Avrupa Kıtasına yerleşim Göç, İş birliği ve Adaptasyona dayanır – Uzun zaman dilimine kısa bir bakış

Göç çeşitlerini ele almak, hem tarihsel hem de arkeolojik yaklaşımlarla Avrupa topluluklarını ortaya koyarken önem teşkil etmektedir. Arkeolojik ve özelikle son zamanlarda yapılan genetik çalışmalar bizlere nüfus durağanlık aşamalarının hızlı nüfus değişimi ile takip edildiğini ortaya koymaktadır. Aslında, hatırı sayılır düzeyde Avrupa’da var olan nüfus yaklaşık 7000 yıl öncesinden beri Yakın Doğu atalarımızdan meydana gelir. Bu göç etmiş nüfus, günümüzde de insanların halen Avrupa’ya ulaşmaya çalıştığı bölgeden, tarımın Batı Avrasya da başladığı “Bereketli Hilal” denilen merkezinden gelmiştir.

Ancak Avrupa’ya göç sandığımızdan da eskiye, 1.000.000 ile 800.000 yıl arasında erken dönem Homoları’nın Afrika’dan Yakındoğu üzerinden çıkışına dek uzanmaktadır. Nihayetinde bu hepimizin Afrika kökenli olduğumuz anlamına gelir.

Muhtemel bir şekilde Afrika’dan çok daha öncesinden çıktığımızı söyleyen bu teori, 40.000 yıl önce anatomik modern insanın yine Afrika’dan Batı Avrasya’ya vardığı bilgisiyle çatışma içerisindedir. Ancak ikinci göç eden bu insanlar aslında bizim doğrudan atamızdı. Ve onlar Neandertaller popülâsyonuyla temasa geçerek, Neandertalleri Batı Avrasya kara kütlesinin sınır bölgelerine itmiş gibi görünmektedir. Bununla birlikte, modern Avrupa gen havuzunun yaklaşık %1,5 ila %2’sinin Neandertal kökenli çıkmasından dolayı da bu popülâsyonlar zaman zaman yine birararaya gelmiş görünmektedir.

Bu göç eden anatomik modern insan buzul dönemi bitene kadar geçen 33.000 yıl boyunca Avrupa popülâsyonunu meydana getirir. Erken buzul dönemi sonrasında küçük çaplı göçlerin ara sıra olduğunu gösteren bulgular olsa da, gelecek büyük nüfus değişimi 7.000 yıl önce tarımın yayılmasıyla gerçekleşir. Ve böylece bu dönemde insanlar tamamıyla yeni teknoloji ve ekonomi ile güneyden ılıman Batı Avrupa’ya gelir. Yaygın biçimde iki güzergâh kullanıldığı düşünülmektedir. Bunlardan biri kara bağlantılarıyla Anadolu üzerinden Yunanistan, Balkanlar ve Macaristan geçilerek Avrupa merkezine ulaşmaktır (Gronenborn 1999; Szécsényi-Nagy et al. 2015; Horejs et al. 2015). İlginçtir ki bu yollar tam olarak günümüzde bazı Batı Asya ülkeleri ve Suriyeli göçmenler tarafından kullanılan güzergâhla aynıdır. Yine bölgelerin kaynaklarının Fırat ve Dicle nehir vadileri etrafındaki “Bereketli Hilal” ve çevresindeki topraklar olması aşağı yukarı 7.000 yıl öncesiyle benzerdir.

Kara bağlantılarının kullanılarak Balkanlar’dan Avrupa’ya varmak dışındaki kullanılan diğer bir güzergâh da denizyoludur. Bu güzergâh çoğunlukla Akdeniz kıyısındaki yerleşimciler tarafından kullanılmıştır. Tarımla uğraşan bu yerleşimciler böylece hayvancılık ve tarım yaptıkları Kuzeybatı Afrika’nın içlerine ve daha da doğuya İber yarımadasına yerleştiler (Paschou et al. 2014).

Gronenborn_Ober_2014-2kl

Şekil 1: Batı Avrasya’da tarımın yayılışı. Tarıma bağlı tahıllar ve hayvancılık “Bereketli Hilal” den çıkmıştır (turuncu ile gösterilen bölge). (Graphics: D. Gronenborn/ M. Ober, RGZM)

Avrupa kıtasındaki birçok bölgede özelliklede Batısında böylece göçmen popülasyon yerli avcı-toplayıcılarla temas kurmuştur. Bu temaslar arkeolojide yıllarca gözden geçirildi: devamında çiftçi ve yerli avcı-toplayıcıların birbirlerinden yararlandığı ve hatta aynı yerleşmelerde birbirlerinin geçim ekonomileri ve uzmanlaşmaları ile yan yana yaşadığı görüldü (Gronenborn 2007). Sınır bölgelerinde ve kıyı yerleşimlerinde avcı toplayıcılar daha verimli topraklara yerleşmiş çiftçi toplulukların yanında varlığını sürdürüyordu.

Klasik biyolojik antropoloji çalışmalarının çok daha ötesinde, her yeni gen bazlı antik DNA çalışması avcı-toplayıcı ve çiftçi bireylerin fiziksel farklılıkları hakkında bilgiler ortaya çıkarır. Görünen o ki, yerli avcı-toplayıcılar koyu ten, açık renk gözlere sahip iken Anadolu’dan göç eden popülasyon daha açık ten ve koyu renk gözlere sahipti (Mathieson et al. 2015). Bu fiziksel farklar ve belki de daha çok dilleri, ritüelleri, geleneklerindeki temel farklılıklar birçok bölgedeki avcı-toplayıcı ve çiftçi topluluklar arasındaki temas ve biraradalığının günümüzde görmezden gelinmesine sebep oldu. Ne var ki, bu topluluklar birbiriyle iletişim kurmayı ve işbirliği yapmayı her şeye rağmen biliyorlardı.

Neolitik dönemin erken tarım dönemi boyunca başlayan benimseme ve biriktirme süreci 4200 yıl öncesi civarında sonlanmıştır. Bu dönemde oluşmuş bu yeni popülasyon Avrupa’da, bugünkü güneydoğu Rusya ve Ukrayna’nın step bölgelerinde geniş çaplı yayılım gösterdi. Gelecek yüzyılda göç oranlarının düşük olması sebebiyle Avrupa Tunç Çağı topluluklarının başlangıcı genetik olarak büyük oranda günümüz formlarıyla bu step bölgelerine yayılan popülâsyonla oluştu (Brandt et al. 2013).

Özet olarak, güncel tablo Avrupa popülâsyonunun üç ana bileşenden meydana geldiği yönündedir. Bunlar geçmişteki yoğun göçlere dayandırılabilir: Birinci bileşen 40.000 yıl önce Avrupa’ya ulaşan ve Buzul Çağa tarihlenen hareketlilikten, ikincisi 7000 yıl önce tarımın başlamasıyla oluşan hareketlilikten ve sonuncusu yaklaşık 5000 yıl önce steplere varılmasıyla meydana gelmiş olan hareketlilikten meydana gelir (Haak et al. 2015).

Nihayetinde tüm bu nüfusların karşılaşması, biraradalığı ve iş birliği sadece günümüzün Avrupa’sını şekillendirmekle kalmamış, aynı zamanda Yeni Zelanda, Avustralya, Güney Afrika ve Amerika gibi bölgelerde Erken Modern popülâsyonlarının oluşumunda da payı olmuştur.

Çeviren: Meha Abufaur(evrimselantropoloji)

Kaynak:
  • archaeologik.blogspot.co.at
  • Brandt, Guido; Haak, Wolfgang; Adler, Christina J. et al., Ancient DNA Reveals Key Stages in the Formation of Central European Mitochondrial Genetic Diversity. Science 342, 2013, 257-261.
  • D. Gronenborn, A variation on a basic theme: the transition to farming in southern central Europe. Journal of World Prehistory 13/2, 1999, 123-210.
  • D. Gronenborn, Beyond the Models: ‘Neolithization’ in Central Europe. In: A. Whittle / V. Cummings (Hrsg.), Going Over: the Mesolithic-Neolithic Transition in North-West Europe. Proceedings of the British Academy 144 (London 2007) 73-98.
  • D. Gronenborn / Th. Terberger, Die ersten Bauern in Mitteleuropa – eine interdisziplinäre Herausforderung. In: Th. Terberger / D. Gronenborn (Hrsg.), Vom Sammler und Jäger zum Bauern: Die Neolithische Revolution. Konrad Theiss (Darmstadt 2014) 7-14.
  • Haak, Wolfgang; Lazaridis, Iosif; Patterson, Nick; Rohland, Nadin; Mallick, Swapan; Llamas, Bastien et al., Massive migration from the steppe was a source for Indo-European languages in Europe. Nature 522 (7555), 2015, 207–211. – DOI: 10.1038/nature14317.
  • Horejs, B.; Milić, B.; Ostmann, F.; Thanheiser, U.; Weninger, B.; Galik, A., The Aegean in the Early 7th Millennium BC. Maritime Networks and Colonization. Journal of World Prehistory 28 (4), 2015, pp. 289–330. – DOI: 10.1007/s10963-015-9090-8. (at academia.edu)
  • Mathieson, Iain; Lazaridis, Iosif; Rohland, Nadin; Mallick, Swapan; Patterson, Nick; Roodenberg, Songül Alpaslan et al. (2015): Genome-wide patterns of selection in 230 ancient Eurasians. Nature 528, 2015, pp. 499-503. – DOI:10.1038/nature16152.
  • Paschou, Peristera; Drineas, Petros; Yannaki, Evangelia; Razou, Anna; Kanaki, Katerina; Tsetsos, Fotis et al. (2014): Maritime route of colonization of Europe. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America 111 (25), 2014, pp. 9211–9216. – DOI:10.1073/pnas.1320811111.
  • Prüfer, Kay; Racimo, Fernando; Patterson, Nick; Jay, Flora; Sankararaman, Sriram; Sawyer, Susanna et al., The complete genome sequence of a Neanderthal from the Altai Mountains. Nature 505 (7481), 2014, 43–49. –DOI: 10.1038/nature12886.
  • Sankararaman, Sriram; Mallick, Swapan; Dannemann, Michael; Prüfer, Kay; Kelso, Janet; Pääbo, Svante; Patterson, Nick; Reich, David, The genomic landscape of Neanderthal ancestry in present-day humans. Nature 507 (7492), 2014,354–357. – doi:10.1038/nature12961
  • Szécsényi-Nagy, Anna; Brandt, Guido; Haak, Wolfgang; Keerl, Victoria; Jakucs, János; Möller-Rieker, Sabine et al. (2015): Tracing the genetic origin of Europe’s first farmers reveals insights into their social organization. Proceedings. Biological sciences / The Royal Society 282 (1805), 2015. – DOI:10.1098/rspb.2015.0339.
  • Weninger, Bernhard; Clare, Lee; Gerritsen, Fokke; Horeijs, Barbara, Krauß, Raiko; Linstädter, Jörg; Ozbal, Rana; Rohling, Eelco J., Neolithisation of the Aegean and Southeast Europe during the 6600–6000 calBC period of Rapid Climate Change. Documenta Praehistorica 41, 2014, pp. 1–31. – DOI: 10.4312\dp.41.1

Buzul Çağı Avrupalılarının Genetik Analizi

Harvard Tıp Okulu’nda bulunan Howard Hughes Tıp Enstitüsü araştırmacısı Davir Reich’in öncülüğündeki yeni bir araştırmaya göre, tarihöncesi insanlardan elde edilen antik DNA’nın analizi, 45.000 ilâ 7.000 yıl önce Avrupa’daki dramatik popülasyon değişiminin bir resmini çizmektedir.

Nature’da 2 Mayıs 2016 yayınlanan, tarihöncesi insan popülasyonlarındaki iki büyük değişikliği ortaya çıkaran yeni genetik veri, yaklaşık olarak 19.000 yıl önce son Buzul Çağı’nın sonuyla bağlantılıdır. Buz tabakası çekilince, Avrupa’da güneybatıdan gelen tarihöncesi insanlar yeniden yayıldı (örn. İspanya). Sonra, yaklaşık olarak 14.000 yıl önce gerçekleşen ikinci bir vakada, güneydoğudan gelen popülasyonlar (örn. Türkiye, Yunanistan) ilk insan gurubunu yerinden ederek Avrupa’nın içine yayıldı.

thegenetichi

Çek Cumhuriyeti, Dolni Véstonice’da bulunan 31.000 yıllık kafatasları. Bu çalışmada analiz edilen sonraki beş bin yılı içeren tüm örnekler –Belçika, Çek Cumhuriyiyeti, Avusturya veya İtalya olsun- Gravattian arkeolojik kültürü ile ilintili bir popülasyon patlamasıyla yakından ilişkilidir. Fotoğraf: Martin Frouz ve Jiří Svoboda.

Reich, arkeolojik çalışmaların, modern insanların yaklaşık olarak 45.000 yıl önce Avrupa içine sürüldüğünü gösterdiğini ve arkeolojik kayıtların Neandertal aletlerinin ortadan kalkmasının Neandertallerin ölümüyle alakalı olduğunu açıkladı. Araştırmacılar, ayrıca Buzul Çağı döneminde -25.000 ve 19.000 yıl önce arasında en yoğun zirvesine ulaşarak yaklaşık 12.000 yıl önce sona eren uzun bir dönem- İskandinavya ve Kuzey Avrupa’dan Kuzey Fransa’ya ulaşan tüm yolların buzullarla kaplı olduğunu bilmekteydi. Buz tabakaları 19.000 yıl önce çekilmeye başlamış olup tarihöncesi insanlar Kuzey Avrupa’ya tekrar yayıldılar.

Ancak bu çalışmadan önce, 45.000 ilâ 7.000 yaşında, bu dönem zarfında insan popülasyonunun nasıl göç ettiği ve nasıl evrildiğini anlamaya imkan tanımayan genomik verileri mevcut, tarihöncesi Avrupalı modern insana ait sadece dört örnek bulunmaktaydı. Reich, “Sadece dört örnek ile Avrupa tarihinin bu geniş dönemini canlandırmayı denemek dört durağan görüntü ile bir filmi özetlemeye çalışmak gibidir. 51 örnek ile, her şey değişir; göç hikâyelerini takip edebiliriz; zamanla dinamiksel değişikliklerin inandırıcı hissini duyumsayabiliriz” diyor; “Ve gördüğümüz şey bir popülasyon tarihinin, iklimin dramatik bir şekilde ve tek seferde değiştiği son 7.000 yıl içinde, birden fazla dönemde ve büyük ve dramatik bir şekilde gerçekleşen göç hareketlerinden daha az karmaşık olmadığıdır.”

5727144cee73e

Kuzey İspanya’da bulunan 19.000 yaşındaki “El Mirón Mağarası’nın Kızıl Leydisi”’ne ait alt çene kemiği. Avrupa’nın yerleşimci popülasyonunun erken bir kolu, tekrar yayılmadan önce yaklaşık olarak on beş bin yıl önce Avrupa’nın büyük bir bölümünden sürüldü. Fotoğraf: Lawrence G. Straus.

Reich genetik verilerin, 37.000 yıl öncesinden başlayarak tüm Avrupalıların Buzul Çağı boyunca devamlılığını sağlayabilmiş tek bir yerleşimci popülasyondan gelmiş olduğunu gösterdiğini söylemektedir. Yerleşimci popülasyon, Avrupa’nın farklı bölgelerinde bazı köklü kollara sahipti, bunlardan birisi Belçika’dan bir örnek ile temsil edilmektedir. Reich, bu kolun 33.000 yıl önce Avrupa’nın pek çok bölgesinde yer değiştirmiş gibi görünmekte olduğunu, ancak 19.000 yıl öncesinde bir popülasyonun Avrupa çapında bu kolu yeniden yaygın hale getirmekle alakalı olduğunu açıkladı. Bu soyun gözlenen en erken örneğine dayanarak, bu popülasyonun Buzul Çağı’nın doruğa ulaşmasından sonra günümüz İspanyasının güneybatısından yayıldığını düşünmek mantıklıdır.

İkinci olay, araştırmacıların 14.000 yıl önce yaşananları tespit etmiş olmasıdır. Reich, “Avrupadaki yeni bir popülasyon devrini görüyoruz ve bu dönemde doğudan göç görülmektedir, batıdan değil.” diye açıkladı. “Oldukça farklı genetiklerin Avrupa boyunca yayıldığını ve daha önce burada yer alan güneybatı insanlarının yerlerinden olduğunu görüyoruz. Bu insanlar, tarım gelene kadar binlerce yıl varlıklarını sürdürdüler.”

Ayrıca araştırmacılar, 45.000 yıl önce dolaylarında Avrupa boyunca yayılmış olan modern insanların Neandertaller ile bazı kaynaşmalarının meydana geldiğini tespit etti. Tarihöncesi insan popülasyonları Neandertal DNA’sının yüzde üç ilâ yüzde altı oranını içermekteydi, ancak bugün pek çok insan bunun sadece yüzde ikisine sahiptir. Reich “Neandertel DNA’sı, modern insan için hafif bir toksiktir” açıklamasını yapmıştır ve bu çalışma doğal seçilimin Neandertal soyunu ortadan kaldırdığını kanıtlamaktadır.

Kaynak:

  • Phys
  • Qiaomei Fu, Cosimo Posth, Mateja Hajdinjak, Martin Petr, Swapan Mallick, Daniel Fernandes, Anja Furtwängler, Wolfgang Haak, Matthias Meyer, Alissa Mittnik, Birgit Nickel, Alexander Peltzer, Nadin Rohland, Viviane Slon, Sahra Talamo, Iosif Lazaridis, Mark Lipson, Iain Mathieson, Stephan Schiffels, Pontus Skoglund, Anatoly P. Derevianko, Nikolai Drozdov, Vyacheslav Slavinsky, Alexander Tsybankov, Renata Grifoni Cremonesi The genetic history of Ice Age Europe Nature (2016) doi:10.1038/nature17993 Received 18 December 2015 Accepted 12 April 2016 Published online 02 May 2016

Çeviren: Bünyamin TAN (evrimselantropoloji)

Göz Teması: Önemi ve İşlevleri

Hepimizin bildiği üzere, göz teması kurmak önemli bir sosyal işarettir. “Benimle konuşurken gözümün içine bak!”, “Gözlerini benden alamadı.”, “Bana öyle dik dik bakma!” ve daha nicesi… Tüm bu söylemler bile, tek başlarına, göz temasının sosyal yaşantımızda ne derece önemli olduğunu vurguluyor. Nevark’taki Ohio Devlet Üniversitesi’nden sosyal psikolog James Wirth, sosyal ilişkilerde göz teması kurmanın önemini şu sözlerle ifade ediyor:
“Göz teması sosyal bir etkileşim esnasında size en güçlü bilgileri sağlar, çünkü duygular ve niyetler hakkında detaylar barındırır. Ayrıca göz teması kurmak o kadar önemlidir ki kısa bir süreliğine bile olsa bir kişi sizden bakışlarını kaçırıyorsa kendinizi dışlanmış hissetmeye eğilim gösterirsiniz.”
Ayrıca, göz temasının önemini kavrayışımız genlerimize işlenmiş gibi gözüküyor. Yeni doğan bebeklerin içgüdüsel olarak bakışlarını kendilerine bakım sağlayan kişilere yönlendirmesi buna güzel bir örnektir. James Wirth’ün yapmış olduğu bir çalışma beş günlük bebeklerin, gözlerini kaçıran kişilerin yüzlerine bakmaktansa, kendileriyle doğrudan göz teması kuran kişilerin yüzlerine bakmayı daha çok tercih ettiklerini ortaya koyuyor. Bu durum insanlardaki göz temasının, gelişimin en erken basamağında sağkalım (hayatta kalma) içgüdüleriyle bağlantılı olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: Karşısındaki kişinin bakışlarını üzerine çekip göz temasının devamlı olmasını sağlayan bebekler/çocuklar, kendilerine temin edilecek gıdayı, ilgiyi ve bakımı da böylelikle garanti altına almış oluyorlar.
Göz temasının süresini ne belirliyor? 
Mayıs 2015’te yapılmış bir çalışmada Londra Üniversitesi Akademisi’nden psikolog Alan Johnston ve meslektaşları bu sorunun yanıtını aradılar. Ekip, ilk iş olarak, 400’den fazla gönüllünün kişilik özellikleri hakkında bilgi topladı. Daha sonra, katılımcılara, farklı süreler boyunca kendilerine doğrudan bakıyormuş gibi görünen aktörlerin bulunduğu video parçaları gösterdi. Videoları seyrederlerken aktörlerin bakışlarını kendi üzerlerinde hisseden katılımcılar, kendilerini ne kadar “rahat” hissettikleri hakkında araştırmacılara bilgi verdiler. Johnston ve ekibinin bulgularına göre denekler, aktörlerin kendileriyle kurdukları göz temasından memnunlardı, ancak bunda göz temasının süresi önemliydi. Ortalama olarak 3,2 saniye süren göz teması “rahatsız edici” olarak algılanmıyordu. Bulgulara göre, göz temasının bu ortalama süreden daha uzun olmasını sağlayan şey ise bazı aktörlerin tehditkâr değil de güven telkin eden görünüşleriydi.
Ekip, ayrıca, uzun süren göz temasına karşı verdiğimiz tepki ile öz algılamamız (kendimizi nasıl algıladığımız) arasında muhtemel bir ilişkinin varlığına da dikkat çekiyor. Bulgulara göre, kendilerini yardımsever ve cana yakın olarak tanımlayan katılımcılar, daha uzun süreli göz teması kurmaya eğilim gösteriyorlardı.
Son olarak sizlere göz teması ile ilgili birkaç önemli bilgi sunalım.
• Bebeklerde ve yeni yürümeye başlamış çocuklarda görülen göz teması eksikliği otizmin erken belirtilerinden biridir.
• Kadınlar erkeklere göre daha fazla göz teması kurarlar. Bu durum, kadınların yüz yüze konuşmayı tercih etme sebeplerinden biridir. Erkekler ise yan yana durarak yapılan bir konuşmayı tatmin edici bulabilirler.
• Romantik ilişkilerde çoğu kadın göz temasını yakınlığı ya da ilişkinin ilerlemesini sağlayan bir yol olarak görürken, pek çok erkek için bu “otoriteyi kabullenme”ye giden yol anlamına gelebilir.
• Yalancının beden dili ile ilgili söylenen en yaygın mit, yalan söyleyen kişilerin göz teması kurmaktan kaçındığıdır.  Hâlbuki çocuklar hariç, yalan söyleyen pek çok kişi (özellikle en arsızları) bolca göz teması kurarak ve temas süresini de uzun tutarak “yalan söylemediklerini ispat etmek” için bakışlarında aşırıya kaçarlar.
• Yakındoğu kültürlerinde “dokunarak” iletişim kurmaya eğilimli olan kişiler, göreceli olarak “mesafeli” bir beden dili sergileyen Avrupa kültürlerine ait bireylere kıyasla birbirleriyle daha fazla göz teması kurarlar.
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Scientific American
  2. Psychology Today – 1
  3. Psychology Today – 2
  4. Harrison C , Binetti N , Coutrot A , Mareschal I , Johnston A Individual differences in preference for mutual gaze duration. Journal of Vision [2015, 15(12):173]  DOI: 10.1167/15.12.173

Türkiye’de Doktora Öğrencileri…

Haritada, Avrupa Birliği ile Avrupa Serbest Ticaret Birliği’ne üye olan ülkelerle birlikte Türkiye’nin de 20-29 yaş arası nüfusu içerisindeki doktora öğrencilerinin oranı gösteriliyor. Bilimin ve teknolojinin itici gücü olan doktora öğrencilerinin oranı, bir ülkenin bilime ne kadar ağırlık verdiğini ve bilimsel araştırmaları teşvik ettiğinin de tek olmayan ama faydalı olan ölçütlerinden birisi…

Son Buzul Çağı Biterken Avrupa’yı İşgal Eden Gizemli Topluluk

Avrupa yaklaşık 14.500 yıl önce büyük ve ani bir popülasyon değişimine sahne oldu. Bu dönemde yaşamış olan avcı-toplayıcı grupların kemiklerinden elde edilen DNA’lar bize son buzul çağının sonunda bu değişimin gerçekleşmiş olduğunu gösteriyor.

Son beş yılda sıklaşarak yayımlanan ve bizimde Bilimfili olarak yakından takip ederek sizlere ulaştırmaya çalıştığımız antik DNA çalışmaları, Avrupa’ya ilk olarak gelen veya yerleşen insanlar ile ilgili bildiklerimizi değiştirmeye devam ediyor. Bu araştırmaların birleşerek oluşturmuş olduğu büyük resim ise kıtaya ulaşmayı başaran göç dalgalarının kıtayı yenilediği, yeni genler ve teknolojileri beraberinde getirdiğini gösteriyor.

Tüm bu çalışmalar Avrupa’nın bölgeye yaklaşık 40.000 yıl önce girmiş olan avcı-toplayıcı grupların yerine Orta Doğu’dan 8.000 yıl önce gelmiş olan çiftçilerin geçtiğini gösteriyor. Bu çiftçiler de, Avrasya steplerinden gelen göçebe çobanların bölgeye yaklaşık 4.500 yıl önce girişlerine şahitlik ettiler. Bu durum da modern Avrupa’nın üç büyük popülasyon dönüşümü ile bugünkü şeklini aldığını gösteriyor.

Göç Dalgaları

Son yapılan çalışma ise biraz daha karmaşık. 14,500 yıl önce Avrupa son buzul çağından çıkarken, soğuk şartlarına dayanmış olan avcı-toplayıcı topluluklar büyük çoğunlukla yeni bir avcı-toplayıcı grupla yer değiştirdi.

Bu yeni popülasyonun tam olarak nereden gelmiş olabileceği ise henüz net değil ancak yüksek ihtimalle güneyin biraz uzak kesimlerinden geldikleri tahmin ediliyor. Almanya’da bulunan Max Planck Institute’ten analize liderlik eden Johannes Krause temel hipotezin buzul göçmenlerinin güney-doğu Avrupa’dan gelmiş olduklarını belirttiğini açıkladı.

son-buzul-caginda-avrupanin-isgali-bilimfilicom

Şartlar düzeldikçe, daha kuzeye ve merkez Avrupa’ya doğru yolculuğa başlayan ve avantajı ele geçiren grup bu güneyli avcı-toplayıcılardı. Bu da bölgede erken dönemde yaşamış olan topluluklarla birlikte düşünüldüğünde bir ‘genetik devamsızlık’ durumu oluşturuyor. Kavram, yapısı itibariyle hem sonuç hem de bir ipucu niteliği taşıyor.

Ekip bu noktada, en yaşlısı Pleistosen’de -yani 35.000 yıl önce – ve en genc, Holosen’de yani yaklaşık 7.000 yıl önce yaşamış 55 antik çağ insanına ait mitokondriyal DNA’yı analiz etti. Daha önceki incelemelerde daha çok son 10.000 yıla ait kalıntılar incelenmişti ve bu sebeple çıkarımlar ve sonuçlar biraz daha limitlenmişti denilebilir.

Bugüne kadar dönemin sert şartlarından dolayı kalıntıların az korunmuş olması ve yeterli araştırılacak malzeme bulunamaması sebeplerinden ötürü, incelemelerin yapıldığı materyaller üzerinde yapılabilecek şeylerin çok çok azı uygulanabilmişti. Ancak burada ilk kez Pleistosen Avrupa popülasyon dinamiklerine bakılabildiği düşünülüyor.

Harvard Medical School’dan Iosif Lazaridis’in açıklaması şöyle : “14.500 yıl önceki popülasyon dönüşümü tamamen beklenmedik bir şeydi. Öyle görünüyor ki merkez Avrupa’nın avcı toplayıcıları son buzul çağının maksimize olduğu zamanlarda hayatta kalmayı başardılar ve tam düşüşe geçmişken yerlerini bıraktılar -yerlerine başkaları geçti-.”

Avrupa’nın Alışılmadık Tarihi

Büyük resim henüz netleşmiş değil; çünkü çalışma daha uzun olan çekirdek DNA’sı değil yalnızca mitokondriyal DNA üzerinde gerçekleştirildi. Mitokondriyal DNA da popülasyonun geçmişi veya tarihi ile ilgili hikayenin yalnızca bir kısmını anlatabiliyor. Bu da hesaba katıldığında Pleistosen döneme ait iskeletlerden çekirdek DNA’sı sekansları (dizileri) elde etmek çok büyük bir önem taşıyor.

Mevcut araştırma aynı zamanda Avrupalı’ların atalarının neden belli bir genetik işaretten yoksun olduğu noktasındaki uzun süreli merakları da giderebilir. Bugün yaşamakta olan tüm insanlar mitokondriyal DNA’larındaki haplogruplara dayanarak görece küçük sayıdaki ayrışmış grupların bir nevi üyesidir. İnsanların bu şekilde bire bir olarak bir takım gruplarla eşleştirilmesi insanlık tarihinin geçmişte hangi yolları izleyerek yayıldığı, nerelere dağıldığı noktasında da bilgiler verebilmektedir.

Bugüne kadar bilim insanları Avrupa’nın son derece alışılmadık bir kolonizasyon tarihi olduğunu düşünüyorlardı çünkü büyük bir haplogrup olan, Asya boyunca yaygın biçimde  ve hatta yerli Amerikalı’larda dahi bulunan M haplogrubu (mitokondriyal bir haplogruptur) burada bulunmuyor. Bunun yerine N haplogrubu ise bu kolonilerde çok yaygın.

Yine bazı bilimcilere göre M ve N haplogrupları iki ayrı Afrika’dan yayılma olayını temsil ediyor ve buna dair ipucu niteliği gösteriyor olabilir. Ancak Krause ve ekip arkadaşları M grubunun 14.500 yıl önceki dönüşümden önce Avrupa’da da yaygın olduğunu keşfetti : En eski 18 insana ait kalıntılardan üçünde bu haplogruba rastlandı yani bu bireyler ‘M klanı’ndan diyebiliriz.

Tüm bunlar Avrupa ve Asya’daki ilk kolonizasyonların aynı antik popülasyonu içerebileceğine işaret ediyor. Ayrıca M grubunun Avrupa’da çok sonra yok olmuş olması da, bir ihtimal 14.500 yıl önceki toplumsal karışıklık ile ilgili olabilir.

 


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Cosimo Posth, Gabriel Renaud, Alissa Mittnik, Dorothée G. Drucker, Hélène Rougier, Christophe Cupillard, Frédérique Valentin, Corinne Thevenet, Anja Furtwängler, Christoph Wißing, Michael Francken, Maria Malina, Michael Bolus, Martina Lari, Elena Gigli, Giulia Capecchi, Isabelle Crevecoeur, Cédric Beauval, Damien Flas, Mietje Germonpré, Johannes van der Plicht, Richard Cottiaux, Bernard Gély, Annamaria Ronchitelli, Kurt Wehrberger, Dan Grigourescu, Jiří Svoboda, Patrick Semal, David Caramelli, Hervé Bocherens, Katerina Harvati, Nicholas J. Conard, Wolfgang Haak, Adam Powell, Johannes Krause Pleistocene Mitochondrial Genomes Suggest a Single Major Dispersal of Non-Africans and a Late Glacial Population Turnover in Europe Current Biology February 4, 2016, DOI: 10.1016/j.cub.2016.01.037

Orta Çağ’a Ait En İyi 10 Tıbbi Gelişme!

Orta Çağ tıbbı genellikle hekimlerin cahil olduğu ve sağlık hizmetinin batıl inançlarla ve hurafelerle yapıldığı zamanlar şeklinde tasvir edilmiştir. Ancak, daha yakından bakıldığında Orta Çağ boyunca tıbbi bilgi ve hizmet konusunda birçok gelişmenin olduğu ortaya çıkmaktadır. İşte en iyi 10 tıbbi gelişme:
1. Hastaneler
4. yy.a kadar hastane kavramı -hastaların özel ekipmanlara erişimi olan doktorlar tarafından tedavi edildiği yer- Roma İmparatorluğu’nun bazı bölgelerinde görülüyordu. Hastanelerin kökeni yoksullara ve yolculara konaklama ve bakım sağlayan Hristiyan din kurumlarıydı. Hastaneler Bizans ve Batı Avrupa’da genellikle manastırlar tarafından işletiliyordu ve Orta Çağ boyunca giderek daha büyük ve birkaç binadan oluşan yapılar haline geldi. Arap dünyasındaki hastaneler ise 8. yy.da ve daha seküler kurumlar olarak ortaya çıktılar; büyük şehirlerdekiler onlarca doktor istihdam edebiliyor, farklı hastalıklar için farklı koğuşlar ve hatta salonlarında çalan müzisyenler gibi güzel olanaklar sağlıyorlardı.
2. Eczaneler
İlk eczane 754 yılında Bağdat’ta kuruldu. Orta Çağlı Arap bir hekimin söylediği gibi bu eczaneler ”basit tıbbi malzemelerin çeşitli türlerini, tip ve şekillerini bilme sanatının yerleridir. Eczacı, hekim tarafından düzenlenen reçeteye göre bu malzemelerden bileşik ilaçlar hazırlar.” Eczaneler halk tarafından çok rağbet gördüler ve kısa süre içinde Arap dünyasında birçok ilaç deposu açıldı. 12. yy.a gelmeden Avrupa’da da eczanelere rastlanabiliyordu. Eczanelerin varlığı ilaçların nasıl yapıldığı ile ilgili bilgi gelişimini büyük ölçüde desteklemiştir.
3. Gözlükler
Doğru görmeye yardımcı olan gözlüklerin kimin tarafından icat edildiği konusunda emin değiliz, ancak 13. yy. sonlarına doğru İtalya’da iyi bilinen bir ürün olduğu görülüyor. Giordano da Pisa isimli Dominikli keşiş 1305 yılında verdiği bir vaazında şunları söylemiştir: ” İyi görmeye yarayan gözlük yapma sanatı bulunalı henüz 20 yıl olmadı… Ve kısa bir süre önce, eskiden hiç var olmamış bu yeni sanat keşfedildi… Bunu keşfeden ve uygulayan ilk kişiyi gördüm ve onunla konuştum.” Gözlük takan bir kişinin ilk kez resmedilişi 1352 yılında, Tommaso da Modena tarafından bir kilisedeki fresk parçasına yapılmış Kardinal ”Hugh of Provence” resmi ile olmuştur. Freskte kardinalin masasında yazı yazarken gözlüklerini kullanmakta olduğu görülüyor.
4. Anatomi ve Diseksiyon
Birçok tarihçi Orta Çağ boyunca anatominin yerinde saydığına inanmıştır. Ancak Orta Çağ hekimlerinin insan vücudu üzerinde deneyler ve araştırmalar yaptığına dair çok önemli deliller mevcuttur. 1315 yılında İtalyan hekim Mondino de Luzzi öğrencileri ve seyirciler için halka açık bir diseksiyon -bir dokunun kesi ile açılması ve sergilenmesi- bile gerçekleştirmişti. Akabindeki yıl ilk modern diseksiyon kılavuzu örneği ve ilk gerçek anatomik metin olarak kabul edilen “Anathomia corporis humani” adlı eserini yazdı.
5. Üniversitelerde Tıp Eğitimi
Avrupa’da üniversitelerin yükselişi tıp uygulamalarında yavaş yavaş da olsa önemli değişiklikler meydana getirecekti. Çoğu Orta Çağ üniversitesi, hekimlerin eğitim aldığı ve tıbbi bilginin paylaşıldığı merkezler haline gelecekti. Thomas Benedek “The Shift of Medical Education into the Universities (Tıbbi Eğitimin Üniversitelere Geçişi)” adlı makalesinde şöyle açıklıyor: “Zamanının çok ilerisinde olan II. Frederick, 1231 yılında, tıbbi eğitim standartları ve lisansıyla ilgili bir dizi yasa yayınladı. Bu yasaların tıp eğitimi ve uygulamaları üzerinde kısa zamanda bir etkisi olmasa da tıp öncesi eğitimin öneminin yasalaştırılması, doktorluğun bir meslek haline gelmesinde adeta bir mihenk taşı olmasını ve gelişmeye açık bir eğitim metodu oluşturup bunun kalıcı hale gelmesini sağladı.”
6. Oftalmoloji ve Optik
Antik düşünürler insanların cisimleri gözlerden yayılan görünmez ışık hüzmeleri sayesinde görebildiğine inanıyordu. 11. Yy. bilim insanı İbn-i Heysem, optik ve göz anatomisi araştırmaları sayesinde görme olayına yeni açıklamalar getirdi. Kitab-ül Menazır (Görüntüler Kitabı) isimli eseri yüzlerce yıl boyunca bu alandaki en önemli araştırmalardan birisi olarak kabul edildi. Ayrıca Orta Çağ Arap hekimleri kataraktı gözden çıkarmak için kullanılan ilk şırınganın icadının da dahil olduğu oftalmoloji alanındaki ilerlemeleriyle de tanınıyorlardı.
7. Yaraların temizlenmesi
Antik tıp yazarları yaranın iyileşmesine yardım edeceğini düşünerek bir miktar iltihabın yaranın içinde bırakılması gerektiğine inanıyorlardı. Bu düşünce, iyileşmenin hızlandırılması için cerrah Theodoric Borgognoni’nin yaraların temizlenmesi ve dikiş atılmasını öneren antiseptik metodunun ortaya çıktığı 13. yy.a kadar genel görüş olarak kalmıştı. Borgognoni dezenfekte şekli olarak şarap ile önceden ıslatılmış bandajlar bile kullanıyordu. İtalyan cerrah ayrıca ameliyatta anestezi kullanımının öncülerinden birisi olarak biliniyor. Borgognoni afyon, adamkökü, baldıran otu ve başka maddelerle ıslatılmış süngeri burunlarının altına tutarak hastalarını bayıltıyordu.
8. Sezaryen Ameliyatı
Sezaryen ameliyatlarının uygulandığı Orta Çağ boyunca, bu uygulamanın nedeni annenin ya ölmüş olması ya da yaşama şansının bulunmamasıydı -bazı vakalarda bebek de ölüydü. Fakat 1500’lü yıllarda hem annenin hem de bebeğin hayatta kaldığı ilk sezaryen ameliyatı yazılı kayıtlara geçti. İsviçreli bir çiftçi olan Jacob Nufer operasyonu eşine uyguladı. Eşi birkaç gündür doğum sancısı çekmekteydi ve kendisine 13 ebenin eşlik etmesine rağmen doğum gerçekleşemiyordu. Operasyon başarılı geçmişti, sonrasında anne 2 tanesi ikiz olmak üzere 5 çocuk daha doğurdu. Bebek 77 yaşına kadar yaşadı.
9. Karantina
Karantina kavramı -hastalığın yayılmasını engellemek için bir grup insanı diğerlerinden ayırma- Kara Ölüm sonrasında başladı. 1337 yılında günümüzde Dubrovnik olarak bilinen Ragusa şehri vebaya karşı bir savaş ilan etti ve şehre gelen tüm gemileri 30 gün limanda bekletti, böylece yetkililer kimseye hastalığın bulaşmadığından emin olabiliyordu. Bu süre kara yolcuları için 40 güne kadar çıkmaktaydı (quaranta, İtalyancada 40 demektir). Önlemlerin başarısı Orta Çağ sonlarına doğru karantinanın İtalya’nın diğer bölgelerinde ve Avrupa’da da uygulanmasına yol açtı.
10. Diş Amalgamları
 
Orta Çağ dönemindeki Çin’in tıbba en önemli katkılarından birisi, dişçilikte kullanılmak üzere amalgamın icadıydı. 659 yılından bir metin, ilk kez diş dolgusu için gümüş ve kalaydan yapılmış bir maddenin kullanımını ayrıntılı olarak anlatmaktadır. İşlemin Avrupa’da kullanılması ancak 16. yy.da gerçekleşmiştir.
Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
Görsel: Gözün Anatomisi, 1200’lü yıllardan.
Kaynak: Medievalists