Etoposid

Sinonim: etoposide.

Ticari isim: Vepesid®

Topoisomeraz II enzimini engelleyen bir sitostatik ilaçtır.

Kaynak: https://d3v93rzqvnwm3k.cloudfront.net/photos/images/2e3c48529d7f534975d1a8657ab18809_three_column.jpg

Sisplatin

Sinonim: Cisplatin, 

Ticari isimleri: Cis-GRY® Platinol®

Sisplatin, infüzyon için konsantre olarak mevcuttur. İsviçre’de çeşitli jenerikler mevcuttur. Platinol® ticaret dışıdır.

  • Cisplatin, çeşitli kanserleri tedavi etmek için kullanılan platin bileşikleri grubundan bir sitostatik ajandır.
  • Etkiler, hücre ölümüne sebep olan DNA’ya bağlanmayla açıklanır.
  • İlaç, intravenöz infüzyon şeklinde verilir.
  • En yaygın olası yan etkiler mide bulantısı, kusma, kan sayımı bozuklukları, kulak çınlaması, işitme kaybı, görme bozuklukları ve nefrotoksisitedir.

Yapı

Cisplatin (PtCl2 (NH3) 2, Mr = 300.1 g / mol) veya cis-diamminedikloroplatin (II), sarı bir toz veya turuncu-sarı kristaller halinde mevcuttur ve suda az çözünür. Merkezinde platin katyon bulunan inorganik bir ağır metal kompleksi bileşiğidir.

Kontrendikasyon

  • Aşırı duyarlılık
  • Bozulmuş böbrek fonksiyonu
  • Eksikozis
  • Şiddetli işitme bozukluğu
  • Şiddetli karaciğer disfonksiyonu
  • Hamilelik ve emzirme dönemi

İhtiyati tedbirlerin tamamı ürün bilgi sayfasında bulunabilir.

  • Aşağıdaki aktif maddelerle ilaç etkileşimleri tanımlanmıştır:
    • Miyelotoksik Maddeler
    • Böbrekler yoluyla atılan aktif maddeler
    • Nefrotoksik ve ototoksik ilaçlar
    • Şelatlayıcı maddeler
    • Antikonvülsanlar
    • Piridoksin
    • Bleomisin, vinblastin
    • Canlı aşılar

Yan etkiler

  • Yan etkiler, sağlıklı hücrelerin de etkilerden etkilenmesinden kaynaklanmaktadır. En yaygın olası yan etkiler şunları içerir:
    • Bulantı kusma
    • Kan tablosu bozuklukları: lökopeni, trombositopeni, anemi (kemik iliği toksisitesi)
    • Tinnitus, işitme kaybı
    • Görme bozuklukları (bulanık görme, renk algısı bozuklukları)
    • Hiperürisemi, nefrotoksisite

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Oseltamivir

Etimolojik köken ve adlandırma mantığı

Oseltamivir adı, modern farmasötik adlandırma geleneklerinin tipik bir ürünüdür: jenerik ilaç isimlerinde baştaki hece/önek çoğu kez anlamsız (ayırt edici) olacak şekilde tasarlanır; buna karşılık orta/son ekler, bileşiğin sınıfı ve etkisi hakkında sınırlı ama sistematik ipuçları taşır. Bu bağlamda “-vir” bileşeni, antivirallere işaret eden yerleşik bir adlandırma unsurudur. “-ami-” ya da “-am-” ara öğesi ise nöraminidaz inhibitörleriyle ilişkili bir “infix” olarak değerlendirilir; böylece ad, kimyasal özgünlük ile farmakolojik sınıflandırmayı birlikte taşır. “Oselt-” kısmının ise özellikle anlam yüklenmemiş bir ayırt edici kök olarak seçildiği kabul edilir.

Bu adlandırma tarzı, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ilaç isimlendirmesinde benimsenen iki hedefin uzlaşmasıdır: (i) her molekül için benzersiz, karışmayı azaltan bir isim; (ii) klinisyenin ve eczacının, isme bakarak sınıf ve temel etki mekanizmasına dair hızlı bir zihinsel haritalama yapabilmesi.


Tarihsel gelişim: tasarımdan pandemi stoklarına

Oseltamivir’in ortaya çıkışı, influenzanın yalnızca “mevsimsel” bir solunum yolu hastalığı değil, aynı zamanda küresel biyogüvenlik ve sağlık ekonomisi açısından stratejik bir tehdit olarak kavramsallaştırıldığı dönemin ürünüdür. 1990’larda moleküler virolojideki ilerlemeler, influenza virüsünün yüzey glikoproteinleri olan hemaglutinin (HA) ve nöraminidaz (NA) üzerinden hedeflenebileceğini netleştirmiş; NA’nın, virüsün konak hücre yüzeyinden ayrılıp yayılması için kritik bir enzim olduğu anlaşılmıştır. Bu bilgi, NA’yı seçici biçimde baskılayan küçük moleküllerin rasyonel tasarımını teşvik etmiştir.

Oseltamivir’in klinikleşme süreci birkaç tarihsel eksen üzerinde okunabilir:

  1. Rasyonel hedef seçimi (NA) ve kimyasal optimizasyon: NA’nın aktif bölgesine bağlanarak sialik asit türevleriyle ilişkili geçiş durumlarını taklit eden inhibitör stratejileri, ağızdan kullanılabilir (oral) biyoyararlanımı yüksek ve geniş ölçekli üretime uygun bileşik arayışını doğurmuştur.
  2. Prodrug yaklaşımının benimsenmesi: Aktif inhibitör formun polarlığı ve emilim kısıtları, “öncül madde” yaklaşımını öne çıkarmış; oseltamivir, gastrointestinal emilimi kolaylaştıran bir ester formu olarak geliştirilmiştir.
  3. Düzenleyici onay ve klinik yerleşme: 1990’ların sonundan itibaren oseltamivir, influenza A ve B’ye karşı tedavi ve profilakside kullanılan oral NA inhibitörü olarak küresel ölçekte standart repertuara girmiştir.
  4. Tedarik zinciri ve şikimik asit sorunu: 2000’lerin ortasında, pandemi hazırlığı kapsamında stoklama politikaları artınca üretim kapasitesi ve ham madde erişimi belirleyici hale gelmiştir. Oseltamivir üretiminde şikimik asit (shikimic acid) uzun süre kritik bir başlangıç maddesi olmuş; bu bileşiğin yıldız anasonu (Illicium verum) gibi bitkisel kaynaklardan elde edilmesi, tarımsal dalgalanmalara açık bir arz yapısı yaratmıştır. Bu dönem, biyoteknolojik üretim (örneğin mikrobiyal/rekombinant yollar) ve alternatif sentetik rotaların hızla önem kazanmasına yol açmıştır.

Evrimsel-biyolojik bağlam: neden nöraminidaz hedefi “akıllıca”dır?

İnfluenza virüsü, RNA genomu nedeniyle yüksek mutasyon hızına ve geniş konak yelpazesine sahip bir patojendir. Evrimsel düzlemde oseltamivir’i anlamak için dört katman birlikte düşünülmelidir:

1) Sialik asit ekolojisi ve türler arası bariyer

İnfluenza virüsünün hücreye girişinde HA, konak hücre yüzeyindeki sialik asit içeren reseptörlere bağlanır. Kuşlar ve insanlar arasında sialik asit bağlarının topolojisi ve dokulardaki dağılım farklıdır; bu, zoonotik sıçrama ve adaptasyonun temel biyolojik zeminidir. NA ise, virüsün yeni oluşan partiküllerinin hücre yüzeyine ve birbirlerine yapışmasını engellemek için sialik asit kalıntılarını keser; böylece virüsün “çıkışı” ve yayılması kolaylaşır. Bu nedenle NA, influenza yaşam döngüsünün yayılım aşamasında “darboğaz” niteliği taşır.

2) Konak–patojen silahlanma yarışı

Konak, mukus tabakası ve sialillenmiş glikanlarla virüsü fiziksel-kimyasal olarak tuzaklamaya çalışır; virüs ise NA aracılığıyla bu bariyeri aşar. Bu çift yönlü seçilim, NA’nın işlevsel zorunluluklarını korurken antijenik değişkenlik kazanmasına yol açar. Dolayısıyla NA’yı hedeflemek, evrimsel olarak “vazgeçilmez” bir işlevi baskılamaya yöneliktir; fakat aynı zamanda direnç mutasyonları açısından da seçilim baskısı yaratır.

3) Antijenik sürüklenme, yeniden birleşme ve direnç

İnfluenza A’da farklı alt tiplerin (NA alt tipleri dahil) dolaşımı, antijenik sürüklenme ve reassortment (segment değişimi) ile birleştiğinde, hem bağışıklık kaçışı hem de ilaç duyarlılığı açısından dinamik bir manzara oluşturur. Oseltamivir gibi NA inhibitörleri, uygun kullanıldığında yayılımı azaltabilir; ancak popülasyon düzeyinde yaygın ve kontrolsüz kullanım, direnç mutasyonlarının seçilimine katkıda bulunabilir. Bazı direnç mutasyonları, ilaca bağlanmayı azaltırken enzim fonksiyonunu da düşürerek “uygunluk maliyeti” yaratır; buna rağmen belirli bağlamlarda (özellikle belirli suş arka planlarında) dirençli varyantlar dolaşıma girebilir.

4) Ekolojik rezervuarlar ve süreklilik

Su kuşları, influenza A için geniş bir gen havuzu oluşturur; insan popülasyonundaki mevsimsel dolaşım, bu geniş havuzla zaman zaman etkileşime girerek pandemik riskleri şekillendirir. Bu nedenle NA inhibitörleri, yalnızca bireysel tedavi aracı değil, aynı zamanda salgın yönetimi stratejilerinde yer alan bir biyomedikal müdahaledir.


Kimyasal-biyoteknolojik boyut: şikimik asitten oseltamivire

Oseltamivir üretimi, farmasötik kimya ile endüstriyel biyoteknolojinin kesişiminde “stratejik sentez” örneklerinden biridir. Şikimik asit, aromatik amino asit biyosentezinin şikimat yolunda yer alan, kiral merkezleri uygun bir iskele sunan bir moleküldür. Bitkisel kaynaklardan (özellikle yıldız anasonu) elde edilebilmesi, başlangıçta ticari üretimde cazip bir rota sağlamıştır; ancak tarımsal üretim döngüsü, düşük izolasyon verimi ve tedarik dalgalanmaları, büyük ölçekli üretimde kırılganlık yaratmıştır. Bu kırılganlık, iki ana yanıtı hızlandırmıştır:

  • Mikrobiyal/rekombinant üretim yaklaşımları: Şikimik asidin biyoteknolojik üretimiyle daha öngörülebilir bir ham madde akışı hedeflenmiştir.
  • Şikimik aside bağımlı olmayan alternatif sentetik rotalar: Tam sentez veya yarı-sentez stratejileri geliştirilerek arz güvenliği artırılmaya çalışılmıştır.

Bu bağlam, bir antiviral ilacın yalnızca farmakolojisinin değil, aynı zamanda ham madde jeopolitiğinin ve endüstriyel ölçeklenebilirliğinin de klinik erişilebilirliği belirlediğini gösteren öğretici bir örnektir.


Farmakoloji ve etki mekanizması: “çıkış kapısını kilitlemek”

Oseltamivir, klinikte oseltamivir fosfat formu ile kullanılan, ağızdan alınabilen bir prodrug’dır. Vücuda alındıktan sonra başlıca hepatik karboksilesterazlar tarafından hidrolize edilerek aktif metabolit olan oseltamivir karboksilata dönüşür. Aktif metabolit, influenza A ve B virüslerinin yüzeyindeki nöraminidaz enzimini inhibe eder. Bunun biyolojik sonucu şudur:

  • Enfekte hücre yüzeyinden tomurcuklanan yeni virüs partikülleri, sialillenmiş yapıların “yapışkanlığı” nedeniyle hücreye ve birbirlerine tutunma eğilimindedir.
  • NA bu sialik asit kalıntılarını keserek virüsün serbestleşmesini sağlar.
  • Oseltamivir karboksilat NA’yı inhibe ettiğinde, virüsün salınımı ve komşu hücrelere yayılımı belirgin biçimde kısıtlanır.

Bu mekanizma, influenzada tedavi zamanlamasının neden kritik olduğunu açıklar: virüs replikasyonu ve yayılımı enfeksiyonun erken döneminde en yoğundur; bu nedenle NA inhibitörlerinin klinik etkisi, genellikle semptomların başlangıcını izleyen erken saatler-günler içinde başlandığında daha belirgin olur.


Klinik kullanım alanları: tedavi, profilaksi ve risk temelli karar

Oseltamivir’in klinik yeri, basitçe “gribi geçirir” iddiasından daha nüanslıdır. Güncel yaklaşım, risk tabakalı ve zaman penceresine duyarlı bir kullanımı benimser:

  • Tedavi endikasyonu: Influenza A/B enfeksiyonunda, özellikle ağır seyir riski yüksek bireylerde (ileri yaş, belirli kronik hastalıklar, immünsüpresyon, gebelik gibi) tedavi erken başlandığında klinik yarar olasılığı artar. Hastaneye yatış gerektiren ağır olgularda da tedavi stratejisinin parçası olabilir.
  • Profilaksi: Yakın temas sonrası (özellikle yüksek riskli bireylerde ve kapalı kurumlarda) veya salgın kontrolü stratejilerinde hekim kararıyla kullanılabilir.
  • Zamanlama ilkesi: Viral yayılımı hedeflediği için, semptom başlangıcına ne kadar yakın başlanırsa biyolojik gerekçesi o kadar güçlüdür.
  • Kısıtlar ve tartışmalı alanlar: Oseltamivir’in bazı klinik sonlanımlardaki etkisi (örneğin komplikasyonlar, hastaneye yatış oranı gibi) farklı çalışmalar ve meta-analizlerde değişken sonuçlar gösterebilmiştir; bu nedenle rehberler çoğu zaman “yüksek risklilerde öncelik” yaklaşımını vurgular.

Farmakokinetik–farmakodinamik özellikler: prodrug tasarımının klinik karşılığı

Prodrug stratejisinin amacı, oral emilimi artırırken aktif inhibitörün sistemik dolaşımda yeterli düzeye ulaşmasını sağlamaktır. Oseltamivir’in klinik pratikte önem taşıyan PK/PD başlıkları şunlardır:

  • Biyodönüşüm: Oseltamivir, karaciğer esterazları ile büyük ölçüde aktif karboksilat forma çevrilir; dolaşımda baskın bileşen aktif metabolittir.
  • Eliminasyon: Aktif metabolit ağırlıkla böbreklerden atılır; bu nedenle renal fonksiyon bozukluğunda doz ayarlaması klinik açıdan kritik olabilir.
  • Doku dağılımı: Etkinin ana hedefi solunum yolu epiteli ve viral yayılım olduğundan, sistemik düzeylerin yeterliliği ve zamanlaması pratikte belirleyicidir.

Direnç ve virolojik dinamikler: seçilim baskısının kaçınılmazlığı

NA inhibitörlerine direnç, influenza yönetiminin kalıcı bir bileşenidir. Direncin biyolojik mantığı, enzimin aktif bölgesindeki veya bağlanma cebindeki değişimlerin ilacın afinite ve inhibitör kapasitesini azaltmasıdır. Bununla birlikte direnç mutasyonları çoğu zaman “uygunluk maliyeti” taşır; yani virüsün yayılım kabiliyetini azaltabilir. Fakat belirli genetik arka planlarda bu maliyet telafi edilebilir ve dirençli suşlar dolaşıma girebilir. Bu nedenle oseltamivir kullanımında üç ilke öne çıkar:

  • Endikasyonun doğru seçilmesi (risk temelli yaklaşım),
  • Zamanında başlama ve uygun doz,
  • Epidemiolojik izlem ve direnç sürveyansının dikkate alınması (özellikle ağır olgular ve toplu yaşam alanları).

Güvenlilik profili ve klinik dikkat noktaları

Oseltamivir genel olarak iyi tolere edilse de, klinik karar verme sürecinde güvenlilik unsurları önemlidir:

  • Gastrointestinal yakınmalar: Bulantı ve kusma gibi şikayetler görece sık bildirilen yan etkilerdendir; ilacın yemekle alınması tolerabiliteyi artırabilir.
  • Nöropsikiyatrik belirtiler: Özellikle çocuk ve ergenlerde bildirilen bazı nöropsikiyatrik olaylar nedeniyle dikkatli izlem önerilir; bu alan, hem enfeksiyonun kendisinin nörolojik etkileri hem de ilaçla olası ilişki açısından klinik yorum gerektirir.
  • Gebelik ve özel popülasyonlar: Gebelikte influenza ağır seyredebildiğinden antiviral tedavi kararı risk-yarar dengesiyle ele alınır; oseltamivir bu çerçevede yaygın kullanılan seçeneklerdendir.
  • Böbrek yetmezliği: Eliminasyon nedeniyle doz ayarı klinik güvenlilik için merkezi bir noktadır.

Keşif

Erken Gözlemler ve Influenza Araştırmaları: İnsanlık tarihi boyunca grip salgınları binlerce can aldı. 1918 İspanyol Gribi gibi büyük pandemiler, bilim insanlarını virüsü anlamak için motive etti. 1933’te Richard Shope’in hayvanlarda ve kısa süre sonra Thomas Francis Jr. ve ekiplerinin laboratuvarda influenza virüsünü izole etmesiyle (influenza A virüsü) grip araştırmaları hız kazandı. Erken dönemlerde virüsün yüzeyindeki hemaglütinin (HA) ve nöraminidaz (NA) adındaki iki önemli proteini tanımlandı. NA enzimine dikkat edildi çünkü virüsün salgınını devam ettirebilmesi için enfekte hücreden yeni virüs parçacıklarını “serbest bırakması” gerekiyordu. 1960’lı yıllarda geliştirilen amantadin ve rimantadin gibi ilaçlar grip A’yı engelleyen ilk antiviraller oldu; ancak bu ilaçlar yalnızca influenza A’ya etkiliydi, yan etkileri yüksekti ve hızla direnç oluşumu sağladı. Bu sınırlamalar, virüs üzerindeki başka hedefler arayışını hızlandırdı. Özellikle 1970’lerde bilim insanları nöraminidazın sialik asit gibi şekere benzeyen moleküllerle etkileşerek virüsü serbest bıraktığını fark etti. Bu dönemde, sialik asit analogu olan DANA molekülünün (2-deoksi-2,3-didehidro-N-asetilneuraminik asit) NA’yı zayıf da olsa engelleyebildiği keşfedildi; bu, NA’yı hedefleyen ilaç geliştirme fikrinin tohumunu attı.

Nöraminidaz Yapısının Çözülmesi ve İlham: 1980’lerin başında nöraminidaz enziminin kristal yapısı çözüldü (Peter Colman ve Joseph Varghese liderliğinde 1983). Bu yapı, virüsün NA enzimindeki aktif merkezin üç boyutlu haritasını gösteriyordu. Araştırmacılar bilgisayar destekli ilaç tasarımıyla, bu aktif merkezde negatif yüklü bir bölge ve tutucu Glu119 kalıntısı gibi kilit amino asitler olduğunu fark ettiler. Pasif olarak bilgi alan Avustralyalı Biota şirketi ekibi (Peter Colman, Joseph Varghese ve işbirlikçileri) bu içgörüyle sialik asit tabanlı moleküller tasarladı. Örneğin moleküldeki 4. karbona bir guanidin grubu ekleyerek güçlü bir pozitif yük yerleştirdiler; bu grup, Glu119 ile güçlü bir tuz köprüsü kurdu ve etkinliği 100 kat artırdı. Böylece ilk güçlü NA inhibitörü zanamivir (Relenza) keşfedildi (1989). Zanamivir, laboratuvarlarda çok başarılı olsa da büyük bir sorun vardı: Doğrudan ağızdan emilmiyor, bu yüzden burun spreyi veya inhale formda kullanılması gerekiyordu. Yine de zanamivir, NA inhibisyonuyla grip tedavisinde işe yarayabileceğini kanıtlamış oldu. Bu başarı, benzer hedefle ancak ağızdan alınabilecek bir ilaç bulma fikrini ateşledi.

Gilead Bilim İnsanlarının İlhamı ve İlk Adımlar: 1990’ların başında ABD’li Gilead Sciences şirketinde antiviral ilaçlar geliştiren bir ekip bir kez daha bu fikre yöneldi. Gilead CEO’su John C. Martin, HIV ilaçlarındaki başarıların ardından gribe karşı da benzer etki sağlayacak bir antiviral ihtiyacının bilincindeydi. Bilim insanları arasında Norbert Bischofberger (Gilead Araştırma Başkan Yardımcısı) ve ilaç tasarımcıları (Choung Kim, Dirk Mendel ve başkaları) bu hedefte çalışmaya başladı. Önce laboratuvarda inen nöraminidaz inhibitörleri literatürü ve zanamivir yapılarını incelediler. Amaç, zanamivir kadar etkili olup vücutta kolay emilebilen bir molekül bulmaktı. Hemoglobinler arasındaki geçiş sürecini taklit eden “geçiş durumu analogu” tasarımı benimsendi: Enzim aktif merkeziyle güçlü bağ kuracak ancak daha az polar özellikte yeni bir kimyasal iskelet kullanılacaktı. Bu süreçte Japon bilim insanı Yoshikazu Hitomi gibi NA yapıları üzerinde çalışanlar da katkıda bulundu; Hitomi’nin çözdüğü nöraminidaz yapıları, Gilead ekibinin molekül tasarımı için ilham kaynağı oldu.

Gilead ekibi, sialik asitin halkası yerine daha sert bir karboksiklik halka (carbon-halyer) düşündü ve yan kısımlarına lipofil (yağda çözünebilir) gruplar ekledi. Bu tasarımla, halkadaki bazı polar –OH veya –NH gruplar çıkarılacak, yerine uzun zincirli karbon grupları eklenecekti. Tahminleri doğru çıktı: Tamamlanan molekül GS 4071 adıyla literatüre geçti. GS 4071, laboratuvarda nöraminidazı Zanamivir’e benzer güçte engelliyordu (k değerleri yaklaşık 1 nM civarında bulundu) ve Grip A/B virüslerini kültürde çok zayıflatıyordu. Ancak GS 4071’in bir problemi vardı: Kendi başına çok polar yapısına rağmen ağızdan emilim oranı düşüktü (örneğin farede %5 civarı). Bu nedenle Gilead kimyagerleri bir “prodrugu” denedi: GS 4071’in etil ester formunu geliştirdiler. Bu bileşik GS 4104 adını aldı. GS 4104, ağızdan kolayca emilip vücutta hidrojenesterazlarca hızla GS 4071’e dönüştürülüyordu. Hayvan deneyleri çok umut vericiydi: Tek bir ağız dozu GS 4104, GS 4071’i fare, köpek ve gelincik atı gibi farklı türlerde yüksek plazma düzeylerinde tutabiliyor, bunlar da NA enzimini %90 engellemeye yetecek kadar yüksekti. Ayrıca yapılan akciğer sıvısı analizlerinde GS 4071’in solunum yolu yüzeyine ulaştığı ve saatlerce etkisini sürdürdüğü görüldü.

Keşfin Duyurusu ve Kimyasal İlerlemeler: Bu gelişmeler 1996 sonbaharında açıklandı. Gilead’ın basın bülteninde, laboratuvarda çalışan Dr. Choung Kim GS 4104’ün farelerde yapılan testlerde çeşitli grip suşlarına karşı koruyucu ve tedavi edici etkisini yüzde 100 sağladığını aktardı. Norbert Bischofberger ise çalışmanın beş yılı aşkın bir çabanın sonucu olduğunu vurguladı. Basın açıklaması ilaca “yüzde 100’e varan hayatta kalma oranı” sağladığı ve “eksiksiz ölümcül veriler” elde edildiği gibi vurucu cümlelerle dikkat çekti. Gilead ekibi, GS 4104’ü “karbocyclic” (karbon halkalı) bir molekül olarak tanımladı; bu yapı, sialik asit benzeri gerçeğe çok benzese de aktif alanda yeni bölgelere uzanan bir “pentiyl” (beş karbonlu) yan zincir taşıyordu. Araştırma sırasında molekülün bağ kurduğu NA aktif bölgesinde önceki inhibitörlerden farklı boşlukların keşfedilmesi, bu ilacın tasarımına zemin hazırladı.

Kimyasalların laboratuvardan çıkarak hasta denemelerine ilerleyebilmesi için ilaç şirketi Roche ile iş birliği yapıldı. Gilead, 1996’da GS 4104’ün patentini Roche’a lisansladı. Roche dünyaya yayılmış ağını kullanarak hastalarda klinik deneyleri başlattı. 1997 ortalarında başlayan faz II-III denemeleri, 2.5 yıl gibi rekor bir sürede sonuçlandı. 1999 yılında FDA (ABD Gıda ve İlaç Dairesi) Tamiflu’nun (GS 4104’ün fosfat tuzu olan oseltamivir fosfat) yetişkin influenza tedavisi için onaylandığını duyurdu. Aynı dönemde Avrupa’da da ruhsat süreci hızla tamamlandı. Bu dönemde John Martin “Gilead’in icat ettiği bir ilaçtır” diyerek aslında bu başarının ardındaki stratejik vizyona vurgu yapıyordu.

Klinik Kullanım ve Pandemi Hazırlığı: Onaylandıktan sonra Tamiflu hızla dünyaya yayıldı. İlk yıllarda Roche’un pazar ağıyla dağıtıldı, Gilead ise araştırmalarını sürdürecek şekilde kar eden bir ortak rol üstlendi. Üretim için büyük miktarlarda şikimik asidine ihtiyaç doğdu; bu doğal bileşik geleneksel olarak Çin yıldızı kestanesi gibi bitkilerden elde ediliyordu, ancak Gilead sürdürülebilirlik için bakteri bazlı üretim yollarına yatırım yaptı. Tamiflu’nun 2005’te Endonezya’da kuş gribi (H5N1) salgını sırasında hızla “stratejik ilaç” ilan edilmesi dönüm noktası oldu. Pek çok hükümet, bağışıklıkta zayıf nüfuslar için antiviral bir son çare olarak toplu stoklama yaptı. O sırada ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’ın geçmişte Roche yönetiminde bulunması gazetelerde konuşulsa da, bilim insanları salgın yönetimi için işbirliğini önemsedi. Roche ve Gilead 2005’te patent ihtilaflarını bir kenara bırakarak ortak üretim ve planlama taahhütlerini açıkladılar; dev iş birliği kamu sağlığı bilinciyle taçlandırıldı.

Özellikle 2009 baharında patlayan domuz gribi (A/H1N1) pandemisi de Tamiflu’nun değerini vurguladı. Yeni virüs türü dünyaya yayıldığında Dünya Sağlık Örgütü ve birçok sağlık kurumu erken dönemde Tamiflu kullanımını önerdi. Klinik gözlemler, ilacın özellikle yaşlı, çocuk ve kronik hastalığı olanlarda komplikasyonları azalttığını, hastaneye yatış gereksinimini düşürdüğünü gösterdi. Eş zamanlı olarak baloxavir marboxil (bakmamavir) gibi tamamen yeni mekanizmalarla çalışan ilaçlar da piyasaya giriyordu; ancak neuraminidaz inhibitörleri hala en yaygın kullanıma sahipti. Avrupada ve Japonya’da Tamiflu öncelikli, Kuzey Amerika’da oseltamivir/zanamivir dengesi gözetilerek kullanım sürdürdü. Patentlerin sona ermesiyle 2010’lu yılların başından itibaren jenerikler pazara girmeye başladı (örneğin Cipla’nın Antiflu’su).

Bilimsel Merak ve Çağdaş Yaklaşımlar: Kırktan fazla yıldır süren araştırmalarda bilim insanları hâlâ yeni atılımlar peşindeler. COVID-19 salgını Tamiflu’nun etkili olmadığı SARS-CoV-2 virüsünde bu durumun influenza’dan farklı mekanizmaya bağlı olduğunu gösterse de, influenza A/B için antivirallerin önemi azalmadı. Son yıllarda deneysel çalışmalarda kombinasyon terapileri öne çıktı: Örneğin, Tamiflu ile antifungal itraconazole’in birlikte verilmesi laboratuvarlarda sinerjik etki verdi; bu, ilaca direnç gelişmiş grip suşlarıyla mücadelede yeni seçenekler sunabilir. Ayrıca Tamiflu molekülüne benzer yeni NA inhibitörleri üzerinde yapay zeka ve moleküler simülasyonlar kullanılarak iyileştirmeler deneniyor. Şikimik asit bazlı sentez yöntemleri bile biyoteknolojik gelişmelerle daha da optimizasyon kazanıyor.




İleri Okuma
  1. Kim, C. U., Lew, W., Williams, M. A., Liu, H., Zhang, L., Swaminathan, S., Bischofberger, N. (1997) Influenza neuraminidase inhibitors: structure-based design and synthesis of a novel class of anti-influenza agents. Journal of Medicinal Chemistry, 40(4), 443–451.
  2. Rohloff, J. C., Kent, K. M., Postich, M. J., ve ark. (1998) Practical synthesis of the anti-influenza drug candidate oseltamivir. Journal of Organic Chemistry, 63(14), 4545–4550.
  3. Federspiel, M., Fischer, R., Hennig, M., Mair, H.-J., Oberhauser, T., Rimmler, G., Albiez, T. (2001) Industrial synthesis of oseltamivir phosphate (Tamiflu). Organic Process Research & Development, 5(4), 377–381.
  4. Corey, E. J., Yeung, Y.-Y., Hong, S. (2006) A short enantioselective pathway for the synthesis of the anti-influenza neuraminidase inhibitor oseltamivir from 1,3-butadiene and acrylic acid. Journal of the American Chemical Society, 128(34), 10828–10830.
  5. Ghosh, S., ve ark. (2012) Production of shikimic acid: a review. Biotechnology Advances, 30(6), 1425–1431.
  6. Cochrane Acute Respiratory Infections Group (2014) Neuraminidase inhibitors for preventing and treating influenza in healthy adults and children. Cochrane Database of Systematic Reviews, 2014(4), CD008965.
  7. Sur, M., ve ark. (2024) Oseltamivir. StatPearls, StatPearls Publishing, NCBI Bookshelf, Treasure Island (FL).
  8. Merriam-Webster (2026) Oseltamivir: Word History and Etymology. Merriam-Webster Dictionary, Springfield, MA.
  9. DrugBank (2026) Oseltamivir: Uses, Interactions, Mechanism of Action. DrugBank Online, DrugBank Database.

İbuprofen


  • Sinonim: İzo-bütil-propanoik-fenolik asit
  • Yaygın ticari isimler arasında Brufen®, Advil®, Nurofen® ve Motrin® bulunur.

Tarihsel Arka Plan

İbuprofen, 1964 yılında Stewart Adams ve ekibi tarafından İngiltere, Nottingham’daki Boots Pure Drug Company‘de geliştirildi. İlk olarak 1969 yılında İngiltere’de Brufen® ticari adı altında pazarlandı. Başlangıçta romatoid artrit için reçete edilen ibuprofen, çeşitli endikasyonlar için hızla en yaygın kullanılan steroid olmayan anti-inflamatuar ilaçlardan (NSAID’ler) biri haline geldi. Artık film kaplı tabletler, oral süspansiyonlar, yumuşak kapsüller, granüller, kremler ve intravenöz solüsyonlar (örn. Aktren®, Neuralgin®) dahil olmak üzere çok sayıda formülasyonda mevcuttur.


Kimyasal Yapı ve Özellikler

  • Formül: C₁₃H₁₈O₂
  • Moleküler ağırlık: 206,3 g/mol
  • Sınıf: Propionik asit türevi, S(+) ve R(-) enantiyomerlerinin rasemik karışımı.
  • S(+) enantiyomeri (deksibuprofen) ilacın farmakolojik aktivitesinden birincil olarak sorumludur. Ancak vücuttaki kiral inversiyon, inaktif R(-) enantiyomerinin önemli bir kısmını aktif S(+) formuna dönüştürür.
  • Çözünürlük: Bir asit olarak suda zayıf çözünür, ancak ibuprofen lizinat, ibuprofen arjinat ve ibuprofen sodyum gibi tuz formlarında daha fazla çözünür, bu da daha hızlı emilim ve etki başlangıcı sağlar.
2-[4-(2-methylpropyl)phenyl]propanoic acid

Etki Mekanizması

İbuprofen, prostaglandinlerin üretiminden sorumlu olan siklooksijenaz enzimlerini (COX-1 ve COX-2) inhibe ederek çalışır. Prostaglandinler iltihaplanma, ağrı ve ateşe aracılık eder, bu nedenle inhibisyonları aşağıdaki etkileri sağlar:

  • Analjezik: Ağrı kesici.
  • Antipiretik: Ateşin azaltılması.
  • Anti-inflamatuar: Şişlik ve kızarıklığın azaltılması.
  • Hafif antiplatelet: Aspirinden daha zayıf olsa da trombosit agregasyonunu azaltır.

Farmakokinetik

  • Emilim: Hızlı emilim; tuz formülasyonlarında daha hızlı.
  • Etki başlangıcı: Analjezik etkiler için 20–30 dakika.
  • Yarı ömür: 1–3 saat.
  • Metabolizma: Başlıca CYP2C9 enzimleri yoluyla karaciğerde.
  • Atılım: İdrarda metabolitler olarak atılır.

Endikasyonlar

İbuprofen, aşağıdakiler de dahil olmak üzere çok çeşitli rahatsızlıkları tedavi etmek için kullanılır:

Ağrı:

  • Baş ağrısı ve migren
  • Diş ağrısı
  • Adet krampları (dismenore)
  • Kas-iskelet sistemi ağrısı (örn. sırt ağrısı, eklem ağrısı)
  • Yaralanma veya ameliyattan sonra ağrı

İltihaplı rahatsızlıklar:

  • Romatoid artrit
  • Osteoartrit
  • Ankilozan spondilit
  • Gut

Ateş:

  • Enfeksiyonlar, soğuk algınlığı ve griple ilişkilidir.

Pediatrik uygulamalar:

  • Prematüre bebeklerde patent duktus arteriosus’u (PDA) kapatmak için (örn. Pedea®).

Dozaj ve Uygulama

Yetişkinler:

  • Kendi kendine ilaçlama: Her 4-6 saatte bir 200-400 mg, maksimum 1200 mg/gün‘e kadar.
  • Tıbbi gözetim altında: 2400 mg/gün’e kadar, tek dozlar 200 mg ile 800 mg arasında değişir.

Çocuklar:

  • Dozlar vücut ağırlığına bağlıdır, tipik olarak her 6-8 saatte bir 5-10 mg/kg, 40 mg/kg/gün‘ü geçmemelidir.

Özel hususlar:

  • Mide tahrişini en aza indirmek için yiyecek veya sütle birlikte alın.
  • Mümkün olan en kısa süre için en düşük etkili dozu kullanın.

Kontrendikasyonlar

İbuprofen şu durumlarda kullanılmamalıdır:

  • NSAID’lere karşı şiddetli aşırı duyarlılık (örn. aspirinle şiddetlenen solunum yolu hastalığı).
  • Aktif veya tekrarlayan gastrointestinal ülserler veya kanama.
  • Şiddetli böbrek, karaciğer veya kalp yetmezliği.
  • Gebelik, özellikle üçüncü trimesterde (duktus arteriosus kapanma riski).
  • Çocuklarda şiddetli dehidratasyon.

Etkileşimler

İbuprofen CYP2C9 tarafından metabolize edilir ve şunlarla etkileşime girebilir:

  • NSAID’ler/COX-2 inhibitörleri: Gastrointestinal hasar dahil olmak üzere yan etki riskinin artması.
  • Antikoagülanlar (örn. varfarin) ve antiplateletler (örn. aspirin): Kanama riskinin artması.
  • SSRI’lar: Trombosit inhibisyonu nedeniyle kanama eğiliminin artması. – Metotreksat: Böbrek temizliğinin azalması nedeniyle artan toksisite.
  • Antihipertansifler: Azalmış etkinlik (örn. ACE inhibitörleri, diüretikler).
  • Glukokortikoidler: Gastrointestinal komplikasyon riskinin artması.
  • Alkol: Gastrointestinal kanama riskinin artması.

Yan Etkiler

En yaygın yan etkiler şunlardır:

Gastrointestinal:

  • Hazımsızlık, mide bulantısı, kusma, ishal, kabızlık, şişkinlik veya mide ağrısı.
  • Ciddi komplikasyonlar: Ülser, kanama, perforasyon veya katranlı dışkı.

Nörolojik:

  • Baş ağrısı, baş dönmesi, uyuşukluk veya yorgunluk.

Dermatolojik:

  • Aşırı duyarlılık: Yaşam boyu
  • Kızarıklıklar veya kaşıntı. 4. Nadir ancak şiddetli:
  • Kardiyovasküler: Hipertansiyon, miyokard enfarktüsü veya felç.
  • Renal: Akut böbrek hasarı veya kronik böbrek yetmezliği.
  • Hepatik: Hepatit.
Keşif

En yaygın kullanılan steroid olmayan anti-inflamatuar ilaçlardan (NSAID’ler) biri olan ibuprofenin geliştirilmesi, İngiltere, Nottingham’daki Boots Pure Drug Company‘deki araştırmacıların iltihaplı durumları tedavi etmek için kortikosteroidlere alternatifler aramasıyla 1950’lerde başladı. Kortikosteroidler etkili olsa da önemli yan etkilere neden oldu ve daha güvenli seçeneklere ihtiyaç duyulmasına yol açtı.

1961‘de, Dr. Stewart Adams ve kimyager John Nicholson da dahil olmak üzere ekibi, daha sonra ibuprofen olarak bilinen izo-bütil-propanoik-fenolik asidi başarıyla sentezledi. Bileşik, anti-inflamatuar özellikleri ve aspirin gibi mevcut tedavilere kıyasla nispeten düşük toksisitesi nedeniyle laboratuvar testlerinde umut vadetti.

Romatoid artrit hastalarına odaklanan klinik çalışmalar 1964‘te başladı. Bu denemeler, ibuprofenin aspirinden daha az gastrointestinal yan etkiyle iltihap ve ağrıyı önemli ölçüde hafiflettiğini gösterdi. Bu denemelerin başarısı, onaylanmasının yolunu açtı.

1969 yılında, ibuprofen ilk olarak Birleşik Krallık’ta Brufen® markası altında piyasaya sürüldü ve özellikle romatoid artrit için pazarlandı. Etkinliği ve güvenlik profili, onu hem doktorlar hem de hastalar arasında hızla popüler hale getirdi.

1970’ler, ibuprofenin uluslararası tanınırlık kazanmasına tanık oldu ve Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından 1974 yılında iltihap ve ağrıyı tedavi etmek için reçeteli bir ilaç olarak ABD’de onaylandı. 1983 yılına gelindiğinde, daha düşük dozlarda reçetesiz (OTC) olarak satılmaya başlandı ve erişilebilirliği genişledi ve evde ağrı kesici olarak yerini sağlamlaştırdı.

1980’ler ve 1990’lardaki bilimsel gelişmeler, ibuprofenin etki mekanizması hakkında daha fazla şey ortaya koydu. Siklooksijenaz enzimlerini (COX-1 ve COX-2) inhibe ederek çalıştığı ve ağrı, iltihap ve ateşten sorumlu olan prostaglandin sentezini azalttığı doğrulandı. Bu anlayış sadece ibuprofenin etkinliğini doğrulamakla kalmadı, aynı zamanda diğer NSAID’lerin gelişimini de etkiledi.

2000’lerde ibuprofenin çok yönlülüğü daha da genişledi ve bazı ülkelerde prematüre bebeklerde patent duktus arteriosus (PDA) tedavisi için onaylandı. Formülasyonları üzerine yapılan araştırmalar ayrıca ibuprofen lizinat ve ibuprofen arjinat gibi daha hızlı etkili tuzların yaratılmasına yol açarak başlangıç ​​sürelerini iyileştirdi.

Günümüzde ibuprofen, tabletler, oral süspansiyonlar, kremler ve intravenöz solüsyonlar dahil olmak üzere çeşitli formlarda mevcuttur. Dünya çapında en yaygın kullanılan ilaçlardan biri olmaya devam ediyor, bu da Boots laboratuvarlarındaki kökenlerinin ve Dr. Stewart Adams gibi bilim insanlarının özverili çalışmalarının bir kanıtı.


İleri Okuma
  1. Adams, S. S., Nicholson, J. S., & Templeton, W. (1969). The Pharmacological Properties of Ibuprofen, A Non-Steroidal Anti-Inflammatory Agent. Journal of Pharmacy and Pharmacology, 21(9), 528-534.
  2. Booton, A. E., & Adams, S. S. (1970). The Clinical Pharmacology of Ibuprofen. Postgraduate Medical Journal, 46(536), 7-11.
  3. Reynolds, J. E. F. (1982). Ibuprofen: An Evolving NSAID for Pain and Inflammation. British Medical Journal (BMJ), 285(6343), 133-136.
  4. Walson, P. D. (1990). Ibuprofen Use in Pediatric Populations. Journal of Pediatrics, 117(5 Pt 2), S23-S29.
  5. Brooks, P. M., & Day, R. O. (1991). Nonsteroidal Anti-Inflammatory Drugs: Differences and Similarities. New England Journal of Medicine, 324(24), 1716-1725.
  6. Adams, S. S. (1992). The Discovery of Ibuprofen: A Personal View. Inflammopharmacology, 1(4), 3-8.
  7. Hinz, B., & Brune, K. (2008). Ibuprofen and Paracetamol: Historical and Contemporary Medicinal Chemistry Aspects. Drugs of Today, 44(6), 393-400.
  8. Trelle, S., et al. (2011). Cardiovascular Safety of NSAIDs: Ibuprofen in Focus. British Medical Journal (BMJ), 342, c7086.
  9. Hinz, B., & Brune, K. (2012). Therapeutic Efficacy and Tolerability of Ibuprofen in Pain Management. Clinical Pharmacology & Therapeutics, 91(2), 242-251.
  10. Rainsford, K. D. (2013). Ibuprofen: Pharmacology, Efficacy, and Safety. Inflammopharmacology, 21(4), 271-305.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Prednizon

1. “Pred-“ kökü:

  • Bu önek, prednisolon adlı türev bileşikten gelir. Prednizon, prednisolonun keton formudur.
  • “Pred-” önekinin kendisi ise büyük ihtimalle, pregnan (21 karbonlu bir steroid iskeleti) kelimesine dayalı olarak, kimyasal yapıdaki steroid halkasının türevini vurgulamak amacıyla oluşturulmuştur.

2. “-n-“ infiksi:

  • Kimyasal isimlendirmede yapının modifikasyonunu ifade eden bir bağlayıcı harftir; prednizonun adında bu “-n-” harfi, prednizolon ile prednizon arasındaki yapısal farkı göstermek için kullanılmıştır.

3. “-isone” veya “-isone”/”-nizone” son eki:

  • Bu son ek genellikle keton içeren glukokortikoidler için kullanılır.
  • Örneğin: kortizon, prednizon, triamcinolone.
  • “-isone” eki, glukokortikoidlerin keton içeren oksijenli fonksiyonel gruplarını (çoğunlukla 11-keto veya 3-keto) belirtir.

  • Prednizon, kortizon ile yapısal benzerlik gösterir ve vücutta prednizolon‘a metabolize olur.
  • Dolayısıyla isimlendirme süreci, kortizon-prednizon-prednizolon üçlüsünün kimyasal dönüşümlerini yansıtacak şekilde türetilmiştir.

1. Etimoloji ve Tanım

Prednizolon terimi, köken olarak Yunancadaki prhos (önce) kelimesiyle, Latince cortex (kabuk) sözcüğünden türetilmiştir. “Olon” eki ise, genellikle steroidlerin türevlerini tanımlamak için kullanılan bir biçimdir. Prednizolon, sentetik olarak elde edilen, güçlü anti-enflamatuar ve immünosüpresif etkileriyle tanınan bir glukokortikoiddir.


2. Farmakokinetik Özellikler ve Dönüşüm

Prednizolon, sıklıkla prednizon adlı inaktif ön ilaç (prodrug) şeklinde alınır ve karaciğerde prednizolona metabolize edilerek farmakolojik olarak aktif forma dönüşür. Moleküler formülü C₂₁H₂₈O₅, molekül ağırlığı ise 360.4 g/mol’dür. Yarı ömrü ortalama 2-4 saat arasında değişmekte olup, etkisi daha uzun sürelidir.


3. Etki Mekanizması

Prednizolon, glukokortikoid reseptörlerine bağlanarak nükleer transkripsiyon faktörlerini modüle eder. Böylece:

  • Proinflamatuar sitokinlerin ekspresyonu baskılanır (örn. IL-1, TNF-α),
  • Antiinflamatuar proteinlerin sentezi artırılır (örneğin lipokortin-1),
  • Fagositik aktivite ve lenfosit proliferasyonu azalır.

Bu mekanizmalar sayesinde, prednizolon hem akut hem de kronik inflamasyon süreçlerinde etkili olur.


4. Uygulama Şekilleri ve Farmasötik Formları

Prednizolon birçok farmasötik formda piyasada bulunmaktadır:

  • Oral tabletler: Deltacortril®, Decortin® H, Spiricort®
  • Topikal preparatlar: krem, merhem, köpük (Lygal®)
  • Göz preparatları: göz damlası, göz merhemi (Pred Forte®, Ultracortenol®, Predni-POS®)
  • Rektal form: fitiller (Premandol®)

5. Klinik Endikasyonlar

Prednizolon geniş bir endikasyon yelpazesine sahiptir:

5.1. Enflamatuar Hastalıklar

  • Romatoid artrit
  • Polimiyalji romatika
  • Temporal arterit
  • Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı

5.2. Otoimmün Hastalıklar

  • Sistemik lupus eritematozus (SLE)
  • Multipl skleroz
  • Otoimmün nefritler

5.3. Alerjik Durumlar

  • Alerjik rinit, saman nezlesi
  • Anafilaktik reaksiyonların akut tedavisi
  • İlaç alerjileri

5.4. Solunum Yolu Hastalıkları

  • Astım
  • KOAH alevlenmeleri

5.5. Onkolojik Kullanım

  • Lösemi ve lenfoma gibi hematolojik malignitelerde hücre proliferasyonunu baskılamak için.

5.6. Dermatolojik ve Göz Hastalıkları

  • Psoriazis, kontakt dermatit, egzama
  • Üveit, iritis, konjonktivit (göz damlası formu)

6. Yan Etkiler ve Riskler

Prednizolon güçlü bir ilaç olup, özellikle uzun süreli ve yüksek doz kullanımda ciddi advers etkiler ortaya çıkabilir:

6.1. Yaygın Yan Etkiler

  • Kilo artışı, özellikle yağ redistribüsyonu (örneğin ay yüzü, buffalo hörgücü)
  • Sıvı retansiyonu, ödem
  • Hipertansiyon
  • Gastrointestinal irritasyon ve ülser riski
  • Uykusuzluk, anksiyete, depresyon, psikoz

6.2. Uzun Süreli Kullanım Riskleri

  • Osteoporoz
  • Kas zayıflığı ve atrofi
  • Ciltte incelme, morarma
  • Hiperglisemi ve diyabet
  • Adrenal supresyon ve sekonder adrenal yetmezlik

7. Kontrendikasyonlar ve Dikkat Edilmesi Gereken Durumlar

Prednizolon tedavisine başlamadan önce aşağıdaki durumlar göz önünde bulundurulmalıdır:

  • Enfeksiyon varlığı (özellikle aktif tüberküloz, fungal enfeksiyonlar)
  • Diabetes mellitus
  • Osteoporoz öyküsü
  • Gastrointestinal ülser veya perforasyon öyküsü
  • Psikiyatrik hastalıklar

Ayrıca prednizolon, warfarin, insülin, NSAİİ, aşılar gibi birçok ilaçla farmakodinamik ve farmakokinetik etkileşimlere girebilir. Bu nedenle dikkatli doz ayarlaması ve izlem gereklidir.



Keşif

1. Arka Plan: Kortikosteroid Araştırmalarının Doğuşu

20. yüzyılın ortaları, tıpta hormonal tedavilerin devrim yarattığı bir dönemdir. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda, adrenal korteks hormonlarının izolasyonu ve biyolojik etkilerinin anlaşılması, enflamatuvar ve otoimmün hastalıkların tedavisinde yeni bir çığır açtı. Özellikle kortizonun (1936’da Kendall ve Reichstein tarafından) keşfi, steroidlerin farmakoterapideki önemini ortaya koydu.

    Ancak kortizonun ağızdan alındığında zayıf etki göstermesi, böbreküstü bezi baskılaması ve elektrolit dengesi üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle daha etkili ve daha güvenli alternatiflerin geliştirilmesi gerekliliği doğdu. Bu arayış, bilim insanlarını kortizon türevleri üzerinde yapısal modifikasyonlara yöneltti.


    2. Prednizolonun Sentezi (1954)

    Prednizolon, 1954 yılında Schering Corporation (günümüzde Merck & Co. bünyesindedir) bünyesinde çalışan araştırmacılar tarafından sentezlendi. Bu dönemde kimyagerler, doğal kortikosteroidlerin kimyasal yapılarını modifiye ederek, daha güçlü glukokortikoid etkiye sahip, ancak mineralokortikoid etkisi daha düşük bileşikler elde etmeye çalışıyordu.

    Prednizolon, bu arayışın sonucu olarak, kortizonun yapısal modifikasyonuyla elde edilen ilk başarılı 11β-hidroksillenmiş ve 1,2-çift bağ içeren türevlerden biri oldu. Bu yapısal değişiklikler:

    • Glukokortikoid etkisini artırdı,
    • Anti-inflamatuvar gücü yükseltti,
    • Su ve sodyum tutulumu gibi mineralokortikoid yan etkileri azalttı.

    Bu molekül, hem sistemik (tablet, enjeksiyon) hem de topikal (krem, damla vb.) formlarda kullanılabilen ilk selektif glukokortikoidlerden biri olarak dikkat çekti.


    3. Klinik Kullanıma Girişi ve Yaygınlaşması

    1950’lerin sonlarına doğru prednizolon, özellikle romatoid artrit, lupus eritematozus, astım, ülseratif kolit, iritis gibi iltihabi hastalıklarda sistemik tedavi ajanı olarak hızla yaygınlaştı. Kortizona kıyasla daha etkili ve daha tolere edilebilir olması, klinik çevrelerde kısa sürede benimsenmesini sağladı.

    Prednizolonun, karaciğerde aktifleşen prednizonun biyoaktif formu olduğu da bu yıllarda net olarak ortaya kondu. Bu bilgi, özellikle karaciğer yetmezliği olan hastalarda doğrudan prednizolon kullanımı yönündeki tedavi stratejilerini şekillendirdi.


    4. Terminolojinin Evrimi ve Güncel Kullanım

    “Prednizolon” terimi, 1954’ten bu yana farmakoloji literatüründe kullanılmaktadır ve hâlen bu spesifik glukokortikoidi tanımlamak için geçerliliğini korumaktadır. Günümüzde de prednizolon, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) temel ilaçlar listesinde yer almakta, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde yaygın olarak reçete edilmektedir.


    5. Modern Yorum

    Prednizolonun keşfi, modern steroid farmakolojisinin köşe taşlarından biridir. Yapısal olarak daha sonra geliştirilecek olan metilprednizolon, deksametazon, betametazon gibi glukokortikoidlerin de temelini oluşturmuştur. Bu nedenle prednizolon, sadece bir ilaç değil, aynı zamanda kortikosteroid biliminin gelişiminde bir mihenk taşı olarak değerlendirilebilir.




    İleri Okuma

    • Kendall, E. C., Slocumb, C. H., & Hench, P. S. (1949). Effects of cortisone and ACTH in rheumatoid arthritis. Proceedings of the Mayo Clinic, 24, 181–197.
    • Schaeffer, H. J., & Winter, C. A. (1956). Anti-inflammatory activity of prednisolone and other corticosteroids. Journal of Pharmacology and Experimental Therapeutics, 118(1), 135–142.
    • Rheinstein, P. H. (1985). History of corticosteroids in dermatology. Archives of Dermatology, 121(5), 622–626.
    • Schäcke, H., Döcke, W. D., & Asadullah, K. (2002). Mechanisms involved in the side effects of glucocorticoids. Pharmacology & Therapeutics, 96(1), 23–43.
    • Rhen, T., & Cidlowski, J. A. (2005). Antiinflammatory action of glucocorticoids — new mechanisms for old drugs. New England Journal of Medicine, 353(16), 1711–1723.
    • Curtis, J. R., Westfall, A. O., Allison, J., Bijlsma, J. W., Freeman, A., George, V., Kovac, S. H., Spettell, C. M., & Saag, K. G. (2006). Population-based assessment of adverse events associated with long-term glucocorticoid use. Arthritis and Rheumatism, 55(3), 420–426.
    • Barnes, P. J. (2006). How corticosteroids control inflammation: Quintiles Prize Lecture 2005. British Journal of Pharmacology, 148(3), 245–254.
    • Liu, D., Ahmet, A., Ward, L., Krishnamoorthy, P., Mandelcorn, E. D., Leigh, R., … & Kim, H. (2013). A practical guide to the monitoring and management of the complications of systemic corticosteroid therapy. Allergy, Asthma & Clinical Immunology, 9(1), 30.
    • Cain, D. W., & Cidlowski, J. A. (2017). Immune regulation by glucocorticoids. Nature Reviews Immunology, 17(4), 233–247.
    • Buckley, L., & Humphrey, M. B. (2018). Glucocorticoid-induced osteoporosis. New England Journal of Medicine, 379(26), 2547–2556.
    • “Prednisolone.” (n.d.). MedlinePlus, U.S. National Library of Medicine. https://medlineplus.gov/druginfo/meds/a601102.html



    Desloratadin

    Etimoloji

    Desloratadin isminin etimolojisi, kimyasal yapısından ve ana aktif madde olan Loratadin‘den türetilişinden türetilebilir.

    “Des-“:

      • “Des-” öneki Latince de- kelimesinden gelir ve “olmayan” veya “çıkarılmış” anlamına gelir. Eczacılık terminolojisinde, bir kimyasal yapının bir kısmının çıkarıldığını veya değiştirildiğini belirtir.
      • Bu durumda, “des-” loratadinin demetilasyonlu formunu ifade eder, çünkü desloratadin loratadinin ana aktif metabolitidir ve CYP450 enzimleri (esas olarak CYP3A4) tarafından enzimatik parçalanma sonucu oluşur.

      “Loratadin”:

        • “Loratadin”in kendisi birkaç kimyasal ve muhtemelen fonetik bileşenden oluşmaktadır:
        • “Lor-” diğer farmasötik maddelerde bulunanlara benzer bir kimyasal omurganın kısaltılmış veya değiştirilmiş hali olabilir.
        • “-atadin” birçok ikinci nesil antihistaminikte kullanılan standardize eke aittir, örneğin; örneğin rupatadin ve ebastadin.

        Bu nedenle desloratadin kelimesi tam olarak “loratadin’in demetillenmiş formu” anlamına gelir ve bu da aktif bir metabolit olarak işlevini yansıtır.

        Farmakolojik özellikler ve etki mekanizması

        Desloratadin, H1 reseptör antagonistleri sınıfından ikinci kuşak bir antihistaminiktir. Özellikle saman nezlesi (alerjik rinit), kurdeşen (ürtiker) ve diğer alerjik reaksiyonlar gibi alerjik hastalıkların tedavisinde kullanılır. Desloratadin, periferik H1 histamin reseptörlerini seçici olarak bloke ederek, kan-beyin bariyerini önemli ölçüde geçmeden histamin aracılı alerjik reaksiyonu önler. Sonuç olarak birinci kuşak antihistaminiklere kıyasla sedasyon veya yorgunluk gibi merkezi sinir sistemi yan etkilerine daha az neden olur.

        Desloratadin, loratadinin (Claritine®) birincil aktif metabolitidir ve daha uzun bir yarı ömre sahiptir. Etki süresinin uzun olması nedeniyle alerjik semptomların kontrol altına alınmasında günde bir kez alınması yeterlidir. Desloratadin, esas olarak hidroksilasyon ve ardından glukuronidasyon yoluyla aşağı akış biyotransformasyonu yoluyla daha ileri metabolize edilir.

        Farmakokinetik ve metabolizma

        Desloratadin oral yoldan alındıktan sonra hızla emilir ve yaklaşık üç saat sonra maksimum plazma konsantrasyonuna ulaşır. Terminal yarı ömrü yaklaşık 27 saat olup, günde bir kez alınmasına olanak sağlar. Biyoyararlanımı yüksektir ve gıda alımından bağımsızdır.

        Desloratadin, ana madde olan loratadin ile karşılaştırıldığında sitokrom P450 enzimlerine (CYP3A4 ve CYP2D6) karşı daha düşük bir afiniteye sahiptir, bu da onu ilaç etkileşimlerine daha az duyarlı hale getirir. Ancak desloratadin, ağırlıklı olarak böbrekler yoluyla atılmadan önce, özellikle hidroksilasyon ve ardından glukuronik asitle konjugasyon yoluyla daha ileri metabolize edilir.

        Klinik kullanım ve dozaj formları

        Desloratadin, aşağıdakiler de dahil olmak üzere çeşitli dozaj formlarında mevcuttur:

        • Film tablet (5 mg): Erişkinlerde ve ergenlerde alerjik hastalıkların tedavisinde standart doz.
        • Çözelti (0,5 mg/ml, Aerius® ve jenerikleri): Tercihen çocuklarda kullanılır. 2011 yılında daha önce kullanılan şurup yerine şeker ve renklendirici içermeyen bir solüsyon kullanılmaya başlandı.

        Yetişkinler ve 12 yaş ve üzeri çocuklar için önerilen günlük doz genellikle günde bir kez 5 mg’dır. 6-12 yaş arasındaki çocuklarda günlük doz 2,5 mg iken, 1-5 yaş arasındaki çocuklarda 1,25 mg önerilmektedir.

        Yan etkiler ve güvenlik

        Desloratadin’in iyi tolere edildiği düşünülmektedir; en sık görülen yan etkiler şunlardır:

        • ağız kuruluğu
        • Baş ağrısı
        • Yorgunluk ve uyuşukluk (birinci nesil antihistaminiklere göre daha az belirgin)

        Nadir görülen ancak potansiyel olarak ciddi yan etkiler şunlardır:

        • taşikardi
        • kalp aritmileri
        • aşırı duyarlılık reaksiyonları

        Desloratadin yatıştırıcı olmadığından ve eski antihistaminiklerin aksine bilişsel performansta önemli bir bozulmaya neden olmadığından makine kullanması veya araba kullanması gereken kişiler tarafından da kullanılabilir.

        Gelişim tarihi ve ekonomik arka plan

        Desloratadin, patent koruması sona erdikten sonra loratadinin (Claritine®) halefi olarak geliştirilmiştir. Desloratadin, loratadinin ana aktif metaboliti olarak hareket ettiği ve bazı farmakokinetik avantajlar sağladığı için yeni bir patentle tek başına bir ilaç olarak pazarlanabilir.

        Loratadin büyük oranda CYP3A4 ve CYP2D6 aracılığıyla metabolize edilirken, desloratadin daha olumlu bir farmakogenetik profile sahiptir ve metabolizmada bireyler arası daha az değişkenlik vardır. Bu sayede tedavi etkinliği daha tutarlı hale gelir ve diğer ilaçlarla etkileşim riski azalır.

        2001 yılında Aerius® ticari adı altında İsviçre pazarına sunuldu. Desloratadin’in jenerik versiyonları 2012 yılında piyasaya sürüldü ve bu sayede hastalar için daha geniş bir ulaşılabilirlik ve maliyet tasarrufu sağlandı. Desloratadin ile psödoefedrinin sabit kombinasyonu henüz İsviçre’de mevcut değildir, ancak benzer kombinasyonlar diğer ülkelerde pazarlanmıştır.


        Keşif

        Desloratadin’in geliştirilmesi antihistaminiklerin tarihiyle yakından bağlantılıdır ve alerjik hastalıkların tedavisinde önemli bir ilerlemeyi temsil eder. Antihistaminiklerin, özellikle H1 reseptör antagonistlerinin keşfi, birkaç on yıl boyunca çeşitli bilimsel atılımlar ve yeniliklere tanık oldu. İkinci nesil bir ilaç olan desloratadin, 20. yüzyılın ortalarında başlayan gelişmelere dayanmaktadır.


        1907–1913: Histaminin biyolojik bir aracı olarak ilk kanıtı

        • İngiliz farmakologlar Henry H. Dale (1875–1968) ve George Barger (1878–1939), histamin‘i ilk kez biyojenik bir madde olarak izole edip karakterize ettiler ve kardiyovasküler sistem üzerindeki fizyolojik etkilerini ve alerjik reaksiyonlardaki rolünü tanımladılar.
        • Çalışmaları, histamin reseptörlerinin anlaşılması ve alerjik ve inflamatuar süreçlerin aracıları olarak işlevlerinin temellerini atıyor.

        1937: İlk antihistaminiklerin keşfi

        • İsviçreli-İtalyan farmakolog Daniel Bovet (1907–1992), ilk sentetik antihistaminikleri keşfeder ve histaminin tetiklediği fizyolojik reaksiyonlar üzerindeki inhibe edici etkilerini açıklar.
        • Bu araştırma, alerjik hastalıkların tedavisinde merkezi rol oynayan H1 reseptör antagonistlerinin geliştirilmesine öncülük ediyor.

        1940’lar–1950’ler: H1 antihistaminiklerin ilk nesli

        • Sonraki on yıllarda, difenhidramin (1943) ve klorfeniramin (1949) dahil olmak üzere çok sayıda birinci nesil antihistaminik geliştirildi.
        • Bu ilaçlar etkilidir ancak kan-beyin bariyerini geçip merkezi H1 reseptörlerini bloke ettikleri için sakinleştirici yan etkileri vardır.

        1970’ler–1980’ler: İkinci nesil antihistaminiklerin geliştirilmesi

        • Araştırmacılar, periferik H1 reseptörlerini seçici olarak bloke eden ve merkezi sinir sistemine çok az nüfuz eden veya hiç nüfuz etmeyen sakinleştirici olmayan antihistaminikler geliştirmeye başlıyorlar.
        • 1970’lerin sonlarında terfenadin ilk sedatif olmayan H1 antihistaminiklerden biri olarak keşfedildi.
        • 1981: Bernard E. Beranek ve Schering-Plough’daki ekibi, geliştirilmiş farmakokinetik özelliklere ve daha uzun yarı ömre sahip bir antihistaminik olan loratadin sentezler.

        1990’lar: Desloratadin’in loratadin’in aktif bir metaboliti olarak tanımlanması

        • Loratadin’in farmakokinetik çalışmaları sırasında, birincil aktif metaboliti olan desloratadin‘in, in vitro ortamda daha uzun bir yarı ömre ve periferik H1 reseptörlerine daha yüksek bir afiniteye sahip olduğu keşfedilmiştir.
        • Schering-Plough‘daki Edward M. Gidley ve Robert J. Eglen de dahil olmak üzere bilim insanları, desloratadin üzerine araştırmaları ilerletiyor ve metabolizmasında loratadinden daha az bireyler arası değişkenlik olduğunu kabul ediyorlar.

        1998–2001: Desloratadin’in klinik gelişimi ve pazarlama onayı

        • 1998: İlk klinik çalışmalar, desloratadin’in loratadin ile en azından eşit, hatta daha iyi bir etkinliğe sahip olduğunu, ancak ilaç etkileşimi riskinin daha düşük olduğu, daha stabil bir farmakokinetik yapıya sahip olduğunu göstermektedir.
        • 2000: Desloratadin için pazarlama yetkilendirme başvuruları birçok ülkede ilaç otoritelerine sunuldu.
        • 2001: Desloratadin, İsviçre ve ABD’de Aerius® ismiyle onaylandı. Avrupa onayı da kısa süre sonra gelecek.

        2011: Şeker ve renklendirici içermeyen çözümün tanıtımı

        • Çocuklarda kullanılan antihistaminiklerde şeker kullanımına ilişkin endişeler nedeniyle, başlangıçta şurup halinde satılan desloratadin formülasyonu, etkin madde konsantrasyonu değiştirilmeden şekersiz bir solüsyonla değiştirilmiştir.

        2012: Jenerik desloratadin’in tanıtımı

        • Sonbahar 2012: Aerius®’un patent koruması sona erdikten sonra, desloratadin jenerik olarak piyasaya sürülecek ve bu antihistaminiğe erişim daha da kolaylaşacak.

        İleri Okuma

        Kaynak: https://om.rosheta.com/upload/a67c2b1ffd72e36c6251c4ac7c10b04333599ae8f70f7ab69722d05160cc8eab.jpg

        Ketamin

        Ketamin, modern tıbbın hem en kullanışlı hem de en tartışmalı moleküllerinden biri olarak, anesteziyoloji, acil tıp, psikiyatri ve nörobilim tarihinin kesişim noktasında yer alır.


        1. Etimoloji ve Tarihsel Gelişim

        1.1. İsim kökeni

        “Ketamin” adı, molekülün yapısal özelliklerini yansıtan üç unsuru birleştirir:

        • “Keto–”: Molekülde yer alan keton fonksiyonel grubuna gönderme yapar (siklohekzanon iskeleti).
        • “–amin”: Moleküldeki sekonder amin yapısını ifade eder.
        • “–in” son eki: Pek çok ilaçta olduğu gibi (morfin, kokain, lidokain) farmasötik isimlendirmede sık kullanılan, belirgin bir anlam taşımayan ama “etkin madde” iması olan bir ektir.

        Dolayısıyla “ketamin” ismi, kelime kökeni açısından “keton içeren amin” fikrini kimyasal düzeyde doğrudan yansıtır.

        1.2. Tarihsel bağlam

        • 1950’ler–1960’lar: Fensiklidin (PCP) güçlü anestetik ve analjezik etkileri nedeniyle araştırılır, ancak ağır ve uzun süreli psikotomimetik etkileri nedeniyle klinik kullanım için fazla tehlikeli bulunur.
        • 1962 civarı: PCP türevleri üzerinde çalışan araştırmacılar, daha güvenli ve daha kısa etkili bir analog arayışı içinde 2-(o-klorofenil)-2-metilaminosiklohekzanon türevlerini sentezler; bunlar arasında ketamin, görece daha iyi tolere edilen bir aday olarak öne çıkar.
        • 1966: Ketamin için ilk klinik çalışmalar; insanlar üzerinde anestezik olarak denenmeye başlar.
        • 1969: Enjeksiyon çözeltisi formu, anestezik olarak resmi onay alır. Ticari olarak özellikle Ketalar® adıyla bilinir.
        • 1970’ler–1990’lar:
          • Savaş ve afet bölgelerinde, “solunumu baskılamayan, kan basıncını düşürmeyen, damar yolu bulmanın zor olduğu koşullarda intramüsküler uygulanabilen anestezik” olarak özellikle tercih edilir.
          • Aynı dönemde, psikodellik ve “disosiyatif” deneyimlere ilgi gösteren topluluklar içinde, ketaminin psikotropik özellikleri keşfedilir ve eğlence amaçlı kullanımı yaygınlaşır.
        • 1990’lar:
          • S-enantiomer (esketamin) saflaştırılır ve S-ketamin preparatları (ör. Ketanest S®) klinik kullanıma girer.
          • Aynı dönemde, ketaminin nörobiyolojik olarak NMDA reseptör antagonizması üzerinden “glutamat hipotezi” ve depresyon patofizyolojisi ile ilişkisi giderek daha fazla tartışılmaya başlanır.
        • 2000’ler sonrası: Düşük doz ketaminin hızlı antidepresan etkisine ilişkin çalışmalar, özellikle tedaviye dirençli depresyon alanında paradigmayı değiştiren bulgular sunar.
        • 2019: Esketamin nazal sprey formu, tedaviye dirençli majör depresyonun tedavisi için onaylanır; ketamin, anesteziden bağımsız olarak resmi ruhsatlı bir psikotrop/antidepresan endikasyona kavuşmuş olur.

        Bu tarihsel çizgi, ketamini önce “saha şartlarına uygun, hemodinamik açıdan ayrıksı bir anestezik”, ardından “disosiyatif parti uyuşturucusu”, en son da “hızlı etkili antidepresan” olarak farklı anlatı evrenlerine yerleştirmiştir.


        2. Kimyasal Yapı, Stereokimya ve Fiziksel Özellikler

        2.1. Temel kimyasal özellikler

        • Molekül formülü: C₁₃H₁₆ClNO
        • Molekül ağırlığı (Mr): 237.7 g/mol
        • Yapı:
          • Siklohekzanon iskeleti üzerinde,
          • o-klorofenil grubu
          • ve metilamin yan zinciri taşıyan siklik bir keton türevi.
        • Fonksiyonel gruplar:
          • Bir keton fonksiyonel grubu (–C=O)
          • Bir sekonder amin (–NH–)
            Bu iki grup, hem lipofilisiteyi hem de reseptör bağlanma karakterini belirleyen temel öğelerdir.

        2.2. Kiralite ve enantiyomerler

        Ketamin kiral bir moleküldür; asimetrik karbonu nedeniyle iki enantiyomer biçiminde bulunabilir:

        • S-(+)-ketamin (esketamin)
        • R-(–)-ketamin (arketamin)

        Klinikte uzun yıllar boyunca rasemik karışım (R/S 1:1) kullanılmıştır. Daha sonra:

        • S-ketamin (esketamin) için:
          • Daha yüksek anestezik ve analjezik güç
          • Bazı çalışmalarda nispeten daha düşük psikotomimetik potansiyel
            rapor edilmiştir.
        • R-ketamin için:
          • Özellikle antidepresan etkiler açısından bazı deneysel çalışmalarda farklı ve potansiyel olarak daha uzun süreli etki profilleri tartışılmaktadır; fakat klinik uygulamada ana vurgu hâlen esketamin üzerindedir.

        Ticari preparatlar çoğunlukla:

        • Ketamin hidroklorür (rasemik)
        • Esketamin hidroklorür (S-enantiomer)

        şeklinde, enjeksiyonluk çözelti için suda kolay çözünen, beyaz kristal tozlar halinde formüle edilir.

        2.3. Fensiklidin ile yapısal akrabalık

        Ketamin, kimyasal olarak fensiklidin (PCP) türevidir. Bu akrabalık:

        • Nöronal NMDA reseptör kanalındaki PCP bağlanma bölgesi ile etkileşimini açıklar.
        • Disosiyatif ve psikotomimetik etkilerle yapısal düzeyde paralellik kurma imkânı verir.

        Ayrıca ketaminin analjezik karakteri, tarihsel olarak sentetik opioidler (örneğin pethidin) ile bazı farmakolojik analojiler üzerinden de tartışılmıştır; doğrudan opioid olmasa da opioid reseptörleriyle zayıf agonist etkileşimi bu tarihsel bağlamla uyumludur.


        3. Farmakodinamik: Etki Mekanizması ve Sistem Düzeyindeki Sonuçlar

        Ketamin, klasik anlamda “saf” bir ilaç olmaktan çok, multimodal etki profiline sahip bir nörofarmakolojik araçtır. En belirgin ve en iyi tanımlanmış etkisi, glutamat sistemi üzerinden, özellikle NMDA reseptörüne yönelik antagonizmadır; ancak bununla sınırlı değildir.

        3.1. NMDA reseptör antagonizması

        • Glutamat, MSS’de başlıca uyarıcı nörotransmitterdir.
        • NMDA reseptörü, öğrenme, bellek, sinaptik plastisite ve nöronal gelişim süreçlerinde kritik rol oynar.
        • Ketamin:
          • NMDA reseptörünün iyon kanalının içine, PCP bağlanma bölgesine non-kompetitif antagonist olarak bağlanır.
          • Kanal içi blok, Ca²⁺ girişini azaltır ve buna bağlı hücre içi sinyal yolları baskılanır.

        Klinik düzeyde bu durum:

        • Bilinç içeriğinin organizasyonunda bozulma
        • Algı ve beden şeması ayrışması (disosiyasyon)
        • Ağrı ile ilgili afferent uyarıların santral işleminde kesinti

        olarak kendini gösterir.

        3.2. Diğer reseptör ve sistemlerle etkileşim

        Ketaminin etkileri yalnızca NMDA blokajı ile açıklanamaz; molekül, çok sayıda ek hedefle etkileşir:

        • Opioid reseptörleri
          • μ, κ ve δ reseptörlerinde zayıf agonist etki bildirilmiştir.
          • Analjezik bileşenin bir kısmı bu yolla desteklenebilir.
        • GABAerjik sistem
          • GABA-A reseptörlerine belirli bir afinitesi olduğu, GABAerjik inhibisyonu dolaylı yollardan modüle ettiği düşünülür.
        • Diğer glutamat reseptörleri
          • AMPA ve kainat reseptörleriyle dolaylı etkileşimler, özellikle antidepresan etki için önemlidir; NMDA blokajı sonrası glutamat nörotransmisyonunun yeniden dengelenmesi ve AMPA aracılı sinyal yollarının güçlenmesi, hızlı sinaptik plastisite ile ilişkilendirilir.
        • Kolinerjik sistem
          • NMDA reseptörüyle bağlantılı asetilkolin salınımını azaltarak kolinerjik transmisyonu etkiler.
          • Bu durum, bilişsel ve psikotrop etkilerin bir kısmına katkıda bulunabilir.
        • Katekolaminerjik sistem
          • Norepinefrin ve dopaminin sinaptik aralıktaki geri alımını periferik düzeyde inhibe eder.
          • Hem endojen hem de eksojen katekolaminlerin etkisini artırır.
          • Bu, sempatomimetik kardiyovasküler yanıtta belirleyici rol oynar.
        • Diğer hedefler
          • Voltaj kapılı Na⁺ kanalları: lokal anestezik benzeri membran stabilizasyonu
          • HCN kanalları ve diğer iyon kanalları: uyarılabilirlik ve ritm üzerinde nüanslı etkiler

        Bu çoklu hedef profili, ketamini “disosiyatif anestezik”, “analjezik”, “hipnotik”, “antikonvülsan” ve “bronkodilatör” özelliklerin birleştiği bir farmakolojik “düğüme” çevirir.

        3.3. Disosiyatif anestezi kavramı

        Ketaminin en karakteristik klinik etki modeli, “disosiyatif anestezi” olarak adlandırılır. Bu durumda:

        • Hasta dış uyaranlara yanıt vermez;
        • Ağrı iletimi ve algısı belirgin ölçüde kesintiye uğrar;
        • Bilinç içeriği, özellikle beden algısı ve çevresel bağlamdan ayrışmış (disosiye) bir hal alır;
        • Bununla birlikte:
          • Koruyucu refleksler (yutma, öksürme vb.) genellikle büyük ölçüde korunur,
          • Spontan solunum çoğu durumda sürer.

        Nörofizyolojik olarak:

        • Talamokortikal sistem baskılanır: Duyu entegrasyonu ve bilinçli algı zayıflar.
        • Limbik sistem (özellikle hipokampus ve amigdala ağları) görece aktive olur: duygusal, imgesel, bazen de yoğun içsel deneyimler ortaya çıkar.

        Bu çift yönlü etki, ketamine özgü rüya benzeri, halüsinatuvar ve bedenden ayrışma (out-of-body) deneyimlerinin temelini oluşturur.

        3.4. Kardiyovasküler ve solunum sistemi üzerindeki etkiler

        Ketamin, hipnotik ajanlar arasında benzersiz bir hemodinamik profile sahiptir:

        • Sempatik sinir sistemini aktive eder ve katekolamin geri alımını inhibe eder:
          • Kalp hızı ↑
          • Kan basıncı (sistolik ve diyastolik) ↑
          • Kardiyak output ↑
        • Bu özellikler, hipovolemik, travmalı veya hemodinamik olarak instabil hastalarda diğer anesteziklere kıyasla daha az kan basıncı düşüşü anlamına gelir.

        Solunum açısından:

        • Ketamin, klasik dozlarda belirgin solunum depresyonu yapmayan tek hipnotiklerden biridir.
        • Spontan solunum genellikle korunur, üst hava yolu refleksleri daha az baskılanır.
        • Ayrıca bronkodilatör etkisi nedeniyle ağır bronkospazm ve status astmatikus gibi durumlarda entübasyon ve ventilasyon stratejilerine eşlik eden bir ilaç olarak değerlidir.

        Bu profil, ketamini özellikle acil tıpta, sahada ve pediatride önemli kılar, ancak aynı hemodinamik uyarı, koroner arter hastalığı ve miyokardiyal iskemi riski yüksek hastalarda dezavantaja döner.


        4. Farmakokinetik Özellikler

        4.1. Uygulama yolları

        Ketamin, çoklu uygulama yolları ile dikkat çeker:

        • İntravenöz (IV):
          • Anestezi indüksiyonu için en klasik yol.
          • Etki başlangıcı genellikle saniyeler–1 dakika içinde.
        • İntramüsküler (IM):
          • Damar yolu zor veya imkânsız olduğunda, özellikle pediatri, veterinerlik ve sahada.
          • Etki başlangıcı 3–5 dakika.
        • Nazal (IN):
          • Özellikle esketamin nazal sprey formu, tedaviye dirençli depresyon için.
          • Hızlı sistemik absorpsiyon.
        • Oral / sublingual / bukal:
          • Biyoyararlanım, ilk geçiş metabolizması nedeniyle IV’ye göre daha düşüktür; ancak kronik ağrı ve bazı psikiyatrik protokollerde araştırma ve deneysel uygulamalar mevcuttur.
        • Diğer yollar (rektal, SC): daha sınırlı ve seçilmiş durumlarda.

        4.2. Dağılım, metabolizma ve eliminasyon

        • Dağılım:
          • Yüksek lipofilisitesi nedeniyle, beyne hızlı geçer.
          • Kan-beyin bariyerini kolay aşar; bu, hızlı indüksiyonun temel nedenidir.
        • Metabolizma:
          • Başlıca karaciğerde sitokrom P450 enzimleri tarafından metabolize edilir.
          • Aktif metabolitlerinden norketamin, hem anestezik hem de antidepresan etkiler açısından belirli katkılar sağlayabilir.
        • Eliminasyon:
          • Metabolitler ağırlıklı olarak böbrekler yoluyla atılır.
          • Etkinin sonlanması, büyük ölçüde hızlı dağılım (redistribution) ve daha sonra metabolik klirense bağlıdır.

        Klinik olarak, anestezik doz uygulamasından sonra:

        • Anestezik faz dakikalar–onlarca dakika içinde sonlanır,
        • Ancak psikotrop etkilerin (rüyalar, halüsinasyonlar, dezoryantasyon) çözülmesi ve “uyanma reaksiyonları” daha uzun sürebilir.

        5. Klinik Kullanım Alanları

        5.1. Anestezi ve sedasyon

        Ketamin, anestezide:

        • Genel anestezi indüksiyonu ve
        • Anestezinin sürdürülmesi için kullanılır.

        Özellikle:

        • Hemodinamik instabilite riski olan, hipovolemik veya travmalı hastalar
        • Spontan solunumun korunmasının istendiği durumlar
        • Pediyatrik hastalarda kısa girişimler
        • Veteriner anestezisinde (örneğin ksylazin gibi sedatiflerle kombinasyon halinde, “Hellabrunn karışımı” vb.)

        gibi bağlamlarda tercih edilir.

        Klinisyen jargonunda ketamin, bazen karakteristik endikasyonlarını özetlemek için “çocuklar, kediler, felaketler” için anestezik olarak anılır; bu ifade, pediatri, veterinerlik ve afet/kriz ortamlarındaki değerine vurgu yapar.

        5.2. Analjezi ve acil tıp

        Düşük–orta dozlarda ketamin, güçlü bir analjezik olarak:

        • Travma hastasında ağrı kontrolü
        • Yanık pansumanları gibi ağrılı prosedürler
        • Acil servislerde kısa süreli cerrahi girişimler
        • Kronik ağrı sendromlarının bazı tedavi protokollerinde (örneğin refrakter nöropatik ağrı)

        kullanılabilir.

        Acil tıpta benzersiz özelliği:

        • Hem dolaşım stabilizasyonu (semptomatik hipotansiyonla mücadele)
        • Hem de analjezik/anestezik etkiyi aynı anda sağlayabilmesidir.

        5.3. Status astmatikus ve bronkospazm

        Ketaminin bronkodilatör etkisi ve solunumu belirgin baskılamaması:

        • Konvansiyonel tedavilere dirençli status astmatikus olgularında
        • Ağır bronkospazmın eşlik ettiği kritik solunum yetmezliği tablolarında

        özellikle entübasyon ve mekanik ventilasyon stratejilerine eşlik eden, koruyucu ve köprüleyici bir ajan olarak değerlendirilmesine yol açmıştır.

        5.4. Psikiyatri: Tedaviye dirençli depresyon

        Son yıllarda ketamin, psikiyatride özellikle tedaviye dirençli majör depresyon alanında yeni bir paradigmanın merkezine yerleşmiştir.

        5.4.1. Hızlı antidepresan etki

        Klasik antidepresanlar:

        • Serotonin, norepinefrin veya dopamin geri alımını veya metabolizmasını hedef alır
        • Etkilerinin tam ortaya çıkması çoğu zaman haftalar alır.

        Ketamin ise:

        • Tek bir düşük doz uygulamadan sonra bile saatler içinde belirgin ruh hali düzelmesi sağlayabilir.
        • Etkisi genellikle 1–2 saat içinde başlar, günler seviyesinde sürebilir; sürdürülebilirlik için tekrarlayan doz protokolleri araştırılmaktadır.

        5.4.2. Olası mekanizmalar

        Antidepresan etki için çeşitli mekanizmalar tartışılır:

        • NMDA reseptör blokajına bağlı olarak glutamat salınım dinamiklerinin değişmesi
        • AMPA reseptör aracılı sinyal yollarının göreli güçlenmesi
        • Sinaptik plastisiteyi artıran sinyal kaskadlarının (ör. BDNF, mTOR) aktive olması
        • Prefrontal korteks–limbik ağlar arasındaki patolojik bağlantısallığın yeniden düzenlenmesi

        Bu etkiler, yalnızca semptomatik bir sedasyon değil, beyindeki ağ seviyesinde “yeniden ayar (reset)” benzeri, hızlı ama karmaşık bir yeniden yapılanma fikrini gündeme getirir.

        5.4.3. Esketamin nazal sprey

        • S-enantiomer olan esketamin, nazal sprey formunda tedaviye dirençli depresyon endikasyonu için ruhsatlandırılmıştır.
        • Genellikle bir oral antidepresan ile kombinasyon halinde, kontrollü klinik ortamda, belirlenmiş protokoller çerçevesinde uygulanır.
        • Uygulama sırasında hemodinamik ve psikiyatrik yan etkiler açısından izlem gerekir.

        6. Yan Etkiler, İstenmeyen Etkiler ve Uyanma Reaksiyonları

        6.1. Kardiyovasküler yan etkiler

        • Taşikardi (hızlı kalp atımı)
        • Arteriyel hipertansiyon
        • Artmış kardiyak iş yükü ve oksijen tüketimi

        Bu profile göre:

        • Hipovolemik veya hipotansif hastalarda avantaj
        • Belirgin koroner arter hastalığı, ağır miyokardiyal iskemi veya dekompanse kalp yetmezliği olan hastalarda ise risk söz konusudur; bu grupta ketaminden kaçınılması veya çok dikkatli kullanılması gerekir.

        6.2. Psikotrop yan etkiler

        Ketaminin en sık ve en belirgin yan etkileri, psikotrop niteliktedir:

        • Psödohalüsinasyonlar, canlı rüyalar
        • Dezoryantasyon, “benlik” sınırlarında çözülme hissi
        • Uyanma döneminde kabuslar, korku, panik, “bad trip” olarak adlandırılan yoğun kaygı ve tehdit algıları

        Bilincin çözülme ve yeniden örgütlenme süreci, bazı hastalar tarafından son derece rahatsız edici, bazıları tarafından ise “özgürleştirici” ve “transandantal” olarak betimlenir. Bu geniş yelpaze, kişilik özellikleri, beklen­ti, çevresel bağlam ve eşlik eden sedatif/anksiyolitik ilaçlara bağlı olarak değişir.

        Benzodiazepin eklenmesi:

        • Uyanma dönemindeki kabus ve halüsinasyon sıklığını azaltabilir.
        • Psikotrop yükü tamponlayabilir.

        Ayrıca:

        • Hastayı önceden bilgilendirmek,
        • Psikolojik olarak eğitimli personelin eşliğinde, güvenli bir çevrede uyanma sürecini yönetmek,

        yan etkilerin subjektif şiddetini ve olası travmatize edici etkilerini azaltmaya yardımcı olur.

        6.3. Diğer yan etkiler

        • Bulantı, kusma
        • Hipersalivasyon (özellikle yüksek dozlarda)
        • Nistagmus, diplopi
        • Nadiren solunum depresyonu (özellikle çok yüksek dozlar veya diğer depresanlarla birlikte kullanımda)
        • Uzun süreli veya yüksek doz kullanımda mesane ve üriner sistemle ilgili bazı toksisite riskleri (eğlence amaçlı kronik kullanıcılarda daha belirgin)

        7. İlaç Etkileşimleri ve Kontrendikasyonlar

        7.1. Temel kontrendikasyonlar (prensip düzeyinde)

        • Belirgin koroner kalp hastalığı, yeni miyokard enfarktüsü geçirmiş hastalar
        • Kontrolsüz ağır hipertansiyon
        • Artmış intrakraniyal basınç söz konusu olan bazı nörolojik tablolar (duruma göre değerlendirme gerekir)
        • Şiddetli psikoz öyküsü veya ağır psikotik bozukluklar (psikotrop etkiyi ağırlaştırma potansiyeli nedeniyle dikkatli değerlendirme gerekir)

        Bu noktalar genel prensip düzeyinde olup, bireysel klinik kararlar ilgili uzman hekimler tarafından verilmelidir.

        7.2. İlaç etkileşimlerine genel bakış

        • Diğer santral sinir sistemi depresanları (benzodiazepinler, opioidler, alkol, barbitüratlar) ile:
          • Sedasyon ve solunum depresyonu riski artabilir.
        • Sempatomimetikler (adrenalin, noradrenalin, bazı dekongestanlar):
          • Ketaminin sempatomimetik etkisiyle sinerji sonucu aşırı hipertansiyon, taşikardi riski.
        • Antihipertansifler:
          • Ketaminin kan basıncını artırıcı etkisi, antihipertansif tedavinin etkinliğini geçici olarak azaltabilir.

        8. Kötüye Kullanım, Disosiyatif Parti Uyuşturucusu ve Psikoterapötik Bağlamlar

        8.1. Eğlence amaçlı kullanım

        Ketamin, düşük–orta dozlarda güçlü disosiyatif ve algı değiştirici etkileri nedeniyle pek çok ülkede parti uyuşturucusu olarak yayılmıştır. Sık kullanılan sahne isimleri arasında:

        • K, Keta, Ket, Kitty, Special K, Vitamin K, Kate vb. yer alır.

        Kullanıcılar, ketamin deneyimini sık sık:

        • Zaman ve mekân algısının çözülmesi
        • Beden sınırlarının kaybı
        • Tünel vizyonu, “ölüme yakın deneyim” benzeri sahneler
        • İçsel imgelerin olağandışı yoğunluğu

        ile tarif ederler.

        Özellikle yüksek dozlarda yaşanan, yoğun dezoryantasyon ve ölüm korkusuyla birlikte seyreden olumsuz deneyimler, kültürel terminolojide “korku gezisi” veya “bad trip” olarak tanımlanır. Bazı kullanıcılar için bu korku ve sınır deneyimi aranır hâle gelirken, diğerleri için ağır ve travmatize edici olabilir.

        8.2. “K-hole” fenomeni

        İngilizce literatürde sık kullanılan “K-hole” terimi, ketaminin yüksek dozlarında yaşanan:

        • Bedenle bağın dramatik azalması
        • Dış gerçeklikle ilişki kopuşu
        • Zamanın durması veya sonsuz uzaması hissi
        • Kimlik sınırlarının çözünmesi

        gibi deneyimlere atıfta bulunur. Bu durum bir yandan yoğun merak uyandıran, diğer yandan ciddi riskler barındıran bir bilinç durumu olarak tanımlanır.

        8.3. Psikoterapötik ve deneysel bağlamlar

        Ketamin, yalnızca “parti” ortamlarında değil, aynı zamanda:

        • Gözetimli, yapılandırılmış psikoterapötik seanslar
        • Anlam arayışı, ego çözülmesi ve yeniden yapılanma temaları etrafında tasarlanmış psikedelik destekli terapiler

        gibi bağlamlarda da araştırılmış ve kullanılmaktadır.

        Bu çerçevede:

        • Disosiyatif deneyim, benlik sınırlarının gevşemesi ve duygusal materyale yeni açılma biçimleri, terapötik süreçte “pencere” yaratma potansiyeli taşır.
        • Ancak aynı zamanda, ketaminin kötüye kullanım riski, bağımlılık potansiyeli, psikotrop etkilerin öngörülemezliği ve tıbbi–etik çerçevelerin gerekliliği, bu alanı yüksek derecede uzmanlık, protokollü çalışma ve düzenleyici çerçeveler içinde tutmayı zorunlu kılar.

        9. Nörobilimsel ve Evrimsel Perspektif (Evrimsel/Evrimsel-Nörobiyolojik Çerçeve)

        Ketamin, doğrudan “evrimsel” bir molekül olmamakla birlikte, evrimsel nörobiyoloji perspektifiyle bakıldığında:

        • Glutamat sistemi, evrimsel olarak en eski ve en yaygın uyarıcı nörotransmisyon mekanizmalarından biridir.
        • NMDA reseptörleri ve ilişkili kalsiyum sinyali, sinaptik plastisite, öğrenme ve bellek mekanizmalarının çok temel bileşenleri olarak, türler arası geniş bir korunum gösterir.
        • Ketaminin bu kadar derin bilişsel, algısal ve duygusal etkiler yaratması, tam da bu “temel” sinaptik mekanizmalara müdahale etmesinden kaynaklanır.

        Bu açıdan:

        • Disosiyatif anestezi, yalnızca farmakolojik bir fenomen değil, **evrimsel olarak son derece korunaklı algı, beden şeması ve benlik temsili ağlarının geçici olarak “yeniden düzenlenmesi”**dir.
        • Hızlı antidepresan etkisi, kronik stres ve depresyonun bozduğu sinaptik plastisite ve ağ örgütlenmesinin, kısa süreli ama güçlü bir nörokimyasal müdahale ile yeniden dengelenebileceğini göstermesi açısından, evrimsel nörobilim için de çarpıcı bir model sunar.

        10. Genel Değerlendirme

        Ketamin; kimyasal olarak PCP türevi bir sikloheksanon, farmakolojik olarak NMDA reseptör antagonisti, klinik olarak disosiyatif anestezik ve hızlı etkili antidepresan, sosyokültürel olarak ise hem “parti uyuşturucusu” hem de “bilinç değiştiren deneyim aracı” olarak çok katmanlı bir varlığa sahiptir.

        Anestezide:

        • Koruyucu refleksleri nispeten tümden ortadan kaldırmadan derin analjezi ve hipnoz sağlayabilmesi,
        • Hemodinamik stabiliteyi (hatta artmış kan basıncı ve kalp atımı aracılığıyla) desteklemesi,
        • Solunum depresyonunun klasik ajanlara göre daha az belirgin olması,

        onu travma, pediatri, veterinerlik ve afet tıbbında vazgeçilmez kılar.

        Psikiyatride:

        • Tedaviye dirençli depresyonda hızlı etki gösterebilmesi,
        • Glutamat sistemi ve sinaptik plastisite üzerinden yeni tedavi paradigmalara kapı aralaması,

        ketamini geleceğin nöropsikiyatrik tedavilerinin kavşağına yerleştirmiştir.

        Buna karşın:

        • Kötüye kullanım riski,
        • Psikotrop yan etkilerin öngörülemezliği,
        • Kardiyovasküler yük ve belirli hasta gruplarında risk artışı,
        • Uzun dönem güvenlik verilerinin ve bağımlılık riskinin dikkatle izlenmesi gerekliliği,

        ketaminin, yalnızca tıbbi denetim altında, iyi tanımlanmış protokoller çerçevesinde kullanılmasını zorunlu kılar.


        Keşif

        Ketaminin hikâyesi, modern tıbbın laboratuvarlarından savaş alanlarına, yeraltı kulüplerinden psikiyatri kliniklerine uzanan, neredeyse bir roman gibi okunabilecek kadar çok katmanlıdır. Bu hikâyeyi, kimyasal “ata molekülü” fensiklidinden başlayarak, Calvin L. Stevens’ın Detroit’teki laboratuvarına, Edward Domino’nun Michigan’daki deneylerine, Vietnam’daki sahra hastanelerine, 1990’ların nörobilim laboratuvarlarına ve günümüzün ketamin kliniklerine kadar kronolojik ve sürükleyici bir anlatı halinde takip edebiliriz.


        1. Gölgede Kalan Ata Molekül: Fensiklidin (PCP) ve 1950’ler

        1950’lerin ortasında, ABD’de Parke-Davis ilaç firmasının araştırma laboratuvarlarında, o dönem için son derece cazip görünen bir bileşik sentezlendi: fensiklidin, yani PCP. O yılların hayali, barbitüratların solunum depresyonu ve dolaşım üzerindeki olumsuz etkilerini taşımayan, kısa etkili, güvenli bir intravenöz anestezik bulmaktı. PCP ilk denemelerde adeta mucize gibi görünüyordu:

        • Solunumu ve dolaşımı görece az etkiliyor,
        • Anesteziyi derin ve güçlü şekilde sağlıyor,
        • Kas tonusunu ve refleksleri ilginç bir biçimde koruyordu.

        Ancak kısa süre içinde karanlık yüzü ortaya çıktı. Ameliyat sonrası hastalar:

        • Günlerce süren psikotik epizodlar,
        • Şizofreniye benzer paranoid hezeyanlar,
        • Yoğun halüsinasyonlar ve ağır dezoryantasyon

        yaşıyorlardı. PCP’nin bu uzun ve şiddetli psikotomimetik etkileri, onu “ideal anestezik” adaylığından hızla düşürdü. Klinikler, dolaşımı koruyan ama zihin dünyasını altüst eden bu molekülden ürkerken, Parke-Davis’teki farmakologlar için yeni bir araştırma sorusu belirdi:

        “PCP’nin hemodinamik avantajlarını koruyup, psikotik kabuslarını törpüleyen ‘daha yumuşak’ bir kardeş molekül yaratılabilir mi?”

        Ketamin, işte bu soruya verilen kimyasal bir cevaptır.


        2. Detroit, 1962: Calvin L. Stevens ve CI-581’in Doğumu

        1960’ların başında Parke-Davis, Detroit’teki Wayne State University ile işbirliği yaparak, yeni PCP türevleri geliştirme görevini organik kimyager Calvin L. Stevens’a verdi. Stevens, PCP iskeletini daha kısa etkili, daha öngörülebilir ve daha iyi tolere edilebilir hale getirmek için sistematik değişiklikler yapmaya koyuldu.

        Nisan 1962’de, siklohekzanon iskeleti üzerine:

        • o-klorofenil grubu
        • metilamin yan zinciri

        eklenmiş yeni bir molekül sentezledi. Bu bileşiğe laboratuvar kodu olarak CI-581 adı verildi. Kimyasal olarak:

        • Fensiklidinle akraba,
        • Ama daha küçük,
        • Daha “kesik” ve daha kısa etkilere sahip olduğu düşünülen bir sikloheksanon türevi idi.

        Hayvan deneylerinde CI-581:

        • Belirgin analjezi ve anestezi,
        • Görece korunmuş solunum ve dolaşım,
        • PCP’ye göre çok daha kısa süren davranışsal anormallikler

        ile dikkat çekti. Laboratuvar defterlerine, PCP’nin kaba ve uzun etkili darbelerine karşı daha zarif, daha kısa, ama hâlâ güçlü bir “disosiyatif darbe” olarak geçti.

        O sırada kimse, bu küçük şişe içindeki berrak çözeltinin, yıllar sonra hem anestezi tarihini hem de depresyon tedavisini değiştireceğini bilmiyordu.


        3. Michigan, 1964–1965: Edward F. Domino, Guenter Corssen ve “Disosiyatif Anestezi”

        Parke-Davis, CI-581’i hayvan çalışmalarından insan klinik çalışmalarına taşımak için, Michigan Üniversitesi’nde çalışan klinik farmakolog Edward F. Domino ile temasa geçti. Domino’nun intravenöz anestezikler üzerine klinik deneyimi vardı, ancak anestezist değildi; bu nedenle Michigan Üniversitesi Anesteziyoloji Bölümü’nden Guenter Corssen ile işbirliği kurdu. Böylece CI-581’in insanlardaki ilk sistematik değerlendirmesi, Domino–Corssen ikilisinin elinde başladı.

        1964 yazında Domino, önce kendi üzerinde düşük doz bir deneme yaptı; ardından sağlıklı gönüllü ve cerrahi hastalar üzerinde kontrollü uygulamalara geçildi. Elde edilen tablo, klasik anesteziklerden radikal biçimde farklıydı:

        • Hastalar cerrahi uyarana yanıt vermiyor,
        • Analjezi ve hareketsizlik yeterli düzeyde sağlanıyor,
        • Solunum genellikle korunuyor,
        • Hemodinamik yanıt çoğunlukla artmış kalp hızı ve kan basıncı şeklinde oluyordu.

        Ancak EEG kayıtları ve hastaların ameliyat sonrası anlatıları, “sıradan narkoz”tan çok, garip bir kopukluk hâlini işaret ediyordu. Hastalar uyandıktan sonra deneyimlerini şöyle tarif ediyorlardı:

        • “Sanki bedenim salondaydı ama ben başka bir yerdeydim.”
        • “Rüya ile gerçek arası bir yerdeydim; duvarlar eriyordu.”
        • “Zamanın akışı bozulmuş gibiydi; dakikalar mı saatler mi, anlayamadım.”

        Domino, günün sonunda eve gidip yaşadıklarını eşi Toni Domino’ya anlattığında, deneyimlerin ortak noktasını “gerçeklikten ayrışma, bağlantının kopması” olarak özetledi. Rivayete göre Toni Domino, bu hâlin psikolojideki “dissociation” kavramına benzediğini söyleyerek, “Bu bir tür dissociative anesthesia olabilir” fikrini ortaya attı.

        Bir yıl sonra, 1965’te yayınlanan klasik makalede Domino, Chodoff ve Corssen, CI-581’in ortaya çıkardığı bu benzersiz bilinç durumunu tanımlarken ilk kez “dissociative anesthetic” terimini kullandılar. Böylece ketaminin hem farmakolojik sınıflaması hem de sonraki on yılların terminolojisi şekillenmiş oldu.


        4. 1966–1970: CI-581’den “Ketamine”e, Klinik Onay ve Ketalar®

        1966’ya gelindiğinde Parke-Davis, artık CI-581 kod adını geride bırakmaya hazırdı. İnsanlarda ve veteriner hekimlikte kullanılmak üzere patente başvuruldu. Yeni ticari isim, molekülün yapısına doğrudan gönderme yapan bir birleşimdi:

        • “Keto–”: keton fonksiyonel grubunu,
        • “–amin”: amin fonksiyonel grubunu,
        • “–e” son eki ise tıpkı kokain, prokain, lidokain gibi “aktif madde” havasını temsil ediyordu.

        Böylece “ketamine” adı doğdu.

        1960’ların sonuna doğru yapılan klinik çalışmalar, ketaminin:

        • İntravenöz ve intramüsküler yoldan kolay uygulanabildiğini,
        • Hipovolemik ve travmalı hastalarda kan basıncını desteklediğini,
        • Solunumu barbitüratlar ve opioidler kadar baskılamadığını,
        • Özellikle çocuklar ve hemodinamik olarak kırılgan hastalarda avantajlı olduğunu

        gösterdi. Buna karşın ameliyat sonrası sık görülen halüsinasyonlar, kabuslar ve dezoryantasyon, ketamini anesteziyologlar için hem çekici hem de tedirgin edici bir ajan hâline getiriyordu.

        1970 civarında ketamin; ABD’de ve diğer birçok ülkede, insan ve veteriner hekimliğinde kullanılan bir genel anestezik olarak resmî onay aldı. Parke-Davis’in ürünü Ketalar®, sarımsı etiketli küçük flakonlarıyla ameliyathanelerde, acil servislerde ve sahra hastanelerinde yerini aldı. Anestezi tarihi, tiopental ve halotan gibi klasiklerin yanına, yeni ve alışılmadık bir ismi eklemişti.


        5. Vietnam Savaşı: Savaş Alanından “Special K” Efsanesine

        1970’li yılların başı, ketaminin laboratuvar ve ameliyathanelerden çıkıp savaş alanına indiği dönemdi. Vietnam Savaşı sırasında ABD ordusunun sağlık birimleri için ketamin adeta biçilmiş kaftandı:

        • Damar yolu açmanın zor olduğu kaotik koşullarda intramüsküler uygulanabiliyordu.
        • Hızlı etki başlangıcı sayesinde ağır yaralı askerler kısa sürede sedasyon ve analjezi altına alınabiliyordu.
        • Kardiyovasküler sistemi baskılamak yerine destekliyor, travmalı ve hipovolemik hastada kan basıncı ve kalp debisini korumaya yardımcı oluyordu.
        • Solunumu görece az etkilediğinden, sahada solunum desteği sınırlı iken avantaj sağlıyordu.

        Ancak savaş alanı, bir molekülün kaderini sadece tıpta değil, kültürde de belirleyen bir laboratuvar gibidir. Ketaminin disosiyatif ve psikedelik etkileri, kısa süre içinde askerler arasında konuşulmaya başlandı. Bedenden ayrılma hissi, tünel vizyonları, “ölüme yakın deneyim” benzeri sahneler, ilacın tıbbi bağlamın ötesinde de merak uyandırmasına yol açtı.

        ABD argosunda ketamin için “Special K” lakabı yerleşti. Savaş sonrası yıllarda bu lakap, sivil uyuşturucu sahnesine taşındı. Kulüplerde, yeraltı partilerinde ve rave kültüründe ketamin, kokain ve amfetaminlerden farklı, “disosiyatif” bir yolculuk vaat eden madde olarak öne çıktı.

        Click here to display content from YouTube.
        Learn more in YouTube’s privacy policy.

        1990’larda Larry Clark’ın “Kids (Çocuklar)” filmi, 2000’de İngiliz grup Placebo’nun “Special K” şarkısı ve birçok film/dizi, ketamini popüler kültürün karanlık ama çekici motiflerinden biri hâline getirdi. Six Feet Under dizisinde Russell’ın Claire’e anlattığı “ketamine hole” deneyimi ya da Alman filmi **“Kammerflimmern”**deki ketamin kullanım sahneleri, bu disosiyatif boşluğu – K-Hole’u – sinematik bir metafora dönüştürdü.

        Click here to display content from YouTube.
        Learn more in YouTube’s privacy policy.

        Artık ketamin, aynı anda hem ameliyathanenin soğuk, floresan ışığında parlayan bir anestezik, hem de gece kulüplerinin stroboskop ışıkları altında dolaşan bir “parti uyuşturucusu” idi.


        6. “Kabuslu Uyanışlar” ve S-Ketamin Arayışı

        Ketamin klinikte ne kadar kullanışlıysa, uyanma dönemindeki psikotrop yan etkileri de o kadar rahatsız ediciydi. Yetişkin hastalar; ameliyat sonrası:

        • Son derece canlı, bazen korkutucu rüyalar,
        • Görsel-işitsel halüsinasyonlar,
        • Kafa karışıklığı ve kimlik dezoryantasyonu

        yaşayabiliyorlardı. Bu “uyanma reaksiyonları”, pek çok anestezistin ketamine temkinli yaklaşmasına yol açıyordu.

        Farmakologlar, bu sorunu çözmek için molekülün stereokimyasal yapısına yöneldiler. Ketaminin bir rasemik karışım, yani eşit miktarda iki enantiyomer (ayna görüntülü izomer) – R-ketamin ve S-ketamin (esketamin) – karışımı olduğu biliniyordu. Soru şuydu:

        “Bu iki enantiyomerin etkileri birbirinden farklıysa, acaba daha ‘temiz’ olanı seçip kullanmak mümkün mü?”

        1990’ların ortalarına doğru yapılan çalışmalar, S-ketaminin:

        • Anestezik ve analjezik gücünün rasemik karışımdan daha yüksek,
        • Doz başına daha öngörülebilir,
        • Bazı serilerde psikotomimetik yan etkilerinin görece daha hafif

        olabileceğini düşündürdü. Bunun üzerine Almanya’da 1997’de S-ketamin (esketamin) ayrı bir ilaç olarak piyasaya sürüldü; Ketanest® ve Ketanest S® gibi preparatlar Avrupa anestezi pratiğinde yerini aldı.

        Anestezistler, S-ketamini özellikle:

        • Daha kontrollü hemodinamik profil,
        • Güçlü analjezi,
        • Bazı hastalarda daha tolere edilebilir uyanma deneyimi

        nedeniyle tercih etmeye başladılar. Her ne kadar daha sonraki çalışmalar, rasemik ketaminle psikotrop yan etkiler arasındaki farkın her durumda dramatik olmadığını gösterse de, “daha rafine enantiyomer” fikri, ketaminin anestezideki ikinci evresini belirledi.


        7. 1990’lardan 2000’lere: Model Psikozdan Hızlı Antidepresana

        1990’lara gelindiğinde, ketaminin hikâyesi yeni bir istikamete yöneldi: nöropsikiyatri. Araştırmacılar, ketamini bu kez bir “tedavi ajanı” olarak değil, bir model madde olarak kullanmaya başladılar. Subanestezik dozlarda ketamin verilen sağlıklı gönüllülerde:

        • Düşünce süreçlerinde dağılma,
        • Kendilik ve çevre algısında bozulma,
        • Zaman-mekân deneyiminde kayma,
        • Bazen paranoid çağrışımlar

        gibi fenomenler gözleniyordu. Bu deneyler, glutamat ve özellikle NMDA reseptörlerinin, şizofreni benzeri psikotik tabloların patofizyolojisinde rol oynayabileceği fikrini güçlendirdi. Ketamin, “glutamat/NMDA hipotezi”nin adeta canlı bir deneyi hâline geldi.

        Ancak asıl büyük sürpriz, 2000’lerin başında ortaya çıktı. Tedaviye dirençli ağır depresyonu olan hastalara, çift-kör, plasebo kontrollü koşullarda düşük doz IV ketamin verildiğinde, sonuç beklenmedikti:

        • Depresif duygu durum,
        • Anhedoni,
        • Hatta intihar düşünceleri

        tek bir infüzyondan sonraki 24 saat içinde belirgin şekilde azalıyordu. Bu, klasik antidepresanların haftalar süren “etkiyi bekleme” dönemine radikal bir alternatif demekti.

        Araştırmacılar, o ana kadar “problemli anestezik” ve “parti uyuşturucusu” olarak bilinen bir maddenin, en dirençli depresyon tablolarında dahi birkaç saat içinde klinik iyileşme sağlayabildiğini gördüklerinde, psikiyatri paradigmasında yeni bir sayfa açıldı. Ketamin artık üçüncü kimliğine bürünüyordu: hızlı etkili antidepresan.


        8. 2010’lar: Glutamat Paradigması, Klinik Protokoller ve Esketamin Nazal Sprey

        2010’lu yıllarda ketamin üzerine yapılan çalışmalar adeta patladı. Çok merkezli, kontrollü araştırmalar:

        • Tedaviye dirençli unipolar depresyon,
        • Bipolar depresyonun depresif atakları,
        • Travma sonrası stres bozukluğu,
        • Obsesif kompulsif bozukluk

        gibi çeşitli psikiyatrik tablolar üzerinde ketaminin etkilerini inceledi. Birçok çalışmada:

        • Tek bir IV ketamin infüzyonu sonrası saatler içinde başlayan,
        • Birkaç günle sınırlı kalsa bile klinik açıdan anlamlı,
        • Özellikle intihar düşüncesinde hızlı azalma sağlayan

        yanıtlar rapor edildi. Tekrarlayan infüzyon protokolleriyle, bu etkinin haftalar, hatta bazı serilerde aylar düzeyinde sürdürülebileceği görüldü.

        Bu arada S-ketamin (esketamin) bu kez anestezik değil, psikiyatrik ajan olarak yeniden sahneye çıktı. Enantiyomer saflaştırması ve nazal sprey formülasyonu, ayaktan tedaviye ve standartlaştırılmış dozlamaya uygun bir yol sundu. Büyük ölçekli randomize kontrollü çalışmalarla esketamin nazal sprey, tedaviye dirençli depresyonda:

        • Bir oral antidepresana ek tedavi olarak,
        • kontrollü klinik koşullarda,
        • belirli gözlem süresi ve güvenlik protokolleriyle

        değerlendirildi ve ruhsat aldı. 2019’da ABD ve Avrupa’da onaylanması, ketamin ailesini ilk kez resmî bir psikiyatrik endikasyonla tedavi algoritmalarına soktu.

        Bu dönem, ketaminin artık yalnızca “off-label infüzyon” olarak değil, düzenleyici otoritelerce tanınan bir ruhsatlı antidepresan stratejisi olarak kabul gördüğü bir dönemeçti.


        9. 2020’ler: Psikedelik Rönesans, Ketamin Klinikleri ve Güncel Araştırma Alanları

        2020’lere girerken, ketamin daha geniş bir psikedelik rönesansın parçası hâline geldi. Psilosibin, LSD, MDMA gibi klasik psikedeliklerle birlikte, ketamin de:

        • Psikedelik destekli psikoterapi protokollerinde,
        • Disosiyatif deneyimin terapötik olarak işlendiği seanslarda,
        • Travma, kronik depresyon ve bağımlılık tedavisinde

        araştırılmaya başlandı. Dünyanın çeşitli yerlerinde “ketamin klinikleri” açıldı; bu merkezlerde, protokollü infüzyonlar veya nazal uygulamalar, psikoterapötik çerçeveyle birleşerek yürütülüyor.

        Nörobilim cephesinde güncel araştırmalar şunlara odaklanıyor:

        • Mekanizma:
          • NMDA reseptör blokajını izleyen glutamat salınım dinamikleri,
          • AMPA reseptör aracılı sinyalin güçlenmesi,
          • BDNF, mTOR ve benzeri yollar üzerinden sinaptik plastisite artışı,
          • Prefrontal korteks ve limbik sistem arasındaki bağlantısallığın fonksiyonel görüntüleme ile haritalanması.
        • Yeni moleküller ve metabolitler:
          • R-ketaminin ve hidroksinorketamin gibi metabolitlerin, psikotrop yan etkileri daha az ama antidepresan etkisi daha kalıcı bileşiklere ilham verip veremeyeceği,
          • “Ketamin benzeri ama daha güvenli” yeni NMDA modülatörlerinin geliştirilmesi.
        • Uzun dönem güvenlik:
          • Ketaminin kronik kullanımının bilişsel işlevler, mesane sağlığı ve bağımlılık riski üzerine etkileri,
          • Uzun süreli bakım protokollerinde optimum doz sıklığı ve toplam tedavi süresinin belirlenmesi.
        • Yeni endikasyonlar:
          • Alkol ve opioid bağımlılığı gibi madde kullanım bozukluklarında ketamin destekli psikoterapinin etkinliği,
          • Kronik ağrı, migren, kompleks bölgesel ağrı sendromu gibi durumlarda düşük doz ketamin protokollerinin yeri.

        Günümüzde ketamin; bir yandan ruhsatlı esketamin nazal sprey formu ile depresyon tedavi algoritmalarında resmî olarak yer alırken, diğer yandan infüzyon klinikleri, deneysel psikoterapi protokolleri ve temel bilim laboratuvarları aracılığıyla yeni soruların ve cevapların odağında duruyor.


        10. Çok Kimlikli Bir Molekül: Laboratuvardan K-Hole’a, Oradan Ketamin Kliniğine

        Böylece, 1950’lerin Parke-Davis laboratuvarlarında fensiklidinin gölgesinde başlayan hikâye;

        • Calvin L. Stevens’ın Detroit’te sentezlediği CI-581,
        • Edward F. Domino ve Guenter Corssen’in Michigan’da tanımladığı “disosiyatif anestezi”,
        • Vietnam savaş alanlarında “Special K” lakabıyla sahra anesteziği,
        • 1990’ların yeraltı kültüründe K-Hole metaforu,
        • 1997’de Almanya’da rafine enantiyomer S-ketamin/Ketanest S®,
        • 2000’lerde tedaviye dirençli depresyonda hızlı antidepresan etki,
        • 2019’dan itibaren esketamin nazal spreyin ruhsatlı bir psikiyatrik tedavi hâline gelişi,
        • 2020’lerde psikedelik destekli psikoterapi ve ketamin klinikleri

        şeklinde, çok katmanlı bir evrime dönüşmüştür.

        Bugün ketamin, aynı anda hem ameliyathanede damar yolundan enjekte edilen bir anestezik, hem gece kulüplerinde korku ve hayranlıkla anılan bir disosiyatif maddi, hem de psikiyatri polikliniğinde tedaviye dirençli depresyon için tartışılan, hızlı ama dikkatle kullanılmak zorunda olan bir antidepresandır.


        Hukuki statüsü

        Ketaminin dünya çapındaki hukuki statüsü, şaşırtıcı derecede parçalı ve katmanlıdır:
        Bir yandan DSÖ tarafından “esansiyel ilaç” olarak kabul edilen, anestezide vazgeçilmez bir araç; diğer yandan pek çok ülkede uyuşturucu yasaları kapsamında sıkı kontrol edilen, parti uyuşturucusu ve psikedelik bir madde.
        Bu gerilim, hem uluslararası antlaşma düzeyinde hem de ulusal ceza yasalarında izlenebilir.


        1. Uluslararası hukuk: “kontrolsüz” ama sürekli tartışma altında bir ilaç

        1.1. Birleşmiş Milletler sözleşmeleri ve ketamin

        Opioidler, kokain türevleri ya da amfetaminler gibi birçok madde, BM’nin 1961 Tek Sözleşmesi ve 1971 Psikotrop Maddeler Sözleşmesi eklerinde “schedule / çizelge”lere yerleştirilmiş durumdadır.

        Ketamin için durum farklıdır:

        • DSÖ Uyuşturucu Bağımlılığı Uzman Komitesi (ECDD), 2006’dan itibaren birkaç tur değerlendirme sonrası ketaminin uluslararası düzeyde (1971 Sözleşmesi kapsamında) çizelgeye alınmamasını önermiştir. Gerekçe; küresel ölçekte kötüye kullanımın görece sınırlı olması, buna karşılık düşük ve orta gelirli ülkelerde ketaminin ameliyathane dışı koşullarda dahi tek güvenilebilir anestezik olmasıdır.
        • 2015’te Çin, ketaminin 1971 Sözleşmesi kapsamında en sıkı kategorilerden biri olan Çizelge I veya IV’e alınmasını teklif etti. Bu girişim, birçok ülke, anesteziyoloji derneği ve veteriner örgütünden gelen güçlü itirazlarla karşılaştı; DSÖ de tekrar ketaminin uluslararası düzeyde çizelgelenmesine karşı tavrını teyit etti.
        • 2016’da Viyana’da toplanan BM Uyuşturucu Komisyonu (CND), ketamini herhangi bir uluslararası çizelgeye yerleştirmedi; ketamin hâlâ BM sözleşmeleri kapsamında resmen çizelgelenmemiş durumda.

        Yani ketamin, uluslararası antlaşmalar düzeyinde “kontrolsüz”dür; buna rağmen DSÖ raporları, ülkelerin ulusal düzeyde sıkı kontrol uygulayabileceklerini, ancak bunun tıbbi erişimi engellememesi gerektiğini vurgular.

        1.2. Pratik sonuç

        Bu durum, ülkelerin eline geniş bir takdir alanı bırakır:

        • Bazıları ketamini klasik narkotikler gibi çok sıkı schedule’lara alır (ör. Kanada, ABD, Çin’in psikiyatrik mevzuatı, Hong Kong).
        • Bazıları onu reçeteye tabi, fakat klasik “uyuşturucu” kategorisine girmeyen bir ilaç olarak düzenler (ör. Almanya, Hollanda).
        • Hemen her yerde tıbbi/veteriner kullanımı yasal, eğlence amaçlı kullanımı ve düzen dışı ticareti ise cezai yaptırıma tabidir.

        2. Kuzey Amerika

        2.1. Amerika Birleşik Devletleri

        ABD’de ketamin, 1970 tarihli Controlled Substances Act (CSA) kapsamında Schedule III kontrollü madde olarak sınıflandırılmıştır (1999’dan beri).

        Bu statü şu anlamlara gelir:

        • Tıbbi statü:
          • İnsan ve veteriner anesteziğinde ruhsatlı preparatlar (Ketalar® vb.) serbestçe reçete edilebilir;
          • depresyon ve kronik ağrı için IV infüzyon şeklindeki kullanım “off-label”dir, ama federal düzeyde yasaktır denemez; klinik etik kurulları ve eyalet düzeyindeki düzenlemelere bağlıdır.
        • Cezai boyut:
          • Reçetesiz bulundurma ve yasa dışı dağıtım, Schedule III kapsamında hapis ve para cezası ile cezalandırılır;
          • yasadışı piyasadaki ketaminin büyük kısmı, veteriner kliniklerinden saptırılmış veya yurt dışından kaçak sokulmuş ürünlerden gelir.

        Esketamin nazal sprey (Spravato®), tedaviye dirençli depresyon için FDA onaylıdır ve kendi REMS (Risk Evaluation and Mitigation Strategy) programı kapsamında sadece sertifikalı merkezlerde, gözetim altında uygulanabilir; düzenleyici olarak da ketaminle aynı Schedule III çerçevesine tabidir.

        2.2. Kanada

        Kanada’da ketamin, Controlled Drugs and Substances Act kapsamında Schedule I’de yer alır; yani heroin, kokain gibi maddelerle aynı çizelgededir.

        • Tüm satış, üretim ve bulundurma faaliyetleri, tıbbi veya bilimsel yetkilendirme dışında cezai suçtur.
        • Buna rağmen Kanada’da ketamin ve esketaminle çalışan depresyon klinikleri vardır; bunlar, ruhsatlı ilaçların hekim gözetiminde kullanımı çerçevesinde, federal ruhsat ve eyalet sağlık düzenlemeleri ile uyumlu olmak zorundadır.

        3. Avrupa

        Avrupa’da ketaminin hukuki konumunu anlamak için hem narkotik yasalarını hem de ilaç/eczacılık mevzuatını birlikte düşünmek gerekir. AB düzeyinde doğrudan bir “ketamin çizelgesi” yoktur; ancak çoğu ülke, ulusal yasalarında ketamini kontrol altına almıştır.

        3.1. Birleşik Krallık

        Birleşik Krallık’ta ketamin, Misuse of Drugs Act 1971 kapsamında:

        • 2006’da artan parti kullanımı nedeniyle önce Class C uyuşturucu olarak sınıflandırıldı;
        • 12 Şubat 2014’te, mesane hasarı ve ağır bağımlılık tabloları nedeniyle Class B’ye yükseltildi (amfetamin ve kannabis reçinesine yakın bir kategori).

        Bu statü:

        • Bulundurma için 5 yıla kadar hapis,
        • üretim ve tedarik için 14 yıla kadar hapis ve sınırsız para cezası riski anlamına gelir.

        2024–2025 döneminde, ketamin kullanımındaki rekor artış nedeniyle İçişleri Bakanlığı, ketaminin Class A (heroin, kokain, MDMA seviyesinde) yapılmasını tartışmaya açtı; ACMD’nin (Advisory Council on the Misuse of Drugs) raporu bekleniyor.

        Tıbbi tarafta ketamin, hâlâ ruhsatlı bir anestezik ve analjezik; esketamin nazal sprey ise ulusal sağlık sisteminde kısıtlı kullanım onaylarına sahip.

        3.2. Almanya

        Almanya ilginç bir istisna oluşturur:

        • Ketamin Betäubungsmittelgesetz (BtMG) kapsamındaki çizelgelere dahil değildir; yani Almanya’da ketamin, klasik anlamda “Betäubungsmittel” sayılmaz.
        • Buna karşılık Arzneimittelgesetz (AMG) kapsamında reçeteye tabi bir tıbbi üründür; hekim reçetesiyle yasal olarak temin edilebilir.

        Bu çerçevede:

        • Yasal kaynaktan temin edilmiş ketamini bulundurmak, ceza hukuku açısından suç değildir.
        • Yetkisiz ticaret, sahte reçete, kaçak ithalat gibi eylemler ise AMG ve diğer ceza hükümleri uyarınca ağır biçimde cezalandırılır.
        • Trafik hukuku, ketamin etkisi altında araç kullanmayı alkol ve diğer psikoaktif maddelerle aynı kategoride değerlendirir; fakat bu, ayrı bir idari-cezai alan oluşturur.

        3.3. Hollanda ve “ketamin başkenti” tartışması

        Hollanda’da ketamin, esas olarak ilaç mevzuatı kapsamında değerlendirilen bir madde; pek çok diğer psikedelik gibi doğrudan Opiumwet’in en sert sınıflarında yer almaz. Bu durum:

        • Veteriner ve farmasötik amaçlarla ketamin ithalatına izin verir,
        • ancak “medikal” görünen ithalatın bir kısmının yasadışı pazara saptırılmasına zemin hazırlar.

        Avrupa Uyuşturucu İzleme Merkezi (EUDA), Avrupa’da ele geçirilen ketaminin büyük kısmının Hindistan menşeli olduğunu ve Hollanda ile Belçika üzerinden dağıtıldığını bildirir.

        Son yıllarda Amsterdam, medyada “Avrupa’nın ketamin başkenti” olarak anılmaya başladı; ketamin, Hollanda’da tıbbi ürün mevzuatına tabi olduğundan, klasik narkotiklerle kıyaslandığında daha “yumuşak” bir yasal statüye sahiptir; bu da organize suç örgütlerinin yasal ithalatı maske olarak kullanıp ürünü kara piyasaya kaydırmasını kolaylaştırmaktadır.

        3.4. Diğer Avrupa ülkeleri

        • Birçok AB ülkesinde (örn. İspanya, Fransa, İtalya, İskandinav ülkeleri) ketamin, ulusal narkotik yasaları veya psikotrop maddeler listeleri kapsamında kontrollü maddedir; ancak detaylar ülkeye göre değişir.
        • İsviçre’de ketamin, Betäubungsmittelverordnung eklerinde kontrollü madde olarak listelenmiş; fakat tıbbi kullanım için reçeteyle erişilebilen, denetimli bir ilaç statüsündedir.

        Genel eğilim; tıbbi/veteriner kullanımı korurken, eğlence amaçlı kullanıma ve yasa dışı ticarete karşı ceza hukukunu giderek sıkılaştırmak yönündedir.


        4. Asya-Pasifik

        4.1. Çin Halk Cumhuriyeti

        Çin’de ketamin, Psikotrop Maddeler mevzuatı altında sınıflandırılmış ve en sıkı kategorilerden birine yerleştirilmiştir.

        • 2016 tarihli yüksek mahkeme içtihadı, ketaminle ilgili suçlar için geçerli eşik miktarları yarıya indirerek cezalandırmayı sertleştirmiştir.
        • Belirli miktarların üzerindeki kaçakçılık ve ticaret suçları, uzun süreli hapis cezası ve – yüksek miktarlarda – ölüm cezasına kadar uzanan yaptırımlara neden olabilir.

        Çin, aynı zamanda ketaminin uluslararası düzeyde çizelgelenmesi yönündeki BM girişimlerinin başlıca itici güçlerinden biridir.

        4.2. Hindistan

        Hindistan, ketamini uzun süre görece gevşek düzenlemiş ülkelerden biriydi; özellikle veteriner kullanım için büyük hacimlerde ticaret serbestti.

        • Artan eğlence amaçlı kullanım ve “date-rape drug” olarak kötüye kullanım iddiaları sonrası, ketamin Narcotic Drugs and Psychotropic Substances (NDPS) Act kapsamına alındı ve psikotrop madde olarak çizelgelendi.
        • Ayrıca 2013’te Drugs and Cosmetics Act altında Schedule X listesine dâhil edilerek satışı için özel lisans ve ayrıntılı kayıt tutma zorunluluğu getirildi; eczaneler ketamin satışlarını en az iki yıl süreyle kayıt altında tutmak zorunda.

        Bu çerçevede:

        • Yetkisiz bulundurma ve kaçakçılık, NDPS kapsamında ağır hapis cezaları ve yüksek para cezaları ile karşılanır.
        • Tıbbi ve veteriner kullanım ise lisans, kayıt ve stok denetimiyle sıkı biçimde izlenir.

        4.3. Japonya

        Japonya’da ketamin, Narcotics and Psychotropics Control Law kapsamında 2007’den beri “narcotic” kategorisinde ulusal kontrol altındadır.

        • Sağlık Bakanlığı’nın kontrol listesinde ketamin, “N” (narkotik) kodu ile sayılmıştır; tüm tuz ve preparatları bu kapsama girer.
        • Yasal statü:
          • Tıbbi olarak yalnızca anestezik endikasyonu için onaylıdır; depresyon ya da kronik ağrı için psikiyatrik endikasyonla ruhsatı yoktur.
          • Lisanssız bulundurma ve ithalat, ciddi cezai yaptırımlara tabidir; 2025’te Haneda Havalimanı’nda 40 kg’lık ketamin yakalanması, ülkenin şimdiye kadarki en büyük ketamin operasyonu olarak gündeme gelmiştir.

        4.4. Hong Kong, Singapur, Tayvan

        • Hong Kong: 2000’den beri Dangerous Drugs Ordinance (Cap.134) kapsamında Schedule 1’de “tehlikeli uyuşturucu” olarak listelenmiştir; yetkisiz üretim, bulundurma ve tedarik ciddi hapis cezaları ile sonuçlanır.
        • Singapur ve Tayvan: Ketamin, bu ülkelerde de “controlled drug / dangerous drug” statüsündedir; sıkı cezalar (özellikle Singapur’da) söz konusudur ve kronik kullanımın karaciğer, safra yolları ve mesane üzerindeki hasarları nedeniyle halk sağlığı müdahaleleri de yürütülmektedir.

        4.5. Avustralya

        Avustralya’da ketamin, Poisons Standard’da Schedule 8 (S8) “controlled drug” olarak listelenmiştir.

        • S8 statüsü, morfin ya da metadon gibi maddelerle benzer düzeyde denetim anlamına gelir:
          • yalnızca yetkili hekimlerce reçete edilebilir,
          • eyalet düzeyinde ek bildirim/izin gerekebilir,
          • kayıt ve stok kontrolü sıkıdır.
        • Örneğin Batı Avustralya’da, S8 opioidler ve ketamin için özel “Monitored Medicines Prescribing Code” uygulanmakta; hekimlerin belirli durumlarda eyalet sağlık otoritesinden önceden yazılı izin almaları gerekmektedir.

        4.6. Yeni Zelanda

        Yeni Zelanda, ketamini hem tıbbi ilaç hem de yasadışı uyuşturucu olarak çifte çerçevede düzenler:

        • Misuse of Drugs (Classification of Ketamine) Order 2009, ketamini Misuse of Drugs Act 1975 uyarınca Class C controlled drug olarak tanımlamıştır; 1 Aralık 2010’da yürürlüğe girmiştir.
        • Sağlık Bakanlığı, ketamini kontrollü ilaçlar arasında sayar; medikal kullanımda triplikat reçete formları ve özel kayıt yükümlülükleri vardır.
        • Tıbbi/veteriner kullanım dışındaki bulundurma, ithalat ve ticaret yasa dışıdır; ketamin, pratikte “illegal party drug” olarak değerlendirilir; buna karşın dirençli depresyon için sınırlı sayıda ketamin tedavi merkezi de faaliyet göstermektedir.

        5. Latin Amerika ve Afrika

        5.1. Brezilya

        Brezilya’da ketamin, Portaria nº 344/1998 (Brezilya Kontrollü İlaç ve Maddeler Yasası) kapsamında kontrol edilen psikoaktif maddeler listesindedir:

        • Ketamin ve esketamin, B1 sınıfı psikoaktif ilaçlar arasında sayılır; bu, özel renk kodlu “B reçete bildirim formu” ile reçete edilmesi gereken, sıkı kontrol altındaki ilaç kategorisidir.
        • Bu statü, ketaminin tıbbi kullanımını mümkün kılarken, eczane ve hekimler üzerinde çok sıkı kayıt ve denetim yükümlülüğü getirir; yasa dışı bulundurma ve ticaret ise cezai yaptırıma tabidir.

        5.2. Meksika

        Meksika’da ketamin:

        • Yalnızca tıbbi amaçlarla yasaldır; lisanslı hekim ve kliniklerde, anestezi veya dirençli depresyon/kronik ağrı tedavisi için kullanılabilir.
        • Reçetesiz bulundurma, diğer klasik psikedeliklerle benzer düzeyde cezai yaptırımlara tabidir; psilosibin veya LSD bulundurmayla kıyaslanabilir ceza skalaları uygulanır.

        Son yıllarda Meksika’da ketamin bazlı ruh sağlığı klinikleri artmış, ancak bunlar da ulusal ilaç yasaları ve tıbbi etik çerçevesinde sıkı denetime tabi hâle gelmiştir.

        5.3. Güney Afrika ve diğer Afrika ülkeleri

        • Güney Afrika’da ketamin, ilaç otoritesi SAHPRA tarafından schedule 5 ilaç olarak sınıflandırılmıştır; bu, yalnızca hekim reçetesiyle ve çoğunlukla sağlık çalışanı gözetiminde uygulanabilecek, orta düzeyde bağımlılık potansiyeli olan ilaç kategorisidir. Özellikle depresyon tedavisinde ketamin infüzyonları, hastanın doğrudan klinikte gözetildiği protokollerle yapılmak zorundadır.
        • Diğer birçok Afrika ülkesinde ketamin, ya ulusal “poisons and medicines” yasalarına göre reçeteli ilaç statüsünde ya da psikotrop maddeler listesinin alt kategorilerinde yer alır; kırsal bölgelerde anestezide vazgeçilmez oluşu nedeniyle, DSÖ ve çeşitli anestezi dernekleri bu ülkelerde aşırı cezai sıkılaştırmalara karşı uyarıda bulunmuştur.

        6. Klinik kullanım – eğlence kullanımı – psikedelik terapi ekseni

        Hukuki düzenlemeler yalnızca “yasak” boyutuyla değil, tıbbi ve araştırma amaçlı kullanımı düzenleme biçimi ile de ayrışır:

        1. Klasik anestezik kullanım:
          • Hemen her ülkede ameliyathane ve acil tıp bağlamında ketaminin kullanımı, ulusal ruhsatlandırma otoritelerinin onayıyla yasaldır.
          • Düşük ve orta gelirli ülkelerde, ketamin çoğu zaman tek genel anestezik seçenektir; bu nedenle özellikle uluslararası düzeyde çizelgelenmemiş olması hayati görülür.
        2. Depresyon ve diğer psikiyatrik endikasyonlar:
          • ABD ve AB’de IV ketamin infüzyonları çoğu zaman “off-label” kullanıma dayanır; ama esketamin nazal sprey ruhsatlıdır ve sıkı risk yönetim programları altında uygulanır.
          • Japonya gibi bazı ülkelerde ketaminin psikiyatrik endikasyonla kullanımına resmi onay yoktur; bu alan tamamen deneysel veya klinik araştırma çerçevesinde yürütülmek zorundadır.
        3. Psikedelik destekli psikoterapi ve “özel klinikler”:
          • ABD, Kanada, Avrupa, Güney Afrika ve Latin Amerika’da çok sayıda özel ketamin kliniği ortaya çıkmıştır; bunlar ulusal ilaç ve sağlık mevzuatı kapsamında yasal olsa bile, düzenleyici otoriteler, kötüye kullanım ve uygunsuz endikasyonlar nedeniyle sık sık uyarılar yayımlar.
        4. Eğlence ve parti kullanımı:
          • Hemen tüm ülkelerde, tıbbi/veteriner yetki olmaksızın ketamin bulundurmak, satmak veya ithal etmek suçtur; sınıf/schedule düzeyi (Class B vs C, Schedule I vs III vs psikotrop vb.) sadece ceza ağırlığını belirler.

        7. Seyahat ve araştırma bağlamında pratik sonuçlar

        Dünya çapındaki bu parçalı yapı, hem seyahat eden hastalar hem de araştırmacılar için özel dikkat gerektirir:

        • Seyahat:
          • Uluslararası Narkotik Kontrol Kurulu (INCB), kontrollü maddeleri içeren ilaçlarla seyahat edecek kişiler için ülke bazında farklı kuralları listeler; çoğu ülke, hekimin imzalı raporu ve sınırlı miktar taşıma koşuluyla ketamin içeren ruhsatlı ilaçlara izin verir, fakat bazı ülkelerde (özellikle Doğu Asya’da) ketaminle ülkeye giriş ciddi cezai sonuçlar doğurabilir.
        • Araştırma:
          • Birçok ülkede ketamin, laboratuvar ve klinik araştırmalarda kullanılmadan önce hem etik kurul izni hem de kontrollü madde lisansı gerektirir (özellikle Schedule I/Schedule II kategorilerinde bu gereklilik çok daha katıdır; ketamin genellikle Schedule III veya psikotrop kategorilerinde olsa da, kayıt ve depolama yükümlülükleri vardır).

        Dünya ölçeğinde bakıldığında, ketamin için tek bir “hukuki statü”den söz etmek mümkün değildir; bunun yerine aynı molekülün, kimi ülkede esansiyel anestezik, kimi ülkede yüksek cezalı uyuşturucu, çoğu yerde ise her ikisi birden olduğu çok katmanlı bir düzenleme mozaiği vardır. Bu mozaik, hem tıbbi erişimi koruma hem de kötüye kullanımı sınırlandırma çabalarının, hukuk düzeyinde nasıl karmaşık bir dengeye dönüştüğünü oldukça çarpıcı biçimde gösterir.


        İleri Okuma
        • Nickerson JW, Siegel RK (1978). Phencyclidine and ketamine intoxication: a study of four populations of recreational users. NIDA Research Monograph 21:119–147.
        • Ahmed SN, Petchkovsky L (1980). Abuse of ketamine. British Journal of Psychiatry 137(3):303. doi:10.1192/bjp.137.3.303b.
        • Weiner AL, Vieira L, McKay CA Jr, Bayer MJ (2000). Ketamine abusers presenting to the emergency department: a case series. Journal of Emergency Medicine 18(4):447–451. doi:10.1016/S0736-4679(00)00162-1.
        • González D, Ventura M (yaklaşık 2008). New trends of ketamine consumption in Europe. In: Pates R, Riley D (eds). Off-label Party Drugs: The New Drug Use Scenario in Europe. Monografías sobre drogodependencias. Gobierno Vasco, Vitoria-Gasteiz.
        • European Monitoring Centre for Drugs and Drug Addiction (2011). The state of the drugs problem in Europe 2011. Annual Report. Luxembourg: Publications Office of the European Union.
        • World Health Organization (2013). WHO Expert Committee on Drug Dependence: thirty-sixth report. WHO Technical Report Series 973. Geneva: World Health Organization.
        • Nickerson JW, Attaran A (2015). The Commission on Narcotic Drugs’ attempt to restrict ketamine. Lancet 385(9971):e19. doi:10.1016/S0140-6736(15)60490-1.
        • Dong TT, Mellin-Olsen J, Gelb AW (2015). Ketamine: a growing global health-care need. British Journal of Anaesthesia 115(4):491–493. doi:10.1093/bja/aev215.
        • European Psychiatric Association (2015). EPA Position Statement on ketamine in psychiatric treatment and research. EPA Position Statement, 6 March 2015, Strasbourg: EPA.
        • European Psychiatric Association (2015). Ketamine fact sheet. Brussels/Strasbourg: EPA.
        • World Health Organization (2016). WHO Expert Committee on Drug Dependence: thirty-seventh report. WHO Technical Report Series 998. Geneva: World Health Organization.
        • Taylor P (2016). Ketamine—the real perspective. Lancet 387(10037):1235–1236. doi:10.1016/S0140-6736(16)00681-4.
        • Cottrell JE, Hartung J (2016). Ketamine versus Special K: a double-edged sword. Anesthesia & Analgesia 122(3):585–586. doi:10.1213/ANE.0000000000001101.
        • Nickerson JW, Attaran A, Morrison A, Brown A, Fischer B, Uy J, Gelb AW (2017). Access to controlled medicines for anesthesia and surgical care in low-income countries: a narrative review of international drug control systems and policies. Canadian Journal of Anesthesia 64(3):296–307. doi:10.1007/s12630-016-0805-9.
        • Liao Y, Tang Y-L, Hao W (2017). Ketamine and international regulations. American Journal of Drug and Alcohol Abuse 43(5):495–504. doi:10.1080/00952990.2016.1278449.
        • Grégoire MC (2017). Ketamine: we need to continue to advocate against international restrictions. Canadian Journal of Anesthesia 64(3):259–263. doi:10.1007/s12630-017-0915-z.
        • Nickerson JW, Chisholm D, Attaran A (2017). Access to controlled medicines for anesthesia and surgical care: the case of ketamine. Canadian Journal of Anesthesia 64(3):308–315.
        • Nickerson JW, Chisholm D, Attaran A (2017). Access to controlled medicines and the threat of international ketamine control. In: Smith HS (ed). Current Topics in Anesthesiology. Springer, New York.
        • Walsh Z, Mollaahmetoglu OM, Rootman J, Golsof S, Keeler J, Marsh B, Nutt DJ, Morgan CJA (2022). Ketamine for the treatment of mental health and substance use disorders: comprehensive systematic review. BJPsych Open 8(1):e19. doi:10.1192/bjo.2021.1067.
        • European Monitoring Centre for Drugs and Drug Addiction (2024). EU Drug Market: new psychoactive substances – in-depth analysis. Module on ketamine (distribution and supply). Lisbon: EMCDDA/EUDA.
        • Ooms GI, Usman MA, Reed T, van den Ham HA, Mantel-Teeuwisse AK (2024). The impact of scheduling ketamine as an internationally controlled substance on anaesthesia care in Sub-Saharan Africa: a case study and key informant interviews. BMC Health Services Research 24(1):598. doi:10.1186/s12913-024-11040-w.
        • European Union Drugs Agency (2025). European Drug Report 2025: trends and developments – other drugs (LSD, mushrooms, ketamine, GHB, nitrous oxide). Luxembourg: Publications Office of the European Union.

        Teofilin

        Sinonim: Theophyllin, theophylline.

        Ticari jeneriği; Aerobin®, Afonilum®, Euphyllin® Bronchoretard®

        Camelia sinensis (çay)bitkisinin kurutulmuş yapraklarından elde edilen veya sentetik olarak hazırlanan bir alkaloid olup, idrar söktürücü, koroner damarları genişletici ve spazm giderici bir maddedir. Ksantin derivasyonlarına aittir. Astım tedavisinde kullanılır.

        Kaynak: https://www.gruenertee.com/files/2012/07/Camellia-sinensis-Teestrauch-1.jpg

        1)Çalışma mekanizması

        • Adenozin reseptörlerinden A1 (Bronş, kalp), A2 (serebral damarların genişlemesi) ve A3
        • Fosfodiesteraz engeller, hücre içi cAMP derişimini arttırır. Bronşik gevşemeye yol açar.
        • Solunum yolu epitelindeki sillilerin işlevini arttırır.
        • Hücredeki SR’lardan Kalsiyum iyonu salınımı ve bu sayede düz kasların kasılımını gerçekleştirir.
        Kaynak: http://drugline.info/img/drug/euphyllin-retard-filmtabletten-16907_1.jpg

        Lidocain

        Ticaret Adı: XyloCain®, Lignocaine

        Lidokain, lokal anesteziklerin amid sınıfına ait yaygın olarak kullanılan bir lokal anesteziktir. İlk olarak 1943 yılında İsveçli kimyager Nils Löfgren tarafından, klinik kullanıma sunan meslektaşı Bengt Lundqvist’in yardımıyla sentezlenmiştir. Lidokain, etkinliği ve nispeten düşük yan etki profili nedeniyle o zamandan beri hem beşeri hem de veteriner hekimlikte en yaygın kullanılan lokal anesteziklerden biri haline gelmiştir.

        Kimyasal Özellikleri ve Etki Mekanizması

        • Kimyasal Yapı: Lidokain kimyasal olarak bir amid olarak sınıflandırılır ve prokain gibi ester bazlı lokal anesteziklerden ayrılır. Bu yapısal farklılık lidokainin daha stabil olmasını ve ester anesteziklere kıyasla alerjik reaksiyonlara neden olma olasılığının daha düşük olmasını sağlar.
        • Etki Mekanizması: Lidokain anestezik etkilerini nöronal hücre membranlarındaki voltaj kapılı sodyum kanallarını bloke ederek gösterir. Sodyum iyonlarının akışını inhibe ederek, lidokain aksiyon potansiyellerinin başlamasını ve yayılmasını önler, sinir sinyali iletimini etkili bir şekilde bloke eder. Bu blokaj, lidokainin uygulandığı veya enjekte edildiği bölgede his kaybına yol açarak onu etkili bir lokal anestezik haline getirir.

        Farmakokinetik

        • Etki Başlangıcı ve Süresi: Lidokain, enjekte edildiğinde tipik olarak 1 ila 3 dakika içinde hızlı bir etki başlangıcına sahiptir. Anestezik etkisinin süresi doza ve kan akışını azaltarak ve sistemik emilimini yavaşlatarak etkilerini uzatabilen epinefrin gibi vazokonstriktörlerin varlığına bağlıdır. Süre tipik olarak 1 ila 3 saat arasında değişir.
        • Metabolizma ve Atılım: Lidokain öncelikle karaciğerde sitokrom P450 enzim sistemi, özellikle CYP3A4 ve CYP1A2 tarafından metabolize edilir ve böbrekler tarafından atılır. Başlıca metabolitleri, bir miktar farmakolojik aktiviteyi koruyan monoetilglisinoksilidid (MEGX) ve glisinoksilididdir.

        Klinik Kullanımlar

        Lokal Anestezi:

          • İnfiltrasyon Anestezisi: Lidokain genellikle lokalize bir bölgeyi uyuşturmak için doğrudan dokulara enjekte edilir, genellikle yaraların dikilmesi veya dişçilik çalışmaları gibi küçük cerrahi prosedürlerde kullanılır.
          • Kondüksiyon Anestezisi: Lidokain, daha geniş alanlarda hissi engellemek için sinirlerin veya sinir pleksuslarının yakınına enjekte edilebilir. Bu teknik, uzuv ameliyatları için sinir blokları veya doğum sırasında epidural anestezi gibi prosedürlerde kullanılır.
          • Yüzey Anestezisi: Lidokain, mukoza zarlarını veya cildi uyuşturmak için spreyler, merhemler ve bantlar gibi topikal formlarda da mevcuttur. Bu form özellikle endotrakeal entübasyon veya küçük cilt ameliyatları gibi prosedürler için yararlıdır.

          Antiaritmik Kullanım

            • Lidokain Sınıf 1b antiaritmik ajan olarak sınıflandırılır. Özellikle akut miyokard enfarktüsü veya kardiyak cerrahi sırasında akut ventriküler aritmileri tedavi etmek için intravenöz olarak kullanılır. Lidokain, sodyum kanallarını bloke ederek kalp hücresi membranını stabilize eder, böylece anormal kalp ritimleri olasılığını azaltır. Ancak potansiyel yan etkileri nedeniyle kullanımı diğer antiaritmikler lehine azalmıştır.

            Nöropatik Ağrı

              • 2007 yılında, %5 lidokain içeren lidokain bantları (Versatis® gibi) Avrupa’da nöropatik ağrının, özellikle de post-herpetik nevraljinin tedavisi için onaylanmıştır. Bu bantlar, kronik ağrı durumlarıyla ilişkili anormal sinir sinyalizasyonunu azaltarak lokalize ağrı rahatlaması sağlar.

              Erken Boşalmada Kullanım

                • Lidokain, penis başının hassasiyetini azaltarak erken boşalmayı tedavi etmek için topikal formülasyonlarda da kullanılır. Bu kullanım, boşalmayı geciktiren ve potansiyel olarak cinsel tatmini artıran uyuşturma etkilerine dayanır. Bununla birlikte, aşırı uyuşukluğu önlemek için zamanlama ve dozajın dikkatlice yönetilmesi gerekir.

                Dozaj ve Uygulama

                • Standart Dozaj: Önerilen lidokain dozu, uygulama yoluna ve prosedüre bağlı olarak değişir. Lokal anestezi için tipik bir dozaj 1 mg/kg olabilir ve üç defaya kadar uygulanabilir. Antiaritmik olarak intravenöz kullanım için, sistemik toksisite riski nedeniyle dozajın dikkatli bir şekilde izlenmesi gerekir.

                Yan Etkiler ve Riskler

                • Merkezi Sinir Sistemi Etkileri: Lidokainin yüksek dozları veya hızlı sistemik emilimi, huzursuzluk, titreme, nöbetler ve hatta solunum depresyonu ve koma şeklinde ortaya çıkan merkezi sinir sistemi toksisitesine yol açabilir.
                • Kardiyovasküler Etkiler: Lidokain kardiyak aritmilere, hipotansiyona ve kalp kasının kontraktilitesini azaltan negatif inotropik etkilere neden olabilir. Bu riskler özellikle önceden kalp rahatsızlığı olan hastalarda önemlidir.
                • Alerjik Reaksiyonlar: Nadiren de olsa lidokaine karşı tipik olarak lokalize deri reaksiyonları veya ciddi vakalarda anafilaksi şeklinde ortaya çıkan alerjik reaksiyonlar görülebilir.
                • İlaç Etkileşimleri: Lidokain, bazı antikonvülzanlar, antibiyotikler ve antidepresanlar dahil olmak üzere CYP3A4 ve CYP1A2 enzimleri tarafından metabolize edilen diğer ilaçlarla etkileşime girerek metabolizmasını değiştirebilir ve toksisite riskini artırabilir.

                Kokain ile Kombinasyon Halinde Lidokain

                • Etki Artışı: Lidokain bazen uyuşturma etkisini arttırmak için yasadışı olarak kokainle karıştırılmaktadır. Bu uygulama tehlikelidir çünkü kombinasyon kardiyak aritmi ve diğer ciddi yan etki riskini önemli ölçüde artırabilir. Lidokainin uyuşturma etkisi yüksek saflıkta kokain izlenimi vererek kullanıcıların yanlışlıkla daha yüksek, daha toksik dozlar tüketmesine yol açabilir.

                Tarih

                Lidocaine’in Keşfi

                Günümüzde en yaygın kullanılan lokal anesteziklerden biri olan lidokainin keşfi 20. yüzyılın başlarına kadar uzanan ilginç bir geçmişe sahiptir. Keşfi, kokain üzerine yapılan araştırmalar ve daha güvenli, bağımlılık yapmayan bir lokal anestezik bulma arayışıyla yakından bağlantılıdır.

                Erken Tarihçe ve Bağlam

                • İlk Lokal Anestezik Olarak Kokain**: Kokain, 19. yüzyılın sonlarından itibaren keşfedilen ve tıbbi olarak kullanılan ilk lokal anesteziktir. Bununla birlikte, kokainin bağımlılık yapıcı özellikleri ve kötüye kullanım potansiyeli önemli riskler oluşturdu ve araştırmacıları daha güvenli alternatifler aramaya yöneltti.

                Lidokain Sentezi

                • Nils Löfgren ve Bengt Lundqvist: Lidokain için atılım, 1943 yılında İsveçli kimyager Nils Löfgren bileşiği sentezlediğinde gerçekleşti. Löfgren o sırada Stockholm Üniversitesi’nde çalışıyordu ve kokainin bağımlılık yapıcı özelliklerine sahip olmayan daha güvenli ve etkili bir lokal anestezik bulmaya odaklanmıştı. Kokainin yapısını değiştirerek, kokainin kimyasal yapısı olan ester yerine bir amid oluşturarak lidokain geliştirdi.
                • Kimyasal Yapı**: Kimyasal olarak 2-(dietilamino)-N-(2,6-dimetilfenil) asetamid olarak bilinen lidokain, lokal anesteziklerin amid grubuna aittir. Lidokainin yapısındaki amid bağlantısı, kokaindeki ester bağlantısından daha kararlıdır, bu da alerjik reaksiyon olasılığını azaltır ve yaygın tıbbi kullanım için daha uygun hale getirir.
                • İlk Testler ve Klinik Kullanım**: Sentezinden sonra lidokain anestezik özellikleri açısından test edildi. Löfgren’in meslektaşı *Bengt Lundqvist*, lidokainin etkinliğini ve güvenliğini klinik ortamlarda test ederek bu aşamada çok önemli bir rol oynadı. Sonuçlar umut vericiydi ve lidokainin sadece lokal anestezik olarak etkili olmakla kalmayıp aynı zamanda hızlı bir etki başlangıcına ve o dönemde mevcut olan diğer lokal anesteziklere kıyasla daha uzun bir etki süresine sahip olduğunu gösterdi.

                Klinik Uygulamaya Giriş

                • Markalaşma ve Erken Benimsenme**: Lidokain, 1948 yılında İsveçli bir ilaç şirketi olan Astra tarafından *Xylocaine* ticari adıyla piyasaya sunulmuştur. Üstün güvenlik profili ve etkinliği nedeniyle hızla popülerlik kazanmış, daha az etkili olan veya daha yüksek yan etki riskine sahip diğer birçok lokal anesteziğin yerini almıştır.
                • Yaygın Kullanım**: Lidokainin benimsenmesi çeşitli tıbbi alanlarda hızla genişledi. Diş prosedürlerinde, küçük cerrahi müdahalelerde ve topikal anestezik olarak lokal anestezi için tercih edilen bir seçenek haline geldi. Kullanımı, özellikle ventriküler aritmilerin yönetiminde antiaritmik bir ajan olarak kardiyolojiye de yayıldı.

                Etki ve Miras

                • Kokaine Daha Güvenli Bir Alternatif**: Lidokainin keşfi anesteziyolojide önemli bir ilerlemeye işaret ediyordu. Lokal anestezi için kokaine daha güvenli, bağımlılık yapmayan bir alternatif sağladı ve diğer amid bazlı anesteziklerin geliştirilmesine zemin hazırladı.
                • Devam Eden Alaka**: Keşfinden onlarca yıl sonra bile lidokain hem lokal anestezinin hem de acil tıbbın temel taşlarından biri olmaya devam etmektedir. Çok yönlülüğü, etkinliği ve nispeten düşük yan etki profili, modern tıp pratiğindeki geçerliliğinin devam etmesini sağlamıştır.

                İleri Okumalar

                1. Löfgren, N. (1948). Studies on local anesthetics: Xylocaine, a new synthetic drug. Journal of the American Chemical Society, 70(2), 287-293.
                2. Seifert, H., & Schüller, W. (1949). Clinical experiences with xylocaine. The Lancet, 254(6561), 399-402.
                3. Covino, B. G., & Vassallo, H. G. (1976). Local Anesthetics: Mechanisms of Action and Clinical Use. New York: Grune & Stratton.
                4. Feldman, H. S., & Covino, B. G. (1988). Comparative pharmacology of local anesthetic agents. Anesthesia & Analgesia, 67(4), 104-112.
                5. Hollmann, M. W., Durieux, M. E., & Graf, B. M. (2001). Novel local anesthetic drugs and formulations. Current Opinion in Anaesthesiology, 14(4), 435-440.
                6. McLure, H. A., & Rubin, A. P. (2005). Review of local anaesthetic agents. Minerva Anestesiologica, 71(3), 59-74.
                7. Fitzcharles, M. A., Ste-Marie, P. A., & Gamsa, A. (2011). The use of lidocaine in the treatment of chronic neuropathic pain. Pain Research and Management, 16(3), 125-128.
                8. Miller, R. D. (2014). Miller’s Anesthesia. 8th ed. Philadelphia: Elsevier Saunders.
                9. Mayo Clinic. (2022). Lidocaine (Topical Application Route). Retrieved from https://www.mayoclinic.org/drugs-supplements/lidocaine-topical-application-route/description/drg-20072776.
                10. AstraZeneca. (2023). History of AstraZeneca and Lidocaine: The development of Xylocaine. Retrieved from https://www.astrazeneca.com/our-history.html.

                Click here to display content from YouTube.
                Learn more in YouTube’s privacy policy.