Vena facialis

Vena facialis terimi “yüz damarı” anlamına gelen Latince bir kelimedir. “Vena” kelimesi Latince “ven” kelimesinden, “facialis” kelimesi ise Latince “yüze ait” anlamına gelen “facialis” kelimesinden gelmektedir. “Vena facialis” teriminin kayıtlara geçen ilk kullanımı 16. yüzyılda olmuştur.

Ön yüz toplardamarı olarak da bilinen yüz toplardamarı (vena facialis), yüzün ön kısmını drene eden bir toplardamardır. Konumu ve drene ettiği alan nedeniyle insan baş ve boyun damar sisteminde önemli bir yapıdır.

Yüz toplardamarı burun kökünün yanından çıkar ve küçük bir burun dalı da aldığı açısal toplardamarın doğrudan devamıdır. Fasiyal arterin arkasında yer alır ve daha az kıvrımlı bir seyir izler.

Fasiyal arter tarafından beslenen yüz bölgelerini drene eder; bunlar arasında göz kapakları, burun kenarı, üst ve alt dudaklar, çene ve yanak gibi yapılar bulunur. Yüz boyunca ilerlerken, açısal ven aracılığıyla supraorbital ve supratroklear venlerden, pterygoid venöz pleksustan gelen iletişim aracılığıyla derin yüz veninden ve inferior ve superior labial venlerden kan alır.

Fasiyal ven sonlandığı noktada mandibula gövdesini çaprazlar ve boyunda fasiyal arterin anteroinferiorunda ve submandibular bezin posteriorunda yer alır ve daha sonra internal juguler vene drene olur.

Herhangi bir kapakçığa sahip olmamasına rağmen, fasiyal ven yüz tedavilerinde ve müdahalelerinde, özellikle de kozmetik prosedürlerde önemli bir yapıdır. Uzmanların, tıkanmaya neden olma veya emboli oluşturma riski nedeniyle prosedürler sırasında bu damara yanlışlıkla malzeme enjekte etmekten kaçınmak için dikkatli olmaları gerekir.

Tarih

Yüz damarı, yüzdeki kanı boşaltan yüzeysel bir damardır. Gözün medial açısındaki açısal venden doğar ve yüzde aşağıya, yüz ifadesi kaslarına yüzeysel olarak ilerler. İç juguler vene boşalır.

Yüz damarı önemli bir damardır çünkü yüzdeki kanı boşaltır. Yüz damarı yaralanırsa, önemli kanamalara neden olabilir. Yüz damarı aynı zamanda kan alımı ve enjeksiyonlar için yaygın bir bölgedir.

İşte yüz damarının kısa bir tarihçesi:

  • “Vena facialis” teriminin kayıtlı ilk kullanımı 16. yüzyılda olmuştur.
  • Yüz damarı ilk olarak İtalyan anatomist Andrea Vesalius tarafından “De Humani Corporis Fabrica” (1543) adlı kitabında ayrıntılı olarak tanımlanmıştır.
  • Yüz damarı, Fransız anatomist Jean Riolan the Younger tarafından “Anatomia Reformata” (1649) adlı kitabında daha ayrıntılı olarak incelenmiştir.
  • Yüz damarı 19. yüzyılda kan alma yeri olarak kullanılmıştır.
  • Yüz toplardamarı artık kan alma ve enjeksiyon için yaygın bir bölgedir.
  • Yüz damarı nispeten büyük ve yüzeysel bir damardır, bu da tıbbi prosedürler için erişimi kolaylaştırır. Ayrıca, herhangi bir ana sinir veya arterin yakınında bulunmadığı için kullanımı nispeten güvenli bir damardır. Sonuç olarak, yüz damarı kan alımı ve enjeksiyonlar için yaygın olarak kullanılan bir damardır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Frank Netter

Dr. Frank Netter olarak da bilinen Frank H. Netter, Amerikalı bir hekim ve sanatçıydı. En çok anatomik illüstrasyonları aracılığıyla tıp eğitimine yaptığı katkılarla tanınır. Netter’in ayrıntılı ve doğru tıbbi illüstrasyonları tıp alanında ikonik hale gelmiş ve ders kitaplarında, dergilerde ve eğitim materyallerinde yaygın olarak kullanılmıştır.

Dr. Netter’in sanat ve tıp tutkusu, kariyeri boyunca çeşitli anatomik yapıları, sistemleri ve tıbbi durumları kapsayan binlerce illüstrasyon yaratmasına yol açtı. Netliği, kesinliği ve sanatsal kalitesiyle tanınan illüstrasyonları, karmaşık tıbbi kavramları öğrenciler ve sağlık çalışanları için daha erişilebilir ve anlaşılır hale getirmektedir.

Netter’in çalışmaları tıp eğitimi üzerinde önemli bir etkiye sahip olmuş ve dünya çapında sayısız öğrenci ve pratisyenin insan anatomisi ve patolojisinin inceliklerini daha iyi kavramasına yardımcı olmuştur. İllüstrasyonları tıp fakültelerinde, hastanelerde ve araştırma kurumlarında değerli bir kaynak olarak yaygın bir şekilde kullanılmaya devam etmektedir.

Frank Netter’in sanat ve tıbbı birleştirme konusundaki kararlılığı, tıbbi illüstrasyon alanında kalıcı bir miras bırakmış ve katkıları insan anatomisinin anlaşılmasını ve tıp pratiğini büyük ölçüde geliştirmiştir.

Dr. Frank Netter olarak da bilinen Frank H. Netter, olağanüstü anatomik çizimleriyle tıbba önemli katkılarda bulunmuştur. Onun detaylı ve doğru çizimlerinin tıp eğitimi ve klinik uygulamalar üzerinde derin bir etkisi olmuştur. İşte Netter’in tıp alanına yaptığı bazı önemli katkılar:

Anatomik İllüstrasyonlar: Netter, çeşitli anatomik yapıları, sistemleri ve tıbbi durumları tasvir eden binlerce karmaşık ve görsel olarak çekici illüstrasyon yarattı. Netliği, detayları ve sanatsal kalitesiyle bilinen illüstrasyonları öğrenciler, sağlık çalışanları ve araştırmacılar için paha biçilmez eğitim araçlarıdır.

Netter’in İnsan Anatomisi Atlası: Netter’in en önemli katkılarından biri, büyük beğeni toplayan çalışması “Atlas of Human Anatomy “dir. Bu kapsamlı atlas, insan vücudunun tüm bölgelerini kapsayan yüzlerce ayrıntılı illüstrasyon içermektedir. Tıp fakültelerinde temel bir kaynak haline gelmiştir ve doğruluğu ve erişilebilirliği ile büyük saygı görmektedir.

Tıp Eğitimi: Netter’in çizimleri insan anatomisinin öğretilme biçiminde devrim yaratmıştır. Karmaşık anatomik kavramları basitleştirme ve görsel olarak ilgi çekici bir şekilde sunma yeteneği, nesillerdir tıp öğrencilerinin insan vücudunun inceliklerini daha iyi anlamalarına yardımcı olmuştur.

Klinik Referans: Netter’in illüstrasyonları yalnızca eğitim ortamlarında kullanılmakla kalmıyor, aynı zamanda sağlık çalışanları için değerli bir klinik referans görevi de görüyor. Çizimleri, doktorların ve cerrahların anatomik yapıları, cerrahi prosedürleri ve hastalık patolojilerini görselleştirmelerine yardımcı olarak doğru teşhis ve tedavi planlamasına yardımcı olmaktadır.

Miras: Netter’in çalışmaları tıp alanında etkili olmaya devam etmektedir. Çizimleri düzenli olarak güncellenmekte ve tıp ders kitaplarına, araştırma makalelerine ve çevrimiçi kaynaklara dahil edilmektedir. Birçok tıp profesyoneli, anatomiyi daha iyi anlamaları ve karmaşık tıbbi kavramları hastalara iletme becerileri nedeniyle Netter’in illüstrasyonlarına itibar etmektedir.

Genel olarak, Netter’in katkılarının tıp eğitimi, klinik uygulamalar ve araştırmalar üzerinde derin bir etkisi olmuştur. Anatomik illüstrasyonları mükemmellikle eşanlamlı hale gelmiştir ve günümüzde tıbbın öğretilme ve uygulanma biçimini şekillendirmeye devam etmektedir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Dil

  • Eski Türkçede tıl/til 1. dil (organ ve işlev), 2. casus
  • Yunancada Glossa, Latincede Lingua

İnsan dili, tat alma, çiğneme, yutma ve konuşma gibi çeşitli işlevler için hayati önem taşıyan büyüleyici ve karmaşık bir organdır. Anatomik yapısı ve damarlanması karmaşıktır; dilin çok yönlülüğünü ve sindirim ve iletişim sistemlerindeki temel rolünü yansıtır.

Dilin Anatomisi

Dil kaslı bir hidrostattır, yani hacmini değiştirmeden şeklini değiştirebilen, çok çeşitli hareket ve işlevlere olanak tanıyan kaslı bir organdır. Anatomisi tipik olarak birkaç bölüme ayrılmıştır:

  • Dil Kökü (Radix Linguae): Dili ağız tabanına bağlayan arka kısımdır.
  • Dil Gövdesi (Corpus Linguae): Dilin ana, hareketli kısmı.
  • Dilin Ucu (Apex Linguae): Öndeki, oldukça esnek uç.
  • Dilin Arkası (Dorsum Linguae): Tat tomurcuklarının bulunduğu üst yüzey.
  • Dilin Alt Tarafı (Facies Inferior Linguae): Ağız tabanına bakan yüzey, büyük ölçüde tat alma tomurcuklarından arındırılmıştır.
  • Dilin Kenarı (Margo Linguae): Yan kenarlar.

Dilin Vaskülarizasyonu

Dilin damar sistemi ağırlıklı olarak dış karotid arterin bir dalı olan lingual arter tarafından beslenir. Bu arter dilin kas fonksiyonu ve duyusal yetenekleri için gerekli olan kan akışını sağlar. Venöz drenaj esas olarak, tipik olarak iç şah damarına akan lingual damar yoluyla olur. Dilin damar sistemi, dilin yüksek metabolik talebini ve tat alma, sıcaklık algılama ve gıdanın mekanik olarak işlenmesindeki rolünü destekleyen zengin kaynağıyla dikkat çekicidir.

Dildeki Kan Damarları

Dildeki kan damarlarının kesin sayısı, dilin incelenen alanı da dahil olmak üzere çeşitli faktörlere bağlı olarak değişebilir. Örneğin dilin ön üçte birlik kısmı, arka üçte birlik kısmıyla karşılaştırıldığında farklı bir damar yoğunluğuna sahiptir. Santimetrekare (cm^2) başına düşen kan damarlarının sayısı, dilin ön kısmından arka kısmına doğru artar; bu, kas aktivitesi ve duyu fonksiyonlarının daha yüksek olduğu bölgelerde artan kan desteği ihtiyacını yansıtır.

Dilde cm2 başına düşen kan damarı sayısı standart anatomik referanslarda genel olarak ayrıntılı olarak belirtilmese de, arka üçte birlik kısma doğru damar yoğunluğunun artması karmaşık ve oldukça organize bir ağın varlığını akla getiriyor. Bu ağ, tat algısı ve gıda manipülasyonundan konuşmaya kadar dilin çeşitli işlevleri için yeterli kan akışını sağlar.

İleri Okuma

  • Standring, S. (2016). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (41st ed.). Elsevier Health Sciences.
  • Schwenk, K. (2000). Feeding: Form, Function, and Evolution in Tetrapod Vertebrates. Academic Press.
  • Norton, N. S. (2016). Netter’s Head and Neck Anatomy for Dentistry (3rd ed.). Elsevier Health Sciences.

Plantar Fleksiyon

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Plantar fleksiyon, anatomi ve kinesiyolojide ayağın tabana doğru aşağıya doğru işaret edilmesi eylemini tanımlamak için yaygın olarak kullanılan bir terimdir. Plantar fleksiyonun anlaşılması, özellikle yürüme, koşma ve atlama gibi aktivitelerde insan biyomekaniğinin tüm kapsamını kavramak için çok önemlidir. Bu yazıda anatomik temeli, ilgili kaslar ve hareket aralığı dahil olmak üzere plantar fleksiyonun özelliklerini inceleyeceğiz.

“Plantar fleksiyon” terimi köklerini iki ana kelimeden alır. “Plantar” ayak tabanını ifade eder ve Latince ‘planta pedis’ teriminden türemiştir. “Fleksiyon” kelimesi, bükülmek anlamına gelen Latince “flectere” kelimesinden gelir. Birleştirildiğinde plantar fleksiyon kelimenin tam anlamıyla ayağın tabanına doğru bükülmesi anlamına gelir.

  • Plantar fleksiyon, yürüme, koşma, atlama ve dans gibi çeşitli aktiviteler sırasında kullanılır.
  • Plantar fleksiyon basketbol, futbol ve futbol gibi bazı sporlarda da kullanılır.

Anatomik Temel

Eklem Noktası

Plantar fleksiyon öncelikle üst ayak bileği eklemi olarak bilinen talocrural eklemde meydana gelir. Talokrural eklem üç kemikten oluşan sinovyal bir menteşe eklemidir: tibia, fibula ve ayağın talusu.

Hareket açıklığı

Plantar fleksiyon için hareket aralığı bireyler arasında değişir ancak genellikle 30° ila 40° arasında olduğu tahmin edilir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

İlgili Kaslar

Ayak Bileği Plantar Fleksiyonu

Ayağı ayak bileğine doğrultma eylemi, her biri genel harekete katkıda bulunan birden fazla kas gerektirir. Ayak bileğinde plantar fleksiyona yardımcı olan kaslar şunlardır:

  • Gastrocnemius kası (triceps surae kas grubunun bir parçası)
  • Soleus kası (aynı zamanda triceps surae’nin bir parçası)
  • Longus fibularis kası (M. peroneus longus)
  • Fibularis brevis kası (M. peroneus brevis)
  • Plantaris kası
  • Arka tibial kas
  • Flexor hallucis longus kası
  • Fleksör dijitorum longus kası

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Ayak parmağı Plantar Fleksiyonu

Plantar fleksiyon ayak bileği ile sınırlı değildir; aynı zamanda ayak parmaklarını da içerir. Ayak parmaklarının plantar fleksiyonundan sorumlu kaslar şunları içerir:

  • Flexor hallucis longus kası
  • Fleksör dijitorum longus kası
  • Fleksör dijitorum brevis kası
  • Flexor rakamı minimi brevis kası
  • Bel kasları

Tarihçesi

Plantar fleksiyon, ayağın ayak bileği ekleminde aşağı doğru hareketidir. Yürümemizi, koşmamızı ve zıplamamızı sağladığı için ayağın en önemli hareketlerinden biridir.

Plantar fleksiyonun tarihi, insan evriminin ilk günlerine kadar uzanır. Atalarımızın ağaçlara tırmanmak, düz olmayan yüzeylerde yürümek ve yırtıcı hayvanlardan kaçmak için ayaklarını plantar esnetebilmeleri gerekiyordu.

Plantar fleksiyonla ilgili ilk bilimsel çalışmalar 19. yüzyılda yapılmıştır. Bu çalışmalar ayak bileği ekleminin anatomisi ve fizyolojisine odaklandı. 20. yüzyılda bilim insanları plantar fleksiyonun biyomekaniğini veya plantar fleksiyonun farklı aktiviteler sırasında nasıl kullanıldığını araştırmaya başladı.

  1. yüzyılda İngiliz doktor William Harvey Aşil tendonunun plantar fleksiyondaki rolünü tanımladı.
  2. yüzyılda Fransız cerrah Jean-Louis Petit, yırtık Aşil tendonunun onarılmasına yönelik cerrahi bir prosedürü tanımladı.
  3. yüzyılda Alman fizyolog Theodor von Esmarch plantar fleksiyonun gücünü ölçmek için yeni bir yöntem geliştirdi.
  4. yüzyılda Amerikalı fizyoterapist Margaret Rood, plantar fleksiyon zayıflığını tedavi etmek için yeni bir yöntem geliştirdi.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Dorsifleksiyon: Ters Hareket
Dorsifleksiyon, plantar fleksiyonun zıt hareketini tanımlamak için kullanılan anatomik terimdir. Ayağın veya ayak parmaklarının tabandan uzağa doğru yukarı doğru hareketini içerir.

Kaynak:

Neumann, D. A. (2016). Kinesiology of the musculoskeletal system: Foundations for rehabilitation. Elsevier Health Sciences.Magee, D. J. (2014). Orthopedic physical assessment. Elsevier Health Sciences.

Koşu Ayakkabıları Ayağınızı Nasıl Etkiler?

İnsan vücudunun, fizyolojisinin ve anatomisinin evrimi sonucu koşmaya son derece uygun bir şekilde gelişmiş olabilir ancak yeni bir araştırmaya göre, çimento betonundan zemin üzerinde koşmak üzere evrimleşmemiş olduğu kesin. Böylesine sert zeminler üzerinde yaptığımız tempolu koşularda veya hızlı yürüyüşlerde yerin tepkisini yumuşatmak için giydiğimiz yürüyüş ve koşu ayakkabıları yaylanan, köpüklü, esnek tabanları ile yol ile hassas ayaklarımızın arasında bir bariyer görevi görmektedir.

Spor ayakkabısı teknolojisi her ne kadar gelişse de, yapılan meta-analiz ve hastane kayıtları incelemelerine göre, son 40 yıl içinde koşu sakatlıkları oranları azalma göstermedi. Bu durum da bazı koşucuları ve daha kritik olarak da bazı araştırmacıları, bu ayakkabıların belki de faydadan çok zarar verdiği noktasında şüpheye düşürdü.

Bu iddiayı test etmek üzere Avustralya’daki The University of Queensland – School of Human Movement and Nutrition Sciences’dan araştırmacılar işe koyuldu. Çıplak ayaklar; koşarken ayakların yere her çarptığında şoku absorbe eder ve vücudu bu şok enerjisinden güç alarak ileri doğru iter ve diğer adım için kullanır. 

Ayakkabıların sağlıklı olduğundan şüphe eden araştırmacılar, fazlaca yaylanma sağlayan ayakkabıların bu enerji aktarımı sürecini sekteye uğrattığını, ayak ve kâlf kaslarının zamanla daha rahatlamasına ve zayıflamasına sebep olduğunu öne sürüyor.

Bu önsezi üzerine araştırmacılar, 16 katılımcının hem çıplak ayakla hem de ayakkabılı şekilde, kuvvet sensörleri ile donatılmış koşu bandı üzerinde koşmasını sağladı. Aynı zamanda katılımcıların ayaklarının alt derilerine tutturulan ince kablolarla ayak kaslarındaki aktivasyon ve aktivasyon değişimi için de kayıt alındı.

Sonuçlara göre, koşu ayakkabıları gerçekten de ayakların yere bastığı anda diğer adım için basınç uygulayarak yaptığı öteleme hareketini sekteye uğratıyor. Bununla birlikte, çıplak ayağın yere basıldığında tabanının düzleştiği tespit edildi. a karşılık spor ayakkabı içindeki ayağın ise, yapılan ölçümlere göre çıplak ayağa oranla yalnızca yüzde 75’inin yani 4te 3’ünün zemine (ayakkabı tabanına) değdiği ve tamamen düzleşmediği ulaşılan sonuçlar arasındaydı.

Ne var ki, hipotezde öne sürüldüğü gibi ayağın kaslarının rahatlaması ve gevşemesi durumu gerçekleşmedi ve bu yöndeki şüpheler bir anlamda boşa çıktı. Bu sonuçların hepsi bir araya getirildiğinde ortaya çıkan anlam da, basıncın artması koşulu ile spor ayakkabı içindeki ayak kaslarının daha fazla kuvvet harcaması idi.

Journal of the Royal Society Interface’de yayımlanan araştırmaya göre, spor ayakkabı giymek koşu fizyolojisini etkiliyor ancak bilim insanlarının şüphelendiği yönde değil.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Lizzie Wade, How running shoes change your feet, 14 Haziran 2016, www.sciencemag.org/news/2016/06/how-running-shoes-change-your-feet

Makale Referans : Luke A. Kelly, Glen A. Lichtwark, Dominic J. Farris, Andrew Cresswell Shoes alter the spring-like function of the human foot during running Journal of the Royal Society Published 01 June 2016 Volume 13, issue 119 15 June 2016.DOI: 10.1098/rsif.2016.0174

Orta Çağ’a Ait En İyi 10 Tıbbi Gelişme!

Orta Çağ tıbbı genellikle hekimlerin cahil olduğu ve sağlık hizmetinin batıl inançlarla ve hurafelerle yapıldığı zamanlar şeklinde tasvir edilmiştir. Ancak, daha yakından bakıldığında Orta Çağ boyunca tıbbi bilgi ve hizmet konusunda birçok gelişmenin olduğu ortaya çıkmaktadır. İşte en iyi 10 tıbbi gelişme:
1. Hastaneler
4. yy.a kadar hastane kavramı -hastaların özel ekipmanlara erişimi olan doktorlar tarafından tedavi edildiği yer- Roma İmparatorluğu’nun bazı bölgelerinde görülüyordu. Hastanelerin kökeni yoksullara ve yolculara konaklama ve bakım sağlayan Hristiyan din kurumlarıydı. Hastaneler Bizans ve Batı Avrupa’da genellikle manastırlar tarafından işletiliyordu ve Orta Çağ boyunca giderek daha büyük ve birkaç binadan oluşan yapılar haline geldi. Arap dünyasındaki hastaneler ise 8. yy.da ve daha seküler kurumlar olarak ortaya çıktılar; büyük şehirlerdekiler onlarca doktor istihdam edebiliyor, farklı hastalıklar için farklı koğuşlar ve hatta salonlarında çalan müzisyenler gibi güzel olanaklar sağlıyorlardı.
2. Eczaneler
İlk eczane 754 yılında Bağdat’ta kuruldu. Orta Çağlı Arap bir hekimin söylediği gibi bu eczaneler ”basit tıbbi malzemelerin çeşitli türlerini, tip ve şekillerini bilme sanatının yerleridir. Eczacı, hekim tarafından düzenlenen reçeteye göre bu malzemelerden bileşik ilaçlar hazırlar.” Eczaneler halk tarafından çok rağbet gördüler ve kısa süre içinde Arap dünyasında birçok ilaç deposu açıldı. 12. yy.a gelmeden Avrupa’da da eczanelere rastlanabiliyordu. Eczanelerin varlığı ilaçların nasıl yapıldığı ile ilgili bilgi gelişimini büyük ölçüde desteklemiştir.
3. Gözlükler
Doğru görmeye yardımcı olan gözlüklerin kimin tarafından icat edildiği konusunda emin değiliz, ancak 13. yy. sonlarına doğru İtalya’da iyi bilinen bir ürün olduğu görülüyor. Giordano da Pisa isimli Dominikli keşiş 1305 yılında verdiği bir vaazında şunları söylemiştir: ” İyi görmeye yarayan gözlük yapma sanatı bulunalı henüz 20 yıl olmadı… Ve kısa bir süre önce, eskiden hiç var olmamış bu yeni sanat keşfedildi… Bunu keşfeden ve uygulayan ilk kişiyi gördüm ve onunla konuştum.” Gözlük takan bir kişinin ilk kez resmedilişi 1352 yılında, Tommaso da Modena tarafından bir kilisedeki fresk parçasına yapılmış Kardinal ”Hugh of Provence” resmi ile olmuştur. Freskte kardinalin masasında yazı yazarken gözlüklerini kullanmakta olduğu görülüyor.
4. Anatomi ve Diseksiyon
Birçok tarihçi Orta Çağ boyunca anatominin yerinde saydığına inanmıştır. Ancak Orta Çağ hekimlerinin insan vücudu üzerinde deneyler ve araştırmalar yaptığına dair çok önemli deliller mevcuttur. 1315 yılında İtalyan hekim Mondino de Luzzi öğrencileri ve seyirciler için halka açık bir diseksiyon -bir dokunun kesi ile açılması ve sergilenmesi- bile gerçekleştirmişti. Akabindeki yıl ilk modern diseksiyon kılavuzu örneği ve ilk gerçek anatomik metin olarak kabul edilen “Anathomia corporis humani” adlı eserini yazdı.
5. Üniversitelerde Tıp Eğitimi
Avrupa’da üniversitelerin yükselişi tıp uygulamalarında yavaş yavaş da olsa önemli değişiklikler meydana getirecekti. Çoğu Orta Çağ üniversitesi, hekimlerin eğitim aldığı ve tıbbi bilginin paylaşıldığı merkezler haline gelecekti. Thomas Benedek “The Shift of Medical Education into the Universities (Tıbbi Eğitimin Üniversitelere Geçişi)” adlı makalesinde şöyle açıklıyor: “Zamanının çok ilerisinde olan II. Frederick, 1231 yılında, tıbbi eğitim standartları ve lisansıyla ilgili bir dizi yasa yayınladı. Bu yasaların tıp eğitimi ve uygulamaları üzerinde kısa zamanda bir etkisi olmasa da tıp öncesi eğitimin öneminin yasalaştırılması, doktorluğun bir meslek haline gelmesinde adeta bir mihenk taşı olmasını ve gelişmeye açık bir eğitim metodu oluşturup bunun kalıcı hale gelmesini sağladı.”
6. Oftalmoloji ve Optik
Antik düşünürler insanların cisimleri gözlerden yayılan görünmez ışık hüzmeleri sayesinde görebildiğine inanıyordu. 11. Yy. bilim insanı İbn-i Heysem, optik ve göz anatomisi araştırmaları sayesinde görme olayına yeni açıklamalar getirdi. Kitab-ül Menazır (Görüntüler Kitabı) isimli eseri yüzlerce yıl boyunca bu alandaki en önemli araştırmalardan birisi olarak kabul edildi. Ayrıca Orta Çağ Arap hekimleri kataraktı gözden çıkarmak için kullanılan ilk şırınganın icadının da dahil olduğu oftalmoloji alanındaki ilerlemeleriyle de tanınıyorlardı.
7. Yaraların temizlenmesi
Antik tıp yazarları yaranın iyileşmesine yardım edeceğini düşünerek bir miktar iltihabın yaranın içinde bırakılması gerektiğine inanıyorlardı. Bu düşünce, iyileşmenin hızlandırılması için cerrah Theodoric Borgognoni’nin yaraların temizlenmesi ve dikiş atılmasını öneren antiseptik metodunun ortaya çıktığı 13. yy.a kadar genel görüş olarak kalmıştı. Borgognoni dezenfekte şekli olarak şarap ile önceden ıslatılmış bandajlar bile kullanıyordu. İtalyan cerrah ayrıca ameliyatta anestezi kullanımının öncülerinden birisi olarak biliniyor. Borgognoni afyon, adamkökü, baldıran otu ve başka maddelerle ıslatılmış süngeri burunlarının altına tutarak hastalarını bayıltıyordu.
8. Sezaryen Ameliyatı
Sezaryen ameliyatlarının uygulandığı Orta Çağ boyunca, bu uygulamanın nedeni annenin ya ölmüş olması ya da yaşama şansının bulunmamasıydı -bazı vakalarda bebek de ölüydü. Fakat 1500’lü yıllarda hem annenin hem de bebeğin hayatta kaldığı ilk sezaryen ameliyatı yazılı kayıtlara geçti. İsviçreli bir çiftçi olan Jacob Nufer operasyonu eşine uyguladı. Eşi birkaç gündür doğum sancısı çekmekteydi ve kendisine 13 ebenin eşlik etmesine rağmen doğum gerçekleşemiyordu. Operasyon başarılı geçmişti, sonrasında anne 2 tanesi ikiz olmak üzere 5 çocuk daha doğurdu. Bebek 77 yaşına kadar yaşadı.
9. Karantina
Karantina kavramı -hastalığın yayılmasını engellemek için bir grup insanı diğerlerinden ayırma- Kara Ölüm sonrasında başladı. 1337 yılında günümüzde Dubrovnik olarak bilinen Ragusa şehri vebaya karşı bir savaş ilan etti ve şehre gelen tüm gemileri 30 gün limanda bekletti, böylece yetkililer kimseye hastalığın bulaşmadığından emin olabiliyordu. Bu süre kara yolcuları için 40 güne kadar çıkmaktaydı (quaranta, İtalyancada 40 demektir). Önlemlerin başarısı Orta Çağ sonlarına doğru karantinanın İtalya’nın diğer bölgelerinde ve Avrupa’da da uygulanmasına yol açtı.
10. Diş Amalgamları
 
Orta Çağ dönemindeki Çin’in tıbba en önemli katkılarından birisi, dişçilikte kullanılmak üzere amalgamın icadıydı. 659 yılından bir metin, ilk kez diş dolgusu için gümüş ve kalaydan yapılmış bir maddenin kullanımını ayrıntılı olarak anlatmaktadır. İşlemin Avrupa’da kullanılması ancak 16. yy.da gerçekleşmiştir.
Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
Görsel: Gözün Anatomisi, 1200’lü yıllardan.
Kaynak: Medievalists

İnsan Anatomisinin Evrimi: Başarı, Ağrıyla Birlikte Geldi!

Fotoğrafta, 2013 senesinde yapılan çok kapsamlı bir araştırmanın sonuçları görülmektedir. Çok sayıda araştırmacıyı bir araya getiren bu çalışmada, gezegenimizde yaşam kalitesini ciddi anlamda ve sürekli olarak etkileyen hastalıklar ile sakatlıklara neden olan ana unsurlar incelenmiştir. Görseldeki renklerin her biri ayrı bir soruna işaret etmektedir.

Görselde, en iyi ihtimalle “şoke edici” olarak tanımlanabilecek bir renk ve o renge karşılık gelen bir hastalık göze çarpmaktadır: bel ağrısı! AIDS, Kanser, savaşlar, kan hastalıkları, mide hastalıkları, beyin hastalıkları ve daha nicesi arasından bel ağrısı gibi bir hastalık, listenin açık arayla lideridir! Bu nasıl olur? Neden bel ağrısı bu kadar yaygındır?
Türümüz, primatlar ve maymunlar arasında evrimsel açıdan en başarılı hayvan türüdür. Ancak evrimsel süreçte gelişen vücut planımız, “şampiyon” diyebileceğimiz niteliklere hiç de sahip değildir. Çünkü son 6 milyon yıldır, özellikle de son 4 milyon yıldır çok hızlı bir evrimsel süreçten geçiyoruz. Ne yazık ki bu hızlı evrimsel süreç, birçok sıkıntının elenemeden günümüze kadar taşınmasına neden oluyor. Bel ağrısı da, bunun binlerce göstergesinden sadece bir tanesi.
2013 senesinde, Dünya’nın 2 numaralı akademik dergisi olan Science dergisini de çıkaran Amerikan Bilimin İlerleyişi Cemiyeti kapsamında düzenlenen Yıllık Toplantı’da antropologların ortak olarak dikkat çektikleri nokta da tam olarak buydu: Evrim, birçok konuda başarılı olsa da, vücudumuzun genel tasarımının evriminde hiç de iyi bir iş çıkaramamıştır. Toplantıda bu argümanı destekleyecek bol miktarda fosil kanıt uzmanlar, aynı zamanda insanı günümüzdeki baskın tür konumuna getiren başarılı evrimsel değişimleri de tek tek listelediler ve kanıtlarıyla desteklediler. Bunlar arasından en önemlileri, insanın dik yürümesini sağlayan adaptasyonlar ve tabii ki, her şeyi mümkün kılan iri beynimizdir.
Ancak bunlar öyle birdenbire var oluvermiş özellikler değildir. Her biri, kendimizden önce gelen insansı ve hatta onlardan önce gelen maymunsu atalarımızın vücut planlarının ve özelliklerini yumuşak ve kademeli bir evrim sürecinden geçerek oluşmuş versiyonlarıdır. Bunu genetik olarak, fizyolojik olarak, anatomik olarak ve hatta paleontolojik olarak çok eski zamanlara kadar adım adım takip edebilmekteyiz. Buna rağmen anatomimizin son derece sıkıntılı olması, evrimin araştırılmaya değer sonuçlarından birisidir. Boston Üniversitesi’nden Jeremy DeSilva bunu net bir şekilde şöyle ifade ediyor:
“Ola ki sıfırdan bir anatomi tasarlayacak olsaydınız, insan vücudu kesinlikle tasarlayacağınız ürün olmazdı. Ne yazık ki evrim, adeta bir elinde bant, diğer elinde ataçlar olan kötü bir mühendis gibi çalışır.”
 
Bunun en net örneklerinden bir tanesi ayaklarımızdadır. Evrimsel süreçteki atalarımız, ağaçlara tutunabilmek için son derece esnek ayaklara ihtiyaç duyuyordu. Bu nedenle evrimsel süreçte, çok parçalı kemiklerden oluşan ayaklar evrimleşti. Ancak geride bıraktığımız yaklaşık 5 milyon yıl içerisinde bizlerin ataları ağaçlardan ayrıldı ve yerde, iki ayak üzerinde durmaya başladılar. Artık bu fazladan kemiklerin neredeyse hepsi işlevsiz hale gelmişti. Bazı parçalar evrimleşerek değiştiler: örneğin ayak baş parmağımız, atalarımızdakinin aksine diğer 4 ayak parmağının karşısına gelebilmesini sağlayan “karşıt başparmak” özelliğini tamamen yitirdi. Ancak ayağımızda halen 26 tane kemik, 33 eklem, 100’den fazla kas bulunmaktadır. Bu kemiklerin önemli bir bölümü gereksizdir veya çok daha verimli olacak şekilde tasarlanabilir. Bunu DeSilva şöyle anlatıyor:
“Eğer bir ayak tasarlayacak olsaydınız, kesinlikle 26 kemik kullanmazdınız. Ayaklarımız, sapasağlam durabilmek için modifiye olmuştur (değişmiştir). Ancak bu evrimsel değişim sırasında kemiklerimizin arasına ‘yama’ olarak düşünebileceğimiz birçok eklenti gelmiştir. Buna rağmen kemik sayısı halen çok fazla olduğu için, ayaklarımız içe ve dışa gereğinden fazla bükülebilir ve yay halindeki yapısı kolaylıkla çökebilir. Bunun sonucu ne midir? Bilek bükülmeleri, topuk dikenleri, Aşil tendon yırtılmaları, incik nasırları, kırılan bilekler ve daha nicesi…”
 
Hemen aklınıza şu itiraz gelebilir: “Modern zamanlarda stiletto ve topuklu ayakkabılar gibi birçok moda ürünü kullanılıyor, bunlar hep onun sonucu.” Cevap, koskocaman bir hayır! 3 milyon yıl geriye gidecek kadar uzun bir zaman aralığında bulunan çok sayıda insan fosilinde, yukarıda sözü edilen hastalıkların neredeyse tamamı görülüyor. Atalarımızın topuklu ayakkabılar kullanmadığından da oldukça eminiz. DeSilva’nın da belirttiği gibi, evrim ne yazık ki başa dönerek vücutlarımızı sıfırdan tasarlayamıyor. Akıllıca bir düzenleme yapılacak olsa, tabii ki baştan yaratmak en mantıklısı olacaktı. Fakat doğa böyle çalışmıyor. Elinde “bant ve ataçlar”dan başka hiçbir şey olmayan evrim, sadece var olan malzemeyi değiştirebiliyor. Var olan çeşitlilik içerisinden en uyumlu, en işe yarar olanlar seçilenler hayatta kalıyor, diğerleri ise yok oluyor. Ancak seçilenler, olabilecek en iyi tasarıma sahip olanlar olmak zorunda değil. İşte bu nedenle, “kötünün iyisi” diyebileceğimiz birçok tasarım, doğanın dört bir yanında bulunuyor. Peki vücudumuz nasıl daha iyi tasarlanabilirdi? DeSilva şöyle anlatıyor:
“Eğer iki ayak üzerinde durabilen ve koşabilen bir tasarım istiyorsanız, ayak ve bilek tasarımı bir devekuşununkine benzer olmalıdır. Devekuşlarının bilekleri ve alt bacak kemikleri tek bir yapı oluşturacak şekilde birbirine kaynamıştır. Bu da adımlarını kat kat güçlendirir. Ayrıca ayaklarında sadece 2 tane parmak bulunur ve bu koşmak için fazlasıyla yeterlidir. Benim neden böyle bir ayağım yok? Bunun en basit nedeni, devekuşlarının 2 ayak üzerinde yürümesini sağlayan bu bacak yapısının temelleri, 230 milyon yıl önce yine 2 ayak üzerinde yürüyebilen dinozorlarda atılmış olmasıdır. Bizlerin iki ayak üzerinde yürüyen atalarımız ise sadece 5 milyon yıl önce evrimleşmiştir.”
 
Ancak bu işin bacak boyutu… Asıl önemlisi bel ağrıları (ki ana görselimizin gösterdiğinin de bu olduğunu hatırlayınız). Bel ağrılarının evrimsel nedenleriyle ilgili olarak, Dünya’nın en önde gelen araştırma kurumlarından Case Western Reserve University’den paleoantropolog ve anatomist Dr. Bruce Latimer’a kulak verelim:
“Eğer ki DaSilva’nın anlattığı gibi bant ve ataçlarla yapılmış kötü bir tasarım arıyorsanız, sırtınıza bakın.”
 
İnsanlar iki ayak üzerinde yürüyebilecek şekilde evrimleşirken, evrimin kullanabileceği çok da fazla malzeme bulunmuyordu. Ağaçlar üzerine tırmanırken faydalı olan S şeklindeki omurgamız, “birdenbire” 90 derece dönüvermiş oldu. Bu, adeta 26 ayrı bardak ve tabağı üst üste dizip de dengede kalmasını sağlamaya çalışmak gibidir. Bizim omurgamızdakiler tabak çanak değildir de, omur ve disklerdir. Üzerinde bir de kafa gibi aşırı ağır bir nesne dengelenmeye çalışılmaktadır!
Evrimsel süreçte canlıların değişimi, elbette tek bir değişkene bağlı olarak farklılaşmaz. Örneğin omurgamızın yapısı, sadece genel anatomik özelliklerimizin bir ürünü değildir. Aynı zamanda ömrümüzün farklı evrelerinde deneyimlediğimiz unsurlar da, uzun vadede türümüzün şeklini belirlemektedir. Bunun en ilginç örneğini, doğumlarda görürüz. Omurgamızın S şeklindeki yapısı ve içe doğru kıvrımı, ana rahminden çıkmamızı kolaylaştırmaktadır. Ayrıca bu şeklin iki ayak üzerinde dengeye de katkısı olduğu tespit edilmiştir. Yani bu nedenle evrimsel süreçte bu yapı pek fazla değiştirilememiştir. Fakat bir özelliğimizin bize katkı sağlıyor olması, onun eksiksiz ya da kusursuz olduğu anlamına gelmez! S şeklindeki omurgamız üzerine binen yük, kaçınılmaz olarak bel ve sırt sorunlarını doğurmaktadır. Hele ki bir de sürekli aktif olmanızı sağlayan futbol, voleybol, basketbol, jimnastik veya kelebek yüzüş yapıyorsanız, bu yük katlanarak artmaktadır. Görselde de görüldüğü gibi, Dünya’nın çok büyük bir kısmı bel ve sırt ağrısı çekmektedir. Sadece ABD’de her sene 700.000 kişi omurga kırığıyla hastaneye kaldırılmaktadır. Hatta sırtımız bizi ömür boyunca taşıyabilecek kadar bile evrimleşmemiştir! Latimer bunu şöyle anlatıyor:
“Eğer ki omurganıza gerçekten iyi bakacak olursanız, sizi 40-50 yaşına kadar götürecektir. Ondan sonra ne yazık ki kendi başınızasınız…”
 
Aradan geçen milyonlarca yıldan sonra evrimin izlerini hala vücudumuzda bir damga gibi taşıyor olmak baş döndürücü değilse nedir?
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Nervus phrenicus

Nervus phrenicus terimi “frenik sinir” anlamına gelen Latince bir ifadedir. “Nervus” kelimesi Latince “sinir” anlamına gelen “nervus” kelimesinden, “phrenicus” kelimesi ise Yunanca “diyafram” anlamına gelen “phren” kelimesinden gelmektedir. “Nervus phrenicus” teriminin kayıtlı ilk kullanımı MS 1. yüzyılda Romalı hekim Galen tarafından yapılmıştır.

Frenik sinirler boyundan (omuriliğin C3-C5 seviyeleri) çıkan ve akciğer ile kalp arasından geçerek göğüs boşluğunu karından ayıran büyük bir kas olan diyaframa ulaşan bir çift önemli sinirdir. Bu sinir, solunum sürecindeki temel rolü nedeniyle insan vücudunda önemli bir sinirdir. (bkz: nervus) (bkz: phren)

Her frenik sinir, diyaframın bir yarısına motor ve duyusal innervasyon sağlar. Motor lifler diyaframın uyarılmasından sorumludur ve nefes almak için hayati önem taşıyan kasılmasına ve gevşemesine izin verir. Duyusal lifler, ağrı ve propriyosepsiyon gibi hisleri algılayan diyaframın orta kısmına duyusal innervasyon sağlar.

Frenik sinirler ayrıca mediastinal plevra ve perikardiyuma (kalbin dış tabakası) duyusal innervasyon sağlar; bunlar, örneğin belirli kalp hastalıklarında sevk edilen ağrı modellerinde rol oynayabilir.

Frenik sinirlerin önemi, bu sinirleri içeren tıbbi durumlarda vurgulanmaktadır. Örneğin, frenik siniri etkileyen bir yaralanma veya hastalık, diyafragma felci olarak bilinen ve nefes almada zorluğa neden olabilen bir duruma yol açabilir. Frenik sinirlerden birinin veya her ikisinin kontrolsüz uyarılması hıçkırığa neden olabilir.

Ayrıca, boyun veya göğüsteki cerrahi prosedürlerin (akciğer kanseri ameliyatları veya kalp ameliyatları gibi) ameliyat sonrası solunum komplikasyonlarını önlemek için frenik sinirlere zarar vermekten kaçınmaya dikkat etmesi gerektiğini de belirtmek gerekir.

Tarih

Frenik sinir, diyaframa motor ve duyusal innervasyon sağlayan karışık bir sinirdir. Boyundaki üçüncü, dördüncü ve beşinci servikal spinal sinirlerin (C3-C5) anterior rami’lerinden çıkar. Sinir toraks boyunca diyaframa doğru ilerler ve burada solunumu sağlayan kas liflerini innerve eder.

Frenik sinir önemli bir sinirdir çünkü solunumdan sorumludur. Frenik sinir yaralanır veya koparsa, solunum felcine neden olabilir. Bu, hayatı tehdit eden bir durum olabilir.

İşte frenik sinirin kısa bir tarihçesi:

  • “Nervus phrenicus” teriminin kaydedilen ilk kullanımı MS 1. yüzyılda Romalı doktor Galen tarafından yapılmıştır.
  • Frenik sinir ilk olarak İtalyan anatomist Andrea Vesalius tarafından “De Humani Corporis Fabrica” (1543) adlı kitabında ayrıntılı olarak tanımlanmıştır.
  • Frenik sinir, Fransız anatomist Jean Riolan the Younger tarafından “Anatomia Reformata” (1649) adlı kitabında daha ayrıntılı olarak incelenmiştir.
  • Frenik sinir, 19. yüzyılda kan alma işlemi için bir bölge olarak kullanılmıştır.
  • Frenik sinir artık frenik sinir pili gibi belirli solunum rahatsızlıkları olan hastalarda ameliyat için önemli bir hedeftir.
  • Frenik sinir nispeten uzun ve ince bir sinirdir, bu da onu yaralanmaya karşı hassas hale getirir. Travma, ameliyat veya tümörler nedeniyle yaralanabilir. Frenik sinirin yaralanması, yaşamı tehdit eden bir durum olabilen solunum felcine neden olabilir.

Frenik sinir, solunum fizyolojisi çalışmalarında da önemlidir. Bilim insanları frenik siniri inceleyerek diyaframın nasıl çalıştığı ve solunumu nasıl kontrol ettiği hakkında daha fazla bilgi edinebilirler.

Kaynak:

  1. Standring, S. (2016). Gray’s Anatomy (41st ed.). Elsevier.
  2. Snell, R. S. (2010). Clinical anatomy by regions. Lippincott Williams & Wilkins.

appendix

Tıp bağlamında “appendix” terimi, kalın bağırsağın alt ucuna tutturulmuş küçük, tüp benzeri bir kese anlamına gelir. “appendix” kelimesinin etimolojik kökü Latince’ye, özellikle “bağlanmak” veya “eklenmek” anlamına gelen “appendō (“üzerine asılı olmak”)” fiilinden takip edilebilir. Bu köken, apendiksin kalın bağırsağın daha büyük yapısına olan fiziksel bağlılığını yansıtmaktadır.

HalTekiloğul
nominatifappendixappendicēs
genitifappendicisappendicum
datifappendicīappendicibus
akusatifappendicemappendicēs
ablatifappendiceappendicibus
vokatifappendixappendicēs

appendiceal —>Ek ile ilgili.

Daha geniş bir tarihsel bağlamda, apandis uzun süredir önemli bir işlevi olmayan, körelmiş bir organ olarak görülüyordu. Ancak son araştırmalar, apendiksin bağırsak bağışıklığında ve bağırsak florasının korunmasında rol oynayabileceğini öne sürüyor.

Epidemiyoloji

Apendiksin iltihabı olan apandisit, karın bölgesinde ameliyat gerektiren en sık görülen acil durumdur. Apandisit epidemiyolojisi bazı dikkate değer modeller sergiler:

İnsidans Oranları: Apandisit insidansı küresel olarak değişmektedir. Addiss, D.G., Shaffer, N., Fowler, B.S. ve Tauxe, R.V. (1990)’nin “American Journal of Epidemiology”de yayınlanan “The epidemiyology of apandisit and apendektomi in the United States” adlı araştırmalarına göre, tahmini Amerika Birleşik Devletleri’nde yıllık apandisit görülme sıklığı 10.000 kişi başına yaklaşık 11 vakadır.

Yaş ve Cinsiyet Dağılımı: Apandisit en sık ergenlerde ve genç erişkinlerde görülür, erkeklerde kadınlara göre daha sık görülür. Bu durum Flum, D.R. ve Koepsell, T. (2002)’de “Archives of Cerrahi”de yayınlanan “Yanlış teşhis edilen apandisitin klinik ve ekonomik bağıntıları: Ülke çapında analiz”de açıklanmaktadır.

Mevsimsel Değişiklikler: Luckmann, R. (1989) tarafından “California’da akut apandisit için insidans ve vaka ölüm oranları: popülasyona dayalı bir çalışma yaşın etkileri”, “Amerikan Epidemiyoloji Dergisi.”

İşlevi

Bağışıklık Fonksiyonu: Ekin, özellikle gençlerde bağışıklık sisteminde rol oynadığı düşünülmektedir. Vücudun enfeksiyonla savaşmasına yardımcı olabilecek lenfoid doku içerir. Bu, Randal Bollinger, R., Barbas, A.S., Bush, E.L., Lin, S.S. ve Parker, W. (2007) tarafından “Kalın bağırsaktaki biyofilmler, insan vermiform apendiksinin belirgin bir işlevini öne sürüyor”, “Journal”da tartışılmıştır. Teorik Biyoloji.”

Bağırsak Flora Rezervuarı: Son teoriler, apendiksin faydalı bağırsak bakterileri için bir rezervuar görevi görebileceğini öne sürüyor. Bu işlev, gastrointestinal hastalıklardan sonra bağırsağın yararlı bakterilerle yeniden doldurulması için gereklidir. Laurin, M., Everett, M.L. ve Parker, W. (2011), “Çekal ek: post-endüstriyel kültür tarafından bozulan bir işleve sahip bir bağışıklık bileşeni daha”, “Anatomik Kayıt”, bu perspektifi tartışıyor.

Evrimsel Yön

Ekin körelmiş doğası ve iltihaplanma potansiyeli, bilim adamlarının evrimsel kökenlerini sorgulamasına yol açtı. Bazıları bunun atalarımızda daha önemli bir işlevi olan daha büyük bir organın kalıntısını temsil ettiğine inanıyor.

Önerilen evrimsel senaryolardan biri, ekin, bitki maddesinde bulunan karmaşık bir karbonhidrat olan selülozun işlenmesinde rol oynayabileceğini öne sürüyor. Bu hipotez, büyük miktarda selüloz tüketen otçullarda apendiksin daha belirgin olduğu gözlemine dayanmaktadır.

Bununla birlikte, apendiksin birçok omnivor ve hatta etçil memelide de mevcut olması, selüloz sindirimindeki rolünün varlığının tek veya birincil açıklaması olmayabileceğini düşündürmektedir.

Başka bir hipotez, apendiksin, faydalı bağırsak bakterileri için bir depo görevi görebileceğini, bağırsaklardaki koşullar daha az elverişli olduğunda onların hayatta kalmasına ve çoğalmasına olanak tanıdığını öne sürüyor. Bu, sindirim, besin emilimi ve bağışıklık fonksiyonunda çok önemli bir rol oynayan sağlıklı bir bağırsak mikrobiyomunun korunmasına yardımcı olabilirdi.

Kesin işlevi ne olursa olsun, apandis evrimsel geçmişimizin bir kalıntısı gibi görünüyor; bir zamanlar sindirim ve bağışıklık sistemlerimizde daha önemli bir rol oynamış olabilecek körelmiş bir yapı. Kesin işlevi tartışılırken, ek bilim insanları ve tıp profesyonellerinin ilgisini çekmeye devam ediyor.

Tarih

Kalın bağırsağın ilk kısmı olan çekuma bağlı küçük, parmak şeklinde bir uzantı olan apendiks, doktorların ve bilim adamlarının uzun süredir ilgisini çekmektedir. Görünüşte körelmiş doğası, iltihaplanma ve kopma potansiyeli ile birleştiğinde, işlevi ve evrimsel tarihi hakkındaki tartışmaları ateşledi.

Apendiksin erken anatomik tanımları, Bartolomeo Eustachi ve Andreas Vesalius gibi anatomistlerin yapısının ayrıntılı çizimlerini sağladığı 16. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Ancak ekin gerçek işlevi yüzyıllar boyunca anlaşılması zor olarak kaldı.

19. yüzyılda anatomistler apendiks için bakteri depolama, sindirime yardımcı olma ve bağışıklık hücreleri için rezervuar görevi görme gibi çeşitli işlevler önerdiler. Ancak bu teoriler büyük ölçüde spekülasyona dayanıyordu ve güçlü bilimsel kanıtlardan yoksundu.

20. yüzyılın başlarında modern mikrobiyolojinin ortaya çıkışı, eklere olan ilginin yeniden artmasına yol açtı. Bazı araştırmacılar bunun bağırsaklarda yaşayan bakteri topluluğu olan bağırsak mikrobiyomunun korunmasında rol oynayabileceğini öne sürdü. Diğerleri bunun bağırsak enfeksiyonlarına karşı korunmaya yardımcı olabileceğini öne sürdü.

Bu teorilere rağmen ek, 20. yüzyıla kadar büyük ölçüde bir sır olarak kaldı. 1970’lerde İngiliz cerrah Rodney Main tarafından yapılan bir dizi çalışma, apendiksin özellikle bağırsak enfeksiyonlarına yanıt olarak bağışıklık fonksiyonunda rol oynayabileceğini öne sürdü.

Main, bağışıklık sistemi olgunlaşmamış bir grup olan çocuklarda ve genç yetişkinlerde apendiksin iltihaplanmadan en çok etkilendiğini gözlemledi. Apendiksin, bağışıklık sistemini bağırsak bakterilerini tanıyacak ve onlara tepki verecek şekilde eğitmeye yardımcı olan bir “lenfoid organ” görevi görebileceğini öne sürdü.

Bu teori sonraki yıllarda ilgi gördü ve apendiksin artık bademcikler ve geniz eti gibi bağışıklık gelişiminde ve bağırsak enfeksiyonlarına yanıtta rol oynayan bir lenfoid doku olduğu yaygın olarak kabul ediliyor.

Kaynak

  1. Smith, H. F., Fisher, R. E., Everett, M. L., Thomas, A. D., Randal Bollinger, R., & Parker, W. (2009). Comparative anatomy and phylogenetic distribution of the mammalian cecal appendix. “Journal of Evolutionary Biology,” 22(10), 1984-1999.
  2. Bollinger, R. R., Barbas, A. S., Bush, E. L., Lin, S. S., & Parker, W. (2007). Biofilms in the large bowel suggest an apparent function of the human vermiform appendix. “Journal of Theoretical Biology,” 249(4), 826-831.
  3. Laurin, M., Everett, M. L., & Parker, W. (2011). The cecal appendix: one more immune component with a function disturbed by post-industrial culture. “The Anatomical Record,” 294(4), 567-579.
https://www.youtube.com/shorts/opoFpKnLwOk

Retroperitoneum

  • “Retroperitoneum “** terimi Latince ‘arka’ anlamına gelen ”retro-“ ve karın boşluğunu kaplayan ve karın organlarını çevreleyen ince zarı ifade eden ”peritoneum “ sözcüklerinden türetilmiştir. Bu terim tıp literatürüne ilk olarak 19. yüzyılda girmiş ve karın ve pelvis boşluklarının anatomik olarak anlaşılmasında önemli bir adım olmuştur. Başlangıçta, retroperiton içindeki boşluk ve yapılar iyi anlaşılmamıştı, ancak X-ışınları, CT taramaları ve daha sonra MRI gibi 20. yüzyıl boyunca görüntüleme teknolojilerindeki gelişmeler, anatomik öneminin ve ilgili patolojilerin daha ayrıntılı bir şekilde anlaşılmasını sağladı.
Retroperitonun Anatomisi
  • Retroperiton**, karın boşluğunda *periton zarının arkasında* yer alan boşluktur. Periton boşluğu tarafından çevrelenmeyen ancak vücut fonksiyonları için çok önemli olan çeşitli organlar ve yapılar için anatomik bölge olarak hizmet eder. Retroperiton genellikle organların düzenine göre farklı alanlara ayrılır:

1. Perirenal Boşluk (Birincil Retroperitoneal Organlar)

  • Birincil retroperitoneal** organlar peritonun arkasında gelişir ve embriyolojik gelişim boyunca orada kalır. Bu organlar şunları içerir:
  • Böbrekler**
  • Üreterler
  • Adrenal bezler
  • Aort
  • İnferior vena cava
  • Bu organlar, perirenal yağ ve fasya ile çevrili perirenal boşlukta bulunur.

2. Anterior Pararenal Boşluk (İkincil Retroperitoneal Organlar)

  • İkincil retroperitoneal organlar** başlangıçta intraperitoneal olarak (peritoneal boşluk içinde) gelişir, ancak fetüs geliştikçe bu organlar dorsal karın duvarına bağlanır ve retroperitona geçer. Bu organlar şunları içerir:
  • Duodenum** (özellikle pars descendens, pars horizontalis ve pars ascendens, ancak intraperitoneal kalan pars superior değil)
  • Pankreas
  • Çıkan iki nokta üst üste ve inen iki nokta üst üste
  • Rectum fixum
  • Bu organlar sadece ventral olarak periton tarafından örtülür ve dorsal olarak karın duvarına tutturulur, ön pararenal boşlukta uzanır.

3. Posterior Pararenal Boşluk (Tersiyer Retroperitoneal Pozisyon)

  • Tersiyer retroperitoneal pozisyon** daha özeldir ve öncelikle duodenumun belirli kısımları, özellikle de daha fazla gelişimsel değişikliğe uğrayan pars tecta duodeni için geçerlidir. Gelişim sırasında, duodenumun bu kısmı başlangıçta retroperitona göç eder ve daha sonra çıkan mezokolon tarafından kaplanır.
Genel Klinik Terminoloji

Günlük klinik uygulamada doktorlar, cerrahi veya tanısal amaçlar için gerekmedikçe spesifik anatomik alt bölümleri genellikle ayırt etmeden, bu bölgeyi tanımlamak için genellikle “retroperitoneal boşluk ” ifadesini kullanırlar.

Retroperitonu Etkileyen Hastalıklar ve Durumlar

Retroperiton, aşağıdakiler de dahil olmak üzere çok sayıda önemli hastalık ve durumun bulunduğu bölgedir:

1. Retroperitoneal Fibrozis

  • Peritonun arkasında fibröz doku bulunması ile karakterize nadir bir hastalıktır; bu doku, başta üreterler olmak üzere çevre yapıları sıkıştırarak idrar tıkanıklığına, böbrek fonksiyon bozukluğuna ve karın ağrısına yol açabilir. Nedeni idiopatik (bilinmeyen) veya otoimmün bozukluklar, enfeksiyonlar veya bazı ilaçlarla ilişkili olabilir.

2. Retroperitoneal Hematom

  • Retroperitoneal boşlukta kanama sonucu oluşan ve travma, abdominal anevrizmanın spontan rüptürü veya diğer büyük kan damarlarının rüptüründen kaynaklanabilen bir durumdur. Retroperitoneal hematomların teşhis edilmesi genellikle zordur çünkü semptomlar spesifik olmayabilir ancak karın ağrısı, hipotansiyon ve iç kanama belirtilerini içerebilir.

3. Retroperitoneal Sarkom

  • Retroperitonda ortaya çıkan nadir bir yumuşak doku kanseri türüdür. Bu tümörler, retroperitonun erken semptomlar olmadan büyümeyi barındırma kapasitesi nedeniyle tanı anında genellikle büyüktür. Cerrahi rezeksiyon birincil tedavidir, ancak nüks yaygındır ve uzun vadeli prognoz sarkomun evresine ve türüne bağlıdır.

4. Böbrek Hastalıkları

  • Böbrekler retroperitoneal alanda yer aldığından, böbrek taşları, tümörler, enfeksiyonlar ve böbrek kistleri gibi durumlar bu alanı etkileyebilir. Bunlar klinik uygulamada daha sık karşılaşılan retroperitoneal durumlar arasındadır.
Retroperitonun Görüntülenmesi ve Teşhisi

Görüntüleme, alanın nispeten gizli ve erişilemez doğası nedeniyle retroperitoneal durumların teşhisinde kritik bir rol oynar. Yirminci yüzyılın başlarında X-ray teknolojisindeki ilerlemeler, karın yapılarının ilk kez görüntülenmesine olanak sağlamıştır, ancak retroperitoneal hastalıkların teşhisinde devrim yaratan CT taramaları ve MRI’ların geliştirilmesi olmuştur. Bu görüntüleme yöntemleri, anatominin ve herhangi bir anormalliğin son derece ayrıntılı görünümlerini sağlayarak retroperitoneal fibrozis, hematomlar ve tümörler gibi durumlar için daha doğru tanı ve tedavi planlamasına olanak tanır.

MRG**: Yumuşak dokuları değerlendirmek ve tümörleri veya fibrozu tespit etmek için kullanışlıdır, iyonize radyasyon olmadan yüksek çözünürlüklü görüntüler sağlar.

BT Taramaları**: Karın bölgesinin ayrıntılı kesitsel görüntülerini sunar ve yumuşak doku kontrastını ve retroperitoneal yapıların ilişkisini gösterme yetenekleri nedeniyle retroperitoneal patolojinin değerlendirilmesinde genellikle ilk tercihtir.

Tedavi Yaklaşımları

Retroperitoneal durumların tedavisi spesifik hastalığa bağlı olarak değişir:

  • Retroperitoneal fibrozis**: Tedavi genellikle iltihabı azaltmak için *steroidler* veya immünosupresif ilaçlar içerir. Daha ciddi vakalarda, üreterlerin veya diğer yapıların sıkışmasını hafifletmek için cerrahi müdahale gerekebilir.
  • Retroperitoneal hematom**: Yönetim, kanamanın nedenine ve şiddetine bağlı olarak *konservatif* veya cerrahi olabilir. Travmaya bağlı hematomlar acil ameliyat gerektirebilir.
  • Retroperitoneal sarkom**: Tedavi genellikle *cerrahi rezeksiyonu* içerir, bunu genellikle büyük veya tekrarlayan tümörler için radyasyon tedavisi veya kemoterapi izler.
  • Böbrek hastalıkları**: Tedavi, enfeksiyonlar veya taşlar için *ilaçlardan* tümörler veya diğer önemli durumlar için cerrahiye kadar değişir. İlerlemiş böbrek hastalığı için diyaliz veya böbrek nakli gerekli olabilir.

Keşif

Peritonun arkasında yer alan hayati bir boşluk olan retroperitonun anlaşılması zaman içinde önemli ölçüde gelişmiştir. Başlangıçta temel organları barındırmadaki rolüyle tanınan retroperitonun tam klinik önemi, tıbbi görüntülemedeki ilerlemelerle birlikte 20. yüzyıla kadar ortaya çıkmamıştır.


19. Yüzyıl: Erken Anatomik Tanımlar

  • Kilometre Taşı: Retroperitonun Anatomik Bir Alan Olarak Tanınması**
    1. yüzyılın başlarında** anatomistler, retroperitonu karın boşluğu içinde böbrekler, böbrek üstü bezleri, üreterler gibi kritik yapıları ve aort ve inferior vena kava gibi büyük kan damarlarını barındıran ayrı bir alan olarak resmen tanımlamaya başladılar.
  • Önde gelen bir Fransız anatomist olan Marie François Xavier Bichat gibi etkili isimler, retroperitonun kendisi henüz tam olarak anlaşılmamış olsa da, bu dönemde insan anatomisi hakkındaki bilgilerimizin ilerlemesinde kilit bir rol oynamıştır.
  • Etki**: Anatomik olarak tanınmasına rağmen, retroperitonun klinik önemi bu dönemde sınırlıydı. Canlı hastalarda retroperitoneal yapıları görselleştirmek için hiçbir yöntem yoktu ve bu alanı etkileyen birçok hastalık teşhis edilemedi.

19. Yüzyılın Sonları: X-ışınlarının keşfi

  • Dönüm Noktası: Wilhelm Conrad Röntgen X-ışınlarını Keşfetti (1895)
  • 1895** yılında Wilhelm Conrad Röntgen‘in X-ışınlarını keşfetmesi tıbbi teşhiste devrim yaratarak hekimlere iç yapıları dolaylı olarak görselleştirme olanağı sağladı. Böylece böbrekler ve böbreküstü bezleri gibi retroperitoneal organlar ilk kez invazif olmayan bir şekilde gözlemlenebildi.
  • Etki**: X-ışınları retroperitonun ilk gözlemlerine izin verdi, ancak *yumuşak dokuları* açıkça ayırt etme yeteneklerinin sınırlı olması, birçok retroperitoneal durumun teşhis edilmesinin zor olduğu anlamına geliyordu.

20. Yüzyılın Ortaları: BT Taraması ile Çığır Açan Buluş

  • Dönüm Noktası: BT Taramasının Geliştirilmesi (1971)
  • 1970’lerin başında Sir Godfrey Hounsfield ve Allan Cormack tarafından bilgisayarlı tomografi (BT) taramasının icadı tıbbi görüntülemeyi dönüştürdü. Doktorlar ilk kez insan vücudunun kesitsel görüntülerini elde ederek retroperiton içindeki ayrıntılı yapıları görebildiler.
  • Etki**: BT taraması, retroperitoneal hastalıkları teşhis etme becerisinde önemli bir ilerleme sağladı. Artık *retroperitoneal hematomlar*, *tümörler* ve fibrozis gibi durumlar tespit edilebiliyor ve doğru bir şekilde değerlendirilebiliyordu. Bu atılım, retroperitoneal patolojiler için cerrahi planlamayı ve hasta sonuçlarını büyük ölçüde iyileştirdi.

20. Yüzyılın Sonları: MRI ve Geliştirilmiş Yumuşak Doku Görüntüleme

  • Kilometre taşı: MRI’ın tanıtımı (1980’ler)
  • 1980’lerde manyetik rezonans görüntülemenin (MRI) kullanılmaya başlanması, yumuşak dokulara, özellikle de retroperitona daha da ayrıntılı bir bakış sağladı. Erken dönem MRI teknolojisini geliştiren Raymond Damadian ve pratik uygulamasına öncülük eden Paul Lauterbur gibi isimler bu ilerlemede etkili oldu.
  • Etki**: MR, farklı doku türleri için üstün kontrast sunarak *retroperitoneal sarkomlar*, *fibroz* ve diğer karmaşık durumların teşhisinde paha biçilmez bir araç haline geldi. Yumuşak doku anormalliklerini iyonlaştırıcı radyasyon kullanmadan daha ayrıntılı olarak görebilme yeteneği, tıp alanı için büyük bir atılımdı.

1990s: Minimal İnvaziv Cerrahide Gelişmeler

  • Dönüm Noktası: Laparoskopik ve Robotik Cerrahinin Yükselişi
  • BT ve MRI tarafından sağlanan gelişmiş görüntüleme, 1990’larda minimal invaziv cerrahi tekniklerin geliştirilmesinin önünü açtı. Jacques Perissat** ve Mouret Philippe gibi cerrahlar, doktorların retroperitoneal rahatsızlıkları daha küçük kesilerle tedavi etmelerine olanak tanıyan, iyileşme sürelerini kısaltan ve riskleri en aza indiren laparoskopik prosedürlerin öncüleriydi.
  • Etki**: Laparoskopik ve *robotik destekli ameliyatlar* tümörler, böbrek ameliyatları ve adrenalektomiler gibi retroperitoneal durumların tedavisinde yaygınlaştı. Minimal invaziv yaklaşımlara doğru bu kayma, hasta sonuçlarında önemli bir iyileşmeye işaret etmektedir.

21. Yüzyıl: Hassas Görüntüleme ve Moleküler Tanı

  • Kilometre taşı: PET-BT ve Füzyon Görüntülemedeki Gelişmeler (2000’ler-Günümüz)
    1. yüzyılın başlarında**, *PET-CT* (BT ile kombine pozitron emisyon tomografisi) gibi füzyon görüntüleme teknolojilerinin geliştirilmesi, retroperitonun daha hassas bir şekilde görüntülenmesine olanak sağladı. Bu teknikler yalnızca ayrıntılı anatomik görüntüler sağlamakla kalmadı, aynı zamanda retroperitoneal tümörlerin metabolik aktivitesini değerlendirmeye yardımcı olarak kanser ilerlemesine ilişkin bilgiler sundu.
    2. Etki**: Bu modern görüntüleme araçları, *moleküler teşhis* ve genetik test alanındaki ilerlemelerle birleşerek retroperitoneal sarkomlar gibi durumlar için daha kişiselleştirilmiş tedavi stratejilerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Hekimler artık bir tümörün spesifik özelliklerine dayalı olarak hedefe yönelik tedaviler kullanabilmekte ve hem prognozu hem de hayatta kalma oranlarını iyileştirebilmektedir.

İleri Okuma
  • Standring, S. (2016). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (41st ed.). Elsevier.
  • Foster, J.H., & Grossman, H. (2001). Retroperitoneal Tumors (1st ed.). Springer.
  • Edelman, R. R., Hesselink, J. R., & Zlatkin, M. B. (2012). Clinical MRI. Elsevier.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

İleri Okuma
  • Moore KL, Dalley AF, Agur AMR. Clinically Oriented Anatomy. 7th ed. Philadelphia, PA: Lippincott Williams & Wilkins; 2013.
  • Sailer, C., et al. (2017). “Retroperitoneal Fibrosis”. New England Journal of Medicine, 376:1269.