Corpus mamillare

Mememsi cismin etimolojisi ve tarihi oldukça ilginçtir. “Mamiller” kelimesi Latince “meme” anlamına gelen “mamma” kelimesinden gelmektedir. Bunun nedeni, mamiller cisimciklerin beynin tabanında yer alan küçük, yuvarlak yapılar olmasıdır. Adlarını bir memenin meme ucuna benzerliklerinden aldıkları düşünülmektedir.

Latincede corpus – Cisim, vücut ; mamilla – meme başı —> mememsi cisim

Korpus mamillare, beynin alt tarafında, crura cerebri arasındaki bir çift çıkıntıdır. Forniksin ön ucunda yer alır ve limbik sistemin ve dolayısıyla diensefalonun bir parçasıdır.

  • Beynin tabanında, hipotalamusta bulunurlar.
  • Gri maddeden oluşurlar.
  • Hipotalamus, talamus ve amigdala ile bağlantılıdırlar.
  • Hafıza, duygular ve koku alma dahil olmak üzere çeşitli bilişsel işlevlerde rol oynadıkları düşünülmektedir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Nöroanatomi ve İşlev

Mamiller cisimcikler (corpus mamillare) beynin alt tarafında, krura serebri arasında yer alan bir çift küçük yuvarlak cisimciktir. Forniksin ön ucunda yer alırlar ve limbik sistemin bir parçasını oluştururlar, dolayısıyla diensefalonun bileşenleri olarak sınıflandırılırlar1.

Mamiller cisimcikler, hipotalamusun diğer kemik iliği bakımından fakir bölgelerinden farklı olarak hipotalamusun kemik iliği bakımından zengin bir parçası olarak kabul edilir. Forniks ve mamillotalamik traktus ile bağlantıları aracılığıyla Papez devresine entegre olurlar2.

Papez devresinin bir parçası olarak limbik sistemin ilk işlevsel konseptinde, mamiller cisimcikler merkezi bir unsur olarak kabul edilmiştir. Günümüzdeki anlayış, amigdalanın öncelikle duygular için çekirdek alanı oluşturduğunu, mamiller cisimlerin ise hafıza süreçlerine önemli ölçüde dahil olduğunu göstermektedir3.

Lateral ve medial mamiller çekirdeklerden iki kritik yol ortaya çıkar. Mamillotalamik yol anterior talamik çekirdeklere uzanır ve mamillotegmental yol liflerini orta beynin tegmentumuna (tegmentum mesencephali) gönderir. Hipokampusun subikulumundan gelen lifler forniks yoluyla mamiller cisimlere ulaşır. Özellikle, mamiller cisimciklerin bazı nöronları histaminerjiktir4.

Tarih

Mememsi cisimciklerin tarihi antik çağlara kadar uzanmaktadır. Yunan hekim Galen (MS 130-200) memeliler cisimleri ilk tanımlayanlardan biridir. Bunların koku alma duyusuyla ilgili olduğuna inanıyordu.

17. yüzyılda İngiliz doktor Thomas Willis (1621-1675) memeliler cisimleri daha da araştırdı. Bunların beynin hafıza, duygular ve koku alma gibi çeşitli işlevlerle ilgili bir bölgesi olan hipotalamus ile bağlantılı olduğunu buldu.

20. yüzyılda mamiller cisimcikler Amerikalı sinirbilimci John Olszweski (1925-2014) tarafından daha fazla incelenmiştir. Olszweski, mamiller cisimciklerin öğrenme ve hafıza dahil olmak üzere çeşitli bilişsel işlevlerde rol oynadığını bulmuştur.

Bugün, mamiller cisimler hala sinirbilimciler tarafından incelenmektedir. Hafıza, duygular ve koku alma dahil olmak üzere çeşitli bilişsel işlevlerde önemli bir rol oynadıklarına inanılmaktadır.

Kaynak:

  1. Mai JK, Paxinos G, Voss T. Atlas of the Human Brain. 3rd edition. Elsevier Academic Press; 2007.
  2. Aggleton JP, O’Mara SM, Vann SD, et al. Hippocampal-anterior thalamic pathways for memory: uncovering a network of direct and indirect actions. European Journal of Neuroscience, 2010; 31(12): 2292–2307.
  3. Vann SD. Re-evaluating the role of the mammillary bodies in memory. Neuropsychologia, 2010; 48(8): 2316–2327.
  4. Panula P, Pirvola U, Auvinen S, et al. Histamine-immunoreactive nerve fibers in the rat brain. Neuroscience, 1989; 28(3): 585-610.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Çocukluk Dönemindeki Stres Beyni Erken Olgunlaştırıyor

Taking a Snow Town – Vasily Surikov (1891) Kaynak: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/6/64/Vasily_Surikov_-_Taking_a_Snow_Town_-_Google_Art_Project.jpg/800px-Vasily_Surikov_-_Taking_a_Snow_Town_-_Google_Art_Project.jpg

Erken çocukluk döneminde yaşanan stres, ergenlik zamanlarında belirli beyin bölgelerinin daha hızlı olgunlaşmasına yol açıyor. Öte yandan, çocukluk döneminin daha sonraki evrelerinde deneyimlenen stres ise, ergen beyninde daha yavaş bir olgunlaşmaya yol açıyor.

1998 yılında, 1 yaşındaki 129 bebek ve onların ebeveynlerinden oluşan bir grup ilk kez teste tabi tutuldu. 20 yıllık bir sürenin ardından araştırmacılar, çocukların oyun davranışlarını, ebeveynleri, arkadaşları ve sınıf arkadaşları ile olan etkileşimlerini inceledi. Çocuklar ayrıca MR taramasına da tabi tutuldu. Bu zengin veriler araştırma ekibinin; hayatın çeşitli evrelerindeki stresin, bu çocukların ergenlik dönemi sırasındaki beyinlerini nasıl etkilediğini incelemelerine olanak sağladı.

Yürütülen çalışmada, beyin olgunlaşmasında meydana gelen etkilere bakıldı. Ergenlik döneminde,  insan beyni, doğal bir budama evresi geçirir. Bu evrede beyinde nöronlar arasında bulunan mevcut bazı zayıf bağlantılar koparılır ve yerine yeni ve daha güçlü bağlantılar kurulur.

Çalışmada, erken dönem çocukluk (0-5 yaş arası) ve ergenlik dönemi (14-17 yaş arası) olmak üzere iki farklı yaşam evresinde; hayatta deneyimlenen olumsuz olaylar ve sosyal çevrenin olumsuz etkileri olmak üzere iki stres faktörü incelendi. İncelemeler sonrasında, bu stres seviyeleri ile prefrontal korteksinamigdalanın(beynin duyguları algılamaktan sorumlu bölgesi) ve hipokampusün (beynin hafıza ve yön bulmadan sorumlu olan bölgesi) olgunlaşması arasında bağlantılar bulundu. Sosyal ve duygusal durumlarda önemli rol oynayan bu beyin bölgelerinin, strese karşı hassas olduğu biliniyor.

Çocukluk döneminde, örneğin; hastalık ve boşanma gibi olumsuz deneyimlerden kaynaklanan stresin, ergenlik döneminde prefrontal korteksin ve amigdalaların daha hızlı olgunlaşmasıyla ilişkili olduğu görülüyor. Ancak, ergenlik dönemindeki olumsuz sosyal çevreden kaynaklanan, örneğin; kendine güvensizlik gibi stresin ise, hipokampus ve prefrontal korteksin başka bir bölgesinin daha yavaş olgunlaşmasıyla bağlantılı olduğu görülüyor.

Öte yandan, bu çalışmada stresin bu etkilere neden olduğunu kesin olarak söyleyemeyiz. Ancak, hayvan çalışmalarına da dayanarak, bu mekanizmaların gerçekten nedensel olduğunu öne sürebiliriz.

Erken dönem çocuklukta deneyimlenen stresin, ergenlik döneminde beynin olgunlaşmasını hızlandırması, evrimsel biyolojinin teorileriyle de tutarlılık gösteriyor. Evrimsel açıdan bakıldığında, daha stresli bir ortamda büyüdüğünüzde, daha hızlı olgunlaşmak işe yarar bir strateji olabilir. Ancak, bu strateji bir yandan da beynin mevcut çevreye esnek bir şekilde ayarlanmasını engeller. Yani, beyin mevcut çevreye kıyasla çok erken olgunlaşıyor. Öte yandan, araştırma ekibi, daha sonraki dönemde yaşanan stresin ergenlik döneminde daha yavaş olgunlaşmaya sebep olduğunu gördüklerinde şaşkınlığa uğradılar. Bunu ilginç kılan şey ise, stresin beyin üzerindeki daha güçlü bir etkisinin de asosyal kişilik özellikleri geliştirme riskini arttırmasıdır.

Ekip, şimdi 20’li yaşlarında olan denekler üzerinde on birinci ölçümleri gerçekleştirmeye hazırlanıyor. Stresin, beynin duyguların kontrolü ile ilgili alanlarının olgunlaşması üzerinde etkisi olduğunu artık biliyoruz.

Kaynak ve İleri Okuma

Orjinal yazı: Bilimfili

Neden Adalet İsteriz?

“Bilin: Halkın ekmeğidir adalet.” der Alman şair Bertolt Brecht.

İnsan adalet ister, çünkü ona ihtiyacı vardır. Gezegenimizdeki en sosyal canlılar olarak başkalarına duyduğumuz güvene bağlı olarak ya da olmayarak her zaman sömürüye ve tehlikeye açık halde bulunuruz ve dolayısıyla da fair play beklentisi taşırız. Adaletin ne olduğuna dair her zaman aynı görüşü paylaşmayabiliriz, fakat adalet fikri beynimizin derinliklerinde örülmüştür. Araştırmacılar; cezalandırma dürtüsünün beynimizde inşa edildiğinden şüpheleniyorlar ve çalışmalar; haklı bir cezalandırmanın beynimizin nöral ödül merkezlerini gıdıkladığını gösteriyor.

Bebek Adaleti

İnsanlar, suç ve cezaya dair yargılamalar yapmaya çok erken yaşlarda başlarlar. 2011 yılında Developmental Science ‘da yayımlanan bir çalışma; 3 aylıkken bile, bebeklerin başkaları için engeller oluşturan karakterlerden ziyade başkalarına yardımcı olan karakterlere bakmayı tercih ettikleri bulgusuna ulaştı. Bu yaştaki bebekler için, bir nesneye ya da kişiye bakmak bebeklerin o nesne ya da kişi ile bağ kurmaya yatkın olduğunun göstergesidir. Bu durum bebeklerin; yardımsever ve pro-sosyal kişilere yakınlaştığını gösteriyor.

Yale University Infant Cognition Center ‘da (Bebek Kavrama/Bilişsellik Merkezi) yürütülen daha fazla çalışma; bebeklerin ahlâki/etik yargılar oluşturmada oldukça sofistike olduklarını ortaya koyuyor. 2011 yılında Proceedings of the National Academy of Sciences’da yayımlanan bir başka çalışmada, Yale University’den araştırmacılar; 5 ve 8 aylık bebeklere bir kuklaya yardım eden ya da onu engelleyen bir başka kukla gösterdi.

Sonrasında, bebeklere; bu yardım eden ya da engelleyen kuklaların bir topla oynarken ve topu düşürürken ki halleri ve üçüncü bir kuklanın yere düşen topu sahibine taşıdığı görüntüler gösterildi. Sonuçta, 5 aylık bebeklerin topu düşüren kuklanın yardım eden ya da engelleyen kukla olup olmasını önemsemeden topu geri veren kuklayı tercih ettikleri görüldü –bu bebekler yalnızca sevimli/hoş/iyi ilişkileri görmeyi sevdiler–. Fakat 8 aylıklarda, bebekler; topu düşüren ve tekrar geri verilen kuklanın daha öncesinde yardım eden kukla olmasına dikkat ettiler. Bir başka deyişle, 8 aylık bebekler iyi niyetlilerin ödüllendirilmesini ve kötü niyetlilerin cezalandırılmasını görmeyi sevdiler.

Beyinde Adalet

Yani, adaletin yapı taşları beyinde çok erken yaşlarda bulunuyor. Fakat bu yapı taşları beyinde nerede bulunuyor? Araştırmalar (burada ve burada); haksızlığa karşı beyinde — insula, anterior singulat korteks ve temporoparyetal bileşimi gibi– bir dizi bölgenin tepki verdiğine ve yargılamayı işleyen –prefrontal korteks gibi– bir başka bölgeler dizisine işaret ediyor.

2004 yılında Science‘da yayımlanan bir çalışmada, araştırmacılar, katılımcılar; bir başka kişinin ne kadar cezalandırılıp cezalandırılmayacağına karar verirken, bu insanların (katılımcıların) beyinlerini pozitron emisyon tomografisi (PET) ile taradılar.

Çalışmada, cezalandırma senaryosu kurgulamak için basit bir ekonomi oyunu kullanıldı. Oyunda, 2 oyuncuya da –A ve B– 10 ‘ar dolar verildi. Oyun kurallarında; A kişisi kendi 10 dolarını B kişisine gönderebilir ve eğer bunu yaparsa gönderdiği miktar 4 katına çıkarılacak ve B kişisi 40 dolar kazanacak. Sonra, B kişisi –sahip olduğu– 50 doları kendisi ve A kişisiyle paylaşmayı seçebilir ya da aç gözlü davranarak bütün parayı kendisine saklayabilir.

Fakat, B için bir handikap söz konusu: Eğer bütün parayı kendisine saklarsa, A kişisinin onu cezalandırma hakkı doğacak. Bazı durumlarda, araştırmacılar deneyi; A kişisinin B kişisini cezalandırmak için bir ödeme yapması gerektiği şeklinde düzenlediler; diğer durumlarda ise cezalandırma herhangi bir ödeme olmaksızın yapılabiliyordu. Benzer şekilde, cezalandırma bazen sembolik oluyor ve bazen de B’yi cezalandırmak için gerçek para isteniyordu.

Bütün durumlarda da, araştırmacılar; beynin derinliklerinde bir bölge olan anterior dorsal striyatumda bir aktifleşme gördüler. Bu nokta, özellikle de kaudat olarak isimlendirilen parça ödüle dayalı kararlar vermeden sorumlu olarak bilinir. Şaşırtıcı bir biçimde, daha aktif bir kaudat ile, katılımcıların daha sert bir cezalandırma yapmaya yatkın oldukları sonucuna ulaşıldı.

Araştırmacılar:

“Yüksek kaudat aktivitesi; cezalandırmaya daha istekli bir halin sorumlusu olarak görülüyor. Bu da; kaudat aktivasyonunun karşı tarafı cezalandırmadan memnuniyet duyduğunu gösteriyor” diyorlar.

Duygusal Cezalandırma

Haklı bir cezalandırmanın hazzı bütün adaletli işler için önemli bir açıyı vurguluyor: Bu durum amansız bir biçimde duygularımızla karışık.

Bir dağ tırmanıcısının bir başka dağcının teçhizatını (ipini) keserek onu öldürmüş olduğunu duyduğunuzu düşünün. Bir senaryoda, kurbanın yalnızca yaralanarak öldüğü tanımlanıyor. Bir başka senaryoda ise, dağcının vücudundaki bütün kemiklerin kırıldığını ve çığlıklarının ağzından gelen köpük köpük kan ile boğulduğunu (çığlıkların yavaş yavaş sönümlenmesi) düşünün.

2014 yılında Nature Neuroscience‘da yayımlanan bir çalışmada, –tahmin edeceğiniz gibi– katılımcılar ikinci senaryoyu duyduğunda, daha az detay verilen ilk senaryoya kıyasla katilin cezalandırılmasında çok daha fazla istekli oldular. Katılımcıların beyinlerinin fonksiyonel manyetik rezonans görüntülemesi (fMRI) bu karara ulaşmalarının nedenine dair bir ipucu sunuyor: kötülüğün grafik tanımlamaları, duygusal işlem ve korkudan sorumlu beyin bölgesi olan amigdalayı uyarıyor. Aynı zamanda, grafiksel detaylar amigdala ve karar vermede önemli beyin bölgesi lateral prefrontal korteks arasındaki titreşimleri de artırdı.

Öte yandan, insanlara dağcının ölümünün bir kaza sonucu olduğu anlatıldığında ise, şaşırtıcı olmayan bir biçimde, yaralanmaların grafiksel detaylarını duymuş olsalar bile diğer dağcının cezalandırılması noktasında daha az istekli oldular. Bu durumlarda, beynin medial prefrontal ve dorsomedial bölgeleri devreye girerek amigdalayı ve onun korku-tellallığını baskılıyor. Bir başka deyişle; beyin, cezalandırma arzumuzda bir fren oluşturabiliyor.

Tartışmalı Adalet

Öç alma ve yumuşaklık arasındaki çekişme bizim adalet duygumuzu oluşturur. Ve burada da işler karışıyor.

Psikologlar; insanların ahlâki yargılara öncelikle sezgileriyle karar verip daha sonrasında geri dönerek duruma dair mantıklı gerekçeler ürettiklerine dair fazlaca delile sahipler. Ve –insanlar– bunu yaparken de bütün delillere eşit değerlendirmede bulunmuyorlar. 1979 yılında ölüm cezasına dair tutumlar üzerinde yapılan ünlü bir çalışmada, –örneğin– insanların idam cezası hakkındaki önceki kanaatlerine destek sunan delilleri sorgusuz sualsiz kabul ettikleri bulgusuna ulaşıldı. Buna karşın, düşünceleriyle çelişen deliller sunulduğunda ise bu delilleri yanlış buldular.

New York University’den sosyal psikolog Jonathan Haidt 2001 yılındaki bir makalede konuya dair; -beyindeki-muhakeme sürecinin; müvekkilini savunan bir avukata ya da gerçeği arayan bir bilim insanına benzetilebileceğini söylüyor.

University of California’dan psikolog Peter Ditto; ahlâki soruların duygu-odaklı işlemeye uygun olduğunu, çünkü insanların neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair derin bağlar kurduklarını söylüyor.

Ditto:

“Dünya’ya bakışımız bazı tutarlılıklar gerektirir ve gelecek hakkında tahminde bulunabilmek için geçmişi kullanmak zorundayız. Ve alışılmadık ya da hoş karşılanmayan bilgiye dair daha dikkatli olmalıyız, çünkü bu durum ileride bir tehdit oluşturabilir” diyor.

Sonuç itibariyle; unutulmamalı ki, adaleti neden istediğimize dair sinirsel (nöral) düzeyde işlerlik gösteren bu mekanizmaları aktifleştiren tarihsel, toplumsal ve kültürel etkenler vardır. Bu yüzden de; konuyla ilgili tarihsel araştırmalara, toplumların evrim sürecine, kültürel çalışmalara, sınıfsal ilişkilere ve yaklaşımlara bakmak da faydalı olacaktır.

Yine de; adaletin ne olduğuna dair herkes aynı fikirde olmasa da, adalete dair inanç; beynimizin bir parçasıdırve belki de bizi biz yapan o parçalardan birisidir.


Kaynak ve İleri Okuma: Bilimfili
1- J. Kiley Hamlin, Karen Wynn, and Paul Bloom 3-month-olds show a negativity bias in their social evaluations Dev Sci. 2010 Nov; 13(6): 923–929. doi: 10.1111/j.1467-7687.2010.00951.x
2-J. Kiley Hamlin, Karen Wynn, Paul Bloom, and Neha Mahajan How infants and toddlers react to antisocial others October 25, 2011 proceedings of the national academy of sciences vol. 108 no. 50 > J. Kiley Hamlin, 19931–19936, doi: 10.1073/pnas.1110306108
3- Denke C1, Rotte M, Heinze HJ, Schaefer M. Belief in a just world is associated with activity in insula and somatosensory cortices as a response to the perception of norm violations. Soc Neurosci. 2014;9(5):514-21. doi: 10.1080/17470919.2014.922493. Epub 2014 Jun 2.
4- Adrian Rainecorresponding author and Yaling Yang Neural foundations to moral reasoning and antisocial behavior Soc Cogn Affect Neurosci. 2006 Dec; 1(3): 203–213. doi: 10.1093/scan/nsl033
5- Braindecoder
6- Lord, Charles G.; Ross, Lee; Lepper, Mark R. Biased assimilation and attitude polarization: The effects of prior theories on subsequently considered evidence.Journal of Personality and Social Psychology, Vol 37(11), Nov 1979, 2098-2109. http://dx.doi.org/10.1037/0022-3514.37.11.2098
7- Jonathan Haidt University of Virginia The Emotional Dog and Its Rational Tail: A Social Intuitionist Approach to Moral Judgment Psychological Review  2001. Vol. 108. No. 4, 814-834

Tinitus Seviyesine Göre Duyguyu İşleme Yolu Değişiyor

Tinitus veya diğer bir deyişle kulak çınlaması 65 yaşın üzerindeki insanların yaklaşık 3te birini etkilemektedir. Tinitus durumu yaşlılığa bağlı olarak gelişen duyma kaybının bir parçası olarak veya travmatik bir kaza sonucu olarak ortaya çıkabilir. Her iki durumda da sonuçta sorun olarak ortaya çıkan kalıcı çınlama sesi; günlük yaşamı birçok açıdan olumsuz etkilemekte ve beraberinde başka sorun ve rahatsızlıkları da getirmektedir.

Bazı Tinitus hastaları bu duruma alışabilse de, birçoğu günlük aktivitelerini bu duruma uygun biçimde düzenlemek veya duruma bağlı olarak sınırlandırıyor. Yeni bir çalışma ‘tinitus’ rahatsızlığını çok sorun etmeyen insanlarda veya buna alışabilen insanlarda, duygusal bilgiyi yorumlamak için farklı beyin bölgelerinin kullanıldığını gösteriyor.

University of Illinois’ten işitme ve sinirbilim profesörü Fatima Husain, tinitusa uzun süre maruz kalınması halinde beynin buna nasıl adapte olduğunu öğrenmeye çalıştıklarını açıklıyor. (Fatima Husain, araştırmayı Prof. Edward McAuley ve sinirbilim yüksek lisans öğrencileri Jake Carpenter-Thompson ve Sara Schmidt ile birlikte gerçekleştirdi ve sonuçlarını PLOS ONE’da yayımladı.)

Araştırmada kandaki şeker seviyesi ile aktif beyin bölgelerinin görüntülenmesini sağlayan fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) tekniğinden yararlanıldı.

fMRI ile daha önce hafif yada başlangıç düzeyinde tinitus’u olan insanlarla bu soruna sahip olmayan insanların beyinlerindeki duygu işleme süreçleri yine bu aynı ekip tarafından karşılaştırılmıştı. Tarama sırasında katılımcılar, keyif verici, nötr veya rahatsız edici sesler dinlemiş ve bunları oylamıştı. (örneğin sırayla çocuk gülüşmeleri, insan konuşma sesleri ve bebek ağlaması gibi.) Bu taramaların sonucunda tinitus olmayan insanlara karşın, hasta olanlarda duygusal olan bu sesleri işlemlemede beynin farklı alanlarının aktive olduğu gözlemlendi.

Hastalık genel anlamda kulakta sürekli bir çınlama olarak biliniyor ancak etkilerinde tinitus hastaları arasında yaşa, bireye ve sebebe bağlı  olarak  çok ciddi şiddet değişimi görülebiliyor. Bu farkı da gözlemleyebilmek için Fatima Husain ve ekibi yalnızca hastalar üzerinde de fMRI taramaları yaparak karşılaştırmayı denedi. Öncelikle tinitus seviyesini ve hastalığın boyutunu ölçen araştırmacılar, bununla birlikte uyku, duygu-durum, dikkat ve işitme duyuları hakkında sorular içeren anketler ve testler uyguladılar.

Daha az tinitus rahatsızlığı duyan insanların (tinitus’u olan ancak bundan çok etkilenmeyen veya bundan fazla rahatsızlık duymayan hastalar) duygusal bilgiyi işleme süreçleri ve beyindeki aktifleşen bölgeleri farklı ve / veya değişiyor. Genel bir yargı olarak bilinenin aksine bu süreç amigdala’ya dayanmıyor. Tinitus’a daha çok uyum sağlayan ve adapte olan insanlar bu süreçte çoğunlukla beyinlerinin frontal korteks bölgesini kullanıyor. Frontal korteks yine genel olarak planlama ve dikkat verme gibi işlemlerde kullanılıyor. Frontal korteksin bu hastalarda daha fazla kullanılıyor olması düşük tinitus distrese (hastalığın yarattığı rahatsızlık / huzursuzluk) sebep oluyor ve duygusal tepkilerin yönetilmesini kontrol etmeye yardımcı oluyor olabilir.

Fatima Husain’in yürüttüğü araştırmanın diğer bir amacı da hastaların tinitus temelli sıkıntılarına ve rahatsızlıklarına yardımcı olacak muhtemel uygulamaları geliştirebilmekti. Araştırmada fiziksel aktivitenin duygu işleme süreçlerini olumlu etkileyeceğini ve yaşam kalitesini artırabileceğini açıklayan Husain, bu sonuçları özel olarak daha detaylı incelemelerin de gerektiğine dikkatleri çekiyor.

 


Kaynak : Bilimfili, Fatima T. Husain et al. Increased frontal response may underlie decreased tinnitus severity. PLOS ONE, December 2015 DOI:10.1371/journal.pone.0144419

Beyin Kötü Hatıralardan Nasıl Temizlenebilir ?

İzole edilmiş bir beyin bağlantısı korkuyu unutmamıza olanak tanıyarak anksiyete hastalıklarının tedavisinde kullanılabilecek bir yöntem sağlıyor.

Beynimiz, muhtemel tehditlere karşı bizi uyarmada ve tehdidin ortadan kalktığını bilmemizi sağlamada adeta bir ustadır. Fakat, bu usta sistemimiz bazen çöker ve tatsız ilişkiler yumağı üzerimize yapışır — post-travmatik stres bozukluğunun (PTSD) kaynağı olduğu düşünülen sorunlu düşünce biçimi.– Yeni araştırmalar; beynin kötü hafızaları temizlemesinden sorumlu bir nöronal bağlantı belirledi. Bu da PTSD’yi de içeren birçok anksiyete hastağının tedavisine dair gelişmeler sunabilir.

Geçmişte yapılan çalışmalar, tutarlı bir biçimde beyinde korku tepkisine yol açan ve bu tepkiyi düzenleyen iki beyin bölgesi olduğunu belirlediler. Amigdala, duygusal tepkilerimizden sorumludur ve korktuğumuzda aktivasyon gösterir. Prefrontal korteks ise; mevcut tehlike zararsız hale geldiğinde bizi sakinleştirmek için göreve başlar. Korku hafızalarında bu iki bölge işin büyük bir kısmından sorumludur, fakat beyindeki diğer birçok bölge ile bağlantılı olmalarından kaynaklı bu iki bölgenin ortak çalışmasının gerçekten de korkunun üstesinden gelip gelmediği tam olarak bilinmiyordu. Yeni bir çalışma; bu iki bölge arasındaki ortaklaşa çalışmanın  korku durumlarını ortadan kaldırmada yeterli olduğunu gösterdi.

Farelerle çalışan araştırmacılar, hayvanları ayaktan verilen bir şok ile bağdaştırılmış bir ses korkusuna dair eğittiler. Sonrasında, eğer farelere ayak şoku verilmeden tekrar tekrar ses çalınırsa, tipik olarak fareler gürültünün zararsız olduğunu öğreneceklerdi ve sesi artık korku ile ilişkilendirmeyecek, yani artık sesten korkmayacaklardı. Bu yeni çalışmada, araştırmacılar; fiber-optik ışıkla belirli nöronları kontrol edebilen optogenetiği kullanrak farelerin amigdala ve prefrontal korteks bağlantılarını bozdular. Ekip, bu önemli bağlantının bozulmasının; farelerin söz konusu zararsız tonun yarattığı negatif ilişkilendirme ile başa çıkabilmelerini engellediği bulgusuna ulaştı –yani fareler, ardından uzun süre boyunca ayak şoku verilmeyen -zararsız- sesten korkmaya devam ettiler. Öte yandan, araştırma ekibi; –amigdala ve prefrontal korteks arasındaki– bağlantının uyarılmasının korkulu hafızalarda hızlı bir yok oluşa sebep olduğunu keşfettiler.

Araştırmacılar; amigdala ve prefrontal korteksin, kompleks ilişkiler ağında iki önemli merkez olduklarını söylüyorlar. PTSD gibi korkunun sürekli olduğu vakalarda ise, merkezlerin kendisinde değil bu iki bölge arasındaki yalnızca bir bağlantıda sorun olduğu görülüyor. Bu nedenle; bu önemli beyin bölgelerinin birinin aktivitesini değiştirerek  PTSD’yi tedavi etmeyi amaçlayan geçmiş deneyler söz konusu sisteme aşırı ve gereksiz yüklenmiş ve böylece de başarısız olmuş olabilir.

Bu yeni bulgu; araştırmacıların bu spesifik korku devresine dair medikal araştırmaları derinleştirmeleri gerektiğini gösteriyor. Ekip; sağlıklı bir şekilde korku sönümlendirmenin; beynin yeni nöronal bağlantılar (nörotransmitter düzenlemesinden sorumlu bileşikler olan beynin yerel kanabinoidlerinden etkilenirler) kurabilmesi yetisi olarak tanımlanan “nöral plastisiteye” dayalı olduğunu düşünüyorlar. THC (marihuanadaki aktif bileşen) gibi kanabinoid sistemi değiştiren ilaçlar geçici olarak korku bağlantılarını daha plastik hale sokabilir, bunun için belki de anksiyeteyi azaltmada maruz bırakma terapisi gibi klinik tekniklere olanak tanınabilir.


Kaynak: Bilimfili,  Stetka, B.  “How the Brain Purges Bad Memories.” Scientific American Mind November/December 2015: 8.

Fobilerimiz Yaşamımızı Nasıl Değiştiriyor?

Yılan görünce taş kesilenlerden misiniz? Karanlık ürkütür mü sizi? Ya da gök gürültüsü titretir mi? Kan görünce dayanamaz mısınız? Yoksa yüksekten bakamayanlardan mısınız?

Fobileri oluşturan aşırı ve rasyonel olmayan korkular küçük hayvanlardan tutun da doğanın kendi gücünden kaynaklanan korkulara kadar birçok formda olabilir. Fobilerin çoğu birçok insanın temkinli yaklaştığı tecrübelere dayanır. Bir şeyin fobi olarak tanımlanabilmesi için, korkunun; yaklaşık altı aydır ya da daha fazla bir süredir devam ediyor olması gerekir.

Yaklaşık olarak her 10 insandan birisi, yaşamının yetişkinlik, ergen dönemi ya da çocukluk dönemlerinin herhangi bir bölümünde fobilerinin baskısını hissediyor. Bazı spesifik fobiler ve doğayla alakalı fobik korkular yaşam boyunca değişiklik gösterir. Örneğin, okul öncesi çağı çocukları: karanlıkta kalmış kurgusal şeylerden, örneğin; hayaletler, canavarlar ve “karadedeler” gibi kültürel ve/veya dini kurgulardan korkma eğilimindedirler. Fakat daha sonralarda bu kurgu korkuların yerini daha gerçekçi korkular, örneğin; korkutucu hayvanlar alır. İşte fobilerin yaşa bağlı bir dökümü:

fobilerimiz-yasamimizi-nasil-degistiriyor-infografik-bilimfilicom

Umarız, yukarıdaki korkulardan herhangi birisi sizde bir uyarım oluşturmamıştır. Fakat eğer bir fobiden kaynaklı acı çekiyorsanız, iyi haber şu ki; bunların tedavileri mevcut. Kötü haber ise; tedavi bitmeden önce bu fobilerinizle hiç olmadığı kadar çok karşılaşacaksınız. Bazı spesifik fobilerin; farklı sebepleri olabilir ve bu fobiler beyinde çeşitli etkilere sahip olabilir. Bu tip fobiler; kişinin gerçek hayatta korktuğu şey her ne ise ona dair hassasiyetini yavaş yavaş azaltmaya zorlayan maruz bırakma terapisi (en. exposure therapy) ile ya da korku duyulan duruma dair kişinin düşünüş biçimini değiştirmeyi amaçlayan bilişsel davranışçı terapi (en. cognitive behavioral therapy) ile tedavi edilir. Her ne kadar bazı fobiler için; boğulma ya da otomobil kazası gibi korkutucu deneyimlerin sahteleri oluşturulabilsede, diğerlerini açıklamak biraz daha zordur.

İnsanlar, ebeveynleriyle benzer fobilere sahip olabilir. Bu da; genetiğin söz konusu durum için bir etkisinin olabileceğini ya da bu insanların bakıcılarından korkuları öğrenebildiklerine işaret edebilir. Fobileri olan insanların çoğu aynı zamanda da anksiyete bozukluğuna sahiptirler.

Psikiyatrik tanı kitabı (DSM-5) fobileri; çocukların en çok korktuğu durumlarla çok benzer olan 5 tipe ayırıyor. Her tip, insanları insanları farklı şekilde etkiliyor.

Hayvan fobileri insanları kaçmaya ve panik olmaya teşvik eder. Kan, iğne ve diğer medikal temelli fobiler; insanların kalp atış hızının ve kan basıncının artmasına ve birden düşmesine sebep olur ve bayılmalarına yol açar.Uçuş ya da boşlukla çevrelenmiş bir yerde sıkışıp kalma gibi durumlarla ilgili korkular ise; insanların kaçmak istemelerine, kontrol kaybı yaşamalarına ve aşırı heyecanlı olmalarına sebeiyet veren boğucu bir hisse kapılmalarına sebep olur. Yükseklik ya da aydınlatma gibi belirli çevresel durumlardan kaynaklanan fobiler insanların başını döndürür ya da korkunun beraberinde ne gibi tehlikeler getireceğiyle tamamen meşgul bir hale sokar.

Beynin loblar boyunca birçok değişik bölgesi fobilerle bağlantılıdır. Burada korku merkezimiz olan amigdala ve fobinin duygusal önemini toplayan lateral amigdala özellikle önemlidir. Amigdaladaki bir başka bölge olanmerkezi çekirdek, fobinin gelişinin ne kadar yakın olduğuna bağlı olarak donmadan bir ara vermeye kadar değişiklik gösteren savunma aksiyonları için hazırlıkları sıraya koyar.

Birkaç araştırma fobilerin anormal beyin aktivitelerinin farklı işaretlerine sebep olabileceğini araştırdı.Çalışmalardan birisi; diş ya da yılan fobisi olan insanları inceledi ve fMRI taramalarında korkuların beyinde nispeten farklı bölgeleri aktive ettiğini gördü. Yılan fobisi; öncelikle temel duyguları kontrol eden ve düzenleyen limbik sistemdeki yapılar tarafından yönetiliyordu. Fakat diş fobisi olan insanlar kendi korkularını değerlendirdiklerinde ise, frontal lobdaki yapılar aktif hale geçti.


Kaynak:

  1. Bilimfili
  2. Kate Baggaley, “How Phobias Change Throughout Our Lives”, https://www.braindecoder.com/phobia-1429041159.html
  3. Lueken, U. et al. How specific is specific phobia? Different neural response patterns in two subtypes of specific phobia. NeuroImage 363–372 (2011).

Corpus amygdaloideum

Amigdala, beynin temporal loblarının medial kısmında yer alan küçük, badem şeklinde bir yapıdır. Duyguların işlenmesi ve düzenlenmesinin yanı sıra hafıza oluşumu ve sosyal davranışlarla ilgili olan limbik sistemin önemli bir bileşenidir.

Amigdala, duyguların kontrolünde, özellikle korku ve kaygı tepkilerinde çok önemli bir rol oynar. Talamus, neokorteks ve hipokampus dahil olmak üzere beynin çeşitli bölgelerinden duyusal bilgi alır. Bu girdiler, amigdalanın uyaranların duygusal önemini değerlendirmesine ve uygun davranışsal ve fizyolojik tepkileri başlatmasına izin verir.

Amigdalanın birincil işlevlerinden biri korku koşullanmasıdır. Nötr uyaranlar ile caydırıcı veya tehdit edici olaylar arasında ilişkiler kurarak öğrenilmiş korku tepkisine izin verir. Bu süreç, amigdalanın hafıza oluşumundan sorumlu olan hipokampus ve karar verme ve duygusal düzenleme ile ilgili olan prefrontal korteks ile olan bağlantılarını içerir.

Korku işlemeye ek olarak amigdala, yüz ifadelerinin yorumlanması, sosyal davranış ve duygusal uyarılmanın düzenlenmesi dahil olmak üzere diğer duygusal süreçlerde de rol oynar. Yüz ifadelerinden, seslendirmelerden ve diğer duyusal uyaranlardan gelen duygusal ipuçlarının hızlı bir şekilde değerlendirilmesine izin vererek görsel ve işitsel yollardan girdi alır.

Amigdala, hipotalamus ve beyin sapı çekirdekleri gibi stres tepkisinde yer alan çeşitli beyin bölgelerine bağlıdır. Bu bağlantılar sayesinde sempatik sinir sistemini harekete geçirerek adrenalin ve noradrenalin gibi stres hormonlarının salınmasına yol açabilir. Bu aktivasyon, vücudu savaş ya da kaç tepkisi için hazırlar ve potansiyel olarak tehdit edici durumlarda hızlı tepkiler verilmesine izin verir.

Ayrıca, amigdala ödül işleme ve motivasyon ile ilgilidir. Zevk ve ödülle ilişkili bir nörotransmitter olan dopaminin salınmasıyla ilgili bir bölge olan ventral tegmental alandan girdi alır. Bu bağlantı, öğrenme ve karar vermenin duygusal ve motivasyonel yönlerine katkıda bulunur.

Genel olarak, amigdala duyguların, özellikle korku ve kaygının işlenmesinde ve düzenlenmesinde çok önemli bir rol oynar. Diğer beyin bölgeleriyle olan bağlantıları, duyusal bilgilerin entegrasyonuna, duygusal anıların oluşumuna ve duygusal uyaranlara davranışsal ve fizyolojik tepkilerin koordinasyonuna izin verir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Tarih

Amigdalanın tarihi, ilk kez ayrı bir beyin bölgesi olarak kabul edildiği 19. yüzyılın başlarına kadar uzanır. Amigdala ilk olarak 1822’de Karl Friedrich Burdach tarafından keşfedildi. Şeklinden dolayı Yunanca badem anlamına gelen “amigdale” kelimesinden almıştır . Amigdala, beynin temporal loblarının derinlerinde yer alan küçük, badem şeklinde bir yapıdır. beynin serebrum. Limbik sistemin bir parçası olarak kabul edilir ve hafızanın işlenmesinde, karar vermede ve duygusal tepkilerde (korku, kaygı ve saldırganlık dahil) birincil rol oynar.

Bununla birlikte, duygudaki rolü, Heinrich Klüver, Paul Bucy, James Papez, John MacLean, Joseph LeDoux ve diğerleri gibi araştırmacıların hayvanlarda ve insanlarda anatomisini, fizyolojisini ve işlevini tanımladığı 20. yüzyıla kadar belirlenmemişti. O zamandan beri amigdala, korku koşullandırma, duygusal hafıza, sosyal davranış, ödül işleme ve nöropsikiyatrik bozukluklardaki rolü açısından kapsamlı bir şekilde incelenmiştir.