Feohifomikoz

Etimoloji ve Kavramsal Çerçeve

“Feohifomikoz” terimi, Yunanca phaios (koyu, isli), hyphē (iplik, hif) ve mykosis (mantar enfeksiyonu) sözcüklerinden türetilmiştir. Bu adlandırma, patolojik örneklerde görülen kahverengi-siyah pigmentli (dematiyöz) septalı hiflerin ve zaman zaman maya-benzeri hücrelerin varlığını doğrudan işaret eder. Morfolojik olarak aynı “dematiyöz” fenotipi paylaşan farklı cins ve türleri bir araya getiren sendromik bir şemsiye tanımdır; bu yönüyle tek bir taksonu değil, pigmente mantarların neden olduğu heterojen bir enfeksiyonlar spektrumunu kapsar.

Tarihçe ve Sınıflandırma Mantığı

Pigmente mantarların neden olduğu hastalıklar, erken mikoloji literatüründe sıklıkla kromoblastomikoz ve eumisetom ile iç içe anlatılmıştır. Terminoloji, histopatolojik kalıplara göre belirginleşmiştir:

  • Kromoblastomikoz: Sklerotik (Medlar) cisimcikler ile tanınır.
  • Eumisetom: Taneli/granüler drene materyal (“grains”) ile karakterizedir.
  • Feohifomikoz: Doku kesitlerinde sklerotik cisimcik yoktur; bunun yerine pigmentli septalı hifler ve/veya maya-benzeri hücreler görülür.

Bu ayırım, hem tanısal yaklaşımı hem de tedavi stratejilerini yönlendirdiğinden klinik pratikte kritik önemdedir.

Epidemiyoloji, Ekoloji ve Evrimsel Bağlam

Dematiyöz mantarlar kozmopolit saprofloradır; toprakta, çürüyen bitki materyalinde, kompostta, odunsu substratlarda ve tatlı/denizel sularda yaşarlar. Bu ekolojik nişlerde maruz kaldıkları UV, oksidatif stres, ısı dalgalanmaları ve kuraklık, hücre duvarı melanini (çoğu türde DHN-melanin biyosentez yolu) gibi koruyucu özelliklerin evrimini teşvik etmiştir. Melanin, reaktif oksijen türlerini söndürme, metal iyon bağlama ve hücresel hedeflere ilaç penetrasyonunu azaltma kapasitesiyle çevresel stres toleransını ve konağa girişte virülansı artırır. İnsan enfeksiyonu çoğunlukla travmatik inokülasyon (diken, kıymık, toprak kontaminasyonu) veya spor inhalasyonu yoluyla gelişir; endemik sınırlamalar belirgin değildir, fakat tarım, bahçıvanlık, ormancılık ve su ile temas içeren meslekler/aktiviteler maruziyeti artırır.

Etken Ajanlar ve Taksonomik Çeşitlilik

Feohifomikoza; Alternaria, Bipolaris, Curvularia, Exophiala, Fonsecaea, Rhinocladiella, Cladophialophora, Lomentospora (önceki Scedosporium boyutu ile ilişkili taksonlar), Aureobasidium ve daha pek çok cins/tür yol açabilir. Klinik kökenli izolatlardaki çeşitlilik, bulguların “tür-spesifik” olmaktan ziyade “ekolojik fırsatçılık” ve konağın bağışıklık durumu ile belirlendiğini düşündürür. Bazı türler termotolerans ve nörotropizm (ör. Cladophialophora bantiana) gibi özelliklerle özellikle serebral tutulum yapmaya meyillidir.

Patojenezin Ana Hatları

  • Melanin: Nötrofil ve makrofaj oksidatif patlamasına direnç, lizozomal enzimlere karşı koruma, antifungallerin hedefe erişimini azaltma.
  • Hücre Duvarı Mimarisi: Kalınlaştırılmış duvar, lipit zenginliği ve pigment birikimi ile immün tanınmanın maskelemesi.
  • Termotolerans: 37 °C (ve üzeri) büyüme kapasitesi, derin doku ve SSS tutulumunu kolaylaştırır.
  • Enzimatik Envanter: Proteazlar, lipazlar ve esterazlar doku invazyonunu kolaylaştırır.
  • Konak Yanıtı: Hücresel immünite (özellikle nötrofiller ve makrofajlar) başattır; granülopeni, kortikosteroid kullanımı, solid organ/nakil, ileri HIV, hematolojik malignite ve biyolojik ajanlar ile immünsüpresyon risk artışı yaratır.

Bulaşma ve Enfeksiyon Yolları

  1. Travmatik implantasyon: Diken/bitki kıymığı, toprakla kontamine kesiler—en sık yol.
  2. İnhalasyon: Özellikle sinopulmoner tutulum; nadiren dissemine hastalık öncesi portal.
  3. Nosokomiyal/iatrojenik: Kateter, protez, anastomoz hattı gibi yabancı cisimlerde biyofilm benzeri kolonizasyon.

Klinik Sunumun Spektrumu

Feohifomikoz tek bir hastalık değil, fenotipler kümesidir. Başlıca klinik kategoriler:

1) Kutanöz ve Subkütan Enfeksiyonlar

  • Nodül, papül, verrüköz plak, zamanla ülserasyon ve kabuklanma; bazen fistülleşme.
  • Kistler ve apseler: Özellikle el/ayak, önkol, diz çevresi; travma öyküsü sıktır.
  • Sinüs/atılım yolları: Drene koyu materyal; ancak eumisetom gibi “grain” içermez.

2) Sinüzit ve Rinoloji

  • Tekrarlayan konjesyon, rinore, yüz ağrısı; polipoid mukoza. Bipolaris/Curvularia/Alternaria etken olabilir. Radyolojide opakite, mukosel, bazen kemik erozyonu.

3) Pulmoner Tutulum

  • Öksürük, göğüs ağrısı, dispne, nadiren hemoptizi; nodül, kavite, “fungus topu” benzeri odaklar. Yapısal akciğer hastalığı ve immünsüpresyon eşlik edebilir.

4) Santral Sinir Sistemi

  • Serebral apse(ler), baş ağrısı, fokal nörolojik defisit, nöbet; hematolojik yayılım veya direkt kontinuitesi olabilir. Mortalite ve sekel oranları yüksektir.

5) Derin Organ/Dissemine Hastalık

  • Yumuşak doku, eklem, kemik, endokard, periton, renal veya oküler tutulum; sıklıkla immünsüpresyon zemininde.

Kromoblastomikoz ile Temel Farklılıklar

  • Histopatoloji:
    • Kromoblastomikoz: Sklerotik (Medlar) cisimcikler patognomoniktir.
    • Feohifomikoz: Pigmentli septalı hifler ve/veya maya-benzeri hücreler, sklerotik cisimcik yok.
  • Klinik:
    • Kromoblastomikoz: Daha çok kronik, lokalize, verrüköz deri lezyonları.
    • Feohifomikoz: Kutanözden SSS’ye uzanan geniş spektrum; kist/apse sıktır.
  • Etken Yelpazesi: Kromoblastomikozda birkaç cins baskınken, feohifomikozda daha geniş taksonomik çeşitlilik görülür.

Tanı Yaklaşımı (Sistematik)

  1. Klinik Şüphe ve Örnekleme
    • Deri/subkutan kitlelerde insizyonel biyopsi; kistik lezyonda duvar ve içerik birlikte.
    • Pulmoner tutulumda BAL, biyopsi; sinüzitte endoskopik örnek.
  2. Histopatoloji
    • H&E: Kahverengi pigmente, septalı hifler; maya-benzeri tomurcuklanan hücreler görülebilir.
    • GMS (Grocott) ve PAS: Hiflerin vurgulanması.
    • Fontana–Masson: Melanin varlığının gösterimi (tanıyı destekler).
    • Sklerotik cisimciklerin yokluğu feohifomikoz lehinedir.
  3. Mikoloji ve Kültür
    • Sabouraud dekstroz agar vb. ortamda pigmente koloni; mikromorfoloji ile cins/tür yönelimi.
    • MALDI-TOF MS: Hızlı ön tanımlama (kütüphaneye bağımlı).
    • Moleküler tanı: ITS rDNA, D1/D2 LSU sekanslama; karmaşık komplekslerde netleştiricidir.
  4. Görüntüleme
    • BT/MRG: Kist/apse duvarı, çevresel ödem, kemik invazyonu; cerrahi planlama ve yaygınlık değerlendirmesi.
  5. Seroloji/Biyobelirteçler
    • (1→3)-β-D-glukan ve galaktomannan genellikle sınırlı yarara sahiptir; türler arası değişkenlik yüksektir.
  6. Diferansiyel Tanı
    • Kromoblastomikoz, eumisetom, aspergilloz, mukormikoz, nokardiyoz, tüberküloz, atipik mikobakteriler, sarkoidoz, kut. leishmaniasis. Histopatolojik desen ve kültür/moleküler tanımlama belirleyicidir.

Tedavi: İlkeler ve Uygulama

Tedavi lokalizasyon, yaygınlık, etken tür ve konak bağışıklığına göre bireyselleştirilir.

1) Cerrahi Yaklaşım

  • Tam kat eksizyon veya en-blok kistektomi/debridman, özellikle lokalize kistik/apselik lezyonlarda küratif olabilir.
  • SSS apselerinde nöroşirürjik drenaj/eksizyon sıklıkla sistemik antifungalle kombine edilir.

2) Sistemik Antifungal Tedavi

  • Triazoller
    • Itrakonazol: Kutanöz/subkütan olgularda sık tercih; uzun süreli (haftalar–aylar).
    • Vorisakonazol: SSS ve derin organ tutulumlarında iyi doku penetransı.
    • Posakonazol: Geniş spektrum; refrakter olgularda veya intoleransta değerli.
  • Polyenler
    • Amfoterisin B (lipid formülasyonlar): Ağır, dissemine veya SSS olgularında indüksiyon seçeneği; triazollerle ardıl (step-down) tedavi.
  • Alilamin
    • Terbinafin: Bazı Exophiala/Fonsecaea kökenli kutanöz olgularda tek başına veya kombine (özellikle itrakonazol ile) kullanılabilir.

Kombinasyon tedavisi, direnç veya ağır hastalık varlığında, cerrahi ile eşgüdümlü olarak düşünülebilir. Tedavi süresi, klinik ve radyolojik yanıtla belirlenir; kutanöz enfeksiyonlarda genellikle 8–24 hafta, SSS/dissemine olgularda aylar sürebilir.

3) İmmün Modülasyon ve Destek

  • İmmünsüpresiflerin doz azaltımı olanaklıysa prognozu iyileştirir.
  • Nötropeni düzeltilmesi (örn. G-CSF) ve yabancı cisim/kateterlerin çıkarılması önemlidir.

4) İlaç Etkileşimleri ve İzlem

  • Triazoller CYP3A4/2C19 üzerinden geniş ilaç etkileşimleri yapar (immünsüpresanlar, antikoagülanlar, antiepileptikler vb.).
  • Karaciğer fonksiyon testleri yakın izlenmelidir. Vorikonazol için fototoksisite ve nadiren periyostit gibi sınıfa özgü toksisiteler anımsanmalıdır.

Direnç ve Duyarlılık

In vitro duyarlılık sonuçları türler arası ve hatta suşlar arası değişkenlik gösterir. Dirençte:

  • ERG11/Cyp51 hedef modifikasyonları,
  • efluks pompalarının aşırı ekspresyonu,
  • hücre duvarı ve melanin bariyeri rol oynar.
    Bu nedenle laboratuvar duyarlılık testleri (mümkünse) ve klinik yanıt odaklı tedavi ayarlamaları esastır.

Prognoz

  • Kutanöz/subkütan sınırlı lezyonlarda cerrahi ± azollere iyi yanıt ile yüksek kür oranları mümkündür.
  • SSS ve dissemine tutulumda mortalite ve sekel riski belirgindir; erken tanı, agresif cerrahi ve etkin sistemik tedavi prognozu iyileştirir.
  • İmmünsüpresif konakta relaps riski daha yüksektir; uzun süreli izlem gerekir.

Korunma ve Risk Azaltımı

  • Eldiven, kalın giysi/ayakkabı gibi travma önleyici ekipmanlar; bahçe/çiftlik işlerinde deri bütünlüğünü koruma.
  • Küçük travmaların erken temizliği ve antisepsi.
  • Sağlık kuruluşlarında kateter bakımı ve biyofilm riski olan cihazların gereksiz kullanımından kaçınma.

Özel Durumlar

  • Çocukluk çağı: Daha nadirdir; tanı gecikebilir, histopatoloji ve kültür belirleyicidir.
  • Gebelik: Triazol kullanımı fetotoksisite tartışmalarına konu olabileceğinden terzi işi risk–yarar değerlendirmesi gerekir; ciddi seyirde lipid formülasyon amfoterisin B öncelenebilir.
  • Nakil alıcıları: Profilaktik stratejiler genelde feohifomikoza özel değildir; ancak radyolojik/klinik şüphede erken biyopsi çok değerlidir.

Laboratuvar–Klinik Köprü: Pratik İpuçları

  • Verrüköz/nodüler/kistik lezyonda dematiyöz mantar akla gelmeli; biyopsi + kültür eşzamanlı planlanmalıdır.
  • Patolog için kısa not: “Kromoblastomikoz düşündüren sklerotik cisimcik var mı? Yoksa pigmente hifler/maya hücreleri mi?
  • Etken belirlense dahi tür-içi duyarlılık değişkenliğini unutmayın; klinik yanıt altın standarttır.
  • Lokalize kist/apse: cerrahi eksizyon, sistemik tedavinin etkinliğini artırır ve nüksü azaltır.

Kromoblastomikoz ile Özet Karşılaştırma Tablosu

  • Morfoloji (doku):
    • Kromoblastomikoz → Sklerotik cisimcik + pigmente hücreler
    • Feohifomikoz → Pigmente septalı hif ± maya-benzeri hücre; sklerotik cisimcik yok
  • Klinik:
    • Kromoblastomikoz → Kronik, verrüköz, lokalize kutanöz
    • Feohifomikoz → Kutanözden SSS/dissemineye geniş spektrum
  • Tedavi eğilimi:
    • Kromoblastomikoz → Uzun süreli azoller, kriyoterapi/cerrahi adjuvan
    • Feohifomikoz → Cerrahi + sistemik antifungal (lokalizasyona göre azoller/AmB)


Keşif

Feohifomikozun tarihi, mikroskobun altında koyu pigmentli hiflerin ilk kez fark edilip anlamlandırılmasından, genom ölçekli verilerle virülans ağlarının çözümlendiği günümüze uzanan, hem laboratuvarların hem de klinik servislerin birlikte yazdığı uzun bir hikâyedir.

1) Pigmentin İzinde: Ön-Devrimci Gözlemler (19. yüzyıl sonu – 1910’lar)

Elektrik ışığının ve gelişmiş boyama tekniklerinin laboratuvarlara girmesiyle, dermatopatologlar ve erken dönem mikologlar dokularda “koyu, dumanî” yapılara dikkat kesilmeye başladı. Sabouraud’nun kültür ortamları ve dermatofitolojideki standardizasyon çabaları, pigmente mantarları da görünür kıldı. Bu yıllarda isimlendirme “fenotip” ağırlıklıydı; koyu koloniler ve melanotik duvarlar, çevresel strese dayanıklılık ve doku içinde kalıcılık fikrini besledi. Henüz “feohifomikoz” adı yoktu; fakat pigment, hikâyenin ana karakterlerinden biri olarak sahnedeydi.

2) Ayrışan Patolojiler: Kromoblastomikoz, Mysetom ve Koyu Mantarlara Dair Farkındalık (1910’lar – 1930’lar)

Deri enfeksiyonları alanında çalışan klinisyenler—özellikle tropikal bölgelerde—verrüköz lezyonların histolojisinde sklerotik cisimcikler görmeye başlayınca “kromoblastomikoz” kavramsallaştı. Bu ayırt edici cisimcikler, daha sonra feohifomikozdan klinik ve histolojik olarak ayrılacak bir hattın başlangıcıydı. Pigmente mantarlar “tek hastalık” değil, “çeşitli tablolar” oluşturabiliyordu; ancak o günün dilinde bu ayrım henüz tam kristalize olmamıştı.

3) Kurumsallaşan Tıbbi Mikoloji: Yöntemlerin Keşfi ve Vaka Birikimi (1940’lar – 1950’ler)

Savaş sonrası dönemde tıbbi mikoloji kendi laboratuvarlarını, eğitim müfredatını ve referans koleksiyonlarını kurdu. Riddell’in slayt-kültür tekniği, dematiyöz küflerin mikromorfolojisini netleştirerek cins ve tür tayinini hızlandırdı. Emmons ve çağdaşlarının sistematik yaklaşımları—standart kültür, saflaştırma, morfolojik anahtarlar—klinisyenlerin sahadan getirdiği olguların doğru biçimde arşivlenmesini sağladı. Pigmente mantarların deri ve sinopulmoner odaklardaki rolü artık daha sık rapor edilir olmuştu.

4) Kavramın Doğuşu: “Phaeohyphomycosis” Adının Önerilişi (1960’lar – 1970’ler)

Klinik patolojide bir düğüm çözüldü: Doku kesitlerinde sklerotik cisimcik yoksa, buna rağmen pigmente, septalı hifler ve kimi zaman maya-benzeri hücreler görülüyorsa, tablo “kromoblastomikoz” değildi. Bu morfolojik fark, klinik sendromların ayrıştırılmasını zorunlu kıldı. 1970’ler boyunca Ajello ve çağdaşı klinik-mikoloji öncüleri bu ayrımı kavramsal bir çerçeveye yerleştirerek “phaeohyphomycosis” terimini klinik literatüre kazandırdılar. Böylece tek bir etken-tür hastalığı değil, dematiyöz mantarların yol açtığı morfolojik olarak tanımlı bir enfeksiyonlar ailesi tanımlanmış oldu.

5) Tür Zenginliğinin Haritalanması: Klinik Taksonominin İnşası (1970’ler sonu – 1980’ler)

Hastane mikrobiyoloji laboratuvarlarında biriken örnekler ve referans kültür koleksiyonları (örneğin CBS gibi merkezler), feohifomikoz etkenlerinin şaşırtıcı bir taksonomik çeşitlilik arz ettiğini gösterdi. McGinnis, Ajello, Georg ve sahada çalışan pek çok klinisyen-mikolog, Exophiala, Cladosporium/Cladophialophora, Bipolaris, Curvularia, Alternaria, Rhinocladiella, Fonsecaea gibi cinsleri içeren geniş bir etken yelpazesi çizdiler. Bu dönemde nöral tropizm gösteren bazı türlerin serebral abse yapma eğilimi (örneğin Cladophialophora bantiana kompleksi) klinisyenlerin dikkatini çekti; radyoloji, beyin cerrahisi ve mikolojinin işbirliği derinleşti.

6) Moleküler Döneme Eşik: DNA Dizileme ve Filogenetik Düzeltmeler (1990’lar)

Ribozomal DNA bölgelerinin (ITS, D1/D2) dizilenmeye başlamasıyla “morfoloji-merkezli” sınıflandırmaya moleküler filogenetik eklendi. de Hoog ve ekollerinin öncülüğünde, klinik izolatlardaki kripto-türler ve tür kompleksleri ayrıştırıldı; “aynı görünen” ama farklı duyarlılık profilleri ve doku tropizmleri olan hatlar aydınlandı. Bu, tedavi kararlarında “etken düzeyinde doğruluk” ihtiyacını belirginleştirdi.

7) Patogenezde Melanin Paradigması: Hücre Duvarı, Stres Toleransı ve Konak Savunması (1990’lar – 2000’ler)

Deneysel mikoloji ve immünoloji, melaninin yalnızca bir pigment değil, virülans faktörü olduğunu gösterdi. DHN-melanin yoluyla sentezlenen pigmentin, reaktif oksijen türlerine karşı kalkan, lizozomal saldırıya karşı zırh ve antifungal penetrasyonuna karşı bariyer işlevi gördüğü anlaşıldı. Hücre duvarına gömülü pigment, nötrofil ve makrofaj yanıtını sekteye uğratıyor; çevresel kökenli bu küflerin insan dokusunda ısrarcı olmasının evrimsel mantığı açıklanıyordu.

8) Klinik Rehberlik ve Yeni Antifungaller: Derin Odaklardan SSS’ye (2000’ler – 2010’lar)

Triazol yelpazesinin genişlemesiyle (itrakonazol, vorikonazol, posakonazol) doku penetransı ve spektrum açısından yeni seçenekler doğdu. Derin yerleşimli kistik/apselik lezyonlarda cerrahi eksizyon ile sistemik azol kombinasyonu, serebral olgularda ise lipid formülasyon amfoterisin B ile “indüksiyon + azole geçiş” (step-down) stratejileri yaygınlaştı. Organ nakli ve hematolojik malignite gibi immünsüpresif durumların artması, feohifomikozu oportunistik enfeksiyonlar literatüründe üst sıralara taşıdı; çok disiplinli vaka konferansları bu dönemin ayırt edici klinik pratiği oldu.

9) Hızlı Tanı Çağı: MALDI-TOF, Hedefli PCR ve Görüntüleme Entegrasyonu (2010’lar)

Rutin laboratuvarlara giren MALDI-TOF MS, iyi düzenlenmiş kütüphanelerle birlikte, dematiyöz etkenlerin hızlı ön tanımlanmasını mümkün kıldı. Hedefli PCR panelleri ve dokuya özgü biyobelirteçlerin araştırılması, histopatolojide Fontana–Masson gibi melanin boyalarıyla elde edilen ipuçlarını moleküler doğrulamayla birleştirdi. Radyolojik ölçekte, BT/MRG kist duvarı mimarisi ve çevresel ödem desenlerini tarif ederek cerrahi planlamayı kolaylaştırdı.

10) Tür-İçi Çeşitlilik ve Duyarlılık: Kişiselleşen Mikoloji (2010’lar – 2020’ler)

Aynı cins içinde dahi duyarlılık profillerinin değişken olduğu anlaşıldı. Klinik laboratuvarlar, mümkün olduğunda in vitro duyarlılık testlerini raporlamaya; klinisyenler ise yanıt-temelli doz ve ilaç değişimlerine yönelmeye başladılar. İlaç–ilaç etkileşimleri (özellikle triazollerin CYP enzimleri üzerindeki etkileri) ve hepatotoksisite gibi sınıf-toksisiteleri, uzun süren tedavilerin yönetiminde ayrı bir uzmanlık alanı yarattı.

11) Genomik ve Transkriptomik Ufuk: Direnç Ağlarının Haritalanması (2020’ler – günümüz)

Bütün genom dizileme, dirençte rol alan ERG11/Cyp51 hedef değişimleri, efluks pompalarının düzenlenmesi ve hücre duvarı mimarisinin yeniden yapılanması gibi mekanizmaları ağ düzeyinde görünür kıldı. Popülasyon genomiği, çevresel rezervuarlarla klinik suşlar arasındaki akışı; epidemiyolojik genomik ise hastane kümelenmelerini ve olası ortak kaynakları çözümlemeye başladı. Klinik araştırmalar, SSS ve dissemine olgularda kombinasyon antifungal rejimlerinin ve cerrahi–medikal eşgüdümün sonuçlarını prospektif olarak belgelemeye yöneldi. Aynı zamanda, immünomodülasyon (immünsüpresyonun rasyonalize edilmesi, nötropeninin düzeltilmesi) tedavinin üçüncü sütunu olarak yerini sağlamlaştırdı.

12) Keşif Zincirinin Halkaları: İsimler ve Katkılar

  • Sabouraud: Kültür ortamları ve erken dermatofitoloji standardizasyonu; pigmente kolonilerin görünür kılınmasına öncülük etti.
  • Medlar ve çağdaş dermatopatologlar: Sklerotik cisimciklerin betimlenmesiyle kromoblastomikozun patolojik kimliğinin çizilmesi; feohifomikozdan ayırıcı çizginin ilk taşları.
  • Emmons: Klinik mikolojide standardizasyon ve referans yöntemler; pigmente küflerin güvenilir izolasyonu ve tanımlanması için zemin.
  • Riddell: Slayt-kültür tekniğiyle dematiyöz mantarların mikromorfolojisinin keskinleştirilmesi; cins/tür ayrımının hızlanması.
  • Ajello ve çağdaş klinik-mikologlar: “Phaeohyphomycosis” kavramsallaştırmasının yerleşmesi; histopatolojik-morfolojik ölçütlerle sendromun çerçevesi.
  • McGinnis: Klinik taksonominin sistematikleşmesi; dematiyöz etkenlerin çeşitliliğinin ve klinik korelasyonların kataloglanması.
  • de Hoog ve moleküler mikoloji okulları: ITS/D1–D2 dizileme ve filogenetikle kripto-türlerin ayrıştırılması; klinik–taksonomi köprüsünün güçlendirilmesi.
  • Klinik öncüler ve ekipler (beyin cerrahisi, radyoloji, enfeksiyon, patoloji): SSS abselerinden subkütan kistlere kadar geniş spektrumun multidisipliner yönetimi; cerrahi–antifungal eşgüdümün sonuçlara yansıması.

13) Bugünün Soruları: Nereye Doğru?

  • Konak–patojen etkileşimi: Melaninin bağışıklık kaçışında çok işlevli rolü; nötrofil bariyerini aşma stratejileri.
  • Duyarlılık ve direnç: Tür ve suş düzeyinde hedef enzimler, efluks sistemleri ve duvar bariyeri; tedavi rejimlerinin dinamik uyarlanması.
  • Hızlı tanı: MALDI-TOF kütüphanelerinin zenginleşmesi, hedefli PCR panelleri ve doku-bazlı moleküler tanı algoritmaları.
  • Gerçek yaşam verileri: SSS/dissemine olgularda cerrahi zamanlaması, kombine antifungaller ve izlem sürelerinin sonuç analizleri.
  • Ekoloji ve tek sağlık: Toprak, su ve bitki materyalindeki dematiyöz rezervuarların haritalanması; mesleki maruziyet kalıpları; çevresel streslerin (ısı dalgalanması, kuraklık, UV) klinik suşlara yansımaları.

İleri Okuma
  1. McGinnis, M. R. (1983). Chromoblastomycosis and phaeohyphomycosis: New concepts, etiology, diagnosis, and treatment. Journal of the American Academy of Dermatology, 8(1), 1–16.
  2. Padhye, A. A., & Ajello, L. (1986). Dematiaceous fungi: The cause of phaeohyphomycosis in man. European Journal of Epidemiology, 2(4), 205–212.
  3. Silva, A. C. C., Serra-Neto, A., Galvão, C. E. S., et al. (1998). Chromoblastomycosis: A retrospective study of 325 cases in the Amazon region (Brazil). Mycopathologia, 143, 171–175.
  4. Esterre, P., & Andriantsimahavandy, A. (2001). Chromoblastomycosis. Clinical Microbiology Reviews, 14(4), 708–717.
  5. Sutton, D. A., Fothergill, A. W., & Rinaldi, M. G. (2001). Guide to Clinically Significant Fungi. Baltimore: Williams & Wilkins.
  6. Revankar, S. G., Patterson, J. E., Sutton, D. A., Pullen, R., & Rinaldi, M. G. (2002). Disseminated phaeohyphomycosis: Review of an emerging mycosis. Clinical Infectious Diseases, 34(4), 467–476.
  7. Rinaldi, M. G., Sutton, D. A., & Padhye, A. A. (1996 [reprinted 2003]). Dematiaceous fungi as agents of phaeohyphomycosis: Laboratory identification and clinical correlations. Clinical Microbiology Newsletter, 18(8), 57–64.
  8. Queiroz-Telles, F., Esterre, P., Perez-Blanco, M., Vitale, R. G., Salgado, C. G., & Bonifaz, A. (2009). Chromoblastomycosis: An overview of clinical manifestations, diagnosis and treatment. Medical Mycology, 47(1), 3–15.
  9. Badali, H., Bonifaz, A., & de Hoog, G. S. (2010). Cladophialophora bantiana and other dematiaceous neurotropic fungi. Mycoses, 53(6), 466–472. https://doi.org/10.1111/j.1439-0507.2009.01733.x
  10. Revankar, S. G., & Sutton, D. A. (2010). Melanized fungi in human disease. Clinical Microbiology Reviews, 23(4), 884–928. https://doi.org/10.1128/CMR.00019-10
  11. de Hoog, G. S., Vicente, V. A., Najafzadeh, M. J., Harrak, M. J., & Badali, H. (2011). Waterborne Exophiala species causing disease in humans and animals. Mycoses, 54(6), 519–531.
  12. Husain, S., & Camargo, J. F. (2011). Invasive fungal infections in solid organ transplant recipients. American Journal of Transplantation, 11(s4), 110–120. https://doi.org/10.1111/j.1600-6143.2011.03560.x
  13. Torres-Guerrero, E., Isa-Isa, R., & Isa, M. (2012). Subcutaneous fungal infections: Clinical and histopathologic features. Clinics in Dermatology, 30(4), 409–426. https://doi.org/10.1016/j.clindermatol.2011.09.012
  14. Ahmed, S. A., de Hoog, G. S., Stevens, D. A., et al. (2014). Exophiala species: Biology, clinical spectrum, and antifungal treatment. Medical Mycology, 52(7), 653–669. https://doi.org/10.1093/mmy/myu039
  15. Chowdhary, A., Meis, J. F., & Guarro, J. (2014). Epidemiology and antifungal susceptibility of melanized fungi in clinical practice. Journal of Infection, 68(2), 98–106. https://doi.org/10.1016/j.jinf.2013.10.012
  16. Krzyściak, P. M., Pindycka-Piaszczyńska, M., & Piaszczyński, M. (2014). Chromoblastomycosis: A clinical review of 20 cases. International Journal of Dermatology, 53(6), 689–695.
  17. Queiroz-Telles, F. (2015). Chromoblastomycosis: A neglected tropical disease. Revista do Instituto de Medicina Tropical de São Paulo, 57(suppl 19), 46–50.
  18. Patterson, T. F., et al. (2016). Practice guidelines for the diagnosis and management of aspergillosis (geniş bağlam için antimikotik ilkeler). Clinical Infectious Diseases, 63(4), e1–e60. https://doi.org/10.1093/cid/ciw326
  19. Queiroz-Telles, F., de Hoog, G. S., Santos, D. W. C. L., Salgado, C. G., Vicente, V. A., Bonifaz, A., Roilides, E., Xi, L., Azevedo, C. M. P. S., da Silva, M. B., Rodriguez-Tudela, J. L., Guarro, J., & Meis, J. F. (2017). Chromoblastomycosis and phaeohyphomycosis: New concepts on aetiology, diagnosis and treatment. Fungal Biology Reviews, 31(2), 59–70. https://doi.org/10.1016/j.fbr.2016.12.003
  20. Perfect, J. R. (2017). The impact of the host on fungal infections. American Journal of Medicine, 130(8), 945–952. https://doi.org/10.1016/j.amjmed.2017.04.033
  21. Guo, L.-N., Zhang, J.-Q., Han, J., Liu, Y., et al. (2018). Curvularia and Bipolaris infections: Clinical features and outcomes. Mycopathologia, 183(6), 859–873. https://doi.org/10.1007/s11046-018-0262-4
  22. de Hoog, G. S., Guarro, J., Gené, J., & Figueras, M. J. (2019). Atlas of Clinical Fungi (4th ed.). Utrecht: CBS-KNAW Fungal Biodiversity Centre.
  23. Méndez-Tovar, L. J., Bonifaz, A., & Carrasco-Gerard, E. (2020). Chromoblastomycosis and phaeohyphomycosis: Comparative histopathology and diagnosis. Frontiers in Cellular and Infection Microbiology, 10: 562813.
  24. Queiroz-Telles, F., Santos, D. W. C. L., Salgado, C. G., et al. (2021). Advances in the treatment of chromoblastomycosis and phaeohyphomycosis. Mycoses, 64(4), 435–450.
  25. Coelho, R. A., et al. (2022). New possibilities for chromoblastomycosis and other neglected mycoses: Investigations in antifungal therapy. Revista do Instituto de Medicina Tropical de São Paulo, 64:e53. https://doi.org/10.1590/S1678-9946202264053
  26. He, Y., et al. (2022). Phaeohyphomycosis in China: Epidemiology, diagnosis and treatment outcomes. Frontiers in Cellular and Infection Microbiology, 12: 895329. https://doi.org/10.3389/fcimb.2022.895329
  27. Sánchez-Cárdenas, C. D., Isa-Pimentel, M., & Arenas, R. (2023). Phaeohyphomycosis: A Review. Microbiology Research, 14(4), 1751–1763. https://doi.org/10.3390/microbiolres14040120
  28. Falgout, L., et al. (2023). Pulse itraconazole therapy in chromoblastomycosis: A case report and review. Medical Mycology Case Reports, 45, 32–38. https://doi.org/10.1016/j.mmcr.2023.200022
  29. Tuckwell, W., et al. (2025). Chromoblastomycosis: A contemporary review of a neglected tropical mycosis. Clinical and Experimental Dermatology. Advance online publication. https://doi.org/10.1093/ced/llaf201

Pappataci

Kum sineği olarak da bilinen Pappataci, Psychodidae familyasında, özellikle Eski Dünya’da Phlebotomus cinsinde ve Yeni Dünya’da Lutzomyia cinsinde bulunan bir grup küçük, ısırıcı, kan emici böceğin ortak adıdır. Boyları genellikle 1/8 inçten (3 mm) daha kısa olan küçük böceklerdir.

Pappataci İtalyanca kökenli bir kelime olup ‘kum sinekleri’ veya ‘flebotomin sinekler’ anlamına gelmektedir. Bunlar, leishmaniasis ve kum sineği ateşi gibi hastalıkları bulaştırabilen küçük, kan emici böceklerdir.

Pappataci’nin etimolojisi ve tarihi çok net değildir, ancak bazı olası kaynaklar vardır:

– Kelime Latince “yemek” anlamına gelen pappare ve sineklerin sessiz ısırmasına atıfta bulunan “sessiz olmak” anlamına gelen taceo kelimelerinden geliyor olabilir.
– Bu sözcük Arapça babbaṭṭāš ‘bir tür sinek’ sözcüğünden gelebilir; bu sözcük İtalyancaya babbatace veya babbatasi olarak geçmiştir.
– Kelime Yunanca παπατάζιος (papatázios) ‘bir tür sinek’ anlamına gelen ve ‘vızıldamak’ anlamına gelen παπάζω (papázō) kelimesinden türemiş olabilir.

Yaşam Alanı ve Dağılımı

Kum sinekleri tipik olarak tropikal ve subtropikal iklimlerde bulunur. Hem kentsel hem de kırsal ortamlarda gelişirler ve özellikle yüksek nem ve ılık sıcaklıkların olduğu bölgelerde yaygındırlar. Kum sinekleri gece veya krepuskülerdir (şafak ve alacakaranlıkta aktiftir).

Yaşam Döngüsü ve Beslenme Alışkanlıkları

Kum sineklerinin yaşam döngüsü dört aşamadan oluşur: yumurta, larva, pupa ve yetişkin. Dişiler, türlere bağlı olarak organik madde bakımından zengin toprak, hayvan yuvaları veya termit tepeleri gibi çeşitli habitatlara yumurta bırakır.

Sadece dişi kum sinekleri yumurta geliştirmek için ihtiyaç duydukları kanla beslenir. Erkek kum sinekleri bitki şekerleriyle beslenir. Dişiler, insanlar da dahil olmak üzere türe bağlı olarak çeşitli memeliler olabilen konaklarının derisini delmek ve kanlarını emmek için ağız parçalarını kullanır.

Hastalık Bulaşması

Kum sinekleri, en önemlileri protozoan Leishmania parazitlerinin neden olduğu çeşitli leishmaniasis formları olan çeşitli hastalıklar için vektörlerdir. Ayrıca pappataci ateşi veya Phlebotomus ateşi olarak da bilinen kum sineği ateşi adı verilen viral bir hastalığı da bulaştırabilirler.

Leishmaniasis, deri ülserlerine neden olan kutanöz leishmaniasis ve birkaç iç organı (genellikle dalak, karaciğer ve kemik iliği) etkileyen ve tedavi edilmezse potansiyel olarak ölümcül olan visseral leishmaniasis dahil olmak üzere birkaç farklı formu olan bir hastalıktır.

Kum sineği ateşi veya pappataci ateşi, ateş, baş ağrısı ve kas ağrısı gibi semptomlara neden olan viral bir hastalıktır.

Önleme ve Kontrol

Tatarcık sineği ısırıklarının önlenmesi böcek kovucu, yatak ağları ve koruyucu giysilerin kullanılmasını içerir. Kontrol önlemleri genellikle insektisitleri ve kum sineğinin yaşam döngüsü için daha az uygun hale getirmek için ortamların değiştirilmesini içerir.

Tarih

Phlebotomus terimi eski Yunanca φλεβοτώμος veya φλεβοτόυος kelimesinden gelmektedir ve “damar kesici” anlamına gelmektedir. Bu, kum sinekleri olarak da bilinen bu böceklerin kan emme alışkanlığına atıfta bulunur. Parazit veya virüslerin neden olduğu leishmaniasis, bartonellosis ve pappataci fever gibi çeşitli hastalıklar için önemli vektörlerdir. Phlebotomus kum sineklerinin tarihi, bulaştırdıkları hastalıkların tarihiyle yakından bağlantılıdır. Bir leishmaniasis enfeksiyonunun ilk tanımı, Asur kralı Sanherib’in muhtemelen Phlebotomus papatasi tarafından bulaştırılan bir deri hastalığından muzdarip olduğu MÖ 7. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Phlebotomus’tan bilimsel olarak ilk kez 1840 yılında İtalyan entomologlar Rondani ve Berté tarafından bahsedilmiştir. O zamandan bu yana, morfolojileri, ekolojileri ve vektör yeterlilikleri bakımından farklılık gösteren 100’den fazla Phlebotomus türü tanımlanmıştır.

Kaynak:

  1. World Health Organization. Leishmaniasis.
  2. Ready PD. Leishmaniasis emergence in Europe. Euro Surveill. 201

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Tahtakurusu

Yaygın olarak yatak böcekleri olarak bilinen, Cimicidae familyasına ait küçük, parazitik böceklerdir. İnsan ortamlarını istila eden iki ana tür Cimex lectularius ve Cimex hemipterus’tur. Bu böcekler evleri, otelleri ve insanların uyuduğu diğer yerleri istila ederek önemli rahatsızlık ve sıkıntılara yol açma yetenekleriyle ünlüdür.

Tanımlama ve Biyoloji

Fiziksel Özellikler:

  • Boyut ve Şekil: Yetişkin yatak böcekleri tipik olarak 5-7 mm uzunluğunda, düz, oval bir şekle sahiptir. Kırmızımsı kahverengi renktedirler ve beslendikten sonra daha dolgun ve koyu hale gelirler.
  • Nimfler: Nimf olarak bilinen daha genç yatak böcekleri daha küçük ve daha açık renklidir, yetişkinliğe ulaşmadan önce beş büyüme aşamasından geçerler.
  • Yumurtalar: Yatak böceği yumurtaları küçük, beyaz ve yaklaşık 1 mm uzunluğundadır, bu da tespit edilmelerini zorlaştırır.

Yaşam Döngüsü:

  • Yumurtalar: Dişi yatak böcekleri yaşamları boyunca genellikle gizli yarıklara 200-500 arasında yumurta bırakır. Yumurtalar yaklaşık 6-10 gün içinde çatlar.
  • Nimf Evreleri: Nimfler deri değiştirmek ve büyümek için kan yemeye ihtiyaç duyar. Olgunluğa ulaşmadan önce birkaç hafta boyunca beş nimf evresinden geçerler.
  • Yetişkinler: Yetişkin yatak böcekleri birkaç ay yaşayabilir ve dişiler bu süre zarfında birden fazla yumurta bırakabilir.

Beslenme Alışkanlıkları:

  • Kanla Beslenirler: Yatak böcekleri hematofagdır, sadece kanla beslenirler. Genellikle geceleri konakçıları uykudayken beslenirler.
  • Beslenme Süresi: Bir beslenme seansı 3-10 dakika sürebilir, ardından yatak böceği sindirmek için saklandığı yere çekilir.

Yaşam Alanı ve İstila

Tercih Edilen Ortamlar:

Yatak böcekleri, uyku alanlarının yakınındaki küçük çatlaklarda ve yarıklarda saklanmakta ustadır. Yaygın saklanma noktaları arasında yatak dikişleri, bazalar, yatak çerçeveleri, yatak başlıkları ve duvar kağıdı veya resim çerçevelerinin arkası bulunur.
Bir konağa erişimi olan sıcak ortamları tercih ederler, bu da insan konutlarını ideal hale getirir.

İstila Belirtileri:

  • Isırık İzleri: Yatak böceği ısırıkları genellikle ciltte doğrusal veya kümelenmiş bir şekilde küçük, kırmızı, kaşıntılı yaralar şeklinde görülür.
  • Dışkı Lekeleri: Yatak takımlarında, şiltelerde ve yakındaki mobilyalarda küçük, koyu renkli yatak böceği dışkısı lekeleri bulunabilir.
  • Dökülen Deriler: Yatak böcekleri büyüdükçe dış iskeletlerini dökerler ve geride temiz, boş kabuklar bırakırlar.
  • Canlı Böcekler: Canlı yatak böceklerinin varlığı istilanın açık bir işaretidir.

Kontrol ve Yönetim

Muayene:

Uyku alanlarının ve çevredeki mobilyaların kapsamlı bir şekilde incelenmesi, yatak böceklerinin tespit edilmesi için çok önemlidir. Buna dikişlerin, kıvrımların ve gizli yarıkların kontrol edilmesi de dahildir.

Sanitasyon ve Temizlik:

  • Çamaşır Yıkama: Yatak takımlarının ve giysilerin yüksek sıcaklıklarda yıkanması ve kurutulması yatak böceklerini ve yumurtalarını öldürebilir.
  • Vakumlama: Yatakların, mobilyaların ve yerlerin düzenli olarak süpürülmesi yatak böceklerinin ve kalıntılarının temizlenmesine yardımcı olur.

Kimyasal Tedaviler:

  • Böcek öldürücüler: Profesyonel haşere kontrol hizmetleri, yatak böceklerini ortadan kaldırmak için genellikle kimyasal tedavilerin bir kombinasyonunu kullanır. Piretroidler, neonikotinoidler ve böcek büyüme düzenleyicileri yaygın olarak kullanılır.
  • Kurutucular: Silika jel ve diyatomlu toprak, yatak böceklerini kurutmada ve öldürmede etkili olabilir.

Kimyasal Olmayan Yöntemler:

  • Isıl İşlem: İstila edilmiş alanların yüksek sıcaklıklara (45°C’nin üzerinde) maruz bırakılması, tüm yaşam evrelerindeki yatak böceklerini etkili bir şekilde öldürebilir.
  • Soğuk Tedavi: Eşyaları birkaç gün boyunca -18°C’nin altındaki sıcaklıklarda dondurmak da yatak böceklerini öldürebilir.

Halk Sağlığı ve Sosyal Etki

Sağlık Etkileri:

Yatak böceklerinin hastalık bulaştırdığı bilinmemekle birlikte, ısırıkları bazı kişilerde kaşıntı, rahatsızlık ve alerjik reaksiyonlara neden olabilir. Isırıklar aşırı kaşınırsa ikincil enfeksiyonlar ortaya çıkabilir.

Psikolojik Etki:

Yatak böceği istilası, etkilenen bireyler için önemli stres, endişe ve uyku bozukluklarına yol açabilir. Yatak böcekleri ile ilişkili damgalama da sosyal izolasyona ve utanca neden olabilir.

Ekonomik Sonuçlar:

İstilalar, haşere kontrol masrafları, istila edilmiş mobilyaların değiştirilmesi ve oteller ve diğer konaklama sağlayıcıları için potansiyel iş kaybı dahil olmak üzere önemli ekonomik maliyetlere yol açabilir.

Yatak Böceği Araştırmalarında Kilit İsimler

Yatak böcekleri, biyolojileri, davranışları ve kontrolleri üzerine yapılan çalışmalar, birkaç önemli araştırmacının katkılarıyla önemli ölçüde ilerlemiştir. Bu kişiler kariyerlerini bu zararlıları anlamaya adamış, bu da gelişmiş yönetim stratejilerine ve etkileri konusunda daha fazla farkındalığa yol açmıştır.

Tıp literatüründe yatak böceklerinden bilinen ilk söz 16. yüzyılda İtalyan doktor Girolamo Mercuriale tarafından edilmiştir. Mercuriale bu böceği “geceleri insanları ısıran küçük, yassı, kırmızımsı bir böcek” olarak tanımlamıştır.

Cimex lectularius bilimsel adının bilinen ilk kullanımı 1758 yılında İsveçli botanikçi ve zoolog Carl Linnaeus tarafından olmuştur. Linnaeus modern taksonominin babası olarak kabul edilir ve onun organizmaları isimlendirme sistemi bugün hala kullanılmaktadır.

Robert Usinger (1912-1968)

Tahtakurusu araştırmalarının ilk ve en etkili isimlerinden biri Robert Usinger’dir. Cimicidae familyası üzerine yaptığı kapsamlı çalışmalarla tanınan Usinger’in 1966 tarihli “Monograph of Cimicidae (Hemiptera – Heteroptera)” adlı yayını, bu alanda temel bir metin olmaya devam etmektedir. Yatak böceklerinin ve akrabalarının biyolojisini, sınıflandırmasını ve dağılımını titizlikle detaylandıran monografisi, entomologlar ve haşere kontrol uzmanları için kritik bir kaynak sağlamaktadır. Usinger’in çalışması, bu zararlılar hakkında kapsamlı bir genel bakış sunarak ve insan çevreleriyle olan karmaşık etkileşimlerini vurgulayarak gelecekteki araştırmalar için zemin hazırlamıştır.

Kenneth F. Haynes

Entomoloji profesörü Kenneth F. Haynes, yatak böceklerinin kimyasal ekolojisi ve davranışlarının anlaşılmasına önemli katkılarda bulunmuştur. Haynes’in araştırmaları, yatak böceklerinin feromonlar gibi kimyasal sinyalleri kümelenme ve konakçıların yerini tespit etmek için nasıl kullandıklarına odaklanmaktadır. Haynes’in çalışmaları, yatak böceklerinin iletişim ve davranışlarının inceliklerini ortaya çıkararak yeni ve daha etkili kontrol stratejileri geliştirmek için çok önemli bilgiler sağlamıştır. Haynes’in çalışmaları, yatak böceklerinin dayandığı kimyasal ipuçlarını anlayarak, bu sinyalleri bozabilecek ve istilaları azaltabilecek hedefli haşere yönetimi yaklaşımları için yeni yollar açmıştır.

Michael F. Potter

Bir kent entomoloğu olan Michael F. Potter, yatak böcekleriyle mücadelenin pratik yönleri konusunda önde gelen isimlerden biri olmuştur. Potter’ın araştırmaları, kimyasal tedaviler, ısıl işlemler ve entegre haşere yönetimi (IPM) stratejileri de dahil olmak üzere çeşitli yatak böceği yönetim tekniklerinin geliştirilmesi ve test edilmesini kapsamaktadır. Çalışmaları, konutlardan ticari kuruluşlara kadar çeşitli ortamlarda yatak böceği popülasyonlarını kontrol etmek için etkili yöntemlerin belirlenmesinde etkili olmuştur. Potter’ın çabaları aynı zamanda halkı ve haşere yönetimi uzmanlarını yatak böceklerinin önlenmesi ve kontrolüne yönelik en iyi uygulamalar konusunda eğitmeye odaklanmış ve bu da onun katkılarını bu kalıcı haşerelere karşı daha geniş çaplı mücadele için hayati hale getirmiştir.

Changlu Wang

Rutgers Üniversitesi’nde araştırmacı olan Changlu Wang, tahtakurusu tespit ve kontrol yöntemlerini kapsamlı bir şekilde incelemiştir. Çalışmaları, istilaları erken ve doğru bir şekilde tespit etme yeteneğini geliştiren yatak böceği monitörleri ve cezbediciler gibi yenilikçi tespit araçlarının geliştirilmesini içermektedir. Wang’ın araştırması ayrıca çeşitli tedavi seçeneklerinin etkinliğini araştırarak haşere kontrol protokollerinin iyileştirilmesine yardımcı olan değerli veriler sağlamıştır.

Richard Cooper

Richard Cooper, yatak böcekleri için entegre haşere yönetimi (IPM) stratejilerinin geliştirilmesinde önemli bir figür olmuştur. Cooper’ın araştırması, daha iyi sonuçlar elde etmek için birden fazla yöntemi birleştirerek yatak böceği kontrolüne yönelik kapsamlı bir yaklaşımı vurgulamaktadır. Çalışmaları, yatak böceği istilalarını etkili bir şekilde yönetmek için kimyasal tedaviler, mekanik temizleme ve önleyici tedbirlerin bir kombinasyonunu kullanmanın önemini vurgulamıştır.

İleri Okuma

  1. Usinger, R. L. (1966). “Monograph of Cimicidae (Hemiptera – Heteroptera).” Thomas Say Foundation.
  2. Potter, M. F., & Haynes, K. F. (2004). “Bed bugs: How to deal with them.” Pest Control Technology, 32(9), 36-50.
  3. Hwang, S. W., Svoboda, T. J., De Jong, I. J., Kabasele, K. J., & Gogosis, E. (2005). “Bed bug infestations in an urban environment.Emerging Infectious Diseases, 11(4), 533-538.
  4. Reinhardt, K., & Siva-Jothy, M. T. (2007). “Biology of the bed bugs (Cimicidae).Annual Review of Entomology, 52, 351-374.
  5. Romero, A., Potter, M. F., Potter, D. A., & Haynes, K. F. (2007). “Insecticide resistance in the bed bug: a factor in the pest’s sudden resurgence?Journal of Medical Entomology, 44(2), 175-178.
  6. Haynes, K. F., & Potter, M. F. (2009). “Recent advances in bed bug management.American Entomologist, 55(1), 29-31.
  7. Wang, C., Saltzmann, K., Chin, E., Bennett, G., & Gibb, T. (2010). “Characteristics of Cimex lectularius (Hemiptera: Cimicidae), infestation and dispersal in a high-rise apartment building.Journal of Economic Entomology, 103(1), 172-177.
  8. Potter, M. F., Haynes, K. F., Gordon, J. R., & Hardin, J. (2010). “Protecting Your Home from Bed Bugs.” University of Kentucky Entomology.
  9. Doggett, S. L., Dwyer, D. E., Penas, P. F., & Russell, R. C. (2012). “Bed bugs: clinical relevance and control options.” Clinical Microbiology Reviews, 25(1), 164-192.
  10. Cooper, R., Wang, C., & Singh, N. (2015). “Evaluation of a model community-wide bed bug management program in affordable housing.Pest Management Science, 72(1), 45-56.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Diphyllobothrium

Antik Yunancadaki δίς (dís, “iki kez, iki katı”) +‎ φύλλον (phúllon, “yaprak”) +‎ βοθρίον (bothríon, “küçük hendek”) —>Diphyllobothrium

Diphyllobothrium, bir tenya cinsidir (Cestoda). Diphyllobothriasis’i tetikleyebilirler.

Taksonomi

  • Phylum: Plathelminthes
    • Subphylum: Neodermata
      • Sınıf: Cestoda
        • Alt sınıf: Eucestoda
          • Takım: Diphyllobothriidea
            • aile: Diphyllobothriidae
              • Tür: Diphyllobothrium

En önemli türler şunları içerir:

  • Diphyllobothrium latum
  • Diphyllobothrium nihonkaiense
  • Diphyllobothrium pacificum
  • Diphyllobothrium dendriticum

Yaşam döngüsü

Diphyllobothrium türleri, üç konakçı içeren bir yaşam döngüsüne sahiptir:

  • Kopepodlar (kopepodlar): İlk larva aşamasının (procercoid) geliştiği ilk ara konak.
  • Tatlı su, anadrom veya tuzlu su balıkları (örn. somon balığı, levrek, turna balığı): ikinci larva aşamasının (metacestod veya plerocercoid) geliştiği ikinci ara konak.
  • İnsanlar, diğer memeliler, kuşlar: kesin konak

Klinik

Diphyllobothrium latum, diphyllobothriasis’in en yaygın nedenidir. Hastaların çoğu asemptomatiktir, vakaların yaklaşık %20’sinde diyare ve karın ağrısı görülür. İnsanlara çiğ, az pişmiş balık yiyerek balık tenyası bulaşır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Strongyloides

Halk dilinde bit kurdu.

  • Latince Strongyloides’deki cüce kıl kurdu cinsi Strongyloididae ailesine aittir.
  • Bu cinsin türleri özellikle yeni doğanlar ve genç hayvanlarda patojen olarak çeşitli bağırsak hastalıklarına neden olur.
  • Cüce kıl kurtları memelilere, kuşlara, sürüngenlere ve amfibilere saldırır.

Morfoloji

Bu parazitin özelliği, konağın ince bağırsağında sadece dişilerin bulunmasıdır. Bunlar şu şekilde karakterize edilir:

  • silindirik bir yemek borusu
  • vücudun ortasında enine bir boşluk olarak uzanan bir vulva
  • Bağırsaklarla birlikte spiral veya gerilmiş yumurtalıklar
  • Rahimde yumurtalar, oval, düzleştirilmiş kutuplara sahip ince derili embriyolarla arka arkaya uzanır.

Kıl kurdu

Latincesi Enterobius vermicularis‘dir.

  • Kılkurdu adı verilen bu, kalın bağırsağa saldıran helmint grubundan bir parazittir. 
  • Yuvarlak solucanlar şubesinden bir parazit solucan türüdür.
  • Selefon bant ile teşhis edilir.
  • Patolojik saldırıya oksiüriazis veya enterobiyoz denir.

Görülme sıklığı

Enterobius vermicularis dünya çapında yaygındır ve ılıman iklime sahip bölgelerde bile insanlarda en yaygın parazitlerden biridir. Dünya çapında yaygınlığın % 10 olduğu tahmin edilmektedir. Özellikle 5-9 yaş arası çocuklar ve 30 ile 50 yaşları arasındaki üreme dönemindeki yetişkinler etkilenir.

Morfoloji

Erkeklerin vücut uzunluğu 2-5 mm, dişiler 8-13 mm arasındadır ve ince, sivri bir kuyruğa sahiptir. Solucanın beyaz rengi dikkat çekicidir.

Yaşam döngüsü

  • Kıl kurtunun yaşam döngüsü insanlarla sınırlıdır, bu nedenle ara konakçı olmadan idare eder. Yumurta, kontamine nesnelerden ağızdan veya anüsten dijital aktarım yoluyla alınır. Solucan yumurtalarını, örneğin yatakları sallarken, toz yoluyla solumak da mümkündür. Yumurtalar daha sonra onikiparmak bağırsağına ulaşır, burada larvalar sadece 6 saat sonra yumurtadan çıkarlar ve daha sonra kalın bağırsakta cinsel olarak olgunlaşmış kurtlara dönüşürler. Erkekler çiftleşmeden sonra ölür, dişiler genellikle geceleri anüs yoluyla perianal deriye göç eder ve burada her biri yaklaşık 10.000 yumurta bırakır.
  • Dişi bir solucan yaklaşık 2 ay yaşayabilir. Solucanlar genellikle dışkılama sırasında dışarı atılır ve dışkıda açıkça görülebilir. Yumurtalar nemli ortamda 2-3 hafta canlı kalır ve ev sahibi tarafından otoinokülasyon anlamında ağızdan alınır. Kötü hijyen (smear enfeksiyonu) nedeniyle farklı bir konağa da geçebilirler.

Klinik

Enterobiyoz

  • Enterobius vermicularis enfeksiyonu çoğunlukla semptomsuzdur. Gelişimsel formlar organların duvarına nüfuz ettiğinde, iltihap belirtileri ortaya çıkabilir. Tercihen çekum, apendiks ve iç genital organlardır.
  • Solucan istilasının daha yaygın semptomları şunları içerir:
    1. şiddetli perianal kaşıntı
    2. perianal döküntüler
    3. olası uyku bozuklukları (kaşıntı nedeniyle) ve sonuçları (konsantrasyon bozuklukları, sinirlilik, sinirlilik vb.)
  • Çocuklarda şiddetli istila, iştah kaybına, kilo kaybına ve gelişimsel gecikmelere neden olabilir. Perianal derideki çizikler enfekte olabilir ve başka komplikasyonlara neden olabilir.

Teşhis

  • Şüpheli teşhis klinik olarak yapılır; solucanlar, anüs veya dışkı incelendiğinde görülebilir. Herhangi bir belirsizlik varsa, solucanlar bir test tüpüne aktarılabilir ve bir mikrobiyolojik laboratuvara gönderilebilir.
  • Yumurtaların tespiti için, anal bölgenin (yapışkan bant yöntemi denilen) sonraki mikroskopi ile temas incelemesi en uygunudur. Sabah uyandıktan sonra muayene yapılmalıdır; anal bölge önceden temizlenmemelidir.

Kıl kurdu tespit etmek için dışkının parazitolojik incelemesi mümkündür, ancak solucan yumurtaları anal deri üzerinde biriktiği ve dışkıda sadece tesadüfen ortaya çıktığı için önerilmez.

Tedavi

Albendazol, mebendazol ve pirantel gibi aşağıdaki antelmintikler kullanılır. Yeniden enfeksiyon yaygındır, bu nedenle tedavi sık sık tekrarlanmalıdır. Ailedeki veya sosyal tesislerdeki tüm potansiyel parazit taşıyıcıları tedavi edilmeli ve profilaktik önlemlere uyulmalıdır. Yumurtaların yayılması, kontamine olmuş nesnelerin sıcak suyla yıkanması, perianal bölgenin sabahları yıkanması ve ardından merhem ile örtülmesi, günlük çarşafların değiştirilmesi ve sıkı el hijyeni ile önlenebilir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

İnsan Parazitinde, Konağın Dokularını Yenilemeye Yarayan Kök Hücreler Ortaya Çıktı!

Araştırmacılar Schistosoma mansoni isimli parazitin, konağındaki dokuları yenileyerek içerisinde onlarca yıl yaşayabilmesini sağlayan, cinsiyeti olmayan (aseksüel) kök hücreleri barındırdığını keşfetti!
Son konağının (insan) bakış açısıyla bir “parazit” olan yassı solucan Schistosoma mansoni dehşet verici bir yaşam sürer. Dışkıyla kirlenmiş sularda yumurtadan çıkar, bir salyangozun vücudunda larvaya dönüşür ve insan derisini kazarak kendine damarlarda bir ev oluşturur. Bir kez buraya varınca, yetişkine dönüşür ve çiftleşir ve eğer dişiyse yumurtlamaya başlar. Vücutta onlarca yıl kalabilir.
Yeni bir çalışma bu yassı solucana bu olağandışı hayatta kalma gücünü veren hücresel operasyonlara dair yeni bir bakış açısı sunuyor. Illinois Üniversitesi’nden araştırmacılar, ilk kez S. mansoni’nin çeşitli vücut parçalarına hareket edip dokuları yenileyebilen yetişkin, cinsel olmayan kök hücreleri barındırdığını gösterdi. Raporları Nature dergisinde yayınlandı.
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, her yıl 230 milyondan fazla kişi Schistosoma enfeksiyonu tedavisine ihtiyaç duymaktadır. Çoğu fakirleşmiş ve çok az ya da hiç temiz su kaynağı olmayan bölgelerde yaşamaktadır. Solucandan kaynaklanan iltihap(kan kurdu olarak da bilinir) solucanın yumurtalarının insan organ ve dokularında bulunmasının yarattığı problemle birleşince ciddi zarar verebilen iltihaplara yol açıyor. Çalışmayı doktora sonrası araştırmacı James J. Collins III’la yürüten Howard Hughes Tıp Enstitüsü araştırmacısı ve hücre ve gelişim biyologu Phillip Newmark şöyle söylüyor:
“Dişiler neredeyse sürekli yumurtlar, sayıları günde yüzlerce yumurtaya ulaşabilir. Dışkıyla atılmayıp yaşam döngülerini tamamlayan yumurtalar genellikle karaciğer gibi konak dokularına gömülü hale gelir ve bu yumurtalar doku zararına yol açan büyük iltihaplı tepkilere yol açar.”
Çocuklar enfeksiyonun etkilerine karşı özellikle hassastır, bir takım vakada parazitlerden yola çıkan sürekli iltihaplar sebebiyle büyüme ve beyin gelişiminde gecikmeler olmuştur.
Yeni çalışma Newmark’ın laboratuarında planarya (yassısolucanlar ailesine ait bir sınıf) üzerinde yıllar süren kök hücre araştırmasının ışığıyla başladı. Collins, schistosome’ların (şiztozom) planaryalarda çok küçük canlı dokulardan bile yeni vücut parçaları ve organlar oluşturmaya yardımcı benzer kök hücrelerden (planaryalarda neoblast adı verilir) yararlanabileceğini düşündü. Şöyle diyor:
“Schistosome’ların, planaryalar gibi, uzun yaşıyorsa, karşılaştırılabilir bir sisteme sahip olabileceği mantıklı geldi. Bu yassı solucanlar akraba olduğundan, benzer hücre tiplerine sahiplerdir. Ama bu daha önce gösterilmemişti.”
Bir dizi deney yürüten Collins, şistozomların planaryalara olağandışı yenilenme güçlerini veren neoblastlar gibi görünen ve davranan yaşam uzatıcı hücrelerle dolu olduğunu buldu. Neoblastlar gibi, değişime uğramamış hücreler organları saran gevşek bir bağ doku olan mesenşimde yaşıyordu. Ve neoblastlar gibi,bu hücreler de DNA’larını kopyalayıp bölünerek iki “yavru” hücre oluşturuyordu. Bu hücrelerden biri normal hücre bölünmesinden önce DNA’sını yeniden kopyalıyordu. Newmark şöyle açıklıyor:
“Kök hücreler iki şey yapar. Bölünüp daha çok kök hücre oluştururlar ve dönüşüme uğrayabilen hücrelere öncülük eder.”
Collins, hücreleri radyoaktif etiketlerle işaretlemişti. Bu, onların hareketini izlemesine izin verdi. Birkaç gün içerisinde, bazı işaretli hücrelerin karına veya kaslara göç ettiğini ve bu dokuların parçası haline geldiğini not etti. Şöyle söylüyor:
“Hücreleri doğdukları zaman etiketliyoruz ve büyüyüp neye dönüşeceklerini izliyoruz, bu hücrelerin planarya neoblastlarına eşdeğer olduğuna dair kesin bir kanıt değil, ama öyle olduklarına dair hipotezle uyumlu.”
Araştırmacılar daha da ilerleyerek, yaşam uzatıcı hücrelerle bölünmeyen hücreleri karşılaştırarak hangi genlerin açılıp kapandığını veya yukarı ya da aşağı hareket ettiğini tespit etti. Yaşam uzatıcı hücrelerde planaryadakine çok benzer bir büyüme faktörü üreten bir geni tanımladılar. Araştırmacılar parazitin bu geni kullanma yeteneğini kapattı (RNA müdahalesi denilen bir teknik kullanarak) ve yaşam uzatıcı hücreler zamanla öldü. Collins şöyle diyor:
“Bu hücrelerin parazitin uzun yaşamı için önemli olduğu sonucuna vardık. Şimdi hangi genlerin bu hücreleri düzenlediğini sormaya başlayabiliriz.”
Newmark sözlerini şöyle bitiriyor:
“Büyük soruyla başladık: Basit bir parazit bir konakta nasıl onlarca yıl yaşayabilir? Bu, dokularını onarma ve koruma yolları olduğunu gösterir. Bu çalışma bize bu parazitlerin ilginç biyolojisi hakkında bir bakış veriyor, ve bu yaşam döngüsünü daha da kısaltmayı sağlayacak kapılar açabilir.”

Kaynak:

  • University of Illinois
  • Harini Iyer, James J. Collins III, Phillip A. Newmark NF-YB Regulates Spermatogonial Stem Cell Self-Renewal and Proliferation in the Planarian Schmidtea mediterranea PLOS Genetics Published: June 15, 2016http://dx.doi.org/10.1371/journal.pgen.1006109

Morbus Weil

Sinonim: Weil Hastalığı

Alman tıpçı Adolf Weil’ın soyadıyla anılan bu hastalık bir Leptospirose‘dir.

Genellikle köpek, domuz, fare gibi hayvanlardan bulaşan bu hastalığın asıl sebebi spiral formlu Leptospira bakteri ailesinden “Leptospira icterohaemorrhagica” bakterisidir. Bu bakteriler kirli sularda da bulunabilirler ve deri yolu teması, mukoza tabakası teması ve hatta solunum yollarıyla insan vücuduna ulaşabilirler.

Weil hastalığı, Leptospirose’nin karaciğer ve böbrek zararlarının yüksek olduğu bir çeşididir. Hastalık yüksek ateş ve spesifik olmayan semptomlarla (baş ve eklem ağrısı gibi) başlar. İlerleyen zamanda böbrek ve karaciğer yetmezliği, meningitis, Ikterus, kalp iltihaplanması gibi ciddi organ komplikasyonlarına sebep olabilir.

Diğer Leptospirozlara nazaran tedavi edilmediği takdirde daha ölümcül olarak kabul edilen Weil hastalığı, hastalığın ilerleyen aşamalarında kandaki ve Liquor cerebrospinalis‘teki hastalık antikorlarıyla teşhis edilir. İlk aşamalarda antibiyotiklerle tedavi edilebilen bu hastalık, ilerleyen aşamalarında semptomatik olarak tedavi edilir ve semptomlar yok edilmeye çalışılır.

 

Leptospirose

Sinonim: Leptospiroz

Leptospira adlı spiral şekilli bir bakteri türünün sebep olduğu bir enfeksiyondur.

Leptospira bakterileri hem aerob, hem anaerob solunum yapabilirler. Toprakta ve suda bulunabilecekleri gibi kedi, köpek, hamster gibi ev hayvanlarında da parazit olarak bulunabilir. Bu bakteriler daha çok infekte olmuş hayvanların dışkıları, urinleri ya da kanları üzerinden taşınırlar.

Hastalığın başlangıcı gribe benzer. Baş, eklem ve kas ağrılarına çok sık rastlanır. Ateşlenme görülür. Hastalığın semptomları 3-7 gün arasında iyileşse de 30 gün süreyle vücut kendini savunmaya devam eder. Ağır dozlarda antibiyotiklerle tedavi edilir. Hastalık daha uzun sürer ve vücuda zarar vermeye devam ederse, karaciğer ve böbrek yetmezliğine kadar uzanabilir. En klasik olarak ilerleyen Leptospira hastalığı Morbus Weil‘dır.