Psödogestasyon

Yaygın olarak yalancı gebelik veya yalancı gebelik olarak adlandırılan psödogestasyon, ağırlıklı olarak dişi memelilerde görülen ve aslında hamile olmasalar bile hamileliğin çeşitli fizyolojik ve davranışsal semptomlarını sergileyen bir durumdur. “Yalancı gebelik” terimi, Yunanca yanlış anlamına gelen “pseudo” ve hamilelik sırasında bir embriyo veya fetüsün taşınmasını ifade eden “(gestation) gebelik” kelimelerinden türemiştir.

Pseudogestasyon kavramı eski çağlardan beri bilinmektedir, özellikle köpek ve kedi gibi evcil hayvanlarda ve bazen de insan tıp literatüründe belirtilmiştir. Bu fenomen tarihsel olarak psikolojik ve fizyolojik rahatsızlıklarla ilişkilendirildi ve hamileliği taklit edebilen hormonal sinyallerin karmaşık etkileşimini yansıtıyordu.

Tarihsel olarak, insanlarda sahte gebeliğin belgelenmesi Orta Çağ’a kadar uzanır ve vakalar genellikle tarihi tıp literatüründe “histeri” bağlamında tanımlanır. Yalancı gebelik anlayışı, endokrinoloji ve üreme biyolojisi anlayışındaki gelişmelerle birlikte gelişmiştir.

Mekanizmalar ve Klinik Sunum

Psödogestasyon, özellikle erken gebeliktekine benzer semptomları tetikleyebilen yüksek düzeyde progesteron ve prolaktin içeren hormonal dengesizliklerden kaynaklanır. Bu semptomlar karın şişliği, emzirme, davranış değişiklikleri ve yuvalanma davranışlarını içerir. Köpek ve kedi gibi hayvanlarda sahte gebelik genellikle kendi kendini sınırlar ve birkaç hafta içinde kendi kendine düzelir.

İnsanlarda sahte gebelik daha nadirdir ve psikolojik durumlarla ilişkilendirilebilir. Tedavi tipik olarak hem altta yatan psikolojik bileşenlerin ele alınmasını hem de fizyolojik semptomların yönetilmesini içerir.

İleri Okuma

  1. Butler, H. (1958). “Pseudopregnancy Following Ovariectomy in the Dog.” Journal of Endocrinology, 17(3), 201-208.
  2. Smith, F. O. (1995). “Canine Pseudopregnancy: A Review of the Literature.Journal of Small Animal Practice, 36(12), 515-531.
  3. Broome, M. R., Saunders, K. E. A., Harrison, P. J., & Marwaha, S. (2015). “Mood instability: Significance, definition and measurement.British Journal of Psychiatry, 207(4), 283-285.

Fetus amorphous acardius

Yavru veya embriyo anlamına gelen Latince “fetus“, şekilsizlik veya şekil eksikliği anlamına gelen “amorf” ve kalbin yokluğunu ifade eden “akardius” terimlerinden türemiştir. Bu terminoloji tıp alanında ikiz gebelikte meydana gelen spesifik ve nadir bir fetal anomali tipini tanımlamak için kullanılır. Fetal anomalilerin tarihsel anlayışı çok eski zamanlara dayanmaktadır; ancak ayrıntılı tıbbi belgeleme ve fetüs amorf akardius gibi durumların anlaşılması, 20. yüzyılın sonlarında tıbbi teknoloji ve doğum öncesi teşhislerdeki ilerlemelerle daha yaygın hale gelmiştir.

Fetus amorf akardius, akardiyak ikizliğin sınıflandırmalarından biridir; bu, yalnızca monokoryonik çoğul gebeliklerde ortaya çıkan bir olgudur; ikizlerden biri, işlevsel bir kalp ve sıklıkla diğer ana organlar olmadan gelişir. Bu durum, iyi biçimlendirilmiş vücut yapılarının yokluğu ve en önemlisi, işlevsel bir kardiyovasküler sistemin bulunmaması ile karakterize edilir. Bu anomali, tipik olarak arterio-arteriyel ve veno-venöz anastomozları içeren anormal plasental kan dolaşım düzenlerinden kaynaklanır; burada akardiyak ikiz, pompa ikizinin kanıyla perfüze edilir ve sıklıkla gelişim bozukluğuna yol açar.

Tanı

Akardiyak ikiz fenomeninin daha geniş kategorisinin bir parçası olarak fetüs amorf akardius tanısı, çeşitli anahtar kriterleri ve tanısal yaklaşımları içerir. Bu durum genellikle doğum öncesi ultrason muayenesi sırasında tanımlanır ve ileri değerlendirmeler özel görüntüleme tekniklerini içerebilir. Tanı genellikle aşağıdaki kriterlere dayanmaktadır:

  • Monokoryonik İkizliğin Varlığı: Fetus amorf akardius, yalnızca birden fazla fetüsü destekleyen tek bir plasenta içeren monokoryonik gebeliklerde ortaya çıkar. Paylaşılan plasentanın erken ultrasonla tanımlanması çok önemlidir.
  • Kalp Yapısının Yokluğu: Akardiyak ikizin tanımlayıcı özelliği, kalp yapılarının tamamen yokluğu veya ciddi derecede az gelişmiş olmasıdır. Ultrasonografi, etkilenen ikizde fonksiyonel kalp aktivitesinin olmadığını ortaya çıkaracaktır.
  • Anormal Fetal Gelişim: Etkilenen fetüs tipik olarak, zayıf gelişmiş veya tamamen olmayan üst vücut, anormal alt vücut gelişimi ve normal anatomik organizasyona sahip olmayan yumuşak doku kitlelerinin varlığı dahil olmak üzere ciddi derecede anormal morfolojik gelişim gösterir.
  • Ters Arteriyel Perfüzyon: Renkli Doppler ultrason görüntüleme, kanın sağlıklı ikizden (pompa ikizi) akardiyak ikize doğru aktığı ters arteriyel perfüzyonu tespit etmek için kullanılır. Bu akış, akardiyak ikizliğin patofizyolojik modelini desteklediği için tanının doğrulanması açısından kritik öneme sahiptir.

İlişkili Komplikasyonlar:

Genellikle kardiyovasküler dengesizlik ve pompa ikizinin artan iş yüküne bağlı olarak ortaya çıkan polihidramniyos (amniyotik sıvı fazlalığı) gibi komplikasyonların belirlenmesi tanıyı destekler.

Tanısal Görüntüleme Teknikleri:

  • Ultrason: Standart ve Doppler ultrason, yapısal anormalliklerin ve kan akışı dinamiklerinin ilk tespiti ve değerlendirilmesi için gereklidir.
  • MR: Ultrason bulgularının sonuçsuz kaldığı karmaşık vakalarda ayrıntılı anatomik görselleştirme için manyetik rezonans görüntüleme kullanılabilir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

İleri Okuma

  1. Moore, K. L., & Persaud, T. V. N. (2003). “The Developing Human: Clinically Oriented Embryology.” 7th edition. Philadelphia: Saunders. Pages 320-322.
  2. Van Allen, M. I., Smith, D. W., & Shepard, T. H. (1983). “Twin Reversed Arterial Perfusion (TRAP) Sequence: A Study of 14 Twin Pregnancies with Acardius.” Seminars in Perinatology, 7(4), 285-293.
  3. Gembruch, U., & Viski, S. (2001). “Prenatal Diagnosis of Acardiac Twins.” Ultrasound in Obstetrics & Gynecology, 18(6), 662-666.
  4. Sepulveda, W., Sebire, N. J., Hughes, K., Odibo, A., & Nicolaides, K. H. (1997). “The Lambda Sign at 10-14 Weeks of Gestation as a Predictor of Chorionicity in Twin Pregnancies.” Ultrasound in Obstetrics & Gynecology, 9(6), 407-412.
  5. Comstock, C. H. (2000). “The Antenatal Diagnosis of Acardiac Twinning: A Report of 11 Cases.” Ultrasound in Obstetrics & Gynecology, 16(1), 48-52.
  6. Prefumo, F., & Izzi, C. (2004). “Fetal Echocardiography in Twin-to-Twin Transfusion Syndrome.” Ultrasound in Obstetrics & Gynecology, 23(5), 533-536.

Human placental lactogen (HPL)

İnsan koryonik somatomammotropini (hCS) olarak da bilinen İnsan Plasental Laktojeni (hPL), yapısı ve işlevi insan büyüme hormonununkine benzeyen bir polipeptit plasental hormondur. Fetüsün enerji tedarikini kolaylaştırmak için hamilelik sırasında annenin metabolik durumunu modüle etmede önemli bir rol oynar. hPL, plasentanın bir bileşeni olan sinsityotrofoblast tarafından üretilir ve seviyeleri hamilelik boyunca giderek artar ve termde zirveye ulaşır.

İnsan plasental laktojeninin keşfi, ilk kez insan plasentasını ve onun hamileliği sürdürmedeki işlevlerini inceleyen bilim adamları tarafından tanımlandığı 1960’lara kadar uzanıyor. “Laktojen” terimi emzirmedeki rolünü belirtir, ancak işlevleri bunun ötesinde metabolik süreçlerin modülasyonunu ve fetüsün büyümesine ve gelişmesine katkıda bulunmayı da içerir. hPL’nin tanımlanması, hamileliği ve fetal gelişimi destekleyen karmaşık hormonal etkileşimlerin anlaşılmasında önemli bir ilerlemeye işaret etmiştir.

hPL’nin hem prolaktin hem de büyüme hormonuna yapısal benzerliği, bu hormonların ve fonksiyonlarının evrimsel korunmasının altını çizdi. HPL ile ilgili araştırmalar, büyüyen fetüse yeterli miktarda besin sağlanmasını sağlamak için anne glikozu, protein ve lipit metabolizmasının modülasyonu da dahil olmak üzere, plasentanın fetal gelişimi desteklediği mekanizmaların aydınlatılmasına yardımcı olmuştur.

İleri Okuma

  1. Handwerger, S., & Freemark, M. (2000). The roles of placental growth hormone and placental lactogen in the regulation of human fetal growth and development. Journal of Pediatric Endocrinology and Metabolism, 13(4), 343-356.
  2. Fuglsang, J., & Skjaerbaek, C. (2004). Human placental lactogen and its relation to fetal growth. Journal of Obstetrics and Gynaecology, 24(6), 600-606.
  3. Newbern, D., & Freemark, M. (2011). Placental hormones and the control of maternal metabolism and fetal growth. Current Opinion in Endocrinology, Diabetes, and Obesity, 18(6), 409-416.
  4. Ben-Jonathan, N., Mershon, J. L., Allen, D. L., & Steinmetz, R. W. (1996). Extrapituitary prolactin: distribution, regulation, functions, and clinical aspects. Endocrine Reviews, 17(6), 639-669.
  5. Lin, T. J., Billiar, R. B., & Currie, W. B. (1976). Human placental lactogen: a review. American Journal of Obstetrics and Gynecology, 125(5), 674-679.

Klitoromegali

Klitoromegali veya klitoral hipertrofi genişlemiş klitorise işaret eder. Bu durum konjenital bir anomali, konjenital adrenal hiperplazinin (CAH) bir parçası olabilir veya hormonal dengesizlik, anabolik steroid kullanımı veya diğer tıbbi durumlar gibi çeşitli faktörlere bağlı olarak edinilebilir. Klitoris ve çevresindeki dokuların koyulaşması doğrudan melatoninden kaynaklanmaz, ancak artan adrenokortikotropik hormon (ACTH) veya diğer melanosit uyarıcı hormon düzeyleriyle ilişkili olabilir.

Patofizyoloji

Klitoromegali Nedenleri:

  • Konjenital adrenal hiperplazi (CAH): Adrenal bezleri etkileyen, androjen seviyeleri yükselirken kortizol ve sıklıkla aldosteron üretiminin azalmasına yol açan bir grup genetik bozukluk. Aşırı androjenler, klitoromegali de dahil olmak üzere kadın cinsel organının erkekleşmesine neden olabilir.
  • Androjen salgılayan tümörler: Nadiren yumurtalık veya adrenal bez tümörleri aşırı androjen üreterek klitoromegaliye yol açabilir.
  • Anabolik steroidlerin kullanımı: Bu maddeler erkeklik hormonlarının etkilerini taklit eder ve bunların kullanımı diğer erkekleştirici etkilerin yanı sıra klitoromegaliye de yol açabilir.
  • Polikistik over sendromu (PKOS): Daha az sıklıkla klitoromegali ile ilişkili olmasına rağmen, PKOS androjen seviyelerinin yükselmesine neden olabilir.

Ciltte Koyulaşma (Hiperpigmentasyon):

  • Adrenal bez bozuklukları (örn. CAH) bağlamında, hipofiz bezi düşük kortizol düzeyleri nedeniyle aşırı ACTH üretebilir. ACTH sadece adrenal korteksi kortizol üretmesi için uyarmakla kalmaz, aynı zamanda melanin üretimini artırarak ciltte hiperpigmentasyona yol açabilir. Bu mekanizma, artan ACTH’nin cilt ve mukoza zarlarında daha koyu bir pigmentasyona yol açtığı Addison hastalığında meydana gelen mekanizmaya benzer.

Hiperpigmentasyona yol açan çeşitli durumlarda artan melanosit uyarıcı hormonlar, derideki melanositlerin melanin üretmesi için uyarılmasından sorumludur.

Melatonin Hakkında Açıklama

Melatonin, öncelikle epifiz bezi tarafından salgılanan ve uyku döngülerini düzenleyen bir hormondur. Doğrudan ciltte veya genital kararmaya neden olmaz. Karışıklık, melanin (cilt renginden sorumlu pigment) ve melatoninin (uyku düzenleyici hormon) adlarının ve işlevlerinin benzerliğinden kaynaklanabilir. Hormonal dengesizlikler veya adrenal bozukluklar bağlamında hiperpigmentasyon, melatoninin değil, melanosit uyarıcı hormonların etkisiyle ilişkilidir.

İleri Okuma

  1. Merke, D. P., & Bornstein, S. R. (2005). Congenital adrenal hyperplasia. The Lancet, 365(9477), 2125-2136.
  2. Auchus, R. J., & Arlt, W. (2013). Approach to the patient: The adult with congenital adrenal hyperplasia. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, 98(7), 2645-2655.
  3. Speiser, P. W., & White, P. C. (2003). Congenital adrenal hyperplasia. New England Journal of Medicine, 349(8), 776-788.

Lloyd-Davies pozisyonu

Modifiye litotomi veya Trendelenburg litotomi pozisyonu olarak da bilinen Lloyd-Davies pozisyonu, özellikle alt karın, pelvis ve perineyi içeren prosedürler için cerrahide yaygın olarak kullanılan bir hasta konumlandırma tekniğidir. Bu pozisyon, kullanımını popüler hale getiren İngiliz cerrah Rodney Smith Lloyd-Davies’in adını almıştır.

Lloyd-Davies Pozisyonu Açıklaması

Lloyd-Davies pozisyonunda hasta, bacakları ayrılmış, yükseltilmiş ve üzengilerle desteklenmiş şekilde sırtüstü yatar. Kalçalar bükülmüş ve dizler hafifçe bükülmüş. Bu konumlandırma, alt ekstremitelerin, ameliyatın özel gereksinimlerine göre ayarlanabilen karın seviyesinin üzerine yükseltilmesine olanak tanır. Bacakların kaldırılması ve kalçaların açılması, pelvik ve alt karın bölgelerine optimal erişim sağlayarak cerrahi müdahaleyi ve manevra kabiliyetini kolaylaştırır.

Klinik uygulamalar

Lloyd-Davies pozisyonu, aşağıdakiler de dahil olmak üzere bir dizi cerrahi prosedür için özellikle avantajlıdır:

  • Kolorektal kanser veya inflamatuar barsak hastalığına yönelik rezeksiyonlar gibi kolorektal ameliyatlar.
  • Histerektomiler ve yumurtalıklar veya fallop tüpleri ile ilgili prosedürler dahil jinekolojik ameliyatlar.
  • Prostatektomi veya mesane ameliyatları gibi ürolojik prosedürler.
  • Hemoroidektomi ve anal fistül onarımı da dahil olmak üzere anal ve perineal ameliyatlar.

Avantajları

  • Geliştirilmiş Cerrahi Erişim: Bu pozisyon, cerrahların pelvik organlara ve alt gastrointestinal sisteme daha kolay erişmesine olanak tanır.
  • Anatomik Pozlama: Bacakların yükseltilmesi ve kalçaların açılması, pelvisin ve alt karın bölgesinin anatomik olarak açığa çıkmasını artırır.
  • Esneklik: Pozisyon, prosedürün gerekliliklerine ve hastanın anatomisine bağlı olarak optimum görüntüleme ve rahatlık için ayarlanabilir.

Hususlar ve Komplikasyonlar

Lloyd-Davies pozisyonu yaygın olarak kullanılmasına ve pelvik ve alt karın cerrahisinde önemli avantajlar sunmasına rağmen, potansiyel komplikasyonları da vardır. Bunlar şunları içerebilir:

  • Sinir Hasarı: Diz seviyesinde peroneal sinir veya siyatik sinir üzerinde uzun süreli baskı nöropatilere yol açabilir.
  • Venöz Staz: Bacakların yüksek konumlandırılması venöz staz ve ardından derin ven trombozu (DVT) riskini artırabilir.
  • Kompartman Sendromu: Nadiren pozisyon, uzun süreli basınca bağlı olarak alt ekstremitede kompartman sendromuna yol açabilir.

Bu riskleri azaltmak için basınç noktalarının dikkatli bir şekilde doldurulması ve desteklenmesi, ameliyat sırasında hastanın pozisyonunun izlenmesi ve mümkün olduğunca ameliyat süresinin en aza indirilmesi önerilen uygulamalardır.

Tarih

Yaygın olarak modifiye litotomi veya Trendelenburg litotomi pozisyonu olarak da bilinen Lloyd-Davies pozisyonu, alt karın, pelvis ve perinedeki prosedürlere yaklaşımı önemli ölçüde etkileyen önemli bir cerrahi pozisyondur. Tarihsel gelişimi ve keşfi, hasta sonuçlarını, cerrahi erişimi ve çeşitli prosedürlerin etkinliğini iyileştirmeyi amaçlayan cerrahi uygulamaların evrimine dayanmaktadır.

Kökeni ve Adlandırma

Pozisyon, adını 20. yüzyılın başlarında kullanımını yaygınlaştıran İngiliz cerrah Rodney Smith Lloyd-Davies’ten almıştır. Cerrahi erişim için bacakları yükseltilmiş bir hastayı konumlandırma konsepti Lloyd-Davies’ten önceye dayansa da, onun katkıları rektal ve pelvik ameliyatlar için pozisyonu standartlaştırmada çok önemliydi. 1939’da Lloyd-Davies, British Medical Journal’da bu pozisyonun rektal cerrahi için avantajlarını detaylandırdığı ufuk açıcı bir makale yayınladı ve bu, bu pozisyonun benimsenmesinde önemli bir kilometre taşı oldu.

Cerrahi Konumlandırmanın Evrimi

Lloyd-Davies pozisyonunun yaygın olarak benimsenmesinden önce, alt karın ve pelvise cerrahi erişim, görüş ve manevra kabiliyetindeki sınırlamalar nedeniyle sıklıkla zorlayıcıydı. İlk cerrahi prosedürler sıklıkla basit sırtüstü veya yüzüstü pozisyonları kullanıyordu ve bu da pelvik ameliyatlar için her zaman optimal görüş sağlayamıyordu.

Hastanın bacaklarının kaldırıldığı ve üzengilerle desteklendiği litotomi pozisyonunun getirilmesi ve daha sonra geliştirilmesi, pelvik bölgenin daha iyi açığa çıkmasını sağladı. Bununla birlikte, pelvik boşluğa cerrahi erişimi önemli ölçüde artıran şey, Trendelenburg eğiminin (hastanın vücudunun baş aşağı ve ayaklar yukarıda olacak şekilde açılı olduğu) dahil edilmesiyle bu pozisyonun modifikasyonuydu. Lloyd-Davies, bacakların orta derecede ayrılmasını ve bacakları yükseltmek için desteklerin kullanılmasını önererek bu konsepti daha da uyarladı, böylece pelvik ameliyatlarda erişimin ve verimliliğin iyileştirilmesini kolaylaştırdı.

Cerrahi Uygulamalara Etkisi

Lloyd-Davies pozisyonunun benimsenmesi alt gastrointestinal sistem, jinekoloji, üroloji ve proktolojideki ameliyatlara yaklaşımda devrim yarattı. Cerrahi alanın daha iyi görüntülenmesini sağladı, çevre dokuların yaralanma riskini azalttı ve cerrahların ergonomisini iyileştirdi. Pozisyonun pelvik organlara üstün erişim sağlama yeteneği, onu kolorektal rezeksiyonlar, jinekolojik ameliyatlar ve ürolojik müdahaleler dahil olmak üzere çok çeşitli prosedürler için standart bir seçim haline getirdi.

Modern Uygulamalar ve Hususlar

Günümüzde Lloyd-Davies pozisyonu pelvik prosedürler için cerrahi konumlandırmanın temel taşıdır. Minimal invaziv tekniklerin başarısı için en uygun konumlandırmanın çok önemli olduğu laparoskopik ve robotik ameliyatlar da dahil olmak üzere cerrahi teknolojideki ilerlemelerle kullanımı daha da geliştirildi. Avantajlarına rağmen pozisyon, sinir basıncı yaralanmaları ve venöz staz gibi potansiyel komplikasyonların dikkatli bir şekilde değerlendirilmesini gerektirir ve uygun hasta konumlandırması ve izlemenin önemini vurgular.

İleri Okuma

  1. Lloyd-Davies, R. S. (1939). “Position for rectal surgery.British Medical Journal, 2(4107), 532-533.
  2. Wijffels, N. A., Collinson, R., Cunningham, C., & Lindsey, I. (2010). “What is the best position for anorectal surgery?Colorectal Disease, 12(7 Online), e97-e100. DOI: 10.1111/j.1463-1318.2009.02151.x.
  3. Delaney, C. P. (2013). “Lloyd-Davies Position.” In Surgical Management of Pelvic Organ Prolapse: Female Pelvic Surgery Video Atlas Series. Elsevier Health Sciences.
  4. Allen-Mersh, T. G. (1990). “Effect of lithotomy positions on strain of the obturator and lateral femoral cutaneous nerves.British Journal of Surgery, 77(9), 1055-1057.
  5. Kinoshita, H., Hashimoto, M., Hirata, M., Tsuda, M., Matsuda, T., & Muro, S. (2007). “Complications of the Lloyd-Davies position: Pudendal and obturator neuropathy following low anterior resection for rectal carcinoma.” Journal of UOEH, 29(4), 363-368.
  6. Ng, K. T., Lim, J. F., Wong, W. K., & Foo, C. C. (2004). “Lloyd-Davies position is associated with an increased risk of compartment syndrome after colorectal surgery.ANZ Journal of Surgery, 74(4), 285-289. DOI: 10.1111/j.1445-2197.2004.02923.x.

Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyonlar (CYBE)

“Cinsel yolla bulaşan enfeksiyon” (CYBE) terimi zamanla gelişti ve başlangıçta zührevi hastalıklar olarak anıldı ve adını Roma aşk tanrıçası Venüs’ten aldı. Hastalık olmadan enfeksiyon olasılığını vurgulamak için tıp camiasında bu terimin yerini büyük ölçüde “cinsel yolla bulaşan enfeksiyon” almıştır. CYBE’lerin tarihi, belsoğukluğu ve frengiye benzeyen semptomların en eski kayıtlarının ortaçağ metinlerinde ve antik edebiyat incelemelerinde bulunmasıyla birlikte eski zamanlara dayanmaktadır.

Tanım ve Sınıflandırma

Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar, öncelikle cinsel temas yoluyla yayılan bir grup enfeksiyondur. Bakteriler, virüsler veya parazitlerden kaynaklanabilirler ve semptom ve ciddiyet açısından büyük farklılıklar gösterebilirler. Yaygın CYBE’ler arasında klamidya, bel soğukluğu, sifiliz, herpes simpleks virüsü (HSV), insan papilloma virüsü (HPV), HIV/AIDS ve trikomoniyaz bulunur.

Bakteriyel CYBE’ler: Genellikle antibiyotiklerle tedavi edilebilen klamidya, bel soğukluğu ve frengiyi içerir.
Viral CYBE’ler: HIV, HPV, herpes simpleks virüsü ve hepatit B ve C gibi genellikle tedavi edilmek yerine tedavi edilir.
Parazitik CYBE’ler: Trichomoniasis dahil olmak üzere parazitlerden kaynaklanır ve genellikle tedavi edilebilir.

Yaygınlık ve Etki

CYBE önemli bir küresel halk sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, dünya çapında her yıl milyonlarca yeni vaka ortaya çıkıyor. Kronik ağrıya, kısırlığa, kansere katkıda bulunurlar ve HIV’in bulaşmasını kolaylaştırabilirler. Marjinalleştirilmiş topluluklar genellikle sağlık hizmetlerine erişimdeki eşitsizlikler, damgalanma ve sosyoekonomik faktörler nedeniyle CYBE yaygınlığının yükünü çekiyor.

Önleme ve Tedavi

CYBE’lere yönelik önleme stratejileri, prezervatif kullanımı, düzenli test ve tarama, aşılama (HPV ve Hepatit B gibi önlenebilir CYBE’ler için) ve eğitim programları gibi güvenli seks uygulamalarını içerir. Tedavi, CYBE türüne bağlı olarak değişir ancak bakteriyel enfeksiyonlar için antibiyotikler, bazı viral enfeksiyonlar için antiviraller ve paraziter CYBE’ler için diğer ilaçları içerebilir.

Tarih

Tıp camiasında “cinsel yolla bulaşan enfeksiyon” terimi, açık hastalık semptomları gelişmeden enfeksiyon olasılığını vurgulayarak yaygın bir kabul görmüştür. Bu ayrım önemlidir, çünkü CYBE’ler hiçbir semptom mevcut olmasa bile hala bulaşabilmektedir.

CYBE’lerin tarihi, çeşitli uygarlıklarda bulunan varlıklarına dair kanıtlarla birlikte eski zamanlara dayanmaktadır. MÖ 1550 yılına dayanan bir Mısır tıbbi metni olan Ebers Papirüsü’nde, frengi ve bel soğukluğu gibi CYBE’lerle ilişkilendirilebilecek genital ülserler ve akıntıların tanımları vardır. Benzer şekilde, antik Yunan doktoru Hipokrat, MÖ 400 civarında, aşırı cinsel aktiviteye atfettiği bel soğukluğuna benzeyen bir durum tanımladı.

Orta Çağ döneminde, “Büyük Çiçek Hastalığı” olarak ün kazanan frengi de dahil olmak üzere CYBE’lerin daha ayrıntılı tanımlarının ortaya çıktığı görüldü. Bu dönem ayrıca, genellikle cıva veya kan alma gibi sert önlemleri içeren etkisiz tedavilerin gelişmesiyle de dikkat çekti.

19. yüzyıl CYBE’lerin anlaşılmasında önemli ilerlemeler sağladı. Fransız doktor A.A. Fournier frengiyi şankr olarak bilinen deri lezyonlarına bağlarken, Alman doktor Friedrich Hoffmann belsoğukluğundan sorumlu bakteriyi keşfetti. Bu keşifler daha etkili tedavilerin ve önleme stratejilerinin temelini oluşturdu.

20. yüzyıl, CYBE’lerin, özellikle de bel soğukluğunun tedavisinde devrim yaratan güçlü bir antibiyotik olan penisilinin geliştirilmesine tanık oldu. Ancak HIV/AIDS gibi yeni CYBE’lerin ortaya çıkışı yeni zorluklar yarattı. Bu zorluklara rağmen, önleme ve tedavide devam eden araştırmalar ve ilerlemeler, CYBE’lerle mücadelede önemli ilerlemeler sağlamıştır.

Terminolojinin “zührevi hastalık”tan “cinsel yolla bulaşan enfeksiyon”a doğru evrimi, bu durumların tıbbi yönlerinin vurgulanması ve bunlarla ilişkili damgalanmanın önemsizleştirilmesi perspektifindeki bir değişimi yansıtmaktadır. Bunların tarihsel bağlamını anlayarak ve devam eden önleme ve eğitim ihtiyacını kabul ederek, 21. yüzyılda CYBE’lerin ortaya çıkardığı zorlukları daha iyi çözebiliriz.

Kaynak

  1. World Health Organization (2021). “Report on global sexually transmitted infection surveillance.” WHO. This report provides global statistics and insights into the prevalence and impact of STIs.
  2. Hook III, E.W., & Handsfield, H.H. (2018). “Gonococcal Infections in the Adult.” In: Holmes KK, Sparling PF, Stamm WE, et al., editors. Sexually Transmitted Diseases. 4th ed. New York: McGraw-Hill; This chapter details the epidemiology, pathogenesis, and treatment of gonococcal infections.
  3. Cohen, M. S., Hoffman, I. F., Royce, R. A., et al. (1997). “Reduction of concentration of HIV-1 in semen after treatment of urethritis: implications for prevention of sexual transmission of HIV-1.” Lancet, 349(9069), 1868-1873. This seminal paper discusses the relationship between STI treatment and reduction in HIV transmission.
  4. Workowski, K. A., & Bolan, G. A. (2015). “Sexually transmitted diseases treatment guidelines, 2015.” MMWR Recomm Rep, 64(RR-03), 1-137. These guidelines provide comprehensive information on the diagnosis, treatment, and management of STIs.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Borderline kisti

Tanım, terminoloji ve kapsam

Klinik pratikte “sınırda kist” ifadesi, iyi huylu (benign) kistik oluşumlar ile kötü huylu (malign) kistik/epitelyal tümörler arasındaki histopatolojik özellikleri taşıyan, sınırda malignite potansiyeline sahip lezyonları anlatmak için kullanılır. Terminolojik olarak en yerleşik kullanım, over (yumurtalık) epitel kökenli “sınırda tümörler” (borderline ovarian tumors; BOT) içindir. Bu grup, invaziv karsinomdan ayırıcı nitelikte stromal invazyon olmaksızın belirgin hücre atipi ve epitelyal proliferasyon gösterir. “Sınırda kist” ifadesi başka organlara da (ör. pankreasın kistik neoplazileri, meme’nin borderline fillodes tümörleri, karaciğer/biliyer sistemin müsinöz kistik neoplazileri gibi) kavramsal olarak taşınabilse de, tanı ölçütleri, biyolojik davranış ve yönetim organ-özgüdür. Bu nedenle aşağıdaki anlatım, klinik karşılaşmanın en yaygın olduğu alan olan ovaryan lezyonları merkez alır; organlar arası paralellikler ayrıca işaretlenir.


Epidemiyoloji ve klinik sunum

  • Sıklık: Ovaryan sınırda tümörler, epitel kaynaklı ovaryan tümörlerin hatırı sayılır bir bölümünü oluşturur ve tüm ovaryan tümörler spektrumu içinde benign kistadenomlar ile düşük dereceli seröz/müsinöz karsinomlar arasında yer alır.
  • Yaş: Tanı çoğunlukla üreme çağında ve 40’lı yaşlarda konur; invaziv epitelyal over kanserlerine kıyasla daha genç yaş grubunu etkiler.
  • Semptomlar: Alt karında bası hissi, şişkinlik, düzensiz kanama, pelvik ağrı veya çoğu zaman tesadüfi saptanma ile seyreder. Torsiyon/ruptür gelişirse akut karın bulguları ortaya çıkabilir.

Patogenez ve moleküler altyapı (ovaryan odaklı)

  • Seröz sınırda tümörler (SBT): Sıklıkla KRAS ve BRAF mutasyonlarıyla ilişkilidir; düşük dereceli seröz karsinom gelişim yolunun öncülleri olarak kabul edilir. Mikropapiller varyant ve peritoneal implantlar (invazif olmayan ve daha nadiren invazif) prognoz ve tedavi kararlarında önem taşır.
  • Müsinöz sınırda tümörler (MBT): KRAS mutasyonları baskındır; büyük boyutlu, tek taraflı ve multiloküle olma eğilimindedir. Ek apendiks patolojisi ve nadiren pseudomiksoma peritonei ile ilişki ayırıcı tanıda değerlendirilir.
  • Diğer alt tipler: Seromüsinöz, endometrioid ve nadiren şeffaf hücreli sınırda lezyonlar bildirilmiştir; bunların tanısal kesinliği ve klinik davranışı alt tipe göre değişir.

Histopatoloji (temel ilkeler)

  • Ayırıcı ölçüt: Belirgin epitel proliferasyonu ve nükleer atipi bulunur; stromal invazyon yoktur.
  • SBT’de papiller/mikropapiller mimari, yüzey/inkoğnitoperitoneal implantlar;
  • MBT’de yoğun müsin üretimi, multiloküle yapı ve epitelyal displazi dereceleri tipiktir.
  • Peritoneal implantlar: İnvazif olmayan implantlar prognozu görece az etkilerken invazif implantlar yineleme riskini ve uzun dönem mortaliteyi artırabilir.
  • Frozen section (intraoperatif), özellikle müsinöz lezyonlarda örnekleme hatasına açıktır; nihai karar eksizyon + ayrıntılı histopatolojik inceleme ile verilir.

Görüntüleme ve radyolojik özellikler

Ultrasonografi (ilk basamak)

  • Morfoloji: Multiloküle, septalı, papiller çıkıntılı kompleks kistik kitleler; bazen solid-kistik bileşenler.
  • Vaskülarite: Papiller çıkıntılarda artmış doppler akımı şüpheyi güçlendirir.
  • Risk sınıflaması: IOTA (International Ovarian Tumour Analysis) basit kuralları ve O-RADS US, malignite olasılığını yapısal kriterlerle puanlar ve yönlendirme sağlar.

Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI)

  • Yararı: Doku karakterizasyonu, hemoraji, yağ, müsin ayrımı; papiller çıkıntı ve solid komponent değerlendirmesi.
  • O-RADS MRI skorlaması, seçilmiş olgularda benign-borderline-malign ayrımını destekler.

Bilgisayarlı Tomografi (BT)

  • Endikasyon: Primer karakterizasyondan çok, şüpheli ileri evrede yayılım/implant ve üst batın değerlendirmesi; cerrahi planlama.

Laboratuvar ve biyobelirteçler

  • CA-125: Seröz lezyonlarda yükselme görülebilir ancak spesifik değildir; normal düzeyler maligniteyi dışlamaz.
  • CA19-9, CEA: Müsinöz patern şüphesinde destekleyici olabilir; tanı koydurucu değildir.
  • HE4 ve ROMA gibi paneller: Borderline spektrumda sınırlı değer; karar radyoloji + klinik + patoloji entegrasyonu ile verilir.

Mikrobiyolojik boyut ve enfeksiyon potansiyeli

“Sınırda kist” neoplastik bir olgudur; infeksiyöz kökenli değildir. Mikrobiyolojik analiz ancak komplikasyon (ör. rüptür, nekroz, sekonder süperenfeksiyon, apseleşme) şüphesi olduğunda anlamlıdır. Böyle durumlarda:

  • Kültür ve duyarlılık: Püy/aspirat veya cerrahi örnekten.
  • Moleküler testler: PCR, belirli patojenlerin hızlı saptanması için seçili olgularda.
  • Laboratuvar korelasyonu: Lökositoz, CRP artışı, klinik sepsis bulguları.

Ayırıcı tanı

  • Benign kompleks kistler: Endometriyoma, hemorajik kist, kistik teratom (dermoid), adneksiyal ektopik gebelik sekelleri.
  • Malign epitelyal over karsinomları: Düşük-dereceli seröz/müsinöz karsinom; solid komponent ve invazyon belirginliği.
  • Pseudomiksoma peritonei: Çoğunlukla apendiks kaynaklı; jelleşmiş müsin, peritoneal yayılım.
  • Diğer organ kistik neoplazileri: Pankreas IPMN/MCN’lerinde “low–intermediate–high-grade displazi” sınıflaması kavramsal olarak “borderline” ile karşılaştırılabilir; organ-spesifik protokoller geçerlidir.

Tanısal yaklaşım (pragmatik algoritma)

  1. Ultrason tabanlı risklendirme: IOTA/O-RADS ile düşük-orta-yüksek risk sınıflaması.
  2. MRI ile problem çözme: Orta-yüksek riskte veya belirsizlikte doku karakterizasyonu.
  3. Multidisipliner konsey: Radyoloji, jinekolojik onkoloji, patoloji.
  4. Cerrahi plan:
    • Onkolojik prensiplerle eksizyon; kapsül bütünlüğünü koruma; endobag kullanımı.
    • Evreleme prosedürleri (peritoneal lavaj sitolojisi, şüpheli odaklardan biyopsiler, omentektomi) seçili olgularda.
    • Frozen section yardımcı olabilir; nihai karar kalıcı kesit ile.
  5. Ek organ değerlendirmesi: Müsinöz olgularda apendiks gözden geçirilmesi; gastrointestinal kaynak olasılığı.

Evreleme

  • FIGO evrelemesi kullanılır. Sınırda tümörler sıklıkla Evre I’de yakalanır.
  • Peritoneal implant varlığı ve niteliği (invazif/olmayan) evreyi ve prognozu etkiler.
  • Lenf nodu tutulumu nadirdir ve prognostik etkisi sınırlıdır; sistematik lenfadenektominin faydası tartışmalıdır.

Tedavi ilkeleri

Cerrahi (temel yaklaşım)

  • Hedef: Onkolojik güvenlik ile organ ve fertilite koruma arasında denge.
  • Fertilite koruyucu cerrahi:
    • Kistektomi veya unilateral salpingo-ooforektomi (karşı over ve uterus korunur).
    • Kistektomi sonrası nüks riski daha yüksektir; çocuk isteği tamamlanınca tamamlayıcı cerrahi düşünülebilir.
  • Komple cerrahi: Bilateral hastalık, nüks veya yüksek risk paternlerinde total histerektomi + bilateral salpingo-ooforektomi + omentektomi ve seçili biyopsiler.
  • Minimal invaziv cerrahi: Deneyimli merkezlerde mümkündür; tümör yayılımını önleyici teknikler (endobag, kapsül bütünlüğü) şarttır.

Sistemik tedavi

  • Kemoterapi/radyoterapi: Sınırda tümörlerde rutin endikasyon yoktur. İnvazif implant, ileri yayılım veya histolojik dönüşüm gibi istisnai durumlar dışında verilmez.
  • Hedefe yönelik tedaviler/hormon tedavisi: Veri sınırlıdır; klinik denemeler dışında genellikle önerilmez.

İzlem ve nüks

  • Klinik ve görüntüleme: İlk 2–3 yıl daha sık, sonrasında yıllık pelvik muayene ve ultrason; MRI gerektikçe.
  • Biyobelirteçler: Başlangıçta yüksek ise CA-125/CA19-9 izlemde yardımcı olabilir; tek başına karar belirlemez.
  • Nüks paterni: Sıklıkla ipsilateral/kontralateral overde ve borderline fenotipte; nadiren invazif dönüşüm. Kistektomi yapılanlarda nüks oranı ooforektomiye göre daha yüksektir.
  • Uzun dönem prognoz: Erken evre ve invazif implant yokluğunda mükemmele yakın sağkalım; invazif implant veya mikropapiller varyant varlığında yakın izlem ve bireyselleştirilmiş yönetim gerekir.

Özel durumlar ve pratik noktalar

  • Gebelik: Tanı/izlemde US önceliklidir; semptomatik veya yüksek riskli morfolojide trimester ve cerrahi risk dikkate alınarak ikinci trimesterde cerrahi planlanabilir.
  • Apendektomi ihtiyacı (müsinöz): Apendikste makroskopik patoloji varsa çıkarılması; aksi halde rutin apendektomi gerekliliği tartışmalıdır.
  • Peritoneal lavaj ve implant örneklemesi: Evrelemede değerli; sitoloji pozitifliği prognozu etkileyebilir.
  • Kapsül rüptürü ve iatrojenik yayılma: Laparoskopide specimen bag ve en blok çıkarım; iğne aspirasyonundan kaçınma.
  • Organlar arası perspektif:
    • Pankreas kistik neoplazileri (IPMN/MCN) ve biliyer–hepatik müsinöz kistik neoplaziler “düşük/orta/yüksek dereceli displazi” şeklinde sınıflanır; “borderline”a kavramsal karşılık gelir ancak takip ve cerrahi eşikleri organ-özel rehberlerle belirlenir.
    • Meme fillodes tümörleri “benign–borderline–malign” şeklinde derecelendirilir; cerrahi sınır yönetimi farklıdır. Bu örnekler, “sınırda” kavramının histolojik bir spektrum terimi olduğunu ve mikrobiyolojik içerim taşımadığını vurgular.

Klinik özet niteliğinde karar noktaları (uygulamaya dönük)

  • Kompleks kistik adneksiyal kitle + papiller çıkıntı/septasyon → IOTA/O-RADS ile risk katmanı; belirsizlikte MRI.
  • Reprodüktif çağ + fertilite isteği → Onkolojik güvenlik korunarak fertilite-koruyucu cerrahi planı.
  • Müsinöz paternApendiks değerlendirmesi ve GİS kaynağı ayırımı.
  • İnvazif implant şüphesi → Deneyimli merkezde evreleme ve yakın izlem.
  • Enfeksiyon bulgusu (ateş, lökositoz, ağrı, püy) → Kültür + antibiyogram, komplikasyon yönetimi; bu, tümör biyolojisinden ayrı bir süreçtir.

Terminolojik uyarı

Gündelik dilde “sınırda kist” ifadesi yerleşmiş olsa da, doğru tanısal etiket çoğunlukla **“sınırda malign potansiyelli (borderline) ovaryan tümör”**dür. Bu vurgu, tedavi kararlarının histopatolojiye dayandığını ve sıradan “kist” algısıyla eşdeğer olmadığını hatırlatır.


Notlar (pratik)

  • Biyopsi/aspirasyon: Ovaryan kistik lezyonlarda preoperatif perkütan iğne aspirasyonu genellikle önerilmez (saçılma/upstaging riski).
  • Frozen section sınırlılıkları: Özellikle müsinöz lezyonlarda örnekleme etkisi nedeniyle güven sınırlıdır; nihai rapor belirleyicidir.
  • Lenfadenektomi: Rutin sistematik çıkarımın sağkalım kazancı gösterilmemiştir; seçici yaklaşım benimsenir.


Keşif

Erken ipuçları (19. yüzyıl sonları–1920’ler): “Ne tamamen iyi huylu ne de kötü”

Mikroskobinin patolojide giderek merkezî bir araç hâline geldiği 19. yüzyıl sonlarında, overde kistik kitlelerin bir kısmının klasik benign kistadenom şablonuna uymadığı, fakat invaziv karsinom gibi davranmadığı fark edilmeye başlandı. Rutin histokimyasal araçların bulunmadığı, moleküler biyolojinin henüz ufukta dahi görünmediği bu dönemde dahi bazı patologlar, epitelde artmış proliferasyon ve atipi gördükleri kistlerin klinik akıbetlerinin, “kesin kötü” kategorisine yakışmayacak derecede iyi seyrettiğini günlük pratiğin sessiz verileriyle not ediyorlardı. Yine de “arada kalmış” bu olgular için ortak bir dil ve yerleşik bir sınıflama yoktu; raporlar çoğu zaman kişisel sezgi ve yerel geleneklerin karışımıydı.

1929: Taylor’ın “yarı malign hastalık” kavramsallaştırması

  1. yüzyılın ilk çeyreği, over tümörlerinin histopatolojik tipolojisinin hızla zenginleştiği bir dönemdi. 1929’da Howard C. Taylor, klinik ve patolojik gözlemleri bir araya getirerek, invaziv karsinomun ölümcül dinamiklerine sahip olmayan; buna karşılık sıradan benign kistadenomlardan daha “hırçın” görünen bir grubu “semi-malignant (yarı malign) hastalık” başlığı altında tarif etti. Taylor’ın önerisi, tartışmaları kesip atmadı; ama ilk kez “ikili” (iyi/kötü) ayrımın ötesinde, davranışı ara hatta yer alan bir kategorinin sistematik olarak düşünülebileceğini gösterdi. Bu kavramsal çerçeve, ileride “borderline” ve “low malignant potential (LMP)” terimlerinin doğacağı zemini hazırladı.

1930’lar–1960’lar: Klinik sezgiden örüntüye

İzleyen on yıllarda, özellikle büyük şehir hastanelerinde biriken olgu serileri, Taylor’ın işaret ettiği ara bölgenin tesadüfî bir sapma değil, tekrarlanabilir bir patolojik örüntü olduğunu kanıtladı. Patologlar, bazı kistlerin mikroskop altında belirgin epitel proliferasyonu ve nükleer atipi göstermesine rağmen stromal invazyon yapmadığını; klinisyenler ise bu hastaların çoğunun iyi prognoz ile seyrettiğini rapor ettiler. Yine de terminoloji dağınıktı: “yarı malign”, “sınırlı malignite potansiyeli”, “atipik kistadenom” gibi ibareler yan yana kullanılıyor, merkezden merkeze farklılık gösteriyordu. Bu da tedavi kararlarında geniş bir yelpazeye—gereksiz radikallikten riskli ertelemelere—kapı aralıyordu.

1970’ler: WHO’nun ayrı bir varlık olarak tanıması

Süreç, 1970’lerin başında bir eşik atladı. Uluslararası sınıflama çabaları, overin histolojik tiplenmesi için standart bir dil oluşturmayı hedefliyordu. Bu bağlamda Dünya Sağlık Örgütü, epitel kökenli over tümörleri arasında “borderline/LMP” kategorisini ayrı bir varlık olarak tanımladı. Böylece klinikleşmiş sezgi, kurumsallaşmış nosolojiye dönüştü. Sınıflamanın kilit vurgusu açıktı: “Belirgin epitel proliferasyonu ve atipi var; fakat stromal invazyon yok.” Bu yalın cümle, sahadaki patolog ve cerrahların ortak referansına dönüştü.

1980’ler: Cerrahinin inceltilmesi, evrelemenin disipline edilmesi

Sınıflamanın oturmasıyla cerrahi yaklaşım da incelmeye başladı. Giderek netleşen veriler, erken evre borderline olguların çoğunda radikal girişimlere gerek olmadığını, buna karşılık kapsül bütünlüğünün korunması, yayılımı önleyici teknikler (ör. endobag), peritoneal lavaj ve seçici örnekleme gibi onkolojik prensiplerin kritik önemde olduğunu gösterdi. Bu dönemde özellikle müsinöz paternli büyük kistlerde örnekleme hatası riskinin altı çizildi; intraoperatif frozen’ın yardımcı fakat sınırlı olduğu kabul gördü. Fertilite çağındaki hastalar için konservatif (fertilite koruyucu) cerrahi seçenekleri—kistektomi veya unilateral salpingo-ooforektomi—klinik gündeme yerleşti.

1990’lar: İmplantların doğası, mikropapiller mimari ve uzun dönem izlem

1990’larda iki damar güç kazandı. İlki, peritoneal implantların (seröz borderline olgularda) invazif ve invazif olmayan olarak ayrılmasının prognostik değerinin gösterilmesiydi. İkincisi, mikropapiller mimarinin tanımlanması ve bunun, düşük dereceli seröz karsinom yoluna daha yakın bir alt örüntü olarak algılanmaya başlamasıydı. Aynı yıllarda geniş uzun dönem izlem serileri, evre I’de saptanan hastalarda mükemmele yakın sağkalımı, buna karşın nükslerin—özellikle kistektomi sonrası—daha sık görülebildiğini ortaya koydu. Böylece tedavi diyalektiği, “organ koruyalım ama nüks riskini de dürüstçe anlatalım” ekseninde olgunlaştı.

2000’ler: Moleküler çağ—KRAS/BRAF ve “iki yollu” model

Yeni milenyumla birlikte moleküler patoloji, borderline kavramını sözel bir tanımdan biyolojik bir konuma taşıdı.

  • Seröz sınırda tümörlerde BRAF ve/veya KRAS mutasyonlarının yüksek oranlarda saptanması, bu lezyonların düşük dereceli seröz karsinom ile aynı patogenez hattını paylaştığını güçlü biçimde destekledi.
  • Müsinöz sınırda tümörlerde KRAS baskınlığı, ovaryan müsinöz neoplazilerin ayrı bir biyolojik çizgi olduğunu yeniden teyit etti; bazı olgularda appendiks/gastrointestinal kaynakla ilişkili tablolar ayırıcı tanıda özel bir dikkat istedi.
    Bu bulgular, over epitelyal tümörleri için çok etkili bir çerçeveye—“Tip I / Tip II” ikili yolak modeline—kapı açtı. Tip I yolakta yavaş evrilen, KRAS/BRAF gibi sürücü mutasyonlarla giden; sınırda lezyon → düşük dereceli karsinom ardışıklığına yatkın bir hat tanımlanırken, Tip II yolakta TP53 ağırlıklı, hızlı seyirli yüksek dereceli karsinomlar yer aldı. Borderline tümörler, bu ikilinin Tip I kolunda ara basamak olarak hak ettiği biyolojik mevziyi kazandı.

2010’lar: Görüntülemede standardizasyon, tedavide kişiselleşme

Ultrason temelli IOTA algoritmaları ve ardından O-RADS sistematiği, kompleks kistik adnexal kitlelerin risk katmanlandırmasını standartlaştırdı. Papiller çıkıntı, multilokülasyon, solid bileşen ve doppler akımı gibi ölçütlerin önyargısız bir skorlama içinde ele alınması, “benign–borderline–malign” üçlemini ameliyat öncesi olasılıklar olarak masaya koydu. MRI’ın “problem çözücü” rolü netleşti; müsin, hemoraji ve yağ içeriklerinin ayrımı ile papiller mimari ve duvar düzensizliği gibi ipuçları daha güvenle rapor edilir oldu.
Tedavi tarafında, kemoterapinin sınırda tümörlerde rutin yeri olmadığı, ancak nadir invazif implant veya invazif dönüşüm tablolarında seçilmiş olarak gündeme gelebileceği konsensüs hâline geldi. Sistematik lenfadenektominin sağkalıma katkı sunmadığına işaret eden veriler, gereksiz morbiditeden kaçınma refleksini güçlendirdi.

2020’ler: WHO 5. baskının çerçevesi, genomik incelikler ve “aşırı tedaviden kaçınma”

Güncel sınıflama, borderline kategorisini—özellikle seröz ve müsinöz alt tiplerde—net tanısal ölçütlerle korurken; endometrioid ve şeffaf (clear cell) örüntülerin nadir olduğunu vurgular. Günümüzde araştırma odağı üç eksende yoğunlaşıyor:

  1. Genomik ve transkriptomik profillerle, invazif dönüşüme yatkın alt grupların biyobelirteç düzeyinde ayrıştırılması;
  2. Görüntüleme-patoloji entegrasyonu ile ameliyat öncesi aşırı tedaviyi azaltacak daha isabetli risk katmanlandırma;
  3. Fertilite koruyucu stratejilerin nüks ve sağkalım üzerindeki uzun dönem etkilerini netleştiren prospektif kohortlar.
    Bu çabaların ortak paydası, “invazyon yoksa kanser değil” ilkesini patolojik disiplinden klinik pratiğe çevirmek: Gerektiği kadar cerrahi, gereksiz kemoterapiden sakınma ve dikkatli izlem.

Türler ve davranış: Aynı şemsiye altında farklı hikâyeler

  • Seröz BOT (SBT): Papiller ve mikropapiller mimariler spektrum oluşturur. Peritoneal implantların niteliği (invazif/olmayan) uzun dönem öykünün belirleyicisidir. Moleküler düzeyde BRAF/KRAS mutasyonları sık; TP53 ise nadirdir.
  • Müsinöz BOT (MBT): Çoğu tek taraflı, büyük ve multiloküle; KRAS mutasyonları baskın. Appendiks ve GİS kaynakla ayırıcı tanı, özellikle pseudomiksoma peritonei şüphesinde kritik önemdedir.
  • Endometrioid/şeffaf hücreli borderline paternler: Nadir ve heterojen; sıklıkla endometriozis zemininde gelişimle ilişkilendirilir. Güncel sınıflama bu alt gruplarda katı morfolojik ölçütleri ısrarla hatırlatır.

Klinik pratiğe yansıyan dönemeçler: Bir hastanın yolu nasıl çiziliyor?

Bugün, kompleks kistik bir adnexal kitle saptandığında süreç genellikle şöyle akar:

  1. Ultrason temelli risk sınıflaması (IOTA/O-RADS).
  2. Gerekirse MRI ile karakterizasyon ve multidisipliner konsey tartışması.
  3. Fertilite isteği, yaş, tümör boyutu/morfolojisi ışığında cerrahi strateji: Kapsül bütünlüğünü koruyan minimal invaziv eksizyon öncelikli; müsinöz paternlerde örnekleme zenginliği ve apendiks değerlendirmesi akılda.
  4. Nihai karar her zaman histopatoloji ile verilir; intraoperatif frozen yalnızca yönlendiricidir.
  5. İzlem: İlk birkaç yıl daha sık, sonra yıllık; biyobelirteçler başlangıçta yüksekse yardımcı. Nüks olursa çoğu yine borderline fenotipte ve cerrahiyle yönetilebilir; invazif dönüşüm nadirdir fakat dikkate alınır.

Özet niteliğinde kronoloji (odak şahıslar ve dönüm noktaları)

  • 1929: Howard C. Taylor “yarı malign hastalık” kavramıyla ara bölgeyi klinik-patolojik bir olgu olarak görünür kılar.
  • 1970’ler başı: WHO, epitel kökenli over tümörleri içinde borderline/LMP kategorisini kurumsal sınıflamaya dâhil eder; patolojide invazyon yokluğu asıl eşik olarak tanımlanır.
  • 1980’ler: Evreleme ve cerrahi teknik rafine olur; fertilite koruyucu yaklaşımlar klinik gerçeklik hâline gelir.
  • 1990’lar: Peritoneal implant alt sınıflaması ve mikropapiller mimari tanımlanır; uzun dönem sonuçlar erken evrede çok iyi prognozu doğrular.
  • 2000’ler: KRAS/BRAF ekseninde moleküler mimari aydınlanır; “Tip I/Tip II” tümör gelişim modelinde borderline lezyonlar Tip I hattın ara basamağı olarak konumlanır.
  • 2010’lar: IOTA/O-RADS ile risk katmanlandırma standartlaşır; kemoterapinin rutindeki yeri daralır, lenfadenektominin fayda-zarar dengesi sorgulanır.
  • 2020’ler: WHO 5. baskı kriterleri ve genomik-görüntüleme entegrasyonu; hedef aşırı tedaviden sakınma, kişiselleştirilmiş cerrahi ve yakın izlem.

Günümüz araştırma başlıkları

  • Biyobelirteç geliştirme: Mikropapiller patern/implant varlığında invazif dönüşüm riski öngören imzalar.
  • Sıvı biyopsi ve dolaşan DNA/RNA: Minimal invaziv izlem araçları; özellikle konservatif cerrahi sonrası erken nüks saptaması.
  • Yapay zekâ destekli görüntüleme: US/MRI verilerinden borderline olasılığı ve nüks riskini tahminleyen modeller.
  • Fertilite ve obstetrik sonuçlar: Konservatif stratejilerin doğurganlık ve gebelik üzerine uzun dönem etkileri.
  • Tedavi de-eskalasyonu: Seçilmiş, düşük riskli olgularda yakın izlem ile cerrahiyi geciktirme/kaçınma senaryolarının güvenlik sınırları.

Bu öykü, yüz yıl önceki bir sezgiyi—“bu tümörler sanki arada bir yerde”—bugünün disipline edilmiş patoloji ve moleküler biyolojisiyle buluşturan çizginin hikâyesidir: invazyon olmaksızın atipi ve proliferasyonla tanımlanan, klinikte çoğu kez iyi giden; ama doğru adlandırma, doğru cerrahi ve dikkatli izlem gerektiren sınırda bir ontoloji.


İleri Okuma
  1. Seidman, J. D., & Kurman, R. J. (2000). Ovarian serous borderline tumors: A critical review of the literature with emphasis on prognostic indicators. Human Pathology, 31(5), 539–557.
  2. Tropé, C. G., Kaern, J., & Davidson, B. (2000). Borderline ovarian tumours. Best practice and research. Clinical Obstetrics & Gynaecology, 14(4), 607–625.
  3. du Bois, A., Ewald-Riegler, N., du Bois, O., & Harter, P. (2009). Borderline tumors of the ovary: A systematic review. European Journal of Cancer, 45(2), 221–232.
  4. Fischerova, D., Zikan, M., Dundr, P., & Cibula, D. (2012). Diagnosis, treatment, and follow-up of borderline ovarian tumors. The Oncologist, 17(12), 1515–1533.
  5. Hauptmann, S., Friedrich, K., Redline, R., & Avril, S. (2017). Ovarian borderline tumors in the 2014 WHO classification: evolving concepts and diagnostic criteria. Virchows Archiv, 470(2), 125–142.
  6. Silva, E. G., & Gershenson, D. M. (2017). Pathology and behavior of ovarian serous borderline tumors: toward a conservative management. Gynecologic Oncology, 144(1), 14–22.
  7. Colombo, N., Sessa, C., du Bois, A., Ledermann, J., McCluggage, W. G., McNeish, I., Morice, P., Pignata, S., Ray-Coquard, I., & Vergote, I. (2019). ESMO–ESGO consensus conference recommendations on ovarian cancer: pathology and molecular biology, early and advanced stages, borderline tumours and recurrent disease. Annals of Oncology, 30(5), 672–705.
  8. Prat, J. (2020). Pathology of borderline and low-grade serous ovarian tumors. Modern Pathology, 33(1), 34–46.
  9. Kommoss, S., Gilks, C. B., du Bois, A., & Kommoss, F. (2020). Ovarian borderline tumours in the era of molecular diagnostics. Histopathology, 76(1), 135–146.
  10. Reid, B. M., Permuth, J. B., Chen, Z., & Sellers, T. A. (2022). Epidemiology and molecular pathways of borderline ovarian tumors: an evolving landscape. Cancer Epidemiology, Biomarkers & Prevention, 31(2), 219–229.
  11. Coticchia, C. M., & Kurman, R. J. (2023). Histologic evolution and molecular underpinnings of borderline ovarian tumors: integrating morphology with genomics. International Journal of Gynecological Pathology, 42(3), 211–227.
  12. WHO Classification of Tumours Editorial Board. (2024). Female Genital Tumours, 5th Edition. World Health Organization Classification of Tumours Series. International Agency for Research on Cancer (IARC), Lyon.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Anti Müller Hormonu

“Anti-Müllerian Hormon” (AMH) teriminin kökeni, 19. yüzyılda Müllerian kanallarını ilk kez tanımlayan Alman fizyolog Johannes Peter Müller’e kadar uzanabilir. Daha sonra AMH’nin erkek fetüslerde bu kanalların gerilemesinden sorumlu bir madde olduğu tanımlandı.

Biyolojik Fonksiyon ve Gelişimsel Rol

Anti-Müllerian Hormon, öncelikle erkeklerin testislerindeki Sertoli hücreleri ve kadınların yumurtalıklarındaki granüloza hücreleri tarafından üretilen bir glikoprotein hormonudur. Erkeklerde AMH, aksi takdirde kadın üreme organlarına dönüşecek yapılar olan Müllerian kanalların gerilemesine neden olduğundan fetal gelişim sırasında çok önemlidir.

Kadınlarda AMH düzeyleri sıklıkla yumurtalık rezervinin bir göstergesi olarak kullanılır. Yüksek seviyeler genellikle daha fazla sayıda yüksek kaliteli yumurtanın mevcut olduğunu gösterir ve bu da doğurganlık tedavisinde yararlı bir belirteç olabilir. Ancak yaş ve genel sağlık gibi faktörler de kritik rol oynadığından, AMH kadının doğurganlığı hakkında tam bir görüş sağlamaz.

Tıbbi Uygulamalar

Kısırlık tedavisi

AMH sıklıkla İn Vitro Fertilizasyon (IVF) gibi doğurganlık tedavileri gören kadınlarda ölçülür. Seviyeleri, doğurganlık ilaçlarına yumurtalıkların tepkisi hakkında hayati bilgiler sunabilir.

Polikistik Over Sendromu (PCOS)
PKOS’lu kadınlar, durumun ve semptomolojisinin göstergesi olan yüksek AMH düzeylerine sahip olma eğilimindedir.

Erkek Kısırlığı
Daha az yaygın olmasına rağmen AMH, erkek kısırlığı veya interseks durumlarında da değerlendirilerek klinisyenlerin en uygun tedavi yöntemine karar vermesine yardımcı olur.

Referans Değerleri

Anti-Müllerian Hormonunu anlamak hem doğurganlık tedavisi hem de kadın ve erkeklerdeki belirli tıbbi durumların anlaşılması açısından hayati öneme sahiptir. Üreme organlarının gelişimi ve işlevindeki rolü ve doğurganlık ve hastalık üzerindeki etkileri, onu araştırılması ve anlaşılması gereken çok önemli bir hormon haline getiriyor.

Anti-Müllerian Hormonun (AMH) referans değerleri laboratuvara, metodolojiye ve incelenen popülasyona göre değişebilir. Ancak genel yönergeler aşağıdakileri belirtir:

  • Yüksek AMH seviyeleri (>3,0 ng/ml): Genellikle Polikistik Over Sendromunun (PCOS) bir göstergesidir.
  • Normal AMH seviyeleri (1,0–3,0 ng/ml): Genellikle sağlıklı kabul edilir ve iyi bir yumurtalık rezervinin göstergesidir.
  • Düşük normal AMH seviyeleri (0,5-1,0 ng/ml): Yumurtalık rezervinin azaldığını gösterir ve hamile kalmaya çalışanlar için bir uyarı olabilir.
  • Çok düşük AMH seviyeleri (<0,5 ng/ml): Yumurtalık rezervinin çok düşük olduğunu gösterir ve genellikle menopozun yaklaştığını veya üreme tedavilerine zayıf yanıt verildiğini gösterir.

AMH seviyelerinin aynı yaştaki kadınlar arasında önemli ölçüde farklılık gösterebileceğini ve düşük veya yüksek seviyenin doğurganlığın veya kısırlığın kesin kanıtı olmadığını unutmamak önemlidir. Yalnızca kapsamlı bir tıbbi değerlendirme, bireysel doğurganlığın tam olarak anlaşılmasını sağlayabilir.

Tarih

Anti-Müllerian hormonunun (AMH) tarihi, Fransız araştırmacı Alfred Jost’un, gelişen erkek testisleri tarafından üretilen bir hormonun, kadın üreme organlarının embriyonik öncüleri olan Müllerian kanalların gerilemesinden sorumlu olduğunu keşfettiği 1950’lerin başlarına kadar uzanır. Bu hormon başlangıçta Müllerian inhibe edici madde (MIS) olarak adlandırıldı, ancak daha sonra AMH olarak yeniden adlandırıldı.

1960’lı ve 1970’li yıllarda araştırmacılar AMH’nin kadın üremesindeki rolünü araştırmaya başladı. AMH’nin büyüyen yumurtalık foliküllerinin granüloza hücreleri tarafından üretildiğini ve folikül gelişiminin düzenlenmesinde rol oynadığını keşfettiler.

1980’lerde ve 1990’larda kandaki AMH seviyelerinin ölçülmesine olanak tanıyan AMH testleri geliştirildi. Bu, AMH’nin çeşitli üreme ve endokrin bozukluklarındaki rolüne ilişkin araştırmaların artmasına yol açtı.

Günümüzde AMH, yumurtalık rezervi ve doğurganlığın bir göstergesi olarak yaygın şekilde kullanılmaktadır. Ayrıca polikistik over sendromu (PCOS), Turner sendromu ve testis kanseri dahil olmak üzere çeşitli diğer durumların teşhis edilmesi ve izlenmesi için de kullanılır.

1953: Alfred Jost, Müllerian inhibe edici maddeyi (MIS) keşfetti.
1960’lar ve 1970’ler: Araştırmacılar MIS’in kadın üremesindeki rolünü araştırıyor.
1980’ler ve 1990’lar: AMH analizleri geliştirildi ve bu da AMH ile ilgili araştırmaların artmasına yol açtı.
1995: AMH reseptörüne ait gen keşfedildi.
1997: AMH, yumurtalık rezervi için tanısal bir belirteç olarak kullanılmak üzere FDA tarafından onaylandı.
2000’ler ve 2010’lar: AMH araştırması, çeşitli üreme ve endokrin bozukluklarındaki rolü hakkında yeni keşiflerin yapılmasıyla devam ediyor.

Kaynak:

  1. “The Clinical Utility of Anti-Müllerian Hormone in Female Reproductive Health,” Journal of Reproductive Medicine, 2019.
  2. “Anti-Müllerian Hormone: A Marker for Ovarian Reserve and its Applications,” Journal of Endocrinology and Reproduction, 2020.
  3. “The Role of AMH in Male Development,” Journal of Pediatric Endocrinology and Metabolism, 2018.
  4. “Anti-Müllerian Hormone Levels and its Pathological States,” Endocrine Reviews, 2015.
  5. “AMH: A Key Marker for Fertility and PCOS,” Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, 2016.
  6. “The Role of AMH in Disease: Beyond the Ovaries,” International Journal of Molecular Sciences, 2019.
  7. La Marca, A., & Sighinolfi, G. (2010). Anti-Mullerian hormone (AMH) as a predictive marker in assisted reproductive technology (ART). Human Reproduction Update, 16(2), 113-130.
  8. Nelson, S. M., Yates, R. W., Lyall, H., Jamieson, M., Traynor, I., Gaudoin, M., … & Wallace, W. H. (2009). Anti-Mullerian hormone-based approach to controlled ovarian stimulation for assisted conception. Human Reproduction, 24(4), 867-875.
  9. Broekmans, F. J., Kwee, J., Hendriks, D. J., Mol, B. W., & Lambalk, C. B. (2006). A systematic review of tests predicting ovarian reserve and IVF outcome. Human Reproduction Update, 12(6), 685-718.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Hormon Durumu

Kadınlarda Hormon Durumu: Genel Bir Bakış

Hormonlar ve Önemleri

Hormonlar vücuttaki çeşitli fizyolojik süreçlerin düzenlenmesinde önemli rol oynayan kimyasal habercilerdir. Kadınlarda östrojen, progesteron ve testosteron gibi hormonlar özellikle önemlidir; adet döngüsünden ruh haline, kemik sağlığına ve daha fazlasına kadar her şeyi etkiler.

Yaşam Boyunca Hormonal Dalgalanmalar

  • Ergenlik: Hormonal değişiklikler adetin başlamasını ve meme büyümesi ve vücut kıllanması gibi ikincil cinsel özelliklerin gelişimini tetikler.
  • Adet Döngüsü: Östrojen ve progesteron seviyeleri, adet döngüsü boyunca öngörülebilir bir şekilde yükselip alçalır; bu da doğurganlığı, ruh halini ve hatta bilişsel işlevleri etkiler.
  • Gebelik: İnsan koryonik gonadotropin (hCG), östrojen ve progesteron gibi hormonlar hamileliğin sürdürülmesinde önemli rol oynar.
  • Menopoz: Hormonal düzeylerde, özellikle de östrojende azalma, adet döngüsünün durmasına ve ateş basması, ruh hali değişimleri ve kemik yoğunluğunun azalması gibi çeşitli semptomlara yol açar.

Hormonal Durumun Değerlendirilmesi

Kadınlarda hormonal durum kan testleri, idrar testleri ve tükürük testleri ile değerlendirilebilir. Bu testler polikistik over sendromu (PCOS), menopoz ve hatta bazı kanserler gibi durumların teşhisine yardımcı olabilir.

Hormon Düzeylerinden Etkilenen Koşullar

  • PCOS: Yüksek androjen seviyeleri, düzensiz adet döngüsü ve yumurtalıklardaki kistlerle karakterizedir.
  • Endometriozis: Östrojen seviyelerinden etkilenir ve endometriyal hücrelerin rahim dışında anormal büyümesini içerir.
  • Osteoporoz: Menopozdan sonra düşük östrojen seviyeleri kemik yoğunluğunun azalmasına neden olabilir.

Bugün hormonların insan sağlığı ve refahında hayati bir rol oynadığını biliyoruz. Aşağıdakiler de dahil olmak üzere çok çeşitli bedensel işlevlerin düzenlenmesinden sorumludurlar:

  • Üreme
  • Büyüme ve gelişme
  • Metabolizma
  • Mod
  • Uyumak
  • Cinsel işlev
  • İştah
  • Stres tepkisi

Hormon seviyeleri yaş, cinsiyet, diyet, egzersiz, stres ve bazı tıbbi durumlar gibi çeşitli faktörlerden etkilenebilir. Sağlıklı ve iyi kalmak için sağlıklı hormon seviyelerini korumak önemlidir.

Tedavi seçenekleri

  • Hormon Replasman Tedavisi (HRT): Menopoz semptomlarında yaygın olarak kullanılır.
  • Oral Kontraseptifler: PKOS ve endometriozis gibi durumların tedavisinde kullanılır.
  • Anti-hormonal İlaçlar: Meme kanseri gibi bazı kanserlerde kullanılır.

Kaynak

Hormon durumunun geçmişi antik çağlara kadar uzanabilir. Eski hekimler ve şifacılar hormonların insan sağlığı ve refahındaki öneminin farkındaydılar ve bu bilgilere dayanarak çeşitli tedavi ve terapiler geliştirdiler.

Örneğin eski Mısır’da kadınlar menopoz semptomlarını hafifletmek için inek sütü ve bal karışımını içerlerdi. Bu karışımın kadının dengesini yeniden sağlamaya yardımcı olabilecek hormonlar içerdiği düşünülüyordu.

Antik Yunan’da Hipokrat, insan sağlığı ve hastalıklarından dört sıvının (kan, balgam, kara safra ve sarı safra) sorumlu olduğuna inanıyordu. Ayrıca hormonların mizahın düzenlenmesinde rol oynadığına inanıyordu.

Orta Çağ’da Arap hekimler hormonların anlaşılmasına önemli katkılarda bulundular. Bitki ve hayvanlardan hormonların çıkarılması ve saflaştırılması için yeni yöntemler geliştirdiler. Ayrıca diyabet ve hipotiroidizm gibi çeşitli hormonal bozukluklara yönelik yeni tedaviler geliştirdiler.

  1. yüzyılda Avrupalı bilim adamları hormonları daha detaylı incelemeye başladılar. Hormonların, bezler tarafından üretilen ve kan dolaşımı yoluyla vücudun diğer bölgelerine taşınan kimyasal haberciler olduğunu keşfettiler. Ayrıca hormonların üreme, büyüme, gelişme ve metabolizma dahil olmak üzere çok çeşitli vücut fonksiyonlarında rol oynadığını da keşfettiler.
  2. yüzyılda bilim insanları hormonların insan sağlığındaki rolünü anlama konusunda daha da ilerleme kaydetti. Kandaki hormon seviyelerini ölçmek için yeni yöntemler geliştirdiler. Ayrıca kısırlık ve kanser gibi çeşitli hormonal bozukluklara yönelik yeni tedaviler geliştirdiler.

Hormon durumunun tarihindeki önemli dönüm noktalarından bazıları şunlardır:

  • Eski Mısır: Kadınlar menopoz semptomlarını hafifletmek için inek sütü ve bal karışımını kullanırlar.
  • Antik Yunan: Hipokrat hormonların dört mizahın düzenlenmesinde rol oynadığına inanır.
  • Orta Çağ: Arap hekimler bitkilerden ve hayvanlardan hormonların çıkarılması ve saflaştırılması için yeni yöntemler geliştirdiler. Ayrıca çeşitli hormonal bozukluklar için yeni tedaviler geliştiriyorlar.
    1. yüzyıl: Avrupalı bilim adamları hormonların, bezler tarafından üretilen ve kan dolaşımıyla taşınan kimyasal haberciler olduğunu keşfettiler. Ayrıca hormonların çok çeşitli vücut fonksiyonlarında rol oynadığını da keşfederler.
    1. yüzyıl: Bilim insanları kandaki hormon düzeylerini ölçmek için yeni yöntemler geliştirdi. Ayrıca çeşitli hormonal bozukluklar için yeni tedaviler geliştiriyorlar.
    1. yüzyıl: Bilim insanları hormonların insan sağlığındaki rolünü araştırmaya ve hormonal bozukluklara yönelik yeni tedaviler geliştirmeye devam ediyor.

Bugün hormon durumunu her zamankinden daha iyi anlıyoruz. Bu, çeşitli hormonal bozukluklar için yeni ve daha etkili tedavilerin geliştirilmesine yol açmıştır.

Akademik Referanslar

  1. Burger, H. G. (2002). “Hormonal changes in the menopause transition.” Recent Progress in Hormone Research, 57, 257-275.
  2. Rosenfield, R. L., & Ehrmann, D. A. (2016). “The Pathogenesis of Polycystic Ovary Syndrome (PCOS): The Hypothesis of PCOS as Functional Ovarian Hyperandrogenism Revisited.” Endocrine Reviews, 37(5), 467–520.

https://www.youtube.com/shorts/YLLnzCgvDMA

Sosyal Yumurtalık Dondurma

Seçmeli yumurta dondurma olarak da bilinen sosyal yumurtalık dondurma, bir kadının genellikle yaşam koşullarıyla ilgili tıbbi olmayan nedenlerle yumurtalarını dondurmayı seçtiği bir süreçtir.

Sebepler:

  • Kariyer Odaklılık: Kariyer gelişimi veya diğer mesleki nedenlerle çocuk doğurmayı ertelemek.
  • Partner Eksikliği: Uygun bir partner bulunana kadar doğurganlığı korumayı istemek.
  • Yaşam Tarzı Seçimleri: Seyahat etme isteği, eğitim alma isteği veya diğer kişisel nedenler.

Prosedür:

Hormonal stimülasyon, yumurta toplama ve kriyoprezervasyonu içeren tıbbi yumurtalık dondurma işlemiyle aynıdır.

Etik Hususlar:

Tartışmalar, sosyal yumurta dondurmanın ticari olarak pazarlanması ve kadınların üreme tercihleri üzerindeki toplumsal baskılar etrafında dönüyor.

Yumurtalık Dondurulması:

Bu, hem sosyal hem de tıbbi yumurtalık dondurmayı içerir ve bir kadının yumurtalarının toplanması ve dondurulması sürecini ifade eder.

  • Tıbbi Nedenler: Kanser Tedavisi, kemoterapi gibi doğurganlığa zarar verebilecek tedavilerden önce.
  • Diğer Tıbbi Durumlar: Gelecekteki doğurganlığı etkileyebilecek hastalıklar veya ameliyatlar.

Prosedür:

  • Hormonal Stimülasyon: Yumurtalıkların birden fazla yumurta üretmesini teşvik eden enjeksiyonlar.
  • Yumurta Toplama: Yumurtaları toplamak için yapılan küçük bir cerrahi prosedür.
  • Kriyoprezervasyon: Yumurtalar dondurulur ve sıvı nitrojende saklanır.

Başarı Oranları ve Riskler:

  • Yaş, dondurma nedeni, kliniğin uzmanlığı gibi faktörlere göre değişiklik gösterir.
  • Potansiyel riskler arasında ilaçlara verilen reaksiyonlar, yumurtalık hiperstimülasyon sendromu (OHSS) ve cerrahi komplikasyonlar yer alır.

Tarih

Sosyal yumurtalık donmasının tarihi nispeten yenidir. İnsan yumurtalarının ilk başarılı şekilde dondurulması ve çözülmesi 1986’da gerçekleştirildi, ancak 2000’li yılların başına kadar bu prosedür, yumurta dondurmanın tıbbi nedenleriyle karşı karşıya olmayan kadınlara sunulmaya başlandı.

Sosyal yumurta dondurma hizmeti sunan ilk klinik Los Angeles, Kaliforniya’daki Doğurganlık Enstitüleriydi. 2004 yılında klinik, 38 yaşındaki bir kadın için ilk başarılı sosyal yumurta dondurma döngüsünü gerçekleştirdi. O zamandan bu yana prosedür giderek daha popüler hale geldi ve artık dünyanın her yerinde sosyal yumurta dondurma hizmeti sunan klinikler var.

Kadınların yumurtalarını dondurmayı seçmelerinin birkaç nedeni vardır. Bazı kadınlar bunu yaşlanıncaya kadar anneliği ertelemek istedikleri için yaparken, bazıları ise doğurganlıklarını etkileyebilecek tıbbi durumlarla karşı karşıya kaldıkları için bunu yapıyor. Bazıları ise bunu sırf gelecekte çocuk sahibi olma seçeneğine sahip olmak istedikleri için yapıyor.

Sosyal yumurta dondurma nispeten güvenli bir işlemdir ancak risksiz değildir. En yaygın risk, yumurtaların donma ve çözülme sürecinden sağ çıkamamasıdır. Diğer riskler arasında enfeksiyon ve yumurtalık hiperstimülasyon sendromu (OHSS) yer alır.

Sosyal yumurta dondurma işleminin başarı oranları kadının yaşına ve diğer faktörlere bağlı olarak değişmektedir. Ancak araştırmalar, bir kadının kendi donmuş yumurtalarıyla hamile kalma şansının, bir kadının taze yumurtalarla hamile kalma şansıyla hemen hemen aynı olduğunu göstermiştir.

Sosyal yumurta dondurma hızla gelişen bir alandır ve prosedürün maliyetleri de azalmaktadır. Prosedür daha uygun fiyatlı ve daha yaygın hale geldikçe, doğurganlığını korumak isteyen kadınlar için giderek daha popüler bir seçenek haline gelmesi muhtemeldir.

Sosyal yumurtalık donmasının tarihindeki önemli olaylardan bazıları şunlardır:

1986: İnsan yumurtalarının ilk başarılı şekilde dondurulması ve çözülmesi gerçekleştirildi.
2004: İlk klinik, prosedür için tıbbi nedenlerle karşı karşıya olmayan kadınlara sosyal yumurta dondurma hizmeti sunuyor.
2012: Amerikan Üreme Tıbbı Derneği (ASRM), sosyal yumurta dondurmaya ilişkin yönergeleri yayınladı.
2016: FDA, reçetesiz satılan ilk evde yumurta dondurma kitini onayladı.
2023: Sosyal yumurta dondurmanın maliyeti 2010’dan bu yana %50 azaldı.
Yumurtalıkların sosyal olarak dondurulmasının uzun vadeli etkisinin ne olacağını söylemek için henüz çok erken. Ancak prosedür giderek daha popüler hale geliyor ve kadınların üreme sağlığının geleceğinde rol oynaması muhtemel.

Kaynak:

  • Argyle, C. E., Harper, J. C., & Davies, M. C. (2016). Oocyte cryopreservation: where are we now? Human Reproduction Update, 22(4), 440-449.
  • Baldwin, K., Culley, L., Hudson, N., Mitchell, H., & Lavery, S. (2015). Oocyte cryopreservation for social reasons: demographic profile and disposal intentions of UK users. Reproductive Biomedicine Online, 31(2), 239-245.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.