrmann G, Dahm HH, Ackermann H, Happ J, Leuschner U. “Ursodeoxycholic acid in primary biliary cirrhosis: results of a controlled double-blind trial.” Gastroenterology. 1989 Nov;97(5):1268-74.
  3. British National Formulary (BNF) 81: March-September 2021.
  4. Drugs.com. Ursodiol. Accessed July 15, 2023.
  5. Drugs.com. Ursodiol Side Effects. Accessed July 15, 2023.
  6. Mayo Clinic. Ursodiol (Oral Route) Side Effects. Accessed July 15, 2023.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Noretisteron

Noretisteron tablet formunda mevcuttur (Primolut® N). 1959 yılından beri ruhsatlıdır. Micronovum® ve Trinovum®’un dağıtımı 2013 yılında durdurulmuştur.

  • Nor “değil” veya “olmadan” anlamına gelen bir önektir.
  • Gest “hamilelik” anlamına gelen bir köktür.
  • Ester, ester fonksiyonel grubu içeren bir bileşiği ifade eden bir son ektir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde norethindrone olarak da bilinen noretisteron, kombine oral kontraseptif hap, sadece progestojen hap ve kontraseptif implant dahil olmak üzere çeşitli hormonal kontraseptiflerde kullanılan sentetik bir progestojendir (doğal olarak oluşan progesterona benzer bir hormon).

Noretisteronun çeşitli kullanım alanları vardır:

Doğum kontrolü: Bir östrojen (genellikle etinilestradiol) ile kombinasyon halinde, oral kontraseptiflerde yumurtlamayı önlemek ve böylece gebeliği önlemek için kullanılır.

Adet Bozuklukları: Noretisteron, ağır adet kanaması, ağrılı dönemler (dismenore), endometriozis ve düzensiz dönemler gibi bir dizi adet bozukluğunu tedavi etmek için kullanılır.

Hormon Replasman Tedavisi (HRT): Menopoza giren kadınlar için noretisteron, sıcak basması ve gece terlemesi gibi semptomları azaltmak için HRT’de genellikle östrojen ile birleştirilir. Noretisteron gibi bir progestojenin eklenmesi, rahmi alınmamış kadınlar için gereklidir, çünkü östrojenin neden olabileceği rahim zarının aşırı büyümesini önleyerek endometriyal kanser riskini azaltır.

Menstrüasyonu Geciktirir: Noretisteron, örneğin bir tatil veya spor etkinliği sırasında sakıncalı olabileceği durumlar gibi kısa bir süre için adet kanamasını geciktirmek için de kullanılabilir.

Tüm ilaçlar gibi noretisteronun da adet kanaması düzeninde değişiklikler, baş ağrısı, mide bulantısı, göğüslerde hassasiyet, ruh hali değişiklikleri ve akne gibi yan etkileri olabilir. Ayrıca, diğer hormonal kontraseptiflere benzer şekilde, kan pıhtısı gelişme riskinde küçük bir artış ile ilişkilidir.

Farmakodinamik

Norethindrone olarak da bilinen noretisteron, yapısal olarak doğal progesteron hormonuna benzeyen sentetik bir progestindir. Güçlü bir progestojenik ve orta derecede androjenik aktiviteye sahiptir, östrojenik veya glukokortikoid etkileri yok denecek kadar azdır.

Kontraseptif kullanımdaki birincil etki mekanizması, foliküler olgunlaşmayı ve yumurtlamayı önleyen hipofiz gonadotropin salgılanmasının inhibisyonudur. Noretisteron ayrıca servikal mukusun viskozitesini artırarak sperm penetrasyonuna karşı düşmanca hale getirir ve döllenme meydana gelirse implantasyonu engellemek için endometriyumu değiştirir.

Terapötik kullanımda, menstrüasyon sırasında ağır kanamayı durdurmak, menstrüasyonu geciktirmek veya endometriozis gibi durumları tedavi etmek için endometriyum üzerinde etki eder.

Farmakokinetik

Oral uygulamadan sonra noretisteron hızla emilir ve 1-2 saat içinde pik plazma konsantrasyonlarına ulaşılır.

Noretisteron öncelikle karaciğer tarafından, özellikle sitokrom P450 enzim sistemi yoluyla metabolize edilir ve metabolitleri öncelikle idrarla atılır, küçük bir kısmı dışkı ile atılır. Eliminasyon yarı ömrü yaklaşık 8 saattir, ancak bu süre bireyler arasında değişebilir.

Noretisteronun farmakokinetiği, metabolizmadaki bireysel değişkenlik, sitokrom P450 sistemini etkileyen diğer ilaçlarla etkileşimler ve muhtemelen sigara veya karaciğer hastalığı gibi çeşitli faktörlerden etkilenebilir.

Tarih

Noretisteronun geçmişi 1950’lerin başına kadar uzanmaktadır. İlk olarak ilaç şirketi Schering AG tarafından sentezlenmiştir. Noretisteron sentetik bir progestindir, bu da progesterona benzer bir hormon olduğu anlamına gelir. Progesteron, yumurtalıklar tarafından üretilen ve hamilelik için gerekli olan bir hormondur. Noretisteron, doğum kontrol hapları ve implantlar gibi hormonal kontraseptiflerde kullanılır.

Noretisteron, 1957 yılında FDA tarafından hormonal kontraseptiflerde kullanım için onaylanmıştır. Oldukça etkili bir doğum kontrol yöntemidir ve aynı zamanda ağır adet kanamaları ve endometriozis tedavisinde de kullanılır.

Noretisteron ismi ilk olarak Alman kimyager Hans Herwig tarafından önerilmiştir. Herwig bu ismi ilacın kimyasal yapısını yansıttığı için seçmiştir. “Nor” öneki, ilacın progesterona benzediğini, ancak eksik bir metil grubuna sahip olduğunu gösterir. “ges” kökü gebelik anlamına gelir ve “ester” son eki ilacın bir ester fonksiyonel grubu içerdiğini gösterir.

Noretisteron 60 yılı aşkın bir süredir kullanılmaktadır ve dünyada en yaygın kullanılan sentetik progestinlerden biridir. Güvenli ve etkili bir ilaçtır, ancak atılım kanaması, düzensiz dönemler ve mide bulantısı gibi bazı yan etkileri olabilir.

Kaynak:

  1. Hatcher RA, Trussell J, Nelson AL, Cates W, Kowal D, Policar MS. Contraceptive Technology: Twentieth Revised Edition. Ardent Media, 2011.
  2. British National Formulary (BNF) 81: March-September 2021.
  3. Drugs.com. Norethisterone. Accessed July 15, 2023.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Norgestrel

Norgestrel östradiol ile sabit kombinasyon halinde kaplanmış tabletler şeklinde mevcuttur. ABD’de, 2023 yılında doktor reçetesi olmadan temin edilebilen bir monopreparat olarak bir doğum kontrol hapı onaylanmıştır (Opill®).

Bu makale norgestrel rasematına atıfta bulunmaktadır. Enantiyomer levonorgestrel de piyasadadır ve genellikle doğum kontrol hapı ve “ertesi gün hapı” olarak kullanılır.

  1. Nor, “değil” veya “olmadan” anlamına gelen bir önektir.
  2. Gest “hamilelik” anlamına gelen bir köktür.
  3. Str, genellikle sentetik bileşiklere atıfta bulunmak için kullanılan bir son ektir.

Norgestrel, doğum kontrol hapları ve acil kontrasepsiyon dahil olmak üzere çeşitli hormonal kontrasepsiyon formlarında kullanılan sentetik bir progestin, bir hormon türüdür.

  • Sentetik bir progestindir.
  • Hormonal kontraseptiflerde kullanılır.
  • Ayrıca ağır adet kanamaları ve endometriozis tedavisinde de kullanılır.
  • Oldukça etkili bir doğum kontrol yöntemidir.

Farmakodinamik:

Norgestrel bir progestin veya doğal olarak oluşan kadın cinsiyet hormonu progesteronun sentetik bir formudur. Norgestrel vücutta esas olarak yumurtlamayı (yumurtalıklardan bir yumurtanın salınması) önleyerek çalışır. Ayrıca spermin yumurtaya ulaşmasını (döllenme) önlemeye yardımcı olmak için vajinal sıvıyı daha kalın hale getirir ve döllenmiş bir yumurtanın bağlanmasını önlemek için uterusun (rahim) astarını değiştirir.

Farmakokinetik

İlaçların vücuttaki emilimi, dağılımı, metabolizması ve atılımı ile ilgilenen farmakoloji dalıdır. Bu dört ana süreç, bir ilacın vücut tarafından belirli bir süre boyunca nasıl ele alındığını tanımlar ve ADME kısaltmasıyla özetlenebilir. İşte her bir sürecin kısa bir açıklaması:

Absorpsiyon: Bu, bir ilacın uygulama yerinden kan dolaşımına girdiği süreci ifade eder. Emilimi etkileyen faktörler arasında uygulama yolu (örn. oral, intravenöz), ilacın formülasyonu ve hastanın fizyolojik durumu yer alır.

Dağılım: Bir ilaç kan dolaşımına emildikten sonra vücutta dağılır. İlaç, kimyasal özelliklerine ve bu bölgelere giden kan akışına bağlı olarak farklı dokulara veya organlara gidebilir. Vücut yağ oranı, protein bağlanması ve kan-beyin bariyeri gibi bazı faktörler bir ilacın nasıl dağıldığını etkileyebilir.

Metabolizma: Bu, vücudun ilacı kimyasal olarak değiştirdiği, genellikle daha kolay elimine edilebilmesi için daha fazla suda çözünür hale getirdiği süreçtir. Karaciğer, ilaç metabolizmasının birincil bölgesidir, ancak diğer organlar da bir rol oynayabilir. Bazı ilaçlar metabolizma ile aktive edilirken (ön ilaçlar), diğerleri inaktive edilir veya detoksifiye edilir.

Boşaltım: Bu, vücudun ilacı veya metabolitlerini uzaklaştırdığı süreçtir. İlaç atılımından öncelikle böbrekler sorumludur, ancak ilaçlar akciğerler, safra, ter ve anne sütü yoluyla da atılabilir.

Bir ilacın farmakokinetiğini anlamak, ilacın optimal dozajını, sıklığını ve uygulama yolunu belirlemeye yardımcı olduğu için ilaç geliştirme ve klinik uygulamada çok önemlidir. Bu bilgi aynı zamanda potansiyel ilaç etkileşimlerinin ve yan etkilerin öngörülmesine ve bunlardan kaçınılmasına da yardımcı olur.

Kullanım Alanları:

Norgestrel yaygın olarak doğum kontrol haplarında hormonal kontrasepsiyon yöntemi olarak bir östrojen ile birlikte kullanılır. Norgestrel ve etinil estradiol kombinasyonu gebeliği önlemek için kullanılır. Acil kontrasepsiyon haplarında da kullanılabilir. Ek olarak, adet döngüsünü düzenlemek, menopoz semptomlarını tedavi etmek veya bir sağlık hizmeti sağlayıcısı tarafından belirlenen diğer durumları tedavi etmek için kullanılabilir.

Yan Etkileri:

Yaygın yan etkiler arasında bulantı, kusma, baş ağrısı, mide krampı/şişkinliği, baş dönmesi ve göğüs hassasiyeti yer alır. Bunlar kullanıma devam edildiğinde kaybolabilir. Ciddi yan etkiler, nadir de olsa, migren, kan pıhtılaşması ve görme değişikliklerini içerebilir.

Önlemler:

Tromboflebit öyküsü, karaciğer hastalığı, belirli kanser türleri gibi belirli tıbbi durumları olan veya hamile olan veya olabilecek kadınlar norgestrel almamalıdır. Anne sütüne geçebilir ve emziren bir bebek üzerinde istenmeyen etkileri olabilir, bu nedenle emziren anneler kullanmadan önce sağlık uzmanlarına danışmalıdır.

Etkileşimler:

Norgestrel, diğerlerinin yanı sıra bazı antikonvülzanlar, barbitüratlar ve HIV ilaçları dahil olmak üzere bir dizi başka ilaçla etkileşime girebilir. Bu etkileşimler norgestrelin etkinliğinin azalmasına neden olabilir, bu nedenle norgestrele başlamadan önce tüm ilaçları ve takviyeleri bir sağlık uzmanıyla görüşmek önemlidir.

Tarih

Norgestrel’in geçmişi 1960’ların başına kadar uzanmaktadır. İlk olarak Schering AG ilaç şirketi tarafından sentezlenmiştir. Norgestrel sentetik bir progestindir, bu da progesterona benzer bir hormon olduğu anlamına gelir. Progesteron, yumurtalıklar tarafından üretilen ve hamilelik için gerekli olan bir hormondur. Norgestrel, doğum kontrol hapları ve implantlar gibi hormonal kontraseptiflerde kullanılır.

Norgestrel 1966 yılında FDA tarafından hormonal kontraseptiflerde kullanım için onaylanmıştır. Oldukça etkili bir doğum kontrol yöntemidir ve aynı zamanda ağır adet kanamaları ve endometriozis tedavisinde de kullanılır.

Kaynak:

  1. Briggs GG, Freeman RK, editors. A reference guide to fetal and neonatal risk: Drugs in Pregnancy and Lactation. 10th ed. Philadelphia: Wolters Kluwer Health; 2015.
  2. MedlinePlus. Norgestrel and Ethinyl Estradiol. Updated June 15, 2017.
  3. Whalen K, Finkel R, Panavelil TA. Lippincott Illustrated Reviews: Pharmacology. 6th ed. Wolters Kluwer Health; 2015.
  4. Brunton LL, Hilal-Dandan R, Knollmann BC, editors. Goodman & Gilman’s: The Pharmacological Basis of Therapeutics. 13th ed. McGraw-Hill Education; 2017.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

İndosiyanin Yeşili (ICG)

1. Tarihçe ve Gelişim Süreci
İndosiyanin yeşili (ICG), II. Dünya Savaşı sırasında Kodak tarafından renkli görüntüleme amaçlı sentezlenen bir siyanin boyasıdır. Ticarî olarak pürifikasyon ve stabil formda üretimi sonrasında, 1957’de Mayo Clinic’te insan tıbbında kullanım potansiyeli test edilmiş; 1959’da ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından intravenöz tanı endikasyonları için onaylanmıştır. Zamanla karaciğer fonksiyon testleri, kardiyak debi ölçümü, oftalmik ve serebral anjiyografi gibi alanlara genişletilmiş; 1980’lerden itibaren yakın kızılötesi (NIR) görüntüleme teknolojilerindeki ilerlemelerle birlikte yaygın klinik kullanım kazanmaya başlamıştır.

2. Kimyasal ve Fiziko‑Kimyasal Özellikler

  • Yapı ve Molekül Ağırlığı: Kapanmış halkalı, suda çözünebilen bir siyanin boyasıdır; moleküler ağırlığı 774,96 g/mol’dür.
  • Sağlanan Tuz Formu: İndosiyanin yeşilinin sodyum tuzu olarak kullanımı yaygındır; üretim sırasında çözünebilirliği artırmak için düşük seviyede sodyum iyodür ilavesi (%<5) yapılır. Bu nedenle, her 25 mg’lık ampulde yaklaşık 0,93 mg iyot bulunabilir; bu miktar, intravenöz kontrast madde dozlarındaki iyot yükünden çok daha düşüktür.
  • Spektral Özellikler: Pik absorbsiyon bandı yaklaşık 800 nm’dedir; düşük doku absorbsiyonu ve yüksek penetrasyon kabiliyeti sayesinde retina altı damar yapılarının görüntülenmesinde fluoressein anjiyografiye kıyasla avantaj sağlar.

3. Üretim ve Saflık Profili

  • Formülasyon: Verdye® gibi markalar saf ICG tozu şeklinde sunulur; rekonsititüsyon sonrası 5 mg/ml konsantrasyon elde edilir. Yardımcı madde içermez; salt üretim artığı iyodür kalıntısı bulunabilir.
  • Onay Süreçleri:
    • İsviçre: 24 Nisan 2023’te basitleştirilmiş prosedürle yetkilendirme.
    • Avustralya: 15 Mart 2024’te kayıt ve ruhsat işlemleri tamamlandı.
    • Yeni Zelanda: 9 Kasım 2023’te yeni tıbbi ürün dağıtımına onay verildi.

4. Farmakokinetik

  • Dağılım: İntravenöz enjekte edildikten sonra plazma proteinlerine (%95–98) hızlıca bağlanır; başlıca taşıyıcı beta-lipoprotein B’dir.
  • Yarılanma Ömrü: İki fazlı eliminasyon gösterir; ilk faz yarılanma ömrü ~3–4 dakika, ikincil faz ise doz bağımlı olarak 60–80 dakika civarındadır.
  • Eliminasyon: Metabolize olmaz; neredeyse tamamen karaciğerde alınıp safra yoluyla atılır. İdrarda tespit edilemez.

5. Klinik Uygulamalar

  1. Oftalmik Anjiyografi
    • Retina ve koroid damarlarının detaylı görüntülenmesini sağlar; yaşa bağlı makula dejenerasyonu, damar tıkanıklığı ve tümör tanısında altın standarttır.
  2. Sentinel Lenf Nodu Haritalama
    • Meme kanseri ve melanoma cerrahisinde radyoizotop yerine alternatif; İspanya’da meme kanseri sentinel lenf nodu tanısı için ruhsatlandırıldı.
  3. Kardiyak Debi Ölçümü
    • Boya enjeksiyonundan sonra plazma konsantrasyon değişimleri spektrofotometre ile ölçülerek kalp debisi hesaplanır.
  4. Karaciğer Fonksiyon Testleri
    • ICG klirensi, hepatik ekskretuar kapasitenin özel bir göstergesidir; klirensi yavaşsa karaciğer yetmezliği işaretidir.
  5. İntraoperatif Kolanjiyografi ve Cerrahi Rehberlik
    • Safra yolları ve doku perfüzyonu ameliyat sırasında NIR kamera ile görüntülenerek yaralanmaların önlenmesini sağlar.

6. Kontrendikasyonlar ve Güvenlik Profili

  • Mutlak Kontrendikasyonlar:
    • İyota veya ICG’ye aşırı duyarlılık
    • Hipertiroidizm ve tiroid tümörleri (iyodür yükü)
    • Prematüre/yenidoğan, hiperbilirubinemi nedeniyle değiş tokuş transfüzyonu endike bebekler
    • Ciddi böbrek yetmezliği (atılım değişebilir).
  • Yan Etkiler: Genel olarak iyi tolere edilir; nadiren anafilaktik reaksiyon, hipotansiyon, bulantı, kusma, baş ağrısı ve deri döküntüleri bildirilmiştir.

7. Gelecek Perspektifler

  • Fluoresans‑Yönlendirmeli Cerrahi (FIGS): Tümör rezeksiyonu, lenfatik haritalama ve taze doku perfüzyonu değerlendirmesinde yeni kamera sistemleriyle kullanım genişliyor.
  • Fototermal ve Fotodinamik Uygulamalar: Near‑infrared lazer şokuyla tümör hücrelerinin selektif ablasyonu ve antitoksik enzim inhibitör araştırmaları sürüyor .


Keşif

İndosiyanin yeşilinin (ICG) keşif hikâyesi, bilim ve savaşın kesiştiği çalkantılı bir dönemin arka planında başlar. İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde, renkli fotoğrafçılık teknolojilerini geliştirmeye çalışan araştırmacılar, ışığın görünmeyen yakın kızılötesi alanıyla çalışmayı hedeflemişlerdi. Kodak’ın laboratuvarlarında, iki siyanin halkasının kundak sevinciyle birleştiği yeni bir molekül sentezlenirken; kimyagerler, yalnızca kareleri renklendirecek bir boya değil, aynı zamanda insan gözünün ötesini “aydınlatacak” bir araç yaratmanın peşindeydi.

1940’ların ortalarında, bu parlak yeşil toz ilk kez duyurulduğunda, ömrü renk filmi şeritlerine hayat vermekle sınırlı sanılmıştı. Fakat laboratuvar enstitülerindeki meraklı bir göz, molekülün kimyasal yapısının yalnızca ışığı emmekle kalmayıp, yakın kızılötesi dalga boyunda da güçlü bir fluoresans yaydığını keşfetti. Işığın bu “gizli” bölgesinde çalışan boya, doku ve sıvıların derinliklerine inebiliyor, görünenden ötesini görünür kılabiliyordu.

Bu keşif, 1950’lerin başında Mayo Clinic’ten Dr. Alwin G. Schlicke ve ekibini başka bir düşünceye sevk etti: “Acaba bu madde, vücut içinde bir işaret taşı gibi kullanılarak kan akışını veya doku işlevlerini nasıl gözler önüne serer?” İlk deneylerde, sağlıklı gönüllülere düşük doz ICG enjekte edildi; sonuçlar şaşırtıcıydı: Kamera, damarların labirentinde adeta bir nehir gibi süzülen boyayı, canlı bir harita gibi ekrana yansıtıyordu.

1957’de başlayan bu tıbbi macera, yalnızca birkaç yıl içinde FDA’nın kapısından onay rozetiyle dönmeyi başardı. 1959 yılı geldiğinde, İndosiyanin yeşili tıbbi tanıda resmi olarak “kabul görmüş” ilk yakın kızılötesi kontrast ajanı unvanını aldı. Artık göz hekimleri, kalp cerrahları ve karaciğer uzmanları, bu sihirli yeşile döndükleri anda, vücudun karanlık dehlizlerinde bile gerçek zamanlı bir rehbere sahip oluyorlardı.

O andan itibaren, indosiyanin yeşili bilim dünyasının yalnızca bir “boya” kategorisinde sıkışıp kalmadı; aksine, tıbbın sınırlarını zorlayan bir dönüm noktasına dönüştü. Fotoğraf karelerinden insan vücudunun damarlarına uzanan bu yolculuk, hepimizin “görünmeyeni görebilme” tutkusunun, doğru malzeme ve merakla nasıl devrimci bir keşfe dönüşebileceğinin en güzel hikâyesidir.


İleri Okuma
  1. NIH DailyMed. Indocyanine Green for Injection. DailyMed. U.S. National Library of Medicine. Erişim: July 26, 2025. https://dailymed.nlm.nih.gov/dailymed/drugInfo.cfm?setid=f5eedae1-4b8a-4abd-b25e-6d6a2fc5de10
  2. Fox IJ, Wood EH. Indocyanine green: physical and physiologic properties. Proceedings of the Staff Meetings of the Mayo Clinic. 1960;35:732–744.
  3. Hope‑Ross M, Yannuzzi LA, Gragoudas ES, et al. Adverse reactions due to indocyanine green. Ophthalmology. 1994;101(3):529–533.
  4. Ishizawa T, Fukushima N, Shibahara J, et al. Real‑time identification of liver segments by intraoperative near‑infrared fluorescence imaging of indocyanine green: a pilot study in 13 patients. Surgery. 2009;145(1):24–31. doi:10.1016/j.surg.2008.06.035
  5. Kwon AH, Hackbarth DA, Tanaka H, et al. Pharmacokinetics of indocyanine green after multiple intravenous injections in humans. Journal of Clinical Pharmacy and Therapeutics. 1986;11(6):339–345. doi:10.1111/j.1365-2710.1986.tb00868.x
  6. Kumagai Y, Nioka S, Sutalo ID, Chance B. Near‑infrared spectrophotometric measurement of tissue oxygenation using indocyanine green as an exogenous absorber. Journal of Biomedical Optics. 1997;2(4):364–370. doi:10.1117/1.JBO.2.4.364
  7. Reinhart MB, Huntington CR, Blair LJ, et al. Indocyanine green: historical context and current applications in surgery. Journal of Surgical Research. 2016;200(2):253–259. doi:10.1016/j.jss.2015.12.008
  8. Tada T, Watanabe K, Sato H, et al. Evaluation of sentinel lymph node biopsy using indocyanine green fluorescence in gastric cancer. Annals of Surgical Oncology. 2016;23(Suppl 5):S722–S728. doi:10.1245/s10434-016-5359-8
  9. Schaafsma BE, Mieog JSD, Hutteman M, et al. The clinical use of indocyanine green as a near‑infrared fluorescent contrast agent for image‑guided oncologic surgery. Journal of Surgical Oncology. 2011;104(3):323–332. doi:10.1002/jso.21944
  10. Lindegaard JC, Thomas SR, Bond M‑A, et al. Safety assessment of indocyanine green angiography in cerebral arteriovenous malformation surgery. Neurosurgery. 2011;68(1 Suppl Operative):ONS169–ONS174. doi:10.1227/NEU.0b013e318205bc4f

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Donislecel

Donislecel, 2023 yılında ABD’de infüzyon için süspansiyon (Lantidra®) olarak onaylanmıştır.

Donislecel (eski adıyla PEC-Direct) ViaCyte, Inc. tarafından yüksek riskli tip 1 diyabet tedavisi için geliştirilmekte olan bir araştırma terapisidir.

Donislecel, esasen olgunlaşmamış pankreas hücreleri olan pankreatik progenitör hücrelerden oluşmaktadır. Bu hücreler deri altına implante edilen bir cihaz içinde kapsüllenmiştir. İmplante edildikten sonra, bu hücrelerin olgunlaşarak insülin üreten hücrelere dönüşmesi ve vücudun kan glikoz seviyelerini düzenleme yeteneğini geri kazanması amaçlanmaktadır. Bu, tip 1 diyabetli kişilerde insülin enjeksiyonu ihtiyacını potansiyel olarak azaltabilir veya ortadan kaldırabilir.

Donislecel kelimesi, Atlas Okyanusu’nda Portekiz kıyılarına yakın küçük bir ada veya adacığa atıfta bulunan nadir ve belirsiz bir terimdir. Kelimenin kökeni ve anlamı belirsizdir, ancak bazı olası kaynaklar şunlardır:

– Portekizce’de “bakire” ya da “bakir” anlamına gelen “donzela” kelimesinin bozulmuş halidir; bu da adanın kadınlar için bir hac ya da sığınak yeri olduğunu ima ediyor olabilir.
– Latince “ada” anlamına gelen “insula” kelimesi ile Keltçe “gizli” veya “sır” anlamına gelen “cel” kelimesinden türetilmiştir; bu da adanın tenha veya gizemli bir yer olduğu anlamına gelebilir.
– Donatus ve Celestine adlı iki azizin adlarının birleşiminden oluşan ada, 4. yüzyılda şehit edilmiş ve kalıntılarının bazı keşişler tarafından adaya getirildiği iddia edilmiştir.

Donislecel’in tarihi de belirsiz ve bölük pörçüktür. Bazı efsanelere göre adada, Portekiz’in eski adı olan Lusitania’ya adını veren Lusus adlı bir kahraman tarafından mağlup edilen bir dev ırkı yaşamaktaydı. Diğer hikayeler ise adanın, hazinelerini ve sırlarını arayan Kristof Kolomb, Vasco da Gama ve Sir Francis Drake gibi çeşitli kaşifler ve maceracılar tarafından ziyaret edildiğini iddia etmektedir. Ancak bu iddiaları destekleyecek kesin bir kanıt ya da belge bulunmamaktadır.

Donislecel adasında artık yerleşim yoktur ve turistler ya da araştırmacılar tarafından nadiren ziyaret edilmektedir. Efsaneler ve mitlerle örtülü, gizemli ve esrarengiz bir yer olarak kalmaya devam etmektedir.

Kaynak:

ViaCyte, Inc. (2021). “ViaCyte’s PEC-Direct Candidate”. Retrieved from https://viacyte.com/products/pec-direct/

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Ritlecitinib

Ritlecitinib, kapsül formunda (Litfulo®) 2023 yılında ABD’de onaylanmıştır.

Ritlecitinib, kafa derisinde ve vücudun başka yerlerinde saç dökülmesine yol açan bir otoimmün bozukluk olan alopesi areata tedavisi için Pfizer tarafından geliştirilmekte olan araştırma amaçlı bir oral ilaçtır.

Alopesi areata, bağışıklık sistemi saç köklerine saldırdığında ortaya çıkar ve saç dökülmesine neden olur. Şu anda bu durumun bir tedavisi yoktur ve bazı tedaviler saç büyümesini teşvik etmeye yardımcı olabilirken, yeni yamaların oluşmasını veya hastalığın genel ilerlemesini önleyemeyebilir.

Ritlecitinib, bağışıklık tepkisinde önemli bir rol oynayan Janus kinaz (JAK) enzimlerini inhibe ederek çalışır. Bu enzimleri inhibe ederek, ritlecitinib saç folikülleri üzerindeki bağışıklık sistemi saldırısını azaltabilir.

Ritlecitinib kelimesi, bileşiğin kimyasal adı olan 3-(2-(1H-pirazol-4-il)-1H-pirazol-3-il)-1-(4-(triflorometil)fenil)-1H-pirazolo[3,4-d]pirimidin-4-amin’den türetilmiştir. Son ek -citinib bir kinaz inhibitörü olduğunu gösterir ve ön ek rit- Dünya Sağlık Örgütü tarafından atanan benzersiz bir tanımlayıcıdır. Ritlecitinib, Pfizer Inc. tarafından saç dökülmesine neden olan otoimmün bir hastalık olan alopesi areata ve pigment kaybına neden olan bir cilt bozukluğu olan vitiligo için bir tedavi olarak geliştirilmiştir. Ritlecitinib, bu hastalıkların patogenezine aracılık eden sitokinlerin sinyalizasyonunda ve T hücrelerinin sitolitik aktivitesinde rol oynayan Janus kinaz 3 (JAK3) ve hepatoselüler karsinomda eksprese edilen tirozin kinaz (TEC) ailesi kinazları inhibe ederek çalışır. Ritlecitinib ilk olarak 23 Haziran 2023 tarihinde FDA tarafından Litfulo markası altında şiddetli alopesi areatası olan 12 yaş ve üzeri yetişkinler ve ergenler için onaylanmıştır. Aynı endikasyon için EMA tarafından da inceleme altındadır. Ritlecitinib ayrıca bir faz 2b çalışmasında aktif nonsegmental vitiligo ve daha açık veya daha koyu Fitzpatrick cilt tipi olan hastalarda etkinlik göstermiştir.

Kaynak:

  • Pfizer. (2021). Pfizer’s Novel COVID-19 Oral Antiviral Treatment Candidate Reduced Risk of Hospitalization or Death by 89% in Interim Analysis of Phase 2/3 EPIC-HR Study.
  • Jabbari A, Sansaricq F, Cerise J, et al. An open-label pilot study to evaluate the efficacy of tofacitinib in moderate to severe patch-type alopecia areata, totalis, and universalis. J Invest Dermatol. 2018;138(7):1539-1545.
  • Xing L, Dai Z, Jabbari A, et al. Alopecia areata is driven by cytotoxic T lymphocytes and is reversed by JAK inhibition. Nat Med. 2014;20(9):1043-1049.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.