“Dilimin Ucunda” Anlarını Neden Yaşarız ve Nasıl Engelleriz?

Hepimizin başına geliyordur. Konuşmanın tam ortasında, aniden sözcük hazinenizin duvarına çarparsınız. Ve “Neydi bu kelime?” diye düşünmeye başlarsınız. Aslında kelimeyi biliyorsunuzdur ancak bir türlü söyleyemezsiniz. Orada, dilinizin ucuna gelmiş ve yapışıp kalmış haldedir.

İşte bu durumun bilimsel bir ismi var; — tip of the tongue syndrome– dilimin ucunda sendromu. İlk olarak 1890 yılında psikolog William James tarafından isimlendirilen bu sendromun birçok dilde kendine has bir ifadesinin olması; sendromun birçok kültürde yaşandığının da göstergesi aslında. Örneğin; Koreliler bu durumu karşılayan ifade olarak“dilimin ucunda parlıyor” kelime grubunu kullanırken, Estonyalılar bu durum için “dilimin üstünde” ifadesini kullanırlar.

Neden “Dilimin Ucunda” Durumları Meydana Gelir?

Düşünceleri kelimelere dönüştürme işi; oldukça kolay gerçekleştirdiğimizden genellikle basite alınan fakat esasında oldukça karmaşık bir süreçtir. Beyniniz, soyut kavramlardan oluşan düşünceleri önce kelimelere dönüştürür ve ardından bunları uygun seslerle eşleştirir. İşte konuşuyorsunuz. “Dilimin Ucunda” durumlarında ise bu süreç kesintiye uğrar. Normalde kelime hatırlama işi oldukça hızlı ve kolay gerçekleşir ancak “dilimin ucunda” anlarında, sistem çöker ve sıkışıp kalırsınız.

Bu durum sözcüksel hatırlamada geçici bir bozulmanın meydana geldiği psikolinguistik bir süreç olabilir. Bazı araştırmacılar, söz konusu fenomeni;  hafıza çağırma sürecini çarpıklığa uğratan bir şey olarak tanımlıyorlar. Bazıları ise “dilimin ucunda” anlarının; beyindeki hatırlama sürecinin anlık çöküntülerinde ortaya çıkan his olarak tanımlıyorlar.

Geçmişte yapılan çalışmalar; 18 ila 22 yaş aralığındaki insanların “dilimin ucunda” anlarını haftada bir veya iki defa yaşadıklarını, buna karşın daha yaşlıların (65-75 yaş arası) haftada iki veya daha fazla yaşadıklarını ortaya koyuyor. Yaşlanma, uyku eksikliği, anksiyete, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı gibi etkenler, fiziksel ve bilişsel sağlığı olumsuz etkilediğinden, “dilimin ucunda” anlarının yaşanma sıklığı da bu durumlarda daha sık görülür.

Bir şeyi hatırlamaya çalıştığınızda, beyniniz hafıza bağlantılarınızı arar ve hipokampus ve diğer beyin bölgeleri “şifrelenmiş” hafızalara erişim sağlamak üzere beraber çalışır. Uzun süreli hafıza, kısa süreli hafızaya göre daha sağlamdır. Yani iki gün önce öğle yemeğinde ne yediğinizi hatırlamak, lise mezuniyetinizi hatırlamaktan daha zordur.

Öte yandan, bir hafızanız üzerinde uzun süre düşünmezseniz, bu hafızayı sonradan hatırlamak daha güç bir hal alır. Yani beyninizde bir yerlerde bu hafıza duruyordur ancak bir süredir onunla ilgili bir bilgiyi kullanmadığınızdan biraz “tozlanmıştır”.

Beyin, etkinliğine bağlı olarak bilgiyi önem sırasına göre koyan bir oda gibidir. Bu odada da “kullan ya da kaybet” prensibi uygulanır. Örneğin telefon numaraları; onları artık hafızanızda tutmanız gerekmez çünkü artık telefonlarınızda kayıtlıdır. Dolayısıyla telefon numaraları hafızanızda önem sırasının gerilerinde bir yerde konumlandırılır. 2015’te Nature‘da yayımlanan biraraştırma; hafızamızın içerisine daha sonra belki kullanılır diye önemsiz bilgi depoladığı bir tür “ne olur ne olmaz klasörü”olduğunu ileri sürüyor. Dolayısıyla artık kullanmadığımız kelimeleri bir süre sonra neden unuttuğumuza dair bu durum bir açıklama getirebilir.

Öte yandan “dilimin ucunda” sendromu her ne kadar yaygın olsa da bu mental sürecin neden kesintiye uğradığı tam anlamıyla bilinmiyor. Ancak yapılan bir başka araştırma “dilimin ucunda” durumlarını kafein alımıyla ilişkilendiriyor.  Söz konusu araştırmada katılımcılara 200 mg kafein ya da kafein için plesebo etkisi oluşturan bir madde veriliyor. Araştırma sonuçları; kafein alan grupta “dilimin ucunda” durumlarını daha fazla deneyimlediklerini ortaya koydu. Sonuçlar, kafeinin, adenozin reseptörlerinde tetikleme oluşturarak fonolojik hatırlama sistemindeki kısa süreli plastisite etkisini arttırıyor.

Öte yandan, sinir bozucu bir biçimde hatırlanmaya çalışılan kelime üzerinde daha fazla düşündükçe, ondan giderek uzaklaşırız. Ancak google’ın kelime tamamlama ya da ilişkilendirme ağı sayesinde bu kelimeyi bazen kolaylıkla da bulabiliriz. Kanada’daki McMaster University’den Doç. Dr. Karin Humphreys’in yaptığı bir araştırma ise bu kelimeyi ileride tekrar unutacağınızı ileri sürüyor.

Lisans öğrencileriyle yapılan çalışmada, araştırmacılar; katılımcılara “dilimin ucunda” durumlarını tetikleyen bir dizi tanım sunarak, katılımcılardan uygun kelimeleri üretmelerini istedi.

Örneğin; “Mağaraları keşfetme sporunun adı nedir?” (İngilizce’de bu spora verilen isim “spelunking” dir. **)

Eğer ki tanım katılımcıyı şaşkına uğratırsa ve katılımcıyı “dilimin ucunda” durumuna sokarsa, katılımcılara üzerinde biraz düşünmeleri için biraz zaman verildi. Eğer katılımcı kelimeyi hatırlamazsa, araştırmacılar kelimeyi söylüyorlardı. Deney; aynı katılımcılar, aynı tanımlama ve aynı kelimelerle çeşitli aralıklarla tekrarlandı ve katılımcıların bir sonraki seferde kelimeyi hatırlayıp hatırlamama durumları arasında bir değişiklik meydana gelip gelmediği gözlemlendi. Fakat ilginç bir biçimde bir hafta sonra da yapılsa 5 dakika sonra da yapılsa bir şeyin değişmediği görüldü. Birçok insan aynı kelimelerde tekrar tekrar “dilimin ucunda” anlarını deneyimledi.

Araştırmacılar; elde ettikleri sonuçların yapılan hataların bu hataları güçlendirme eğiliminde olduğu ve tekrar ortaya çıkmasına sebep olduğu düşüncesine destek sunuyor. Yani, ismini unuttuğunuz bir aktörün veya aktrisin ismini hatırlamak için IMDB’ye başvurduğunuzda aslında unutkanlığınınızı daha da derinleştirerek hatanızı güçlendiriyorsunuz.

“Dilimin Ucunda” Durumlarını Nasıl Engelleyebilirsiniz?

Yeni yapılan araştırmalar bu durumları engellemeye dair bazı potansiyel çözümler sunuyor. Örneğin Humphreys’in çalışmasında; katılımcılar kendi başlarına kelimeyi hatırlamakta güçlük çektiğinde katılımcılara doğrudan cevabı söylemek yerine hatırlamalarına yardımcı olmanın; bir sonraki seferde kelimenin unutulmasını engelleyebildiği sonucuna ulaşıldı. Yani katılımcıya fonolojik bir ipucu verildiğinde, örneğin; kelimenin ilk birkaç harfini söylemek gibi; bu şekilde, eğer ki katılımcılar kendi başlarına kelimeyi oluşturabilirlerse bir sonraki sefere kelimeyi hatırlamaları daha mümkün hale geliyor.

Çünkü, temel düzeyde beynimiz ağ yapısındadır ve her işlem için yeni ağlar kurulur. Söz konusu kelimenin hatırlanması için de basit anlamda ağlar kurulmalıdır. Bu durumu şöyle izah edebiliriz; örneğin, A-B-C şeklinde bir yol örgüsü olsun ve C noktası bizim çıktı noktamız olsun. Çıktı noktamız olan C noktasına ulaşmak için A, B ve C noktaları arasında yol inşa etmemiz gerekir. Kelimeyi doğrudan söylemek, C noktasındaki çıktıya sıçramalı bir erişim sağlar. Ancak hatırlamaya yardımcı olmak ise A’dan B’ye bir yol kurulmasına ve nihayetinde de B’den C’ye bir yol kurulmasına sebep olur ve böylelikle de A-B-C örgüsü tamamlanmış olur. Sıçramalı hatırlatmalar, bağlantı kopukluğuna sebep olacağından ileride hatırlamayı güç hale getirecektir, ancak hatırlatmaya yardımcı olmak ise eksik bağlantıların kurulmasını ve yol örgüsünün tamamlanmasını sağlayarak hatırlamayı bir sonraki sefer için daha muhtemel hale getirecektir.

Dolayısıyla, bir sonraki sefere, dilinizin ucundai kelimeyi yakalamakta güçlük çekerseniz, çevrenizdeki insanlardan size bu bağlantıların kurulması noktasında yardımcı olmasını isteyin. Ne söylemeye çalıştığınızı açıklayın ve onlardan ipucu isteyin.

**Günümüzde sportif anlamda mağaralara girenler kendilerini mağaracı ya da yaygın olarak kullanılmayan bir terim olan “spelunker” olarak adlandırmaktadırlar. Mağaralara ama amatör ama bilimsel açıdan gözlem, araştırma ve keşif amacıyla girenlere ise “speleolog” denilmektedir.


Kaynaklar ve İleri Okuma: Bilimfili
– Lesk, Valerie E., and Stephen P. Womble. “Caffeine, priming, and tip of the tongue: evidence for plasticity in the phonological system.” Behavioral Neuroscience 118, no. 3 (2004): 453.
– Brown, Roger, and David McNeill. “The “tip of the tongue” phenomenon.”Journal of verbal learning and verbal behavior 5, no. 4 (1966): 325-337.
– Schwartz, Bennett L., and Janet Metcalfe. “Tip-of-the-tongue (TOT) states: retrieval, behavior, and experience.Memory & Cognition 39, no. 5 (2011): 737-749. http://www.columbia.edu/cu/psychology/metcalfe/PDFs/Schwartz_Metcalfe_inPress.pdf
– Cleary, Anne M., and Alexander B. Claxton. “The tip-of-the-tongue heuristic: How tip-of-the-tongue states confer perceptibility on inaccessible words.Journal of Experimental Psychology: Learning, Memory, and Cognition 41, no. 5 (2015): 1533. https://www.apa.org/pubs/journals/features/xlm-0000097.pdf

Alkollü Bir Geceden Kalan Vücudunuzda Meydana Gelen Değişimler

Akşamdan Kalmaların Arkasındaki Fizyolojik ve Biyokimyasal Mekanizmalar

  1. Dehidrasyon ve Elektrolit Dengesizliği
    Alkolün idrar söktürücü etkisi, vazopressin (antidiüretik hormon, ADH) salınımını baskılayarak idrara çıkma oranının artmasına yol açması nedeniyle ortaya çıkar. Bu da dehidrasyona ve ardından elektrolit dengesizliklerine yol açabilir. Dehidrasyon, susuzluk, ağız kuruluğu ve baş ağrısı gibi semptomlara önemli bir katkıda bulunur.
  2. Alkol Metabolizması ve Toksik Yan Ürünler
    Alkol (etanol) karaciğerde alkol dehidrojenaz (ADH) enzimi tarafından asetaldehide metabolize edilir, bu da asetaldehit dehidrojenaz (ALDH) tarafından daha az zararlı bir madde olan asetata parçalanır. Asetaldehit birikimi – hızlı alkol alımı veya ALDH’deki genetik eksiklik (bazı popülasyonlarda yaygındır) nedeniyle – bulantı, kusma, kızarma ve genel rahatsızlığa neden olabilir. Bu toksik ara madde akşamdan kalma şiddetinde merkezi bir rol oynar.
  3. Vazodilatasyon
    Alkol vazodilatasyona (kan damarlarının genişlemesi) neden olarak baş ağrısına yol açar. Bu etki, kan hacmini daha da azaltabilen ve zonklama hissine katkıda bulunan dehidrasyon ile birleşir.
  4. Uyku Bozukluğu
    Alkol bir yatıştırıcı görevi görerek uykunun başlamasına yardımcı olsa da, onarıcı uyku için kritik bir aşama olan hızlı göz hareketi (REM) uykusuna müdahale eder. Parçalı uyku düzeni ertesi gün yorgunluk, bilişsel bozulma ve genel bir halsizlik hissiyle sonuçlanır.
  5. Hormonal ve Nörokimyasal Yollar Üzerindeki Etkisi
    Alkol tüketimi hormonların ve serotonin, dopamin ve norepinefrin gibi nörotransmitterlerin dengesini bozar. Bu durum ruh halini değiştirebilir ve anksiyete (“hangxiety”) gibi akşamdan kalma semptomlarını şiddetlendirebilir.
  6. Konjenerlerin Rolü
    Konjenerler alkol üretiminde fermantasyon ve yaşlandırma süreçlerinin yan ürünleridir. Koyu renkli likörler (örn. viski, brendi, kırmızı şarap) tipik olarak daha açık renkli likörlere (örn. votka, cin) kıyasla daha yüksek düzeyde konjener içerir. Belirli bir konjener olan metanol, toksik formaldehit ve formik aside metabolize olarak akşamdan kalma semptomlarını yoğunlaştırır.
  7. Yaşa Bağlı Hassasiyet
    Azalan toplam vücut suyu, düşük metabolik verimlilik ve azalan enzim aktivitesi gibi yaşa bağlı fizyolojik değişiklikler, yaşlı bireyleri alkolün etkilerine karşı daha hassas hale getirir.

Akşamdan Kalma Efsaneleri ve Yanılgıları

  1. Önleyici Tedbir Olarak Su
    Susuz kalmamak dehidrasyonu önleyebilir ancak alkol metabolizmasının diğer etkilerini hafifletmez. Alkolle birlikte su içmek bazı rahatsızlıkları azaltabilir ancak akşamdan kalmayı önlemez.
  2. “İçkileri Karıştırma” Efsanesi
    Farklı türde alkollü içeceklerin karıştırılması akşamdan kalmayı doğal olarak kötüleştirmez. Algılanan etki muhtemelen içkileri karıştırırken toplamda daha fazla alkol tüketmekten kaynaklanmaktadır.
  3. “Son İçki” Efsanesi
    Akşamdan kalmalık için son içkiyi suçlamak yanıltıcıdır. Akşamdan kalmanın şiddetini son içkinin belirli bir zamanlaması değil, alkol tüketiminin genel miktarı ve hızı belirler.

Akşamdan Kalmayı Önleme Stratejileri

  1. Moderasyon
    Alkol alımını sınırlamak en etkili önleme stratejisidir. İçkileri aralıklı içmek ve protein ve yağ oranı yüksek yiyecekler tüketmek alkol emilimini yavaşlatabilir.
  2. Hidrasyon
    Alkollü içecekleri su veya elektrolit açısından zengin sıvılarla değiştirmek dehidrasyonla ilişkili semptomları hafifletmeye yardımcı olabilir.
  3. Daha Az Bileşen İçeren Alkol Seçimi
    Votka veya beyaz şarap gibi daha açık renkli içecekleri tercih etmek, şiddetli akşamdan kalma riskini azaltabilir.
  4. İçmeden Önce Yemek Yemek
    İçki içmeden önce yemek tüketmek alkol emilimini yavaşlatabilir ve kandaki en yüksek konsantrasyonunu azaltabilir.

Akşamdan Kalmalar İçin Tedavi Seçenekleri

Akşamdan kalmalığın bir tedavisi olmasa da, aşağıdaki çareler semptomları hafifletmeye yardımcı olabilir:

  1. Dehidrasyon: Su veya elektrolit yenileyici solüsyonlar için.
  2. Ağrı Kesici: İbuprofen gibi steroid olmayan anti-enflamatuar ilaçlar (NSAID’ler) baş ağrısına yardımcı olabilir, ancak mide astarı ve karaciğer üzerindeki etkileri nedeniyle dikkatli kullanılmalıdır.
  3. Dinlenme: İyileşme için yeterli uyku şarttır.
  4. Sistein Açısından Zengin Gıdalar: Yumurta ve diğer sistein açısından zengin gıdalar glutatyon seviyelerini artırarak asetaldehitin detoksifikasyonuna yardımcı olabilir.
  5. Vitamin Takviyeleri: Bazı kanıtlar B vitaminleri ve çinkonun akşamdan kalma şiddetini azaltabileceğini göstermektedir.

Keşif

20. Yüzyıl Öncesi: İlk Gözlemler

Tarihsel Kayıtlar:

  • Mezopotamya, Mısır ve Yunanistan’dan gelen antik metinler, baş ağrısı, mide bulantısı ve yorgunluk gibi semptomları tanımlayarak alkolün aşırı tüketiminin etkilerini belgelemektedir.
  • Çözümler büyük ölçüde anekdot niteliğindeydi ve bilimsel doğrulamadan yoksundu.

20. Yüzyılın Başından Ortalarına: İlk Bilimsel İlgi

1930’lar-1940’lar:

  • Alkol metabolizması üzerine yapılan erken çalışmalar, asetaldehiti etanol oksidasyonunun toksik bir yan ürünü olarak tanımlamaktadır.
  • Asetaldehit birikimi ile akşamdan kalma semptomları arasındaki bağlantı ortaya çıkmaya başlar ancak mekaniksel netlikten yoksundur.

1950’ler-1970’ler:

  • Araştırma, alkol kaynaklı semptomlarda dehidratasyon ve elektrolit dengesizliğinin rolünü de içerecek şekilde genişler.
  • Konjener Hipotezi: Çalışmalar, alkollü içeceklerdeki etanol dışı bileşiklerin (örn. metanol, tanenler, füzel yağları) akşamdan kalmalığı kötüleştirdiğini, koyu renkli içkilerin ise daha şiddetli olduğunu göstermektedir.

1980’ler-1990’lar: Sistematik Araştırma

1980’ler:

  • Araştırma, akşamdan kalma semptomlarını kötüleştirmede uyku bozulmasının rolünü vurgulamaktadır.
  • Ortaya çıkan kanıtlar, alkolün REM uykusunu engellediğini ve uyku parçalanmasını artırarak yorgunluğa ve bilişsel işlev bozukluğuna katkıda bulunduğunu göstermektedir.

1998:

  • Swift, R. ve Davidson, D. Alcohol Health & Research World‘de “Alcohol Hangover: Mechanisms and Mediators” adlı makaleyi yayınladı.
  • Mevcut bilgileri, akşamdan kalmalıkları anlamak için kapsamlı bir çerçeveye sentezler.
  • Dört birincil aracıyı vurgular:
  • Asetaldehit Toksisitesi: Mide bulantısı, baş ağrısı ve diğer semptomları tetikleyen etanol metabolizmasının bir yan ürünüdür.
  • Dehidratasyon ve Elektrolit Dengesizliği: Alkolün diüretik etkisi sıvı kaybını şiddetlendirir.
  • Konjenerler: Alkoldeki etanol olmayan bileşikler şiddeti artırır.
  • Bağışıklık Tepkisi: İltihabın akşamdan kalma patofizyolojisinde rol oynayabileceğini öne sürer.

2000’ler: Mekanistik Anlayıştaki Gelişmeler

2000-2010:

  • İltihaplanma Hipotezi: Araştırma, interlökin-6 (IL-6) ve tümör nekroz faktörü-alfa (TNF-α) gibi iltihaplı sitokinleri yorgunluk ve halsizlik gibi akşamdan kalma semptomlarının aracıları olarak tanımlıyor.
  • Etanol metabolizmasının neden olduğu oksidatif stresin doku hasarına ve akşamdan kalma semptomlarına önemli bir katkıda bulunduğu öne sürülüyor.

Uyku ve Sirkadiyen Faktörler:

  • Çalışmalar, alkolün melatonin üretimini baskıladığını, uyku kalitesinin düşmesine ve akşamdan kalma etkilerinin şiddetlenmesine neden olduğunu doğruluyor.

Nörotransmitter Düzensizliği:

  • Bulgular alkolün glutamat ve gama-aminobütirik asit (GABA) seviyelerini bozduğunu, akşamdan kalmalar sırasında beyin fonksiyonlarını ve ruh hali düzenlemesini bozduğunu göstermektedir.

2010’lar: Çok Sistemli Perspektifler

Kapsamlı Modeller:

  • Araştırma, sistemler arası mekanizmaları birleştirerek akşamdan kalmaların metabolik, bağışıklık, sinir ve endokrin sistemleri arasındaki etkileşimleri içerdiğini vurgulamaktadır.

Biyokimyasal Belirteçler:

  • Oksidatif stresin (örn. malondialdehit) ve inflamasyonun (örn. C-reaktif protein) yüksek belirteçleri şiddetli akşamdan kalmalarla ilişkilidir.

2020’ler: Yenilikler ve Uygulamalar

Önleme ve Tedavideki Gelişmeler:

  • Çalışmalar, daha önceki çerçevelerde özetlenen mekanizmaları hedef alan beslenme ve farmakolojik müdahaleler geliştiriyor:
  • Dihidromirisetin (DHM): Alkolün etkilerini etkisiz hale getirmek için GABA reseptörlerini düzenleyen bir bileşik.
  • Oksidatif stresi azaltmak için antioksidanlar.

Kişiselleştirilmiş Tıp:

  • Genetik çalışmalar, akşamdan kalmalığa yatkınlığı etkileyen ADH (alkol dehidrogenaz) ve ALDH (aldehit dehidrogenaz) gibi enzimlerdeki polimorfizmleri tanımlıyor.

Günümüzün Temel Çerçeveleri:

  • Sistemik İltihaplanma: Bağışıklık aktivasyonunun akşamdan kalma patofizyolojisinin merkezinde olduğunun kabulü.
  • Bütünleşik Modeller: Hangover artık aşağıdakileri içeren bir multisistem bozukluğu olarak görülüyor:
  • Alkol metabolitlerinin toksisitesi (örn. asetaldehit).
  • İnflamatuar sitokin salınımı.
  • Uyku ve sirkadiyen bozulmalar.
  • Nörotransmitter dengesizliği.


İleri Okuma
  1. Swift, R., & Davidson, D. (1998). Alcohol Hangover: Mechanisms and Mediators. Alcohol Health & Research World, 22(1), 54–60.
  2. Kruisselbrink, L. D., Martin, K. L., & Megeney, M. (2006). Dehydration and Hangovers: Investigating the Myths. Journal of Human Kinetics, 10, 35–44.
  3. Allsop, S. (2016, June 6). Got a hangover? Here’s what’s happening in your body. The Conversation. Retrieved from https://theconversation.com/got-a-hangover-heres-whats-happening-in-your-body-51027
  4. Evans, R. W., Sun, C., & Lay, C. (2007). Alcohol hangover headache. Headache: The Journal of Head and Face Pain, 47(2), 277–279. https://doi.org/10.1111/j.1526-4610.2006.00684.x
  5. Prat, G., Adan, A., & Sánchez-Turet, M. (2009). Alcohol hangover: A critical review of explanatory factors. Human Psychopharmacology: Clinical and Experimental, 24(4), 259–267. https://doi.org/10.1002/hup.1047
  6. Rohsenow, D. J., Howland, J., Arnedt, J. T., Almeida, A. B., Minsky, S., Kempler, C. S., & Sales, S. (2010). Intoxication with bourbon versus vodka: Effects on hangover, sleep, and next‐day neurocognitive performance in young adults. Alcoholism: Clinical and Experimental Research, 34(3), 509–518. https://doi.org/10.1111/j.1530-0277.2009.01116.x
  7. Verster, J. C., & Stephens, R. (2010). The Importance of Sleep in Alcohol Hangover. Current Drug Abuse Reviews, 3(2), 76–80.
  8. Penning, R., van Nuland, M., Fliervoet, L. A. L., Olivier, B., & Verster, J. C. (2010). The pathology of alcohol hangover. Current Drug Abuse Reviews, 3(2), 68–75.

En Çok Bağımlılık Yapan 5 Uyuşturucu Madde

En çok bağımlılık yapan uyuşturucu maddeler nelerdir?

Soru oldukça basit görünebilir fakat cevap kime sorduğunuza göre değişiyor. Yapılan farklı araştırmaların ve sokaktaki insanların farklı bakış açılarıyla değerlendirdiğimizde; bir maddenin bağımlılık yapıcılık sırasında üst sıralara taşınması için verdiği zararların, beyindeki dopamin sistemi üzerinde olan etkilerinin, insanlara verdiği keyfin, yarattığı etkinin ne kadar sürede geçtiğinin ve maddenin ne kadar kolay bağımlılık yaptığının önemi var. Tabii ki başka etkenler de bağımlılık değerlendirmesi yaparken dikkate alınmalıdır.

Bazı bilim insanlarına göre de: ‘’bağımlılık yapmayacak uyuşturucu madde yoktur’’

Bu yazıda da, David Nutt ve çalışma arkadaşlarının konuda uzman bilim insanlarının görüşlerinden derlediği en çok bağımlılık yapan 5 maddeyi okuyabilirsiniz.

    1. Eroin

Bütün uzmanlar aynı fikirde olmasalar da, sıralamada ilk sırayı 3 üzerinden 2.5 puanla eroin alıyor. Bu uyuşturucu maddenin beyindeki dopamin seviyesini hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda %200’e kadar yükselttiğinin bulgularına ulaşıldı. Buna ek olarak da, hem bireye hem topluma en çok zarara sebep olan uyuşturucu maddelerden birinin eroin olduğunu söylemek mümkün. Çünkü eroin, uyuşmaya sebep olabilecek dozun yalnızca 5 katıyla ölüme sebebiyet verebiliyor.  Ayrıca 2009 yılı değerlendirmelerine göre eroinin dünya çapında 69 milyar dolarlık yasadışı pazarı mevcut.

    2. Alkol

En çok bağımlılık yapan ikinci uyuşturucu madde konu üzerine çalışma yapan araştırmacılara göre 3 üzerinden 2.2 oyla alkol. Yapılan laboratuar deneylerinin sonuçlarına göre, alkol kullanımı beyindeki dopamin seviyesini %40 ila %360 artırıyor. Ayrıca alkolün beyin üzerinde de birçok etkisi bulunuyor.

Alkol almış insanların %22’sinde, hayatlarının bir bölümünde alkol bağımlılığı görülüyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2002 yılında yaklaşık 2 milyar insan alkol kullanırken 2012 yılında 3 milyondan fazla insanın alkol sebebiyle hayatını kaybettiği biliniyor. Bazı uzmanlar tarafından da alkol, en çok zarar veren uyuşturucu madde olarak gösteriliyor.

    3. Kokain

Kokain doğrudan bir nörondan diğerine mesaj iletmek için beynin dopamin kullanımını etkiler. Esas itibarıyla kokain, beynin dopamin sinyallerini kapatmasını engelleyerek beynin ödül mekanizmasında anormal aktivasyon oluşturur. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylere göre, kokain kullanımı ile beyindeki dopamin seviyesi üç katına çıkabilir. Tahminlere göre dünya çapında 14 ila 20 milyon insan kokain kullanıyor.

Taş kokain uzmanlar tarafından en çok zarar veren 3. uyuşturucu madde ve toz kokain de 5. en çok zarar veren uyuşturucu madde olarak değerlendiriliyor. Kokaini deneyen insanların %21’i hayatlarının bir döneminde kokain bağımlısı oluyorlar.

    4. Barbitürat

Anksiyete ve uyku sorunlarını tedavide kullanılan bu madde, çeşitli beyin bölgelerinin aktivasyonlarını durduruyor. Küçük dozları zindelik hissi ve mutluluk verirken aşırı dozları solunumu durdurduğu için ölümcül olabiliyor. Bu maddeye bağımlılık da oldukça yaygın, çünkü kolaylıkla elde edilebiliyor. Fakat son yıllarda tedavide kullanımı azaldığı için, ilaca olan bağımlılık da azalmaya başladı. Bu durum da, bağımlılığın iç yüzüne daha çok ışık tutuyor olabilir. Bir maddeye ulaşım ne kadar zorsa, yarattığı bağımlılık ve zarar da o kadar az oluyor.

    5. Nikotin

Bu listeyi okurken, eminiz ki, birçok insanın gözü nikotini daha üst sıralarda aramıştır. Fakat nikotin listeye 5. sıradan dahil oluyor.

Nikotin tütün içerisindeki bağımlılık yapıcı ana maddedir. Tütün kullanımı sırasında nikotin akciğerlerden çok hızlı şekilde absorbe edilerek beyne iletilir. Nikotin her ne kadar listemizde 5. Sırada olsa da, çok güçlü bağımlılık yapıcı madde olduğu artık herkes tarafından biliniyor. Yapılan araştırmalarda, tütün ürünlerini denemiş Amerikalıların 3’te 2’sinin hayatları boyunca nikotin bağımlısı olduğunun bulgularına ulaşılmış. Ayrıca 2030 yılı itibarıyla da, yıllık 8 milyon kişinin tütün kullanımından dolayı hayatını kaybedeceği öngörülüyor. Nikotin, beyindeki dopamin seviyesini %25 ila %40 arttırıyor.

 


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. The Conversation, ”The five most addictive substances on Earth – and what they do to your brain”Retrieved from https://theconversation.com/the-five-most-addictive-substances-on-earth-and-what-they-do-to-your-brain-54862
  3. David Nutt, FMedSci, Leslie A King, PhD, William Saulsbury, MA, Prof Colin Blakemore, FRS Development of a rational scale to assess the harm of drugs of potential misuse Volume 369, No. 9566, p1047–1053, 24 March 2007 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S0140-6736(07)60464-4
  4. Roy A. Wise, Paola Leone, Robert Rivest and Kira Leeb Elevations of nucleus accumbens dopamine and DOPAC levels during intravenous heroin self-administration Synapse Article first published online: 12 OCT 2004 DOI: 10.1002/syn.890210207
  5. Hugh O. Pettit, Joseph B. Justice Jr Effect of dose on cocaine self-administration behavior and dopamine levels in the nucleus accumbens Brain Research Volume 539, Issue 1, 18 January 1991, Pages 94-102 doi:10.1016/0006-8993(91)90690-W
  6. Catalina Lopez-Quinteroa, José Pérez de los Cobosb, Deborah S. Hasina, c, Mayumi Okudaa, Shuai Wanga, Bridget F. Grantd, Probability and predictors of transition from first use to dependence on nicotine, alcohol, cannabis, and cocaine: Results of the National Epidemiologic Survey on Alcohol and Related Conditions (NESARC) Drug and Alcohol Dependence Volume 115, Issues 1–2, 1 May 2011, Pages 120–130 doi:10.1016/j.drugalcdep.2010.11.004
  7. Colin D Mathers , Dejan Loncar Projections of Global Mortality and Burden of Disease from 2002 to 2030 Plos  Published: November 28, 2006DOI: 10.1371/journal.pmed.0030442
  8. Daniele Lecca, Fabio Cacciapaglia, Valentina Valentini, Janne Gronli, Saturnino Spiga, Gaetano Di Chiara Preferential increase of extracellular dopamine in the rat nucleus accumbens shell as compared to that in the core during acquisition and maintenance of intravenous nicotine self-administration Psychopharmacology February 2006, Volume 184, Issue 3, pp 435-446 First online: 06 January 2006 DOI: 10.1007/s00213-005-0280-4
  9. F Weiss, M T Lorang, F E Bloom and G F Koob Oral alcohol self-administration stimulates dopamine release in the rat nucleus accumbens: genetic and motivational determinants. Pharmacology JPET October 1993 vol. 267 no. 1 250-258

Akşamdan Kalmaya Neden Olmayan Bira Üretildi!

Mide bulantısı, berbat bir baş ağrısı ve hatta belki biraz da pişmanlık ve utanç… Birçoklarının hayatlarında en azından 1 defa deneyimledikleri “akşamdan kalma” olayı basitçe böyle tanımlanabilir. Çok miktarda alkol tüketiminin ertesi gün berbat hissetmenize neden olan temel sebeplerden biri, çok daha sık çişinizi getirmesi ve bu sebeple çok su kaybetmenize (dehidrasyona) neden olmasıdır. Bu rahatsız edici yan etkisi olmaksızın bira içebilseniz, fena mı olurdu?

Avustralyalı bir grup bilim insanı, bunu başarmak yolunda başarılı adımlar attılar ve 2013 yılı içerisinde “akşamdan kalmaya neden olmayan bira” ürettiler. Ancak uyarmakta fayda var: ürettikleri bira her ne kadar ertesi gün “akşamdan kalma” etkisini büyük oranda azaltıyor olsa da, biranın o tatlı, ekşimsi tadıyla birlikte gelen diğer pişmanlıkları ve baş belalarından koruyamıyor. Benzer şekilde, su kaybıyla ilişkili olmayan yan etkilerine de herhangi bir katkı sağlamıyor.
Griffith Üniversitesi Tıp Enstitüsü’nden bilim insanları, hayallerdeki birayı üretebilmek için piyasada bulunan 1 normal şiddetli, 1 light biranın içerisine elektrolitler kattılar. Bunlar, vücudumuzdaki su dengesine etki eden kimyasallardır. Bira içerisinde bu elektrolitlerden normalde bulunmadığı için, vücudun su kazanmasına katkı sağlayamaz. Tam tersine, az önce bahsettiğimiz şekilde, su kaybetmesine neden olur. Örneğin bir antreman sonrasında mineral suyu ya da enerji içeceği içmek bu yüzden iyi hissettirir: çok su kaybetmişsinizdir ve bu içeceklerde bol elektrolit bulunur. İşte araştırmacıların hedefinde, alkollü içeceklere de elektrolitler katarak, bu elektrolitlerin su kaybını engelleyici etkisini biralara katmak vardı. Bunu yaptılar ve sonrasında bu biraları çok yoğun bir egzersizden yeni çıkmış gönüllülere içirdiler.
Sonuçlar, beklendiği gibiydi: elektrolitli biralar, bireylerin su kaybına neden olmadığı gibi, vücudun yeniden sulanmasına katkı sağlıyordu. Yapılan tespitlere göre bu yöntem, light biralarda, normal güçteki biralara göre 3 kat daha verimli çalışıyordu. Dolayısıyla üretilen biralar, işe yarıyor gibi gözüküyor!
Yine de uzmanlar, bu yoğun bir antreman sonrasında light bira da olsa, alkol tüketilmemesi konusunda uyarıyorlar. Buna rağmen, insanlara ne yapıp ne yapmamaları gerektiğini söylemenin pek de işe yarar bir yöntem olmadığını kabul ediyorlar. Bu sebeple, riskleri en aza indirebilecek yöntemlere odaklanmanın daha faydalı olacağı kanaatindeler. Araştırmacılardan Ben Desbrow şöyle söylüyor:
“Biranın insanlar arasında aşırı popüler bir içecek olduğunun farkındayız, özellikle de spor ve egzersizlerden sonra… Bizim açımızdan bakıldığında, amacımız insanların bu tür faaliyetler sonrasında bile bu içecekleri tükettiğinde, risk faktörlerini en aza indirebilmek. Böylece alkol tüketiminin neden olabileceği zararları azaltabilir ve umuyoruz ki vücudun su kaybını en aza indirebiliriz.”
 
Bu üretimle ilgili 2 önemli nokta daha var: ilki, bu yöntem sadece düşük alkol oranına sahip içeceklerde işe yarıyor, dolayısıyla rakı, votka, vb. diğer içeceklere henüz uyarlanması mümkün gözükmüyor. İkincisi ise, bu yöntemin alkolün tadını neredeyse hiç etkilememesi. En azından denekler, iki bira arasındaki farkı söyleyemediler. Bu da yöntemin en azından düşük alkollü biralar için uygulamaya konabileceğini gösteriyor.
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Düzenli Kahve Tüketimi, Belirli Hastalıklardan Ölüm Riskini Azaltıyor Olabilir

Yoğun bir gün içerisinde içtiğiniz ikinci ya da üçüncü bardak kahveniz, gün içinde uykunuzu açmaktan çok da fazlasını sağlıyor olabilir. Gün içerisinde doğru miktarlarda tüketilen kahve, kalp rahatsızlıklarından ve diğer hastalıklardan ölme riskini azaltıyor olabilir.

American Heart Association dergisi Circulation’da yayımlanan yeni bir çalışmaya göre; hergün düzeli olarak belirli miktarlarda kahve içen -günde 5 bardaktan az-  insanların nörolojik hastalıklar, kardiyovasküler rahatsızlıklar ve tip 2 diyabetten ölme riskleri daha az. 

Verilere göre, tüketilen kahvenin kafeinli ya da kafeinsiz olması da farketmiyor. Araştırmadaki önermelere göre, kahvenin hastalıklardan ölme riskini azaltmasında tek etken kafein değil. Ayrıca, kahve çekirdeklerinin içerisinde doğal olarak bulunan kimyasal bileşikler de bu risklerin azaltılmasına yardımcı oluyor.

Araştırmanın baş yazarı Ming Ding:

‘’Kahve içerisindeki biyoaktif bileşikler insülin direncini ve sistematik inflamasyonu azaltıyor. Bu biyoaktif bileşikler kahve tüketimi ve ölüm oranı arasındaki ters orantıdan sorumlu olabilir. Fakat, bu etkileri meydana getiren biyolojik mekanizmaların çözümlenmesi için yeni araştırmalara ihtiyaç var.’’ 

Araştırmanın bulguları devam etmekte olan üç büyük araştırmanın verilerine dayanıyor; Nurses’ Health Study’den74,890 kadın, Nurses’ Health Study 2’den 93,054 kadın ve Health Professionals Follow-up Study’den 49,557 erkek. Yani toplamda araştırmada kullanılan veriler, 217,501 insanın dahil olduğu çalışmalardan elde edilmiş.

30 yıla kadar takip edilen katılımcıların onaylanmış gıda anketlerini kullanan araştırmacılar, dört yıllık süreçler içerisindeki kahve tüketimlerini değerlendirdiler. Bu süreç içerisinde 19,524 kadın ve 12,432 erkek geniş bir eksende sebeplerden ötürü (hastalık ve intihar gibi) hayatlarını kaybettiler.

Genellikle, sıklıkla kahve tüketen insanlar sigara ve alkol de tüketiyorlar. Sigara ve kahvenin etkilerinin ayrılabilmesi için araştırmacılar çalışmalarını, hiç sigara içmeyen katılımcılar üzerinde de tekrarladılar. Bulgulara göre, kahvenin ölüm riskini azaltması üzerine faydaları, sigara tüketmeyenlerde çok daha belirgin şekilde görülebiliyor.

Araştırmacılardan Frank Hu, kahvenin faydalarına dikkat çekerken bazı durumlarda zararlı olabileceğine dair de uyarıyor:

‘’ Düzenli kahve tüketimi, sağlıklı ve dengeli beslenmesin bir parçası haline getirilebilir. Fakat; özellikle hamile kadınlar ve çocuklar için de, kahve ve diğer içeceklerden alınan kafeinin risk oluşturma ihtimaline karşı da dikkatli olunmalı.’’ 

Araştırma kahve tüketimi ve hastalıklardan ölmenin arasındaki neden sonuç ilişkisinin gösterilmesi için dizayn edilmedi. Bundan dolayı, araştırmanın sonuçlarının dikkatle incelenmesi gerekiyor.

Daha önce yapılan çalışmalarda, kahve tüketimi ve toplam ve etkene bağlı ölüm riski arasında tutarlı olmayan ilişkiler bulunmuştu. Yapılan bu çalışma da, literatüre, düzenli kahve tüketiminin sağlık açısından faydaları olabileceğini ekliyor. Fakat, kahvenin vücut üzerinde nasıl bir etkisi olduğunun ve değişik kahve türlerinin bu rolü yerine getirip getirmediğinin belirlenmesi için yeni araştırmalara ihtiyaç duyuluyor.


İlgili Makale: Bilimfili, Ming Ding et al. Association of Coffee Consumption with Total and Cause-Specific Mortality in Three Large Prospective CohortsCirculation, 2015 DOI: 10.1161/CIRCULATIONAHA.115.017341