İçeriğe geç
Gastroenteroloji

Mirizzi Sendromu

ab79-4229-8929-

1. Tarihsel Arka Plan ve Etimoloji

Mirizzi sendromunun modern tibbi literatürde izi sürdürülebilen ilk tanimlamasi 1905 yilinda Alman cerrah Hans Kehr tarafindan yapilmiştir. Kehr, karaciger kanalinin dis basisina bağli kismi tikaniklik olgularini rapor etmiş ve bu durumun uzun süreli tas impaksiyonu ile ilişkisini ortaya koymuştur. 1908 yilinda ise Ruge, sarılik ile birlikte seyreden bu obstrüktif tabloyu daha ayrintili bir biçimde tasvir etmis ve safra yollarinin ekstrinsik kompresyonu kavramini klinik pratiğe yerleştirmiştir.[1]

Bu erken tanimlamalara rağmen, sendrom bugün kullanilan adini, Arjantinli cerrah Pablo Luis Mirizzi’den (1893-1964) almaktadir. Córdoba Üniversitesi’nden 1915 yilinda mezun olan Mirizzi, 1931 yilinda Üçüncü Arjantin Cerrahi Kongresi’nde operatif kolanjiografi tekniğini sunarak uluslararasi taninirlik kazanmiştir.[2] 1931’de ilk operatif kolanjiografiyi gerçekleştiren Mirizzi, bu yöntemle safra kanallarinin cerrahi sirasinda gerçek zamanli görüntülenmesini mümkün kilmiş ve bu teknik “mirizzigrafi” olarak anilmaya başlanmiştir. 1942 yilinda operatif kolanjiogramlarda safra akiminin bozulduğunu gözlemleyerek “Mirizzi işareti”ni tanimlamiştir.[3]

Mirizzi, 1940 yilinda hepatik kanal sendromu olarak tanimlanan bu durumu ilk kez ayrintili olarak tanimlamiş, ancak sendromun adini kazandigi asil yayin 1948 tarihlidir. Bu tarihsel yayinda Mirizzi, kolesistit ve koleliyazis bağlaminda karaciger kanalinin mekanik obstrüksiyonunu tanimlamiş ve safra kesesi infundibulumundaki inflamasyonun ortak hepatik kanalda bir “kas sphinkteri” kasilmasina yol açtiğini öne sürmüştür.[4] Günümüzde hepatik kanalda bir sphincter bulunmadiği bilinmekle birlikte, Mirizzi’nin temel gözlemi — yani impakte kalmis bir kalkülüsün komsu safra kanalini disaridan kompresyonu — modern patofizyolojik anlayişin temelini oluşturmaktadir.

1950 yilinda Behrend ve meslektaşlari, Annals of Surgery‘de yayimladiklari makalede kolesistobiliyer fistülü olan üç olgu sunmuş ve bu olgulardan birinin çift fistül içerdiği — hem safra kanali hem duodenum ile iletişimli — ilk Tip V Mirizzi sendromu tanimi olarak kabul edilmektedir.[5] 1975’te Corlette ve arkadaşlari kolesistokoledokal fistülleri iki tipe ayiran ilk siniflandirmayi geliştirmiş, 1982’de McSherry ve arkadaşlari ERCP bulgularina dayali iki tip siniflandirmayi önermiştir. 1989’da Csendes ve arkadaşlarinin dört tipe ayiran kapsamli siniflandirmasi günümüze dek en yaygin kullanilan sistem olarak kalmıştir.[6]

Etimolojik Not

“Mirizzi” soyadi, İtalyan kökenli Arjantinli cerrah Pablo Luis Mirizzi’ye atfedilmiştir. Sendromun adlandirilmasi, 1948 tarihli tarihsel yayinin ardindan uluslararasi literatürde yerleşerek, komplike safra taşi hastaliğinin bu özgün klinik varliğini ifade etmek için standart bir terim haline gelmiştir.

2. Epidemiyoloji

Mirizzi sendromu, safra taşi hastaliğinin nadir görülen ancak klinik olarak son derece önemli bir komplikasyonudur. Genel populasyon içindeki prevalansi, safra taşi olan bireylerin yaklaşik %0,1 ile %1,4’ünde görülmektedir.[7] Kolesistektomi yapilan hastalar arasinda ise bu oran %0,7 ile %2,5 arasinda değişmektedir.[8] Bölgesel farkliliklar önemli olup, gelişmiş ülkelerde insidans %1’in altindayken, Latin Amerika ülkelerinde daha yüksek oranlar rapor edilmektedir; özellikle Meksika’da %4,7 ve Şili’de %5,7’lik insidanslar bildirilmiştir.[9]

Hastaliğin demografik dağilimi belirgin özellikler sunmaktadir. Ortalama yaş 53 ile 70 yil arasinda değişmekle birlikte, hastaliğin her yaşta görülebileceği unutulmamalidir.[10] Cinsiyet dağilimi açisindan kadın hastalar vakalarin yaklaşik %70’ini oluşturmaktadir; bu durum safra taşi hastaliğinin genel olarak kadınlarda daha yaygin olmasiyla ilişkilendirilebilir.[11] Mirizzi sendromlu hastalarda safra taşi hastaliği öyküsünün ortanca süresi 29,6 yil olarak rapor edilmiş, bu da sendromun kronik ve uzun süreli bir sürecin ürünü olduğunu düşündürmektedir.[12]

Csendes siniflandirmasina göre tiplerin dağiliminda Tip I en sık görülen formdur (%10,5-78). Tip II vakalar %15-41 oraninda, Tip III %3-44 arasinda, Tip IV %1-4 arasinda bildirilmiştir. Tip V ise diğer tiplerle birlikte %29 oraninda görülebilir.[13]

3. Etiyoloji ve Patofizyoloji

Yorum Yaz