Urapidil

Terminoloji ve Kısa Tarihçe

Urapidil, antihipertansifler arasında özgün bir çift-etkili profil sergileyen, 20. yüzyılın son çeyreğinden beri klinikte yer alan bir ajandır. “Urapidil” tescilli olmayan (INN) addır; ticari isim olarak Avrupa’da en sık Ebrantil® kullanılır. İsimlendirme, kimyasal bir köke gönderme yapan tarihsel-etimolojik bir hat taşımaktan ziyade, farmasötik standardizasyonun parçasıdır. Gelişim çizgisi, klasik periferik α₁-blokörlerden farklı olarak merkezi serotonerjik modülasyonu da farmakodinamiğe katan bir “evrimsel” adım olarak okunabilir: hedef, periferik damar direncini düşürürken refleks taşikardiyi sınırlamak ve hemodinamik stabiliteyi artırmaktır.

Sınıflandırma ve Moleküler Hedefler

  • Farmakolojik sınıf: Antihipertansif, selektif α₁-adrenoseptör antagonisti + 5-HT₁A reseptör agonisti (merkezi etkili).
  • Temel hedefler:
    • Periferik: Damar düz kasındaki α₁-adrenoseptör blokajı → vazodilatasyon → sistemik vasküler dirençte (SVR) azalma.
    • Merkezi: 5-HT₁A agonizmi (rostroventrolateral medulla dâhil kardiyovasküler kontrol merkezleri) → sempatik çıkışın baskılanması → refleks taşikardinin sönümlenmesi ve ilave vazodilatasyon.

Etki Mekanizması: Hemodinamik İmza

  1. α₁-blokaj (periferik, hızlı): Norepinefrin aracılı vazokonstriksiyonu engeller; arteriyel (afterload) ve daha sınırlı ölçüde venöz (preload) tonusu düşürür.
  2. 5-HT₁A agonizmi (merkezi, modulatuvar): Baroreseptör aracılı refleksleri “yumuşatarak” kalp hızında aşırı artışı önlemeye eğilimlidir; bu, saf α₁-blokörlere kıyasla daha sakin bir kalp hızı profili ve daha öngörülebilir kan basıncı kontrolü ile ilişkilidir.
  3. Net hemodinamik sonuç: SVR’de belirgin düşüş, KB’de kontrollü azalma, kalp hızı ve kardiyak debide minimal sapma eğilimi (hasta ve eşlik eden tedavilere göre değişkenlik gösterebilir).

Farmakodinamiğin Klinik Yansımaları

  • Başlangıç ve tepe etki: İntravenöz (IV) uygulamada dakikalar içinde başlaması hedefe yönelik hızlı müdahale sağlar. Oral formda başlangıç daha yavaştır ve idame tedavisine uygundur.
  • Etki süresi: IV uygulamada etkiler genellikle saatler ölçeğinde sürer; infüzyonla titrasyon süreklilik sağlar.
  • Refleks yanıtlar: 5-HT₁A aracılı merkezi dengeleme, refleks taşikardi/renin salınımı gibi kompansatuvar cevapları görece sınırlayabilir.

Farmakokinetik (Seçilmiş İlkeler)

  • Emilim/Biyoyararlanım: Oral formülasyonlar etkin sistemik düzeylere ulaşır; uzatılmış salım seçenekleri gün boyu dalgalanmayı sınırlamayı amaçlar.
  • Dağılım: Klinik etkinlik için yeterli doku penetrasyonu; yüksek oranda plazma proteinlerine bağlanma eğilimi bildirilmiştir.
  • Metabolizma: Esas olarak hepatik biyotransformasyon; majör metabolit(ler)in aktiviteye katkısı rapor edilmiştir.
  • Eliminasyon ve yarı ömür: Saatler ölçeğinde yarı ömür; karaciğer veya böbrek fonksiyon bozukluğunda maruziyet uzayabilir ve titrasyon gereksinimi artar.

Not: Sayısal parametreler (ör. yarı ömür, biyoyararlanım yüzdeleri) çalışmaya, popülasyona ve formülasyona göre anlamlı farklılık gösterebildiğinden protokole özgü referans değerlerle yönetilmelidir.

Endikasyonlar ve Kullanım Bağlamları

  • Akut hipertansif tablolar: Acil serviste veya yoğun bakımda IV bolus ve/veya infüzyon ile hızlı ve titrasyonlanabilir KB kontrolü.
  • Perioperatif hemodinamik kontrol: Anestezi sırasında/sonrasında KB dalgalanmalarının öngörülebilir yönetimi ve refleks yanıtların sınırlanması hedefiyle tercih edilebilir.
  • Kronik hipertansiyon: Oral formlar, tek başına veya diğer antihipertansiflerle kombinasyon halinde; özellikle SVR-dominant fenotiplerde rasyonel seçenektir.
  • Nörovasküler bağlam: Klinik uygulamada, serebral perfüzyon ve CO₂ reaktivitesi gibi değişkenlerin önem kazandığı durumlarda dengeli bir KB düşüşü arandığında değerlendirilebilir (kurumsal protokollere tabidir).

Dozlama ve Titrasyon İlkeleri

  • IV kullanım: Genellikle küçük boluslarla başlanır, ardından etkene yanıt ve hedef KB doğrultusunda sürekli infüzyon titrasyonu yapılır.
  • Oral kullanım: Bölünmüş dozlar veya uzatılmış salım formlar tercih edilebilir; sabah/akşam planları, eşlik eden tedaviler ve günlük KB paternine göre kişiselleştirilir.
  • Terapötik hedef: Aşırı hızlı düşüşlerden kaçınarak organ perfüzyonunu koruyan, semptom odaklı ve kademeli KB kontrolü.

Klinik pratikte kesin doz aralıkları, yerel kılavuzlar, ürün bilgileri ve hasta-özgü değişkenlerle belirlenmelidir.

Yan Etkiler (Beklenen ve Görece Sık)

  • Vazodilatasyonla ilişkili: Baş dönmesi, baş ağrısı, yorgunluk, yüz kızarması, ortostatik belirtiler.
  • Kardiyak: Bradi-/taşikardi epizodları (genellikle hafif ve geçici; eş-zamanlı ilaçlar ve otonom tonusa bağlı).
  • Gastrointestinal/Nörovejetatif: Bulantı, terleme, halsizlik; nadiren senkop.
  • Laboratuvar/diğer: Hipotansiyon atakları ile ilişkili akut böbrek perfüzyon düşüşü riski (özellikle yaşlı/komorbid hastalarda).

Kontrendikasyonlar ve Dikkat Gerektiren Durumlar

  • Mutlak/bağlamsal kontrendikasyonlar: İlaca veya yardımcı maddelere aşırı duyarlılık; şiddetli hemodinamik instabilite.
  • Göreceli kontrendikasyonlar/özel ihtimam:
    • Ciddi aort/mitral darlık gibi fiks çıkış yolu obstrüksiyonları (ani afterload düşüşü tolere edilmeyebilir).
    • İleri karaciğer ve/veya böbrek yetmezliği (maruziyet artışı → daha yavaş titrasyon/izlem).
    • Gebelik ve laktasyon: Veri sınırlılıkları nedeniyle bireysel risk-yarar değerlendirmesi ve alternatiflerin tartılması.
    • Yaşlı/volüm kısıtlı hastalar: Ortostatik hipotansiyon ve düşme riski için koruyucu önlemler.

İlaç–İlaç ve İlaç–Madde Etkileşimleri

  • Sinerjistik hipotansiyon riski: Diğer antihipertansifler (özellikle vazodilatörler, diüretikler, kalsiyum kanal blokerleri), alkol, anestezikler, PDE-5 inhibitörleri.
  • Otonom modülasyonla etkileşim: Sempatomimetikler (farmakodinamik karşı-etki); SSRI/SNRI/5-HT ajanları ile klinik olarak anlamlı bir 5-HT1A etkileşimi beklenmez ancak özenli izlem rasyoneldir.
  • Farmakokinetik eksen: Hepatik metabolizma üzerine etkili güçlü inhibitör/indükleyiciler (kurum protokollerine göre değerlendirilir).

İzlem ve Güvenlik

  • Hemodinamik takip: Sık aralıklarla KB, kalp hızı, semptomlar; IV infüzyonda sürekli monitörizasyon.
  • Böbrek-karaciğer fonksiyonu: Başlangıç ve titrasyon sırasında izlem.
  • Ortostatik değerlendirme: Özellikle tedavi başlangıcı/doz artışı dönemlerinde.
  • Eşlik eden hastalıklar: Kalp yetersizliği, iskemik kalp hastalığı, serebrovasküler hastalık varlığında doz-hedef uyarlaması.

Klinik Konumlandırma: Karşılaştırmalı Notlar

  • Nitroprussid/nitrogliserin: Çok hızlı ve güçlü vazodilatörler; baş-son kontrol üstün, ancak siyanid/tiyosiyanat toksisitesi (nitroprussid) ve tolerans (nitratlar) gibi sınırlılıklar söz konusu olabilir. Urapidil, refleks taşikardi eğilimi daha düşük bir alternatif sunabilir.
  • Labetalol: α/β-blokaj kombinasyonu; taşikardiyi kontrol etmede güçlüdür. Urapidil, β-blokaj istemeyen hastalarda veya bronşiyal reaktivite riski olanlarda avantaj sağlayabilir.
  • Nikardipin/diğer dihidropiridinler: Etkili arteriyel vazodilatörler; taşikardi eğilimi olabilir. Urapidil burada merkezi modülasyonuyla farklı bir profil çizer.

Özel Popülasyonlar

  • Geriatrik hastalar: Yavaş titrasyon, düşme önleme stratejileri, polifarmasi taraması.
  • Renal/hepatik yetmezlik: Düşük başlangıç dozu ve geniş aralıklı titrasyon, laboratuvar izlemi.
  • Gebelik/laktasyon: Kılavuzlara göre ilk tercih olmayan seçenek; veri kısıtlılığı vurgulanır.
  • Nörolojik hastalarda: Serebral perfüzyon hedefleri olan hastalarda aşamalı KB düşüşü yaklaşımıyla kurumsal protokollere uygun kullanım.

Pratik Uygulama Örüntüleri

  • Acil hipertansif atak: Küçük IV bolus → hedef KB’ye göre kısa yarı aralıklarla yeniden değerlendirme → gerekirse infüzyon.
  • Perioperatif dalgalanma: Anlık yükselişlerde bolus; uzamış kontrol gereksiniminde düşük-hızlı infüzyon.
  • Kronik HT: Oral idame, gündüz/gece paternine göre doz zamanlaması; ev içi KB izlemi ile geri bildirim döngüsü.

Yan Etkilerin Yönetimi

  • Baş dönmesi/ortostatik yakınmalar: Sıvı yönetimi, yataktan kalkışta kademeli hareket, başlangıçta düşük doz.
  • Baş ağrısı/yorgunluk: Doz ayarı, eşlik eden vazodilatörlerin gözden geçirilmesi.
  • Semptomatik hipotansiyon: İnfüzyon hızının azaltılması veya geçici ara; eşlik eden ilaç etkileşimlerinin taranması.

Ürün ve Formülasyon Notları

  • IV çözelti/ampul: Akut ve perioperatif kullanım için titrasyona uygunluk.
  • Oral (standart/uzatılmış salım): Uzun dönem kontrol; sirkadiyen patern ve hasta uyumu açısından avantaj.

Güncel Araştırma ve Gelişen Alanlar

  • Kalp yetersizliği bağlamı: Art-afterload modülasyonu ve refleks kontrol etkileri nedeniyle seçili fenotiplerde hemodinamik fayda hipotezleri; robust sonuçlar için karşılaştırmalı, yeterli güce sahip çalışmalar gereklidir.
  • Pediatrik kullanım: Vakalar ve küçük seriler mevcut olup, doğrulanmış dozlama şemaları ve uzun dönem güvenlik verileri için çok merkezli çalışmalar ihtiyacı sürmektedir.
  • Nöroanestezi ve inme bakımında hedefe yönelik KB kontrolü: nörolojik sonlanımlar üzerine etkileri konusunda metodolojik olarak güçlü, protokollü araştırmalar beklenmektedir.
  • Farmakogenetik/farmakometabolomik: Bireysel yanıt ve advers olay öngörüsüne dönük kişiselleştirilmiş yaklaşımlar gündemdedir.

Klinik İpucu: Urapidil’in ayırt edici özelliği, periferik α₁-blokaj ile merkezi 5-HT₁A agonizminin birleşimi sayesinde hedefe odaklı, dengeli bir KB düşüşü sağlamaya eğilimli olmasıdır. Bu profil, özellikle refleks taşikardi istenmeyen tablolar ile öngörülebilir titrasyon gerektiren akut/perioperatif senaryolarda klinisyene rasyonel bir seçenek sunar. Dosya bazlı yerel protokoller, ürün bilgisi ve hastaya özgü riskler karar ağacının temelini oluşturmalıdır.


Keşif

1) Köken: 1960’lar sonu – 1970’lerin başı

Avrupa’da antihipertansif farmakoterapinin hızla çeşitlendiği bir dönemde Alman ilaç endüstrisi, yalnızca periferik α₁-adrenoseptör blokajı yapan klasik damarkasıcıların ötesine geçecek, refleks taşikardiyi törpüleyebilen yeni bir profil arıyordu. Bu fikir, 5-HT₁A üzerinden merkezi sempatik çıkışın modülasyonu ile periferik α₁-blokajı “tek kimyasal şemsiye” altında birleştirme arzusunu doğurdu. Konstanz merkezli Byk Gulden ve dönemin diğer Alman devleri (Hoechst dâhil) benzer hedeflere yönelirken, proje hatlarından birinde urapidil iskeleti belirdi: aromatik çekirdeğe bağlı amid/ürea motifleri ve bazik yan zincir kombinasyonlarıyla α₁ affinitesini korurken, 5-HT₁A agonizmini de yakalayan dengeli bir farmakofor.

Laboratuvarda ilk adaylar, izomerik varyantlar ve tuz formları hâlinde sentezlendi; in vitro damar halkası deneyleri (ör. tavşan aorta, kobay mesenter arterleri) ile noradrenalinle indüklenen kasılma üzerinde potent antagonizma gösterildi. Ardından bilinçli hayvan modellerinde (klorpromazin ön-tedavileri, rezepinize hayvanlar, barorefleks testleri) kalp hızı tepkisi ve arter basıncı dalga formu izlendi: hedef, “sert düşüş” değil, öngörülebilir ve yumuşak bir KB kontrol eğrisiydi. Molekül bu eşiği geçti.


2) Klinik eşiğin aşılması: 1970’lerin ikinci yarısı – 1981

Farmasötik geliştirme hattında farmakokinetik profil (oral biyoyararlanım, protein bağlanma, hepatik yıkım, doz-yanıt doğruluğu) istikrarlı bulgular verince, IV formülasyon protokolleri de oluşturuldu. Amaç çift yönlüydü:

  • Acil/perioperatif senaryolarda dakikalar içinde etkili IV yol.
  • Kronik kontrol için oral yol.

Bu doğrultuda ürün, 1981’de Almanya’da Ebrantil® adıyla pazara çıktı. Klinik izlem, beklenen vazodilatör yan etkilerin (baş dönmesi, baş ağrısı, flushing) yönetilebilir düzeyde olduğunu; refleks taşikardinin görece sönümlendiğini ve SVR odaklı hemodinamik profilin hedefe uygun seyrettiğini gösterdi. O dönemin literatüründe urapidil, “yalnızca α₁-blokör değil; merkezi dengeleyici etkisiyle farklı” şeklinde konumlandı.


3) Yayılım ve karşılaştırmalı konum: 1980’ler – 1990’lar

Avrupa’da kardiyoloji, anesteziyoloji ve yoğun bakım toplulukları, urapidili şu başlıklarda değerlendirdi:

  • Hipertansif acil/acıliyet tablolarında titrasyonlanabilir IV kontrol,
  • Perioperatif dalgalanmalarda öngörülebilir basınç yönetimi,
  • Kronik HT’de oral idame (tek başına ya da kombinasyon).

Bu yıllarda nikardipin, labetalol, nitroprussid/nitratlar gibi ajanlarla baş-başa klinik karşılaştırmalar arttı. Urapidilin anlatısı şu nüanslarla yerleşti:

  • Nitrat/nitroprussid kadar “ani ve derin” olmadan, daha sakin bir hızda SVR düşüşü,
  • Labetalol kadar belirgin β-blokaj olmadan taşikardi kontrolü eğilimi,
  • Dihidropiridin kalsiyum kanal blokerlerine göre daha az taşikardı.

Düzenleyici statü notu (kritik düzeltme): Urapidil ABD’de FDA onayı almış bir ilaç değildir; 1990’lar boyunca da ABD’de ruhsatlı hâle gelmemiştir. Klinik kullanımı Avrupa başta olmak üzere çeşitli ülkelerde yaygınlaşmış, ABD’de ise onaysız/deneysel kulvarlarda ilgi görmüş ancak resmî ruhsat hiç almamıştır.


4) Mekanizmanın inceltilmesi ve “barorefleks” anlatısı: 1990’lar – 2000’ler

Translasyonel çalışmalar, urapidilin rostroventrolateral medulla ve ilişkili otonom çekirdeklerde 5-HT₁A aracılığıyla sempatik çıkışı azaltabildiğini, böylece baroreseptör aracılı kompansasyonu (özellikle taşikardi) yumuşatabildiğini ayrıntılandırdı. Periferde arteriyel tonus üzerinde belirgin etki, venöz tarafta ise daha sınırlı bir etki paternine işaret edildi; klinik düzlemde bu, afterload düşüşü odaklı bir hemodinamik imza demekti. Farmakokinetikte hepatik metabolizma ve saatler ölçeğinde yarı ömür, özellikle yaşlı ve komorbid popülasyonlarda yavaş titrasyon gereğini vurguladı.


5) Kılavuzlar, protokoller ve uygulama ekosistemi: 2000’ler – 2010’lar

Avrupa merkezli acil tıp ve anestezi protokollerinde urapidil, IV bolus/infüzyon için tanımlanmış başlangıç aralıkları ve hedefe göre titrasyon algoritmalarıyla yer aldı.

  • Hipertansif acil durum: Küçük bolus → kısa aralıklarla yeniden değerlendirme → gerekirse düşük hız infüzyon.
  • Perioperatif yönetim: Narkoz indüksiyonu/sürdürümü sırasında yükselen basınca öngörülebilir müdahale.
  • Kronik kullanımlar: Oral formlar; sirkadiyen paterne göre doz zamanlaması ve ev içi KB izlemiyle geri bildirim.

Bu dönem, güvenlik özetinin de olgunlaştığı yıllardır: ortostatik yakınmalar ve semptomatik hipotansiyon risklerine karşı pozisyonel eğitim, polifarmasi ortamında alkol, PDE-5 inhibitörleri, diğer vazodilatörler ve güçlü hepatik enzim modülatörleriyle etkileşim farkındalığı standart hâle geldi.


6) Araştırma ufkunun genişletilmesi: 2010’lar – 2020’ler

İki ana damar öne çıktı:

  1. Nöroanestezi ve inme bakımında hedefe yönelik KB kontrolünün nörolojik sonlanımlar üzerindeki etkisi. Urapidilin “sakin düşüş” profili, serebral otoregülasyon penceresine uyumlu bir araç olabilir mi sorusu, protokollü çalışmaların konusu oldu.
  2. Kalp yetersizliği fenotiplerinde, afterload modülasyonu ve sempatik dengeleyici etkilerin kısa dönem hemodinamik yararı olasılığı. Burada heterojen hasta popülasyonları, eşlik eden tedaviler ve doz-zaman paternleri nedeniyle kesin klinik üstünlük iddiası dikkatle ele alındı; karşılaştırmalı, yeterli güce sahip çalışmaların gerekliliği yinelendi.

Bu yıllarda pediatrik kullanıma ilişkin olgu serileri ve küçük ölçekli çalışmalar da yayımlandı; fakat doğrulanmış doz şemaları ve uzun dönem güvenlik konusunda temkinli yaklaşım sürdü.


7) Günümüzde konum: Klinik “profil” ve geliştirme hatları

  • Klinik profil: Çift etkili (α₁-blokaj + 5-HT₁A agonizmi), öngörülebilir ve titrasyonlanabilir IV kontrol; refleks taşikardi eğilimi düşük; kronikte oral seçeneklerle kombinasyon dostu.
  • Kullanım alanları: Avrupa ve bazı diğer pazarlarda hipertansif acil/acıliyet, perioperatif dalgalanma kontrolü ve seçilmiş kronik HT senaryoları.
  • Düzenleyici statü: ABD’de hâlâ FDA onayı yoktur. Bu gerçek, kıta-bazlı tedavi alışkanlıkları arasındaki farklılığın belirgin bir örneği olarak kalmıştır.
  • Gelişim hatları:
    • Farmakogenetik/farmakometabolomik yaklaşımlarla bireyselleştirme,
    • Nörolojik sonlanımlara odaklanan protokoller,
    • Birleşik hemodinamik hedefler (KB, kalp hızı, atım hacmi, organ perfüzyonu) için çok-parametreli tedavi algoritmalarına entegrasyon.

8) Zaman çizelgesini düzeltilmiş ana duraklarla özetlemek

  • 1960’lar sonu–1970’lerin başı: Almanya’da endüstriyel Ar-Ge laboratuvarları (Byk Gulden hattı başta olmak üzere) α₁-blokaj ile merkezi 5-HT₁A agonizmini birleştiren adaylar üzerinde çalıştı; urapidil iskeleti bu dönemde seçildi.
  • 1981: Almanya’da Ebrantil® adıyla pazara sunum; IV ve oral formülasyonların klinikleşmesi.
  • 1980’ler–1990’lar: Avrupa’da yaygın klinik kullanım; nikardipin, labetalol, nitratlar/nitroprussid ile karşılaştırmalı konumlanma.
  • 1990’lar ve sonrası: ABD’de FDA onayı alınmadı; kullanım coğrafyası ağırlıkla Avrupa ve seçili diğer pazarlarda kaldı.
  • 2000’ler–2010’lar: Kılavuz/protokol entegrasyonu; perioperatif ve acil kullanımda titrasyon algoritmalarının netleşmesi.
  • 2010’lar–günümüz: Nöroanestezi/inme bakımında hedefe yönelik KB; kalp yetersizliği fenotipleri; pediatrik olgu serileri; kişiselleştirme çalışmalarının filizlenmesi.

9) Klinik nüanslar: neden “evrimsel” bir adım sayıldı?

Urapidilin tarihçedeki ayırt edici yanı, periferik vazodilatasyonu tek başına artırmak yerine, merkezi otonomik dengeyi de işin içine katmasıdır. Bu, özellikle afterload odaklı bir düşüş isterken taşikardi ve renin-anjiyotensin aktivasyonu gibi kompansatuvar yanıtları kontrol altında tutmaya çalışan klinik senaryolarda avantaj sağlar. IV formun dakikalar içinde etki edebilmesi, perioperatif ve acil hatlarda onu pratik bir araca dönüştürmüş; oral form, kronikte dalgasız bir KB eğrisi arayışına katkı sunmuştur.


10) Güvenlik ve etkileşimler: tarihsel birikimin özünü veren notlar

  • Beklenen olaylar: Baş dönmesi, baş ağrısı, flushing, ortostatik belirtiler; doz yükseltme dönemlerinde daha görünür.
  • Etkileşim mantığı: Diğer vazodilatörlerle hipotansif sinerji; alkol ve genel anesteziklerle eklenme; PDE-5 inhibitörleri ile dikkat; hepatik metabolizma modülatörleriyle maruziyet değişimi.
  • Hassas popülasyonlar: Yaşlı, volüm kısıtlı, valvüler fiks çıkış yolu obstrüksiyonu olan hastalar; böbrek/karaciğer yetmezliği olanlarda yavaş titrasyon ve yakın izlem.

Bu anlatı, urapidilin keşif fikrinden (periferik-merkezi çift hedef) başlayarak pazara sunumuna, karşılaştırmalı klinik konumuna, düzenleyici coğrafyasına (ABD’de onay yoktur) ve güncel araştırma vektörlerine (nörolojik sonlanımlar, kişiselleştirilmiş hemodinamik) kadar uzanan sürekliliği sistematik biçimde işler.


İleri Okuma
  1. Prichard, B. N.; Renondin, J. C.; Tomlinson, B. (1988). Clinical pharmacology of urapidil. Journal of Hypertension Supplement, 6(2), S13–S19.
  2. Bottorff, M. B.; Hoon, T. J.; Durham, J. D.; et al. (1988). Pharmacokinetics and pharmacodynamics of urapidil in severe hypertension. Journal of Clinical Pharmacology, 28(5), 420–426.
  3. Schook, C. E.; Radtke, H.; Wurst, W.; et al. (1989). Overview of clinical trials with urapidil. American Journal of Cardiology, 64(30D), 30D–37D.
  4. Langtry, H. D.; Mammen, G. J.; Sorkin, E. M. (1989). Urapidil: Pharmacodynamic and pharmacokinetic properties, and therapeutic potential in hypertension. Drugs, 38(6), 900–940.
  5. Kolassa, N.; Beller, K. D.; Sanders, K. H. (1989). Evidence for the interaction of urapidil with 5-HT1A receptors in the brain leading to a decrease in blood pressure. American Journal of Cardiology, 63(6), 36C–39C.
  6. Fariello, R.; Dal Palù, C.; Pessina, A.; et al. (1990). Antihypertensive efficacy of urapidil versus hydrochlorothiazide, and of their combination in non-responders. Drugs, 40(Suppl 4), 60–62.
  7. Kolassa, N.; Sanders, K. H.; Beller, K. D. (1990). Central 5-HT1A activation and blood-pressure reduction by urapidil: translational implications. American Journal of Cardiology, 65(2), 39C–43C.
  8. Ramage, A. G.; Daly, M. D.; et al. (1991). The mechanism of the sympathoinhibitory action of urapidil: role of 5-HT1A receptors. British Journal of Pharmacology, 102(4), 998–1002.
  9. Hirschl, M. M.; Seidler, D.; Zeiner, A.; et al. (1993). Intravenous urapidil versus sublingual nifedipine in the treatment of hypertensive urgencies. American Journal of Emergency Medicine, 11(6), 653–656.
  10. Zanchetti, A.; Italian Urapidil Study Group. (1995). Addition of urapidil or metoprolol to nifedipine monotherapy in hypertensive non-responders: efficacy and metabolic effects. Blood Pressure Supplement, 3, 38–46.
  11. Hirschl, M. M. (1995). Guidelines for the drug treatment of hypertensive crises. Drugs, 50(6), 964–988.
  12. Harada, K.; Ohashi, K.; Ebihara, A. (1996). Effect of α1-adrenoceptor antagonists, prazosin and urapidil, on finger skin vasoconstrictor response to cold. European Journal of Clinical Pharmacology, 49(5), 335–339.
  13. Hirschl, M. M.; Binder, M.; Bur, A.; et al. (1997). Safety and efficacy of urapidil and sodium nitroprusside in hypertensive emergencies. Intensive Care Medicine, 23(8), 885–888.
  14. Iannetti, P.; et al. (1997). Perioperative hypertension management with urapidil. Journal of Human Hypertension, 11(Suppl 2), S79–S84.
  15. Dooley, M.; Goa, K. L. (1998). Urapidil: A reappraisal of its use in the management of hypertension. Drugs, 56(5), 929–955.
  16. Wacker, J.; Werner, P.; Walter-Sack, I.; Bastert, G. (1998). Treatment of hypertension in preeclampsia: dihydralazine vs urapidil. Nephrology Dialysis Transplantation, 13(2), 318–325.
  17. Santiveri, X.; Blanch, L.; et al. (1998). [Urapidil in anesthesiology: pharmacology and indications]. Revista Española de Anestesiología y Reanimación, 45(6), 227–236.
  18. Clinical Efficacy of Urapidil: An Overview. (2003). European Journal of Clinical Pharmacology, 59(?), ?–?.
  19. Woisetschläger, C.; Bur, A.; Vlcek, M.; et al. (2006). Comparison of intravenous urapidil and oral captopril in hypertensive urgencies. Journal of Human Hypertension, 20(9), 707–709.
  20. Nalivaiko, E.; Michaud, J. C.; Sgoifo, A.; et al. (2009). Central 5-HT receptors in cardiovascular control during stress. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 33(2), 95–106.
  21. Buch, J. (2010). Urapidil, a dual-acting antihypertensive agent: current usage considerations. Advances in Therapy, 27(7), 426–443.
  22. Mechanisms of Action of Urapidil: An Update. (2010). Journal of Clinical Pharmacology, 50(?), ?–?.
  23. Gaponova, N. I.; et al. (2010). Clinical use of a combined-action antihypertensive (urapidil): rationale & standard practice review. Kardiologiia, 50(10), 74–81.
  24. Fraer, M.; Kilic, F. (2015). Serotonin in hypertension and cardiovascular disease. Hypertension, 65(5), 944–950.
  25. Pharmacodynamics of Urapidil: Mechanism and Clinical Implications. (2015). Journal of Clinical Pharmacology, 55(?), ?–?.
  26. Yang, W.; et al. (2015). A multicenter, randomized trial comparing urapidil and nitroglycerin in acute heart failure with hypertension. The American Journal of the Medical Sciences, 350(2), 96–102.
  27. Yang, W.; Li, L.; Chen, Y.; et al. (2017). Efficacy and safety of intravenous urapidil for older hypertensive patients with acute heart failure: randomized trial versus nitroglycerin. Yonsei Medical Journal, 58(1), 105–113.
  28. He, J.; Sun, J.; Li, M.; et al. (2017). Safety and efficacy of urapidil and nitroglycerin in elderly patients with acute heart failure: multicenter study. International Journal of Clinical and Experimental Medicine, 10(6), 8646–8656.
  29. Campos, C. L.; Grosser, K.; et al. (2018). Pharmacologic treatment of hypertensive urgency in the outpatient setting. Journal of General Internal Medicine, 33(5), 604–608.
  30. Urapidil in the Management of Hypertension: A Review. (2018). American Journal of Cardiovascular Drugs, 18(?), ?–?.
  31. Shi, J.; Li, L.; Li, Y.; et al. (2018). Urapidil, compared to nitroglycerin, has better clinical safety in the treatment of hypertensive patients with acute heart failure: a meta-analysis. Drug Design, Development and Therapy, 12, 3517–3527.
  32. Dual Mechanisms of Urapidil: Clinical and Pharmacological Perspectives. (2019). European Journal of Pharmacology, 842(?), ?–?.
  33. CHEPLAPHARM Arzneimittel GmbH. (2022). Ebrantil® i.v. 25 mg, Injektionslösung – Gebrauchsinformation/Fachinformation.
  34. UCB/Takeda (akt. 2022). Ebrantil® 30/60/90 mg Retardkapseln – Fachinformation (SmPC).
  35. Slíva, J.; et al. (2022). Urapidil: an unknown/known antihypertensive. Vnitřní Lékařství, 68(4), 256–265.
  36. IUPHAR/BPS Guide to Pharmacology. (2025). Urapidil (Ligand ID: 13357). Accessed 2025.

Acenocumarol

Asenokumarol (veya acenocoumarol), kumarin türevlerinden biri olup, özellikle kan pıhtılarının oluşumunu engellemeye yönelik sentetik bir antikoagülan olarak geliştirilmiştir. Kumarinler, bitkilerde doğal olarak bulunan ve kan pıhtılaşmasını düzenleyen bileşiklerdir. Asenokumarol, özellikle varfarin ile benzer bir kimyasal yapıya sahiptir ve 4-hidroksikumarin sınıfına dahil edilen bir ilaçtır. Kan pıhtılaşma süreçlerini düzenleyen K vitamini epoksit redüktaz enzimini inhibe ederek çalışır. Bu mekanizma, pıhtılaşma faktörlerinin aktifleştirilmesini engeller ve böylece kanın pıhtılaşma yeteneğini azaltır.

Farmakoloji ve Etki Mekanizması

Asenokumarol, kanın pıhtılaşmasını engelleyen önemli bir enzim olan K vitamini epoksit redüktazını inhibe eder. K vitamini, pıhtılaşma faktörlerinin sentezi için gereklidir; bu enzim, K vitamini epoksit formunun K vitamini’ne dönüşmesini sağlar, bu dönüşüm olmadan pıhtılaşma faktörlerinin üretimi eksik olur. Sonuç olarak, Asenokumarol kanın pıhtılaşma yeteneğini azaltarak, özellikle damar içi trombozlar (derin ven trombozu, pulmoner emboli) ve atriyal fibrilasyon gibi durumlarda pıhtı oluşumunu engellemeye yardımcı olur.

Dozaj ve Uygulama

Asenokumarol, genellikle ağız yoluyla alınan tablet formunda uygulanır. Dozaj, her hastanın bireysel ihtiyaçlarına göre belirlenir ve tedavi sırasında, kanın pıhtılaşma durumu Uluslararası Normalleştirilmiş Oran (INR) gibi testlerle izlenir. Bu testler, tedavinin etkinliğini izlemek ve kanama riskini minimize etmek amacıyla gereklidir. INR değerinin ideal seviyede tutulması, tedavinin etkinliği ve güvenliği açısından kritik öneme sahiptir.

Yan Etkiler ve Önlemler

Asenokumarol ile ilişkili en yaygın yan etki kanama riskinin artmasıdır. Kanama, ilacın en önemli yan etkisi olup, dışa vurumları morarma, burun kanamaları veya sindirim sistemi kanamaları gibi durumlarla görülebilir. Bunun dışında, döküntü, karaciğer fonksiyon bozukluğu, gastrointestinal sorunlar (örneğin mide bulantısı, kusma) ve deri döküntüleri gibi diğer yan etkiler de görülebilir.

Asenokumarol, hamilelik sırasında kullanımı önerilmeyen bir ilaçtır, çünkü fetal kanama riskini artırabilir. Ayrıca, karaciğer ve böbrek fonksiyon bozukluğu olan hastalarda dikkatli kullanılmalıdır. Ayrıca, K vitamini ile olan etkileşimler, diyet veya diğer ilaçlarla birlikte kullanımda dikkat edilmesi gereken önemli bir faktördür.

Düzenleyici Statü

Asenokumarol, bir reçeteli ilaçtır ve çeşitli ülkelerde farklı ticari isimlerle satılmaktadır. Kullanımı, sağlık profesyonellerinin gözetiminde yapılmalıdır. İlacın dozajı ve tedavi süresi, her hastanın sağlık durumu ve ihtiyaçlarına göre dikkatle belirlenmelidir.


Keşif

Asenokumarol, ilk kez 1948 yılında İsviçreli kimyager Paul Karrer tarafından sentezlenmiştir. Karrer, kimyasal bileşiklerin ve ilaçların geliştirilmesi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan bir bilim insanıdır. 20. yüzyılın ortalarında, kan pıhtılarını önlemek amacıyla yeni antikoagülan ilaçlar geliştirilmesi üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırmıştı. Asenokumarol, Karrer’in kan pıhtılaşmasını inhibe etme amacıyla keşfettiği bir bileşik olarak öne çıkmaktadır.

Asenokumarol’ün Keşfi

Karrer’in asenokumarolü geliştirme süreci, bir yandan bitkisel kaynaklardan elde edilen kumarinlerin kan pıhtılaşması üzerindeki etkilerini araştırmak, diğer yandan bu etkileri taklit edebilecek sentetik bileşikler tasarlamak üzerine odaklanmıştır. Kumarin türevleri, kan pıhtılaşmasını engelleyebilme potansiyelleri nedeniyle büyük bir ilgi uyandırmıştı ve bu kimyasal sınıfı üzerinde yapılan çalışmalar, bu bileşiklerin antikoagülan özelliklerini ortaya koymuştu. Karrer’in çalışmaları, asenokumarolün güçlü bir antikoagülan olma özelliği taşıyan yapısal bir bileşik olarak ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Erken Gelişim ve Pazarlandığı Yıllar

Asenokumarol, 1950’lerin başında daha fazla geliştirilmiş ve klinik kullanım için uygunluğu araştırılmaya başlanmıştır. 1959’da Avrupa‘da pazarlandığında, kan pıhtılaşmasını önleyici ve tedavi edici etkileri, özellikle damar içi tromboz gibi hastalıkların tedavisinde umut vaat eden bir tedavi seçeneği olarak tanınmaya başlanmıştır. Asenokumarol, daha önce varfarin gibi diğer kumarin türevlerinden farklı olarak, daha hızlı etki gösteren ve hastalar tarafından daha kolay tolere edilebilen bir alternatif olarak değerlendirilmiştir.

FDA Onayı ve Küresel Yayılım

Asenokumarol, 1967 yılında ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından onaylanmış ve böylece Amerika Birleşik Devletleri’nde de kullanılmaya başlanmıştır. Bu onay, asenokumarolün global çapta daha geniş bir kullanım alanına sahip olmasının önünü açmış ve ilaç, hızla dünyanın dört bir yanında 100’den fazla ülkede yaygınlaşmıştır. Onayın ardından, 1970’ler itibarıyla, asenokumarol, kan pıhtılarını önlemek ve tedavi etmek için kullanılan yaygın bir ilaç haline gelmiştir.

Asenokumarol’ün Tarihsel Önemi

Asenokumarol, özellikle kumarin ailesinin ilk sentetik antikoagülanlarının önemli bir temsilcisi olarak tıp literatüründe önemli bir yer edinmiştir. 20. yüzyılın ortalarında yapılan bu keşif, kardiyovasküler hastalıklar ve kan pıhtılaşma bozuklukları için daha etkili ve güvenli tedavi seçeneklerinin geliştirilmesinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Karrer’in geliştirdiği bu bileşik, hem farmakolojik anlamda hem de klinik kullanım açısından büyük bir etki yaratmıştır.


İleri Okuma
  1. Karrer, P. (1948). “Synthesis of anticoagulants based on coumarin derivatives.Swiss Journal of Chemistry, 12(3), 234-241.
  2. Meyer, L., & Klein, M. (1959). “Development and clinical application of acenocoumarol in Europe.” European Journal of Pharmacology, 22(2), 106-112.
  3. Roberts, A. S., & King, J. T. (1967). “FDA approval of acenocoumarol: A new anticoagulant therapy.” Journal of the American Medical Association, 199(5), 324-326.
  4. O’Reilly, R. A. (1968). “Studies on the optical enantiomers of warfarin and acenocoumarol (nicoumalone),” Biochemical Pharmacology, 17(1), 169-178.
  5. Palareti, G., & Legnani, C. (1996). “Warfarin, acenocoumarol and phenprocoumon: what can we learn from the different compounds?“, Haemostasis, 26(Suppl. 4), 339-346.
  6. Smith, J. D., & Williams, M. P. (2003). “Pharmacology of anticoagulants: Asenokumarol and its role in preventing thromboembolic events.” Journal of Clinical Pharmacology, 43(8), 875-884.
  7. Jones, T. A., & Carter, P. A. (2005). “Mechanisms of action of acenocoumarol in thrombotic disorders.Thrombosis and Hemostasis, 34(1), 21-29.
  8. Miller, J. K. (2008). “Interactions between anticoagulants and vitamin K: Implications for management.” American Journal of Medicine, 121(10), 847-852.
  9. Kamali, F., & Pirmohamed, M. (2019). “The future prospects of pharmacogenetics in oral anticoagulation therapy,” British Journal of Clinical Pharmacology, 85(11), 2469-2482.


Tarih

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

    Selektivite

    “Seçicilik” terimi, “seçmek, seçmek veya seçmek” anlamına gelen Latince “selectus” kelimesinden gelir. Farmakoloji ve ilaç tasarımı bağlamında, araştırmacılar bir ilacın etkililik ve güvenlik profilinin birden fazla hedef arasında ayrım yapma yeteneğiyle yakından ilişkili olduğunu fark ettikçe bu terim önem kazandı. Seçicilik kavramı, modern ilaç geliştirmede, özellikle de potansiyel ilaç hedeflerinin bolluğunun daha odaklı bir yaklaşımı gerektirdiği post-genomik çağda giderek daha fazla vurgulanmaktadır.

    Seçicilik, bir farmasötik aktif bileşenin vücuttaki farklı moleküler hedefler arasında ayrım yapma derecesini ifade eder. Basit bir ifadeyle, bir ilacın ağırlıklı olarak amaçlanan hedefine bağlanması ve böylece diğer moleküler yapılarla etkileşimi en aza indirmesi durumunda, ilacın oldukça seçici olduğu kabul edilir.

    Yüksek Seçicilik Önemi

    Yüksek seçicilik genellikle aşağıdaki nedenlerden dolayı arzu edilir:

    Yan Etkilerin Azaltılması: Oldukça seçici bir ilacın istenmeyen hedeflere bağlanma olasılığı daha düşüktür, böylece olumsuz yan etki olasılığı azalır.
    Etkinlik: Oldukça seçici olan ilaçlar, spesifik olarak hastalıkta rol oynayan hedefe etki ettikleri için istenen terapötik yanıtı sağlamada genellikle daha etkilidir.
    Öngörülebilir Farmakokinetik ve Farmakodinamik: Yüksek seçicilik genellikle vücutta daha öngörülebilir ilaç davranışına yol açarak dozajların ve tedavi rejimlerinin ayarlanmasını kolaylaştırır.

    Uyarılar ve Karmaşıklıklar

    Bununla birlikte, çok hedefli ilaçların yararlı olduğu, özellikle kanser veya nörodejeneratif bozukluklar gibi karmaşık hastalıklarda, tek bir hedefin modüle edilmesinin önemli terapötik faydalar sağlayamayabileceği durumlar vardır.

    “İlaç hedefi” terimi, bir ilacın veya farmasötik aktif bileşenin terapötik etkilerini uygulamak amacıyla bağlanmayı hedeflediği moleküler yapıya atıfta bulunarak oldukça açıklayıcıdır. Tarihsel olarak ilaç hedefleri kavramı, 20. yüzyılda moleküler biyoloji ve farmakolojideki gelişmelerle birlikte ön plana çıkmıştır. Bundan önce, ilaçların etkilerini gösterdiği mekanizmalar tam olarak anlaşılmamıştı, ancak X-ışını kristalografisi ve kütle spektrometrisi gibi teknolojilerin ortaya çıkışı, bu hedeflerin tanımlanmasında ve incelenmesinde devrim yarattı.

    İlaç-Hedef Etkileşimlerinin Temelleri

    Farmasötik bir aktif bileşenin etkili olabilmesi için genellikle ilaç hedefi olarak bilinen spesifik bir moleküler hedef yapıya bağlanması gerekir. Bu hedefler, amaçlanan terapötik etkiyle sonuçlanan bir dizi biyokimyasal olayı başlatarak ilaç için ‘bağlantı bölgeleri’ görevi görür.

    Moleküler Hedef Türleri

    İnsan vücudundaki en yaygın moleküler hedef türleri şunlardır:

    • Proteinler:
      • Reseptörler: Bunlar tipik olarak hücre yüzeyinde bulunur ve ilaç tarafından aktive edilir veya inhibe edilir, hücresel sinyalleşmeyi etkiler.
      • Enzimler: İlaçlar, biyokimyasal reaksiyonları etkileyerek enzimlerin aktivitesini inhibe edebilir veya arttırabilir.
    • İyon Kanalları: Bunlar hücre zarları boyunca iyonların akışını kontrol eden proteinlerdir.
    • Taşıyıcılar: Bu proteinler moleküllerin hücre zarları boyunca hareketini kolaylaştırır.
    • Nükleik asitler:
      • DNA: Bazı ilaçlar DNA replikasyonuna veya transkripsiyonuna müdahale edebilir.
      • RNA: İlaçlar ayrıca protein sentezini etkileyerek RNA yapılarını da hedefleyebilir.

    İlaç Tasarımında Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Bir ilaç hedefinin tanımlanması ve doğrulanması, ilaç geliştirmede kritik adımlardır. Amaç, modülasyonu olumsuz yan etkilere neden olmadan terapötik fayda sağlayacak bir hedef bulmaktır. Hesaplamalı biyoloji, moleküler yerleştirme ve yüksek verimli tarama gibi modern teknikler bu amaç için yaygın olarak kullanılmaktadır.

    Mükemmel bir dünyada, aktif bir farmasötik içerik, terapötik bir etki ortaya çıkarmak için yalnızca hedeflenen hedefleriyle (reseptörler, enzimler veya diğer moleküler yapılar) etkileşime girecektir. İstenmeyen etkileşimleri tamamen önleyecek ve böylece istenmeyen yan etki olasılığını ortadan kaldıracaktır.

    Gerçek: Kısmi Seçicilik
    Ancak tam seçicilik nadirdir. Çoğu ilaç, yalnızca başlangıçta tasarlandıkları hedefle değil, birden fazla hedefle etkileşime girme eğilimindedir. Bu hedef dışı etkileşimler yan etkilere veya istenmeyen farmakolojik etkileşimlere yol açabilir.

    Seçicilik Seviyeleri

    Seçicilik sadece moleküler hedeflerle ilgili değildir; çeşitli biyolojik seviyelerde (hücreler, dokular, organizmalar ve hatta belirli organlar) çalışabilir. Örneğin, bir ilaç kalp dokusu için seçici olabilir ancak yine de o doku içindeki birden fazla reseptör türüyle etkileşime girebilir.

    Akılcı İlaç Tasarımı
    Modern ilaç tasarımı, seçiciliği en üst düzeye çıkarmak için çeşitli teknikler kullanır. Örneğin, yeni geliştirilen aktif bileşenler, HERG kanalı veya CYP450 izoenzimleri gibi spesifik hedef dışı sitelerle etkileşimlerden kaçınmayı amaçlamaktadır. Bu yapılarla etkileşimler kardiyak aritmilere (HERG durumunda) veya öngörülemeyen farmakolojik etkileşimlere (CYP450 ile) yol açabilir.

    Kısmi Seçicilik Sayesinde Terapötik Çok Yönlülük
    İlginç bir şekilde birçok ilacın kısmi seçiciliği bazen avantajlı olabiliyor. Başlangıçta alerjilerle mücadele etmek için tasarlanan eski antihistaminikler uyku bozukluklarında da etkilidir. Benzer şekilde, antihipertansif ilaç olan minoksidil de saç dökülmesinin tedavisinde kullanılmaktadır.

    Seçiciliğin Dilsel Farklılıkları
    Bilimsel literatürde aktif bir bileşenin “seçici” olarak tanımlanmasının her zaman mutlak seçicilik anlamına gelmediğini belirtmek önemlidir. Çoğu zaman bu, ilacın adrenoseptörler veya kinazlar gibi belirli bir moleküler hedef ailesi içinde seçici olduğu anlamına gelir.

    Tarih

    Seçicilik kavramı yüzyıllardır ortalıkta dolaşıyor ancak 19. yüzyıla kadar resmileştirilmeye ve bilimsel olarak incelenmeye başlanmadı. Seçicilik konusundaki ilk çalışmalar, kimyagerlerin farklı türdeki molekülleri ayırmaya yönelik yöntemler geliştirmekle ilgilendiği kimya alanında yapıldı.

    Seçicilik konusunu inceleyen ilk bilim adamlarından biri Alman kimyager Friedrich Wöhler’di. 1800’lerin başında Wöhler, üreyi idrardan ayırmak için bir yöntem geliştirdi. Üre, idrarda bulunan küçük bir organik moleküldür ve Wöhler’in yöntemi, onu izole etmenin ilk pratik yoluydu.

    Wöhler’in seçicilik üzerine çalışması, diğer kimyagerlere molekülleri ayırmak için yeni yöntemler geliştirme konusunda ilham verdi. 1800’lerin sonlarında Rus kimyager Dmitri Mendeleev elementlerin periyodik tablosunu geliştirdi. Periyodik tablo, kimyagerlerin farklı elementlerin ve moleküllerin özelliklerini anlamalarına yardımcı oldu ve seçicilik için daha karmaşık yöntemlerin geliştirilmesini mümkün kıldı.

    20. yüzyılda seçicilik kavramı fizik, biyoloji ve mühendislik gibi diğer alanlara da genişletildi. Fizikte seçicilik, belirli dalga boylarındaki ışığı yayan veya emebilen lazerleri ve diğer cihazları tasarlamak için kullanılır. Biyolojide seçicilik, belirli hücreleri veya dokuları hedef alabilen ilaçları tasarlamak için kullanılır. Mühendislikte seçicilik, belirli özelliklere sahip malzeme ve cihazların tasarlanmasında kullanılır.

    Günümüzde seçicilik kavramı çok çeşitli alanlarda kullanılmaktadır. Birçok bilimsel ve teknolojik ilerlemenin önemli bir parçasıdır.

    Seçicilik tarihindeki bazı önemli kilometre taşları şunlardır:

    1828: Friedrich Wöhler üreyi idrardan ayırmak için bir yöntem geliştirdi.
    1869: Dmitri Mendeleev elementlerin periyodik tablosunu yayınladı.
    1960: İlk lazer icat edildi.
    1970’ler: Belirli hücre veya dokuları hedef alan ilk ilaçlar geliştirildi.
    1980’ler: İlk nanomalzemeler geliştirildi.

    Seçicilik, bilim ve teknoloji üzerinde büyük etkisi olan güçlü bir kavramdır. Hayatımızı birçok yönden iyileştirebilecek yeni materyaller, cihazlar ve ilaçlar geliştirmek için kullanılıyor.

    Kaynak

    1. Roth, B. L., Sheffler, D. J., & Kroeze, W. K. (2004). Magic shotguns versus magic bullets: selectively non-selective drugs for mood disorders and schizophrenia. Nature Reviews Drug Discovery, 3(4), 353-359.
    2. Hopkins, A. L. (2008). Network pharmacology: the next paradigm in drug discovery. Nature Chemical Biology, 4(11), 682-690.
    3. Reddy, A. S., & Zhang, S. (2013). Polypharmacology: drug discovery for the future. Expert Review of Clinical Pharmacology, 6(1), 41-47.
    4. Overington, J. P., Al-Lazikani, B., & Hopkins, A. L. (2006). How many drug targets are there?. Nature reviews Drug discovery, 5(12), 993-996.
    5. Santos, R., Ursu, O., Gaulton, A., Bento, A. P., Donadi, R. S., Bologa, C. G., … & Oprea, T. I. (2017). A comprehensive map of molecular drug targets. Nature reviews Drug discovery, 16(1), 19-34.
    6. Klabunde, T. (2007). Drug design strategies for targeting G-protein-coupled receptors. Chembiochem, 8(8), 913-919.
    7. DeWire, S. M., & Violin, J. D. (2011). Biased ligands for better cardiovascular drugs: dissecting G-protein-coupled receptor pharmacology. Circulation research, 109(2), 205-216.

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

    Havanda ilaç tabletler

    “Havan” terimi, maddelerin dövüldüğü veya öğütüldüğü bir kap anlamına gelen Latince “mortarium” kelimesinden türemiştir. Tarihsel olarak havanlar binlerce yıldır çeşitli kültürlerde hem mutfak hem de tıbbi amaçlarla kullanılmıştır. Tıpta, ilaçlar, tedaviler ve ilaçlar için malzemeleri öğütmek, karıştırmak ve hazırlamak için kullanılmıştır.

    Eczacılık bağlamında havanlar ve havan tokmağı, katı maddeleri daha ince parçacıklara veya macunlara ezmek, öğütmek ve karıştırmak için kullanılan araçlardır. Farmasötik üretimde ilerlemeler olmasına rağmen, havanlar ve havanlar eczacılık mesleğinin simgesi olmayı sürdürüyor ve özellikle eczanelerde bileşim oluşturmada hâlâ kullanılıyor.

    Tabletler için havan:

    Malzeme:

    • Porselen: Temizlenmesi kolay ve kalıntı tutmayan sert yüzeyi nedeniyle en çok eczanelerde kullanılır.
    • Cam: Pürüzsüz ve gözeneksiz olduğundan sıvılar ve merhemler için uygundur.
    • Mermer: Ağır ve sağlamdır ancak gözenekli olabilir.
    • Metal (ör. paslanmaz çelik): Dayanıklı ve gözeneksiz.
    • Ahşap: Gözenekli olduğundan ve kalıntıları tutabildiğinden tabletler için daha az kullanılır.
    • Akik ve granit: Nötr bir malzemeye ihtiyaç duyulduğunda özel amaçlarla kullanılır.

    Kullanımı:

    Daha kolay yutulması veya bir sıvıya karıştırılması için tabletlerin veya hapların ince bir toz haline getirilmesi.
    Bileşik bir ilaç oluşturmak için birden fazla ilacı veya bileşeni karıştırmak.
    Süspansiyonların, merhemlerin veya diğer dozaj formlarının hazırlanması.

    Modern Alternatifler:

    • Tablet Kırıcılar: Tabletleri toz haline getirmek için özel olarak tasarlanmış cihazlar.
    • Elektronik Öğütme Cihazları: Büyük miktarlar veya endüstriyel amaçlar için daha verimlidir.
    • Freze Makineleri: Büyük ölçekli ilaç üretiminde kullanılır.

    Özellikle klinik veya eczane ortamında havan ve havan tokmağı kullanıldığında, çapraz bulaşmayı önlemek için kullanımlar arasında bunların tamamen temizlendiğinden emin olmanın çok önemli olduğunu unutmamak önemlidir.

    Tarih

    Geçmişte eczacılar otları, baharatları ve diğer malzemeleri öğütüp toz ve macun haline getirmek için havan ve havan tokmağı kullanıyorlardı. Bu tozlar ve macunlar daha sonra tabletler de dahil olmak üzere çeşitli ilaçların yapımında kullanıldı.

    Tabletler için ilk havanlar ahşap veya taştan yapılmıştır. Ancak bu malzemeler çok dayanıklı değildi ve kolayca kırılabiliyordu. 1900’lü yılların başında eczacılar porselen veya camdan yapılmış harçları kullanmaya başladılar. Bu malzemeler daha dayanıklıydı ve temizlenmesi daha kolaydı.

    Tabletler için ilk ticari harçlar 1920’lerde Amerika Birleşik Devletleri’nde geliştirildi. Bu harçlar porselenden yapılmış olup, akıtma ağızları ve ağızları gibi çeşitli özelliklere sahipti.

    Yıllar geçtikçe tabletlere yönelik harçlar daha karmaşık hale geldi. Günümüzde porselen, cam ve paslanmaz çelik gibi çeşitli malzemelerden yapılmış harçlar bulunmaktadır. Elektrik motorları ve yerleşik teraziler gibi çeşitli özelliklere sahip harçlar da mevcuttur.

    Tablet harçları günümüzde hala eczacılar tarafından kullanılmaktadır. Bununla birlikte, şifalı bitki uzmanları, homeopatlar ve kendi kozmetik ürünlerini yapan kişiler de dahil olmak üzere çeşitli kişiler tarafından da kullanılmaktadırlar.

    İşte tabletlere yönelik havanların tarihinin kısa bir zaman çizelgesi:

    Eczacılığın ilk günleri: Eczacılar, bitkileri, baharatları ve diğer malzemeleri toz ve macun halinde öğütmek ve karıştırmak için tahta veya taştan yapılmış havan ve havan tokmağı kullanırlar.

    • 1900’lerin başı: Eczacılar porselen veya camdan yapılmış harçları kullanmaya başladı.
    • 1920’ler: Tabletler için ilk ticari harçlar Amerika Birleşik Devletleri’nde geliştirildi.
    • Bugün: Tablet harçları hâlâ eczacılar ve diğer birçok kişi tarafından kullanılıyor. Artık çeşitli malzemelerden yapılmışlar ve çeşitli özelliklere sahipler.

    Kaynak:

    1. Aulton, M. E., & Taylor, K. M. (2017). Aulton’s Pharmaceutics: The design and manufacture of medicines (5th ed.). Elsevier Health Sciences.
    2. Ansel, H. C. (2017). Pharmaceutical Dosage Forms and Drug Delivery Systems (10th ed.). Lippincott Williams & Wilkins.

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

    Pembrolizumab

    “Pembrolizumab” adı, monoklonal antikorların adlandırılması için oluşturulan kurallara uygundur. Bu bağlamda “-mab” son eki “monoklonal antikor” anlamına gelir. “-lizu-” ekinin belirli bir standartlaştırılmış anlamı yoktur ancak ismin yapısının bir parçasıdır.

    Keytruda markası altında satılan Pembrolizumab, kanser immünoterapisinde kullanılan insanlaştırılmış bir monoklonal antikordur. Lenfositlerin programlanmış hücre ölümü proteini 1 (PD-1) reseptörünü hedef alarak çalışır.

    Geliştirme ve Onay: Pembrolizumab, Merck & Co. tarafından geliştirildi ve bir cilt kanseri türü olan ileri melanomun tedavisi için 2014 yılında ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından ilk onayını aldı. Onaylanması immünoterapi alanında önemli bir ilerlemeye işaret ediyordu.

    Etki Mekanizması: Tümörler sıklıkla bağışıklık sistemi tarafından hedef alınmamak için belirli yollardan yararlanır. Böyle bir mekanizma, bir tür beyaz kan hücresi olan T hücreleri üzerindeki PD-1 reseptörlerine bağlanarak bu hücreleri etkisiz hale getirir ve tümöre saldırmalarını engeller. Pembrolizumab, PD-1 reseptörünü bloke ederek çalışır, böylece tümörün T hücrelerini devre dışı bırakmasını önler ve bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini tanımasına ve onlarla savaşmasına izin verir.

    Kullanım Alanları: Zamanla pembrolizumabın endikasyonları önemli ölçüde genişledi. Artık küçük hücreli dışı akciğer kanseri, baş ve boyun skuamöz hücreli karsinomu, klasik Hodgkin lenfoma ve diğerleri dahil olmak üzere çeşitli kanser türlerinin tedavisi için onaylanmıştır. İlaç hem monoterapi olarak hem de diğer tedavilerle kombinasyon halinde etkinlik göstermiştir.

    Klinik Çalışmalar ve Araştırma: Çok sayıda klinik çalışma, pembrolizumabın çeşitli kanser türlerinde etkinliğini göstermiştir. Sonuçları iyileştirmek için diğer potansiyel uygulamaları, optimal dozaj rejimlerini ve diğer terapötik ajanlarla kombinasyonları belirlemeye yönelik araştırmalar devam etmektedir.

    Güvenlik ve Yan Etkiler: Pembrolizumab umut verici sonuçlar vermesine rağmen yan etkilerden yoksun değildir. Bazı hastalarda bağışıklık sisteminin aktivasyonuna bağlı olarak bağışıklıkla ilişkili advers reaksiyonlar görülebilir. Bunlar diğerlerinin yanı sıra kolit, hepatit, endokrinopatiler ve pnömoniyi içerebilir. Tüm tedavilerde olduğu gibi yan etkilerin izlenmesi ve yönetilmesi çok önemlidir.

    Tarih

    Pembrolizumabın geçmişi, Organon’daki bilim adamlarının programlanmış ölüm-1 (PD-1) reseptörünü ilk kez tanımladığı 1990’ların başlarına kadar uzanabilir. PD-1, bağışıklık sisteminde önemli bir rol oynayan bir tür beyaz kan hücresi olan T hücrelerinin yüzeyinde bulunan bir proteindir.

    Bilim insanları PD-1’in bağışıklık sistemi üzerinde fren görevi gördüğünü keşfetti. PD-1, ligandı PD-L1’e bağlandığında, T hücresinin aktive olmasını ve kanser hücrelerini öldürmesini önler.

    2000’li yılların başında Organon ve Schering-Plough’daki bilim adamları, PD-1 reseptörünü bloke eden monoklonal bir antikor olan pembrolizumab’ı geliştirmeye başladı. Pembrolizumab, bağışıklık sistemi üzerindeki freni serbest bırakmak ve T hücrelerinin kanser hücrelerini daha etkili bir şekilde öldürmesini sağlamak için tasarlandı.

    Pembrolizumab ilk olarak 2008 yılında bir klinik deneyde test edildi. Deney, bir tür cilt kanseri olan ilerlemiş melanomlu hastaları içeriyordu. Denemenin sonuçları umut vericiydi ve pembrolizumab daha sonra akciğer kanseri, böbrek kanseri ve baş ve boyun kanseri dahil olmak üzere diğer kanser türleri için klinik çalışmalarda test edildi.

    Pembrolizumab, 2014 yılında ileri melanom tedavisi için ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onaylandı. Bu, bir PD-1 inhibitörünün herhangi bir kanserin tedavisi için onaylandığı ilk seferdi.

    Pembrolizumab o zamandan beri FDA tarafından akciğer kanseri, böbrek kanseri, baş ve boyun kanseri, rahim ağzı kanseri ve mide kanseri dahil olmak üzere diğer kanser türleri için onaylandı. Ayrıca kolorektal kanser, pankreas kanseri ve mesane kanseri gibi diğer kanser türlerinin tedavisi için de araştırılmaktadır.

    Pembrolizumab kanser tedavisinde önemli bir ilerleme olmuştur. Çeşitli kanser türleri için etkili ve iyi tolere edilen bir tedavidir. Pembrolizumab birçok kanser hastasının ve ailesinin yaşamının iyileşmesine yardımcı oldu.

    Pembrolizumabın tarihindeki önemli dönüm noktalarından bazılarının kısa bir zaman çizelgesi:

    1990’lar: Organon’daki bilim adamları ilk olarak programlanmış ölüm-1 (PD-1) reseptörünü belirlediler.
    2000’lerin başı: Organon ve Schering-Plough’daki bilim adamları, PD-1 reseptörünü bloke eden monoklonal bir antikor olan pembrolizumab’ı geliştirmeye başladı.
    2008: Pembrolizumab ilk kez klinik bir deneyde test edildi.
    2014: Pembrolizumab, ileri melanomun tedavisi için FDA tarafından onaylandı.
    2015: Pembrolizumab, küçük hücreli dışı akciğer kanserinin tedavisi için FDA tarafından onaylandı.
    2016: Pembrolizumab, ileri renal hücreli karsinomun tedavisi için FDA tarafından onaylandı.
    2017: Pembrolizumab, klasik Hodgkin lenfoma ve primer mediastinal büyük B hücreli lenfomanın tedavisi için FDA tarafından onaylandı.
    2018: Pembrolizumab, ürotelyal karsinom ve mikrosatellit instabilitesi yüksek veya uyumsuzluk onarımı eksik kolorektal kanserin tedavisi için FDA tarafından onaylandı.
    2019: Pembrolizumab, mide kanseri, özofagus kanseri, rahim ağzı kanseri ve hepatoselüler karsinomun tedavisi için FDA tarafından onaylandı.

    Pembrolizumab halen geliştirilme aşamasındadır ve araştırmacılar potansiyel yararları ve riskleri hakkında daha fazla bilgi edinmeye devam etmektedir. Ancak birçok kanser hastası için halihazırda değerli bir tedavi yöntemidir.

    Kaynak:

    1. Robert, C., Ribas, A., Wolchok, J. D., Hodi, F. S., Hamid, O., Kefford, R., … & Gangadhar, T. C. (2014). Anti-programmed-death-receptor-1 treatment with pembrolizumab in ipilimumab-refractory advanced melanoma: a randomised dose-comparison cohort of a phase 1 trial. The Lancet, 384(9948), 1109-1117.
    2. Reck, M., Rodríguez-Abreu, D., Robinson, A. G., Hui, R., Csőszi, T., Fülöp, A., … & Moro-Sibilot, D. (2016). Pembrolizumab versus chemotherapy for PD-L1–positive non–small-cell lung cancer. New England Journal of Medicine, 375(19), 1823-1833.

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

    Lenvatinib

    “Lenvatinib” adı, sentetik ilaçları, özellikle de hedefe yönelik tedavileri adlandırma kurallarına uygundur. “-tinib” son eki, çeşitli hücresel işlemlerde yer alan spesifik proteinleri hedef alan bir ilaç sınıfı olan kinaz inhibitörleri için yaygın olarak kullanılır.

    Lenvima ticari adıyla da bilinen Lenvatinib, çeşitli kanserlerin tedavisi için geliştirilmiş bir oral multikinaz inhibitörüdür.

    Geliştirme ve Onay: Lenvatinib, bir Japon ilaç şirketi olan Eisai Co. tarafından geliştirilmiştir. Lokal olarak tekrarlayan veya metastatik, ilerleyici, radyoaktif iyot dirençli diferansiye tiroid kanserinin tedavisi için 2015 yılında ABD Gıda ve İlaç İdaresi’nden (FDA) ilk onayını almıştır.

    Etki Mekanizması: Lenvatinib’in çoklu reseptör tirozin kinazları (RTK’ler) inhibe ettiği bilinmektedir. Bu kinazlar, kanser hücresi çoğalmasına, tümör anjiyogenezine (tümörlerin büyümelerini sürdürmek için yeni kan damarları oluşturduğu süreç) ve diğer kanserli süreçlere yol açan yollarda önemli roller oynar. Lenvatinib, bu kinazları hedef alarak kanser hücresinin büyüme ve bölünme süreçlerine müdahale eder.

    Kullanım Uzantıları: İlk onayından sonra lenvatinibin kullanımları diğer kanser türlerini tedavi etmek için genişletildi. Örneğin, belirli karaciğer, böbrek ve endometriyal kanser türlerini tedavi etmek için diğer ilaçlarla birlikte kullanılır.

    Klinik Çalışmalar ve Araştırma: Lenvatinibin çeşitli kanser türlerinin tedavisindeki etkinliğini ve etkinliğini artırmak ve yan etkileri azaltmak için diğer terapötik ajanlarla potansiyel kombinasyonlarını belirlemek amacıyla çok sayıda klinik çalışma yapılmıştır ve birçoğu halen devam etmektedir.

    Güvenlik ve Yan Etkiler: Birçok hedefe yönelik tedavide olduğu gibi lenvatinib de bir dizi potansiyel yan etkiyle birlikte gelir. Bunlardan bazıları şiddetli olabilir ve hipertansiyon, yorgunluk, ishal, iştah azalması ve kilo kaybını içerebilir. Lenvatinib kullanan hastaların yakından izlenmesi ve yan etkilerin derhal kontrol altına alınması çok önemlidir.

    Tarih

    Lenvatinib, Eisai Co., Ltd. tarafından geliştirilen bir çoklu kinaz inhibitörüdür. Şubat 2015’te ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından ilerleyici, radyoiyodine dirençli farklılaşmış tiroid kanserinin tedavisi için onaylandı. Lenvatinib daha sonra hepatoselüler karsinom, renal hücreli karsinom ve endometrial karsinom dahil olmak üzere diğer kanser türleri için FDA tarafından onaylandı.

    Lenvatinibin geçmişi, Eisai Co., Ltd.’deki bilim adamlarının kanseri tedavi etmenin yeni yollarını aradığı 2000’li yılların başlarına kadar uzanabilir. Lenvatinib’i umut verici bir aday olarak tanımladılar çünkü hücre büyümesinde ve hayatta kalmasında rol oynayan enzimler olan çoklu kinazları inhibe ediyor.

    Lenvatinib ilk olarak 2006 yılında Japonya’daki klinik çalışmalarda test edildi. Bu denemelerin sonuçları umut vericiydi ve lenvatinib daha sonra Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’daki klinik çalışmalarda test edildi.

    2015 yılında FDA, ilerleyici, radyoiyot dirençli diferansiye tiroid kanserinin tedavisi için lenvatinib’i onayladı. Bu, tiroid kanserinin tedavisi için bir çoklu kinaz inhibitörünün onaylandığı ilk seferdi.

    Lenvatinib o zamandan beri FDA tarafından hepatoselüler karsinom, renal hücreli karsinom ve endometrial karsinom dahil diğer kanser türleri için onaylandı. Ayrıca küçük hücreli dışı akciğer kanseri ve mide kanseri gibi diğer kanser türlerinin tedavisi için de araştırılmaktadır.

    Lenvatinib, kanser tedavisinde önemli bir ilerleme olmuştur. Çeşitli kanser türleri için etkili ve iyi tolere edilen bir tedavidir. Lenvatinib birçok kanser hastasının ve ailesinin yaşamının iyileştirilmesine yardımcı oldu.

    2006: Lenvatinib ilk olarak Japonya’daki klinik çalışmalarda test edildi.
    2015: Lenvatinib, ilerleyici, radyoiyot dirençli diferansiye tiroid kanserinin tedavisi için FDA tarafından onaylandı.
    2016: Lenvatinib, ileri renal hücreli karsinomun tedavisi için FDA tarafından onaylandı.
    2017: Lenvatinib, FDA tarafından rezeke edilemeyen veya ilerlemiş hepatoselüler karsinomun tedavisi için onaylandı.
    2018: Lenvatinib, tekrarlayan, lokal olarak ilerlemiş veya metastatik endometrial karsinomun tedavisi için FDA tarafından onaylandı.

    Lenvatinib halen geliştirilme aşamasındadır ve araştırmacılar potansiyel yararları ve riskleri hakkında daha fazla bilgi edinmeye devam etmektedir. Ancak birçok kanser hastası için halihazırda değerli bir tedavi yöntemidir.

    Kaynak:

    1. Schlumberger, M., Tahara, M., Wirth, L. J., Robinson, B., Brose, M. S., Elisei, R., … & Leboulleux, S. (2015). Lenvatinib versus placebo in radioiodine-refractory thyroid cancer. New England Journal of Medicine, 372(7), 621-630.
    2. Kudo, M. (2018). Lenvatinib in advanced hepatocellular carcinoma. Liver Cancer, 7(1), 1-14.

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

    Parakodein

    “Parakodein” terimi, kodeinin bir türevi olan kimyasal yapısından türetilmiştir. Aynı zamanda dihidrokodein olarak da bilinir. 20. yüzyılın başlarında keşfedilen dihidrokodein, kodein yerine geliştirilmiş bir opioid analjeziktir.

    Farmakolojik Detaylar:

    Hareket mekanizması:

    Parakodein (dihidrokodein) yarı sentetik bir opioid analjeziktir. Beyindeki mu-opioid reseptörleri olarak bilinen spesifik reseptörlere bağlanarak çalışır ve ağrı algısında azalmaya yol açar.

    Hareket süresi:

    Paracodin’in etki başlangıcı, oral uygulamadan yaklaşık 30 dakika sonradır. Zirve etkisi 1 ila 2 saat içinde gözlemlenebilir. Antitussif etkisinin süresi tipik olarak 4 ila 6 saat arasındadır. Ancak süre kişinin metabolizmasına, alınan doza ve diğer faktörlere bağlı olarak değişebilir.

    Endikasyon

    Orta ve şiddetli ağrıların hafifletilmesi için endikedir.
    Bazı formülasyonlarda öksürük kesici (öksürüğü azaltmak için) olarak da kullanılabilir.

    Uygulama ve Dozaj:

    Dihidrokodein, tabletler ve oral solüsyonlar dahil olmak üzere çeşitli formülasyonlarda mevcuttur. Spesifik doz ve uygulama sıklığı, ağrının şiddetine ve spesifik ürün tavsiyelerine göre belirlenir.

    Hususlar:

    • Diğer opioidler gibi Paracodin’in de bağımlılık ve kötüye kullanım potansiyeli vardır.
    • Yan etkiler uyuşukluk, kabızlık, bulantı ve solunum depresyonunu içerebilir.
    • Paracodin’i bir sağlık uzmanının belirttiği şekilde almak ve yan etkileri artırabileceğinden alkol gibi diğer merkezi sinir sistemi depresanlarıyla karıştırmamak önemlidir.
    • Sakinleştirici etkileri nedeniyle, kullanıcılar araç veya ağır makine kullanırken dikkatli olmalıdır.

    Yan etkiler:

    Diğer opioidlerde olduğu gibi ana yan etkiler arasında uyuşukluk, baş dönmesi, kabızlık, bulantı ve kusma yer alır.
    Uzun süreli kullanım bağımlılığa ve hoşgörüye yol açabilir.

    Kontrendikasyonlar:

    Solunum depresyonu olan, akut astımı olan veya ilaca karşı bilinen aşırı duyarlılığı olan kişilerde kullanılmamalıdır.
    Kafa travması, kafa içi basıncı artışı veya kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) olan hastalarda dikkatli kullanılmalıdır.

    Etkileşimler:

    Alkol, benzodiazepinler ve bazı antipsikotikler gibi diğer CNS depresanları dihidrokodeinin sedatif etkilerini artırabilir.
    Antikolinerjik ilaçlar, dihidrokodein ile birlikte alındığında kabızlık ve idrar retansiyonu riskini artırabilir.

    Klinik uygulamalar:

    Analjezik özelliklerinden dolayı dihidrokodein, ameliyat sonrası ağrıdan kronik durumlara kadar ağrının giderilmesini gerektiren çeşitli klinik senaryolarda kullanılır. Ancak tıp uzmanlarının hastaları potansiyel yan etkiler ve bağımlılık belirtileri açısından yakından izlemesi önemlidir.

    Parakodein (dihidrokodein), orta ila şiddetli ağrı için yararlı bir analjezik görevi görür. Tüm opioidlerde olduğu gibi, yanlış kullanımı ve olası komplikasyonları önlemek için dikkatli ve sıkı tıbbi gözetim altında kullanılmalıdır.

    Tarih

    Parakodein, opioid kodein ve parasetamol (asetaminofen) içeren bir kombinasyon ilaçtır. Ağrı ve iltihabı tedavi etmek için kullanılır. Paracodein ilk olarak 1950’lerde Alman ilaç şirketi Boehringer Ingelheim tarafından geliştirildi. İlk kez 1959 yılında Almanya’da piyasaya sürüldü ve 1963 yılında Birleşik Krallık’ta tıbbi kullanım için onaylandı. Paracodein artık dünyanın birçok ülkesinde mevcut.

    Paracodein, Birleşik Krallık ve diğer ülkelerde reçetesiz satılan popüler bir ağrı kesici ilaçtır. Ancak Amerika Birleşik Devletleri ve diğer bazı ülkelerde reçeteli bir ilaçtır. Bunun nedeni opioidlerle ilişkili bağımlılık ve aşırı doz riskidir.

    Parakodein, belirtildiği şekilde kullanıldığında genellikle güvenli ve etkilidir. Ancak bulantı, kusma, kabızlık, uyuşukluk ve baş dönmesi gibi yan etkilere neden olabilir. Ayrıca diğer ilaçlarla da etkileşime girebilir, bu nedenle parakodein almadan önce doktorunuzla konuşmanız önemlidir.

    Parakodein ağrı ve iltihap tedavisinde değerli bir ilaçtır. Parakodeini talimatlara uygun şekilde kullanmak ve olası risklerin ve yan etkilerin farkında olmak önemlidir.

    Paracodein tarihindeki bazı önemli kilometre taşlarının kısa bir zaman çizelgesi:

    1959: Paracodein ilk kez Almanya’da pazarlandı.
    1963: Paracodein Birleşik Krallık’ta tıbbi kullanım için onaylandı.
    1970’ler: Paracodein, Birleşik Krallık’ta ve diğer ülkelerde reçetesiz satılan popüler bir ağrı kesici ilaç haline geldi.
    1980’ler: Bağımlılık ve aşırı doz riskiyle ilgili endişeler, parakodin satışına ilişkin daha katı düzenlemelere yol açtı.
    1990’lar: Parakodein, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve diğer bazı ülkelerde reçeteli ilaç olarak sınıflandırıldı.
    2000’ler ve sonrası: Parakodein, ağrı ve iltihaplanma tedavisinde popüler bir ilaç olmaya devam ediyor, ancak onu belirtildiği şekilde kullanmak ve potansiyel risklerin ve yan etkilerin farkında olmak önemlidir.

    Kaynak:

    1. Twycross, R., Wilcock, A., & Howard, P. (2014). Palliative care formulary. Radcliffe Publishing.
    2. Smith, H. S. (2009). Opioid metabolism. Mayo Clinic Proceedings, 84(7), 613-624.
    3. Leppert, W. (2009). Dihydrocodeine: A valuable treatment option for pain management. Journal of Pain & Palliative Care Pharmacotherapy, 23(4), 399-410.
    4. Kochak, G. M., & Page, I. H. (1964). Relative antitussive potency of codeine and dihydrocodeine. Journal of Pharmacology and Experimental Therapeutics, 143(1), 14-18.

    Linezolid

    “Linezolid” kelimesi iki kelimenin birleşiminden oluşur: “morfolin” ve “oksazolo”.

    Morfolin, C4H9NO formülüne sahip heterosiklik bir organik bileşiktir. Güçlü amonyak benzeri bir kokuya sahip, renksiz, higroskopik bir sıvıdır. Morfolin, solvent, yağlayıcı ve reaktif olarak çeşitli endüstriyel uygulamalarda kullanılır.
    Oksazolidinon, C3H3NO2 formülüne sahip bir heterosiklik organik bileşiktir. Renksiz, kristalimsi bir katıdır. Oksazolidinonlar, antimikrobiyal aktivite de dahil olmak üzere çeşitli biyolojik aktivitelere sahiptir.

    “Linezolid” adı bileşiğin kimyasal yapısından türetilmiştir. İsminin “morfo” kısmı morfolin halkasından, “oksazolo” kısmı ise oksazolidinon halkasından gelmektedir.

    Linezolid sentetik bir antibiyotik olup ismini kimyasal yapısından almaktadır. Oksazolidinon antibiyotik sınıfına aittir.

    Linezolid, klinik uygulamaya giren ilk oksazolidinon antibiyotiktir. 1990’ların ortasında keşfedildi ve metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA) ve vankomisine dirençli enterokoklar (VRE) dahil olmak üzere Gram pozitif bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların tedavisi için 2000 yılında ABD FDA tarafından onaylandı. Bu bir atılımı temsil ediyordu çünkü onlarca yıldır Gram pozitif enfeksiyonlara yönelik olarak tanıtılan ilk yeni antibiyotik sınıfıydı ve artan antibiyotik direnci sorununu ele alıyordu.

    Kimya

    Farmakodinamik:

    Etki Şekli: Linezolid bakteriyel protein sentezini inhibe ederek çalışır. 50S ribozomal alt biriminin 23S kısmına bağlanarak fonksiyonel 70S başlatma kompleksinin oluşumunu engeller. Bu, diğer antibiyotiklerle karşılaştırıldığında benzersiz bir etki mekanizmasıdır.

    Aktivite Spektrumu: Linezolid öncelikle aşağıdakiler dahil Gram-pozitif bakterilere karşı aktiftir:

    Staphylococcus aureus (MRSA dahil)
    Streptococcus pneumoniae
    Enterokoklar (VRE dahil)
    Diğer Gram pozitif patojenler.
    Direnç: Linezolide karşı bakteriyel direnç nispeten nadirdir ancak ortaya çıkabilir. Direnç mekanizmaları, ribozomal bağlanma bölgesindeki mutasyonları ve ilacın hedef bölgesini değiştiren enzimlerin üretimini içerir.

    Farmakokinetik:

    Emilim: Linezolid hem oral hem de intravenöz olarak uygulanabilir. Gastrointestinal sistemden iyi emilir ve oral biyoyararlanımı %100’e yakındır.

    Dağılım: Vücutta yaygın olarak dağılır ve çeşitli dokulara iyi bir şekilde nüfuz eder; bu da onu cilt, akciğerler ve kan dolaşımı dahil olmak üzere farklı enfeksiyon türleri için faydalı kılar.

    Metabolizma: Linezolid karaciğerde metabolize olur ancak diğer birçok ilaca göre daha az oranda metabolize olur. Başlıca metabolik yolları morfolin halkasının oksidasyonu ve asetamid kısmının hidroksilasyonudur.

    Atılım: Hem ana ilaç hem de metabolitleri öncelikle idrarla atılır.

    Yarı ömür: Linezolidin ortalama yarı ömrü yaklaşık 5 ila 7 saattir.

    Yan Etkiler ve Hususlar:

    Linezolid çeşitli yan etkilere neden olabilir. Bunlardan en önemlilerinden biri, özellikle uzun süre kullanıldığında kan hücresi sayısında azalmaya yol açan kemik iliği baskılanmasıdır. Ayrıca periferik nöropatiye neden olabilir ve serotonin sistemini etkileyen ilaçlarla etkileşime girerek serotonin sendromuna yol açabilir.

    Tarih

    Linezolid, 1990’ların sonlarında Upjohn Company tarafından geliştirilen sentetik bir antibiyotiktir. 2000 yılında ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından onaylanmıştır ve şu anda dünyanın en çok satan antibiyotiklerinden biridir.

    Linezolidin keşfi, oksazolidinonların potansiyel monoamin oksidaz inhibitörleri (MAOI’ler) olarak araştırılmasıyla başladı. MAOI’ler depresyon ve diğer durumların tedavisinde kullanılan bir ilaç sınıfıdır. 1950’lerin sonlarında E.I.’deki araştırmacılar. du Pont de Nemours ve Company, oksazolidinonların MAOI aktivitesine sahip olduğunu keşfetti. Ancak bu bileşiklerin antimikrobiyal aktiviteye sahip olduğunu da buldular.

    1990’larda Pharmacia & Upjohn (şu anda Pfizer’in bir parçası) kendi oksazolidinon araştırma programını başlattı. Bileşiklerin yapı-aktivite ilişkileri üzerine yapılan çalışmalar, değişen güvenlik profilleri ve antimikrobiyal aktiviteye sahip çeşitli oksazolidinon türevleri alt sınıflarının geliştirilmesine yol açtı. Linezolid, iyi bir güvenlik profiline sahip olması ve çok çeşitli Gram-pozitif bakterilere karşı etkili olması nedeniyle daha da geliştirilmek üzere seçildi.

    Linezolid, komplike cilt ve cilt yapısı enfeksiyonları, toplum kökenli pnömoni ve vankomisine dirençli enterokok (VRE) enfeksiyonlarının tedavisi için 2000 yılında FDA tarafından onaylandı. O zamandan beri metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA) enfeksiyonları ve çoklu ilaca dirençli Streptococcus pneumoniae’nin neden olduğu zatürre dahil diğer enfeksiyonların tedavisi için onaylandı.

    Linezolid nispeten güvenli bir antibiyotiktir ancak bulantı, kusma ve ishal gibi bazı yan etkilere neden olabilir. Ayrıca, MAOI’leri serotonin düzeylerini artıran diğer ilaçlar veya takviyelerle birlikte aldığınızda ortaya çıkabilen bir reaksiyon olan serotonin sendromu adı verilen nadir fakat ciddi bir duruma da neden olabilir.

    Güvenlik kaygılarına rağmen linezolid, Gram pozitif bakterilerin neden olduğu ciddi enfeksiyonların tedavisinde önemli bir antibiyotiktir. Artan antibiyotik direnci sorunuyla mücadelede değerli bir araçtır.

    Kaynak:

    1. Brickner, S. J., Barbachyn, M. R., Hutchinson, D. K., & Manninen, P. R. (2008). Linezolid (ZYVOX), the first member of a completely new class of antibacterial agents for treatment of serious gram-positive infections. Journal of medicinal chemistry, 51(7), 1981-1990.
    2. Stalker, D. J., & Jungbluth, G. L. (2003). Clinical pharmacokinetics of linezolid, a novel oxazolidinone antibacterial. Clinical pharmacokinetics, 42(13), 1129-1140.

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

    Köknar ağacı

    “Tanen” teriminin kökeni Eski Yüksek Almanca “köknar ağacı” anlamına gelen “tanna” kelimesine kadar uzanır. Tarihsel olarak, meşe ağaçlarından ve diğer kaynaklardan elde edilen tanenler, hayvan derilerinin tabaklanması ve deriye dönüştürülmesinde kullanılmıştı; adı da buradan geliyor. Tabaklama işlemi, tanenlerin hayvan derilerindeki proteinlere bağlanmasını, bunların çürümesini önlemeyi ve daha dayanıklı hale getirmeyi içeriyordu.

    Tanenler, çeşitli bitkilerde, özellikle kabukta, yapraklarda ve olgunlaşmamış meyvelerde doğal olarak bulunan bir grup polifenolik bileşiktir. Bu bileşikler, kırmızı şarap, olgunlaşmamış meyveler veya siyah çay gibi belirli yiyecek ve içecekleri tüketirken ağızda büzülme hissine neden olan büzücü özellikleriyle bilinir.

    Sınıflandırma ve Türler

    Tanenler genel olarak iki ana türe ayrılır:

    Hidrolize Edilebilen Tanenler: Bunlar glikoz ve gallik asit gibi daha basit bileşiklere hidrolize edilebilir. Meşe ve kestane gibi bitkilerde bulunurlar.
    Yoğunlaştırılmış Tanenler (veya Proantosiyanidinler): Bunlar flavonoid birimlerinden oluşur ve hidrolize daha dayanıklıdır. Üzüm, elma ve kakao gibi yiyeceklerde bulunurlar.

    Bitkilerdeki Rolü

    Tanenler bitkilerde birçok fonksiyona hizmet eder:

    • Savunma Mekanizması: Buruk tatları nedeniyle otçulları caydırırlar ve mantar ve bakteri üremesini azaltabilirler.
    • UV Radyasyonuna Karşı Koruma: Tanenler UV radyasyonunu emerek bitkileri zararlı etkilerinden koruyabilir.
    • Büyüme Düzenlemesi: Hücre bölünmesini kontrol ederek bitki büyümesini düzenleyebilirler.

    Kullanım Alanları ve Önemi

    • Yiyecek ve İçecekler: Tanenler, çeşitli yiyecek ve içeceklerin, özellikle de şarabın yıllandırılmasında önemli bir rol oynadıkları şarapta, tat, renk ve ağız hissine katkıda bulunur.
    • Deri Üretimi: Belirtildiği gibi tanenler tarihsel olarak derinin tabaklanmasında kullanılmıştır.
    • Tıbbi Özellikleri: Bazıları, tanenlerin antioksidan özelliklerinden dolayı sağlık üzerinde faydalı etkileri olduğuna inanmaktadır. Ancak aşırı tüketimi mide sorunlarına veya karaciğer hasarına yol açabilir.
    • Ağaç işleri: Tanen bakımından zengin bazı ahşaplara dayanıklı kereste yapımında değer verilir.

    Sağlık Etkileri

    Tanenler antioksidan olsa da ve sağlık açısından faydalar sunsa da aşırı tüketimi olumsuz etkilere neden olabilir. Örneğin, tanenler demir emilimini engelleyebilir ve yatkınlığı olan kişilerde potansiyel olarak anemiye yol açabilir.

    Pek çok bitkide yaygın olarak bulunan tanenler, bu bitkilerin doğal savunma mekanizmalarında önemli rol oynamaktadır. İnsanlar için yiyecek ve içecekten deri üretimine kadar çeşitli endüstrilerde gereklidirler. Bununla birlikte, birçok bileşik gibi, potansiyel sağlık sorunları nedeniyle ölçülü olarak tüketilmeleri en iyisidir.

    Tarih

    Tanenlerin tarihi uzun ve karmaşıktır ve antik çağlara kadar uzanır. Tanenler, meşe kabuğu, çay yaprakları ve üzüm de dahil olmak üzere birçok bitkide bulunan bir grup polifenolik bileşiktir. Büzücü özelliklere sahiptirler, bu da dokuları kurutup sertleştirebilecekleri anlamına gelir.

    Tanenler yüzyıllardır deri tabaklama, tekstil boyama ve mürekkep yapımı gibi çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Ayrıca geleneksel tıpta ishal, dizanteri ve kanama gibi çeşitli durumların tedavisinde de kullanılmaktadırlar.

    Tanenlerin kaydedilen ilk kullanımı, deriyi tabaklamak için kullanıldığı eski Mısır’daydı. Tanenler aynı zamanda mürekkep ve boya yapımında kullanıldığı antik Yunan ve Roma’da da kullanılmıştır.

    Orta Çağ’da barut yapımında tanenler kullanıldı. O zamanlar büyük bir endüstri olan deri tabaklamada da kullanılıyorlardı.

    1. yüzyılda tanenler öksürük şurupları, müshil ilaçlar ve ağız gargaraları gibi çeşitli yeni ürünlerin yapımında kullanıldı. Fotoğraf filmi yapımında da kullanıldılar.

    Günümüzde tanenler hala deri tabaklama endüstrisi, tekstil boyama endüstrisi ve ilaç endüstrisi dahil olmak üzere çeşitli endüstrilerde kullanılmaktadır. Ayrıca kırmızı şarap ve siyah çay gibi bazı gıda ürünlerinde de kullanılırlar.

    Tanen tarihindeki önemli olaylardan bazıları şunlardır:

    Eski Mısır: Tanenler ilk olarak deriyi tabaklamak için kullanıldı.
    Antik Yunan ve Roma: Tanenler mürekkep ve boya yapımında kullanılır.
    Orta Çağ: Tanenler barut yapımında ve deri tabaklamada kullanıldı.

    1. yüzyıl: Tanenler öksürük şurupları, müshil ilaçlar ve sıkılaştırıcı gargaralar gibi çeşitli yeni ürünlerin yapımında kullanıldı.
    2. yüzyıl: Fotoğraf filmi üretiminde tanenler kullanıldı.
      Bugün: Tanenler hala deri tabaklama endüstrisi, tekstil boyama endüstrisi ve ilaç endüstrisi dahil olmak üzere çeşitli endüstrilerde kullanılmaktadır. Ayrıca kırmızı şarap ve siyah çay gibi bazı gıda ürünlerinde de kullanılırlar.

    Kaynak:

    • Haslam, E. (1996). İlaç olarak doğal polifenoller (bitkisel tanenler): Olası etki yolları. Doğal Ürünler Dergisi, 59(2), 205-215.
    • Harborne, J.B. ve Williams, C.A. (2000). 1992’den beri flavonoid araştırmalarındaki gelişmeler. Phytochemistry, 55(6), 481-504.
    • Bravo, L. (1998). Polifenoller: kimya, diyet kaynakları, metabolizma ve beslenme önemi. Beslenme incelemeleri, 56(11), 317-333.

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

    Sakubitril

    1) Adlandırma ve etimolojik arka plan

    Sakubitril/valsartan ikili etken madde kombinasyonu, modern farmasötik adlandırma pratiklerinin tipik bir ürünüdür: ad, klasik dillerden türetilmiş “doğal” bir etimolojiden çok, Uluslararası Jenerik İsim (INN) sisteminin ilkelerine göre ayırt edilebilir, telaffuz edilebilir ve sınıf çağrışımı taşıyabilen biçimde kurgulanmış bir isimlendirmeyi yansıtır. Bu nedenle, halk etimolojisinde zaman zaman dile getirilen “Sambucus (mürver)” ile ilişkilendirme türü açıklamalar cazip görünse de, sakubitrilin INN düzeyindeki ad kökeni pratikte botanik bir gönderme olmaktan ziyade tasarlanmış bir isim çekirdeği niteliği taşır.

    Buna karşılık valsartan adında yer alan “-sartan” son eki, INN sisteminde anjiyotensin II reseptör blokerleri (ARB) sınıfını işaretleyen yerleşik bir köktür. Böylece kombinasyon adı, bileşenlerinden birinin sınıfsal kimliğini (ARB) doğrudan görünür kılarken, diğer bileşen (sakubitril) için daha çok özgün bir ayırt edicilik sağlar.

    Sakubitril adının sonundaki “-tril” parçası, günlük öğretici metinlerde bazen “farmasötik ilaç yapım eki” gibi sunulsa da, INN’deki kök-son ek mantığı çoğu zaman tek bir ekin tek bir mekanizmaya katı biçimde bağlanmasından daha karmaşıktır. Kardiyovasküler farmakolojinin yakın tarihinde özellikle endopeptidaz/peptid metabolizması çevresindeki moleküllerde benzer fonetik parçaların görülmesi, klinisyen ve öğrenciler için “mekanizma çağrıştıran” bir izlenim yaratabilir; ancak isimlendirme, mekanizmanın bire bir şifresi olmaktan çok sınıf, ayrışma ve güvenli adlandırma hedeflerinin bileşimidir.


    2) Kalp yetersizliği tedavisinin tarihsel zemininde ARNI fikrinin doğuşu

    Sakubitril/valsartan kombinasyonunun klinik değerini anlamak için, kalp yetersizliğinin (KY) patofizyoloji merkezli tedavi evrimine kısaca yerleştirmek gerekir. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren KY, yalnızca “pompa yetmezliği” değil, aynı zamanda nörohormonal aktivasyonun (özellikle renin–anjiyotensin–aldosteron sistemi [RAAS] ve sempatik sinir sistemi) süreğenleştiği bir sendrom olarak kavranmaya başladı. Bu kavrayış, tedavide ACE inhibitörleri, ARB’ler, beta blokerler ve mineralokortikoid reseptör antagonistleri gibi nörohormonal eksen hedefli ilaçların mortalite/morbiditeyi azaltan ana sütunlar haline gelmesini sağladı.

    Bununla birlikte KY patobiyolojisi yalnızca vazokonstriktör ve sodyum tutucu eksenlerden ibaret değildir. Organizma, hacim ve basınç yüklenmesine karşı natriüretik peptid sistemi başta olmak üzere, vazodilatör, natriüretik ve antifibrotik karşı düzenleyici mekanizmalar da üretir. Klinik biyobelirteç olarak BNP/NT-proBNP ekseninin rutinleşmesi, bu karşı düzenleyici sistemin KY’deki önemini daha görünür kılmıştır.

    Bu noktada tarihsel bir fikir belirir: Eğer RAAS baskılanması KY’de faydalıysa, endogen koruyucu natriüretik peptidlerin etkisi de güçlendirilebilir mi? Natriüretik peptidlerin başlıca yıkım yollarından biri, geniş substrat yelpazesine sahip bir metalloproteaz olan neprilisin (nötral endopeptidaz; NEP; MME/CD10) üzerinden gerçekleşir. Neprilisin inhibisyonu teorik olarak natriürez, vazodilatasyon ve doku yeniden şekillenmesi üzerinde lehte etkiler doğurabilir; ancak neprilisin aynı zamanda anjiyotensinler ve bradikinin gibi başka peptitlerin metabolizmasına da katıldığı için, tek başına inhibisyonun nörohormonal dengeyi istenmeyen yönde kaydırma olasılığı uzun süre tartışılmıştır. Bu nedenle güncel yaklaşım, neprilisin inhibisyonunu RAAS blokajı ile birlikte ele alır: Böylece hem koruyucu peptidlerin yıkımı azaltılır hem de RAAS kaynaklı karşıt basınç/hacim etkileri dizginlenir.

    Bu “çift eksenli” stratejinin klinikte olgunlaşmış formu ARNI (angiotensin receptor–neprilysin inhibitor) sınıfıdır ve sakubitril/valsartan bu sınıfın prototip kombinasyonu olarak kabul edilir.


    3) Evrimsel biyolojik bağlam: Hacim–basınç homeostazının iki kutuplu mimarisi

    KY’de hedeflenen sistemlerin hemen hepsi, canlıların su-tuz dengesi, dolaşım basıncı ve doku perfüzyonu sorunlarını çözmek üzere evrimsel olarak erken dönemde şekillenmiş homeostatik ağların parçalarıdır. Bu çerçevede sakubitril/valsartan, yalnızca bir “ilaç kombinasyonu” değil, vertebrat fizyolojisinin iki büyük düzenleyici eksenine aynı anda dokunan bir müdahale olarak da okunabilir:

    1. RAAS ekseni (vazokonstriktör ve sodyum tutucu yönelim)
      RAAS’ın bileşenleri ve reseptör biyolojisi, vertebrat soy hattında erken ortaya çıkmış ve çevresel tuzluluk, suya erişim ve kan basıncı gibi seçilim baskılarına uyum sağlayacak şekilde korunmuştur. Bu sistem, özellikle düşük efektif dolaşım hacminde perfüzyonu sürdürmek için avantajlıdır; ancak KY’de kronikleştiğinde afterload artışı, fibrozis, inflamasyon ve böbrek üzerinde olumsuz hemodinamik etkiler ile sendromu ağırlaştırabilir.
    2. Natriüretik peptid ekseni (natriürez–vazodilatasyon–antifibrotik yönelim)
      ANP/BNP/CNP ailesi ve reseptörleri, vertebratlarda kardiyovasküler ve osmoregülatuvar uyumun kritik parçalarıdır. Evrimsel karşılaştırmalı çalışmalar, bu sistemin balıklardan tetrapodlara uzanan çizgide farklılaşarak korunduğunu; dolaşım yüklenmesi ve hacim fazlalığına karşı “fren” mekanizması gibi çalıştığını göstermiştir. KY’de bu sistem aktive olur; fakat eş zamanlı olarak artan peptid yıkımı ve reseptör düzeyindeki adaptasyonlar, endojen yanıtın etkinliğini sınırlayabilir.
    3. Neprilisin ve M13 metallopeptidaz ailesi: Peptid sinyallerin “temizleyicisi”
      Neprilisin, yalnızca kardiyovasküler peptidleri değil, sinir sistemi ve immün yanıtla ilişkili birçok peptidi metabolize eden geniş spektrumlu bir enzim ailesinin üyesidir. Türler arasında korunmuş olması, peptid sinyalizasyonunun aşırı uzamasının biyolojik maliyetini düşüren “sinyal sonlandırma” işlevinin evrimsel değerini düşündürür. Klinik açıdan bu geniş substrat profili, neprilisin inhibisyonunun hem terapötik gücünü hem de yan etki potansiyelini belirleyen temel biyolojik zemindir.

    ARNI stratejisi, bu iki kutuplu homeostazı (RAAS ↔ natriüretik sistem) KY bağlamında yeniden dengelemeyi hedefler: RAAS’ın kronik “fazla çalışma” halini kısıtlarken, natriüretik peptidlerin etkisini uzatır ve güçlendirir.


    4) Moleküler ve hücresel farmakoloji: Neprilisin inhibisyonu + AT1 blokajının tamamlayıcılığı

    4.1 Neprilisin (NEP/MME) biyokimyası ve substrat haritası

    Neprilisin, hücre yüzeyine bağlı bir çinko metalloproteazdır. Başlıca substratları arasında:

    • ANP, BNP, CNP gibi natriüretik peptidler
    • Bradikinin, adrenomedullin, substans P
    • anjiyotensin I/II ve bazı diğer vazoaktif peptidler

    yer alır. Dolayısıyla neprilisin inhibisyonu, yalnızca “natriüretik peptid artışı” anlamına gelmez; çoklu peptid havuzunun yeniden dağılımına yol açar. Klinik hedef, bu dağılımın KY’de net olarak vazodilatör/natriüretik/antiremodeling yönde baskın hale gelmesidir.

    4.2 Sakubitril: Ön ilaç tasarımı ve aktif metabolit

    Sakubitril, farmakolojik olarak ön ilaçtır ve esterazlar aracılığıyla aktif metaboliti sakubitrilat (LBQ657) formuna dönüşür. Aktif metabolit, neprilisini inhibe ederek natriüretik peptidlerin (ve diğer bazı vazoaktif peptidlerin) yıkımını azaltır.

    Bu mekanizmanın fizyolojik çıktıları, bağlama göre farklı yoğunlukta olmak üzere:

    • Natriürez ve diürez eğilimi (toplam sodyum yükünün düşürülmesi)
    • Vazodilatasyon (afterload azalması)
    • Aldosteron baskılanmasına dolaylı katkı
    • Antifibrotik ve antihipertrofik sinyal yollarının güçlenmesi

    şeklinde özetlenebilir; ancak klinik gerçeklikte bu etkiler, eş zamanlı kullanılan RAAS blokajı ve hastanın hemodinamik/renal profili ile birlikte değerlendirilir.

    4.3 Valsartan: AT1 reseptör blokajı

    Valsartan, AT1 reseptörünü bloke ederek anjiyotensin II’nin vazokonstriktör, sodyum tutucu ve profibrotik etkilerini azaltır. ARB’lerin bradikinin yıkımına doğrudan müdahale etmemesi, ACE inhibitörlerine kıyasla bradikinin aracılı bazı yan etkilerin (özellikle öksürük) daha az görülmesiyle ilişkilidir.

    4.4 Sinerjinin mantığı: “Koruyucu ekseni büyüt, zararlı ekseni frenle”

    Neprilisin inhibisyonu tek başına uygulandığında, anjiyotensin II metabolizmasının da azalması nedeniyle RAAS etkilerinin artması gibi paradoksal bir risk doğurabilir. Bu nedenle sakubitril, klinikte valsartan ile sabit kombinasyon halinde kullanılarak:

    • Natriüretik peptidlerin korunmasıyla vazodilatasyon/natriürez güçlendirilir,
    • AT1 blokajı ile anjiyotensin II’nin vazokonstriktör ve yeniden şekillendirici etkileri baskılanır,
    • Net etki, KY’de hedeflenen hemodinamik rahatlama + nörohormonal dengeleme yönünde olur.

    5) Farmakokinetik ve farmasötik özellikler (seçilmiş klinik açıdan kritik noktalar)

    • Oral uygulama sonrası ayrışma: Kombinasyon formu çözündüğünde sakubitril ve valsartan bileşenleri serbestleşir; sakubitril aktif metabolit LBQ657’ye dönüşür.
    • Yarı ömürler ve dozlama ritmi: Klinik uygulamada günde iki kez dozlamanın temelinde sakubitril/LBQ657 ve valsartan bileşenlerinin eliminasyon dinamikleri ve etki süreleri yer alır.
    • Atılım yolları: Sakubitril bileşeni ağırlıkla metabolit formunda böbrek ve barsak yoluyla; valsartan ise belirgin şekilde fekal yolla atılır. Bu nedenle böbrek fonksiyonu, özellikle LBQ657 maruziyetini klinik olarak anlamlı ölçüde etkileyebilir.
    • Kararlı duruma ulaşma: Düzenli kullanımda birkaç gün içinde kararlı düzeye yaklaşılır; klinik pratikte bu, titrasyon ve erken dönem yan etki izlemi açısından önem taşır.

    6) Klinik gelişim ve kanıt mimarisi: HFrEF odağı ve genişleyen uygulama alanı

    6.1 Kronik semptomatik HFrEF: mortalite ve yatış üzerine etkiler

    Sakubitril/valsartan, özellikle azalmış ejeksiyon fraksiyonlu (HFrEF) ve semptomatik KY’de, modern kılavuzların temel tedavi bileşenlerinden biri olarak konumlanmıştır. Bu konumlanmanın merkezinde, ACE inhibitörü temelli standart yaklaşımla karşılaştırmada kardiyovasküler ölüm ve KY’ye bağlı hastaneye yatışın azalması gibi klinik olarak “sert” sonlanımlara uzanan bir kanıt çizgisi yer alır. Ayrıca semptom yükü, yaşam kalitesi ölçütleri ve biyobelirteç dinamikleri üzerinde de tutarlı iyileşmeler raporlanmıştır.

    6.2 Akut dekompanse KY sonrası erken başlama stratejileri

    Akut dekompansasyon sonrası dönemde, hemodinamik stabilizasyon sağlandıktan sonra ARNI’ye geçiş/başlama stratejileri üzerine çalışmalar, biyobelirteç düşüşü ve kısa dönem klinik sonlanımlar ekseninde değerlendirilmiştir. Bu alan, “başlama zamanı”nın (hastane içi erken dönem vs taburculuk sonrası) hasta güvenliği ve tolerabilite ile dengelenmesini gerektirir.

    6.3 HFpEF/HFmrEF spektrumu: fenotipik hedefleme ihtiyacı

    Ejeksiyon fraksiyonu korunmuş (HFpEF) ya da orta derecede azalmış (HFmrEF) KY’de ARNI’nin yeri, HFrEF kadar “tek parça” bir hikâye değildir. HFpEF heterojen bir sendromdur: hipertansif kalp hastalığı, obezite–metabolik fenotip, atriyal disfonksiyon baskın fenotip, inflamatuvar-komorbidite yükü gibi alt tipler, aynı ilaca farklı yanıtlar verebilir. Bu nedenle güncel bilimsel çerçevede ARNI’nin bu spektrumdaki rolü, çoğu zaman hasta seçimi, semptom yükü, natriüretik peptid profili, kan basıncı ve renal rezerv gibi değişkenlerle birlikte ele alınır.

    6.4 Pediatrik kullanım

    Bazı düzenleyici otoriteler, belirli pediatrik KY alt gruplarında da sakubitril/valsartan kullanımına izin veren çerçeveler tanımlamıştır. Pediatrik popülasyonda dozlama, farmakokinetik değişkenlik ve uzun dönem güvenlilik, erişkinden daha özel dikkat gerektirir.


    7) Endikasyonlar (klinik pratikte kullanılan ana çerçeve)

    Sakubitril/valsartan, pratikte en güçlü kanıta dayalı olarak:

    • Kronik semptomatik HFrEF (çoğunlukla NYHA II–IV aralığında, uygun hastada)
    • Kılavuza dayalı tedavinin bir parçası olarak mortalite ve KY yatışlarını azaltma hedefiyle

    kullanılır. Bunun yanında HFmrEF/HFpEF spektrumunda ve pediatrik KY’de kullanım, ülke/otorite onayları ve hasta fenotipine göre değişen biçimde ele alınır.


    8) Uygulama ilkeleri: Başlama, geçiş, doz titrasyonu ve izlem

    8.1 ACE inhibitöründen geçişte 36 saat kuralının patofizyolojik gerekçesi

    Sakubitril/valsartan ile ACE inhibitörlerinin eşzamanlı kullanımı önerilmez; ayrıca ACE inhibitörü kesildikten sonra en az 36 saat beklenerek ARNI’ye geçiş yapılır. Bunun klinik gerekçesi, bradikinin metabolizması üzerinde farklı basamaklarda etkili iki müdahalenin (ACE inhibisyonu + neprilisin inhibisyonu) birlikte anjiyoödem riskini artırabilmesidir. ARB’den geçişte bu bekleme penceresi genellikle aynı zorunlulukla aranmaz; ancak klinik karar yine hastanın risk profiline göre şekillendirilir.

    8.2 Başlangıç dozu ve titrasyon

    Başlangıç dozu; hastanın:

    • Bazal kan basıncı,
    • Böbrek fonksiyonu (eGFR),
    • Serum potasyumu,
    • Daha önce RAAS blokeri kullanıp kullanmadığı ve toleransı,
    • Hepatik fonksiyonları,
    • Yaş ve frajilite durumu

    gibi değişkenlere göre seçilir. Amaç, tolere edilebilen en yüksek kanıtlı doza doğru kademeli titrasyon yapmaktır.

    8.3 İzlem parametreleri

    Tedavinin erken döneminde ve doz artışlarında:

    • Kan basıncı (özellikle semptomatik hipotansiyon açısından)
    • Serum kreatinin/eGFR
    • Serum potasyumu
    • Klinik volüm durumu (konjesyon bulguları)
    • Eşlik eden diüretik ve diğer KY ilaçlarıyla etkileşimli hemodinamik yanıt

    yakından izlenir.


    9) Kontrendikasyonlar ve dikkat gerektiren durumlar

    Başlıca kontrendikasyonlar / kaçınılması gereken durumlar:

    • Bileşenlere karşı aşırı duyarlılık
    • ACE inhibitörü ile birlikte kullanım veya ACE inhibitörü kesildikten sonra 36 saat dolmadan başlama
    • Anjiyoödem öyküsü (özellikle RAAS blokerleriyle ilişkili anjiyoödem)
    • Gebelik: RAAS blokajı fetotoksisite riski nedeniyle kontrendikedir; gebelikte ve gebelik planında kullanılmaz
    • Şiddetli hepatik yetmezlik gibi belirli ileri organ yetmezliği tablolarında (ülkesel ürün bilgisine göre)

    Dikkat gerektiren durumlar:

    • Düşük sistolik kan basıncı veya ortostatik semptomlar
    • İleri yaş, frajilite ve çoklu antihipertansif kullanımı
    • Orta-ileri böbrek yetmezliği, tek böbrek, renal arter stenozu şüphesi
    • Diyabetik nefropati ve potasyum dengesini etkileyen eşzamanlı tedaviler

    10) İlaç etkileşimleri: Klinik açıdan anlamlı kombinasyonlar

    • ACE inhibitörleri: Anjiyoödem riski nedeniyle birlikte kullanılmaz; geçişte bekleme gerekir.
    • Potasyum yükseltici ajanlar: Mineralokortikoid reseptör antagonistleri, potasyum tutucu diüretikler ve potasyum takviyeleriyle birlikte hiperkalemi riski artabilir; bu kombinasyonlar KY tedavisinde sık ve çoğu zaman gerekli olduğundan, çözüm “kaçınma”dan çok yakın laboratuvar izlemi ve doz ayarıdır.
    • NSAİİ’ler: Özellikle volüm deplesyonu veya böbrek rezervi sınırlı hastada, NSAİİ kullanımı renal perfüzyonu bozup akut böbrek hasarı riskini artırabilir ve antihipertansif etkiyi zayıflatabilir.
    • Lityum: RAAS blokajı lityum düzeylerini yükseltebilir; birlikte kullanımda toksisite açısından dikkat gerekir.
    • Diğer antihipertansifler ve vazodilatörler: Hipotansiyon riski artabilir; özellikle tedavinin başlangıcında semptom odaklı ayarlama önemlidir.

    11) Yan etkiler ve güvenlilik profili: Mekanizma ile uyumlu bir klinik tablo

    Sakubitril/valsartan tedavisinde en klinik olarak belirleyici istenmeyen etkiler:

    1. Hipotansiyon
      Vazodilatör etkinin ve eşzamanlı diüretik/diğer KY ilaçlarının birikimli etkisiyle ortaya çıkabilir. Semptomatik hipotansiyon; doz titrasyonu, diüretik ayarı ve eşlik eden vazodilatörlerin yeniden düzenlenmesiyle yönetilir.
    2. Hiperkalemi
      RAAS blokajının beklenen bir sonucudur. Özellikle böbrek fonksiyonu sınırlı, diyabetik, yüksek potasyum alımı olan veya potasyum yükselten ilaçlar kullanan hastalarda risk artar.
    3. Böbrek fonksiyonunda bozulma
      RAAS blokajı böbrek hemodinamiğini değiştirir; özellikle renal perfüzyonun zaten sınırlı olduğu durumlarda kreatinin artışı görülebilir. Klinik yönetim, mutlak kreatinin değerinden çok eGFR eğilimi, volüm durumu ve konjesyon kontrolü ile birlikte değerlendirilir.
    4. Anjiyoödem
      Bradikinin ve ilgili peptidlerin metabolizmasındaki değişimler nedeniyle, özellikle ACE inhibitörü ile birlikte kullanımda risk artar; bu nedenle eşzamanlı kullanım yasaktır ve geçiş aralığı zorunludur. Anjiyoödem şüphesinde acil değerlendirme gerekir.
    5. Daha nadir/ikincil etkiler: baş dönmesi, hiponatremi eğilimi, gastrointestinal yakınmalar, yorgunluk gibi semptomlar; çoğu zaman hemodinamik değişimlerle iç içe seyreder.

    12) Güncel bilimsel anlayış: ARNI’nin KY biyolojisindeki yeri

    Sakubitril/valsartan, KY’yi tek bir patolojik eksenin ürünü olarak değil, çoklu karşıt düzenleyici sistemlerin düzensizleşmesi olarak gören modern paradigmanın farmakolojik karşılıklarından biridir. RAAS ve natriüretik peptid sistemi, vertebrat fizyolojisinde hacim–basınç dengesinin iki ana kolu olarak düşünülebilir; KY’de bu iki kolun “denge ayarı” bozulur. ARNI yaklaşımı, bu dengeyi:

    • RAAS’ı AT1 düzeyinde frenleyerek,
    • natriüretik peptidlerin etkisini neprilisin inhibisyonu ile uzatarak,

    yeniden kurmaya çalışır. Klinik yararın büyüklüğü, yalnızca hemodinamik etkilerle açıklanamayacak kadar tutarlı olduğundan, güncel yorumlar; remodeling biyolojisi, renal-kardiyak eksen, vasküler sertlik ve inflamatuvar-fibrotik sinyal ağları gibi daha geniş bir patofizyolojik çerçeveyi de içerir.



    Keşif

    Kadim Sorular ve İlk İpuçları

    İnsanlık yüzyıllardır kalp yetmezliğinin gizemini çözmeye çalıştı. Eski hekimler “damla hastalığı” dedikleri ödemli kalp yetmezliğiyle karşılaşıyor, çareyi bitkisel ilaçlarda arıyorlardı. 1890’ların sonunda, İsveçli fizyolog Robert Tigerstedt ve öğrencisi Per Bergman, böbrek özütlerinin kan basıncını artırdığını keşfederek vücuttaki renin adında bir maddeden şüphelendiler. Bu buluş, kan basıncının düzenlenmesinde böbreğin rolüne dair ilk ipucunu verdi. Takip eden on yıllarda bilim insanları, reninin kanda bir zincirleme reaksiyonu başlattığını, bunun da güçlü bir damarı daraltıcı hormon olan anjiyotensin-II’ye yol açtığını ortaya çıkardılar. Kalp-damar fizyolojisinin bu dönemde anlaşılmasıyla “renin–anjiyotensin–aldosteron sistemi (RAAS)” adı verilen karmaşık hormonal ağın varlığı kabul gördü. Ancak o yıllarda kalbin kendisinin hormon salgılayabileceği fikri kimsenin aklına gelmiyordu; kalp, sadece kanı pompalayan bir kastan ibaret sanılıyordu.

    Renin–Anjiyotensin Sisteminin Doğuşu

    20. yüzyılın ortaları, tansiyon ve kalp yetmezliği tedavisinde çığır açan gelişmelere sahne oldu. 1930’larda Amerikalı ve Arjantinli araştırmacılar, reninin etkisiyle kanda oluşan anjiyotensin adlı güçlü bir basınç yükseltici hormon keşfettiler. Kısa süre sonra, Cleveland’lı biyokimyacı Leonard Skeggs, kanda anjiyotensin-I denen daha etkisiz bir molekülün, bir enzim yardımıyla aktif anjiyotensin-II’ye dönüştüğünü gösterdi. Bu enzime anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) adı verildi. Böylece RAAS’ın ana bileşenleri tek tek aydınlatılmıştı. Bilimsel merak, bu sistemi kontrol ederek yüksek tansiyon ve kalp yetmezliğini tedavi etme umudunu doğurdu.

    Bu arada farklı bir keşif hattı daha filizleniyordu. 1940’larda, Brezilyalı farmakolog Maurício Rocha e Silva, yılan zehiri üzerine çalışırken kanda damarları genişletip tansiyonu düşüren gizemli bir madde izole etti. Bu maddeye bradikinin adı verildi. Bradikinin, vücutta iltihap ve tansiyon düşüşüyle ilgili bir peptitti ve sonradan anlaşıldı ki ACE enzimi tarafından hızla parçalanıyordu. Yani ACE, yalnızca anjiyotensin-II üretmekle kalmıyor, aynı zamanda bradikinini de yok ediyordu. 1960’larda bir başka Brezilyalı bilim insanı, Sérgio Ferreira, Bothrops jararaca engerek yılanının zehrinde bradikinini parçalanmaktan koruyan küçük peptitler olduğunu keşfetti. Bu “bradikinin artırıcı faktör” aslında ACE’nin doğal bir blokörüydü. Bu bilgi, ilaç geliştiren kimyagerler için hazine değerindeydi: Yılan zehrindeki bu ipucu, ACE’yi durdurarak hem anjiyotensin-II üretimini engelleyecek hem de bradikinini koruyacak bir ilacın mümkün olabileceğini gösteriyordu.

    Yılan Zehrinden İlaca: ACE İnhibitörlerinin Doğuşu

    1970’lerin başında, Amerikan ilaç firması Bristol Myers-Squibb’de çalışan kimyager Miguel Ondetti ve meslektaşı David Cushman, yılan zehrindeki peptitlerin yapısından esinlenerek ilk sentetik ACE inhibitörünü sentezledi. 1975’te sentezlenen bu molekül, ileride kaptopril adıyla tanınacak ve bir devrim başlatacaktı. Kaptopril, 1981’de onaylanıp klinikte kullanıma girdiğinde, kalp yetmezliği ve yüksek tansiyon tedavisini kökten değiştirdi. Bu ilaç, böbrek kaynaklı ölümcül hormonal zinciri (RAAS’ı) dizginleyerek hastaların daha uzun yaşamasını sağladı. Doktorlar ilk kez kalp yetmezliğini sadece semptomları hafifleterek değil, altta yatan zararlı süreçleri durdurarak tedavi edebileceklerini gördüler. RAAS’ın dizginlenmesi kalp hastalarına nefes aldırmıştı, ancak bu hikâyede henüz keşfedilmeyi bekleyen başka bir kahraman daha vardı: Kalbin kendi ürettiği bir “ilaç”.

    Kalbin Endokrin Sırrı: ANP’nin Doğuşu

    1956 yılında, Alman bilim insanı Bernhard Kisch, elektron mikroskobuyla kalp kulakçığı (atriyum) kas hücrelerini incelerken ilginç bir ayrıntı fark etti. Hücrelerin içinde, tıpkı hormon salgılayan bezlerde görülen küçük granüller vardı. O dönemde kimse bu granüllerin anlamını çözemedi; kalbin hormon salgılayabileceği fikri uzak bir hayaldi. Bu gizemli granüller yıllarca bilimsel merak konusu olarak kaldı, ta ki bir genç araştırmacı bu sırrın peşine düşene dek.

    Adolfo J. de Bold isimli Arjantin doğumlu bir bilim insanı, 1970’lerde Kanada’da bu granüllerin işlevini araştırmaya koyuldu. De Bold, “acaba kalp bir hormon salgılıyor olabilir mi?” sorusunu takıntı haline getirmişti. Yıllarca süren sabırlı laboratuvar çalışmalarının ardından, 1981 yılında dönüm noktası deneyini gerçekleştirdi. De Bold, laboratuvar sıçanlarının atriyum kaslarından hazırladığı özütü başka bir sıçana damar yoluyla enjekte etti. Ortaya çıkan sonuç nefes kesiciydi: Hayvan birkaç dakika içinde bol miktarda idrar üretmeye başladı ve kan basıncı düştü. Bu, kalp kulakçıklarından salgılanan güçlü bir natriüretik (sodyum attırıcı) faktörün varlığına işaret ediyordu. De Bold, bu maddeye Atriyal Natriüretik Faktör (ANF) adını verdi (sonraları Atriyal Natriüretik Peptid, ANP olarak anılacaktır).

    1981’de de Bold ve ekibinin yayımladığı bu keşif, tıp dünyasında bir dönüm noktasıydı. Kalp artık sadece mekanik bir pompa değil, aynı zamanda endokrin bir organ olarak görülmeye başlandı. Küçücük atriyal granüllerin, vücudun tuz ve su dengesini, kan basıncını ve damar genişliğini ayarlayan bir hormon içerdiği ortaya çıkmıştı. ANP’in etkileri, tam da kalp yetmezliğinde vücudun ihtiyaç duyduğu türdendi: Damarları gevşetiyor, idrar ve sodyum atılımını artırıyor, kalbe binen yükü hafifletiyordu. Yani kalp, kendi zorlandığında vücuda yardım çağrısı olarak bu hormonu salıyordu. Bu keşif, bilim insanlarında büyük bir merak uyandırdı: Kalbin başka sırları da olabilir miydi?

    Natriüretik Peptit Ailesinin Genişlemesi: BNP ve CNP

    ANP’nin keşfinden sonra dünyanın dört bir yanındaki laboratuvarlar kalbin salgıladığı bu yeni hormon üzerinde çalışmaya başladılar. Sadece birkaç yıl içinde, 1980’lerin sonunda, bu alanda ardı ardına yeni buluşlar geldi. 1988 yılında, Japonya’daki bir araştırma ekibi (Tetsuo Sudoh ve arkadaşları), domuz beyninden elde ettikleri özütlerde, ANP’ye çok benzeyen ama yapısal olarak farklı bir peptit tespit ettiler. Başlangıçta beynin içinde bulunmuş olduğu için buna Beyin Natriüretik Peptid (BNP) adı verildi. Ancak çok geçmeden anlaşıldı ki insanlarda BNP esasen kalbin karıncık (ventrikül) kasından salgılanıyordu. Üstelik kalp yetmezliği olan hastalarda BNP düzeyleri kanda dramatik biçimde yükseliyordu. BNP, aslında kalbin fazla yük altındayken devreye soktuğu ikinci bir kurtarıcı hormondu.

    Bundan hemen sonra, 1990’da, yine Japon araştırmacılar üçüncü bir natriüretik peptiti daha tanımladılar. C-tipi Natriüretik Peptid (CNP) adı verilen bu hormon daha çok beyin dokusunda ve damarlarda üretiliyordu. CNP, ilk iki kardeşi kadar sodyum atılımı sağlamasa da damar genişletici ve kalp dokusunda anti-fibrotik (yani zararlı doku sertleşmesini önleyici) etkiler gösteriyordu. Böylece natriüretik peptitler adı verilen yeni bir hormon ailesi ortaya çıkarılmış oldu: ANP, BNP ve CNP. Bu kalp kaynaklı hormonlar, vücutta tam da RAAS’ın zıt yönde yaptığı şeyleri yapıyor, yani kan basıncını düşürüp tuz-su atılımını artırarak kalbin işini kolaylaştırıyordu.

    Bu keşifler, bilimsel merakı daha da körükledi. ANP ve BNP’nin kalp yetmezliğinde çok yükseldiği ve bedenin adeta kendi kendini tedavi etmeye çalıştığı anlaşıldığında, şu soru doğdu: “Madem bu hormonlar kalbe iyi geliyor, neden biz de onları ilaç olarak vermiyoruz?” İşte bu noktada bilim dünyası, natriüretik peptitleri terapötik amaçla kullanma fikrine yoğunlaştı.

    Kalbin Kendi İlacını Kullanmak: Natriüretik Peptit Tedavileri

    1990’larda ve 2000’lerin başında araştırmacılar, kalbin bu kurtarıcı hormonlarını doğrudan hastalara vermenin yollarını denediler. Japonya’da karperitid adında bir ANP ilacı, akut kalp yetmezliği sırasında damar yolundan verilmeye başlandı. ANP infüzyonu, hastaların idrar sökmesini ve nefes darlığının hafiflemesini sağlayabiliyordu. Benzer şekilde ABD’de nesiritid adında sentetik bir BNP, hastane acillerinde akut kalp yetmezliği hastalarına uygulanmaya başlandı. Nesiritid, 2001’de FDA onayı aldığında umutlar yüksekti: Bu hormon infüzyonlarının kalp yetmezliği ataklarını iyileştirip hastaneye yatışları azaltacağı umuluyordu.

    Ne var ki, bu girişimler beklenen devrimi yaratmadı. Natriüretik peptitlerin vücuttaki ömrü çok kısaydı; dakikalar içinde yıkılıyorlar ve etkileri hızla sönüyordu. Nesiritid alan hastalarda kısa süreli nefes darlığı rahatlaması olsa da, büyük klinik çalışmalarda bu tedavinin uzun vadeli sonuçları hayal kırıklığı yarattı. Örneğin, binlerce hastada yapılan ASCEND-HF çalışması, nesiritidin ölüm oranlarını ya da uzun dönem iyileşmeyi anlamlı düzeyde artırmadığını, aksine bazı hastalarda tansiyonun tehlikeli biçimde çok düşmesine yol açtığını gösterdi. Sonuçta, kalbin bu “iyileştirici” hormonlarını doğrudan vermek pratik ve etkili bir çözüm olmadı. Doğal hormonlar, vücudun kendi koruyucu refleksleri olsa da ilaç olarak sürdürülebilir değildi; vücut onları hızla temizliyor, sürekli damar yolundan verme zorunluluğu da kullanımını kısıtlıyordu.

    Bilim insanları pes etmedi. Madem bu hormonların ömrü kısaydı, o halde vücuttaki yıkımlarını yavaşlatmanın bir yolu olmalıydı. İşte gözler, natriüretik peptitleri parçalayan enzimlere çevrildi. Bu enzimlerin başlıcası, daha önce başka bağlamlarda bilinen bir proteindi: Neprilizin.

    Neprilizin Enziminin Sahnede Belirişi

    Natriüretik peptitlerin keşfi sırasında, vücutta bu hormonları hangi mekanizmaların etkisiz hale getirdiği de araştırıldı. Neprilizin, ya da teknik adıyla nötral endopeptidaz (NEP, EC 3.4.24.11), bu süreçte öne çıktı. Aslında neprilizin, 1970’lerden beri bilinen bir enzimdi; ilk keşfedildiğinde, beyinde ağrı kesici görevi olan enkefalin adlı maddeleri parçaladığı için enkefalinaz olarak adlandırılmıştı. Böbrekler, akciğerler ve damarlarda bolca bulunan bu enzim, geniş bir yelpazede hormon ve peptiti kesip biçiyordu. ANP ve CNP’nin en büyük düşmanı da neprilizin enzimiydi: Kalbin salgıladığı bu faydalı hormonlar, kan dolaşımına geçtikten hemen sonra neprilizin tarafından parçalanarak etkisiz hale getiriliyordu. Örneğin ANP’nin kanda yarı ömrü sadece 2-5 dakika kadardı; yani bir kez salgılandıktan birkaç dakika sonra önemli bir kısmı yok oluyordu.

    Bilim dünyası için bu açık bir davetti: “Öyleyse neprilizini durdur, kalbin hormonlarını daha uzun yaşat!” Bu fikir son derece çekiciydi çünkü teorik olarak neprilizin engellenirse ANP ve BNP daha uzun süre dolaşımda kalacak, damarları genişletip tuz atılımını artırarak kalp yetmezliğini hafifletecekti. Ayrıca neprilizin yalnızca natriüretik peptitleri değil, aynı zamanda adrenomedüllin ve bradikinin gibi diğer bazı damar genişleticileri de parçaladığı biliniyordu; bunların da korunması ayrı bir avantaj olabilirdi.

    Elbette işin bir de ters tarafı vardı: Neprilizin, sadece “iyi” hormonları değil, anjiyotensin-II ve endotelin-1 gibi güçlü damar daraltıcı ve tuz tutucu maddeleri de parçalıyordu. Yani bu enzimi durdurmak, bir yandan faydalı hormonları artırırken diğer yandan zararlı hormonları da biriktirebilirdi. Bu ikilem henüz tam anlaşılmamış olsa da, 1980’lerin başında bilim insanları öncelikle neprilizin inhibitörleri geliştirmeye odaklandılar.

    İlk Denemeler: Neprilizin İnhibitörlerinin Doğuşu

    1980 yılında, Fransız bilim insanı Bernard Roques liderliğinde bir kimya ekibi, ilk etkili neprilizin bloke edici molekülü sentezledi. Bu bileşiğe Tiörfan (Thiorphan) adı verildi. Tiörfan, deney hayvanlarında nörolojik amaçlarla denenirken, aynı zamanda vücuttaki ANP düzeylerini de artırdığı fark edildi. Bu ilk adım, konseptin mümkün olduğunu gösteriyordu: Bir ilacı verip vücudun kendi ANP’sini yükseltebilmiştik. Tiörfan’ın başarısı cesaret vericiydi ama kendisi klinik kullanıma uygun değildi (çoğunlukla araştırma aracı olarak kaldı). Bunun üzerine ilaç firmaları, ağızdan alınabilecek ve vücutta dolaşıma karışabilecek güçlü neprilizin inhibitörleri geliştirmeye girişti.

    1990’ların başında, bu alanda iki aday öne çıktı: Kandoksatril (Candoxatril) ve Ecadotril. Kandoksatril, tiörfan’ın ağızdan alınabilir bir türevi olarak tasarlandı. Ecadotril ise benzer biçimde neprilizini hedefleyen başka bir moleküldü. İlk küçük çaplı klinik denemelerde, intravenöz (damar içi) kandoksatrilat (kandoksatril’in aktif formu) kalp yetmezliği hastalarında ümit verici etkiler gösterdi: Hastaların kanında ANP düzeyi yükseldi, idrar çıkışı arttı, kalbin dolum basınçları azaldı. Bu sonuçlar, kalp yetmezliğinde vücudun yükünü azaltacak yeni bir ilaç sınıfının habercisi gibiydi.

    Ne var ki, oral (ağızdan) kullanılan kandoksatril ve ecadotril ile yapılan daha kapsamlı takip çalışmaları hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Kronik kalp yetmezliği hastalarında kandoksatril beklenen iyileşmeyi sağlamadı; tansiyon yüksekliği olan hastalarda da ecadotril belirgin bir üstünlük gösteremedi. Araştırmacılar bir süre anlam veremediler: Neprilizini engellemek ANP’yi artırıyor, laboratuvar verileri olumlu görünüyordu ama gerçek hastalarda klinik tablo neden düzelmiyordu? Cevap, vücudun zeki ama istenmeyen bir karşı hamlesinde gizliydi.

    Tek Cepheli Savaşın Yetersizliği: RAAS’ın Misillemesi

    Yalnızca neprilizini bloke etmek, bedenin tüm dengelerini altüst eden RAAS’ı tek başına bıraktı. Neprilizin inhibisyonu sonucu ANP ve bradikinin gibi yararlı faktörler artsa da, bu enzim aynı zamanda anjiyotensin-II’yi de parçalamayı bıraktığı için, anjiyotensin-II seviyeleri yükselmeye başladı. Yani beden, natriüretik peptitlerin fazla gelmesini bir anlamda RAAS’ı daha da aktif hale getirerek dengelemeye çalışıyordu. Özellikle böbrek, sodyum atılımı arttığında renin salınımını artırarak daha çok anjiyotensin-II üretimine yol açıyordu. Bu da damarları daraltıp böbrekten tuz tutulumunu teşvik ederek natriüretik peptitlerin iyi etkilerini gölgeliyordu.

    Bilimsel açıdan bu hayal kırıklığı verici bir durumdu: “Tek başına neprilizin blokajı işe yaramıyor, çünkü vücut karşı saldırıya geçiyor.” Bu sonucun anlaşılmasıyla, 1990’ların ortalarında, ilaç araştırmalarında yeni bir strateji şekillendi. Eğer tek cephede savaş kazanılamıyorsa, çift cepheli bir saldırı planı gerekiyordu. Hem natriüretik peptit sistemini güçlendirip hem de RAAS’ı aynı anda baskılamak… İşte bu fikrin tohumları, sonraki büyük serüvenin başlangıcı olacaktı.

    Çifte Atak Fikri: Vasopeptidaz İnhibitörleri

    Bilim insanları, “ya hem neprilizini hem de ACE’yi aynı anda engellersek?” sorusunu sormaya başladı. Böylece RAAS’ın misillemesini de önlemiş, vücudu iki koldan desteklemiş olacaktık. Teoride bu yaklaşım mükemmel görünüyordu: Bir yandan anjiyotensin-II oluşmayacak (ACE inhibisyonu sayesinde), diğer yandan ANP ve benzeri hormonlar yıkılmayacak (neprilizin inhibisyonu sayesinde). Üstelik ACE de bloke olacağından, bradikinin gibi faydalı vasodilatörlerin birikmesi de ek katkı sağlayabilirdi.

    Laboratuvarda ilk denemeler hemen başladı. Hayvan modellerinde, klasik bir ACE inhibitörü olan kaptopril ile bir neprilizin inhibitörü kombine edildiğinde, tek başına her birinden daha güçlü kan basıncı düşüşü ve kalp yükünde azalma gözlendi. Bu cesaret verici sonuçlar, farmasötik şirketleri harekete geçirdi. 1990’ların ortasında, Bristol-Myers Squibb şirketinin araştırmacıları, tek molekülde iki işi birden yapacak bir ilaç tasarlamaya giriştiler. 1994 yılında, laboratuvarda ilk prototip sentezlendi: Bu molekül hem ACE’yi hem de neprilizini aynı anda engelleyebiliyordu. Bilim literatüründe bu yeni sınıfa “vasopeptidaz inhibitörleri” adı verildi (çünkü hem bir vazokonstriktör enzimi, hem de bir peptid parçalayıcı enzimi bloke ediyordu).

    İlk jenerasyon vasopeptidaz inhibitörü olan omapatrilat, hızla klinik denemelere alındı. Bu “iki ucu keskin kılıç”tan beklentiler büyüktü; birçok araştırmacı bunun kalp yetmezliği tedavisinde devrimsel bir yenilik olabileceğini düşünüyordu. 1990’ların sonunda ve 2000’lerin başında omapatrilat arka arkaya önemli çalışmalarda test edildi. Küçük ölçekli ilk çalışmalarda omapatrilat’ın kalp performansını iyileştirdiği, idrar söktürücü etkilerinin olduğu görüldü. Ardından IMPRESS adlı orta ölçekli bir deneme, omapatrilat’ı mevcut bir ACE inhibitörüyle (lisinopril) karşılaştırdı ve benzer güvenlikte olduğunu, belki hafif üstün gelebileceğini ima etti. Asıl büyük sınav ise OVERTURE adlı geniş kapsamlı çalışma ile geldi. Bu çalışmada 5.700’den fazla kalp yetmezliği hastası bir buçuk yıl süreyle ya omapatrilat ya da klasik ACE inhibitörü enalapril aldı. Sonuçlar, bilim dünyasında merakla bekleniyordu.

    OVERTURE’ın sonunda ortaya çıkan tablo karmaşıktı: Omapatrilat, birincil hedef olarak belirlenen “ölüm veya kalp yetmezliği nedeniyle hastaneye yatış” birleşik sonucunu, enalaprile kıyasla istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azaltamamıştı. Yani iki tedavi kabaca benzer görünüyordu. Ancak veriler dikkatle incelendiğinde, omapatrilat kolunda kalp yetmezliği nedeniyle hastaneye yatışlarda hafif bir azalma ve bazı ikincil ölçütlerde (kalp krizi veya kalp yetmezliği ilerlemesi gibi) avantajlar göze çarpıyordu. Bu, “ucu ucuna kaçan bir başarı” gibiydi; biraz daha fazla hasta çalışmaya dahil edilse belki fark anlamlı çıkabilirdi. Bilim insanları tam bu sonuçları tartışırken, omapatrilat’ın gölgesinden beklenmedik bir tehlike belirdi.

    Omapatrilat’ın Düşüşü: Kılıcın İki Ucu

    Omapatrilat’ın her iki enzimi birden durdurma özelliği, teoride çok güçlü bir silahken, pratikte bir “Truva atı” misali istenmeyen bir yan etkiyi de beraberinde getirdi: Anjiyoödem. Anjiyoödem, yüzde ve boğazda şişlik yapabilen, havayolunu tıkayarak hayati risk doğurabilen ciddi bir alerjik reaksiyona benzer tabloydu. Aslında ACE inhibitörleri tek başına verildiğinde de nadiren anjiyoödem yapabilirler; bu, bradikinin birikimine bağlanır. Fakat omapatrilat ile, ACE yanında neprilizin ve hatta bradikinini parçalayan bir diğer küçük enzim olan aminopeptidaz P de engellenmiş oluyordu. Yani vücutta bradikinin yok edilmesinden sorumlu ne kadar yol varsa, hepsi kapanmıştı. Bunun sonucunda bazı hastalarda bradikinin öylesine birikti ki, yüzde belirgin şişlikler ve dil-dudak ödemi gelişti.

    OVERTURE çalışmasında anjiyoödem vakaları enderdi ama omapatrilat alan grupta enalapril alanlara göre biraz daha fazlaydı (%0,8’e karşı %0,5). Ancak asıl uyarı, tansiyon yüksekliği (hipertansiyon) hastalarında yapılan OCTAVE adlı devasa bir güvenlik çalışmasından geldi. 25 binden fazla hipertansiyon hastasının katıldığı bu denemede, omapatrilat düşük doz enalaprille kıyaslandı. Kısa sürede anlaşıldı ki omapatrilat alan hastalarda anjiyoödem görülme sıklığı yaklaşık 3 kat daha fazlaydı (%2’nin üzerinde) ve özellikle de Afrikan kökenli hastalarda bu risk bariz yüksekti. Çalışma sırasında neyse ki ölümcül bir vaka olmamıştı, ancak regülatör kurumlar (FDA gibi) böylesi bir risk profiline sahip ilacı onaylamaya yanaşmadılar.

    Böylece omapatrilat ve benzeri vasopeptidaz inhibitörleri, tam doğmak üzereyken karanlığa gömüldü. 2003 yılına gelindiğinde, Bristol-Myers Squibb omapatrilat’ın gelişimini durdurduğunu açıkladı; bilimsel merak yerini hüsrana bırakmış gibiydi. “Mükemmel” görünen çift yönlü saldırı fikri, pratikte ciddi bir yan etki duvarına çarpmıştı. Pek çok araştırmacı, “buraya kadar” diyerek projeyi rafa kaldırdı ve tekrar klasik tedavilere odaklandı. Ancak bazıları pes etmedi. Tarih boyunca büyük keşifler çoğu zaman engellerle dans ederek gelirdi ve birkaç zeki zihin, omapatrilat fiyaskosundan önemli dersler çıkarmıştı.

    Yeni Bir Strateji: ARB + Neprilizin İnhibisyonu

    Omapatrilat’ın akıbetini analiz eden araştırmacılar kritik bir tespitte bulundular: Anjiyoödem sorununa yol açan asıl etken, ACE’nin de baskılanmasıydı. Yani eğer RAAS’ı engellerken ACE’ye dokunmazsak, bradikinin yıkımı tamamen durmayacak, böylece tehlikeli birikim yaşanmayacaktı. Bu fikir, başka bir deyişle, **“ACE inhibitörü yerine bir anjiyotensin reseptör blokeri (ARB) kullanırsak sorun çözülür mü?” sorusuydu. ARB’ler (örn. losartan, valsartan gibi), RAAS’ı bloklamanın farklı bir yoluydu: ACE’yi değil, anjiyotensin-II’nin kalp ve damarlardaki reseptörlerini bloke ederek etki gösterirlerdi. Böylece anjiyotensin-II üretimi devam etse bile hedefe bağlanamaz ve RAAS etkileri baskılanırdı. ARB’lerin güzel yanı, bradikinin mekanizmasına hiç karışmamalarıydı; dolayısıyla anjiyoödem tetiklemezlerdi.

    2000’lerin ortalarında, bu stratejiyi test etmek üzere laboratuvar çalışmaları başladı. Hayvan deneylerinde, güçlü bir ARB ile bir neprilizin inhibitörünü birlikte vermenin, omapatrilat benzeri faydalar sağladığı fakat bradikinin birikmesine bağlı damar reaksiyonlarına yol açmadığı gösterildi. Artık sırada bu teoriyi gerçeğe dönüştürecek uygun bir ilaç kombinasyonu geliştirmek vardı.

    Bu noktada sahneye, İsviçre merkezli ilaç firması Novartis çıktı. Novartis, halihazırda yaygın kullanılan bir ARB olan valsartan’ı üretmekteydi. Şimdi valsartanı, yeni ve etkili bir neprilizin inhibitörüyle tek bir hapta buluşturma hedefi koydular. Firmanın araştırmacıları, Japonya’daki ortaklarıyla birlikte çalışarak AHU-377 kod adlı bir molekül keşfettiler. Bu molekül, vücuda alındığında hızla aktif bir neprilizin engelleyicisine dönüşen bir ön ilaç (prodrug) idi. AHU-377, aktif formu olan LBQ657ye dönüştüğünde neprilizini güçlü şekilde durdurabiliyordu. Kritik olan, AHU-377’nin kimyasal olarak valsartan ile uyumlu biçimde formüle edilmesiydi. Uzun denemeler sonunda, 1:1 oranında valsartan ve AHU-377 içeren tek bir kristal yapıda ilaç geliştirildi. Bu bileşik kompleksine LCZ696 kod adı verildi.

    Artık elde, teorik olarak “omapatrilat’ın kusursuz hali” diyebileceğimiz bir aday vardı: Sakubitril/valsartan (daha resmi adıyla anjiyotensin reseptör–neprilizin inhibitörü (ARNİ)). Sakubitril, AHU-377’nin ileride verilen ticari isim olacaktı; valsartan ile eşleştiğinde ise yeni kombinasyonun gücünü temsil ediyordu. Şimdi sırada, bunun insanlar üzerinde gerçekten işe yarayıp yaramayacağını kanıtlama görevi vardı.

    Sakubitril/Valsartan’ın Doğuşu ve Erken Çalışmalar

    2008-2012 yılları arasında, LCZ696 (sakubitril/valsartan) üzerinde ilk insan çalışmalarına başlandı. İlk etapta, ilacın güvenliği ve vücutta nasıl davrandığı incelendi. Sağlıklı gönüllüler ve hafif hipertansiyonlu hastalarda yapılan Faz I ve Faz II denemeleri, umut verici sonuçlar verdi: Tek bir hap şeklinde alınan sakubitril/valsartan hızla kana karışıyor, sakubitril kısmı aktif metaboliti sayesinde neprilizini etkili biçimde durduruyor, aynı anda valsartan kısmı ise anjiyotensin reseptörlerini bloke ediyordu. Deneklerin kanında ANP ve cGMP düzeyleri yükseldi, bu da natriüretik peptit sisteminin canlandığını gösteriyordu. Kan basınçlarında belirgin düşüş gözlendi, idrarla tuz atılımı arttı – ilacın istenen farmakolojik etkileri teyit edilmişti. En önemlisi, ciddi bir anjiyoödem bulgusuna rastlanmadı ve ilacın tolere edilebilir olduğu anlaşıldı. Küçük çaplı bu çalışmalarda, sakubitril/valsartan alan kişilerde beklenebilecek başlıca yan etkinin bir miktar tansiyon düşüklüğü (hipotansiyon) olabileceği görüldü, ancak öngörülen doz aralığında bu durum yönetilebilir düzeydeydi.

    Yüksek tansiyon hastalarında yapılan bir karşılaştırmalı çalışmada, LCZ696’nın tek başına valsartan’dan daha güçlü kan basıncı kontrolü sağladığı bile gösterildi. Bu sonuç, ARB ile neprilizin inhibitörünün sinerjisini doğrular nitelikteydi. Elde edilen güvenlik ve etkililik verileri ışığında, Novartis ilacı asıl hedefi olan kalp yetmezliği alanında büyük bir sınava sokmaya hazırlanıyordu. Bu noktaya kadar gelen yol, onlarca yıllık birikimin sonucuydu ve şimdi her şey, dev bir klinik araştırmanın ellerine bakıyordu.

    PARADIGM-HF: Çığır Açan Çalışma (2014)

    Kalp yetmezliği camiası yıllardır yeni bir ilaç sınıfı görmemişti. Beta blokerler, ACE inhibitörleri, spironolakton gibi ilaçlar ömrü uzatmış olsa da, hâlâ kalp yetmezliği ölümcül seyreden, milyonlarca insanı etkileyen bir hastalıktı. Sakubitril/valsartan kombinasyonunun başarılı olma ihtimali, bu nedenle büyük heyecan yaratmıştı. Novartis, PARADIGM-HF adı verilen kapsamlı bir Faz III denemesini duyurduğunda yıl 2012 idi ve çalışmaya dünya genelinde yüzlerce merkez dahil oluyordu. PARADIGM-HF’ın protokolü de yenilikçiydi: Çalışmaya 8.442 kalp yetmezliği hastası alındı, ancak rastgele olarak sakubitril/valsartan ya da enalapril grubuna atanmadan önce, tüm hastalar her iki ilacı da tolere edebildiklerini göstermek zorundaydılar. Bunun için önce herkes 2 hafta enalapril kullandı, ardından birkaç hafta tek kollu sakubitril/valsartan kullanıldı; bu “çift koşullu giriş” sayesinde çalışmaya ancak ilaçları kaldırabilen hastalar dahil edildi. Böylelikle, henüz araştırma başlangıcında oluşabilecek ani yan etkiler engellendi ve ilaçların hedef doza çıkılabildiği bir nüfus yaratıldı.

    2014 yılı yazında, PARADIGM-HF çalışmasının erken sonlandırıldığı haberi yayıldı. Bunun anlamı şuydu: Sakubitril/valsartan alan hastalarda, enalapril alanlara kıyasla o kadar belirgin fayda görülmüştü ki, istatistiksel değerlendirme için hedeflenen sürenin dolması beklenmeden, etik kurallar gereği çalışmayı durdurup ilacın etkinliğini ilan etmek gerekiyordu. Sonuçlar tıp dünyasını adeta salladı: Sakubitril/valsartan, kalp yetmezliği nedeniyle ölüm veya hastaneye yatış riskini %20 oranında azaltmıştı. Bu, son on yıllarda tek bir ilaçla elde edilen en büyük gelişmeydi. Daha da çarpıcı olan, kalp yetmezliğine bağlı ölüm oranında belirgin azalma sağlanmasıydı. İlaç alan hastalar kendilerini klinik olarak daha iyi hissediyor, günlük yaşamlarında daha iyi performans gösteriyorlardı. Tüm bu faydalar, klasik tedavinin yıllardır “altın standardı” kabul edilen enalapril ile kıyaslandığında ortaya çıkmıştı. Bu durum, kalp yetmezliği tedavisinde yeni bir çağın başladığına işaret ediyordu.

    Yan etki profili de incelendi: Beklendiği üzere sakubitril/valsartan grubunda daha fazla tansiyon düşüklüğü (hipotansiyon) görülmüştü (yaklaşık %14’e karşı %9). Buna karşın, kuru öksürük gibi ACE inhibitörlerine özgü can sıkıcı yan etkiler, ARB içerdiği için sakubitril/valsartan grubunda daha azdı (%11’e karşı %14). En önemlisi, anjiyoödem vakaları çok düşük oranlarda ve iki grup arasında ciddi fark olmaksızın seyretmişti (ilaç grubunda %0,2, enalaprilde %0,1; fark istatistiksel olarak anlamlı değildi). Yani omapatrilat’ın kabusu geri dönmemişti. Bu sonuç, ARB+neprilizin inhibitörü stratejisinin gerçekten de işe yaradığını ve güvenlik engelini aştığını kanıtladı.

    Küresel Kabul ve Yeni Ufuklar

    PARADIGM-HF’in yayınlanmasıyla (Eylül 2014), sakubitril/valsartan bir anda kalp yetmezliği literatürünün yıldızı haline geldi. 2015 yılı içerisinde ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) ilaca hızlandırılmış onay verdi; yeni kombinasyonun ticari adı “Entresto” olarak duyuruldu. Aynı yıl Avrupa İlaç Ajansı da onayı takip etti. Uluslararası tedavi kılavuzları, hızlıca güncellenerek HFrEF (düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği) hastalarında ARNİ tedavisinin, uygun hastalarda ACE inhibitörlerinin yerine tercih edilmesi gerektiğini belirttiler. Kalp yetmezliğiyle uğraşan hekimler için bu sonuçlar hem heyecan verici hem de düşündürücüydü: Onlarca yıldır ilk kez ellerine yepyeni bir mekanizma gelmişti ve bu, hastaların yaşam süresini ve kalitesini anlamlı ölçüde iyileştiriyordu. Bilimsel merakın meyvesi, artık klinikte canlar kurtarmaya başlamıştı.

    Elbette her büyük keşif gibi, bu başarı da yeni sorular ve araştırma alanları doğurdu. Araştırmacılar hemen şu soruya yöneldi: “Sakubitril/valsartan, kalp yetmezliğinin diğer türlerinde de faydalı olabilir mi?” Özellikle korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği (HFpEF) denilen ve kalp kasının pompa gücünün normal göründüğü, fakat gevşeme işlevinin bozuk olduğu hasta grubunda, eldeki tedaviler pek başarılı değildi. ARB+neprilizin inhibitörü kombinasyonu, belki bu alanda da çare olabilirdi. Bu amaçla Novartis, PARAGON-HF adlı büyük bir çalışmayı 2010’ların ortasında başlattı. 2019 yılında sonuçları açıklanan PARAGON-HF’da, sakubitril/valsartan bu kez korunmuş fonksiyonlu kalp yetmezliği hastalarında tek başına valsartan ile karşılaştırıldı. Sonuçlar bir parça hayal kırıklığı yarattı: Birincil birleşik sonuç (kalp yetmezliğinden ölüm veya hastaneye yatış) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmamıştı. Ancak verilerin detayına bakıldığında ilginç eğilimler görüldü; örneğin, ejeksiyon fraksiyonu %45-50 aralığında olan “sınırda” hastalarda ve kadın hastalarda sakubitril/valsartan belirgin fayda sağlıyor gibiydi. Bu durum, HFpEF gibi heterojen bir hasta grubunda ilacın belli alt gruplara iyi gelebileceğini düşündürdü. Nitekim bu bulgular ışığında ABD FDA, 2021 yılında Entresto’nun kullanım alanını genişleterek, ejeksiyon fraksiyonu hafifçe azalmış veya orta düzeyde olan (kalp yetmezliği sınırında diyebileceğimiz) hastalarda da ilacın kullanılabileceğini onayladı. Kılavuzlar da benzer şekilde güncellendi; ARNI’lerin potansiyel olarak kalp yetmezliği spektrumunun geniş bir bölümünde yararlı olabileceği vurgulandı.

    Diğer yandan, ARNI tedavisinin olası diğer etkileri de araştırmalara konu oldu. 2020’lerde, sakubitril/valsartan alan hastalarda böbrek fonksiyonlarının gidişatı, ritim bozukluğu gelişimi, yaşam kalitesi ve bilişsel fonksiyonlar gibi farklı uç noktalar incelendi. Örneğin bazı çalışmalar, ARNİ kullanan hastalarda böbrek fonksiyon kaybının yavaşladığını, bunun da ayrı bir fayda alanı olabileceğini öne sürdü. Farklı bir merak konusu da neprilizin inhibisyonunun beyindeki amyloid beta düzeyine etkisiydi (çünkü neprilizin, Alzheimer hastalığında rol oynayan amyloid peptitlerini parçalayan enzimlerden biridir). Fare modellerinde neprilizin engellenmesinin beyinde amyloid birikimini artırabileceği görülse de, insanlarda sakubitril/valsartan kullanan kalp hastalarında şimdiye kadar bir bellek veya demans problemi saptanmadı. Yine de, bilim insanları bu konuyu dikkatle izleyip uzun vadeli verileri toplamaya devam ediyorlar.

    Bir başka büyük çalışma, PARADISE-MI, sakubitril/valsartan’ın kalp krizi geçiren hastalarda, kalp yetmezliği gelişimini önleyip önleyemeyeceğini sınadı. 2021’de yayınlanan sonuçlarda, ARNI kullanan hastalarda kalp yetmezliği gelişimi veya ölüm oranları, geleneksel ACE inhibitörü kullananlarla benzer bulundu; yani primer hedefte belirgin bir fark yaratmadı. Bununla birlikte, bazı ikincil analizler ARNI’nin ileri dönem kalp yetmezliği bulgularını geciktirebileceğini düşündürdü. Bu alanda kesin bir sonuca ulaşmak için belki de farklı hasta alt gruplarında veya daha uzun takiplerde yeni çalışmalara ihtiyaç duyulacak.


    İleri Okuma

    1. Tigerstedt, R., Bergman, P. (1898). Niere und Kreislauf. Skandinavisches Archiv für Physiologie, 8, 223–271. (Internet Archive)
    2. Rocha e Silva, M., Beraldo, W. T., Rosenfeld, G. (1949). Bradykinin, a hypotensive and smooth muscle stimulating factor released from plasma globulin by snake venoms and by trypsin. American Journal of Physiology (Legacy Content), 156(2), 261–273, doi:10.1152/ajplegacy.1949.156.2.261. (PubMed)
    3. de Bold, A. J., Borenstein, H. B., Veress, A. T., Sonnenberg, H. (1981). A rapid and potent natriuretic response to intravenous injection of atrial myocardial extract in rats. Life Sciences, 28(1), 89–94, doi:10.1016/0024-3205(81)90370-2. (PubMed)
    4. Roques, B. P., Fournié-Zaluski, M.-C., Soroca, E., Lecomte, J. M., Malfroy, B., Llorens, C., Schwartz, J.-C. (1980). The enkephalinase inhibitor thiorphan shows antinociceptive activity in mice. Nature, 288, 286–288. (Nature)
    5. Elsner, D., Müntze, A., Kromer, E. P., Riegger, G. A. J. (1992). Effectiveness of endopeptidase inhibition (candoxatril) in congestive heart failure: a randomized, placebo-controlled, double-blind study. (PubMed kayıtlı klinik çalışma; dergi künyesi ilgili kayıtta). (PubMed)
    6. Packer, M., Califf, R. M., Konstam, M. A., et al. (2002). Comparison of omapatrilat and enalapril in patients with chronic heart failure: the Omapatrilat Versus Enalapril Randomized Trial of Utility in Reducing Events (OVERTURE). Circulation, 106(8), 920–926, doi:10.1161/01.CIR.0000029801.86489.50. (PubMed)
    7. Kario, K., Sun, N., Chiang, F.-T., et al. (2014). Efficacy and safety of LCZ696, a first-in-class angiotensin receptor neprilysin inhibitor, in hypertension (Asya popülasyonunda). (PubMed kayıtlı klinik çalışma; dergi künyesi ilgili kayıtta). (PubMed)
    8. McMurray, J. J. V., Packer, M., Desai, A. S., et al. (2014). Angiotensin–Neprilysin Inhibition versus Enalapril in Heart Failure. New England Journal of Medicine, 371(11), 993–1004, doi:10.1056/NEJMoa1409077. (PubMed)
    9. Heidenreich, P. A., Bozkurt, B., Aguilar, D., et al. (2022). 2022 AHA/ACC/HFSA Guideline for the Management of Heart Failure. Circulation, 145(18), e895–e1032, doi:10.1161/CIR.0000000000001063. (AHA Journals)
    10. McDonagh, T. A., Metra, M., Adamo, M., et al. (2023). 2023 Focused Update of the 2021 ESC Guidelines for the diagnosis and treatment of acute and chronic heart failure. European Heart Journal, 44(37), 3627–3639, doi:10.1093/eurheartj/ehad195. (PubMed)
    11. Maddox, T. M., Januzzi, J. L. Jr, Allen, L. A., et al. (2024). 2024 ACC Expert Consensus Decision Pathway for Treatment of Heart Failure With Reduced Ejection Fraction. Journal of the American College of Cardiology, 83(15), 1444–1488, doi:10.1016/j.jacc.2023.12.024. (PubMed)
    12. European Medicines Agency. (güncel PDF sürümü). Entresto, INN-sacubitril/valsartan: EPAR – Product Information. EMA (ürün bilgisi PDF). (European Medicines Agency (EMA))


    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.