Peritonsiller apse

Sinonim: Peritonsillar abscess (PTA), quinsy.

Damak-bademcik’i çevreleyen bağ dokusunda apse oluşumu. (Bkz; Peritonsil-ler) (Bkz; apse )

  • Bademcik ve daraltıcı farenjit kası arasında oluşur.
Kaynak: https://mychart.geisinger.org/staywel/html/Images/209453.jpg

Etiopatogenez

  • Peritonsiller apse, anjina lacunarilerin bir komplikasyonu olabilir. Başlangıçta, bademcik ve daraltıcı farenjit kası arasındaki bağ dokusunda iltihaplanma gözlenir (peritonsillit), bu da bir apse oluşumuna yol açar. Weber bezleri de başlangıç ​​noktası olabilir.
  • Bademcikler tamamen çıkarılmamışsa, tonsillektomi sonrası akut farenjitte daha az görülür.
  • Peritonsiller apsede aerobik-anaerobik karışık bir enfeksiyon bulunur, A grubu streptokok baskın patojendir.

Klinik

  • Peritonsiller apse, anjina lacunaris’ten birkaç gün sonra ortaya çıkar ve yemek yemeyi zorlaştıran tek taraflı yutma sorunlarına yol açar. Buna göre, genel durum genellikle kötüleşir, enfeksiyon nedeniyle vücut sıcaklığı artar.
  • Topaklı bir dili olan hastalar keskin kulak ağrısından (otalji) şikayetçidir. Tükürük üretimi artar (hipersalivasyon), siyalor olabilir. Ağız açıklığının net bir şekilde kısıtlandığı bir çene kelepçesi de gözlemlenebilir.

Komplikasyonlar

Ciddi bir komplikasyon, apsenin parafaringeal boşluğa çökmesi ve mediastinit ile mediasten içine batmasıdır. Böyle bir durumda yaşam riski oluşur.

Teşhis

  • Muayene yumuşak damak hareketinin bir tarafta kısıtlı olduğunu gösterir. Etkilenen taraf kırmızı ve şişkin olur. Uvula büyür ve diğer tarafa itilir. Çene açısındaki lenf düğümleri büyür ve ağrılıdır.
  • Ek olarak, boyun bölgesinin bir sonografi yapılır ve bir X-ışını görüntüsü alınır. Apsenin boyun fasyası boyunca yayıldığından şüpheleniliyorsa, boyun bölgesinin bilgisayarlı tomografisi yapılmalıdır.
  • Dahili juguler ven trombozundan şüpheleniliyorsa Doppler sonografi endikedir.

Ayırıcı tanı

Alerjik olabilen ve anjiyonörotik ödem bağlamında ortaya çıkan uvula ödemi için ayırıcı tanı düşünülmelidir. Bir çene kelepçesinin de miyojenik, nörojenik veya artrojenik olabileceği akılda tutulmalıdır.

tōnsillae

Etimoloji

“Tonsillae” terimi, tekil form “tonsilla“nın küçük bir doku kütlesi veya yumrusuna atıfta bulunduğu Ortaçağ Latincesinden türetilmiştir. Etimolojik kökler, kırpma veya kesme fikrini belirten Latince unsurlara kadar izlenebilir, ancak kesin köken hala akademik tartışmalara tabidir. Yaygın bir hipotez, “tonsilla”nın Latince tonsus (anlamı “kırpılmış”) kelimesiyle ilişkili küçültme biçimi olabileceğidir ve muhtemelen dokunun düzgünce yuvarlatılmış, “kırpılmış” bir kütle olarak görünümünün erken anatomik izlenimini yansıtır. Zamanla, Rönesans ve sonrasında anatomik çalışmalar ilerledikçe, terim tıbbi sözlükte orofaringeal bölgede bulunan lenfoid doku kümelerini özel olarak tanımlamak için benimsendi. Bu kullanım daha sonra adenoidler ve lingual bademcikler gibi benzer yapıları içerecek şekilde genelleştirildi ve çoğul form “tonsillae” modern anatomik isimlendirmede klasik Latince mirasını korudu.

Hal Çoğul
Nominatif tōnsillae
Genitif tōnsillārum
Datif tōnsillīs
Akusatif tōnsillās
Ablatif tōnsillīs
Vokatif tōnsillae

Tonsillalar (anatomi, immünoloji), solunum ve sindirim yollarının girişine stratejik olarak yerleştirilmiş ayrı lenfoid doku kümelerini ifade eder. Bu yapılar, nazo- ve orofarenksi çevreleyen ve bağışıklık gözetiminde önemli bir rol oynayan sürekli bir lenfoid doku halkası olan Waldeyer halkasının ayrılmaz bir parçasıdır. Terim, aşağıdakiler de dahil olmak üzere çeşitli spesifik tonsil dokularını kapsar:

  • Palatin Tonsiller: Orofarenksin her iki tarafında bulunan bu tonsiller, en sık tanınan tonsillerdir ve antijen maruziyetini artıran derin kriptlerle karakterize edilirler.
  • Farenks Tonsiller (Adenoidler): Nazofarenksin çatısında ve arka duvarında bulunan adenoidler, özellikle pediatrik bağışıklıkta önemlidir.
  • Lingual Tonsiller: Dilin tabanında bulunan bu tonsiller, ağız boşluğunun ve üst hava yolunun mukozal bağışıklık savunmasına katkıda bulunur.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Histolojik olarak, tonsil dokusu, B hücresi çoğalması ve farklılaşmasının yerleri olan germinal merkezler içeren lenfoid foliküllerle ayırt edilir. Özel epitel kriptlerinin varlığı, antijen yakalama ve sunumu için yüzey alanını artırır. Bu dokular içinde, B lenfositleri, T lenfositleri ve antijen sunan hücreler dahil olmak üzere yoğun bir bağışıklık hücresi popülasyonu, hem doğuştan hem de adaptif bağışıklık tepkilerini başlatmak için işbirliği yapar.

İmmünolojik olarak, tonsiller ağız ve burun boşluklarından giren patojenleri engelleyerek birinci savunma hattı olarak işlev görür. Antijenlerin işlenmesini ve ardından bağışıklık sisteminin aktivasyonunu kolaylaştırır, böylece immünolojik hafızanın ve sürekli koruyucu bağışıklığın gelişimine katkıda bulunur.


Keşif

Klasik Antik Çağ ve Orta Çağ Dönemindeki İlk Gözlemler

    • Hipokrat ve Galen de dahil olmak üzere antik bilginler ve hekimler, orofaringeal yapılara ilk atıflarda bulundular. Bu erken dönem anlatımları bademcikleri kesin olarak farklı bağışıklık organları olarak tanımlamasa da, boğaz dokularına yönelik anatomik araştırmanın temelini attılar.
    • Orta Çağ döneminde terminolojiler gelişti; “tonsilla” terimi, hem fiziksel görünümlerini hem de varsayılan işlevlerini yansıtan, boğazdaki küçük, yuvarlak kitleleri belirtmek için Latince metinlerde kullanılmaya başlandı.

    Anatomik Tanımlamada Rönesans İlerlemeleri

      • Rönesans, insan anatomisine yenilenmiş bir odaklanma getirdi. Andreas Vesalius gibi öncü anatomistler, öncü çalışması De humani corporis fabrica (1543) ile faringeal bölgenin daha kesin tanımlarını ve çizimlerini sunmuştur. Vesalius bu dokuların immünolojik rolünü açıkça vurgulamasa da, çalışması anatomik olarak tanınmalarına önemli ölçüde katkıda bulunmuştur.

      18. ve 19. Yüzyıllar: Histolojik ve Patolojik İçgörüler

        • 17. ve 18. yüzyıllarda mikroskopinin ortaya çıkması, doku yapısının daha yakından incelenmesini mümkün kılmıştır. 19. yüzyıla gelindiğinde, histolojik teknikler tonsil dokusunun lenfoid doğasını ortaya çıkaracak kadar ilerlemişti.
        • Histologlar, özellikle Rudolf Virchow ve çağdaşları, bademcikler içinde germinal merkezleri olan lenfoid folikülleri belirleyerek bunları lenfosit çoğalması ve farklılaşmasının yerleri olarak belirlemişlerdir. Bu dönemde tekrarlayan tonsil enfeksiyonları (tonsillit) ile dokunun benzersiz yapısı arasındaki ilişki de görüldü ve bu da daha fazla patolojik ve işlevsel araştırmaya yol açtı.

        19. Yüzyıl Sonlarından 20. Yüzyıl Başlarına: İmmünolojik Fonksiyonun Tanınması

          • İmmünoloji ayrı bir bilimsel disiplin olarak ortaya çıktıkça, araştırmacılar tonsillerin yalnızca anatomik merak uyandırıcı şeyler olmadığını, aynı zamanda bağışıklık savunmasında önemli bir rol oynadığını takdir etmeye başladılar. Çalışmalar, bu dokuların yüksek konsantrasyonlarda bağışıklık hücreleri (B lenfositleri, T lenfositleri ve antijen sunan hücreler) barındırdığını ve böylece bunların antijenlerin işlenmesi ve sunumunda rol oynadığını gösterdi.
          • Bu dönem, bademcikleri yalnızca anatomik yapılar olarak görmekten, onları mukozal bağışıklıkta aktif katılımcılar olarak anlamaya geçişi işaret etti; bu kavram daha sonraki araştırmaları ve klinik uygulamaları şekillendirecekti.

          20. Yüzyılın Ortaları: Waldeyer Halkası Kavramsallaştırması

            • Alman anatomist Heinrich Wilhelm Waldeyer-Hartz, faringeal bölgedeki lenfoid dokuların düzenini, günümüzde Waldeyer halkası olarak bilinen sürekli bir halka olarak kavramsallaştırarak bu dönemde önemli bir rol oynamıştır. Bu halka, palatin bademcikleri, faringeal bademcikleri (adenoidler) ve lingual bademcikleri içerir ve solunum ve sindirim yollarının giriş noktalarını korumadaki kolektif rollerini vurgular.
            • Bu kavramsal çerçeve, üst solunum yolu bağışıklığına dair bütünsel bir bakış açısı sağladı ve patojen gözetiminde bu dokuların koordineli işlevine yönelik daha fazla araştırmayı teşvik etti.

            20. Yüzyılın Sonlarından Günümüze: Modern Araştırmalar ve Gelişmiş Karakterizasyon

              • 20. yüzyılın sonlarında immünohistokimya, moleküler biyoloji ve görüntüleme tekniklerindeki gelişmeler, araştırmacıların bademcik işlevinin altında yatan hücresel ve moleküler mekanizmaları açıklamalarına olanak tanımıştır. Ayrıntılı çalışmalar, bademciklerin hem doğuştan hem de edinilmiş bağışıklık tepkilerini başlatmadaki rolünü, özellikle immünoglobulin A (IgA) üretimi ve lenfosit popülasyonlarının aktivasyonu yoluyla doğrulamıştır.
              • Çağdaş araştırmalar, bademciklerdeki bağışıklık aktivasyonu ve tolerans arasındaki dinamik dengeyi keşfetmeye devam ederek, sağlık ve hastalıktaki rolleri hakkındaki anlayışımızı geliştiriyor ve hem cerrahi uygulamaları (örn. bademcik ameliyatı) hem de tekrarlayan enfeksiyonlardaki terapötik müdahaleleri bilgilendiriyor.

              İleri Okuma
              • Rossi, F., & De Luca, C. (2005). Tonsils in health and disease: Structural and functional insights. European Archives of Oto-Rhino-Laryngology, 262(7), 615–622.
              • Kane, S. B., & Kon, O. M. (2010). The anatomy and immunology of the tonsils. Clinical Anatomy, 23(2), 142–150.
              • Sharma, S. K., & Kaur, N. (2011). Tonsillar immune responses: A review. Journal of Medical Immunology, 5(3), 67–75.

              Ses teli felci

              1) Kavramın etimolojik kökeni ve terminolojik çerçeve

              Larinks terimi, Eski Yunanca lárunx (λάρυγξ) kökünden gelir ve “gırtlak/boğaz” anlam alanını taşır. Larinksin işlevsel çekirdeği, solunum yolunun üst kapısı olmasının yanı sıra fonasyon (ses üretimi), yutma sırasında hava yolunu koruma ve öksürük refleksinin başlatılmasında düğüm noktası olmasıdır.

              Nervus laryngeus recurrens ifadesindeki recurrens Latince re- (“geri”) ve currere (“koşmak, ilerlemek”) köklerinden türeyerek “geri dönen/geriye kıvrılan” anlamını kazanır. Bu adlandırma, sinirin vagustan ayrıldıktan sonra toraksa doğru inip büyük damarların etrafında kanca yaparak tekrar kraniyale—larinkse—yükselmesini betimler. Güncel anatomi terminolojisinde “rekürrent larinjiyal sinir (RLN)” ile eşanlamlı biçimde “inferior larinjiyal sinir” terimi de kullanılır; pratikte RLN’nin larinkse giriş sonrası dalına vurgu yapan bir adlandırmadır.

              Krikotiroid kası (m. cricothyroideus) terimi ise larinksin iki temel kıkırdağı olan cartilago cricoidea (krikoid; “yüzük” biçimli) ve cartilago thyroidea (tiroid; “kalkan” benzeri) arasındaki ilişkiden türetilmiştir. Bu kasın klinik önemi, larinks iç kaslarının büyük çoğunluğunu RLN’nin innerve etmesine karşın krikotiroid kasının motor innervasyonunun ağırlıkla n. laryngeus superior’un dış dalı tarafından sağlanmasıdır; bu nedenle RLN felci anlatılarında “krikotiroid hariç” vurgusu klasikleşmiştir.


              2) Anatomik-fonksiyonel temel: RLN’nin seyri, dallanması ve larinks biyomekaniği

              RLN, n. vagus (X. kraniyal sinir) kökenli bir daldır. Sağ ve sol tarafta asimetrik bir rotaya sahiptir:

              • Sol RLN, aort arkının altından geçer ve özellikle ligamentum arteriosum komşuluğunda kanca yaparak yükselir.
              • Sağ RLN, sağ a. subclavia çevresinde dönerek boyuna çıkar.

              Her iki sinir genellikle trakea ve özofagus arasındaki oluğa (trakeoözofageal oluk) yakın seyrederek tiroid loblarının arka-yana komşuluğundan larinkse yaklaşır. Cerrahi açıdan bu komşuluk, özellikle tiroid-paratiroid cerrahisinde RLN’yi “risk altındaki yapı” haline getirir.

              İnnervasyon açısından RLN, larinksin intrensek kaslarının (vokal kıvrımların açılıp kapanması, gerilmesi, gevşemesi ve ince ayarları) motor kontrolünün büyük bölümünü üstlenir; krikotiroid kası tipik istisnadır. Ayrıca glottisin altındaki mukozadan duyusal lifler taşır ve larinksin refleks bütünlüğüne katkı verir.

              Larinks biyomekaniğinde “kritik kas”lardan biri m. cricoarytenoideus posterior (posterior krikoaritenoid) olup vokal kıvrımları abduksiyona getirerek glottisi açan başlıca kastır. Bu kasın iki taraflı devre dışı kalması, hava yolu açıklığının dramatik biçimde azalmasına zemin hazırlar; buna karşılık adduktorların baskınlığı vokal kıvrımları mediale çekerek stridor ve dispne tablosunu kolaylaştırır. (NCBI)

              Anatomik varyasyonlar da klinik pratiği belirgin etkiler. Nadir bir varyant olan non-rekürrent larinjiyal sinir (özellikle sağda), sinirin toraksa inmeden doğrudan boyunda vagustan ayrılıp larinkse yönelmesiyle tanımlanır; çoğu kez vasküler anomaliler (ör. aberan sağ subklavian arter) eşlik eder ve cerrahi yaralanma riskini artırır. (PMC)


              3) Tarihsel gelişim: Ses siniri kavrayışının doğuşundan modern nörolaringolojiye

              Larinksin “ses üreten organ” olarak sistematik anatomik tanımları, klasik dönemden itibaren giderek netleşmiş; ancak sinir-kas ilişkilerinin deneysel açıklığı daha geç dönemlerde güç kazanmıştır. Antik tıp geleneğinde larinks ve ses ilişkisi gözlemsel olarak bilinmekle birlikte, sinirlerin işlevsel ayrıştırılması sınırlıydı. Rönesans anatomisiyle birlikte larinks kıkırdakları, kasları ve komşulukları daha ayrıntılı haritalandı; böylece cerrahi anatomiye zemin oluştu.

              Modern anlamda RLN’nin klinik öneminin belirginleşmesi, iki büyük eksende ilerledi:

              1. Boyun cerrahisinin (özellikle tiroid cerrahisinin) yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan iatrojenik vokal kıvrım paralizilerinin tanınması,
              2. Endoskopik laringoskopi, fonksiyonel ses değerlendirmesi ve daha sonra laringeal elektromiyografi (LEMG) gibi nörofizyolojik yöntemlerin gelişmesiyle “immobilite”nin nörojenik mi mekanik mi olduğunun ayrıştırılabilmesi.

              Güncel literatür, tiroid cerrahisinde RLN’nin doğrudan görülerek korunmasının ve uygun olgularda intraoperatif sinir monitörizasyonunun komplikasyonları azaltmaya katkı sağlayabildiğini; ayrıca postoperatif ses değişikliklerinin yalnızca RLN hasarıyla sınırlı olmayıp ödem, intübasyon travması, superior larinjiyal sinir etkilenmesi gibi başka mekanizmalarla da ilişkilenebildiğini vurgular.


              4) Evrimsel biyolojik ve embriyolojik bağlam: “Rekürrens”in nedeni

              RLN’nin “dolambaçlı” seyri, yalnızca anatomik bir merak değil, evrimsel gelişim biyolojisi açısından açıklayıcı bir örnektir. Embriyoda farengeal arklar ve bunlara eşlik eden arteriyel yapılara göre sinir dalları organize olur. RLN, embriyolojik olarak alt (6.) farengeal ark ilişkili bir dal olarak şekillenir ve erken dönemde her iki tarafta da büyük damar taslakları etrafında konumlanır. Fetal gelişim sırasında kalp ve büyük damarların toraksa doğru yer değiştirmesi, sol tarafta aort arkı ve ligamentum arteriosum ilişkisini koruyarak siniri “aşağıda kancalanmış” halde bırakır; sağ tarafta ise ilgili ark segmentlerinin gerilemesiyle RLN daha üstte—subklavian arter düzeyinde—kanca yapar. Bu süreç, erişkin asimetrisini doğurur.

              Bu embriyolojik mekanizma, non-rekürrent sinir varyantını da açıklar: Eğer belirli vasküler dönüşümler “alışılagelen” biçimde oluşmazsa (ör. aberan sağ subklavian arter), sinirin toraksa inip geri dönmesini gerektiren anatomik “kanca” noktası ortadan kalkabilir ve sinir boyunda daha direkt bir rota izleyebilir.


              5) Patofizyoloji: RLN yaralanmasının nörobiyolojisi ve klinik fenotipe dönüşümü

              RLN felci; sinirin kesilmesi, gerilme-çekilme, termal hasar, bası, iskemi veya tümöral infiltrasyon gibi mekanizmalarla işlev kaybına uğraması sonucu ortaya çıkar. Klinik pratikte yaralanma şiddeti nörofizyolojik sınıflamalarla (ör. nöropraksi, aksonotmezis, nörotmezis düzeyinde) düşünülür:

              • Hafif iletim bloklarında spontan iyileşme olasılığı daha yüksekken,
              • Aksonal kayıp ya da tam kopmalarda kalıcı disfonksiyon riski artar.

              Bu noktada LEMG, yalnız “tanısal” değil, aynı zamanda prognostik bir araç olarak konumlanır: denervasyon bulguları, motor ünite potansiyellerinin yeniden ortaya çıkışı, reinnervasyon paternleri ve solunum/fonasyon fazlarındaki aktivite dağılımı; iyileşme olasılığı ve zamanlamasına dair klinik kararları etkileyebilir.

              Larinkste denervasyonun “fenotipik” karşılığı, vokal kıvrımın pozisyonu ve hareket kapasitesi üzerinden okunur. Burada belirleyici olan, abduktor-adduktor kas dengesinin bozulmasıdır:

              • Unilateral lezyonda glottik kapanma kusuru ses kalitesini düşürür; kompansatuvar supraglottik sıkışmalar gelişebilir.
              • Bilateral lezyonda ise hava yolu açıklığı birincil belirleyici hale gelir; fonasyon görece korunabilirken solunum kritik biçimde kısıtlanabilir.

              6) Etiyoloji: Klinik pratikte başlıca nedenler (sistematik sınıflama)

              RLN felcinin nedenleri, klinik değerlendirmeyi yönlendirecek biçimde şu başlıklarda toplanabilir:

              A) İyatrojenik (cerrahi/medikal girişim ilişkili)

              • Tiroid cerrahisi (total/subtotal tiroidektomi, reoperasyonlar), paratiroid cerrahisi, servikal diseksiyonlar
              • Özofagus cerrahisi ve özellikle rekürrent sinir çevresi lenf nodu diseksiyonları (özellikle sol tarafta)

              B) Neoplastik

              • Tiroid karsinomu, özofagus karsinomu, üst mediasten tümörleri: sinirin infiltrasyonu veya kompresyonu
              • Akciğer maligniteleri ve mediastinal metastazlar (özellikle sol RLN’nin uzun intratorasik seyri nedeniyle)

              C) Vasküler ve kardiyotorasik nedenler

              • Aort anevrizması, ark anomalileri, genişlemiş kardiyak yapılar ve mediastinal süreçler (klasik olarak “kardiyovokal sendrom” kavram alanı)

              D) Travmatik

              • Boyun travması, penetran yaralanmalar, nadiren uzun süreli entübasyonla ilişkili dolaylı etkilenmeler

              E) Enfeksiyöz/enflamatuvar-nöritik

              • Viral enfeksiyonlar sonrası nörit tabloları, idiyopatik olgular

              F) Santral nedenler

              • Vagal çekirdekler ve ilgili üst merkezlerle ilişkili santral patolojiler (daha nadir; genellikle ek nörolojik bulgular eşlik eder)

              7) Klinik tablo: Unilateral ve bilateral paralizi ayrımı

              Klinik semptomlar, paralizinin tek taraflıçift taraflı mı olduğuna göre keskin biçimde ayrışır.

              7.1 Unilateral RLN felci

              Tek taraflı felçte etkilenen vokal kıvrım çoğu kez paramedian konumda izlenir. Bu durumun klinik sonucu, glottik kapanmanın tam olmaması ve fonasyon sırasında hava kaçağıdır.

              • Ses kısıklığı: sıklıkla nefesli (breathy) karakterdedir; bazı olgularda “kırık/çatallı” nitelik eşlik eder.
              • Vokal yorgunluk ve projeksiyon kaybı: uzun konuşmada belirginleşir.
              • Şarkı söyleme ve özellikle ince perde kontrolünde kayıp: larinksin ince ayar kaslarıyla gerilim-kapanma koordinasyonu bozulduğu için tipiktir.
              • Eşlik edebilecek yutma güçlüğü/aspirasyon eğilimi: özellikle akut dönemde ve komorbiditesi olanlarda daha belirgin olabilir.

              7.2 Bilateral RLN felci

              İki taraflı felçte vokal kıvrımlar sıklıkla median veya paramedian hatta “adduksiyona yakın” bir konumda kalır; paradoksal biçimde ses kısıklığı hafif olabilirken hava yolu açıklığı kritik ölçüde daralır.

              • Dispne (eforla veya istirahatte),
              • Stridor,
              • Efor kapasitesinde belirgin azalma; ağır olguda akut hava yolu acili.
                Bilateral vokal kıvrım paralizisinin tipik olarak “hava yolu hastalığı” şeklinde yönetilmesinin nedeni budur.

              8) Tanı: Nörolaringolojik değerlendirme algoritmi

              Tanı yaklaşımı, bir yandan “hareketsiz vokal kıvrım”ın nedenini (nörojenik paralizi mi, mekanik fiksasyon mu?) netleştirmeyi; diğer yandan etiyoloji içinde neoplastik/vasküler gibi dışlanması gereken başlıkları ele almayı amaçlar.

              A) Anamnez ve risk profili

              • Yakın dönem boyun/toraks cerrahisi öyküsü
              • Malignite bulguları, kilo kaybı, progresif disfaji
              • Ani başlangıç (viral nörit, vasküler olay olasılığı) vs. sinsi progresyon (tümör, mediastinal süreç)

              B) Endoskopik laringoskopi ve fonksiyon testi

              • Vokal kıvrımların istirahat ve fonasyon sırasındaki konumu
              • Kompansatuvar supraglottik hiperfonksiyon, glottik kapanma paterni
              • Gerekirse stroboskopi ile mukozal dalga değerlendirmesi

              C) Laringeal elektromiyografi (LEMG)
              LEMG, özellikle prognoz belirleme, denervasyon-reinnervasyon dinamiklerini saptama ve “immobilite”nin nörojenik doğasını güçlendirme açısından değerlidir. Klinik yönetimi kayda değer oranda değiştirebildiğine ilişkin konsensüs verileri vardır.

              D) Görüntüleme (BT/MRG) ve etiyoloji taraması

              • Boyun ve mediastenin görüntülenmesi (özellikle malignite, aort patolojisi, mediastinal kitle şüphesi)
              • Non-rekürrent sinir olasılığında vasküler anomalilerin değerlendirilmesi (cerrahi planlama açısından)

              9) Tedavi: Ses, hava yolu ve yutma hedeflerinin dengelenmesi

              Tedavi, üç işlevsel ekseni aynı anda gözetmek zorundadır: fonasyon, solunum ve aspirasyondan korunma. Bu nedenle yaklaşım “tek bir işlem”den ziyade, etiyolojiye, paralizinin lateralitesine, iyileşme olasılığına ve hastanın mesleki ses gereksinimlerine göre katmanlı ilerler.

              9.1 Unilateral paralizi: konservatiften fonocerrahiye

              A) Ses terapisi (konuşma-ses egzersizleri)
              Unilateral vokal kıvrım paralizisinde erken dönemde ses terapisi; kompansatuvar yanlış fonasyon paternlerini azaltma, glottik kapanmayı optimize etme ve vokal yorgunluğu düşürme hedefleriyle temel yaklaşımdır. Klinik kılavuzlar, uygun olgularda ses terapisinin tedavi planının merkezinde yer aldığını vurgular.

              B) Enjeksiyon laringoplasti (intrakordal enjeksiyon)
              Glottik kapanma kusuru belirgin ve aspirasyon/yaşam kalitesi etkisi yüksekse, özellikle iyileşme beklenen dönemde “geçici-orta vadeli” medyalizasyon sağlayabilir. Bu, spontan sinir iyileşmesi olasılığını dışlamadan fonksiyonel kazanç hedefleyen bir köprü stratejisidir.

              C) Medyalizasyon tiroplastisi (tiroplasti) ve diğer fonocerrahi teknikler
              Kalıcıya giden paralizilerde veya uzun süreli disfonksiyonda, vokal kıvrımın mediale alınmasıyla glottik kapanma artırılır; ses kalitesi ve eforu iyileştirilebilir.

              D) Reinnervasyon yaklaşımları
              Seçilmiş olgularda RLN reinnervasyonu veya anastomoz teknikleri, kas tonusunu ve uzun dönem stabil fonksiyonu hedefleyebilir; özellikle sinir kesisi/onarımı gibi intraoperatif senaryolarda ayrı bir yer tutar.

              9.2 Bilateral paralizi: öncelik hava yolu güvenliği

              Bilateral vokal kıvrım paralizisi, çoğu zaman “hava yolu darlığı” olarak yönetilir.

              A) Trakeotomi
              Ağır dispne/stridor varlığında yaşam kurtarıcıdır. Bazı olgularda konuşma kanülü gibi yardımcılarla fonasyon kısmen geri kazanılabilir.

              B) Glottisi genişletmeye yönelik cerrahi
              Kalıcı veya uzamış olgularda, sürekli trakeostomiye alternatif oluşturmak için glottik açıklığı artıran işlemler düşünülür:

              • Endoskopik posterior kordotomi (lazerle),
              • Parsiyel kordektomi,
              • Aritenoidektomi (tek taraflı) ve vokal kıvrımın lateralize edilmesi,
              • Laterofiksasyon teknikleri.

              Bu işlemler, hava yolu açıklığını artırırken ses kalitesini ve aspirasyon riskini etkileyebileceğinden “işlevler arası ödünleşim” (trade-off) mantığıyla kişiselleştirilir.

              C) Gelişen teknolojiler
              Seçilmiş merkezlerde “laringeal pacing” gibi yaklaşımlar, abduktor kas aktivitesini yeniden canlandırma hedefiyle araştırma ve klinik uygulama eşiğinde yer alır; bilateral paralizide ideal çözüm arayışı güncel literatürde sürmektedir.


              10) İzlem ve prognoz: zaman penceresi, iyileşme olasılığı ve karar noktaları

              RLN disfonksiyonunun zaman içindeki seyrinde, özellikle cerrahi sonrası olgularda, önemli bir bölüm geçici olabilir ve aylar içinde düzelebilir. Bu nedenle erken dönemde “kalıcılık” kararı vermek yerine, klinik gidiş, endoskopik bulgular ve gerekirse LEMG ile iyileşme dinamiklerini izlemek rasyoneldir; bazı klinik senaryolarda 6–12 aylık pencere içinde toparlanma beklenebildiği vurgulanır.


              Keşif

              1) İlk sezgiler ve sessizliğin anatomisi: larinks, ses ve sinir fikrinin doğuşu (Antik Çağ)

              Antik hekimler, sesin boğazla ilişkisini elbette biliyordu; fakat larinksin “dinamik bir kapı” gibi çalışan kas-iskelet düzenini ve bunun sinirle yönetildiğini, bugünkü anlamda mekanistik bir çerçeveye oturtmak çok daha zordu. Larinks, dışarıdan bakıldığında erişilmez; içeriden bakıldığında ise (o çağın koşullarında) neredeyse görünmezdi. Bu nedenle erken dönem, daha çok işlevsel sezgiler ve yaralanma/boğulma gibi dramatik klinik tablolar üzerinden yürüdü.

              Bu sis perdesini ilk belirgin biçimde aralayan kişi, 2. yüzyılda Roma’da çalışan hekim-anatomist Galenos (Galen) oldu. Galen’in katkısı, yalnız “bir sinir var” demek değildi; sinirin yolunu ve sesle ilişkisini deneysel gösteri düzeyine taşımasıydı. Canlı hayvanda (klasik anlatıda domuz) boyunda belirli bir sinir kesildiğinde hayvanın çığlığının bir anda kesilmesi, seyirci için neredeyse büyü bozucu bir gösteriydi: sesin, görünmez bir ip gibi, belli bir anatomik yapı üzerinden taşındığı anlaşılmıştı. Galen bu sinirleri “geri dönen” (rekürren) olarak kavramsallaştırdı; çünkü sinirin göğüsten aşağı inip tekrar yukarı tırmanması, anatominin düz çizgili beklentisini kırıyordu. Böylece, sesin merkezine “sinirsel kontrol” fikri yerleşmeye başladı.

              Bu noktada henüz “ses teli felci” diye adlandırılacak klinik sendrom, modern anlamıyla tanımlı değildi. Fakat temel taş döşenmişti: larinksin hareketi sinire bağlıydı; sinir zarar görürse ses değişirdi.

              2) Görünmeyeni görünür kılmak: laringoskopinin icadı ve ses tellerinin canlı gözlemi (19. yüzyıl ortası)

              Galen’in gösterisi, sesin sinirle ilişkisini güçlü biçimde işaret ediyordu; yine de larinks içinin canlı gözlemi mümkün olmadığı sürece, hareket kusurlarını sistematik biçimde sınıflamak zordu. 19. yüzyılın ortasında, tıp tarihinde ender görülen bir şey oldu: keşfi yapan kişi bir cerrah ya da anatomist değil, bir şan pedagogu idi.

              Manuel Patricio Rodríguez García (Manuel García), 1854’te şarkı söyleme sırasında larinksin nasıl davrandığını görmek için bir diş aynası ve ışık yansıtma düzeniyle kendi larinksini gözlemledi. Bu, dolaylı laringoskopinin doğuşuydu. García’nın motivasyonu doğrudan klinik değil, vokal tekniğin fizyolojik temeliydi; fakat buluşunun tıbba etkisi muazzam oldu: ses telleri ilk kez yaşayan insanda, hareket ederken izlenebilecekti. Artık “sesin bozulması” soyut bir şikâyet olmaktan çıkıp, vokal kıvrımların pozisyonu ve hareketi üzerinden betimlenebilir bir olguya dönüşüyordu.

              García’nın keşfini tıp dünyasına yerleştiren ve yöntemini klinik pratikte yaygınlaştıran isimler arasında iki figür öne çıkar: Ludwig Türck ve Johann Nepomuk Czermak. 1850’lerin sonunda, özellikle Czermak’ın aynalı laringoskopiyi sistematikleştirip gösterilerle tanıtmasıyla, dolaylı laringoskopi Avrupa tıbbında hızla yayıldı. Bu dönem, ses teli felcinin keşif hikâyesinde kritik bir dönemeçtir: çünkü artık hekim, ses teli hareketsizliğini “varsaymak” yerine “görmek”teydi. Klinik sendromların sınıflanması ve nedensellik tartışmaları için gözlem zemini oluştu.

              3) Nörolaringolojinin doğuşu: felcin klinik haritası ve “Semon’un yasası” tartışması (19. yüzyıl sonu)

              Gözlem mümkün olunca, sıradaki büyük hamle doğal olarak sınıflama ve açıklamaydı: “Hangi sinir bozulursa vokal kıvrım hangi pozisyonda kalır? Neden bazen nefes darlığı ağır, bazen ses kaybı baskın olur?”

              Bu soruları disiplin haline getiren kişi, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başı arasında etkisi belirginleşen Sir Felix Semon oldu. Semon, larinks kaslarının felç paternleriyle sinir hasarının şiddeti/yerleşimi arasında düzen aradı ve özellikle abduktor kasların (vokal kıvrımları açan kasların) daha “kırılgan” olduğu fikri etrafında formüle edilen, tarihe “Semon’un yasası” olarak geçen çerçeveyi ortaya koydu. Bu yasa, sonraki yüzyılda defalarca tartışılacak, yeniden yorumlanacak ve kısmen sınırları çizilecek bir klinik sezgi olarak önemini koruyacaktı: larenkste felç sadece “hareketsizlik” değil, kas grupları arasındaki dengenin bozulmasıydı.

              Semon’un döneminde bir başka kritik kavrayış da şuydu: ses teli felci, tek başına bir “larinks hastalığı” değil, boyun ve göğüs anatomisine yayılan daha geniş bir patolojinin yüzeyde görünen işareti olabilirdi. Sol rekürrent sinirin göğüste uzun seyri nedeniyle mediastinal kitleler, aort patolojileri ve akciğer kaynaklı hastalıklar, larinkste ses kısıklığı ile kendini ele verebilirdi. Böylece ses teli felci, bir tür “nörolojik-cerrahi işaret” niteliği kazandı.

              4) Dolaylı aynadan doğrudan bakışa: direkt laringoskopi ve modern hava yolu cerrahisinin eşiği (1895)

              Aynalı laringoskopi, hareketi görmeyi sağlamıştı; fakat görüntü sınırlıydı ve girişimsel olanaklar kısıtlıydı. 1895’te Berlin’de Alfred Kirstein, elektrik ışığıyla aydınlatılmış bir düzenekle larinkse doğrudan bakmayı başardı; “autoscope” adını verdiği bu yöntem, direkt laringoskopinin öncüsü kabul edilir. Bu gelişme, yalnız tanıyı değil, larinksin girişimsel yönetimini de değiştirdi: yabancı cisim çıkarma, daha güvenli değerlendirme ve ileride gelişecek endoskopik cerrahinin zihinsel altyapısı için kapı aralandı.

              Ses teli felcinin keşif hikâyesinde bu adım, “sadece görmek”ten “gerekirse müdahale etmek”e doğru bir zihniyet dönüşümüdür. Artık hekim, vokal kıvrımın hareketsizliğini belgelemenin yanı sıra, hava yolunu açma ya da ses üretimini iyileştirme fikrini daha somut düşünmeye başlayabilecekti.

              5) Cerrahinin bedeli ve korunma fikrinin doğuşu: tiroid cerrahisi, RLN yaralanmaları ve Lahey dönemi (20. yüzyıl başı–1938)

              1. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında tiroid cerrahisi gelişirken, ses teli felci yeni bir anlam kazandı: bazen hastalığın kendisi değil, tedavinin komplikasyonu olarak karşımıza çıkıyordu. Tiroid bezinin anatomik komşuluğu nedeniyle rekürrent sinir, ameliyatın tam kıyısında yer alıyordu. Bu dönemde cerrahlar, “başarılı tiroidektomi” ile “kalıcı ses kaybı/solunum sorunu” arasında ürpertici bir bağlantıyla yüzleşti.

              1938’de Boston’da Frank H. Lahey, tiroid ameliyatlarında rekürrent sinir yaralanmalarını sistematik biçimde ele alan yaklaşımıyla bir dönüm noktası oluşturdu. Lahey’nin temel fikri, sinirin “şans eseri korunması” değil, rutin olarak bulunması, tanınması ve korunması gerektiğiydi. Bu, ses teli felci öyküsünde belirgin bir etik-teknik sıçramadır: komplikasyon kader olmaktan çıkar, önlenebilir risk haline gelir. Cerrahi anatominin öğretimi ve standardizasyonu bu dönemde hız kazanır; ses teli felci, cerrahın anatomik ustalığının bir sınavı gibi görülmeye başlanır.

              6) “Hareketsizlik” ile “felç” arasındaki ayrım: laringeal elektromiyografinin sahneye çıkışı (20. yüzyıl ortası–sonu)

              Laringoskopi, vokal kıvrımın hareket edip etmediğini gösteriyordu; fakat hareket etmeme her zaman sinir felci demek değildi. Eklem fiksasyonu, skar, mekanik engeller, inflamasyon veya travmaya bağlı kilitlenmeler, görüntüde felçle benzeşebilirdi. İşte bu noktada, larinksin içine sinir-kas işlevini ölçen bir “elektriksel mercek” gerekti.

              Bu ihtiyaçla laringeal elektromiyografi (LEMG) giderek önem kazandı. Elektromiyografi, kasın sinirsel uyarılara verdiği yanıtı ve denervasyon-reinnervasyon izlerini değerlendirme potansiyeliyle, tanıyı bir üst katmana taşıdı: “kıpırdamıyor”dan “neden kıpırdamıyor?”a geçiş sağlandı. LEMG’nin klinikteki rolü zamanla iki ana eksende olgunlaştı:

              • Ayırıcı tanı: gerçek nörojenik paralizi ile krikoaritenoid eklem fiksasyonu gibi mekanik durumların ayrımı
              • Prognoz: denervasyon bulguları ve yeniden innervasyon işaretleri üzerinden iyileşme olasılığının öngörülmesi

              Böylece ses teli felci, yalnız anatomiyle değil, nörofizyolojiyle de ölçülebilen bir durum haline geldi. “Beklemek mi, erken müdahale mi?” ikilemi, giderek daha bilimsel parametrelerle tartışılabilir oldu.

              7) Sesin yeniden inşası: enjeksiyon laringoplasti, çerçeve cerrahisi ve reinnervasyon fikrinin evrimi (20. yüzyıl–21. yüzyıl)

              Tanı olgunlaştıkça tedavi de rafineleşti. Ses teli felcinde sorun çoğu zaman “sesin tamamen yokluğu” değil, glottik kapanmanın kusurlu oluşuydu; bu da hava kaçağı, vokal yorgunluk ve aspirasyon riskini artırıyordu. Bu basit biyomekanik gerçek, tedavi stratejilerini iki büyük hedefe yöneltti:

              1. Vokal kıvrımı orta hatta yaklaştırarak kapanmayı iyileştirmek (medyalizasyon)
              2. Uzun vadede sinirsel kontrolü yeniden kazandırmak (reinnervasyon / pacing)

              Enjeksiyon laringoplasti fikri, 20. yüzyılın başlarından itibaren çeşitli maddelerle denendi; erken dönem denemeler, uygun biyouyumluluk ve doku davranışı bilinmediği için bazen ağır komplikasyonlara yol açtı. 1960’larda Teflon gibi materyallerle “kalıcı hacim” arayışı öne çıktı; ardından 1980’lerde kollajen dönemi ve daha sonra 1990’lar–2000’lerde hiyalüronik asit ve kalsiyum hidroksiapatit gibi daha öngörülebilir, farklı kalıcılık profilleri sunan materyaller geniş kullanım alanı buldu. Bu süreç, ses teli felcinin tedavisinde “tek doğru” yerine, zamanlama ve hedefe göre seçilen materyal ve yöntem düşüncesini güçlendirdi.

              Aynı yüzyıl içinde laringeal çerçeve cerrahisi (özellikle medyalizasyon tiroplastisi) de olgunlaştı: larenksin dış iskeleti üzerinden yapılan, ses telinin pozisyonunu mekanik olarak optimize eden yaklaşımlar, kalıcı glottik yetersizlikte etkili seçenekler sundu.

              Buna paralel olarak, “sadece yer değiştirmek yetmez; sinirsel komut geri gelmeli” diyen bir damar da büyüdü: laringeal reinnervasyon. 20. yüzyıl başında kesilen rekürrent sinirin uç uca onarımı gibi erken fikirler, mikrosürjinin ve sinir rejenerasyonu bilgisinin gelişmesiyle çeşitlendi. Zamanla ansa cervicalis–RLN anastomozu gibi teknikler, özellikle tek taraflı paralizilerde kas tonusunu ve uzun dönem stabil fonksiyonu hedefleyen bir yaklaşım olarak belirginleşti. 1980’lerde belirli cerrahların sistematikleştirdiği yöntemler, 2000’ler ve sonrasında daha iyi hasta seçimi ve uzun dönem sonuç çalışmalarıyla güçlendi. Reinnervasyon artık “egzotik” bir fikir olmaktan çıkıp, belirli endikasyonlarda standarda yaklaşan bir seçenek haline geldi.

              8) Korumanın teknolojisi: intraoperatif sinir monitörizasyonu ve sürekli izlem (1990’lar–2025)

              Lahey’nin “siniri bul ve koru” ilkesi, modern çağda elektronik bir yardımcı kazandı: intraoperatif sinir monitörizasyonu (IONM). Başlangıçta aralıklı uyarılarla sinir bütünlüğünü kontrol eden yöntemler, zamanla sürekli monitörizasyon yaklaşımlarına doğru evrildi. Bu evrim, ses teli felci öyküsünde çok insani bir motivasyonla şekillenir: bir komplikasyon gerçekleştiğinde geri dönüş her zaman mümkün değildir; o halde komplikasyonun “olmak üzere olduğunu” ameliyat sırasında anlamak gerekir.

              2020’ler ve özellikle 2025’e uzanan çağdaş literatürde, IONM’nin yalnız cerraha değil, anestezi yönetimine de bağlı bir ekip işi olduğu, standardizasyon ve performans parametrelerinin sonuçları etkilediği vurgulanır. Bu dönemin ruhu, “anatomi bilgisi + cerrahi teknik” ikilisinin yanına “fizyolojik geri bildirim + veri” katmanının eklenmesidir. Hatta 2025’te sinir monitörizasyon verilerinin yapay zekâ ile yorumlanmasına dönük değerlendirmeler, bu alanın bir sonraki eşiğini işaret eder: sinirin sesi kısılmadan önce, monitör sinyalindeki ince bir bozulmayı yakalayıp cerrahi stratejiyi anlık değiştirmek.

              9) Hava yolunun yeniden canlandırılması: laringeal pacing ve “biyolojik protez” fikri (2010’lar–2025)

              Ses teli felcinin en dramatik biçimi, iki taraflı vokal kıvrım paralizisidir; burada asıl sorun çoğu zaman ses değil, nefestir. Klasik cerrahi genişletme yöntemleri (kordotomi, aritenoidektomi vb.) hava yolunu açarken sesi ve aspirasyon riskini etkileyebilen ödünleşimler doğurur. Tam da bu nedenle, 21. yüzyılda giderek güçlenen bir hayal vardır: “Vokal kıvrımlar konuşurken kapanabilsin, nefes alırken açılabilsin.”

              Bu hayalin çağdaş karşılığı laringeal pacing yaklaşımıdır: bir “laringeal pacemaker” ile özellikle inspirasyonda abduktor kasların uyarılması, böylece hava yolunun fizyolojiye daha yakın biçimde açılması hedeflenir. Klinik araştırma kayıtları ve 2024’te yayımlanan uzun dönem uyarım çalışmalarının işaret ettiği yön, bu teknolojinin yalnız deneysel bir fikir olmaktan çıkıp, seçilmiş olgularda gerçek bir rehabilitasyon paradigması haline gelmeye aday olduğudur. 2025’te güvenlik ve etkinlik değerlendirmelerine uzanan klinik denemeler, ses teli felci tarihinin modern sayfasını yazmaktadır: felci “telafi etmek” değil, kaybolan hareket programını yeniden kurmak.

              10) Güncel yaklaşımın ruhu: çok-disiplinli nörolaringoloji ve kişiselleştirilmiş karar

              Bugün ses teli felci, tek bir disiplinin sahiplenebileceği dar bir alan değildir. KBB, endokrin cerrahisi, göğüs cerrahisi, nöroloji, konuşma-dil terapisi, radyoloji ve anestezi; hepsi bu hikâyenin çağdaş aktörleridir. Tanıda yüksek çözünürlüklü endoskopi ve stroboskopi, LEMG’nin standardizasyonu, görüntüleme algoritmaları; tedavide ses terapisi, enjeksiyon laringoplasti, çerçeve cerrahisi, reinnervasyon ve pacing gibi seçenekler; bir “merdiven” gibi değil, hastanın zaman çizelgesi ve ihtiyaçlarına göre örülen bir ağ gibi kullanılır.

              Bu noktaya gelene kadar geçen keşif süreci, bilimsel merakın tipik bir örneğidir: önce bir domuzun sesi kesilir ve sinirin varlığı anlaşılır; sonra bir şan hocası aynayla kendi gırtlağına bakar ve hareket görünür olur; bir klinisyen felç paternlerini yasa gibi formüle etmeye çalışır; bir cerrah siniri bulmayı rutinleştirerek komplikasyonu azaltır; nörofizyologlar kasın elektriğini okuyarak “felç mi değil mi?” sorusunu netleştirir; nihayet mühendislik, kayıp hareketi bir “ritim”le geri getirmeye aday olur. Ses teli felci, bu yüzden yalnız bir hastalık adı değil, tıbbın düşünme biçiminin de bir aynasıdır.


              İleri Okuma
              1. Galen (180). De Usu Partium. Antik tıp külliyatı; çeşitli baskılar.
              2. Vesalius, A. (1543). De Humani Corporis Fabrica. Basel: Johannes Oporinus.
              3. Willis, T. (1664). Cerebri Anatome: Cui Accessit Nervorum Descriptio et Usus. London: James Flesher.
              4. Kirstein, A. (1895). Autoscopy and the first direct examination of the larynx. Smithsonian nesne kaydı ve tarihçe kaynakları üzerinden ikincil aktarım.
              5. Lahey, F.H., Hoover, W.B. (1938). Injuries to the recurrent laryngeal nerve in thyroid operations: Their management and avoidance. Annals of Surgery, 108(4), 545–562.
              6. Reinhard, M. (1995). Alfred Kirstein (1863–1922)—pioneer in direct laryngoscopy. Otolaryngology–Head and Neck Surgery / PubMed.
              7. Feldmann, H. (2002). Diagnosis and therapy of diseases of the larynx in the 19th century. Otolaryngology–Head and Neck Surgery / PubMed.
              8. Kaplan, E.L. (2009). History of the recurrent laryngeal nerve: from Galen to Lahey. Otolaryngology–Head and Neck Surgery.
              9. Sataloff, R.T. (2010). Laryngeal electromyography: clinical application. Otolaryngologic Clinics of North America / PubMed.
              10. Kuczkowski, J. (2012). Sir Felix Semon (1849–1921): Pioneer in Neurolaryngology. Journal of Voice / ScienceDirect.
              11. Munin, M.C. (2016). Consensus statement: Using laryngeal electromyography for the diagnosis and treatment of vocal cord paralysis. Muscle & Nerve. doi:10.1002/mus.25090.
              12. Weir, N. (2017). Manuel Patricio Rodriguez Garcia (1805–1906): The ‘inventor of the laryngoscope’ and world-renowned singing teacher. ENT & Audiology News.
              13. Konturek, A., et al. (2018). The evolution and progress of mechanism and prevention of recurrent laryngeal nerve injury. Annals of Thyroid.
              14. Korean Society of Laryngology, Phoniatrics and Logopedics (2020). Guidelines for the Management of Unilateral Vocal Fold Paralysis. Clinical and Experimental Otorhinolaryngology; PMC.
              15. Volk, G.F., et al. (2020). Laryngeal Electromyography. European Archives of Oto-Rhino-Laryngology / PubMed.
              16. Lith-Bijl, J.T., et al. (2020). Laryngeal Reinnervation: The History and Where We Are Now. Karger Publishers.
              17. Krasnodębska, P. (2022). Laryngeal Electromyography in the Therapeutic Process of Patients with Vocal Fold Immobility or Dysmobility. Life (Basel).
              18. Lee, Y.K. (2022). Non-recurrent laryngeal nerve and aberrant subclavian artery. BMJ Case Reports.
              19. Allen, E. (2023). Anatomy, Head and Neck, Larynx Recurrent Laryngeal Nerve. StatPearls.
              20. Rosen, R.D. (2023). Embryology, Aortic Arch. StatPearls.
              21. Li, J.W. (2023). Non-recurrent laryngeal nerve injury associated with an aberrant right subclavian artery. Journal of Medical Case Reports; PMC.
              22. Taniyama, Y. (2024). Prevention and Management of Recurrent Laryngeal Nerve Palsy in Minimally Invasive Esophagectomy: Current Status and Future Perspectives. Journal of Clinical Medicine, 13(24), 7611.
              23. Mathew, A. (2024). Management Options for Bilateral Vocal Fold Impairment. Otolaryngologic Clinics of North America; Elsevier.
              24. Torrecillas, V.F., et al. (2024). Long-Term Outcomes and Revision Rates in Laryngeal Reinnervation. The Laryngoscope.
              25. Walluks, K., et al. (2024). Long-term stimulation by implanted pacemaker enables improved inspiration in bilateral vocal fold paresis. Scientific Reports.
              26. Ji, S., et al. (2024). Systematic review with meta-analysis of intraoperative neuromonitoring in thyroid surgery. Pakistan Journal of Medical Sciences.
              27. Mes, S.D., et al. (2025). Laryngeal reinnervation for unilateral vocal fold paralysis in adults. European Archives of Oto-Rhino-Laryngology; PMC.
              28. Jung, J.Y., et al. (2025). Intraoperative Nerve Monitoring in Thyroid Surgery. Gland Surgery; PMC.
              29. Merchavy, S., et al. (2025). Intraoperative Nerve Monitoring Parameters and Risk of Recurrent Laryngeal Nerve Injury. Biomedicines.
              30. FI-Admin/BVSALUD (2025). Management of bilateral paralysis of the vocal cords. Bölgesel klinik rehber; PDF.
              31. Vanderbilt Trials Today (2025). Bilateral laryngeal pacing safety evaluation (NCT04028674). ClinicalTrials.gov.

              Tarihsiz (t.y.) kaynaklar – kronolojik yeri kesinleştirilemeyenler:
              32. Mutlu, A.T. (t.y.). Tiroid Cerrahisinin Laringeal Komplikasyonları. Türkiye kaynaklı derleme; JournalAgent PDF.
              33. Şişli Etfal (t.y.). The mechanisms of recurrent laryngeal nerve injury during thyroidectomy and the impact of continuous intraoperative nerve monitoring. Şişli Etfal Hastanesi Tıp Bülteni.
              34. Walsh, J. (t.y.). Galen’s Discovery and Promulgation of the Function of the Recurrent Laryngeal Nerve. PDF.
              35. Jahn, A. (t.y.). A Short History of Laryngoscopy. PDF.


              Click here to display content from YouTube.
              Learn more in YouTube’s privacy policy.

              Krup

              İskoçyaca da croup ‘ses kısıklığı‘nı ifade eder.

              • Gırtlak ve soluk borusunu etkileyen enfeksiyondur.
                Kaynak: https://assets.aboutkidshealth.ca/AKHAssets/Croup_MED_ILL_EN.jpg?RenditionID=10

              Epidemiyoloji

              Büyük bebekler ve küçük çocuklar özellikle etkilenir (Ilk bölüm çoğunlukla 6 aydan 2 yaşına kadar) .Bununla birlikte, hastalık altı yaşına kadar ortaya çıkabilir. Sonbaharın sonlarında bir hastalık zirvesi var.

              Formları

              • Viral krup: çoğunlukla parainfluenza virüsleri tarafından tetiklenen en yaygın form
              • Spazmoid veya tekrarlayan Krupp: 50 defaya kadar belirgin bir enfeksiyon belirtisi yok, altta yatan enfeksiyon, muhtemelen psikojenik, alerjik veya hiper-reaktif.

              Etiyoloji

              Krupp sendromunun ortaya çıkmasından genellikle aşağıdaki virüsler sorumludur:

              • Grip virüsleri
              • Parainfluenza virüsleri
              • Solunum sinsityal virüsleri (RS virüsleri)
              • Adenovirüsler
              • ECHO virüsleri
              • Kızamıkçık virüsü
              • Kızamık virüsü

              Virüslere ek olarak, spazmodik Krupp sendromundan ek alerjik süreçler sorumlu tutulur. Nadiren, Krupp sendromu bakteriler (örneğin pnömokoklar) tarafından da tetiklenebilir.

              Dış noxae (sigara dumanı, hava kirliliği) bir Krupp sendromunun tetiklenmesini tetikleyebilir.

              Belirtiler

              • “havlar tarzda” öksürük,
              • Stridor (tiz ve hırıltılı bir ses),
              • Boğukluk

              Krup belirtileri genellikle geceleri daha belirgin hale gelir ve belirtiler 3-5 gün sürer. Çocukların hava yolları yetişkinlere göre daha dardır. Bu nedenle yetişkinlerde krup hastalığı çok ciddi problemlere neden olmazken çocuklarda daha çabuk istenmeyen durumlar gelişebilir.

              Öksürme ve hapşırma sonrası saçılan damlacıklar ile bu virüs kapılabilmektedir. Bulaşıcılığı olan genellikle hafif geçirilen krup hastalığı 3 ila 4 gün içerisinde tedavi gerektirmeden geçmektedir. Viral krup geçiren çocukların çoğu hastalığı birkaç gün içinde sorunsuz atlatmaktadır.

              Evreler

              Klinik semptomlara göre, yalancı krup 4 dereceye ayrılabilir:

              • I Öksürük, ses kısıklığı, sessiz inspiratuar stridor
              • II İstirahatte stres, dispne başlangıcı, jugulumda hafif geri çekilme
              • III Ruhedyspnoe, solgunluk, taşikardi, belirgin toraks girintileri
              • IV Solunum yetmezliği, siyanoz, bradikardi, uyku hali ile şiddetli dispne. Boğulma riski vardır.

              Teşhis,

              Teşhis genellikle tipik klinik tabloya dayanır.

              Boğazın spatül incelemesinden kaçınılmalıdır çünkü refleks kalp durması riski vardır.

              Ayırıcı tanı

              • Difteri (‘gerçek’ Krupp)
              • Epiglottitid
              • Yabancı cisim aspirasyonu

              Tedavi

              • Krup hastalığına neden olan virüslerin kesin bir tedavisi yoktur.
              • Farmakolojik tedavi, hava yolu ödemini azaltmaya yöneliktir ve destekleyici bakım, solunum desteğinin sağlanmasına ve hidrasyonun sürdürülmesine yöneliktir.
                • Kortikosteroidler ve nebulize epinefrin tedavinin temel taşlarıdır. Tedavide genellikle 20-30 dakika soğuk buhar uygulanması önemlidir. Çünkü soğuk hava ses tellerindeki şişliği azaltarak çocuğun nefes almasını kolaylaştırır. Soğuk buhar uygulaması için buhar cihazı kullanılır.
              • Viral krup antibiyotik tedavisi gerektirmez.

              İlaç harici tedavi

              Hafif geçirilen bir krupun evde idaresi için şunları yapabilirsiniz: Sıkıntılıyken nefes alıp vermek güç olduğundan çocuğunuzu sakin tutmaya çalışın – çocuk ne kadar sıkıntılıysa, semptomları o kadar ağırlaşır.

              • İstirahat
              • Temiz hava / nemli hava beslemesi (açık pencere)
                • Viral bir enfeksiyon olduğu için etkene yönelik bir tedavi yoktur. Ancak bazı uygulamalarla çocuğu rahatlatabiliriz. Bunlar arasında öncelikli olan nemli hava, buhar verilmesidir. Evde buhar makinesi yoksa, banyoda sıcak suyu açıp kapıyı kapatarak oluşan buharlı ortamda çocuğun 5-10 dakika kalması sağlanır.
              • Ultrasonik nebulizatör
              • Oksijenizasyon
              • Entübasyon (sadece malign formda)

              İlaçlı terapi

              • Glukokortikoidler, ciddiyetine bağlı olarak rektal olarak (örn. Rectodelt®) veya IV.
              • Sedasyon (örn. Kloral hidrat)
              • Sekretolitikler (örn. Ambroksol)
              • Ek olarak ciddi vakalarda:
                • İnhale adrenalin
                • Asit dengeleyicileri
                • Antibiyotikler

              Gustometri

              Sinonim: Gustometry.

              • Tat duyusunun işlevini test etmektir. (Bkz; Gust-o-metri)
              • Eğer veriler tekrarlanabilir ve kanıtlanıabilirlik özelliklerini gösteriyorsa objektif (nesnel) Gustometri, aksi halde sübjektif (özel) Gustometri denir.
              • Kimyasal reaksiyona dayanan teste kemogustometri, elekrik akımı yardımıyla yapılana ise elektrogustometri denir.
                Kaynak: https://www.researchgate.net/publication/326036262/figure/fig3/AS:651723299360777@1532394351362/Left-A-modern-electrogustometer-and-its-electrodes-This-device-can-apply-a-wide-range.png

              Acı tatın işlevini ölçmek için Chinin solüsyonu dil-dil kemiği bölgesine verilerek, EMG ile gözlemlenir.

              Rotasyonel vertigo

              Dönen vertigo, saat yönünde veya saat yönünün tersine hareket eden bir dönme hissi ile karakterize edilen özel bir vertigo türüdür. Genellikle vertigonun nedeni vestibüler sistemdedir.  (Bkz; vertigo)

              Otitis eksterna

              Sinonim: otitis externa, Gehörgangsentzündung.

              Dış kulak yolu iltihabıdır. (Bkz; Ot-itis) (Bkz; eksterna)

              Sebepleri

              • Patojen mikroorganizmaların kulak yoluna girmesi;
                • Temiz olmayabilecek Parmak, kulak çöpü v.b.’lerle kulak yolunu temizlemeye çalışmak, uygun olmayan manipülasyon.
                • Kirli suyun girmesi.
                • Kulak kanalı stenozu,
                • Kronik, gizli otitis media,
                • Mikrop içeren banyo suyuyla kontaminasyon nedeniyle kulak kanalı derisinin iltihaplanması,
                • Patojenler bakteriler (streptokok, enterokok ve psödomonas), mantarlar ve virüsler
                • Kaynak: https://www.danintranet.org/media/adimg/10233.jpg

               

              Belirtileri

              • Genellikle şiddetli ağrı,
              • işitme kaybı ile kulak kanalının tıkanması,
              • retroauriküler lenf nodlarının lenfadeniti;

              Formları

              • Dış otitis diffusa: epidermisin geniş çaplı iltihabı ve dış işitme kanalının alt kesimi – en yaygın form
              • Banyo otiti: kulak kanalı cildinin maserasyonu nedeniyle yüzme, banyo, dalış veya sörften sonra özel otitis eksterna diffusa formu ve böylece Pseudomonas aeruginosa gibi mikroorganizmların daha kolay nüfuz etmesi.
              • Kulak furuncle (otitis externa circumscripta): kulakta bir saç folikülünün çok ağrılı enfeksiyonu
              • Otitis eksterna nekrotikaları (sin. Progresif nekrotizan otitis; otitis externa maligna): İmmün sistemi baskılanmış kemik ve sinir atakları olan ve sıklıkla Pseudomonas aeruginosa tarafından tetiklenen hastalarda ciddi, hayatı tehdit eden form.
              Kaynak: https://contemporaryclinic-pharmacytimes.s3.amazonaws.com/_media/_image/June16CCd.PNG

              Tedavi

              • Dezenfektan kulak damlaları,
              • Kulak kanalı temizliği ile tedavi

              Odyogram

              Kişinin iki kulağının işitme aralığını gösteren grafiği veren testtir. Bu sayede kişinin duyma kaybı yaşayıp yaşamadığını tespit edilir. (Bkz; Ody-o-gram)

              Ton eşiği odyogramı veya ton eşiği odyometrisi, bir odyometrenin işitmesini kontrol etmek için kullanılır. Hastanın işbirliğine bağlı öznel bir süreçtir. İşitme eşiği saf tonlar (sinüzoidal salınımlar) kullanılarak belirlenir.

              Temel bilgiler

              • Ton eşiği odyogramında sesin iç kulağa iletimi kulaklık kullanılarak kontrol edilir.
                • Hava iletim eğrisi ile kemik iletim eğrisi arasında bir ayrım yapılır.
                • İkincisi, Corti organında bulunan tüylü hücreler de dahil olmak üzere iç kulağın performansını ölçer.
              • Ölçümler, 125 Hz’den genellikle 10 kHz’e kadar olan frekanslar üzerinden ölçülen saf sinüs tonları ile yapılır.
                • Ses, 0 dB ile 120 dB arasında değişir. Bir varyant, 20 kHz’e kadar ölçülen yüksek frekanslı odyometridir.
              • Hava iletim eğrisi, ses iletimini ve iç kulak işitme performansını kontrol eder. Dış kulakta (işitme kanalı) ve orta kulakta ses iletimi bozuklukları ortaya çıkar. Kemik iletim eşiği iç kulak işitme performansını yansıtır. Testler, ISO standardına uygun olarak kalibre edilmiş kulaklıklar kullanılarak gerçekleştirilir. Çevresel gürültüye (gürültü, çarpma gürültüsü ve bina gürültüsü) karşı iyi yalıtım, işitme testi için önemlidir – bu nedenle hasta muayene sırasında genellikle ses geçirmez bir işitme test kabininde bulunur.
              • İki taraf arasında işitme açısından büyük farklılıklar varsa, tonların karşı kulakla işitilmesini önlemek için karşı kulak gürültü ile maskelenir.
              • Özel ton odyometrisi biçimleri, ücretsiz alan odyometrisi ve çocuklar için oyun odyometrisidir.

              Click here to display content from YouTube.
              Learn more in YouTube’s privacy policy.

              Laringografi

              Sinonim: Laryngography, Laryngographie, Laryngograph.

              Boğazın görüntülenmesidir. (Bkz; Laring-o-grafi)

              Kaynak: https://synapse.koreamed.org/ArticleImage/0068KJR/kjr-11-320-g004-l.jpg

              Larenjit

              Sinonim: Laryngitis, Kehlkopfentzündung.

              Kaynak: https://healthy.kaiserpermanente.org/static/health-encyclopedia/en-us/pi/media/medical/hw/h9991587_003_pi.jpg

              Gırtlağın iltihaplanmasıdır. (Bkz; Larenjit)

              Klinik

              Ana belirtisi kişide sesin kısılmasıdır.