Bütün bu haberleri İstanbul’daki evden izlerken, Japonya’ya döndüğümde oradaki ışınımdan ne kadar etkileneceğimi merak ediyor, o yüzden Çernobil kazasına dair sağlık araştırmalarına göz gezdiriyordum.
Çernobil kazasından en ağır şekilde etkilenenler benim gibi çevre illerin sakinleri değil, kazadan hemen sonra olay yerine sevk edilen acil müdahale ekipleri idi. Nükleer reaktördeki yangını söndürmek için pek az koruyucu donanım ile reaktörün içlerine kadar girmiş, hem vücut dışından, hem de radyoaktif gazlar soluyarak vücut içinden güçlü ışınıma maruz kalmışlardı.

Şekil 3. Santraldeki bir elektrik işi üzerinde çalışan işçiler. Işımadan korunmak için giydikleri özel kıyafetler, işlerini daha da zorlaştırıyor (Fotoğraf: TEPCO)
Çernobil kazasının ilk gününde acil müdahaleye katılan 600 kişiden 134’ü aşırı ışınımdan kaynaklanan ve sindirim sistemini, sinir sistemini, cildi ve bilhassa kemik iliğini etkileyen “akut ışınım sendromu”na yakalanmış, bunların 28’i ölmüştü. Fukuşima kazasına müdahale edenler ise daha şanslıydı: Koruyucu elbiseler kullanılarak (Şekil 3) ve çevredeki ışınım seviyesi sürekli izlenerek işçilerin ışınım maruziyeti sınırlandı ve hiçbir işçi akut ışınım sendromu geliştirmedi. Bununla birlikte, ölümcül miktarda olmasa da maruz kaldıkları ışınımın etkilerinin ileride görülmeyeceğinin garantisi yok.
Reaktördeki yangın acil müdahale ekiplerinin canları pahasına söndürüldükten sonra Çernobil santrali ve çevresinde yıllar sürecek bir temizlik başlatılmıştı. Bu temizlik işinde çalışan yüz binlerce işçiye her yıl ücretsiz muayene imkânı sağlanarak sağlık durumları gözlenmişti. Ancak her bir işçinin ne kadar ışınıma maruz kaldığı bilinmiyor ve bu da bilimsel incelemeleri güçleştiriyor. Yine de, çevreye yayılmış radyoaktif madde zamanla bozunarak azaldığından, kazadan hemen sonraki yıl çalışan işçilerin, daha sonraki yıllarda çalışan işçilere oranla daha çok radyoaktif ışınıma maruz kaldıkları ve ışınımdan daha çok etkilenmiş olacakları varsayılıyor. Bu varsayımla yapılan araştırmalarda, bölgede 1986 yılında çalışanlardaki kan kanseri görülme oranının, 1987 yılında çalışanlarınkinin iki katı olduğu bulunmuş. Öngörülen ışınım dozuna bağlı bu fark, gayet anlamlı. Buna ek olarak, kazadan 1993 yılına kadar izlenen 168.000 Rus işçinin 48’inin kan kanserine yakalandığı biliniyor. Tabii bu sayı kendi başına bir şey ifade etmiyor, çünkü nükleer kaza olmadan da kan kanseri olduğuna göre bu vakaların kazaya bağlı olduğunu nereden bileceğiz? Onun için araştırmacılar bu oranı 1990-1995 arasındaki Rusya nüfusunun kan kanseri oranına kıyaslıyor ve ondan da yüksek olduğunu buluyorlar.
Yani bölgede kazadan sonraki yıllarda çalışan işçilerde toplumdakinden yüksek oranda kan kanseri görüldü. Bunun muhtemel sebebi, yerde bulunan sezyum-137 gibi radyoaktif maddelerin ışınımı idi. Ancak Çernobil kazası sırasında buharla çevreye bir de iyot-131 yayılmıştı. İyot-131’in yarı ömrü 8 gün; yani her 8 günde bir çevredeki iyot-131 miktarı kendiliğinden yarılanıyor, kısa zamanda neredeyse sıfırlanıyor. Ama eğer bu madde solunursa, önce kana karışıyor, sonra da iyodu alıkoyan bir organ olan tiroit bezinde birikiyor ve tiroit kanserine sebep olabiliyor.

Şekil 4. Fukuşima kazasının ardından topraktan ölçülen sezyum-137 değerleri. Kırmızı ve sarı alanlar yüksek, yeşil alanlar orta, mavi alanlar ise düşük seviyeleri gösteriyor. Beyaz alanlar (meselâ santral çevresindeki yasak bölge) ölçüm yapılmamış alanlardır. İitate ve İvaki şehirleri radyoaktif serpintiden çok etkilenen şehirler. Benim oturduğum Vako şehri ise serpintinin güney sınırında bulunuyor.
Temizlik işçilerinde yapılan taramalarda tiroit kanserine rastlanmadı. Ama bu hastalığın Çernobil kazası sırasında orada büyüyen çocukları vurduğu kısa zamanda ortaya çıktı. Kazanın üstünden sadece 5 yıl geçmesiyle önce Ukrayna’daki, sonra Belarus’taki ve nihayet Rusya’nın radyoaktif serpinti altında kalmış bölgelerindeki çocuklarda yüksek tiroit kanseri oranları bildirilmeye başlandı. Bu üç ülkede 1992-2000 arasında 4.000 çocukta tiroit kanseri saptandı. Bu sayı ne kadar çarpıcı da olsa tiroit kanserlerinin radyoaktif serpintiye bağlı olduğunu ispatlayamayacağından, başka bir araştırma daha yapıldı: 107 tiroit kanseri vakasının, kaza esnasındaki yaşları ve yerlerine göre ne kadar iyot-131’e maruz kalmış olabilecekleri hesaplandı. Bu tahlillerin sonunda, daha yüksek miktarda iyot-131’e maruz kalmış çocukların tiroit kanseri geliştirme ihtimalinin daha yüksek olduğu görüldü. Bu doz-etki ilişkisi, bölgedeki çocuklardaki tiroit kanserinin iyot-131 serpintisine bağlı olduğuna dair güçlü bir delil sağladı.
Fukuşima’ya dönelim. Kazanın üzerinden daha bir yıl geçmemişken ortaya uzun dönem etkilerinin çıkmasını bekleyemeyiz, ancak Çernobil’den gelen bilgilerden bazı kestirmelerde bulunabiliriz. Meselâ, nükleer reaktör enkazında aylardır çalışmakta olan işçilerin bir kısmının kan kanserine yakalanacağını öngörebiliriz. Bunun için tıp dergilerinden birinde, bu işçilerden kan örneği alınması ve dondurularak saklanması önerildi. İleride kan hastalığı nedeniyle kan nakli gerekirse, işçinin bu kendi sağlıklı kan örneği çok işe yarayabilir.
Aynı şekilde, iyot-131’e maruz kalan bazı çocukların tiroit kanserine yakalanacağını tahmin edebiliriz. Gerçi mart ayı sonunda bölgede taranan 1.080 çocuğun hiçbirinde ciddi bir etkilenme tespit edilmedi. Ama buradaki ciddi etkilenme sınırının neye göre çizildiği belli değil. Meselâ aynı ölçümler Norveç’te yapılsaydı, oradaki doz Japonya’dakinin onda biri olduğundan o çocuklara koruyucu olarak potasyum iyodür hapları sağlanacaktı. Bu haplar tiroit bezine zararı nasıl önlüyor? Şöyle: O kadar çok iyot içeriyorlar ki tiroit bezi tıka basa iyotla doluyor ve artık etrafta radyoaktif iyot olsa da onu ememez hâle geliyor.
Endişe yaratan diğer bir kirleten ise kaza sırasında buharlaşarak çevreye yayılan sezyum-137. Bu maddenin genişçe bir alana yayıldığını bu ay öğrendik (Şekil 4). Üstelik yarı-ömrü 30 yılı aştığından, iyodun aksine, kısa sürede kendiliğinden bozunmuyor. Sezyumun çevrede bulunması önemli çünkü kimyevi yapısı vücudumuzda bolca bulunan potasyumunkine benziyor. O kadar ki vücudumuz potasyum yerine sezyumu alıp kullanabiliyor. Eğer etrafta radyoaktif sezyum atomları bulunursa, vücudumuza kolaylıkla girebilir ve oradan çıkmayabilir, ve zamanla zararlı ışınım yayarak etrafındaki hücrelerin kanserleşmesine sebep olabilir. Meselâ köpeklere damar yoluyla verilen tek bir sezyum-137 klorür dozu birkaç organda, bazıları kötücül (kanserleşen) olmak üzere, ur oluşumuna sebep oluyor.
Benzeri bir durum stronsiyum-90 için geçerli: Yarı-ömrü 29 yıl olan bu radyoaktif maddenin yapısı, kemiklerimizde bolca bulunan kalsiyumunkine benzediğinden vücuda girdiğinde kemiğe yerleşip hem kemik dokusuna, hem de kan yapımı için önemli olan kemik iliğine zarar verebilir. Nitekim stronsiyum-90 hayvan deneylerinde kemik kanserine sebep oluyor.
Ancak dikkat: Bu saydıklarım, ya doğrudan yüksek dozda ışınıma doğrudan maruz kalanlarda, ya da radyoaktif maddeleri gıda yoluyla alıp belirli dokularında biriktirerek o dokuları yoğun ışınıma maruz bırakanlarda görülüyor.
Peki bunlar olmasa da, sadece yerde bulunan radyoaktif madde, uzun vadede bir sağlık sorununa yol açar mı? Çernobil sonrasında buna dair sistematik bir çalışma yapılmadığından bu sorunun cevabı şimdilik kesin olarak verilemiyor. Bunun yerine tıbbi Röntgen cihazı ile çalışarak düzenli olarak düşük dozda ışınıma maruz kalanların takibine bakıldığında bu kişilerin kanser oranlarının normalin çok az üstünde olduğu görülüyor. Bazı araştırmacılar düşük dozda ışınımın etkisinin muhtemelen çok düşük olduğundan, ne çalışma yapılırsa yapılsın, sigara gibi daha ciddi kanser sebeplerinin etkilerinden kolaylıkla ayırt edilemeyeceğini iddia ediyor.
Ancak Çernobil’den sonra yapılamayan o araştırma belki de şimdi gerçekleştirilebilir:
Fukuşima kazasından etkilenenlere daha iyi sağlık hizmetleri götürülebilmesi amacıyla Japon Meclisi 1.2 milyar dolarlık bir sağlık ve araştırma bütçesini onayladı. Prof. Seici Yasumura yönetimindeki araştırmacılar bu 30 yıllık çalışmaya, Fukuşima kazazedelerine 12 sayfalık bir anket doldurtarak başladı. Bu anketle her bir kazazedeye kazadan sonra 15 gün boyunca saat saat nerede kaldıkları, ne yiyip ne içtikleri soruldu. Bu verilerle her bireyin ne kadar ışınıma maruz kaldığı kestirilecek, sağlık durumu yakından takip edilecek. Bunun yanı sıra, Çernobil’deki durumdan yola çıkılarak 18 yaşından küçük herkes tiroit muayenesine tâbi tutulacak, hamilelerin de sağlığı yakından izlenecek. Böylece, ışınım ile hastalıklar arasındaki ilişki araştırılacak.
Belirtildiği gibi yapılabilirse bu çalışmaların düşük dozdaki radyoaktif ışınımın da insan vücudu üzerindeki uzun dönem etkilerini aydınlatabileceğini düşünüyorum.
Bütün bunların yanı sıra, bölgedeki insanların, özellikle de çocukların, tsunamiye bağlı can, mal ve iş kaybına, göç sonrası kalabalık yaşantıya, gıda sıkıntısına ve gelecek kaygısına bağlı ruhsal bozukluklar geliştirmesi de beklenmeli. Bunları da uzun zamanda daha iyi anlayabileceğiz.