Sinonim: Vena pulmonalis dextra inferior, right inferior pulmonary vein.
Sağ akciğer alt toplardamarı.(Bkz; Vena) (Bkz; pulmonalis ) (Bkz; dekstra) (Bkz; inferior)
Tıp terimleri sözlüğü
Akciğer ve akciğerle ilişkili organları ile ilgilenen bilim dalıdır. (Bkz; Pulmonoloji)
Sinonim: Vena pulmonalis dextra inferior, right inferior pulmonary vein.
Sağ akciğer alt toplardamarı.(Bkz; Vena) (Bkz; pulmonalis ) (Bkz; dekstra) (Bkz; inferior)
Sinonim: Vena pulmonalis dextra superior, right superior pulmonary vein.
Sağ üst akciğer toplardamarı. (Bkz; Vena) (Bkz; pulmonalis ) (Bkz; dekstra) (Bkz; superior)

“Sol akciğer” terimi, yön bildiren “sol” sözcüğü ile solunum organını ifade eden “akciğer” kelimesinin birleşiminden oluşur. Türkçedeki “akciğer” sözcüğü, tarihsel olarak “ak” (açık renkli) ve “ciğer” (iç organları tanımlayan eski ve geniş kapsamlı bir terim) köklerinden türemiştir ve organın canlı dokudaki süngerimsi, açık renkli görünümüne gönderme yapar.
Klasik tıp dilinde akciğer için kullanılan Latince karşılık pulmodur. Bu kökten türeyen “pulmoner” terimi, modern tıpta akciğerle ilişkili yapı ve işlevleri tanımlamak için yaygın biçimde kullanılır. Yön belirten “sol” kavramının Latince karşılığı ise sinister olup, anatomik terminolojide dexter (sağ) ile birlikte yönsel tanımlamaların temelini oluşturur. Bu bağlamda sol akciğer, terminolojik olarak pulmo sinister şeklinde ifade edilir ve toraks boşluğunun sol yarısında yer alan, solunuma katılan temel visseral organı tanımlar.
Sol akciğerin ayrı bir anatomik varlık olarak anlaşılması, insan göğüs boşluğundaki organların asimetrik düzeninin fark edilmesiyle paralel ilerlemiştir. Antik dönemde akciğerler, hava ile dolu, süngerimsi yapılar olarak betimlenmiş; ancak sol ve sağ arasındaki farklar çoğunlukla ikincil kabul edilmiştir.
Rönesans anatomisiyle birlikte yapılan sistematik disseksiyonlar, sol akciğerin sağ akciğere kıyasla daha küçük olduğu, kalple yakın komşuluk gösterdiği ve bu nedenle ön kenarında belirgin bir girinti bulunduğu gibi özellikleri ortaya koymuştur. Daha sonraki yüzyıllarda mikroskobik anatominin gelişmesiyle, alveoler yapıların tanımlanması ve pulmoner dolaşımın anlaşılması, sol akciğerin yalnızca mekânsal değil, fonksiyonel bir birim olarak da değerlendirilmesini sağlamıştır. Modern dönemde radyolojik görüntüleme ve toraks cerrahisinin ilerlemesi, sol akciğerin segmental anatomisinin ayrıntılı biçimde haritalanmasına olanak tanımıştır.
Akciğer, omurgalı evriminde sucul solunumdan karasal solunuma geçişin temel yapısal yeniliklerinden biridir. Erken evrimsel formlarda basit hava keseleri şeklinde ortaya çıkan bu yapı, memelilerde yoğun alveolizasyonla yüksek verimli bir gaz değişim organına dönüşmüştür.
Sol akciğerin sağdan farklılaşması, bağımsız bir evrimsel adaptasyondan ziyade, iç organların sol–sağ ekseninde düzenlenmesini belirleyen genel embriyolojik asimetriyle ilişkilidir. Kalbin sol hemitoraksta yer alması, sol akciğerin hacminin sınırlanmasına ve lob sayısının azalmasına yol açmıştır. Bu durum, insan dahil birçok memelide sol akciğerin iki loblu, sağ akciğerin ise üç loblu olmasının temel nedenidir.
Sol akciğer, toraks boşluğunun sol plevral kompartımanında yer alır ve mediastinal yapılarla yakın ilişki içindedir. Kostal yüzü kaburgalara uyumlu konveks bir yapı sergilerken, diyafragmatik yüzü diyafram kubbesi üzerine oturur.
Ön kenarında belirgin bir kardiyak çentik bulunur; bu yapı, kalbin sol akciğer üzerinde oluşturduğu izlenimi yansıtır. Kardiyak çentiğin inferiorunda yer alan lingula, sol üst lobun bir uzantısı olup, fonksiyonel açıdan sağ akciğerin orta lobuna karşılık kabul edilir. Akciğer apeksi klavikulanın üzerine uzanabilir ve bu bölge klinik girişimlerde özel önem taşır.
Sol akciğer tipik olarak üst ve alt olmak üzere iki lobdan oluşur. Bu loblar oblik fissür ile birbirinden ayrılır. Sağ akciğerdeki horizontal fissür sol tarafta genellikle bulunmaz.
Segmental düzeyde sol üst lob, apikal, posterior, anterior ve lingular segmentlerden; sol alt lob ise superior ve çeşitli bazal segmentlerden meydana gelir. Segmental anatomi, bronşiyal ve pulmoner arter dallanmasına göre tanımlanır ve cerrahi planlamada temel referans çerçevesini oluşturur.
Sol ana bronş, sağ ana bronşa göre daha uzun, daha dar ve daha yatay seyirlidir. Bu anatomik özellik, aspire edilen yabancı maddelerin daha sık sağ akciğere yönelmesini açıklar.
Pulmoner dolaşım, gaz değişimine katılan kanı alveollere taşırken; bronşiyal dolaşım, akciğer dokusunun beslenmesini sağlar. Sol tarafta bronşiyal arterlerin sayısı ve çıkış paternleri değişkenlik gösterebilir. Lenfatik drenaj, yüzeyel ve derin ağlar aracılığıyla mediastinal lenf düğümlerine yönelir ve bu durum malign hastalıkların evrelemesinde klinik önem taşır.
Sol akciğer parankimi, terminal bronşiollerden alveollere uzanan geniş bir yüzey alanı oluşturur. Alveoller, ince bir alveol-kapiller bariyer aracılığıyla oksijen ve karbondioksit değişimini sağlar. Tip I pnömositler difüzyon yüzeyini oluştururken, Tip II pnömositler surfaktan sentezleyerek alveol stabilitesini korur.
Gaz değişimi, parsiyel basınç farklarına dayalı difüzyonla gerçekleşir ve ventilasyon–perfüzyon uyumu bu sürecin etkinliğini belirler. Kalp komşuluğu nedeniyle sol akciğerde bölgesel ventilasyon ve perfüzyon dağılımı sağ tarafa göre ince farklılıklar gösterebilir.
Sol akciğer, ön bağırsaktan gelişen solunum divertikülünün dallanmasıyla oluşur. Lobar ve segmental yapı, embriyonik dönemde bronş tomurcuklarının düzenli dallanması sonucu şekillenir. Sol–sağ asimetriyi belirleyen erken embriyolojik sinyaller, kalbin konumunu ve dolaylı olarak sol akciğerin morfolojisini etkiler. Bu süreçlerin aksaması, çeşitli konjenital akciğer anomalilerine zemin hazırlayabilir.
Sol akciğer, pnömoni, interstisyel akciğer hastalıkları, pulmoner emboli ve akciğer kanserleri gibi çok sayıda patolojik sürecin odağı olabilir. Lezyonların lobar ve segmental dağılımı, tanısal görüntüleme ve girişimsel işlemlerin planlanmasında belirleyicidir.
Toraks cerrahisinde sol akciğer rezeksiyonları, bronkovasküler ilişkilerin karmaşıklığı nedeniyle yüksek anatomik hassasiyet gerektirir. Anestezi uygulamalarında tek akciğer ventilasyonu söz konusu olduğunda, sol ana bronşun anatomik özellikleri özel teknik dikkat gerektirir.
Pulmo sinister’in “keşif” hikâyesi tek bir günün, tek bir masanın ya da tek bir dâhinin eseri değildir. Sol akciğerin kendisi göz önündedir; ama onu gerçekten “bilmek” —yani sınırlarını, iç düzenini, kanla kurduğu ilişkiyi, mikroskobik mimarisini, hastalıklarının seyrini ve bugün moleküler düzeydeki çeşitliliğini anlamak— yüzyıllar boyunca biriken merakın, tartışmanın, hatanın düzeltilmesinin ve yöntemlerin incelmesinin sonucudur. Bu hikâye, göğüs kafesinin sol yarısında, kalbin gölgesinde yer alan iki loblu bir organın, insan bilgisinde yavaş yavaş nasıl “şekil kazanıp” modern bilimin nesnesine dönüştüğünün hikâyesidir.
En eski tıbbi düşüncede akciğer, “nefes” ile “yaşam” arasındaki görünür köprüydü. Sol akciğer özel bir ayrıcalık taşımıyordu; çünkü erken dönem bakış, çoğunlukla akciğerleri tek bir çiftli organ olarak ele alıyor, asimetriyi ise ikincil bir ayrıntı sayıyordu. Yine de sahne çoktan kurulmuştu: göğüs boşluğu yaşamsal bir merkezdi; kalp, sıcaklık ve hayat ilkesiyle; akciğer ise hava ve solukla ilişkilendiriliyordu. Bu dönemde anatomi bilgisi, sistematik insan disseksiyonunun sınırlılığı nedeniyle gözlemden çok yorumla ilerledi. Akciğerin yumuşak, süngerimsi yapısı ve soluk alıp vermeyle hacim değiştirmesi, işlevine dair güçlü bir sezgi veriyordu; fakat “ne yaptığını” değil, “neye benzediğini” anlatan bir bilim vardı.
Bu çağın belirleyici mirası, akciğeri yalnızca “boş bir torba” değil, bedensel düzenin aktif bir parçası olarak düşünmeye başlamasıdır. Yine de sol akciğeri sol yapan şey —kalbin sol hemitorakstaki baskın varlığı, lob sayısı farkı, kardiyak çentik ve lingula— henüz tarih sahnesinde ayrı bir karakter olarak belirmez. Pulmo sinister, bu anlatıda henüz adı konmamış bir figürdür.
Galenik tıp, yüzyıllar boyunca anatomi ve fizyolojiye bir çerçeve sundu. Bu çerçeve, akciğerleri kalp ve “pneuma” (hayat soluğu) kavramlarıyla bağlayan bir bütünlüğe sahipti; fakat sistem, insan anatomisini çoğu kez hayvan disseksiyonundan genelleştirdiği için kaçınılmaz biçimde hatalar taşıyordu. Yine de Galen’in asıl etkisi, “organların birbirine bağlı bir düzen” oluşturduğu fikrini yerleştirmesiydi. Pulmo sinister’in gelecekteki anlaşılabilirliği, bu düzen fikrinin mirasına da borçludur: çünkü sol akciğerin farklılığını anlamak, onu kalp ve mediastenle birlikte düşünmeyi gerektirir.
Bu otorite çağında devrim, çoğu zaman yeni bir kitap değil, eski bir dogmaya yöneltilen itirazla başlar. 13. yüzyılda İbnü’n-Nefîs’in pulmoner dolaşıma dair ortaya koyduğu görüş, bu itirazın erken ve çarpıcı örneklerinden biridir. O, kanın kalp içi “gözeneklerden” sağdan sola geçtiği fikrine karşı çıkar; kanın akciğerler üzerinden dolaşarak dönüşüm geçirdiğini savunur. Burada sol akciğer, artık yalnız “hava”yla değil, kanın yolculuğuyla da ilgilidir. Pulmo sinister’in kalp ile ilişkisi, fizyolojik bir hikâyenin parçasına dönüşmeye başlar.
Rönesans anatomisi, akciğer bilgisinde bir tür “görme devrimi” yaratır. Vesalius’la birlikte anatomi, metinlerin otoritesinden bedene döner; elin ve gözün otoritesi yükselir. Bu dönemde sol akciğerin sağa göre daha küçük görünmesi, fissür düzeninin farklılığı ve kalbin komşuluğunun akciğer yüzeyinde bıraktığı izlenim daha net biçimde betimlenebilir hâle gelir. Sol akciğer, sanki kalbin yanında “yer açmak zorunda kalmış” bir organ gibi görünür; bu gözlem, daha sonra anatomik terimlerin (kardiyak çentik, lingula) yerleşmesine zemin hazırlayacaktır.
Bu yüzyılın bir diğer kritik hamlesi, akciğerin kanla ilişkisini “geçiş yolu” olarak ele alan daha somut anlatılardır. Realdo Colombo, pulmoner dolaşımı dönemi için etkileyici bir açıklıkla tarif eder; akciğer, artık kalp ve damarlarla birlikte tek bir devinim sistemi içinde düşünülür. Burada “sol akciğer”in önemi dolaylıdır ama belirleyicidir: Kanın sağ kalpten çıkıp akciğer damar yatağından geçerek sol kalbe dönmesi fikri, sol atriyumun “akciğerden gelen kanı” aldığı gerçeğini açıklamaya yöneliktir. Pulmo sinister, bu resimde yalnız bir “parça” değil, akışın zorunlu durağıdır.
William Harvey’in dolaşımı kapalı devre olarak ele alması, akciğerin de yerini değiştirir: Akciğer, artık “kalbi serinleten” bir organ olmaktan çıkıp, dolaşımın ayrılmaz bir istasyonu hâline gelir. Bu dönüşüm, sol akciğerin de bilimsel kimliğini güçlendirir; çünkü sol akciğerin damar yatağı, kalbin sol tarafına giden kanın zorunlu güzergâhıdır. Böylece sol akciğer, anatomik bir asimetri olmaktan ziyade, fizyolojik bir zorunlulukla tanımlanır: “buradan geçmeden dönemez.”
Harvey sonrası dönemde merak, makrodan mikroya iner. Büyük akış şemasını kurduktan sonra bilim insanının aklında şu soru belirir: “Bu dönüşüm akciğerde nerede olur?” Sol akciğerin de parçası olduğu bu büyük bilmece, mikroskobun yükselişiyle çözülmeye başlayacaktır.
Marcello Malpighi, akciğer dokusuna mikroskobik bakışla yaklaşarak, gaz değişiminin gerçekleşebileceği ince yapıların varlığını görünür kılan öncü isimlerdendir. Akciğer bir “sünger” değil, ince duvarlı boşlukların ve damar ağının karmaşık bir örgüsüdür. Bu, sol akciğerin de “aynı örgünün sol taraftaki büyük parçası” olarak anlaşılmasını sağlar. Artık sol akciğerin farkı yalnız lob sayısı ya da kalp izi değildir; aynı zamanda milyonlarca küçük birimin aynı prensiplerle örgütlendiği dev bir yüzeydir.
Bu noktada hikâye hızlanır: Yapı görünür hâle geldikçe, işlev sorusu daha keskinleşir. “Hava” ile “kan” arasında ne tür bir alışveriş vardır?
Bu değişim, yalnızca bir isim değişikliği değildir. Akciğer, doğrudan ölçülebilir, deneyle sınanabilir bir organ hâline gelir. Sol akciğerin kalbe komşuluğu ve iki loblu yapısı gibi makroskopik ayrıntılar, bu kimyasal işlevin sahnesinde yeniden anlam kazanır: anatomik mimari, işlevin “yerleşimi” hâline gelir.
Ancak 19. yüzyılın sonunda, akciğer bilgisini bambaşka bir hızla ileri taşıyacak bir olay olur: Göğüs kafesinin içi, ilk kez “kesmeden” görülebilir hâle gelir.
1895’te Röntgen’in X-ışınlarını duyurması, akciğerler için bir kırılmadır. Çünkü akciğer, hava ile dolu bir organ olarak radyografide doğal bir kontrast sunar: kemikler beyaz, yumuşak dokular gri, akciğer alanları daha koyudur. Sol akciğerin kalp siluetiyle komşuluğu, kardiyak sınırların belirlenmesi, plevral boşlukta hava ya da sıvı varlığının anlaşılması gibi pek çok klinik okuma biçimi bu dönemde yerleşir. Pulmo sinister artık yalnız anatominin değil, görüntünün de konusudur: Sol hemitoraks, kalp gölgesiyle birlikte bir bütün olarak okunur.
Röntgenin açtığı kapı, hekimlere yeni bir merak verir: “Görüntüde gördüğüm şeyin içerideki karşılığı tam olarak nedir?” Bu soru, anatomiyi yeniden önemli kılar; ama bu kez anatomi, klinik kararın dili hâline gelir.
1897’de Gustav Killian’ın rijit bronkoskopla hava yolundan yabancı cisim çıkarması, akciğer araştırmalarında “içeriden görme” çağını başlatır. Bu yalnız bir girişim başarısı değildir; hava yolu ağacının doğrudan gözlemlenmesi demektir. Sol ana bronşun daha uzun ve daha dar oluşu, bronkoskopik manevraların zorluğunu ve klinik stratejiyi etkiler. Sol akciğer, yalnız görüntüde değil, endoskopun ucunda da ayrı bir “coğrafya” gibi davranır.
Akciğer cerrahisinin güvenle ilerleyebilmesi için “kesilecek yerin dili” gerekir: loblar yeterli değildir; segmentler tanımlanmalıdır. Bu ihtiyaç, bronkovasküler dallanmanın ayrıntılı dökümünü teşvik eder. Boyden gibi anatomistler, bronşların ve damarların segmental düzenini sistematik biçimde inceler; varyasyonların cerrahi anlamını ortaya koyar. Sol akciğerin iki loblu düzeni içinde lingula’nın fonksiyonel karşılıkları, üst lob segmentlerinin birleşik/ayrışık paternleri, venöz drenaj varyasyonları gibi ayrıntılar, artık yalnız anatomi merakı değil, ameliyat güvenliğinin de merkezidir.
Bu dönem, pulmo sinister’in “kişiye göre değişen” bir organ olduğunu da açıkça gösterir: Her sol akciğer aynı değildir. Cerrah için bu, sürükleyici bir bilimsel gerilim yaratır: Kitaptaki şema ile ameliyat sahasındaki gerçeklik arasındaki mesafeyi kapatmak.
Bu keşiflerin yarattığı entelektüel sıçrama şudur: Akciğer artık yalnız hava ve kanın buluştuğu bir yer değil; fizik, kimya, hücre biyolojisi ve klinik tıbbın kesişim noktasıdır. Sol akciğerin hikâyesi, disiplinler arası bir hikâyeye dönüşür.
1971’de Hounsfield’in klinik bilgisayarlı tomografi sisteminin ortaya çıkışı, göğüs görüntülemesini de dönüştürür. Akciğer dokusu artık iki boyutlu bir gölge değil, kesitler boyunca izlenebilen bir hacimdir. Sol akciğerde hiler yapıların dizilimi, fissürlerin seyri, periferik nodüllerin yerleşimi, plevral yüzey ve interstisyel desenler çok daha ayrıntılı değerlendirilebilir hâle gelir. Kalp komşuluğu nedeniyle sol alt lobun bazı bölgelerinde oluşan artefaktlar ya da kardiyak hareketin etkileri gibi teknik meseleler bile, sol akciğerin görüntüleme “kişiliği”ne dâhil olur.
Yüksek çözünürlüklü BT, interstisyel akciğer hastalıklarında mikroskobik düzeyin radyolojik yansımasını ortaya koyar; sol akciğerin subplevral alanları, bazal dağılımlar, asimetri paternleri klinik sınıflamada anlam kazanır. Böylece pulmo sinister, hem anatomistin masasında hem radyoloğun ekranında yeniden tanımlanır.
1990’ların başında video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) ile anatomik lobektominin rapor edilmesi, sol akciğer cerrahisinde yeni bir dönemi başlatır. Sol tarafta kalp ve büyük damar komşuluğu, hiler diseksiyonun zorlukları, fissür anatomisinin değişkenliği ve lenf nodu diseksiyonunun teknik incelikleri, minimal invaziv yaklaşımların gelişimini doğrudan şekillendirir. Zamanla robotik sistemler, özellikle sol hiler bölgedeki dar alanlarda eklemli enstrümanların sağladığı hareket serbestliğiyle, pulmo sinister’e “daha kontrollü bir erişim” vaadi sunar. Bu, cerrahinin yalnız teknik değil, bilişsel boyutunu da dönüştürür: anatomi bilgisi, üç boyutlu planlama ve gerçek zamanlı karar verme ile bütünleşir.
Akciğer kanserinde düşük doz BT ile taramanın mortaliteyi azalttığını gösteren büyük çalışmalar, akciğerin “erken yakalanabilir” bir hastalık alanına dönüşmesinde belirleyici olur. Bu gelişme, sol akciğer için somut sonuçlar doğurur: Sol üst lobda periferik nodüller, lingulada sinsi lezyonlar, sol alt lob bazal segmentlerde subsolid odaklar artık daha erken evrede yakalanabilir; cerrahi stratejiler segmentektomi gibi parankim koruyucu yaklaşımlara doğru genişler.
Eş zamanlı olarak moleküler hedefli tedaviler ve immünoterapiler, akciğer kanserinin biyolojik alt tiplerine göre sınıflanmasını güçlendirir. Sol akciğer artık yalnız “yerleşim” değil, tümör mikroçevresi, bağışıklık infiltrasyonu ve genetik sürücüler açısından da değerlendirilir. Bu da pulmo sinister’in hikâyesini bir kez daha değiştirir: organ, hücresel ve moleküler ekosistem olarak düşünülür.
Bugünün en çağdaş anlatısı, akciğeri —ve sol akciğeri— hücre tiplerinin, hücre durumlarının ve doku topografyasının dev bir haritası olarak ele alır. Milyonlarca hücreden derlenen tek hücre RNA dizileme atlasları, sağlıklı ve hastalıklı akciğerde hangi hücrelerin hangi bağlamda değiştiğini yüksek çözünürlükle göstermeyi hedefler. Bu atlas yaklaşımı, sol akciğerin “bölgesel farklarını” da yeni bir düzeye taşır: Aynı hücre tipi, akciğerin farklı bölgelerinde farklı gen ifadesi programları sergileyebilir; kalbe yakın alanların mekanik ve hemodinamik koşulları, bazal–apikal eksen boyunca ventilasyon/perfüzyon farkları, hava yolu dallanmasının mikro-çevresel çeşitliliği gibi etkenler, biyolojinin mekânla birlikte okunmasını zorunlu kılar.
Mekânsal transkriptomik ve mekânsal tek hücre yaklaşımları, “hangi hücre var” sorusunu “nerede, kimin yanında ve hangi doku mimarisi içinde” sorusuna dönüştürür. Pulmo sinister, kalbin komşuluğunda gelişen plevral ve perikardiyal ilişkiler, hiler bölgedeki bronkovasküler demet ve periferdeki alveoler alanların mikro-çevreleriyle, bu mekânsal biyolojinin doğal laboratuvarı gibidir.
Yapay zekâ ise bu hikâyede yeni bir anlatıcı rolü üstlenir: Görüntülemede nodül saptama, malignite risk tahmini, interstisyel desen sınıflaması; bronkoskopide navigasyon ve lezyon hedefleme; cerrahide üç boyutlu rekonstrüksiyon ve kişiye özgü segmental planlama gibi alanlarda, sol akciğer giderek “dijital ikizi” oluşturulabilen bir organ hâline gelir. Bu, keşfin yönünü değiştirir: Artık yalnız yeni bir yapı keşfedilmez; aynı yapı, daha önce görülmeyen bir ölçek ve bağlamda yeniden keşfedilir.
Bronkopulmoner displazi (BPD), özellikle akut solunum sıkıntısı nedeniyle oksijen tedavisi veya mekanik ventilasyon alan prematüre bebekleri etkileyen kronik bir akciğer hastalığıdır. BPD, akciğer dokusunun anormal gelişimi ile karakterize olup akciğerlerde iltihaplanma ve skarlaşmaya yol açar. BPD’li bebekler genellikle uzun süreli solunum güçlükleri yaşar ve yenidoğan döneminden sonra sürekli solunum desteğine ihtiyaç duyabilir.
BPD’nin kesin nedeni çok faktörlüdür ve aşağıdakiler de dahil olmak üzere çeşitli faktörleri içerir:
Normal akciğer gelişiminde, alveolarizasyon (alveol oluşumu) ve vaskülarizasyon (kan damarlarının gelişimi) geç gebelik ve erken postnatal yaşam sırasında meydana gelen kritik süreçlerdir. BPD’li bebeklerde bu süreçler akciğer hasarı, inflamasyon ve mekanik solunum desteği ihtiyacı nedeniyle bozulur. Bu da daha az sayıda, daha büyük alveol, bozulmuş gaz değişimi ve anormal akciğer gelişimi ile sonuçlanır.
BPD tanısı öncelikle uzun süreli oksijen tedavisi ve/veya mekanik ventilasyon gerektiren prematüre bir bebeğin klinik geçmişine dayanarak konur. Yaygın bir tanım şunları içerir:
BPD’nin yönetimi akciğer hasarını en aza indirmeye, solunum desteğini optimize etmeye ve komplikasyonları önlemeye odaklanır.
2. Farmakolojik tedavi:
BPD’li bebeklerin uzun vadeli prognozu, durumun ciddiyetine bağlı olarak değişir. Birçok bebek sonunda solunum desteğini bıraksa da, aşağıdakiler de dahil olmak üzere uzun vadeli solunum sorunları yaşayabilirler:
1967 – İlk Tanım:
1970’ler – Mekanik Ventilasyondaki Gelişmeler:
1980’ler – Sürfaktan Tedavisinin Tanıtımı:
1990’lar – BPD’nin Yeniden Tanımlanması:
2000’ler – “Yeni BPD” Kavramı:
2006 – Güncellenmiş Konsensüs Tanımı:
2010’lar – Önleme ve Yönetim Stratejilerine Odaklanma:
2020’ler – Ortaya Çıkan Tedaviler ve Devam Eden Araştırmalar:
Dr. Stephen Porges tarafından 1994 yılında geliştirilen Polyvagal Teori, vücudun strese verdiği tepkiyi ve bu tepkilerin vagus sinirinden nasıl etkilendiğini anlamaya yönelik bir çerçevedir. “Polyvagal” terimi, birçok anlamına gelen “poly” (πολύ) ile vagus sinirini ifade eden “vagal” kelimelerini birleştirerek, teorinin bu sinirin duygusal ve fizyolojik düzenlemeyi etkilediği çoklu yollara yaptığı vurguyu göstermektedir.
Latince “dolaşan” anlamına gelen “vagus” kelimelerinden türetilmiştir. Bu, vagus sinirinin vücuttaki geniş dağılımını yansıtmaktadır. Onuncu kraniyal sinir olan vagus siniri, otonom sinir sisteminde kritik bir rol oynar ve diğer işlevlerin yanı sıra kalp atış hızını, sindirimi ve solunum hızını etkiler.
Polivagal Teori, Stephen Porges tarafından otonom sinir sistemi üzerine yaptığı çalışmaların bir parçası olarak, özellikle vagus sinirinin farklı dallarının fizyolojik durumumuzu ve psikolojik tepkilerimizi nasıl etkilediğine odaklanarak ortaya atılmıştır. Bu teoriden önce, otonom sinir sistemi esas olarak sempatik sistem (savaş ya da kaç tepkilerini harekete geçiren) ve parasempatik sistem (dinlenme ve sindirimi teşvik eden) açısından anlaşılıyordu. Porges’in teorisi, vagus sinirinin ventral dalı aracılığıyla sosyal katılım davranışlarını nasıl desteklediğini, dorsal dalının ise hareketsiz kalma veya kapanma tepkilerini nasıl tetikleyebileceğini vurgulayarak yeni bir boyut ekledi.
Teori ilk olarak Porges’in kalp atış hızı değişkenliği (HRV) ve bunun duygu ve stresle bağlantısı üzerine yaptığı araştırmadaki gözlemlerinden ortaya çıkmıştır. Zaman içinde Polyvagal Teori psikoloji, psikoterapi ve klinik araştırmalar gibi çeşitli alanlarda uygulanmış ve fizyolojik durumlar ile duygusal deneyimler arasındaki bağlantıya dair içgörüler sunmuştur.
Stephen Porges’un kalp atış hızı değişkenliği (HRV) ve bunun duygu ve stresle bağlantısı üzerine yaptığı araştırma, Polyvagal Teorisinin temel taşlarından biridir. HRV, otonom sinir sisteminden etkilenen kalp atışları arasındaki zaman aralığındaki değişimin fizyolojik olgusunu ifade eder. Porges’un HRV’ye ilişkin görüşleri, bedensel durumların duygusal ve psikolojik esenliği nasıl etkilediğine dair daha derin bir anlayış sağlamıştır.
Porges, vagus sinirinin parasempatik etkileri yoluyla kalp atış hızını yavaşlatmak için hareket ettiği “vagal fren” kavramını ortaya atmıştır. Bu mekanizma, fizyolojik durumda sosyal katılımı ve stres iyileşmesini destekleyen hızlı ayarlamalara olanak tanır. Polivagal Teorinin önemli bir yönü, HRV analizi ile değerlendirilen vagal tonun farklı durumlarının duygusal düzenleme ve stres duyarlılığı ile nasıl ilişkili olduğudur.
HRV, vagus sinirinin ve buna bağlı olarak tüm parasempatik sinir sisteminin işlevsel durumunun bir göstergesi olarak kabul edilir. Daha yüksek HRV tipik olarak sosyal olarak etkileşime girme, duygusal olarak düzenleme ve çevresel zorluklara esnek bir şekilde yanıt verme konusunda daha büyük bir yeteneğe işaret eder. Tersine, daha düşük HRV stres, anksiyete ve daha zayıf duygusal düzenleme yetenekleri ile ilişkilidir.
Porges’in HRV üzerine yaptığı çalışmalar hem klinik hem de klinik olmayan ortamlarda etkili olmuştur. Örneğin, HRV stres seviyelerini ve kardiyovasküler hastalık riskini değerlendirmek için bir teşhis aracı olarak kullanılmaktadır. Psikoterapide, HRV ölçümleri danışanın duygusal durumunu ve esnekliğini ölçmeye yardımcı olarak terapötik sonuçları iyileştirmek için bir biofeedback mekanizması sağlar.
Stephen Porges, psikoloji alanındaki doktorasını Maryland Üniversitesi’nden almıştır. Kariyeri boyunca birçok prestijli kurumda görev yapmıştır. Chapel Hill’deki Kuzey Carolina Üniversitesi’nde ve Chicago’daki Illinois Üniversitesi’nde eski bir psikiyatri profesörüdür. Porges ayrıca Chicago’daki Illinois Üniversitesi’nde Beyin-Beden Merkezi’ni kurmuştur. Halen Kinsey Enstitüsü’nde Seçkin Üniversite Bilim İnsanı ve Chapel Hill’deki North Carolina Üniversitesi’nde emeritus profesör olarak görev yapmaktadır.
Hapşırığı Tutmanın Tıbbi Sonuçları: Ciddi Riskler ve Olası Komplikasyonlar
Hapşırma, solunum yollarındaki irritanlara karşı organizmanın doğal bir savunma mekanizmasıdır. Ancak sosyal ortamlarda özellikle bastırılmaya çalışılan bu refleks, nadiren de olsa ciddi tıbbi sonuçlara yol açabilir. Hapşırığı tutmak; yani ağzı ve/veya burnu kapatarak hava çıkışını engellemek, vücutta yüksek basınç oluşmasına neden olur. Bu durum başta kulak, sinüs ve damar sistemleri olmak üzere çeşitli organ sistemlerini olumsuz etkileyebilir.
Basınç ve Kulak Yaralanmaları
Hapşırık sırasında oluşan ani hava basıncı yaklaşık 100 mil/saat (yaklaşık 160 km/saat) hızla dışarı atılmak istenir. Eğer bu çıkış yolu engellenirse, bu basınç başta östaki borusu olmak üzere kulak yapıları üzerine yönlenebilir. Tıbbi literatürde hapşırığın bastırılması sonucunda timpanik membranın (kulak zarı) rüptüre (yırtılma) uğradığı vakalar belgelenmiştir. Bu durum ani ve şiddetli kulak ağrısı, işitme kaybı ve vertigo (baş dönmesi) gibi şikâyetlerle kendini gösterebilir.
Kardiyovasküler ve Nörovasküler Riskler
Hapşırığı tutmak, intratorasik (göğüs içi) ve intrakraniyal (kafaiçi) basınçları artırabilir. Bu artış, özellikle arteriyel tansiyonda ani yükselmelere neden olabilir. Bu durum, beyin damarlarında mikrokanamalara, hatta nadiren de olsa damar rüptürüne bağlı inmelere sebebiyet verebilir. Ayrıca bu basınç artışı, sinüs ameliyatı geçirmiş bireylerde orbita (göz çukuru) içine hava kaçışına neden olabilir. Bu durum göz çevresinde ağrı, ödem ve geçici görme bozukluklarına yol açabilir.
Kas-İskelet Sistemi ve Diyafram Hasarları
Hapşırığın engellenmesi, özellikle boyun ve göğüs bölgesindeki ani kas kasılmaları nedeniyle servikal omurga üzerinde anormal kuvvetlerin oluşmasına neden olabilir. Literatürde, bastırılmış hapşırık nedeniyle boyun omurlarında kas zorlanmaları ve hatta servikal disk hernisi vakaları bildirilmiştir. Ayrıca diyaframa binen ani basınç, karın içi organlarda da geçici travmalara yol açabilir.
Ekstrem Durumlar: Kalp Krizi Riski
Hapşırık bastırıldığında vagus sinirinin ani uyarılması sonucu kalp ritminde bozulmalar yaşanabilir. Bu durum bradikardi (kalp hızının yavaşlaması) ya da nadiren kardiyak arrest (kalp durması) ile sonuçlanabilir. Özellikle altta yatan kardiyovasküler hastalıkları olan bireylerde bu risk daha da artmaktadır.

Barbara Marder’a üç yıl önce akciğer kanseri teşhisi konulduktan sonra, sağ ciğeri alındı. Barbara kemoterapiye başlayarak hayatına devam etmeye çalıştı.

73 yaşındaki Marder:
” Her şeyin düzeleceğini umuyordum; çocuklarım için zorluk oluşturmayacak ve torunlarımın büyümelerini görebilecektim “dedi.
Fakat bir yıl sonra kötü haber geldi: Kanser geri dönmüştü ve bu kez diğer ciğerinde ortaya çıkmıştı. Hastalığının amansız olduğunu bilen Marder; hayal kırıklığına uğradığını söylüyor.
Ancak Marder asla vazgeçmedi. Derhal araştırmaya başladı. Ve Baltimore’deki John Hopkins Kanser Merkezi’nde yeni bir kanser tedavi yöntemi olan “bağışıklık artırıcı terapi”nin test edildiğini gördü.
Bilim insanları yıllardır bu yöntemi deniyorlardı. Sonuç olarak da; kendi bağışıklık sistemimiz sağlığımıza yönelik her türden tehditle savaşabilir kanısına ulaşıyorlardı. O halde neden kanserle de savaşamasın? Fakat hiçbir şey çalışır gözükmüyordu.
Brahmer bunun bugüne kadar tamamen boşa bir çaba olarak kaldığını söylüyor. Ancak bilim insanları artık bir yol bulmuşlardı. Brahmer bulunan bu yolu şöyle tanımladı: “Buluş; “kontrol noktası inhibörleri” olarak adlandırılan bir terapidir.”
“Kontrol noktası inhibitörleri” kanseri aktifleştiren “anahtarı” engelleyerek kanserin “görünmezlik pelerinini” ortadan kaldıran ilaçlardır. Brahmer kontrol noktası inhibitörlerinin bu görünmezlik pelerinini engelleyen ya da hastalığın kalkanına karşı mücadele eden ilaçlar olduğunu ve dolayısıyla da kanserin bağışıklık sisteminden gizlenemediğini söylüyor. Ve işin sevindirici yanı ise; bu ilaçlar deri kanserinin ölümcül bir türü olan kara tümörler gibi tümörleri yokederek bazı hastalarda gerçekten de işe yarıyordu.

Brahmer, ilaçların; böbrek kanseri, mesane kanseri, baş ve boyun kanseri, lenfoma ve hatta göğüs ve akciğer kanseri gibi birçok kanser türünün tedavisinde işe yarıyor.
Kanser hastası Marder, Brahmer’in akciğer kanseri için kontrol noktası inhibitörlerinin test aşamasına gönüllü oldu. İnfüzyonun başlamasından haftalar içerisinde Marder’in sol akciğerindeki tümör yokolmaya başladı. Ancak kontrol noktası inhibitörleri; bağışıklık sistemi sağlıklı hücrelere saldırdığında ciddi yan etkilere sebep olur; ki bu durum oldukça tehlikelidir ve bazen organlarda hayati tehlikeler oluşmasına sebep olabilir. Fakat şimdiye kadar bu durum pek nadir gözüktü. Tedavi, çoğu hastada biraz yorgunluğa sebep oluyor, bazılarında ise kaşıntılı dökülmeye sebep oluyor. Fakat kemoterapi ile kıyaslandığında birçok durum için daha hafif geçiyor.
diyor Brahmer…
Fakat önemli bir soru da kafaları kurcalıyor; bu ilaçlar ne kadar süre boyunca işe yarayacak? Geleneksel kemoterapi zaman içerisinde sık sık olarak işe yaramaz hale geliyor. Tedavi süreci hastaya, kanser tipine ve tanı aşamasına bağlı olarak değişiklik gösteriyor. Fakat şimdiye kadar; kontrol noktası inhibitörlerinin çok uzun bir süre boyunca işe yarar bir durumda olduğu gözlendi, hatta standart kemoterapiye artık cevap vermeyen hastalarda bile. Yine de ne kadar uzun bir süre boyunca işlevsel olacağı ise henüz bilinmiyor. Fakat Brahmer; şimdiye kadar ki durumun oldukça umut verici olduğunu söylüyor. Marder tedaviye başladığı tarihten bir yıl sonra “check-up” için geri gittiğinde, kansere dair hala hiçbir işaret yoktu. Fakat bir başka büyük sorun ise bu ilaçların fiyatına dairdi. İlaçların fiyatı oldukça pahalı; her sefer için 120.000 dolardan daha fazla bir fiyat ödenmesi gerekiyor. New York’taki Memorial Sloan Kettering Canser Merkezi’nde bulunan Sağlık Plan ve Sonuç Merkezi Müdürü Dr. Peter Bach; kanser bağışıklık artırıcı terapinin oldukça heyecan verici bir çalışma olduğunu söylüyor.

Öte yandan Brahmer; bağışıklık sistemimizin zamanla bir hafıza geliştirebildiğini söylüyor. Belirli bir süre sonra -eğer başarılabilirse-, hastalar ilacı bıraksalar dahi bağışıklık sisteminin geliştirdiği hafıza neticesinde, T- hücreleri tümörlerle nasıl savaşacaklarını hatırlayabilecek ve kanserin yayılmasını durdurabilecekler. Brahmer; böylelikle de T-hücreleri tedavi olmadan da kanseri kontrol altında tutabilecek diyor. Brahmer bu durumu Marder için deneyebilir. Fakat şimdilik Marder her 2 haftada bir tedavi için Brahmer’in yanına geliyor ve çalışmanın gönüllüsü olduğu için de para ödemiyor.
Araştırmacılar tedaviyi daha da kişiye özgü hale getirmeye çalışıyorlar. Kimin yalnızca bir kontrol noktası inhibitörüne ihtiyacı var? Kimin bir kombinasyona ihtiyacı var? Bunlar cevaplandırılmaya çalışılıyor.
Kaynak:
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.