Yaygın olarak altın kök, gül kökü veya Arktik kök olarak bilinen Rhodiola rosea, Crassulaceae familyasından çok yıllık çiçekli bir bitkidir. Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika’nın vahşi Arktik bölgelerinde doğal olarak yetişir ve yüzyıllardır geleneksel olarak bitkisel ilaçlarda, özellikle İskandinav ülkelerinde, Rusya’da ve Asya’nın bazı bölgelerinde kullanılmaktadır. Rhodiola rosea, adaptojenik özellikleriyle ünlüdür; bu, vücudun fiziksel, kimyasal ve çevresel strese uyum sağlamasına ve direnmesine yardımcı olduğuna inanıldığı anlamına gelir.
Tarihsel olarak Rhodiola rosea, fiziksel dayanıklılığı, uzun ömürlülüğü, üretkenliği ve yüksek irtifa hastalıklarına karşı direnci arttırmak da dahil olmak üzere çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Vikinglerin bunu fiziksel gücü arttırmak için kullandığı iddia edilirken, geleneksel Çin tıbbında “hong jing tian” olarak bilinir ve fiziksel ve bilişsel canlılığı arttırmak için kullanılır.
Aktif Bileşenler ve Eylem Mekanizmaları
Rhodiola rosea’nın kökü 140’tan fazla aktif bileşik içerir; en güçlü ikisi rosavin ve salidrosiddir. Araştırmacılar bu bileşiklerin bitkinin adaptojenik etkilerine katkıda bulunduğuna inanıyor. Etki mekanizmasının, ruh hali düzenlemesinde, bilişsel işlevlerde ve stres tepkisinde önemli rol oynayan serotonin, dopamin ve norepinefrin dahil olmak üzere beyindeki anahtar nörotransmiterlerin modülasyonunu içerdiği düşünülmektedir.
Ticari ad: Vitango
Farmakolojik Etkiler
Stres Azaltma: Rhodiola rosea en iyi stres azaltıcı etkileriyle bilinir. Stres hormonu kortizolün azaltılmasına yardımcı olabilir, böylece daha iyi bir stres tepkisini teşvik edebilir. Gelişmiş Zihinsel ve Fiziksel Performans: Çalışmalar, Rhodiola rosea’nın özellikle stres veya yüksek zihinsel talep durumlarında fiziksel performansı artırabileceğini ve zihinsel yorgunluğu azaltabileceğini öne sürdü. Antidepresan ve Anksiyolitik Özellikler: Bazı klinik araştırmalar, Rhodiola rosea’nın nörotransmiter seviyeleri üzerindeki etkisi nedeniyle hafif ila orta derecede antidepresan etkilere sahip olabileceğini ve ayrıca anksiyete belirtilerini azaltmaya yardımcı olabileceğini göstermiştir. Antioksidan Özellikleri: Rhodiola rosea, hücrelerin serbest radikallerin zararlarından korunmasına yardımcı olabilecek antioksidan özellikler sergiler.
Klinik Kanıt ve Kullanım
Rhodiola rosea üzerine yapılan araştırmalar, çalışma tasarımı, dozaj ve sonuçlar açısından farklılık göstererek bazı tutarsız sonuçlara yol açmıştır. Bununla birlikte, yorgunluğu azaltma, zihinsel performansı artırma ve hafif ila orta dereceli depresyon semptomlarını iyileştirme konusundaki faydalarını destekleyen giderek artan sayıda kanıt bulunmaktadır. Kısa süreli kullanım için genellikle güvenli kabul edilir, ancak uzun süreli güvenlik kapsamlı bir şekilde araştırılmamıştır.
İleri Okuma
Panossian, A., & Wikman, G. (2010). Effects of Adaptogens on the Central Nervous System and the Molecular Mechanisms Associated with Their Stress—Protective Activity. Pharmaceuticals, 3(1), 188-224.
Anghelescu, I. G., Edwards, D., Seifritz, E., & Kasper, S. (2018). Stress management and the role of Rhodiola rosea: a review. International Journal of Psychiatry in Clinical Practice, 22(4), 242-252.
Ishaque, S., Shamseer, L., Bukutu, C., & Vohra, S. (2012). Rhodiola rosea for physical and mental fatigue: a systematic review. BMC Complementary and Alternative Medicine, 12, 70.
“Karotenoid” terimi, bu pigmentlerin ilk kez izole edildiği bir kök sebze olan ‘havuç’ anlamına gelen Latince carotakelimesinden gelmektedir. Karotenoidler doğal olarak oluşan pigmentlerden oluşan çeşitli bir gruptur ve çeşitli meyve ve sebzelerdeki sarı, turuncu ve kırmızı renklerden sorumludurlar. İlk olarak 19. yüzyılın başlarında keşfedilen karotenoidlerin insan sağlığındaki önemi, özellikle antioksidan özellikleri ve A vitamininin öncüleri olarak rolleri, devam eden araştırmalarla giderek daha fazla anlaşılmıştır.
Sınıflandırma ve Kimyasal Yapı:
Karotenoidler iki ana sınıfa ayrılır:
Ksantofiller: Bu karotenoidler moleküler yapılarında oksijen içerir. Örnekler arasında genellikle yeşil yapraklı sebzelerde bulunan lutein ve zeaksantin bulunur. Göz sağlığında, özellikle AMD’ye karşı koruyucu rolleriyle bilinirler.
Karotenler: Bunlar tamamen hidrokarbonlardır ve yapılarında oksijen bulunmaz. Beta-karoten, alfa-karoten ve likopen bu sınıfa aittir ve havuç ve domates gibi gıdalarda görülen turuncu ve kırmızı pigmentlerden sorumludur.
Bilinen 600’den fazla karotenoid vardır, bunların yaklaşık 40’ı insan gıdalarında bulunur ve sadece küçük bir kısmı A vitaminine dönüştürülebilir. Beta-karoten en iyi bilinen pro-vitamin A karotenoididir.
Biyolojik İşlevler:
Karotenoidler hem bitkilerde hem de insan vücudunda birden fazla rolü yerine getirir:
Fotosentez: Bitkilerde karotenoidler, klorofilin verimli bir şekilde absorbe edemediği dalga boylarındaki ışığı absorbe eder. Fotosentez sırasında ışık enerjisinin klorofil moleküllerine aktarılmasına yardımcı olurlar, böylece bitkilerin enerji üretmek için kullanabilecekleri ışık spektrumunu genişletirler. Beta-karoten ve lutein gibi karotenoidler, mavi ve mor spektrumdaki ışığı emer ve enerjiyi fotosentez için klorofil moleküllerine aktarır. Bu, bitkilerin enerji üretimi için kullanabileceği ışık aralığını genişletir.
Antioksidan Aktivite: Karotenoidler güçlü antioksidanlardır, yani yaşlanma ve kanser ve kardiyovasküler hastalıklar da dahil olmak üzere kronik hastalıkların gelişimi ile bağlantılı olan oksidatif strese neden olan serbest radikalleri nötralize ederler. UV Hasarından Koruma, Karotenoidler, fotosentez sırasında üretilen singlet oksijeni ve diğer reaktif oksijen türlerini (ROS) söndürerek bitkileri fotooksidatif hasardan korur. Bu koruyucu mekanizma bitki hücrelerinin zarar görmesini engeller.
A Vitamini Öncüsü: Beta-karoten gibi karotenoidler vücutta A vitaminine (retinol) dönüştürülür. A vitamini görme (özellikle düşük ışık koşullarında), bağışıklık fonksiyonu ve hücre büyümesi için gereklidir. Beta-karoteni A vitaminine dönüştürme yeteneği, genetik farklılıklar nedeniyle kişiye göre değişir.
Tozlaşma ve Tohum Dağılımı: Karotenoidlerin verdiği parlak renkler tozlayıcıları ve tohum dağıtıcıları çekerek bitkinin üremesine yardımcı olur.
Karotenoidlerin Diyet Kaynakları:
Karotenoidler öncelikle bitki bazlı gıdalarda, özellikle de canlı renklere sahip olanlarda bulunur. Bazı önemli kaynaklar şunlardır:
Meyveler**: Mango, papaya, kavun ve kayısı beta-karoten ve lutein gibi karotenoidler açısından zengindir.
Sebzeler**: Havuç, tatlı patates, ıspanak, lahana, domates ve dolmalık biber mükemmel kaynaklardır. Ispanak ve lahana gibi yapraklı yeşillikler yüksek miktarda lutein ve zeaksantin içerir.
Algler ve Fotosentetik Bakteriler**: Bu organizmalar da diyet takviyelerinde ve endüstriyel kullanımlarda uygulamaları olan karotenoidler üretir.
Karotenoidlerin İnsan Sağlığına Faydaları:
Karotenoidlerin sağlık üzerindeki etkileri üzerine yapılan araştırmalar, antioksidan özelliklerini ve kronik hastalıkların önlenmesindeki potansiyel rollerini vurgulayarak önemli ölçüde genişlemiştir. Bazı önemli bulgular şunlardır:
Kanser Önleme: Karotenoidler, özellikle beta-karoten ve likopen, belirli kanser riskini azaltmadaki rolleri açısından incelenmiştir. Örneğin likopen daha düşük prostat kanseri riskiyle ilişkilendirilirken, beta-karoten sigara içmeyenlerde akciğer kanseri riskinin azalmasıyla ilişkilendirilmiştir.
Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu (AMD): Her ikisi de ksantofil olan lutein ve zeaksantin retinada birikir ve YBMD’ye yol açabilecek oksidatif hasara karşı koruma sağladığı düşünülmektedir. Göz sağlığını korumadaki koruyucu rolleri birçok çalışma tarafından desteklenmektedir.
Kardiyovasküler Sağlık: Beta-karoten ve likopen gibi karotenoidler, oksidatif stresi ve enflamasyonu azaltarak ve lipid profillerini iyileştirerek kardiyovasküler hastalıklara karşı korunmaya yardımcı olabilir. Bazı çalışmalar, bu karotenoidlerin daha yüksek seviyelerini daha düşük kalp hastalığı riski ile ilişkilendirmiştir.
Bağışıklık Desteği: Beta-karoten, A vitamininin öncüsü olarak, bağışıklık fonksiyonunun korunmasında hayati bir rol oynar. Bağışıklık tepkisi için çok önemli olan T-hücrelerinin üretimini ve düzenlenmesini destekler.
Tam Gıda Tüketiminin Önemi:
Karotenoidler sağlık açısından önemli faydalar sağlarken, araştırmalar olumlu etkilerinin tüm meyve ve sebzelerde bulunan faktörlerin bir kombinasyonundan kaynaklanabileceğini göstermektedir. Çeşitli renkli meyve ve sebzeler açısından zengin bir diyet tüketmek, genel sağlığa katkıda bulunan karotenoidler ve diğer önemli bitkisel besinler, lif ve vitaminlerin dengesini sağlar.
Modern Uygulamalar:
Karotenoidler artık ticari ürünlerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Özellikle işlenmiş gıdalarda, içeceklerde ve takviyelerde gıda renklendiricileri olarak eklenirler. Ayrıca, karotenoidler kozmetikte antioksidan ve cilt koruyucu özellikleri için kullanılmaktadır. Bu kullanımların ötesinde, karotenoidler, beyindeki oksidatif hasarı azaltmadaki rolleri göz önüne alındığında, Alzheimer gibi hastalıklar için potansiyel tedavi olarak araştırılmaktadır.
Karotenoidler Üzerine Genişletilmiş Araştırma:
Son çalışmalar, karotenoidlerin görme ve kronik hastalıkların önlenmesinin ötesindeki etkilerini araştırmakta, cildin korunması, bilişsel işlev ve Alzheimer gibi hastalıkların tedavisinde terapötik ajanlar olarak potansiyellerini keşfetmektedir. Ayrıca, bazı deniz organizmalarında bulunan astaksantin gibi karotenoidler, anti-enflamatuar özellikleri açısından incelenmektedir.
Keşif
Karotenoidlerin tarihsel olarak anlaşılması ve yapısal olarak aydınlatılması, 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında gerçekleşen temel çalışmalarla birlikte yüzyıllar boyunca önemli ölçüde gelişmiştir. İlk olarak havuçta tanımlanan karotenoidlerin daha sonra karmaşık yapılara, hayati biyolojik rollere ve insan sağlığında çok sayıda uygulamaya sahip olduğu anlaşılmıştır.
Tarihsel Keşif ve Yapısal Aydınlatmalar
Karotenoidler ilk olarak 1839 yılında Heinrich Wackenroder tarafından havuçtan kimyasal olarak izole edilmiştir. Havuçtaki turuncu renkten sorumlu pigment olan beta-karoteni başarılı bir şekilde izole etti ve bu, bu bileşik sınıfının en erken bilimsel olarak tanınmasına işaret etti. Ancak 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarına kadar biyolojik süreçlerdeki ve insan sağlığındaki önemleri takdir edilmeye başlanmadı.
20. Yüzyılın Başlarındaki Gelişmeler:
Karotenoidlerin yapısal olarak incelenmesi 20. yüzyılda önemli adımlar attı. Richard Willstätter ve Arthur Stoll** 1906 yılında yumurta sarısından lutein ve zeaksantinin izole edilmesi de dahil olmak üzere önemli katkılarda bulunmuşlardır. Willstätter daha sonra karotenoidler de dahil olmak üzere bitki pigmentleri üzerine yaptığı çalışmalarla Nobel Kimya Ödülü’nü (1915) kazandı.
1930’lar** karotenoidlerin moleküler yapılarının anlaşılmasında çok önemliydi. Paul Karrer 1928’de beta-karotenin kimyasal yapısını belirledi ve bu başarısı için 1937’de Nobel Kimya Ödülü’nü aldı. Bu zamana kadar, karotenoidlerin insan vücudunda A vitamini öncüleri olarak hareket edebileceği kabul edildi ve hayati besin maddeleri olarak rolleri iyice yerleşti. 20. yüzyılın ortalarında karotenoidlerin hem bitki fizyolojisindeki hem de insan sağlığındaki öneminin araştırılmasına devam edildi.
Büyük Keşiflerin Zaman Çizelgesi:
1839: Heinrich Wackenroder havuçtan beta-karoteni izole ederek daha ileri çalışmalar için zemin hazırladı.
1873: Moritz Traube, Wackenroder’in Daucus cinsi bitkilerden (havuç) beta-karoten izolasyonunu takiben “karotenoidler” terimini önerdi.
1906: Richard Willstätter ve Arthur Stoll lutein ve zeaksantini izole ederek karotenoidlerin sınıflandırılmasını genişletti.
1928: Paul Karrer, karotenoidlerin yapısal olarak aydınlatılmasında önemli bir dönüm noktası olan beta-karotenin moleküler yapısını belirledi.
1930s: Araştırmacılar, başta beta-karoten olmak üzere bazı karotenoidlerin insan vücudunda A vitaminine dönüştürülebildiğini keşfetti.
1940s: Bilim insanları karotenoidlerin fotosentez ve bitki biyolojisindeki rolünü araştırmaya başladı.
1950s: Çalışmalar, karotenoidlerin ışık emici pigmentler olarak hareket ederek bitkileri ultraviyole (UV) radyasyondan koruduğunu ortaya koydu.
1960s: Karotenoidler, özellikle gelişmekte olan ülkelerde A vitamini eksikliğini önlemedeki rolleri de dahil olmak üzere sağlık yararlarıyla ilişkilendirildi.
1970s: Karotenoid tüketimi ve bazı kanserlerin daha düşük oranları arasında bir ilişki olduğunu gösteren ön çalışmalara dayanarak, karotenoidler kanser riskini azaltma potansiyelleriyle dikkat çekti.
1980s: Gıda, kozmetik ve takviyelerde kullanılmak üzere karotenoidlerin endüstriyel ekstraksiyonu ve saflaştırılması için yeni yöntemler geliştirildi.
1990s: Karotenoid bakımından zengin diyetler, sağlık bilincine sahip hareketlerin bir parçası olarak popüler hale geldi ve havuç, domates ve yeşil yapraklı sebzeler gibi karotenoid bakımından zengin gıdalar halk sağlığı önerilerinde vurgulandı.
2000’ler-Günümüz**: Devam eden araştırmalar, karotenoidlerin sağlığa faydaları, özellikle antioksidan özellikleri ve kardiyovasküler hastalık ve yaşa bağlı makula dejenerasyonu (AMD) gibi kronik hastalıkları önlemedeki potansiyel rolleri üzerine odaklanmıştır.
İleri Okuma
Willstätter, R., & Stoll, A. (1913). Investigations on Chlorophyll. Annalen der Chemie, 355(1-2), 1-78.
Karrer, P. (1930). Chemistry of the Carotenoids.Nobel Lecture, The Nobel Foundation.
Stahl, W., & Sies, H. (2003). Antioxidant activity of carotenoids. Molecular aspects of medicine, 24(6), 345-351.
Krinsky, N. I., & Johnson, E. J. (2005). Carotenoid Actions and Their Relation to Health and Disease. Molecular Aspects of Medicine, 26(6), 459-516.
Stahl, W., & Sies, H. (2005). Bioactivity and Protective Effects of Natural Carotenoids. Biochimica et Biophysica Acta (BBA) – Molecular Basis of Disease, 1740(2), 101-107.
Rao, A. V., & Rao, L. G. (2007). Carotenoids and Human Health.Pharmacological Research, 55(3), 207-216.
Britton, G. (2008).Carotenoids: Natural Functions. Basel: Birkhäuser.
Maiani, G., Castón, M. J. P., Catasta, G., Toti, E., Cambrodón, I. G., Bysted, A., … & Granado-Lorencio, F. (2009). Carotenoids: Actual Knowledge on Food Sources, Intakes, and Bioavailability and Their Protective Role in Humans. Molecular Nutrition & Food Research, 53(S2), S194-S218.
“Glutatyon” kelimesinin etimolojisi, Yunanca “tutkal” anlamına gelen “glu” ve “kükürt” anlamına gelen “thio” kelimelerinden gelir. Kelime ilk olarak 1888’de, bileşiği mayadan izole eden Fransız kimyager Jean de Rey-Paihade tarafından icat edildi.
Glutatyonun yapısı ilk olarak 1929’da Frederick Gowland Hopkins tarafından belirlendi.
Glutatyon ilk olarak 1951’de laboratuvarda sentezlendi.
Glutatyon, metabolizma, detoksifikasyon ve hücre sinyallemesinde yer alan bir dizi enzim için bir kofaktördür.
Glutatyon seviyeleri yaşla birlikte düşer ve bu da yaşa bağlı hastalık riskinin artmasına katkıda bulunabilir.
Glutatyon, vücutta çok çeşitli önemli işlevlere sahip büyüleyici bir moleküldür. Glutatyon hakkında daha fazla şey anlayarak sağlığımızı nasıl daha iyi koruyacağımızı ve hastalıkları nasıl önleyeceğimizi öğrenebiliriz.
Glutatyon vücuttaki her hücrede bulunan güçlü bir antioksidandır. Amino asitler olarak bilinen üç tür molekülden yapılır: sistein, glutamat ve glisin. Glutatyon karaciğerde doğal olarak üretilir ve ana işlevlerinden biri vücuttan atılabilmesi için zararlı bileşikleri detoksifiye etmektir.
Antioksidan Aktivite: Glutatyon vücudun en etkili antioksidanlarından biridir. Antioksidanlar, vücuttaki serbest radikallerle savaşarak oksidatif stresi azaltan maddelerdir.
Detoksifikasyon: Glutatyon, detoksifikasyon sürecinde çok önemli bir rol oynar. Toksinlerin ve ağır metallerin bağlanmasına yardımcı olur, onları daha çözünür hale getirir ve vücudun atmasını kolaylaştırır.
Bağışıklık Fonksiyonu: Glutatyonun bağışıklık sisteminin işlevini arttırdığı, enfeksiyon ve hastalıklarla savaşmasına yardımcı olduğu gösterilmiştir.
Hücre Sağlığı: Oksidatif stresle mücadele ederek ve oksidatif hasarın oluşumunu azaltarak, glutatyon hücresel yapıların sağlığını ve bütünlüğünü korumaya yardımcı olur.
Hastalık Önleme: Antioksidan ve detoksifiye edici özellikleri nedeniyle glutatyon, kanser, kalp hastalığı ve nörodejeneratif bozukluklar dahil olmak üzere bir dizi hastalığın önlenmesi ile ilişkilendirilmiştir.
Takviye açısından, oral glutatyon takviyelerinin zayıf bir şekilde emildiğini ve etkinliklerini destekleyen sınırlı kanıt olduğunu belirtmekte fayda var.
Ayrıca, glutatyon seviyelerinin belirli yiyecekler, özellikle sarımsak, soğan ve turpgiller gibi kükürt açısından zengin besinler ve ayrıca egzersiz yoluyla artırılabileceğini belirtmekte fayda var.
Üretim
Glutatyon vücutta üç amino asitten sentezlenir: L-sistein, L-glutamik asit ve glisin. Bu sentez iki adımda gerçekleşir:
İlk adım, glutamat sistein ligaz (GCL) enzimi tarafından katalize edilir ve bir L-glutamat molekülünü bir L-sistein molekülüne bağlar. Bu, gama-glutamilsistein adı verilen bir dipeptit oluşturur.
İkinci adım, glutatyon oluşturmak için gama-glutamilsistein’e bir glisin molekülü ekleyen glutatyon sentetaz (GS) enzimi tarafından katalize edilir.
Sistein mevcudiyetinin, üç amino asit arasında en az bol olduğu için glutatyon üretimini sınırlayabileceğini belirtmekte fayda var.
Yan etkiler
Yan etkilere gelince, glutatyon, özellikle gıdalarda bulunan veya vücut tarafından üretilen miktarlarda alındığında genellikle güvenli kabul edilir. Bununla birlikte, büyük miktarlarda veya inhalasyon veya enjeksiyon gibi yöntemlerle alındığında potansiyel yan etkiler olabilir. Bunlardan bazıları şunları içerebilir:
Alerjik reaksiyonlar: Bazı insanlar, özellikle inhalasyon veya enjeksiyon yoluyla alındığında, glutatyona karşı alerjik reaksiyonlar yaşayabilir.
Karın krampları ve şişkinlik: Bu gastrointestinal yan etkiler, glutatyon takviyeleri alan bazı kişilerde ortaya çıkabilir.
Nadir yan etkiler: Çok nadiren, insanlar kızarıklık veya ateş gibi başka yan etkiler yaşadıklarını bildirmişlerdir.
Potansiyel riskleri ve faydaları tartışmak için glutatyon da dahil olmak üzere herhangi bir yeni takviye rejimine başlamadan önce bir sağlık uzmanına danışmak önemlidir.
Glutatyon bir tripeptittir, yani üç amino asitten oluşur: sistein, glutamik asit ve glisin. Tüm canlı hücrelerde bulunur ve vücutta aşağıdakiler de dahil olmak üzere bir dizi önemli rol oynar:
Glutatyon seviyeleri, aşağıdakiler de dahil olmak üzere bir dizi faktör tarafından tüketilebilir:
Stres
enfeksiyon
Toksinlere maruz kalma
yaşlanma
Aşağıdakiler de dahil olmak üzere glutatyon seviyelerini artırmanın birkaç yolu vardır:
Ispanak, avokado, kuşkonmaz ve bamya gibi glutatyon içeren yiyecekler açısından zengin bir diyet yemek.
Oral glutatyon takviyeleri almak.
Düzenli egzersiz yapmak.
Stres seviyelerini azaltmak.
Glutatyon insan sağlığı için gerekli bir bileşiktir. Glutatyon seviyelerini artırarak, hücrelerinizi hasardan korumaya, bağışıklık sisteminizi güçlendirmeye ve vücudunuzu toksinlerden arındırmaya yardımcı olabilirsiniz.
Kaynak:
Pizzorno J. Glutatyon!. Bütünleştirici Tıp (Encinitas). 2014;13(1):8-12.
Richie JP Jr, Nichenametla S, Neidig W, et al. Randomized controlled trial of oral glutathione supplementation on body stores of glutathione. European Journal of Nutrition. 2015;54(2):251-263.
Silybum cins adı, Antik Yunancada “püskül/saçak” anlam alanlarına bağlanan silybos/sillybon kökleriyle ilişkilendirilir; bitkinin başçık ve meyve yapılarındaki “pappus” benzeri tüysü uzantılarla (tohumların rüzgârla taşınmasını kolaylaştıran yapı) örtüşen bir betimleyicilik taşır. Tür adı marianum ise Latinceleşmiş “Meryem’e ait” anlamını çağrıştırır ve halk anlatılarında yapraklardaki beyaz damar/beneklerin “Meryem’in sütü” ile ilişkilendirilmesine dayanan geleneksel bir adlandırma hattının parçasıdır. Bu nedenle bitki Avrupa dillerinde “milk thistle / Marian thistle / Saint Mary’s thistle” gibi karşılıklarla da anılır.
Tarihsel gelişim: tıbbi kullanımın katmanları
Deve dikeni, Akdeniz havzasının şifalı bitki repertuvarında uzun süreli bir yer edinmiştir. Antik tıp literatüründe “dikenli, yenilebilir/ilaç amaçlı” devedikeni benzeri bitkilerin betimlenmesi; sindirim, safra ve “karaciğerle ilişkili” yakınmaların bitkisel droglarla yönetilmesi geleneğiyle birleşerek, Silybum marianum’un etnobotanik kullanımını besleyen tarihsel bir zemin oluşturmuştur.
Modern fitofarmakolojiye geçişte kritik eşik, 20. yüzyılın ikinci yarısında tohum/akenlerden elde edilen ekstraktın kimyasal olarak ayrıştırılması ve silimarin adı verilen fraksiyonun tanımlanmasıdır. 1960’ların sonlarında silimarinin farmakolojik açıdan etkin bileşenlerinin ayrıştırılması ve özellikle silibinin (silybin) başta olmak üzere flavonolignanların karakterizasyonu, bitkinin “karaciğer” merkezli kullanım anlatısını deneysel biyokimya ve farmakoloji alanına taşımıştır. Bunu izleyen dönem, standardize ekstreler, farmakokinetik kısıtlar (düşük biyoyararlanım gibi) ve klinik çalışmalarda heterojen sonuçlar etrafında şekillenmiştir.
Evrimsel-biyolojik bağlam ve ekoloji
Taksonomi ve akrabalık
Silybum marianum* Asteraceae (papatyagiller) familyasında yer alır. Asteraceae, başçık (capitulum) tipi çiçek durumu, brakte dizileri ve rüzgârla yayılmayı kolaylaştıran pappus gibi yapılarla karakterize edilen, evrimsel açıdan son derece başarılı bir kapalı tohumlular grubudur. Deve dikeni de bu “başçık + pappus” mimarisinin tipik bir örneğini sunar.
Savunma biyolojisi ve ikincil metabolitler
Dikenli brakteler ve spiny yaprak kenarları, otçullara karşı mekanik savunmanın belirgin bir formudur. Asteraceae’nin birçok üyesinde görülen yoğun ikincil metabolit üretimi (fenilpropanoid türevleri, flavonoidler vb.), bitki–otçul ve bitki–mikrop etkileşimlerinde kimyasal savunmayı destekler. Silimarini oluşturan flavonolignanlar, fenilpropanoid/flavonoid biyosentezi ile lignan-benzeri yolların kesişiminde değerlendirilebilen; bitkinin stres yanıtı, oksidatif yük ve ekolojik baskılarla ilişkili olabilecek bir kimyasal repertuarın parçasıdır.
Yayılış ve istilacılık
Akdeniz kökenli olmakla birlikte, tarım ve insan hareketliliğiyle geniş coğrafyalara taşınmış; bazı bölgelerde istilacı yabancı ot davranışı gösterebilen bir türdür. Bu ekolojik “başarı”, dayanıklı rozet fazı, bol tohum üretimi ve pappus aracılı rüzgârla yayılım gibi özelliklerle uyumludur.
Botanik tanım: drog kaynağı olarak morfoloji
Deve dikeni genellikle tek veya iki yıllık bir otsu bitkidir. Gövde dik gelişir; yapraklar büyük, parlak yeşil ve belirgin beyaz damarlı/benekli görünümle ayırt edilir; kenarlar dikenlidir. Çiçek başları mor–pembe tonlarda olup, olgunlaşma sonrası aken (tohum benzeri meyve) oluşur. Tıbbi drog açısından temel materyal, pratikte “tohum” olarak anılan bu akenlerdir. Standardize ekstraktlar çoğunlukla bu fraksiyondan hazırlanır.
Fitokimya: silimarin kompleksi ve bileşenleri
Silimarin, tek bir molekül değil; başlıca flavonolignan ve daha az oranda flavonoidleri içeren bir karışımdır. Klinik ve deneysel literatürde öne çıkan bileşenler:
Silibinin (silybin): Genellikle fraksiyonun nicel olarak baskın bileşeni ve biyolojik etkinlik tartışmalarının merkezinde yer alan molekül.
Silychristin (silicristin), silydianin, izosilibinin, dehidrosilibinin: Silimarin profilini oluşturan diğer flavonolignanlar.
Bu bileşiklerin oranları; bitkinin yetişme koşullarına, hasat zamanına, ekstraksiyon yöntemine ve standardizasyon protokolüne bağlı olarak değişebilir. Bu değişkenlik, klinik çalışmalar arasında sonuçların uyumsuz olmasının temel metodolojik nedenlerinden biri olarak kabul edilir.
Farmakodinami: güncel mekanizma çerçevesi
Silimarinin “hepatoprotektif” olarak etiketlenen etkileri tek bir yolakla açıklanmaz; daha çok çoklu hedefli ve bağlamsal (oksidatif stres, inflamasyon, toksin yükü) bir etki örüntüsü şeklinde ele alınır:
1) Antioksidan ve redoks dengesi
Flavonoid/flavonolignan yapılar, serbest radikal süpürme ve lipid peroksidasyonunu sınırlama gibi redoks ilişkili süreçlerde rol oynayabilir. Bu etki, hepatositlerin yüksek metabolik aktiviteye bağlı oksidan yük altında kaldığı durumlarda teorik olarak önem kazanır.
2) Anti-inflamatuvar sinyal modülasyonu
NF-κB ekseni, sitokin yanıtı, eikosanoid metabolizması gibi inflamasyon çekirdek yollarında dolaylı düzenleyici etkiler; bazı deneysel modellerde inflamatuvar yanıtın şiddetini azaltabilen bir profil olarak raporlanır.
3) Antifibrotik yönelim ve hücresel stres yanıtı
Karaciğer fibrogenezi; hepatik stellat hücre aktivasyonu, TGF-β sinyallemesi, ekstrasellüler matriks birikimi gibi süreçlere dayanır. Silimarin/silibinin için deneysel düzeyde antifibrotik yönelim bildirilmiş olsa da, bu alanın klinik karşılığı net ve tutarlı biçimde gösterilmiş değildir.
4) Taşıyıcılar ve toksin girişinin engellenmesi (özellikle amatoksin bağlamı)
Amanita türlerinin amatoksinleri gibi bazı hepatotoksinlerin hepatosite alımında rol alan taşıyıcıların inhibisyonu, silibininin toksikoloji literatüründe öne çıkan gerekçelerinden biridir. Bu yaklaşım, “bitkisel destek” çerçevesinden ziyade akut zehirlenme yönetiminde spesifik bir farmakolojik mantığa yaslanır.
Silimarin bileşenlerinin klinik kullanımını sınırlayan en kritik başlıklardan biri düşük oral biyoyararlanımdır. Temel belirleyiciler:
Düşük suda çözünürlük ve çözünme hızının sınırlı olması
Yüksek birinci geçiş (faz II) metabolizması: Özellikle glukuronidasyon ve sülfatlama ile hızlı konjugasyon
Enterohepatik dolaşım: Safraya atılan konjugatların bağırsakta hidroliz sonrası yeniden emilimi, plazma konsantrasyon eğrilerinde ikincil pikler ve uzamış ancak dalgalı maruziyet örüntülerine yol açabilir.
Bu çerçeve, farklı preparatların (fosfolipid kompleksleri, fitosomlar, farklı tuz/formülasyonlar) neden geliştirildiğini de açıklar: hedef, sistemik ve/veya hepatik maruziyeti daha öngörülebilir hale getirmektir.
Klinik kullanım alanları: kanıt düzeyi ve sınırlar
Karaciğer hastalıkları (alkole bağlı karaciğer hastalığı, viral hepatitler, siroz)
Silimarin, en yaygın biçimde bu endikasyon başlığı altında pazarlanmış ve kullanılmıştır. Bununla birlikte, randomize klinik çalışmalar ve sistematik derlemeler genel olarak sonuçların heterojen olduğunu; mortalite, klinik sonlanımlar ve histolojik düzelme gibi “sert” uç noktalar açısından tutarlı ve yüksek kaliteli kanıtın sınırlı kaldığını göstermiştir. Bazı çalışmalarda karaciğer enzimlerinde (AST/ALT) düşüş gibi biyokimyasal iyileşmeler rapor edilse bile, bunun klinik anlamlılığa dönüşümü her zaman gösterilememiştir.
Metabolik disfonksiyon ilişkili steatotik karaciğer hastalığı (NAFLD/MASLD spektrumu)
NAFLD bağlamında yapılan meta-analizler, transaminazlarda düşüş gibi bazı biyokimyasal iyileşmelere işaret edebilmekle birlikte, çalışmaların kalitesi, eşzamanlı yaşam tarzı müdahaleleri ve formülasyon/doz farklılıkları nedeniyle sonuçların genellenebilirliği sınırlıdır. Histolojik sonlanımlar, elastografi bulguları ve uzun dönem klinik sonuçlar açısından daha sağlam tasarımlara ihtiyaç öne çıkar.
Hepatotoksinlere maruziyet ve amatoksin zehirlenmesi
Amanita phalloides gibi amatoksin içeren mantar zehirlenmelerinde intravenöz silibinin bazı ülkelerde klinik uygulamada yer bulmuştur; ancak kanıt tabanı çoğunlukla gözlemsel seriler ve lojistik olarak zor yürütülen klinik veri setlerine dayanır. Akut toksikoloji bağlamında mekanistik rasyonel güçlü olsa da, “kanıt gücü” tartışması, randomize çalışmaların azlığı nedeniyle sürmektedir. Bu alan, standardize oral takviye kullanımından ayrı değerlendirilmelidir.
Kemoterapiye bağlı karaciğer toksisitesi ve diğer başlıklar
Onkoloji destek tedavileri, kolestatik tablolar, dispepsi ve “detoks” amaçlı kullanım gibi alanlarda popülerlik yüksek olmakla birlikte, klinik kanıt çoğu zaman sınırlı/çelişkilidir. “Karaciğer detoksifikasyonu” ifadesi ise fizyolojik olarak belirsiz ve pazarlama ağırlıklı bir söylem olduğundan, bilimsel iletişimde dikkatle ele alınır.
Güvenlilik, kontrendikasyonlar ve etkileşimler
Genel tolerabilite
Klinik çalışmalarda silimarin genellikle iyi tolere edilir. En sık bildirilen advers etkiler:
Asteraceae familyasına (papatyagiller; ambrosia/ragweed vb.) duyarlılığı olan kişilerde alerjik reaksiyon riski teorik olarak artabilir.
İlaç etkileşimleri (CYP ve taşıyıcılar)
Mevcut veriler, güçlü ve öngörülebilir bir etkileşim profilini kesinleştirmek için çoğu zaman yetersizdir; yine de dar terapötik aralıklı ilaçlar kullananlarda temkin uygundur. Özellikle:
CYP2C9 üzerinden metabolize olan ilaçlarda (ör. warfarin) olası düzey değişiklikleri
P-glikoprotein (P-gp) ve bazı taşıyıcı sistemler üzerinde mütevazı etkiler olasılığı
Tip 2 diyabet tedavisi alanlarda kan şekeri düşürücü etkiye dair olası sinyaller nedeniyle izlem gereksinimi
Bu nedenle, antikoagülan/antiagreganlar, antiepileptikler, immünsüpresanlar gibi kritik ilaçları kullananlarda hekim/eczacı danışmanlığı olmaksızın “takviye” yaklaşımı rasyonel değildir.
Gebelik ve emzirme
Gebelik ve emzirme döneminde güvenlilik verileri sınırlıdır; bu gruplarda rutin kullanım için güçlü bir gerekçe bulunmadıkça kaçınma yaklaşımı benimsenir.
Farmasötik preparatlar, standardizasyon ve doz tartışması
Silimarin piyasada kapsül/tablet, sıvı ekstre, çay/drog formu gibi çeşitli biçimlerde bulunur; ancak klinik araştırmaların çoğu standardize tohum ekstresi ile yürütülmüştür. Uygulamada karşılaşılan ana sorunlar:
Etkin madde içeriğinin ürünler arasında büyük değişkenlik göstermesi
“Silimarin” adı altında farklı flavonolignan profillerinin satılabilmesi
Biyoyararlanım artırıcı formülasyonların (fitosom vb.) klasik ekstrelerle eşdeğer kabul edilememesi
Dolayısıyla doz önerileri, tek bir sayıdan ziyade “kullanılan preparatın standardizasyonu ve klinik hedef” ile birlikte değerlendirilmelidir.
Keşif
İlk gözlemler: Bitkinin “işaretleri” ve erken şifacılık sezgisi
Akdeniz coğrafyasında dolaşan ilk botanik bakış, deve dikenini kolayca ayırt edebilirdi: parlak yeşil yapraklar üzerinde süt beyazı damarlar, agresif dikenler, mor başçıklar ve olgunlaşınca rüzgârla taşınan tohumlar. Bu görünürlük, bitkiyi yalnızca bir “ot” değil, dikkat çeken bir doğa nesnesi haline getirdi. Erken dönem şifacıları için iki şey özellikle çekiciydi: acımsı tat profiliyle sindirim-safra hattına “uygun” görünen bitkilerden biri olması ve yaralanma/zehirlenme gibi akut durumlarda bitkisel karşılıklar arayan pratik tıp geleneğine oturması.
Bu dönemde “keşif”, bugünkü anlamda deneysel doğrulama değil; hastalıkların tekrar eden klinik örüntülerine karşı denenen bitkilerin hafızaya kazınmasıydı. Özellikle sarılık, karın ağrısı, dispepsi ve “safra taşkınlığı” gibi bugün hepatobiliyer sistemle ilişkilendirdiğimiz kümeler, bitkinin adının erken tıp repertuvarına girmesine zemin hazırladı.
Klasik Antikçağ: Yazılı tıbbın devreye girişi
Theophrastos ile birlikte bitkiler, yalnızca toplanan nesneler değil; sınıflandırılan ve betimlenen canlılar olarak ele alınmaya başlandı. Deve dikeni benzeri dikenli türler, doğa tarihinin sözlüğüne girerken, şifaya dair iddialar da giderek daha “aktarılabilir” hale geldi: hangi parçası, hangi hazırlama biçimi, hangi yakınmada.
Bu damar, Dioskorides’te klinik bir keskinlik kazanır. Bitkinin zehirlenme ve ısırıklar bağlamında anılması, antik tıbbın iki temel korkusunu yansıtır: dışarıdan gelen toksinler ve içte biriken “zararlı sıvılar”. Aynı yüzyıllarda Plinius gibi doğa tarihçileri, bitkinin “safrayı taşıma/uzaklaştırma” fikri etrafında bir kullanım alanı olduğuna dikkat çeker. Buradaki kırılma şudur: Deve dikeni, yalnızca yaraya sürülen bir bitki değil; “iç organların akışını” etkileyen bir ajan gibi düşünülmeye başlanır. Bu, modern hepatoproteksiyon fikrinin çok erken bir gölgesidir.
Antik dünyanın tıp dili, bugünkü karaciğer biyokimyasıyla konuşmaz; ancak karaciğer-safra-sarılık üçgeni etrafında tutarlı bir klinik sezgiyi taşır. Deve dikeni bu üçgenin içine yerleşerek “organ-merkezli” bir bitki kimliği kazanır.
Ortaçağ: İmge, imza ve kutsal anlatının botanikle birleşmesi
Ortaçağ Avrupa’sında bitkilerin tedavideki rolü, manastır tıbbı ve halk hekimliği arasında dolaşırken; bitkiyi tanımayı kolaylaştıran görsel işaretler (beyaz damarlı yaprak gibi) bir tür “anlam taşıyıcısı” haline geldi. Deve dikeninin yaprak deseninin “Meryem’in sütü” ile ilişkilendirilmesi, bitkinin yalnızca farmakolojik değil, kültürel bir “hafıza nesnesi” olmasını sağladı. Bu, bilimsel bir kanıt değildir; ama bitkinin korunmasını, yetiştirilmesini ve kuşaklar arası aktarımını güçlendiren bir mekanizmadır: bitki kutsallaştıkça kaybolmaz.
Bu evrede “kaşifler” tek tek isimlerden çok, metinleri çoğaltan, bahçeleri kuran, drogları standardize etmeye çalışan anonim bir bilgi topluluğudur. Yine de tarihsel çizgide önemli olan, deve dikeninin karaciğer-safra hattındaki yerinin artık geleneksel tıbbın omurgalarından biri olarak sabitlenmesidir.
Rönesans ve erken modern dönem: Bitkisel tıp metinleri ve klinik iddianın kalınlaşması
yüzyılın sonlarına gelindiğinde, bitkiler artık daha ayrıntılı çizimlerle, daha sistematik tariflerle ve daha iddialı terapötik listelerle dolaşıma girer. Pietro Andrea Mattioli gibi yorumlayıcı botanikçiler, klasik metinleri yeniden okuyup genişletirken; bitkisel farmakope giderek daha “Avrupa ölçeğinde” ortaklaşıyordu.
Bu dönemin simge isimlerinden John Gerard, deve dikenini “melankoli” ve buna bağlı hastalık kümeleriyle ilişkilendirir. Melankoli, dönemin tıp dilinde yalnızca ruh hali değil; beden sıvılarının dengesizliği, özellikle de karaciğer-safra işleyişiyle bağlantılı bir bütünlük fikridir. Gerard’ın metninde dikkat çeken, deve dikeninin karaciğerle “duygulanım” arasında köprü kuran bir kavram alanına yerleştirilmesidir: bitki, hem organı hem de organ üzerinden okunan ruh hâlini etkileyen bir araç gibi sunulur.
Bir sonraki yüzyılda Nicholas Culpeper, bitkileri astrolojik/semiyotik bir çerçeveyle ele alsa da pratik hedefi nettir: sarılık ve “karaciğer-spleen tıkanıklığı” gibi başlıklarda deve dikenini yeniden öne çıkarır. Burada entelektüel ilerleme, modern biyolojiye yakınlaşma biçiminde değil; klinik kategorilerin kalınlaşması ve bitkinin terapötik kimliğinin tutarlı bir çekirdeğe bağlanması biçimindedir.
Taksonominin doğuşu: Doğal tarih nesnesinden bilimsel türe
yüzyıl, bitkiler için isimlerin ve akrabalıkların disiplin altına alındığı yüzyıldır. Linnaeus ile birlikte adlandırma iki isimli (binominal) bir sisteme kavuşur; deve dikeni artık yerel adların çokluğundan sıyrılıp bilimsel kimliğini kazanır. Ardından Joseph Gaertner gibi botanikçiler, meyve-tohum morfolojisine dayalı sınıflandırmalarla türün tanımını daha da kesinleştirir. Bu, farmakognozinin geleceği için kritik bir eşiktir: doğru bitkiyi doğru drogla eşleştirmek, modern fitoterapinin temel şartıdır.
Bu evrede “keşif”, bitkinin etkisini bulmaktan ziyade, bitkinin kimliğini sabitlemektir. Kimlik sabitlenince, aynı bitki üzerinde farklı coğrafyalarda biriken klinik iddialar karşılaştırılabilir hale gelir.
19. yüzyıl: Farmakognozi, eczacılık ve “etkin madde” fikri
yüzyılın bilim iklimi, bitkisel drogları “karma karışım” olmaktan çıkarıp etkin bileşenlere doğru parçalama eğilimindedir. Deve dikeni, klinik pratikte karaciğer yakınmalarının bitkisel repertuvarında kalmaya devam ederken; eczacılık disiplininde daha düzenli preparatlara ve daha güvenilir kaynak materyale ihtiyaç doğar. Aynı dönemde Amerika’daki eklektik tıp hareketi gibi akımlar, bitkiyi geniş bir endikasyon yelpazesinde kullanır; ancak bu kullanım, modern klinik araştırma ölçütleriyle değil, hekim deneyiminin biriktirdiği vaka mantığıyla ilerler.
Bu yüzyılın en önemli entelektüel sonucu şudur: “bitkinin kendisi” yerine “bitkinin içindeki ne?” sorusu gittikçe baskınlaşır. Deve dikeni için gerçek sıçrama, bu sorunun 20. yüzyılda kimyasal bir cevaba kavuşmasıyla gelecektir.
20. yüzyıl ortası: Silibinin keşfi ve “silimarin” kavramının doğması
1950’lerin sonu, deve dikeni hikâyesinin modern bölümünün başlangıcıdır. Bu dönemde tohumlardan elde edilen fraksiyonlarda, daha önce ayrı bir aile olarak tanımlanmamış bir doğal bileşik grubunun izleri belirginleşir: flavonolignanlar. 1959’da silibininin bu yeni ailenin ilk üyelerinden biri olarak tanımlanması, deve dikenini folklorik bir “karaciğer bitkisi” olmaktan çıkarıp kimyasal olarak izlenebilir bir modele dönüştürür.
1960’ların sonlarında Pelter ve Hansel gibi araştırmacıların spektroskopik yaklaşımlarla silibininin yapısını daha sağlam biçimde çözümlemesi, fitokimyanın “hikâyeyi netleştirdiği” andır: artık karaciğerle ilişkilendirilen etkilerin peşine düşülebilecek bir molekül vardır. 1970’lerde stereokimyanın ayrıntılandırılması, biyolojik etkinlik tartışmalarını daha rafine hale getirir; çünkü enantiyomer/diastereomer ayrımları, farmakodinami ve metabolizmayı doğrudan etkileyebilir.
Bu yıllarda “silimarin” terimi, tek bir molekül değil; silibinin başta olmak üzere birden fazla flavonolignanı içeren standardize ekstrakt fraksiyonunu anlatır. Böylece deve dikeni araştırmaları iki hatta ayrılır: ekstraktın bütüncül etkisi mi, yoksa tek tek bileşenlerin özgül hedefleri mi daha önemlidir?
20. yüzyıl sonu: Hepatoproteksiyon kavramı, toksikoloji ve klinik gerilim
1980’lerden itibaren karaciğer hastalıkları alanında iki büyük ihtiyaç doğar: kronik karaciğer hasarını yavaşlatabilecek ajanlar ve akut toksik hasarı sınırlayabilecek antidotal yaklaşımlar. Deve dikeni bu iki ihtiyacın kesişiminde yeniden parıldar.
Bir yanda kronik hastalıklar için “antioksidan/anti-inflamatuvar” ekseninde mekanizmalar araştırılır; diğer yanda amatoksin içeren mantar zehirlenmelerinde silibininin hepatosit içine toksin girişini azaltabileceği fikri, deve dikenini toksikoloji literatürünün merkezine taşır. Buradaki bilimsel gerilim açıktır: Kronik karaciğer hastalıklarında klinik sonlanımların iyileştiğini göstermek zordur; ancak akut zehirlenmede zaman penceresi, biyolojik hedef ve klinik tablo daha keskindir. Bu nedenle silibinin, özellikle amatoksin zehirlenmesi bağlamında daha somut bir “terapötik aday” kimliği kazanır.
2000’ler: Moleküler ayrıntı, izomerler ve farmakokinetik kısıtların fark edilmesi
2000’li yıllar, silimarinin bileşen haritasının ince ayrıntılarla çıkarıldığı dönemdir. Silibininin farklı izomerlerinin ve silimarinin yedi flavonolignan + eşlik eden flavonoid profillerinin netleştirilmesi, önceki klinik çalışmaların neden birbirine benzemediğini de açıklamaya yardım eder: “aynı isimle” kullanılan preparatlar aslında aynı biyokimyasal karışımı taşımayabilir.
Aynı dönemde en kritik sınırlayıcı gerçek daha görünür hale gelir: oral biyoyararlanım düşüklüğü. Silimarinin suda düşük çözünürlüğü, hızlı faz II konjugasyonu ve enterohepatik dolaşıma bağlı dalgalı maruziyet; klinikte tutarlı etki görmeyi güçleştirir. Böylece araştırma odağı, yalnızca “etki var mı?” sorusundan “etkiyi hedef dokuya nasıl taşıyoruz?” sorusuna kayar.
2010’lar: Kanıt sentezi, meta-analizler ve “hangi hastalıkta, hangi uç nokta?” sorusu
Bu dönemde, karaciğer hastalıklarında silimarine ilişkin çalışmalar sistematik derlemeler ve meta-analizlerle daha eleştirel bir süzgeçten geçer. Bulgular, biyokimyasal parametrelerde (transaminazlar gibi) kimi zaman iyileşme sinyalleri gösterse de; histoloji, fibrozis ilerlemesi, klinik dekompansasyon ve mortalite gibi “sert” uç noktalar için tutarlı ve güçlü bir tablo ortaya koymanın zor olduğunu hatırlatır. Bu, deve dikeni araştırmalarında bir olgunlaşma evresidir: hevesli genellemeler yerini, endikasyona özgü ve uç noktaya duyarlı değerlendirmelere bırakır.
2020’ler: Metabolik karaciğer hastalığı, formülasyon devrimi ve çağdaş yöntemler
2020’lerde deve dikeni hikâyesi, üç çağdaş akımın etkisiyle yeniden şekilleniyor:
Metabolik disfonksiyon ilişkili yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD/MASLD) odağı NAFLD’nin küresel yükü arttıkça, silimarinin enerji metabolizması, oksidatif stres ve inflamasyon üzerindeki olası etkileri daha sistematik biçimde inceleniyor. Yakın dönemde yayımlanan derleme ve meta-analizler, bazı çalışmalarda histoloji ve biyokimyada iyileşme sinyalleri bildirirken; metodolojik heterojenlik ve uzun dönem klinik sonlanımlardaki belirsizlik nedeniyle “kesin hüküm” yerine daha rafine araştırma tasarımlarını teşvik ediyor.
Biyoyararlanımı artıran formülasyonlar ve yeni insan çalışmaları Fosfolipid kompleksleri, fitosomlar, miseller ve nano-taşıyıcı sistemler; silimarinin düşük çözünürlük sorununu aşmayı hedefliyor. 2025’e gelindiğinde, misellerle güçlendirilmiş formülasyonların insanlarda farmakokinetik üstünlüğünü test eden randomize çapraz tasarımlı çalışmaların yayımlanması, “bitkisel ekstre”yi modern ilaç geliştirme diliyle daha doğrudan buluşturuyor. Bu hat, deve dikeninin geleceğini belirleyecek kadar merkezi: Etki sinyali varsa bile, onu görünür kılacak olan çoğu zaman formülasyondur.
Etkileşim ve güvenlilik değerlendirmesinde yeni araçlar Silimarinin CYP enzimleri ve taşıyıcılar üzerindeki etkileri uzun süredir tartışılır; ancak modern yaklaşım, in vitro bulguları klinik bağlama taşımak için fizyolojik temelli farmakokinetik modelleme, organoid sistemler ve daha sofistike etkileşim öngörü çerçevelerine yöneliyor. Böylece deve dikeni, “genelde güvenli” söyleminden çıkarak; birlikte kullanılan ilaçlara, dozlara ve hasta fenotiplerine göre ayrıntılı bir risk yönetimi tartışmasına giriyor.
Aynı yıllarda amatoksin zehirlenmesinde intravenöz silibinin protokolleri, klinik toksikoloji kaynaklarında daha standardize doz şemalarıyla görünür hale geliyor. Bu da deve dikeninin hikâyesine, bitkisel takviye pazarının ötesinde, belirli bir akut klinik problemde “ilaç benzeri” bir rol ekliyor.
İleri Okuma
Theophrastos (MÖ 300 civarı). Historia Plantarum.
Dioskorides, P. (MS 60 civarı). De Materia Medica.
Plinius Secundus (MS 77). Naturalis Historia.
Galenos (MS 170 civarı). De Simplicium Medicamentorum Temperamentis.
Gerard, J. (1597). The Herball or Generall Historie of Plantes.
Culpeper, N. (1653). The English Physician.
Linnaeus, C. (1753). Species Plantarum.
Gaertner, J. (1791). De Fructibus et Seminibus Plantarum.
Kim, N. C., Graf, T. N., Sparacino, C. M., Wani, M. C., Wall, M. E. (2003). Complete Isolation and Characterization of Silybins and Isosilybins from Milk Thistle (Silybum marianum). Organic & Biomolecular Chemistry.
Rambaldi, A., Jacobs, B. P., Iaquinto, G., Gluud, C. (2007). Milk thistle for alcoholic and/or hepatitis B or C virus liver diseases. Cochrane Database of Systematic Reviews.
Miranda, S. R., Lee, J. K., Brouwer, K. L. R. (2008). Hepatic Metabolism and Biliary Excretion of Silymarin Flavonolignans in Humans. Drug Metabolism and Disposition.
Siegel, A. B., Stebbing, J. (2013). Milk thistle: early seeds of potential. Future Oncology.
Roberts, D. M., Hall, M. J., Falkland, M. M., Strasser, S. I., Buckley, N. A. (2013). Amanita phalloides poisoning and treatment with silibinin. Medical Journal of Australia.
Biedermann, D., Vavříková, E., Cvak, L., Křena, V. (2014). Chemistry of silybin. Natural Product Reports.
Chambers, C. S., et al. (2017). The silymarin composition and why does it matter? Food Chemistry.
Bijak, M. (2017). Silybin, a Major Bioactive Component of Milk Thistle (Silybum marianum L. Gaertn.)—Chemistry, Bioavailability, and Metabolism. Molecules.
European Medicines Agency (2018). Assessment report on Silybum marianum (L.) Gaertn., fructus. EMA/HMPC.
Xie, Y., Hawke, R. L., Kim, R. B., et al. (2019). Metabolism, Transport and Drug–Drug Interactions of Silymarin. Molecules.
National Center for Complementary and Integrative Health (2020). Milk Thistle: Usefulness and Safety. NIH (NCCIH).
Kalopitas, G., Antza, C., Doundoulakis, I., et al. (2021). Impact of Silymarin in individuals with nonalcoholic fatty liver disease: A systematic review and meta-analysis. Nutrition.
Wang, C., et al. (2023). Silymarin for treatment of adults with nonalcoholic fatty liver disease (Protocol). Cochrane Database of Systematic Reviews.
Achufusi, T. G. O. (2024). Milk Thistle. StatPearls.
Kayes, T., Xie, Y., et al. (2024). Amanita phalloides-Associated Liver Failure: Molecular Mechanisms and Therapeutic Strategies. International Journal of Molecular Sciences.
Li, S., Tan, H., Wang, Y., et al. (2024). Administration of silymarin in NAFLD/NASH: A systematic review. Revista de Gastroenterología de México.
Zhang, X., et al. (2024). A review of the botany, phytochemistry, pharmacology and toxicology of silymarin. Frontiers in Pharmacology.
Mayo Clinic Staff (2024). Milk thistle. Mayo Clinic.
Chang, C., et al. (2025). Novel Micellar Formulation of Silymarin (Milk Thistle) with Enhanced Bioavailability in a Double-Blind, Randomized, Crossover Human Trial. Nutrients.
Li, X., et al. (2025). Silymarin and Silybin: Rejuvenating Traditional Remedies with Modern Delivery Systems. Pharmaceutics.
Shahsavari, K., et al. (2025). Are alterations needed in Silybum marianum (Silymarin) administration? A meta-analysis on liver enzymes. BMC Complementary Medicine and Therapies.
Tuğcan, M. O., et al. (2025). Mushroom poisoning: An updated review. Turkish Journal of Emergency Medicine.
Wikipedia contributors (2025). Silybum marianum. Wikipedia.
Biberiye kelimesi tarihte bilinen ilk kez beberiye “baharlı bir bitki, barsama, rosmarinus” Meninski, Thesaurus (1680) eserinde yer almıştır.
Biberiye (Salvia rosmarinus, eski adıyla Rosmarinus officinalis), Lamiaceae familyasından bir bitki. Akdeniz bölgesine özgü yaprak dökmeyen bir çalı olan biberiye, çeşitli fitokimyasal bileşimi ve potansiyel sağlık yararları nedeniyle mutfak, tıbbi ve aromaterapi uygulamaları dahil olmak üzere çeşitli alanlarda kullanılmaktadır.
Fitokimyasal İçerik ve Tıbbi Özellikler
Biberiyenin tıbbi özellikleri, uçucu yağ, tanenler ve polifenolleri içeren zengin fitokimyasal bileşimine atfedilir. Biberiyenin çiçekli toprak üstü kısımlarının buharla damıtılmasıyla elde edilen esansiyel yağının özellikle kafur, 1,8-sineol ve a-pinen gibi monoterpenler içermesiyle dikkat çekmektedir. Ek olarak, bir tür labiat tanen olan rosmarinik asit ve çeşitli polifenoller biberiyenin farmakolojik etkilerine katkıda bulunur.
Terapötik Uygulamalar ve Etkiler
Biberiye preparatları antispazmodik, dolaşım uyarıcı, analjezik, antimikrobiyal, antioksidan, antiinflamatuar ve gaz giderici özellikleriyle tanınır. Bu özellikler biberiyeyi aşağıdaki hastalıkların tedavisinde faydalı kılar:
Solunum hastalıkları (örneğin soğuk algınlığı, grip ve öksürük, soğuk algınlığı ve boğaz ağrısı gibi COVID-19 semptomları)
Kas ve eklem ağrıları, romatizma
Dolaşım şikayetleri
Ayrıca biberiye banyo katkı maddesi, baharat ve aromaterapi gibi başka şekillerde de kullanılıyor ve bu da onun geleneksel tıbbi kullanımların ötesinde çok yönlülüğünü vurguluyor.
Ticari Ürünler ve Yönetim
Biberiye, çaylar, baharatlar, damlalar, merhemler, kremler, jeller, losyonlar, banyo katkı maddeleri, inhalasyon preparatları, flasterler, vücut bakım ürünleri ve uçucu yağlar dahil olmak üzere çeşitli ticari ürünlerde mevcuttur. Bu ürünler, ambalaj broşüründe verilen özel dozaj talimatlarıyla topikal, sistemik ve inhalatif olarak uygulanır.
Güvenlik Profili ve Kontrendikasyonlar
Faydalı özelliklerine rağmen biberiye, özellikle bileşenlerine aşırı duyarlılığı olan kişilerde olumsuz etkilere sahip olabilir. Bebeklerde ve küçük çocuklarda kontrendikedir. Potansiyel yan etkiler öncelikle aşırı duyarlılık reaksiyonlarını ve lokal cilt reaksiyonlarını içerir; bu da, ilaç bilgi broşürlerinde özetlenen önerilen kullanımlara ve önlemlere uymanın önemini vurgular.
Tarih
Biberiyenin (eski adıyla Rosmarinus officinalis olarak bilinen Salvia rosmarinus) tarihsel keşfi ve kullanımı, antropolojik kullanımları ve farmakolojik gelişimiyle birlikte, insan kültürü ile bitkisel tıp arasındaki karmaşık ilişkiyi gösteren zengin bir doku sunmaktadır. Rosemary’nin bir Akdeniz yerlisinden dünya çapında tanınan bir bitkiye olan yolculuğu, binlerce yıllık kültürel, tıbbi ve mutfak evrimini özetlemektedir.
Eski Uygarlıklar: Biberiyenin kullanımı en az M.Ö. 500 yıllarına kadar uzanır. Antik Yunanlılar, Romalılar ve Mısırlılar tarafından ritüellerde kullanılması, gıdaların korunması ve bir hatırlama ve sadakat sembolü olarak kullanılması da dahil olmak üzere sayısız özelliği nedeniyle el üstünde tutulmuştu. Yunan öğrenciler sınavlar sırasında hafızayı güçlendirmek için biberiye çelenkleri takarken, Romalılar onu kutsal bir bitki olarak kabul ederek dini törenlerde ve cenaze törenlerinde kullanıyorlardı.
Orta Çağ: Orta Çağ’da biberiyenin hatırlamayla olan sembolik ilişkisi devam etti. Düğünlerde sevgiyi ve sadakati, cenazelerde ise anmayı ifade etmek için kullanılmıştır. Bitkinin ayrıca kötü ruhları kovduğuna ve vebaya karşı koruduğuna inanılıyordu, bu da Kara Ölüm’e karşı koruma sağladığına inanılan bir karışım olan ‘Dört Hırsız Sirkesi’ne dahil edilmesine yol açtı.
Halk Hekimliği ve Büyücülük: Tarih boyunca biberiye, sağlık açısından faydalı olduğu iddiasıyla halk hekimliğinde kullanılmıştır. Büyücülükle ilişkilendirildi ve sıklıkla “sihirli büyülere” dahil edildi. Ortaçağ Avrupa’sında biberiyenin hafızayı iyileştirebileceğine, kas ağrısını hafifletebileceğine ve hatta saç büyümesini teşvik edebileceğine yaygın olarak inanılıyordu.
Farmakolojik Gelişim
Erken Farmakopeler: Biberiyenin tıbbi özellikleri erken farmakopelerde tanınmıştır. Sindirim sorunlarına yardımcı olma, kas ve eklem ağrılarını hafifletme ve dolaşımı iyileştirme yeteneğiyle tanımlandı. Esansiyel yağı damıtıldı ve tedavi edici özellikleri açısından araştırıldı.
Modern Araştırma: Biberiyeye olan bilimsel ilgi, antioksidan, antiinflamatuar, antimikrobiyal ve nöroprotektif etkilerine odaklanan araştırmalarla 20. ve 21. yüzyıllarda önemli ölçüde arttı. Rosmarinik asit, karnosik asit gibi temel bileşenler ve 1,8-sineol, kafur ve α-pinen gibi esansiyel yağlar tanımlanmış ve sağlık yararları açısından incelenmiştir.
Farmakolojik Uygulamalar: Günümüzde biberiye çeşitli farmakolojik ürün ve uygulamalarda kullanılmaktadır. Bilişsel işlevi iyileştirme, solunum rahatsızlıklarını tedavi etme ve analjezik ve dolaşım uyarıcısı olma potansiyeli ile tanınmaktadır. Biberiye yağı aromaterapide stresi azaltmak ve konsantrasyonu artırmak için yaygın olarak kullanılmaktadır.
İleri Okuma
Petersen, M., & Simmonds, M. S. J. (2003). Rosmarinic acid. Phytochemistry, 62(2), 121-125.
Moss, M., Cook, J., Wesnes, K., & Duckett, P. (2003). Aromas of rosemary and lavender essential oils differentially affect cognition and mood in healthy adults. International Journal of Neuroscience, 113(1), 15-38.
Pengelly, A., Snow, J., Mills, S. Y., Scholey, A., Wesnes, K., & Butler, L. R. (2012). Short-term study on the effects of rosemary on cognitive function in an elderly population.Journal of Medicinal Food, 15(1), 10-17.
Bozin, B., Mimica-Dukic, N., Samojlik, I., & Jovin, E. (2007). Antimicrobial and antioxidant properties of rosemary and sage (Rosmarinus officinalis L. and Salvia officinalis L., Lamiaceae) essential oils. Journal of Agricultural and Food Chemistry, 55(19), 7879-7885.
Pengelly, A., Snow, J., Mills, S. Y., Scholey, A., Wesnes, K., & Butler, L. R. (2012). Short-term study on the effects of rosemary on cognitive function in an elderly population.Journal of Medicinal Food, 15(1), 10-17.
Satoh, T., & Sugawara, Y. (2003). Effects of inhalation of essential oils on EEG activity and sensory evaluation.Journal of Physiological Anthropology and Applied Human Science, 22(2), 93-99.
Selenyum, insan sağlığının korunmasında çok önemli bir rol oynayan temel bir mikro besindir. Çeşitli selenoproteinlerin önemli bir bileşeni olan selenyum, antioksidan savunma, bağışıklık fonksiyonu ve tiroid hormonu metabolizmasının ayrılmaz bir parçasıdır.
Sağlık Etkileri
Kanser Önleme: Bazı çalışmalar selenyum takviyesinin bazı kanserlerin riskini azaltabileceğini öne sürmektedir, ancak sonuçlar karışıktır ve selenyum durumuna ve bireysel değişkenliğe bağlıdır.
Kardiyovasküler Sağlık: Yeterli selenyum seviyeleri, muhtemelen selenoproteinlerin antioksidan özelliklerinin vasküler hücrelerde inflamasyonu ve oksidatif stresi azaltması nedeniyle kardiyovasküler hastalık riskinin azalması ile ilişkilidir.
Tiroid Bozuklukları: Tiroid hormon metabolizmasındaki rolü göz önüne alındığında, selenyum eksikliği, selenyum takviyesinin hastalık sonuçlarını iyileştirebileceği Hashimoto tiroiditi ve Graves hastalığı dahil olmak üzere çeşitli tiroid patolojileriyle bağlantılıdır.
Biyolojik Rolleri
Antioksidan Savunma: Selenyum, zararlı serbest radikalleri nötralize ederek hücreleri oksidatif hasardan koruyan glutatyon peroksidaz enziminin önemli bir bileşenidir. Bu koruma hücre bütünlüğü ve sağlığı için hayati önem taşır (Arthur, 2003).
Tiroid Fonksiyonu: Tiroksinin (T4) daha aktif olan triiyodotironine (T3) dönüşmesine yardımcı olur, böylece normal tiroid fonksiyonunun sürdürülmesinde önemli bir rol oynar. Selenyum eksikliği tiroid fonksiyon bozukluklarına ve hastalıklarına yol açabilir (Köhrle, 2000).
Bağışıklık Tepkisi: Selenyum, bakteriyel ve viral enfeksiyonlara, enflamasyona ve otoimmüniteye karşı direnci artırarak bağışıklık sistemi için gereklidir (Broome, 2004).
Selenyum Sülfür
Selenyum Sülfür antifungal bir ajan olmasının yanı sıra sitostatik bir ajandır ve seborede hiperproliferatif hücrelerin büyümesini yavaşlatır.
Selenyum Sülfür, kepek, seboreik dermatit ve özellikle ergenlik öncesi çocukların hastalığı olan bir mantar enfeksiyonu olan tinea capitis tedavisi için şampuanlarda sıklıkla kullanılan aktif bileşendir.
Selenyum Durumunun Klinik Etkileri
Eksikliği: Selenyum eksikliği potansiyel olarak ölümcül bir kardiyomiyopati türü olan Keshan hastalığına ve bir osteoartropati olan Kashin-Beck hastalığına yol açabilir. Her iki hastalık da Çin’in bazı bölgeleri gibi selenyum eksikliği olan ve topraktaki selenyum seviyesinin düşük olduğu bölgelerde yaygındır (Combs, 2001).
Aşırılık: Gerekli olmasına rağmen, aşırı selenyum alımı, belirtileri arasında mide-bağırsak rahatsızlığı, saç dökülmesi, beyaz lekeli tırnaklar ve hafif sinir hasarı bulunan selenozise yol açabilir (Vinceti, 2001).
Diyet Kaynakları
Bitki Kaynakları: Bitkilerdeki selenyum içeriği toprak selenyum konsantrasyonlarına göre önemli ölçüde değişir. Brezilya fıstığı özellikle zengin bir kaynaktır ve bir fındık bazen günlük önerilen alım miktarından daha fazlasını sağlar.
Hayvansal Kaynaklar: Balık, kabuklu deniz ürünleri, et, süt ve yumurta iyi selenyum kaynaklarıdır ve diyetlerinin ve çevrelerinin selenyum seviyelerini yansıtırlar.
Optimal Selenyum Alımı için Diyet Ayarlaması
Diyet yoluyla selenyum alımını optimize etmek, önerilen diyet ödeneklerini (RDA’lar) anlamayı ve selenyum açısından zengin gıdaları günlük öğünlere dahil etmeyi içerir. Selenyum RDA’ları yaşa, cinsiyete ve yaşam evresine göre farklılık gösterir:
Yetişkin erkekler ve kadınlar: Günde 55 mikrogram (μg)
Hamile kadınlar: Günde 60 μg
Emziren kadınlar: Günde 70 μg
Aşağıda, optimum selenyum seviyelerini korumak için selenyum açısından zengin gıdaları dahil etmeye yardımcı olacak bir kılavuz bulunmaktadır:
Brezilya Fıstığı Beslenme Profili: Brezilya fıstığı en zengin selenyum kaynağıdır. Bir Brezilya fıstığı 68-91 μg arasında selenyum içerebilir ve genellikle tek bir fındıkta günlük gereksinimden daha fazlasını karşılar. Önerilen Alım Miktarı: Yüksek selenyum içeriği nedeniyle, Brezilya fıstığı tüketimi dikkatli yapılmalıdır – tipik olarak, selenyum fazlalığını önlemek için haftada birkaç kez bir ila iki fındık yeterlidir.
Deniz Ürünleri Balık: Ton balığı, pisi balığı, sardalya ve karides mükemmel selenyum kaynaklarıdır. Örneğin, 3 onsluk bir porsiyon sarı yüzgeçli ton balığı yaklaşık 92 μg selenyum içerir. Önerilen Alım Miktarı: Haftada 2-3 kez çeşitli deniz ürünleri tüketmek, daha büyük balık türlerinden kaynaklanan ağır metal maruziyeti riski olmadan selenyum seviyelerinin korunmasına yardımcı olabilir.
Et ve Kümes Hayvanları Tavuk, sığır eti ve kuzu eti: Bunlar iyi selenyum kaynaklarıdır. Pişmiş tavuk göğsünün 3 onsluk bir porsiyonu yaklaşık 20-30 μg selenyum sağlar. Önerilen Alım Miktarı: Dengeli bir diyetin parçası olarak yağsız et ve kümes hayvanlarının düzenli tüketimi yeterli selenyum alımına katkıda bulunabilir.
Yumurta Beslenme Profili: Yumurta uygun bir selenyum kaynağıdır ve bir büyük yumurta yaklaşık 15-20 μg sunar. Önerilen Alım Miktarı: Haftada birkaç kez diyetinize yumurta dahil etmek selenyum gereksinimlerini karşılamaya yardımcı olabilir.
Tam Tahıllar Tam Buğday, Esmer Pirinç ve Yulaf: Bu tahıllar selenyum alımına katkıda bulunur. Örneğin, bir fincan pişmiş esmer pirinç yaklaşık 19 μg selenyum sağlar. Önerilen Alım Miktarı: Tam tahılların günlük öğünlere dahil edilmesi sadece selenyum sağlamakla kalmaz, aynı zamanda diyet lifi alımını da artırır.
Süt Ürünleri Süt ve Yoğurt: Bunlar daha az miktarda selenyum sağlar, bir fincan süt yaklaşık 8 μg sunar. Önerilen Alım Miktarı: Dengeli bir diyetin parçası olarak düzenli süt ürünleri tüketimi, selenyum da dahil olmak üzere genel besin alımına katkıda bulunabilir.
Baklagiller Mercimek ve Fasulye: Bunlar mütevazı selenyum kaynaklarıdır. Bir fincan pişmiş mercimek yaklaşık 6 μg sağlar. Önerilen Alım Miktarı: Yemeklere düzenli olarak baklagillerin eklenmesi, selenyum ile protein ve lif gibi diğer temel besin maddelerine erişmenin sağlıklı bir yoludur.
Diyet Değişikliklerinin Uygulanması
Çeşitli Diyet: Selenyum toksisitesi riski olmadan diğer diyet ihtiyaçlarını karşılamak için çeşitli selenyum kaynaklarını içeren dengeli bir diyet hedefleyin.
Alımı İzleyin: Özellikle Brezilya fıstığı gibi yüksek selenyum içeren gıdalarda, selenoza yol açabilecek üst alım seviyelerini aşmamak için alımı izlemek çok önemlidir.
Selenyum Seviyelerini Kontrol Edin: Bir eksiklikten şüpheleniyorsanız veya risk altındaysanız, selenyum seviyenizi kontrol etmeniz veya takviye almayı düşünmeniz gerekip gerekmediğini bir sağlık uzmanıyla görüşün.
Diyetinizi ayarlamaya yönelik bu kapsamlı yaklaşım, yeterli selenyum alımını sağlayarak genel sağlık ve esenliğe katkıda bulunur.
Tarih
Selenyum, antioksidan savunma sistemleri, tiroid hormonu metabolizması ve bağışıklık fonksiyonu dahil olmak üzere çeşitli fizyolojik fonksiyonlardaki kritik rolü ile tanınan, insan sağlığı için gerekli bir eser elementtir.
Keşif ve Etimoloji Keşif Selenyum 1817 yılında İsveçli kimyager Jöns Jacob Berzelius tarafından keşfedilmiştir. Başlangıçta sülfürik asitte bir safsızlık olarak bulunmuş ve Berzelius ona Yunan ay tanrıçası “Selene “nin adını vererek, dünya için adlandırılan tellür ile olan ilişkisini yansıtmıştır.
İleri Okuma
Arthur, J. R. (2003). “The role of selenium in thyroid hormone metabolism and effects of selenium deficiency on thyroid hormone and iodine metabolism.” Biological Trace Element Research, 38(1), 81-92.
Köhrle, J. (2000). “The selenoenzyme family and thyroid hormone metabolism: More than just deiodinases.” International Journal of Vitamins and Nutrition Research, 70(5), 222-229.
Broome, C. S., McArdle, F., Kyle, J. A., Andrews, F., Lowe, N. M., Hart, C. A., Arthur, J. R., & Jackson, M. J. (2004). “An increase in selenium intake improves immune function and poliovirus handling in adults with marginal selenium status.” The American Journal of Clinical Nutrition, 80(1), 154-162.
Combs, G. F. (2001). “Selenium in global food systems.”British Journal of Nutrition, 85(5), 517-547.
Vinceti, M., Wei, E. T., Malagoli, C., Bergomi, M., & Vivoli, G. (2001). “Adverse health effects of selenium in humans.” Reviews on Environmental Health, 16(4), 233-251.
Institute of Medicine (US) Panel on Dietary Antioxidants and Related Compounds. (2000). “Dietary Reference Intakes for Vitamin C, Vitamin E, Selenium, and Carotenoids.” National Academies Press (US).
Thompson, C. D., McLachlan, S. K., & Reeder, A. I. (2010). “Selenium in human health and disease.” Antioxidants & Redox Signaling, 12(7), 793-795.
İster sevin, ister nefret edin; brokoli, sağlığa faydalı pek çok yönü sayesinde “mucizevi” bir besin olarak dile getirilir ve daha da “mucizevi” hala gelmek üzere.
Illinois Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, brokoli içerisinde fenolik bileşiklerin birikmesinden sorumlu olan aday genleri tanımlamayı başardılar. Bazı flavonoid bileşiklerin de aralarında olduğu fenolik bileşiklerin tüketimi, koroner kalp hastalığı, Tip 2 şeker hastalığı, astım ve bazı kanser türlerine yakalanma riskinin azalması ile bağlantılı.
“Fenolik bileşikler iyi birer antioksidan etkisi gösterirler ve antioksidan aktivitesinin, memelilerde ateşin yükselmesinde payı olan kimyasal yollar üzerinde etkisi bulunduğuna dair çok sayıda kanıt vardır. Ateşlenmeye ihtiyaç duyarız çünkü bu vücudun bir hastalığa veya hasara tepkisidir, fakat ateşlenme ayrıca, bazı yıkıma neden olan hastalıklarla da bağlantılıdır. Beslenme düzenlerinde bu bileşiklerden belirli seviyede tüketen insanlar, bu hastalıklarla daha az karşılaşma riskine sahip olacaklardır” diye anlatıyor Illinois Üniversitesi’nden genetikçi Jack Juvik.
Araştırmacılar iki farklı brokoli soyunu çaprazladılar ve alt soylarını, içerdikleri toplam fenolik bileşikler ve hücresel dizilerdeki oksijen radikallerini nötralize etme yetenekleri açısından test ettiler. Sonra, kuantitatif özellik konum analizi (quantitative trait locus analysis) adındaki genetik bir teknikle, alt nesilde fenolik bileşiklerin üretiminden sorumlu genleri araştırdılar.
Bu bileşiklerin birikiminden sorumlu genlerin tanımlanmasıyla, araştırmacılar, yüksek miktarda fenolik bileşenler içeren brokoli, ayrıca lahana ve karnabahar gibi Brassica türü bitkileri yetiştirmeye bir adım daha yaklaşmış oldular.
“Bu biraz zaman alacak. Bu çalışma, bu doğrultuda attığımız bir adım sadece ama son söz değil. Tanımladığımız bu aday genleri alarak, bahsedilen sebzelerin sağlığa faydalı yönlerini geliştirmek amacıyla bir yetiştirme programında kullanmayı planlıyoruz. Tabii bu arada ürünün, görünüşünün ve tadının güzel kaldığından da emin olmak zorundayız.” diye ekliyor Juvik.
İyi haber şu ki, fenolik bileşiklerin tadı yoktur ve stabildir, bu da sağlığa faydalı özelliklerini kaybetmeden sebzelerin pişirilebileceği anlamına gelir.
Bu sebzeler bir kez tüketildiğinde, fenolik bileşikler emilir ve vücudun belirli bölgelerine doğru gönderilir veya karaciğerde depolanır. Flavonoid bileşikler de kan dolaşımıyla vücuda yayılır ve antioksidan etkileri sayesinde iltihaplanmayı azaltır.
“Bu maddeler kendi başımıza üretmeyeceğimiz şeyler, dolayısıyla bunları beslenme yoluyla almak zorundayız. Bu bileşikler vücutta sonsuza dek kalamaz, bu nedenle kanser ve diğer yıkıcı hastalıklara yakalanma riskini azaltmak amacıyla, brokoliyi veya karnabahar, lahana gibi diğer Brassica türü sebzeleri üç-dört günde bir tüketmeliyiz.” diye ekliyor Juvik.
Kaynak ve İleri Okuma:
Bilimfili,
– “More reasons to eat your broccoli.” Phys.org. http://phys.org/news/2016-06- broccoli.html (Reached on 2016, June 23)
– Gardner, Alicia M., Allan F. Brown, and John A. Juvik. “QTL analysis for the identification of candidate genes controlling phenolic compound accumulation in broccoli (Brassica oleracea L. var. italica).” Molecular Breeding 36, no. 6 (2016): 1-12.
Yeşil çay zengin besin maddesi ve antioksidan içeriğiyle sağlıklı bir içecektir. Fakat bu sağlıklı içeceği bile tüketirken sağlığa zararlı sonuçlarla karşılaşmamız mümkün.
Yeşil Çay İçerisinde Olumsuz Etki Yaratabilecek Kimyasal Maddeler
Yeşil çay içerisinde sağlığa zararlı olabilecek başlıca kimyasal maddeler kafein, florin elementi ve flavanoid olarak listelenebilir. Bu kimyasalların ve yeşil çayın içeriğinde bulunan diğer kimyasal maddelerin kombinasyonun aşırı miktarda tüketimi, ciddi karaciğer hasarıyla sonuçlanabilir. Yeşil çay içerisinde bulunan tanenler folik asit emilimini azaltırlar. Folik asit yani B vitamini, cenin gelişimi için hayati öneme sahiptir. Ayrıca yeşil çayın içeriğindeki kimyasallar, bazı ilaçlar ile tepkime verirler. Bu sebeple de fazla yeşil çay tüketen bireyler eğer ilaç kullanıyorlarsa mutlaka ilaç yönergelerini dikkatli takip etmelidirler. Yeşil çay ile tüketim uyarıları genellikle uyarıcılar ve antikoagülanlar için yapılmaktadır.
Yeşil Çaydaki Kafein Miktarı
Her bir bardak yeşil çay içerisinde ortalama 35mg kafein bulunmaktadır. Kafein uyarıcı olması sebebiyle kalp atış hızını ve kan basıncını yükseltir. Kafein hangi kaynaktan alınırsa alınsın çok fazla alındığında hızlı kalp atışlarına, uykusuzluğa ve ruh hastalıklarına hatta ölümlere bile yol açabilmektedir. Birçok insanda kafein tolare edebilme oranı 200 ila 300mg arasındadır. WebMD verilerine göre, yetişkinler için ölümcül kafein dozajı, kilogram başına 150-200mg arasındadır ve daha azında bile ciddi kafein zehirlenmeleri olasıdır.
Yeşil Çaydaki Florin
Florin insanlar için gerekli bir madde değildir. Az miktarda vücutta bulunmasının kemik ve diş sağlığı için önemli olduğu savunulsa dahi faydaları kesin olarak kanıtlanmış değildir. Özellikle florütleştirilmiş su tüketen insanların yeşil çay ile birlike tüketmeleri oldukça risklidir. Florin aşırı dozu büyümede gecikmelere, dental fluoroza ve kemik hastalıklarına sebep olabilir.
Yeşil Çaydaki Flavonoid
Flavonoidler potent antioksidanlardır ve hücreleri radikal hasarlardan korurlar. Fakat, flavonoidler ayrıca vücutta demirleri bağlarlar. Yani, vücudun gerekli olan demirin emilmesi yeteneğini kısıtlarlar. Bu da, kansızlığa ve pıhtılaşma bozukluklarına neden olabilir. Yapılan araştırmaların verilerine göre, yemeklerle beraber rutin yeşil çay tüketimi, demir emilimini %70’e kadar azaltmaktadır. Bu sebeple, yeşil çay tüketiminin yemeklerle değil de öğün aralarında olması dikkat edilmesi gereken bir nokta olabilir.
Yeşil Çayın Günlük Tüketimi
Birçok araştırmacı, yeşil çayın günde 5 bardaktan fazla tüketilmemesini savunmaktadır. Hamileler ve emziren kadınlar için ise önerilen günde 2 bardaktan fazla tüketilmemesidir.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.