Aspirin® – 118 Yıl Sonra Hâlâ Şaşırtıcı

Söğüt ağacı kabuğundan 1897 yılında ilk kez sentezlenen asetil salisik asit (ASA) içeriğiyle, 100 yılı aşkın süredir birçok hastalığın tedavisinde kullanılan, yan etki profili ve ürün güvenliği konusunda hakkında en çok bilgiye sahip olduğumuz “mucize ilaç” Aspirin’in (o kadar ki, ticari ismini doğrudan kullanmakta bir sakınca görmüyoruz) yeni bir etkisi daha ortaya kondu.

Bayer kimyageri Dr.Hoffmann’ın, Aspirin’in etken maddesi ASA’yı izole ettiğini belirten el yazısı notu.
Bayer kimyageri Dr.Hoffmann’ın, Aspirin’in etken maddesi ASA’yı izole ettiğini belirten el yazısı notu.

Avrupa’daki en büyük kanser platformu olan Avrupa Kanser Organizasyonunun (ECCO) bu yıl 18’incisini Viyana’da düzenlediği Avrupa Kanser Kongresi 2015’te sunumu gerçekleştirilen, henüz bilimsel bir dergide yayınlanmamış çalışmanın sonuçları katılımcılar arasında ve tüm onkoloji camiasına heyecan ve ilgi uyandırdı. Hollanda’da, 1998 – 2011 yılları arasında sindirim sistemi kanseri (çoğunluğu kalın bağırsak, rektum – kalın bağırsak son kısmı – ve yemek borusu) nedeniyle takip edilen 13.715 hastanın, tanı aldıktan sonraki dönemde Aspirin kullanıp kullanmadıklarına dair verilerinin incelemesi sonucunda, yaş, cinsiyet, kanser türü ve evresi ve tedavi şekli gibi sağkalım sonuçlarını etkileyecek faktörler eşitlendikten sonra bile, Aspirin kullanan hastalarda, ortalama 4 yıllık takip süresince kullanmayan gruba göre anlamlı bir sağkalım avantajı olduğu belirlendi. Tasarım ve istatistiki sonuçlarla ilgili bilgileri incelemek için çalışmanın yayınlanmasını beklememiz gerekse de, açıklanan değerlendirmeler ışığında yorumlamak gerekirse; bireyselleştirilmiş kanser tedavilerinin ön plana çıkarıldığı son dönem onkolojik yaklaşımların gölgesinden sıyrılmayı başarmış, ucuz, hakkında çokça bilgi sahibi olduğumuz bir Aspirin gerçeğiyle karşı karşıya olabiliriz. Kanser hastasının damarlarında serbest olarak dolaşan kanser hücrelerinin, kanda kümelere halinde bir arada bulunan trombositlerin (pıhtılaşma sisteminde önemli bir yere sahip çekirdeksiz kan hücreleri; kan pulcukları, plateletler) arasına saklanarak bağışıklık sisteminden kaçtığı düşüncesiyle, kansere karşı etkinlik mekanizması trombosit biraradalığını bozmasıyla açıklanan Aspirin’in, kalın bağırsak kanserlerine karşı sağladığı hâlihazırda bilinen avantajlarının diğer sindirim sistemi kanserlerine karşı da geçerli olup olmadığı konusunda daha birçok çalışma yapılacak gibi görünüyor.

Henüz sindirim sistemi kanserleri standart tedavisine girmemiş olsa da, Aspirin’in,  iyi bilinen antiromatizmal (romatizma karşıtı), antiinflamatuvar (yangı karşıtı), analjezik (ağrı kesici), antiagregan-antitrombosit (kan sulandırıcı-trombosit biraradalığını bozucu), antipiretik (ateş düşürücü) etkilerinin yanında antikanser etkinliğinden de bahsedileceği günler çok da uzak görünmüyor.

 


Kaynak: 

  1. Bilimfili,
  2. The European Cancer Congress 2015 – europeancancercongress.org

Nabiksimol

Kenevirin, özellikle de en aktif iki bileşeni olan delta-9-tetrahidrokannabinol (THC) ve kannabidiolün (CBD) tedavi edici potansiyeli tıp camiasında giderek daha fazla kabul görmektedir. Bu kannabinoidler, genellikle kemoterapi ve diğer kanser ilaçlarının neden olduğu bulantı, depresyon ve iştah kaybı gibi kanser tedavisiyle ilişkili çeşitli yan etkilerin hafifletilmesinde etkili olduğunu göstermiştir. Daha sonra THC ve CBD, esrarın terapötik etkilerini sigara ile ilişkili sağlık riskleri olmaksızın sağlayan oral spreyler halinde formüle edilmiştir (Huestis, 2007).

Ancak, bu tedavilerin evrensel olarak uygun olmadığını belirtmek önemlidir. Örneğin, kişisel veya ailesel şizofreni öyküsü olan bireylerin, hastalığın semptomlarını şiddetlendirme potansiyeli nedeniyle THC kullanmamaları tavsiye edilmektedir (Radhakrishnan, Wilkinson ve D’Souza, 2014).

Türkiye, esrarın tıbbi kullanımını onaylayarak AB ülkelerinin izinden gitmiş gibi görünmektedir. Eğlence amaçlı esrar kullanımı Türkiye’de yasadışı olmaya devam etse de, doktorun kırmızı reçetesine bağlı olarak tıbbi kullanımı yasal görünmektedir. 2016 yılında Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, ATC kodu ‘N02BG10’, ATC Adı ‘kannabinoidler’, ‘oromukozal sprey’ ve Etken Maddesi ‘Tetrahidrokannabinol ve kannabidiol’ olan yeni bir ilacı listelemiştir. Sativex ismi açıkça belirtilmese de, bu ATC kodu Sativex olarak bilinen ilaca karşılık gelmektedir (Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, 2016). Bu, Türkiye’nin tıbbi esrar kullanımına yaklaşımında sessiz ama önemli bir ilerlemeye işaret etmektedir.

Sativex

Sativex, nabiximols olarak bilinen bir ilacın marka adıdır.

Nabi, Latince “bitki” anlamına gelen naba kelimesinden gelen bir ön ektir.
Bi “iki” anlamına gelir.
Xim, terpen grubu içeren bir kimyasal bileşiği ifade eden bir köktür.
Ols, alkol grubu içeren bir bileşiği ifade eden bir son ektir.

Kenevirin aktif bileşenleri olan delta-9-tetrahidrokannabinol (THC) ve kannabidiol (CBD) içeren bir oral spreydir. Sativex, İngiltere merkezli GW Pharmaceuticals şirketi tarafından geliştirilmiştir ve İngiltere, Kanada ve İspanya da dahil olmak üzere dünya çapında 25’ten fazla ülkede kullanım için onaylanmıştır.

Sativex öncelikle diğer tedavilerin etkili olmadığı durumlarda multipl skleroz (MS) ile ilişkili spastisite (kas sertliği ve spazmlar) tedavisinde kullanılır. Klinik çalışmalarda, Sativex’in diğer anti-spastisite ilaçlarına yeterince yanıt vermeyen MS hastalarında spastisiteyi azalttığı bulunmuştur (Wade ve ark., 2010).

İlaç oromukozal sprey olarak uygulanır, yani ağız içine, yanağın iç kısmına veya dilin altına püskürtülür. Bu uygulama yöntemi, aktif bileşenlerin kan dolaşımına hızlı bir şekilde emilmesini sağlar.

Genellikle iyi tolere edilmesine rağmen, yaygın yan etkiler arasında baş dönmesi, yorgunluk ve mide bulantısı yer alabilir. Daha ciddi yan etkiler arasında kafa karışıklığı, halüsinasyonlar ve ruh hali veya davranış değişiklikleri yer alabilir. Diğer esrar bazlı ürünlerde olduğu gibi, THC’nin bu bozukluğun semptomlarını şiddetlendirme potansiyeli nedeniyle şizofreni öyküsü olan bireyler için önerilmez (Barnes, 2006).

Nabiximols’un geçmişi 1990’ların başına kadar uzanmaktadır. İlk olarak İngiliz GW Pharmaceuticals şirketi tarafından geliştirilmiştir. Nabiximols, kenevirdeki aktif bileşenlerin, yani Δ9-tetrahidrokanabinol (THC) ve kannabidiolün (CBD) sentetik bir formülasyonudur. THC kenevirdeki ana psikoaktif bileşiktir, CBD ise psikoaktif değildir. Nabiximols 1:1 oranında THC ve CBD içerir.

Nabiximols, 2005 yılında Avrupa İlaç Ajansı (EMA) tarafından multipl sklerozun (MS) neden olduğu spastisite tedavisi için onaylanmıştır. Aynı endikasyon için 2018 yılında FDA tarafından onaylanmıştır. Nabiximols ayrıca kemoterapinin neden olduğu kronik ağrı ve bulantı gibi diğer durumların tedavisi için de çalışılmaktadır.

Nabiximols ismi ilk olarak GW Pharmaceuticals ekibi tarafından önerilmiştir. Bu isim, ilacın kimyasal yapısını ve kenevirdeki kökenini yansıtmaktadır. “Nabi” ön eki, ilacın 1970’lerde geliştirilen sentetik bir kannabinoid olan nabilondan türetildiğini göstermektedir. “bi” öneki, ilacın THC ve CBD olmak üzere iki aktif bileşen içerdiğini gösterir. “xim” kökü hem THC hem de CBD’de bulunan terpen grubunu ifade eder. “ols” son eki, ilacın bir alkol grubu içerdiğini gösterir.

Nabiximols nispeten yeni bir ilaçtır, ancak MS’in neden olduğu spastisitenin tedavisinde umut vaat ettiğini göstermiştir. Güvenli ve etkili bir ilaçtır, ancak baş dönmesi, uyuşukluk ve ağız kuruluğu gibi bazı yan etkileri olabilir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak:

  1. Huestis, M. A. (2007). Human cannabinoid pharmacokinetics. Chemistry & biodiversity, 4(8), 1770-1804.
  2. Radhakrishnan, R., Wilkinson, S. T., & D’Souza, D. C. (2014). Gone to Pot – A Review of the Association between Cannabis and Psychosis. Frontiers in Psychiatry, 5, 54.
  3. Turkish Medicines and Medical Devices Agency (2016). List of Medicines that Can be Brought from Abroad. Ministry of Health.Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu
  4. Barnes, M. P. (2006). Sativex: clinical efficacy and tolerability in the treatment of symptoms of multiple sclerosis and neuropathic pain. Expert opinion on pharmacotherapy, 7(5), 607-615.
  5. Wade, D. T., Makela, P., Robson, P., House, H., & Bateman, C. (2004). Do cannabis-based medicinal extracts have general or specific effects on symptoms in multiple sclerosis? A double-blind, randomized, placebo-controlled study on 160 patients. Multiple Sclerosis Journal, 10(4), 434-441.

Alzheimer’ı yavaşlatabilecek ilaç açıklanıyor

Alzheimer hastalığıyla ilgili en umut verici ilaç kabul edilen ve beyin işlevlerinin çöküşünü yavaşlatması umulan solanezumab ile ilgili veriler bugün Washington’da açıklanıyor.

Hastalıkta kullanılan mevcut ilaçlar hastalığın belirtilerini yavaşlatıyor olsa da beyin hücrelerinin ölmesini engelleyen bir ilaç bulunamadı.

İngiltere Alzheimer Araştırma kuruluşundan Dr. Eric Karran solanezumab‘ın “çok önemli yararlar sağlayabileceğini” belirtti.

Bunama ile ilgili araştırmalarda büyük umutlar bağlanan ilaç, Alzheimer hastalığı sırasında beyinde yığılan amyloid adlı deforme olmuş proteinleri hedef alıyor.

Beyindeki sinir hücreleri arasında yapışkan amyloid tabakalarının oluşmasıyla beyin hücrelerindeki tahribatın ve hücre ölümünün başladığı düşünülüyor.

Solanezumab denemeleri 2012’de başarısız sonuçlar alınması üzerine durdurulmuştu.

Ancak Amerikan Eli Lilly şirketi, verileri daha dikkatle inceledi ve ilacın, hastalığın ilk evrelerinde olanlarda yararlı olabileceğine dair ipuçları saptadı.

İlacı almayı sürdüren kişilerdeki gelişim, Uluslararası Alzheimer Birliği Konferansı’nda açıklanacak.

Bu ilaçların bunamayı durdurma, yavaşlatma veya tedavi etmede sonuç verip vermediği hala bilinmiyor.

2012 verilerinin daha yakından tahlil edilmesiyle, tüm hastalarda beyin işlevlerinin gerilemeye devam ettiği ama ilaç kullananlarda kötüleşmenin daha yavaş seyrettiği görüldü.

Bunamayı yavaşlatabilecek bir ilaç geliştirilmesi bu alanda büyük dönüm noktası oluşturacak.

Bunama başlangıcının 5 yıl geciktirilmesinin, vakaları üçte bir azaltacağı tahmin ediliyor.

Alzheimer Derneği, İngiltere’de bunama hastalığına yakalanmış 850 bin kişi bulunduğunu, bunların % 62’sinde Alzheimer hastalığı görüldüğünü belirtiyor.

Uzmanlar geliştirilen yeni ilacın piyasaya sürülebilir aşamaya gelmesinin birkaç yıl alacağını söylüyor.

Kaynak: BBC

Kanser Uçuklatan Virüs

Bir kanser türüne karşı geliştirilmiş türünün ilk örneği ilacın (tedavi şekli demek daha doğru olabilir) kullanımı Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onaylandı.

Bir tür cilt kanseri olan malign melanom (MM), güneşten gelen mor ötesi ışınların kişisel özelliklerle birleşmesi sonucu ortaya çıkan, tedavisi güç, tedavi sonuçları her zaman yüz güldürücü olmayan ciddi bir hastalıktır. Bu olumsuz özelliklerine, görülme sıklığının artış eğiliminde oluşu da eklenince tıp bilimi dünyası ve ilaç endüstrisinin öncelik listesinde hızla yukarıya tırmanmaktadır. MM’ye karşı verilen savaşta bulunan bu biyolojik silah, kanser tedavisini yeniden şekillendirecek kadar sıra dışı olmasıyla heyecan yaratıyor.

Herpes Simplex Virus tip 1 (HSV-1), dudaklarınızda ortaya çıkan sevimsiz uçuklardan sorumlu bir hastalık etkeniyken, genetik olarak kurcalanması sonucunda elde edilen talimogene laherparepvec (T-VEC) tarihteki ilkonkolitik (kanser öldürücü) virus olarak savaş alanına sürüldü. Gen eklenmesi ve gen silinmesi şeklindeki moleküler seviyedeki bazı genetik uyarlamalar sonucunda uçuk yapıcı etkisi kaybolan, öldürücü etkisi kanser hücrelerine karşı seçici olan ve insan bağışıklık sistemine ait bazı hücre dizilerinin gelişimini uyaran GM-CSF (granülosit-makrofaj koloni stimüle edici faktör) salgılayan bu zombiye verilen piyasa ismi Imlygic®.

FDA onayını “cerrahi olarak çıkartılamayan, ciltte veya lenf bezlerinde bulunan MM lezyonlarına karşı uygulanmak üzere” alan Imlygic, hastalıklı bölgeye ilk enjeksiyondan 3 hafta sonra ikinci ve sonrasında en az 6 ay süreyle 2 haftada 1 tekrar eden enjeksiyonlar şeklinde uygulanıyor ki bu kürün ortalama maliyetinin 65000 ABD doları olduğu, üretici şirket olan Amgen tarafından belirtiliyor.

Onay almasına bilimsel temel oluşturan OPTiM çalışmasında, uygulandığı hastaların %16.3’ünde lezyonları küçülttüğü veya tamamen yok ettiği izlenen kanser öldürücü bu mutant virüsün, hastaların yaşam sürelerini uzattığı gösterilememiş olsa da, kurgu-bilim gibi görünen bir mekanizmanın bu derece büyük bir başarıyı kabul edilebilir yan etkilerle in vivo (canlı ortamda) göstermiş olması bile kanser tedavisinde moleküler bir devrim olarak nitelendirilebilir.


Kaynaklar :

  1. Bilimfili,
  2. fda.gov,
  3. amgen.com

Daha Verimli İlaç Taşıma Sistemleri İçin Kızılötesi Işın

Bazı ilaç rejimleri (hangi ilaç veya ilaçların ne sıklıkla ve hangi dozajda kullanılacağını öngören düzen), özellikle de tümörleri yok etmek üzere dizayn edilenler son derece zarar verici ve rahatsız edici yan etkiler üretebiliyor. İstenmeyen semptomlar çoğunlukla ilacın veya ilaçların ihtiyaç duyulmayan bölgelere de gitmesinden ve sağlıklı hücrelere zarar vermesinden kaynaklanabiliyor.

Elbette bu bir risk ve her tedavide hepimiz bu riski göze alıyoruz. Ancak bu riski de minimum etmek üzere Kanada, Quebec’ten araştırmacılar, yalnızca yakın-kızılötesi ışık etkisi altında kaldığında ilacı salabilen nanoparçacıklar geliştirdiler. Doktorlar ilacın salınmasını istedikleri bölgeye bu ışık hüzmesini yollayarak tam da istedikleri bölgede ilacın salınmasını sağlayabilecekler. Araştırmanın tüm detayları Amerikan Kimya Topluluğu’nun prestijli dergisiJournal of the American Chemical Society‘de yayımlandı.

Yıllardır bilim insanları bölgesel veya başka bir deyişle yerel tedaviler geliştirerek ilaçların yukarıda sözü geçen nedenden ötürü beraberlerinde getirdikleri yan etkilerden kurtulmak için mücadele edip duruyorlar. Bugüne kadar ışığa, sıcaklığa , ultrasona ve pH değişikliklerine tepki verebilen ilaç iletim sistemleri geliştirildi. Bu uygulamalardan gelecek vadeden bir tanesi de morötesi (ultraviyole) ışınlara duyarlı ilaç taşıma malzemeleriydi.

Işık spektrumunun bu kısmına ait olan ve malzemenin üzerine gönderilen ışın atımı malzemenin içinde bulundurduğu ilacı hedef bölgeye (tıpkı kargo taşıyan bir kurye gibi) bırakıyor. Ancak morötesi ışığın belli sınırları bulunuyor. Örneğin morötesi ışık ışınlarının kendileri de kanserojen ve vücudun iç kısımlarına ulaşabilecek güçte de değiller.

Buna karşılık yakın kızılötesi ışık bir canlı dokuya 1-2 santimetre derinliğe ulaşabilecek kadar penetre edebilir ve nispeten de daha güvenilir bir alternatif; ancak ne var ki ışığa duyarlı ilaç-taşıyıcıları bu ışık türüne tepki vermiyorlar. McGill University’den mühendis profesör Marta Cerruti ve araştırmacı arkadaşları ikisinin de iyi olan taraflarını kullanabilmeyi hedefledi ve bu iki ışığı bir araya getirerek muhtemel bir çözüm şekli yarattı .

Araştırmacılar, yakın kızılötesi ışığı ultraviyole ışığa çevirebilen nanoparçacıklarla yola çıktılar ve daha sonra bu nanoparçacıkları morötesi ışığa duyarlı hidrojel ile kaplayarak içlerine de ilaç moleküllerine refakatçi olması için flüoresan protein (bu protein çeşitleri belli ışıklar altında -rengine göre- parlayarak araştırmacılara bilgi verebilmekte, hücre içi görüntülemeyi kolaylaştırmaktadır) aşıladı. Daha sonra yakın-kızılötesi ışına maruz kalan nanoparçacıklar bu ışık ışınlarını ani olarak morötesi ışınlara çevirerek hidrojel kabuklarının açılmasını sağlıyor ve daha sonra yüklerini dışarı salıyor.

Araştırmacılar bu kargo sistemi yalnızca ilaçları bölgeye ulaştırmak için değil, aynı zamanda tanı koyabilme, bölgeyi görüntüleyebilme, hastalık teşhisi ve bölgeyle ilgili başka bilgilerin alınabilmesi için de kullanabilmek üzere dizayn etmeye çalıştıklarını belirtti.

 


Kaynak : Bilimfili, Ghulam Jalani, Rafik Naccache, Derek H. Rosenzweig, Lisbet Haglund, Fiorenzo Vetrone, Marta Cerruti.Photocleavable Hydrogel-Coated Upconverting Nanoparticles: A Multifunctional Theranostic Platform for NIR Imaging and On-Demand Macromolecular Delivery. Journal of the American Chemical Society, 2016; DOI: 10.1021/jacs.5b12357

İlaca Dirençli Akciğer Kanseri 50 Kat Düşük Doz ile Tedavi Edildi

Paklitaksel adlı kanser ilacı daha etkili olmaya başladı. İlk duyulduğunda abes bir ifade gibi gelse de University of North Carolina’dan bilimciler ilacı hastanın kendi bağışıklık sisteminden elde edilmiş taşıyıcıların içine paketleyerek, ilacın vücudun defans mekanizmaları ile bozulmasını engelledi ve böylelikle tüm tümörün üzerinde etkili olmasını sağladı.

UNC Eshelman School of Pharmacy’den Doçent Elena Batrakova: “Bu, 50 kat daha az ilaç kullanarak hala aynı sonuçları alabileceğimiz anlamına geliyor.” diyerek ekliyor: ” Bu önemli, çünkü bu yolla hastalarımızı güçlü kemoterapi ilaçlarının daha küçük ve net miktarlarıyla tedavi ederek daha az ve hafif yan etkilerin görüldüğü, daha etkili bir tedavi sağlanacak.”

Batrakova  ve UNC Eshelman School of Pharmacy’nin Nanoteknoloji Merkezindeki ekibi tarafından yürütülen çalışma, vücudu hastalıklara karşı koruyan beyaz kan hücrelerinden elde edilen küçük kürecikler şeklindeki eksozomlara dayanmakta. Eksozomlar, hücre zarı ile aynı materyalden oluşmakta ve hastanın vücudu eksozomları yabancı madde olarak görmemekte; bu,  geçtiğimiz yüzyılda vücuttaki  ilaç dağıtım sistemlerinde plastik kaynaklı nanoparçacıklar kullanılırken karşılaşılan en büyük zorluğun üstesinden gelmekte.

Bu tekniği aynı zamanda Parkinson hastalığında potansiyel tedavi olarak kullanan Batrakova: “Eksozomlar, doğada mükemmel bir taşıyıcı olarak tasarlanmıştır.” diyor. “Beyaz kan hücrelerinden eksozomlar kullanarak, ilacı görünmezlik pelerini ile kaplayıp bağışıklık sisteminden saklıyoruz. Tam olarak nasıl yaptıklarını bilmiyoruz ama eksozomlar sahip oldukları her türlü ilaç direncini aşarak ve taşıdığı yükünü gerekli yere ileterek  kanser hücrelerine akın ediyor.”

Paklitaksel, Amerika’da meme, akciğer ve pankreas kanserinin birinci (başlangıç) ve ikinci basamak tedavisinde etkili bir ilaç olarak kullanılmakta. Saç dökülmesi, kas ve kemik ağrıları ve ishal gibi ciddi ve hoş olmayan yan etkiler yaratabilmekte ve hastalarda ciddi enfeksiyon riskine sebep olabilmekte.

Batrakova’nın ekibi, araştırmalarında fare beyaz kan hücrelerinden eksozomu çıkararak içlerini paklitakselle yüklediler. Sonrasında, eksoPXT adını verdikleri ilaçlarını petri kaplarında birden fazla ilaca dirençli kanser hücrelerinde denediler. Ekip, mevcut kullanılmakta olan paklitaksel formulasyonundan 50 kat daha az eksoPXT kullanarak, aynı kanser yok edici etkiyi gözlemledi.

Araştırmacılar sonrasında tedaviyi ilaca dirençli akciğer kanserine sahip fare modellerinde test ettiler. Akciğerlere nüfuz edişini gözlemlemek için eksozomları bir boya ile yüklediler ve eksozomların kanser hücrelerini araştırıp bulmak ve işaretlemekte titiz olduklarını gördüler.  Bu da onları hem şaşırtıcı derecede iyi bir teşhis aracı hem de güçlü bir terapötik araç haline getiriyor.

 


Kaynak : Bilimfili, Myung Soo Kim, Matthew J. Haney, Yuling Zhao, Vivek Mahajan, Irina Deygen, Natalia L. Klyachko, Eli Inskoe, Aleksandr Piroyan, Marina Sokolsky, Onyi Okolie, Shawn D. Hingtgen, Alexander V. Kabanov, Elena V. Batrakova. Development of exosome-encapsulated paclitaxel to overcome MDR in cancer cells.Nanomedicine: Nanotechnology, Biology and Medicine, 2015; DOI: 10.1016/j.nano.2015.10.012

Neden Farklı Ağrı Kesiciler Sadece Belli Ağrı Türlerinde Etkilidir?

Hiçbir ağrı kesici, bütün ağrı çeşitlerini kapsamaz.

Kafanız, dişiniz veya sırtınız olsun, bir yeriniz ağrıdığı zaman başka bir şey hakkında düşünmek zordur. Eğer çok güçlü değilse, bazıları bunu atlatabilir. Fakat çoğu durumda ağrı sadece daha kötüye gider ve siz bir şey alana kadar geçmeyecektir. Ağrıyı kesen ilaçlar analjezik olarak adlandırılır ve nasıl çalıştıklarına bağlı olarak çeşitlilik gösterirler. Tek bir ağrıkesici bütün ağrı türlerini dindiremez. Hafif ağrılarda işe yarayanlar genelde daha güçlü bir ağrıkesici ile birleştirilmedikleri sürece, şiddetli ağrı üzerinde ufak bir etkiye sahip olurlar.

Eğer ağrınızı etkin bir şekilde kontrol etmek istiyorsanız, ilacınızı onun türüne ve şiddetine göre seçmeniz gerekecektir.

Nosiseptif ağrı

Nosiseptif ağrı, vücut dokusundaki hasar yüzünden oluşur. Eğer ağrı bir baş ağrısı veya burkulan bir ayak bileği kadar hafifse, genel olarak kullanılan reçetesiz ağrı kesiciler etkili olur. Bunlar içinde parasetamol içeren tabletler (Panadol markası gibi), aspirin veya ibuprofen gibi steroit yapısında olmayan anti-enflamatuvar ilaçlar (NSAID’ler) bulunur. Parasetamol, beyne giden ağrı sinyallerini köreltmeye yardımcı olur. NSAID’ler, vücutta üretilen ateş, iltihap ve ağrıya yol açan enzimlerin etkinliklerini kısıtlarlar.

Küçük bir kodein ölçüsüyle beraber parasetamol, aspirin veya ibuprofen içeren hap karışımı, orta derecedeki ağrıyı tedavi etmede kullanılabilir. Avustralya’da bu türden ağrıkesicileri sadece bir eczanede alabilirsiniz. Reçetesiz satılanlar Panadein, Aspalgin ve Nurofen Plus gibi markalara sahiplerdir. Avustralya hükümeti, 2016’nın ortasından itibaren kodein içeren herhangi bir ilacın sadece reçete ile satılacağını açıkladı.

Parasetamol için en yüksek yetişkin dozunun günde 4 gram (sekiz hap) olduğunu unutmamak önemlidir. Önerilen dozdan daha fazlasını almak, karaciğerinize zarar verebilir.

Şiddetliden orta düzeye kadar olan ağrıları dindirmek için genellikle doktor tarafından yazılan ağrıkesiciler, kodein ile beraber opiyoid ağrı kesiciler olan parasetamol hapları (Panadein Forte) ve tramadol haplardır.

Kırılan bir kemikten veya bir ameliyattan sonra yaşadığınız şiddetli ağrı, genelde doktorunuz yazacağı güçlü ağrıkesiciler gerektirir. Bu, bir hap veya iğne ile verilen morfin olabilir. Morfin benzeri ilaçlar, ağrıyı kesmek için beyinde, omurilikte ve diğer vücut bölgelerinde bulunan, opiyoid alıcıları olarak adlandırılan belirli proteinlerle etkileşime girerek ağrıyı dindirirler. Bu opioid alıcıları, endorfin adı verilen vücudun kendi doğal ağrı kesici moleküllerinin kullandıkları ile aynıdır.

Nöropatik ağrı

Nöropatik ağrı, sinirlere gelen zarar yüzünden kaynaklanır. Nosiseptif ve iltihapsal ağrı durumlarının dindirilmesi için etkili olan morfin, NSAID’ler ve parasetamol gibi ağrıkesiciler, nöropatik ağrının dindirilmesi için etkili değillerdir. Bunun sebebi, sinir yaralanmasını takip eden nöropatik ağrının altında yatan işleyişlerin, nosiseptif ve şiddetli iltihapsal ağrıya sebep olanlardan farklı olmasıdır.

Aslında depresyon ve epilepsiyi tedavi etmek için geliştirilmiş ilaçlar, nöropatik ağrının dindirilmesi için ilk seçenek tedavileri olarak önerilirler.


 

Antidepresanlar, vücudun ağrı ile mücadele eden yollarını destekleyerek nöropatik ağrıyı hafifletirler. Buna, ağrı sinyalini omurilik seviyesinde engelleyen, beyindeki sinyal gönderimini artırmak da dahildir. Anti-epilepsi ilaçlarının nöropatik ağrıyı dindirdiği detaylı mekanizmalar türlü türlüdür fakat kesin etki, ağrı sinyallerini köreltmek üzerinedir.

Migren ağrısı

Migren, özellikle güçten düşüren bir ağrı türüdür. Genelde mide bulantısı, kusma ve ışık ile sese duyarlılık eşlik eder. Birkaç saatten birkaç güne kadar sürebilir. Bazı insanlar, yanıp sönen ışıklar veya koku algılamada değişimler gibi migrenin geldiğini gösteren erken uyarı işaretleri niteliğindeki belirtiler yaşarlar.

Eğer parasetamol, aspirin, ibuprofen veya ergotamin (beyindeki kan damarlarını daraltarak migreni hafifletmek için özel olarak yapılmıştır) gibi ağrıkesiciler, belirtilerin başlangıcında alınırsa migren çoğu kez durdurulabilir veya şiddeti azaltılabilir. Şiddetli bir migren nöbetinden ıstırap çekenler için, triptan olarak bilinen reçeteye yazılan ilaçlar, beyin kan damarı genişlemesini tersine çevirerek etkili tedaviler olabilirler.

Devamlı iltihapsal ağrı

Devamlı ağrı, yetişkinlerde her beş kişiden birini etkileyebilir. En yaygın olanlarından birisi, eklem iltihabının en yaygın türü olan, osteoarteritinden kaynaklanan ağrıdır. Osteoarterit ağrı, genelde diz veya kalçada bulunan eklem yerindeki hastalıktan kaynaklanan devamlı bir iltihapsal ağrıdır. Eklem kıkırdağı ve altındaki kemik bozuldukça, eklem iltihaplanır ve bu da ağrıyı tetikler. Osteoarterit için ilk tercih edilen ağrıkesici parasetamoldur.

Daha şiddetli ağrıya sahip olan insanlar için, naproksen gibi NSAID’ler daha etkili olabilir. Fakat bunların devamlı kullanımı, yan etkilerin artmasıyla ilişkilendirilmiştir, özellikle mide zarının ülserleşmesi ve kanamasıyla. Daha az yaygın şekilde, morfin veya morfin gibi güçlü ağrı kesici ilaçlar reçeteye yazılır.

Kanser ağrısı

Çoğu kanser ağrısı, tümörün vücudunuzdaki kemiklere, sinirlere veya diğer organlara baskı yapmasından kaynaklanır. Kemoterapi veya radyoterapi gibi kanser tedavileri ile de ağrı meydana gelebilir. Genellikle parasetamol ile birlikte düzenli olarak ağızdan alınan morfin benzeri ağrı kesiciler, ortadan şiddetliye kadar devamlı kanser ağrısı için reçeteye yazılır.

Tedavinin başlangıcında veya bir doz artışından sonra genellikle uykulu olma hali meydana gelse de, genelde bu durum birkaç hafta sonra azalır. Mide bulantısı, kusma ve kabızlık yan etkilerini en aza indirmek için, tedavinin başlangıcında mide bulantısına karşı ve kabız giderici etkenler verilir.

Yine de, kabızlık devam ederken kabız giderici kullanımının sürdürülmesi çok önemlidir.

 


Kaynak :

  1. Bilimfili
  2.  Here’s why different painkillers are only effective for certain types of pain, www.sciencealert.com/here-s-why-different-painkillers-are-only-effective-for-certain-types-of-pain

Obezite ve Antibiyotik Kullanımı Arasında Bağlantı Olabilir Mi?

Geçtiğimiz 30 yıl içerisinde çocuk yaşta obez olanların sayısı iki kattan daha fazla arttı. Neredeyse 6-11 yaş arası her yüz çocuktan 18’i  sağlıksız vücut ağırlığına sahip. Araştırmalara göre obez çocuklar genellikle obez ebeveynlerin yanında büyüyorlar. Ayrıca obezite sorunu olan çocukların yaşlandıkça ciddi sağlık problemlerine yakalanma olasılıkları da artıyor- diyabet, felç, osteoartrit ve kanser gibi. Obez çocukların ayrıca kendilerine olan güvenlerinde eksiklikler olma ihtimalinden dolayı, okulda ve iş hayatında başarılı olma ihtimalleri de azalıyor.

Çocuk yaşta obezitenin sebeplerine bakarken, genellikle kalorik dengesizliğe odaklanıyoruz; yani genellikle fazla kalori tüketimi ve çok az egzersiz yapma durumunu göz önünde bulunduruyoruz. Fakat, çocuk yaşta obeziteye neden olabilecek başka bir faktör daha var, küçük yaşta antibiyotik tedavisi.

JAMA Pediatrics’de 2014 yılında yayımlanan bir çalışmada, 12 yaşın üzerinde 65,000 çocuğun sağlık kayıtları incelendi. Bulgulara göre, 2 yaşına gelene kadar her 10 çocuktan 7si antibiyotik kullanıyor, ve geniş spektrumlu antibiyotik kullanan bu çocukların yaklaşık %11’i 5 yaşına geldiğinde obeziteye daha yatkın oluyor. Araştırmaya göre, dar spektrumlu antibiyotiklerin obezite konusunda büyük bir etkisi bulunmuyor.

Zararlı mikropları yok etmeye çalışırken, geniş spektrumlu antibiyotikler ayrıca bağırsaktaki yararlı mikroplara da zarar veriyor. Araştırmalar gösteriyor ki, Obeziteye karşı koruma sağlayan bağırsak florası popülasyonu, antibiyotik tedavisinden sonra azalıyor.

Araştırmanın baş yazarı Children’s Hospital of Philadelphia’dan Dr. L. Charles Bailey’e göre bu çalışma geniş spektrumlu antibiyotikleri obezitenin tek suçlusu olarak göstermiyor fakat geniş spektrumlu antibiyotiklerin de obeziteye katkı sağladığı gerçeği yapılan çalışmalarda görülebiliyor.

Araştırmada antibiyotik kullanımı ve obezite arasındaki bağlantı oldukça somut görünse de, bu konunun tam olarak netliğe kavuşması için yeni araştırmalar gerekiyor.

 

Kaynak: Bilimfili

Patrick J. Kiger, Is there a link between antibiotics and obesity?. HowStuffWorks Retrieved 20 July 2015 from http://health.howstuffworks.com/medicine/medication/link-between-antibiotics-and-obesity.htm

Vücut İçinde İlaçları Taşımak İçin: Nanorobotlar

Görseldeki şekil, 8 özel DNA molekülünün oluşturduğu nano-yapıyı gösteriyor. Bu yapı ortamın sıcaklığına göre değişebilen 4 bileşene sahip. Bu değişimler ise ya kapan (1A) ya da açıl (1B) komutunu nano-yapıya iletiyor. Araştırmacılar ortamdaki sıcaklık değişimini kontrol ederek bu yapı içinde HRP (Horseradish Peroxidase / “Yaban Turpu Peroksidaz”) enzimini hapsetmeyi başardılar. (Kredi: Sissel Juul)
Nanorobotlar, istenilen görevi yerine getirebilme özelliğine sahip olan moleküllerdir. İtalya ve ABD’den iş arkadaşları ile işbirliği içinde olan Aarhus Üniversitesi’nden araştırmacılar, DNA molekülünden oluşan, aktif biyomolekülleri içinde taşıyabilen bir nanorobot oluşturmada büyük bir adım attılar.
Zaman içinde bu nanorobotların (DNA nano-kafesi olarak da bilinir) vücut içinde ilaç taşınımı ve hasta hücreler üzerinde hedeflenen bir etkiyi göstermesi için kullanımı şüphesiz gerçekleşecektir.
Vücudun kendi doğal moleküllerini kullanan tasarım
DNA’nın kendi yapısal özelliklerini kullanarak araştırmacılar, vücudun doğal moleküllerinden oluşan 8 özel DNA molekülü tasarladılar. Bu DNA molekülleri karıştırıldığında kendiliğinden bir bütün (nano-kafes) oluşturuyorlar.
Nano-kafes, ortamdaki sıcaklık değişimine göre değişebilen 4 fonksiyonel bileşene sahip. Bu değişimler, nanokafesi ya kapatıyor (Şekil A) ya da açıyor (Şekil B). Ortamın sıcaklık değişimini kontrol ederek araştırmacılar, HRP adlı enzimi nanokafes içinde (Şekil C) hapsettiler. Araştırmalarında HRP enzimini temel almaları ise bu enzimin aktivitesinin kolay takip edilebilmesinden kaynaklanıyor.
Bu yapının çalışabilmesinin sebebi, dış kısmında bulunan açıklıkların, iç kesimde bulunan merkezi küresel oyuktan daha ufak olması. Bu yapı, dış kısımda bulunan açıklıklardan büyük, iç kesimdeki boşluktan ufak moleküllerin hapsedilmesini ve ihtiyaç duyulan bölüme taşınmasını sağlıyor.
Araştırmacılar, bu sonuçları ACS Nano dergisinde yeni yayınladılar ve burada bu nano-kafesi açabilmek için ortam sıcaklığını nasıl kontrol ettiklerini ve HRP enzimini bu yapı kapanmadan önce nasıl içerde hapsettiklerini açıkladılar.
Ayrıca araştırmacılar, HRP’nin bu nano-kafes içinde aktivitesini koruduğunu ve kafesin açıklıklarından geçebilecek kadar küçük moleküllerin içeride son ürün haline geldiklerini gösterdiler.
HRP enziminin nano-kafes içinde hapsedilmesi tersine çevrilebilir, bu yol ise HRP enziminin sıcaklık değişimi ile dışarı salınabilmesine dayanıyor. Araştırmacılar, bu DNA nano-kafeslerinin   –enzimleri ile birlikte – hücre kültürü içinde bulunan hücrelerce hücre içine alınabileceğini de gösterdiler.
Geleceğe bakacak olursak, bu nano-kafesin arkasındaki konseptin ilaçların taşınımı için kullanılacağını öngörebiliriz. İlaçların bu yol ile vücuttaki hasta hücrelere taşınması, vücut açısından daha hızlı ve daha kazançlı olacaktır.
Kaynak: Phys.org

Antibiyotik direnci

 

Sinonim: Antimicrobial resistance (AMR), Superbug, Antibiotikaresistenz

bir mikroorganizmanın antibiyotiklerin etkilerine karşı durabilme yeteneğidir.