Tentoryum serebelli

  • Tentorium” kelimesi Latince “çadır” veya “örtü” anlamına gelen “tentorium” kelimesinden türetilmiştir. Bu isim, yapının beyinciği örten çadır benzeri bir örtü veya kanopiye benzemesi nedeniyle seçilmiştir.
  • Cerebelli” terimi, “küçük beyin” anlamına gelen “cerebrum “un Latince küçültülmüş şekli olan “cerebellum “dan gelmektedir. Beyincik, beynin tentorium cerebelli’nin altında bulunan ve istemli hareketleri, duruşu ve dengeyi koordine etmekten sorumlu olan kısmıdır.

Bu nedenle, “tentorium cerebelli” adı kelimenin tam anlamıyla “küçük beynin çadırı” olarak çevrilebilir; bu da beyinciği örten ve koruyan, onu serebrumun üstteki oksipital loblarından ayıran çadır benzeri bir yapı olarak işlevini doğru bir şekilde tanımlar.


1. Tanımı ve Genel Özellikleri

  • Tentorium cerebelli, meninkslerin en dış ve en sağlam katmanı olan dura mater‘in bir uzantısıdır.
  • “Tentorium” (Latince: çadır) terimi, bu yapının serebellum üzerinde gerilmiş bir çadır gibi durmasından kaynaklanır.
  • Serebellum ile serebrumun oksipital lobları arasında fiziksel bir bariyer oluşturur.

2. Konumu ve Anatomik Bağlantıları

  • Yerleşim: Posterior kraniyal fossada, beyin sapının arkasında ve serebellumun üstünde bulunur.
  • Ön bağlantı: Sfenoid kemiğin anterior klinoid çıkıntılarına.
  • Yan bağlantılar: Temporal kemiğin petröz kısmına.
  • Arka bağlantı: Oksipital kemiğin iç yüzeyine, özellikle iç oksipital çıkıntıya.
  • Orta açıklık (Tentorial incisura): Mezensefalonun geçişine izin veren açıklık.

3. Makroskobik Yapısı

  • Yatay yerleşimli, hilal şeklinde bir yapıdadır.
  • Konveks kenarları boyunca transvers sinüs ve superior petrosal sinüs gibi venöz sinüslerle ilişkidedir.
  • Ortasında yer alan tentorial çentik (incisura tentorii), beynin üst ve alt bölümleri (supratentoryal ve infratentoryal) arasında geçiş noktasıdır.

4. İşlevleri

  • Yapısal Destek: Serebellumu yukarıdan gelen serebrum baskısından korur.
  • Koruyucu Rol: Kafa içindeki hareketlere karşı beyin yapılarının stabilitesini artırır.
  • Bölmelendirme: Kranial boşluğu fonksiyonel olarak supratentoryal (büyük beyin) ve infratentoryal (serebellum ve beyin sapı) olarak ikiye ayırır.
  • Venöz Drenaj: Üzerinden geçen sinüslerle beyin venöz dolaşımının önemli bir bileşenidir.

5. Klinik Önemi

  • Transtentoryal Herniasyon: Beyin dokusunun tentorial çentikten aşağı doğru itilmesidir.
    • Genellikle artmış kafa içi basınçla ilişkilidir.
  • Uncal Herniasyon: Temporal lobun iç kısmındaki uncus’un tentoryumun kenarından beyin sapına doğru itilmesidir.
    • İlk belirtiler arasında ipsilateral pupilla dilatasyonu ve ışık refleksinde kayıp bulunur.
    • Üçüncü kraniyal sinir (n. oculomotorius) bu süreçte sıkışabilir.
    • Beyin sapının sıkışması solunum, kardiyovasküler düzenleme ve bilinç durumunu hızla etkiler.

6. Nöroşirürjikal Önemi

  • Tentorium cerebelli’yi çevreleyen yapılar (örn. temporal lob, beyin sapı, sinüsler) cerrahi planlama açısından kritiktir.
  • Supratentoryal ve infratentoryal tümörlerde yaklaşım yollarını belirlemede anatomik bilgisi gereklidir.
  • Beyin herniasyonları sırasında tentoryumun pozisyonu görüntüleme ile değerlendirilerek tedavi yönlendirilir.



Keşif


1. Bergamalı Galen (MS 129–216)

  • Antik Roma döneminin en etkili hekimlerinden biri olan Galen, hayvan diseksiyonları yoluyla insan anatomisi hakkında ilk sistematik bilgileri derlemiştir.
  • Dura mater’i tanımlayarak meninks katmanlarına dair ilk ayırt edici açıklamaları sunmuştur.
  • Galen, beynin farklı bölümleri arasındaki ayrımı açıklarken “zar katmanları”na atıf yapar. Tentorium cerebelli’nin birebir adı geçmese de, onun duraya dair tanımlamaları bu yapının dolaylı biçimde algılandığını gösterir.
  • Galen’in eserleri İslam dünyası ve Orta Çağ Avrupa’sında yüzyıllar boyunca temel tıp kaynağı olarak kullanılmıştır.

2. Andreas Vesalius (1514–1564)

  • Belçikalı anatomi öncüsü Vesalius, De Humani Corporis Fabrica Libri Septem (1543) adlı eseriyle Rönesans tıbbında çığır açmıştır.
  • Bu eser, insan kadavrası üzerinde yapılan sistematik diseksiyonlara dayalı ilk kapsamlı anatomi kitabıdır.
  • Tentorium cerebelli, Vesalius’un ayrıntılı kraniyal boşluk çizimlerinde ilk kez anatomik bir yapı olarak görsel ve kavramsal biçimde tanımlanmıştır.
  • Vesalius, Galen’in hatalarını düzeltmiş ve dura mater’in katmanlarını, beyin zarları arasındaki ayrımları ve bu yapıların konumlarını doğru şekilde sunmuştur.

3. Thomas Willis (1621–1675)

  • Willis, Cerebri Anatome (1664) adlı çalışmasında merkezi sinir sistemi üzerine derinlemesine açıklamalar yapmıştır.
  • Özellikle meninkslerin venöz yapılarla ilişkileri, Willis’in katkısıyla daha iyi anlaşılmıştır.
  • Tentorium cerebelli terimi metinlerinde açıkça yer almasa da, yapının fonksiyonu ve komşuluk ilişkileri hakkında verdiği bilgiler, bu bölgenin daha iyi kavranmasına katkıda bulunmuştur.
  • Willis’in çalışmaları, beynin vasküler ve fonksiyonel bölümlenmesine ışık tutmuştur (örneğin: Willis Poligonu).

4. 18. ve 19. Yüzyılda Modernleşme

  • Diseksiyon teknikleri, fiksasyon yöntemleri ve optik araçlardaki gelişmelerle birlikte beyin zarlarının üç boyutlu organizasyonu net biçimde belirlenmiştir.
  • Tentorium cerebelli’nin sınırları, tentorial çentik (incisura), venöz sinüslerle ilişkisi gibi karmaşık yapılar tıbbi literatüre açık biçimde dahil edilmiştir.
  • Nöroanatomik atlaslar (örn. Jean-Baptiste Marc Bourgery’nin anatomi çalışmaları) bu dönemde tentorium’u standart anatomi eğitimine kazandırmıştır.

5. 20. Yüzyıl ve Mikroanatomik Tanım (Albert Rhoton)

  • Amerikalı beyin cerrahı ve nöroanatomist Albert Rhoton, tentorium cerebelli’nin mikroskopik anatomisini tanımlamış ve cerrahi haritalar oluşturmuştur.
  • Tentorium’un cerrahiye etkisi, herniasyon yolları, sinir geçişleri ve mikrovasküler ilişkileri bu dönemde netleşmiştir.
  • Rhoton’un çalışmaları, tentorium cerebelli’nin sadece pasif bir zar değil, aynı zamanda cerrahi yön bulma ve nörovasküler yapılarla etkileşim açısından da kritik bir rehber olduğunu ortaya koymuştur.



İleri Okuma
  1. Galen. (2. yüzyıl). On the Usefulness of the Parts of the Body. Trans. M. T. May. Cornell University Press.
  2. Vesalius, A. (1543). De Humani Corporis Fabrica Libri Septem. Basel: Johannes Oporinus.
  3. Willis, T. (1664). Cerebri Anatome: Cui Accessit Nervorum Descriptio et Usus. London: Martyn & Allestry.
  4. Bourgery, J. M., & Jacob, N. H. (1831–1854). Traité complet de l’anatomie de l’homme. Paris.
  5. Williams, P. L., Warwick, R., Dyson, M., & Bannister, L. H. (1989). Gray’s Anatomy. Churchill Livingstone, 37. baskı.
  6. Wilson, J. R., & Williams, P. L. (1995). Neuroanatomy: A Text and Atlas. McGraw-Hill.
  7. Kendall, J. L., & Heller, M. B. (2006). Emergency Neurological Life Support: Transtentorial Herniation Management. Neurocritical Care.
  8. Standring, S. (2008). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice. Elsevier Churchill Livingstone, 40(1), 380–385.
  9. Youmans, J. R., & Winn, H. R. (2017). Youmans and Winn Neurological Surgery. Elsevier, 7. Baskı, Cilt 1, s. 401–408.
  10. Haines, D. E. (2013). Neuroanatomy: An Atlas of Structures, Sections, and Systems. Lippincott Williams & Wilkins.
  11. Moore KL, Dalley AF, Agur AMR. Clinically Oriented Anatomy. 7th ed. Philadelphia, PA: Lippincott Williams & Wilkins; 2014.
  12. Standring, S. (2016). Gray’s Anatomy (41st ed.). Elsevier.
  13. Ropper, A. H., & Samuels, M. A. (2019). Adams and Victor’s Principles of Neurology (11th ed.). McGraw-Hill Education.
  14. Rhoton, A. L. (2000). Cranial anatomy and surgical approaches. Neurosurgery, 47(3 Suppl), S7–S27.
  15. Standring, S. (2020). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (42nd ed.). Elsevier.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Çocukluk Dönemindeki Stres Beyni Erken Olgunlaştırıyor

Taking a Snow Town – Vasily Surikov (1891) Kaynak: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/6/64/Vasily_Surikov_-_Taking_a_Snow_Town_-_Google_Art_Project.jpg/800px-Vasily_Surikov_-_Taking_a_Snow_Town_-_Google_Art_Project.jpg

Erken çocukluk döneminde yaşanan stres, ergenlik zamanlarında belirli beyin bölgelerinin daha hızlı olgunlaşmasına yol açıyor. Öte yandan, çocukluk döneminin daha sonraki evrelerinde deneyimlenen stres ise, ergen beyninde daha yavaş bir olgunlaşmaya yol açıyor.

1998 yılında, 1 yaşındaki 129 bebek ve onların ebeveynlerinden oluşan bir grup ilk kez teste tabi tutuldu. 20 yıllık bir sürenin ardından araştırmacılar, çocukların oyun davranışlarını, ebeveynleri, arkadaşları ve sınıf arkadaşları ile olan etkileşimlerini inceledi. Çocuklar ayrıca MR taramasına da tabi tutuldu. Bu zengin veriler araştırma ekibinin; hayatın çeşitli evrelerindeki stresin, bu çocukların ergenlik dönemi sırasındaki beyinlerini nasıl etkilediğini incelemelerine olanak sağladı.

Yürütülen çalışmada, beyin olgunlaşmasında meydana gelen etkilere bakıldı. Ergenlik döneminde,  insan beyni, doğal bir budama evresi geçirir. Bu evrede beyinde nöronlar arasında bulunan mevcut bazı zayıf bağlantılar koparılır ve yerine yeni ve daha güçlü bağlantılar kurulur.

Çalışmada, erken dönem çocukluk (0-5 yaş arası) ve ergenlik dönemi (14-17 yaş arası) olmak üzere iki farklı yaşam evresinde; hayatta deneyimlenen olumsuz olaylar ve sosyal çevrenin olumsuz etkileri olmak üzere iki stres faktörü incelendi. İncelemeler sonrasında, bu stres seviyeleri ile prefrontal korteksinamigdalanın(beynin duyguları algılamaktan sorumlu bölgesi) ve hipokampusün (beynin hafıza ve yön bulmadan sorumlu olan bölgesi) olgunlaşması arasında bağlantılar bulundu. Sosyal ve duygusal durumlarda önemli rol oynayan bu beyin bölgelerinin, strese karşı hassas olduğu biliniyor.

Çocukluk döneminde, örneğin; hastalık ve boşanma gibi olumsuz deneyimlerden kaynaklanan stresin, ergenlik döneminde prefrontal korteksin ve amigdalaların daha hızlı olgunlaşmasıyla ilişkili olduğu görülüyor. Ancak, ergenlik dönemindeki olumsuz sosyal çevreden kaynaklanan, örneğin; kendine güvensizlik gibi stresin ise, hipokampus ve prefrontal korteksin başka bir bölgesinin daha yavaş olgunlaşmasıyla bağlantılı olduğu görülüyor.

Öte yandan, bu çalışmada stresin bu etkilere neden olduğunu kesin olarak söyleyemeyiz. Ancak, hayvan çalışmalarına da dayanarak, bu mekanizmaların gerçekten nedensel olduğunu öne sürebiliriz.

Erken dönem çocuklukta deneyimlenen stresin, ergenlik döneminde beynin olgunlaşmasını hızlandırması, evrimsel biyolojinin teorileriyle de tutarlılık gösteriyor. Evrimsel açıdan bakıldığında, daha stresli bir ortamda büyüdüğünüzde, daha hızlı olgunlaşmak işe yarar bir strateji olabilir. Ancak, bu strateji bir yandan da beynin mevcut çevreye esnek bir şekilde ayarlanmasını engeller. Yani, beyin mevcut çevreye kıyasla çok erken olgunlaşıyor. Öte yandan, araştırma ekibi, daha sonraki dönemde yaşanan stresin ergenlik döneminde daha yavaş olgunlaşmaya sebep olduğunu gördüklerinde şaşkınlığa uğradılar. Bunu ilginç kılan şey ise, stresin beyin üzerindeki daha güçlü bir etkisinin de asosyal kişilik özellikleri geliştirme riskini arttırmasıdır.

Ekip, şimdi 20’li yaşlarında olan denekler üzerinde on birinci ölçümleri gerçekleştirmeye hazırlanıyor. Stresin, beynin duyguların kontrolü ile ilgili alanlarının olgunlaşması üzerinde etkisi olduğunu artık biliyoruz.

Kaynak ve İleri Okuma

Orjinal yazı: Bilimfili

Alzheimer Hastalığı ile İlişkilendirilen Mekanizmalardan Biri Daha Ortaya Kondu

Alzheimerlı farenin serebral korteksine ait bu görüntüde amiloid protein (mavi), bağışıklık hücreleri olan mikrogliya gücreleri (yeşil), aktifleşmiş gliya hücreleri (kırmızı) boyanarak gösterilmiştir. Kaynak: https://3c1703fe8d.site.internapcdn.net/newman/csz/news/800/2018/alzheimersre.jpg

Alzheimer hastalığı, ileri yaştaki demans (bunama) vakalarında en sık karşılaşılan neden. Bellek yitiminin yanı sıra, hastaların öğrenme, mantıklı düşünme, iletişim kurma ve hatta gündelik yaşam etkinliklerinin üstesinden gelme becerilerinde kayıplar oluşuyor. Hastalık üzerinde çalışan Tübingen Üniversitesi araştırmacıları, beyinlerinde insanlardakinin aynısı olan amiloid proteini birikimleri oluşabilen ve unutkanlaşan fareler ile yaptıkları deneyler sonucunda önemli bulgular elde etti.

Olga Garaschuk liderliğindeki ekip, birkaç yıl önce yaptıkları bir çalışmada, beyinlerinde amiloid birikimi olan farelerin sinir hücresi etkinliğinde kayda değer bir artış görüldüğünü saptamıştı. Benzer bulgular, Alzheimer hastası insanlarda da mevcuttu. Ekibin son yaptığı çalışmada ise farelerdeki bu nöral hiperaktifliğin ardında yatan önemli bir mekanizma aydınlandı. Sinir hücreleri arasındaki temas noktalarında, sinyal iletimi için gerekli olan hücre-içi kalsiyum depolayıcısında bozukluk olduğu görüldü. Bunun sonucunda, aşırı derecede fazla sinyal kimyasalı (nöro-iletici) salınıyordu.

PNAS dergisinde yayımlanan ilgili makalede, yapılan bu saptamaların, Alzheimer hastalığının kalıtsal türünün tedavisinde yeni yaklaşımların denenmesini sağlayabileceği belirtildi. Şöyle ki, Alzheimer hastalarında, serebral korteks işlevlerinde bozukluk oluyor. Bu işlev bozukluğunda, nör-ileticilerin aşırı salınımı rol oynuyor. Bu aşırı salınımda ise hücre-içi kalsiyum depolayıcısındaki bozukluk pay sahibi ve bu kalsiyum deposu bozukluğuna neden olabilen bir gen mutasyonu olduğu biliniyor.

Beyindeki sinir hücreleri arasındaki iletişim, büyük ölçüde elektriksel sinyaller ile gerçekleştirilir. Ama sinapsta (sinir hücreleri arasındaki aktarım noktası) elektriksel sinyal, kimyasal sinyal hâline gelir. Bu aşamada kalsiyum önemli rol oynar; nöro-iletici olarak bilinen haberci kimyasalların salınımına yardım eder. Bunlar diğer sinir hücresine tutunur ve bir başka elektriksel sinyal üretilip gönderilir. Garaschuk’un yeni çalışmasında, Alzheimer’ın fare modellerinin beyinlerindeki sinir hücresi etkinliklerindeki bu anormal artış gösterilerek, pre-sinaptik taraftaki kalsiyum depolayıcıda düzensizlik olduğu anlaşıldı. “Bu da serebral kortekse daha fazla miktarda nöro-iletici salıyor ve böylece sinir hücrelerinde hiperaktivite oluşuyor,” şeklinde açıklıyor Garaschuk.

Alzheimer oldukça sık görülüyor ve en büyük risk faktörü yaş. Ancak Alzheimer hastalarının bir bölümünde, genetik bir eğilim olduğu da görülüyor. Alzheimer’ın bu türüne yakalanan kişilerin %90’ında presenilin geninde bir mutasyon bulunuyor. “İlginç bir şekilde farelerde, mutasyona uğramış genden tek bir kopya olması, kalsiyum depolayıcısı bozukluğuna bağlı hiperaktiviteye neden olmaya yetiyor,” diyor Garaschuk. Hücrenin kalsiyum stoğunu boşaltabilen ya da klinik olarak onaylanmış bir ilacın yaptığı gibi bu stoktan kalsiyumun salınmasını engelleyebilen kimyasal ajanlar, hücre hiperaktivitesini de baskılayabiliyor. Böylece serebral korteks işlevleri normalleşiyor. (Nöron içi kalsiyum dengesizliğine bağlı olan benzer bir mekanizmanın Parkinson hastalığıyla ilişkisi için bkz. “Parkinson Hastalığının Oluşumunda Rol Oynayan Bir Mekanizma Keşfedildi“.)

Kaynak ve İleri Okuma

Orjinal yazı: Bilimfili

Travmatik Anıları Yeniden Yazan Nöronlar

The Death of Marat II Edvard Munch 1907 Kaynak: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/7/7f/Edvard_Munch_-_The_Death_of_Marat_II_-_Google_Art_Project.jpg

Travmatik tecrübelere dayalı anılarımız ve hafızamız, post-travmatik stres bozukluğu gibi bir takım mental sağlık sorunlarına yol açabilmektedir. Hiç de hafife alınmaması gereken bu tip rahatsızlıklar başka hormonal sorun ve eksikliklerle (veya fazlalıklarla) kombine edildiğinde bir bireyin hayatını mahvedebilir. Şu an için dünya üzerinde yaşayan her üç insandan birinin korku veya stres ile ilişkili bozukluklara maruz kalacağı tahmin ediliyor.

Tüm bunlarla ilişkili olarak yeni bir çalışmada, hücre seviyesinde terapinin uzun süreli veya uzun dönem travma anılarını nasıl iyileştirebileceği gösterildi. Araştırmanın yürütüldüğü EPFL’de (Ecole Polytechnique Fédérale de Lausanne) profesör olan Johannes Gräff, bulgularının travmatik anılara dayalı hatıraların tedavi edilmesinin altında yatacak sürece veya mekanizmaya ilk ışık tutan veriler olduğunu belirtiyor.

Travmatik anılara müdahale etmeyi hedefleyen araştırma alanında uzun süredir bir tartışma konusu olan soru, hatıranın merkezi olan korkunun izlerinin yeni ve aynı anıda güvenliğin sağlanmış olduğu iyi bir hafıza ile veya aynı orijinal korkunun güvenli yönde yeniden yazılması ile baskılanabilip baskılanamayacağı problemiydi.

Tartışmanın büyük bir kısmının sebebi hala nöronların genel olarak hafızayı nasıl kaydettiğini bilmiyor olmamızdan kaynaklanıyordu. Baskılanma konusu harici tutulmasa da araştırmadaki bulgular ilk kez travmatik anıların tedavisinde yeniden yazılmanın önemini ortaya çıkardı.

Bu alandaki araştırmaların hatırı sayılır derecede büyük bir miktarı, beynin travmatik anıları kaydetme kapasitesini düşürmeye odaklanıyor. Ancak bir kısım çalışma ise uzun süreli travmaların hayvan modellerinde de olsa etkisinin azaltılması yolu ile tedavi edilmesi yoluna odaklanmış durumda.

EPFL’den bilim insanları, beyinde bu uzak korku anılarını azaltacak olan beyin aktivitesinin, yine bu hatıraların kaydedilmesini sağlayan nöron grubu ile aynı olduğunu ortaya koydu. Fare denekler ile çalışan araştırmacılar beyinde bu nöronların dentate gyrus adını verdiğimiz hipokampüs bölgesinde olduğunu gösterdi.

Hipokampus bölgesinin korkunun da bir anı olarak kodlanması, hatırlanması ve aynı zamanda azaltılmasından sorumlu olduğu bilinmektedir. Çalışmada kullanılan fareler genetik olarak modifiye edilerek reporter gene genel ismi ile bilinen ve belirli koşullar altında protein sentezleyerek bizlere araştırdığımız koşulların ne oranda ortaya çıktığını veya oluşup oluşmadığını belirten bir genetik sinyal geni taşır hale getirilmişti. Araştırma özelinde bu gen bir flüoresan proteindi ve beyinde nöral aktiviteyi takiben ortaya çıkıyordu.

Uzun süreli korku geliştirme eğitimini egzersiz eden deney hayvanlarını inceleyen araştırmacılar öcelikle dentate gyrus içerisinde bir grup nöronun uzun süreli travmatik hatıraları kaydetmekle görevli olduğunu tespit etti.

Akabinde korku azaltan terapi ile devam edilen deneyden sonra hayvanları tekrar inceleyen araştırmacılar, farelerin beyinlerinde hayvanlar artık korku belirtisi göstermese de travmatik anıların hatırlanmasını sağlayan nöronların bazılarının halen aktif olduğunu gözlemledi. Daha da önemlisi, fareler daha az korku belirtisi gösterse de daha fazla nöronun bu bölge içinde aktif olduğu belirtildi. (Bu deney özelinde bahsi geçen flüoresan proteinin daha fazla nöronda sentezlenmiş olduğu anlamına gelmektedir.)

Devam araştırmasında araştırmacılar, hatırlamayı sağlayan nöronların uyarılabilirliğini düşürdü ve uygulanan terapi sırasında bu farelerin kontrol grubuna oranla daha az iyileşme gösterdiğini yani daha fazla korkuya bağlı travmatik anıların etkisi görüldü ve kontrol grubundaki kadar bu etki azaltılamadı. Bu da bize basit bir biçimde, terapi sırasında orijinal korkunun hatırlanmasının daha iyi iyileşme sağlamakta olduğunu göstermiş oluyor.

Son aşamada, araştırmacılar bu hatırlama sağlayan nöronların uyarılabilirliğini artırdı ve yine terapötik uygulama sırasında bu etkinin oluşturulmasının ardından korkunun azaltılmasında bir artış veya gelişme sağlandı. Yani, korkunun daha iyi miktarda azaltılması da yine dentate gyrus içerisindeki bahsi geçen nöron grubunun aktivitesine bağlı.

Kaynak ve İleri Okuma

Orjinal yazı: Bilimfili

İnsanlara Neden Güveniriz?

An Audience in Athens during the Representation of Agamemnon by Aeschylus William Blake Richmond 1884 – 1884, Kaynak: http://www.birminghammuseums.org.uk/system/images/W1siZiIsIjIwMTYvMDQvMjkvaXFqbWY5OXY2XzE4ODdQOTQzLmpwZyJdLFsicCIsInRodW1iIiwiMTIwMHg4MDBcdTAwM2UiXV0/1887P943.jpg

Hayatta kalmak için güvenmek zorundayız. En temelde ve en sade haliyle, insanlara güveniyoruz çünkü istediklerimizi elde etmemizde bize yardımcı olabilirler. Evrimsel sürecimizi göz önüne aldığımızda, işbirliği yapmanın, avcı toplayıcı atalarımızın karşılıklı olarak hayatta kalmalarını sağlamak için daha fazla kaynak toplanmasına yardımcı olduğunu söyleyebiliriz. Güven, ilkel bir davranış biçimiymiş gibi görünse de; milyonlarca yıllık geçmişe sahip bu psikolojinin modern izdüşümleri de mevcut; bugün başkalarına güvenerek daha iyi bir iş ortamı, ev arkadaşlığı ve hatta sosyal konum elde edebiliyoruz.

Öte yandan başkalarına güvenmek, bazı riskleri de bünyesinde barındırır. Eğer ki yanlış insana güvenirseniz, amacınıza ulaşmada başarısızlık yaşarsınız. Fakat, Mayıs 2015’te The Journal of Neuroscience‘da yayımlanan bir araştırma, güven konusunda risk aldığımız için beynimizin bizi ödüllendirdiğini ve bunu acil maddi menfaatimizden ziyade daha soyut nedenler için yaptığımızı ortaya koydu.

Yaşamımız boyunca, er ya da geç, güven duygumuz bazı hasarlar alacaktır. Fakat, durumun ekonomisi dışında diğer insanlara güvenmemizi sağlayan sosyal bir dinamik vardır.

Araştırma kapsamında yapılan deneylerden birisi, basit bir güven oyunuyla başlıyor. Deneyde, başlangıçta, hem katılımcıya hem de partnerine 1 dolar veriliyor. Ekip, katılımcıya, hem kendisinin hem de partnerinin paralarını harcarsalar, bunun karşılığında 3 dolar alacaklarını söylüyor. Fakat, eğer ki katılımcı harcamak ister ve partneri harcamazsa; partner, katılımcıya hiçbir şey bırakmadan parasını kendisine saklayabilir. Bu tarz güven oyunları, davranış ekonomisinde, insanların nasıl etkileşime girdiğini ölçmek için yaygın şekilde kullanılır. Katılımcının bir başkasına göndereceği para miktarı, o kişiye ne kadar güvendiğini göstermesi açısından bir işaret olarak kullanılır.

Araştırma süresince katılımcı, oyunu; bir arkadaşıyla, arkadaşı olmayan ancak ortak çıkarları bulunan bir kişiyle ve bir bilgisayarla olmak üzere üç farklı partnerle birkaç sefer oynadı. Fakat araştırmacılar, katılımcının kimle oynadığının bir önemi olmaksızın her deneme süresinin yarısında partnerin döneklik yapmasını sağladı. Böylelikle de, deneydeki tek değişkenin, sosyal bağlam olması sağlandı. Öte yandan, deney süresince katılımcının beyin aktivitesi fMRI kullanılarak görüntülendi.

Deneyin sonunda, katılımcıların, –her ne kadar kendilerini denemelerin yarısında adatmış olsalar da– arkadaşlarına ve çıkarlarının ortak olduğu ancak arkadaşı olmayan kişilere bilgisayardan daha çok güvendiği bulgusuna ulaşıldı.

Fakat araştırmada asıl merak edilen ise, fMRI taramalarındaki sonuçlardı. Bir arkadaş oyun sırasında arkadaşının güvenine karşılık verdiğinde, katılımcının beyninin; ödülle ilişkili bölgeleri olan ventral striyatum ve medial prefrontal korteksindeki aktivitelerde artış olduğu gözlemlendi. Dahası bu aktivitenin; arkadaş olunmayan ancak çıkarların ortak olduğu başka bir partnerle yaşanan etkileşimden ziyade arkadaşla olan etkileşim sırasında çok daha güçlü olduğu görüldü. Yani katılımcı, arkadaşına duyduğu güvenin karşılığını gördüğünde beyninin ödül merkezleri daha çok uyarıldı.

Bu durum, söz konusu bu etkileşimlerdeki ödülün; finansaldan ziyade sosyal olduğunu ortaya koyuyor. Arkadaşınız güveninize layık davrandığında, ilişkiyi güçlendiren daha güçlü bir sinyal olan ödülü almanın keyfini çıkarırsınız. Elde edilen bu sonuç, geçmişte yapılan çalışmalarla da uyumluluk gösteriyor. Örneğin sosyolojide, insanların ilişkileri bir zevk kaynağı ve değer verdikleri bir şey olarak gördüğü bilinmektedir.

Öte yandan, fMRI dataları, güven konusundaki araştırmalara dair kavrayışımızı da bir başka seviyeye taşıyor. İlişkiler, insanların maddi başarıdan daha fazlasını elde etmesine yardımcı olur; beyin, sosyal ilişkiler içerisinde ödül bulacak şekilde evrimleşmiştir. Bu durum, kayıp ya da zor koşullarla başa çıkmamızda bize yardımcı olabilir. Dahası bu fayda, geçici bir finansal faydadan daha değerli olabilir. Örneğin, 2014 yılında Journal of Personality and Social Psychology‘de yayımlanan bir araştırmada, katılımcılar benzer bir güven deneyine katıldılar. Katılımcıların yarısından fazlası, yalnızca yaklaşık yüzde 45’inde fayda sağlayacaklarını düşündükleri halde yabancılarla yatırım yapmayı seçti. Burada, katılımcıların finansal kayıp kısmını; sosyal bir ağın inşası için bir harcama olarak değerlendirdikleri görüldü. Şanslıydılar, çünkü, tanımadıkları bir kişiye duydukları güven %80-90 oranında karşılık buldu.

Burada esasında ahlaki bir norm da söz konusudur; başkasını aşağılamak istemezsiniz. Eğer ona güvenmezseniz, o kişinin karakterini aşağılamış olursunuz. Dolayısıyla, bu durum, insanların, paranın onlara geri döndüğünü görmeyi asla beklemedikleri halde bile bir yabancıya güvenmelerini sağlar. İşte insanlar, ilişkilerine böyle yüksek değerler addeder. Resmin tamamına baktığınızda ise; esasında hem duygusal, hem sosyal hem de finansal fayda elde ederiz.

Yine de, bu deney için de diğer hepsi gibi sınırlılıkları bulunduğunu söylemeliyiz. Eğer katılımcılar daha fazla parayı riske etseydi, sonuçlar değişiklik gösterebilirdi. Çünkü daha fazla para söz konusu olduğunda insanlar risk almaktan daha fazla kaçınma eğilimi gösterir. Bununla birlikte, denemelerin süresi uzatılsaydı, katılımcılar, arkadaşlarına daha az güvenmeyi öğrenmiş olacaklarından farklı sonuçlar elde edilebilirdi.

Olumsuz geribildirimler bazen oldukça öğreticidir ve tanımadığınız birisi tarafından aldatılmak bir sonraki deneyiminizde davranış değişikliği sergilemenize neden olabilir. Fakat bu araştırmalarda bu ilişki üzerinde durulmuyor. Araştırmacılar, para miktarının arttığı bir görev tasarlasaydılar, görevin amigdala gibi negatif tepkiler veya başa çıkma ile ilişkili beynin bölgelerini sürece entegre etmeye başlayabileceğinin muhtemel olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte, diğer insanlara güven duyma seviyesine göre, insan beyin yapısının da farklılıklar gösterdiği biliniyor. Örneğin,  Şubat 2015’te NeuroImage‘de yayımlanan bir araştırmada, diğer insanlara daha fazla güvenme eğilimindeki insanlarda, beyindeki sosyal ödülleri değerlendirme görevi üstlenen ventral mediyal prefrontal korteksteki gri madde seviyesinin daha fazla olduğu bulgusuna ulaşıldı.

Tek başına bu araştırmanın, esasında gerçek dünyaya ilişkin basit bir uygulaması bulunuyor. Mantık bize güvenmememizi söylese dahi, dostlarımıza güveniriz çünkü dostluğumuza yatırım yaptığımızı düşünürüz. Örneğin, PNAS’ta (2018) yayımlanan bir araştırmada, yabancılara güvenimizin, daha önce tanıdığımız diğer insanlara olan benzerliklerine bağlı olduğu bulgusuna ulaşıldı. Fakat, cevap bununla da sınırlı değil, güven konusuna ilişkin onlarca yıllık araştırmaya rağmen, güven duygusunun arkasındaki kompleks mekanizma tam olarak çözülebilmiş değildir. Neler olup bittiğini anlama ve bu bulguları güven içeren başka durumlara nasıl yaygınlaştırmamız gerektiği konusunda çok daha fazla araştırmaya ihtiyacımız olduğunu söylemeliyiz.

Kaynaklar

Orjinal yazı: Bilimfili

Loş Işık, Hatırlama ve Öğrenme Becerilerimizi Bozabilir

Party with Candle Light Ng Yuen-wa 1996 – 1996 Kaynak: https://lh6.ggpht.com/H23ItEQ52jUnO4A_iNWf208cPIAgjPvl2Jt0FBkNsnXYDAWNNuUOYH8ynQU

Loş ışıkla aydınlatılan evlerde ya da iş yerlerinde uzun süre vakit geçirmek, beynin yapısını değiştirebilir ve kişinin hatırlama ve öğrenme yetilerini bozabilir.

Michigan State University’den araştırmacıların, Nil Nehri erkek çayır sıçanları (tıpkı insanlar gibi gündüz etrafta dolaşır ve geceleri uyurlar) üzerinde yürüttüğü çalışmada; dört hafta boyunca loş ışığa ve parlak ışığa maruz bırakılan sıçanların (Arvicanthis niloticus) beyinleri incelendi. Yapılan incelemelerin ardından, loş ışığa maruz bırakılan kemirgenlerin, öğrenme ve hatırlamada önemli bir beyin bölgesi olan hipokampus kapasitelerinin %30’unu kaybettiği ve daha önce eğitildikleri konumsal bir görevde de daha kötü bir performans gösterdikleri görüldü.

Öte yandan, parlak ışığa maruz bırakılan sıçanların ise söz konusu konumsal görevdeki performanslarında fark edilir bir gelişim olduğu gözlemlendi. Dahası, daha önce loş ışığa bırakılan sıçanlar, ardından dört haftalık bir süreç boyunca parlak ışığa maruz bırakıldıklarında beyin kapasitelerinin –konumsal görevdeki performanslarının– tamamen iyileştiği görüldü.

Hippocampus‘de yayımlanan araştırma, insanların normal olarak maruz kaldıkları çevresel ışıktaki değişimlerin beyinde yapısal değişimlere yol açabileceğini gösteren ilk çalışma olma özelliğine sahip. Araştırmada, sıçanlar, bulutlu günlerdeki ışığı ya da tipik bir iç mekân aydınlatmasını taklit etmek adına loş ışığa maruz bırakıldığında, hayvanların konumsal öğrenmelerinde zayıflıklar görüldü. Bu durum, alış-veriş merkezlerinde ya da sinema salonlarında birkaç saat geçirdikten sonra kalabalık park alanında araçlarının yerini bulmakta güçlük yaşayabilen insanların yaşadıklarına benzerdir.

Araştırma ekibi, loş ışığa maruz kalmanın, beynimizin hipokampus bölgesindeki nöronların ve nöron bağlantılarının sağlıklı bir biçimde kalmasına yardımcı bir peptid olan beyin kaynaklı nevrotropik faktörde ve dendritik sırtlarda ya da nöronların birbirleriyle iletişime geçtiği bağlantılarda önemli azalmalara yol açtığını ileri sürüyor. Bu durum da, doğal olarak, nöronlar arasında daha az bağlantı kurulduğundan hipokampuse dayalı hafıza ve öğrenme performansında da düşüşlere neden oluyor. Bir diğer ifadeyle, loş ışık sersemliği ortaya çıkarıyor.

Ancak ışık, hipokampusü doğrudan etkilemez, yani gözlerden geçtikten sonra ilk olarak beynin diğer bölgelerini harekete geçirir. Araştırma ekibi, kemirgen beyinlerinin hipotalamusundaki potansiyel bir bölgeyi inceliyor. Bu bölgedeki bir grup nöron, çeşitli beyin fonksiyonlarını etkilemesiyle bilinen orexin isimli bir peptid üretir. Çalışmanın bir sonraki ayağının temel araştırma sorusu da bu peptid etrafında şekilleniyor: Eğer ki loş ışığa maruz kalmış sıçanlara orexin verilirse, beyinlerini tekrar parlak ışığa maruz bırakmadan iyileştirebilir miyiz?

Araştırma; oldukça yaşlı, glakom hastası, retina dejenerasyonu ya da bilişsel bozuklukları olan insanlar için de olası sonuçlar sağlayabilir. Örneğin, çok fazla ışık alamamaya neden olan göz hastalıkları bulunan insanlar için, göze herhangi bir müdahalede bulunmadan beyindeki bu nöron grubunu doğrudan manipüle ederek; hastaları parlak ışığa maruz bırakmanın sağlayacağı aynı faydaları elde edebilir miyiz? Bir diğer olasılık ise, bu yöntemle; yaşlı nüfusunun ve nörolojik hastalıkları olan insanların bilişsel fonksiyonları geliştirilebilir. Araştırmalar, tüm bu sorulara yanıtlar aramaya ve yeni araştırma soruları ortaya çıkarmaya devam ediyor.

Kaynak ve İleri Okuma:

  • Light modulates hippocampal function and spatial learning in a diurnal rodent species: A study using male nile grass rat (Arvicanthis niloticus). Hippocampus, (December, 2017). http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1002/hipo.22822/full
  • Michigan State University “Dim Light May Make Us Dumber.” http://neurosciencenews.com/dim-light-dumber-8433/ (accessed February 5, 2018).

    Bu yazının kaynağı: https://bilimfili.com/los-isik-hatirlama-ve-ogrenme-becerilerimizi-bozabilir/

Beyin Neyin Önemli Neyin Önemsiz Olduğu Ayrımını Yapmayı Nasıl Öğreniyor?

Prudence, c.1556 – c.1560 – Pieter Bruegel the Elder Kaynak: https://uploads3.wikiart.org/images/pieter-bruegel-the-elder/prudence.jpg

Trafik ışıkları, neon-ışıklı reklamlar, yol işaretleri… Sürüş eğitimlerinde, önemli ve önemsiz ayrımını yapmak genellikle çok zordur. Beynin, birçok şey arasından belirli resimlerin önemini nasıl öğrendiği University of Basel’den Prof. Sonja Hofer tarafından araştırıldı. Neuron ‘da yayımlanan yeni bir çalışmada, sinir bilimcilerden oluşan araştırma ekibi; resimlerin anlamlılığını öğrenmenin beyindeki sinirsel bağlantıları büyük ölçüde değiştirdiğini ortaya koydu. Bu değişimler, çevremizde bulunan aşırı sayıdaki uyaranı sınırlandırma ve işleme noktasında beynimizin daha işlevsel olmasına yardımcı olabilir.

Çevremizi nasıl algıladığımız, büyük oranda, daha önce ne gördüğümüze ve ne öğrendiğimize dayanıyor. Örneğin, uzman sürücüler farklı yol işaretlerinin anlamı hakkında iki kez düşünmek zorunda kalmazlar ve trafik sorunlarını değerlendirmede deneyimlidirler. Çünkü bu sürücüler bolca uyaran arasından önemli olanı seçip ayırabilir ve böylece hızlı tepki verebilir. Öte yandan, acemi sürücüler yeni bilgiyi işlemekte daha fazla zamana ihtiyaç duyarlar. University of Basel ve University College London’dan araştırmacılar; duyusal uyaranın, beyinde, öğrenme aracılığıyla nasıl en uygun hale getirildiği sorusuna odaklandılar.

Beyin Resimler Arasında Ayrım Yapmayı Öğreniyor

Soruya cevap aramak için araştırma ekibi; farelerin görsel korteksini (görme merkezi) inceledi. Beynin bu kısmı görsel uyaranı algılama ve işlemeden sorumludur. Fareler; bir tanesinin ödülle eşleştirildiği çeşitli resimlerin bulunduğu gerçek-temsili bir çevreye bırakıldılar. Bir hafta içerisinde, hayvanlar; resimler arasında ayrım yapmayı ve buna göre cevap vermeyi öğrendiler. Bu öğrenme görsel korteksteki sinir hücrelerinin aktivitesine yansıdı ve verilen yanıtlar kaydedilerek öğrenme süresince takip edildi. İlgili görsel uyaranlara beyinde verilen yanıtlar acemi farelerde belirsiz iken, bir haftalık eğitimin ardından gösterilen resimlere spesifik olarak daha fazla sinir hücresinin tepki oluşturduğu gözlemlendi.

Öğrenme Uyaranın İşlenmesini En Uygun Hale Getiriyor

Makalenin yazarlarından Adil Khan şöyle diyor: “Günden güne, nöronların resimlere tepkisi artan bir şekilde ayırt edilebilir ve güvenilir hale geldi.”

Khan bu durumu; beyindeki bu değişimlerin çevremizdeki önemli bilgiyi daha etkin bir şekilde işlememizi olanaklı kıldığı ve belki de önemli görsel uyaranlara hızlıca tepki verebilme yetimizin asıl nedeni olabileceği şeklinde yorumluyor. Bilimciler ayrıca, çeşitli iç ve dış sinyallerin görsel uyaranın işlenmesini etkilediğini ortaya koydu.

Khan: “Fareler başka bir görevle meşgul olduklarında, –örneğin;farklı kokular arasında bir ayrım yaparken– sinir hücrelerinin aynı uyarana verdikleri tepkinin daha az hassaslıkta olduğunu gözlemledik. Sonrasında görsel uyaran ilgisini kaybediyor ve beyin tarafından etkin bir biçimde analiz edilmiyor. Daha önce görülen bir uyaran ve ödül beklentisi de beyindeki belirli hücrelerin aktivitesini gözle görülür biçimde değiştiriyor. Bu da demek oluyor ki; bir andan bir sonrakine beynimiz önemi ve ilgisine bağlı olarak aynı uyaranı biraz daha farklı işliyor.“

İç Sinyaller Görsel Algıyı Etkiliyor

Geleneksel olarak, görsel korteksin yalnızca görsel bilgiyi işlediği düşünülüyordu. Fakat bu çalışma; öğrenme anında, beynin değişik bölgelerinden gelen diğer birçok sinyalin de beynin bu bölgesindeki aktiviteyi etkilediğini delillerle destekliyor. Prof. Hofer bu durumu şöyle açıklıyor: “Bu durum şu anlama geliyor; daha önce öğrendiğimiz bilgiler, beklentilerimiz ve içinde bulunduğumuz konteks çevremize dair görsel algımız üzerinde büyük bir etki yaratabilir.”

Araştırma Referansı: Jasper Poort, Adil G. Khan, Marius Pachitariu, Abdellatif Nemri, Ivana Orsolic, Julija Krupic, Marius Bauza, Maneesh Sahani, Georg B. Keller, Thomas D. Mrsic-Flogel, Sonja B. Hofer. Learning Enhances Sensory and Multiple Non-sensory Representations in Primary Visual Cortex.Neuron, 2015; DOI: 10.1016/j.neuron.2015.05.037

Kaynak: University of Basel, “How the Brain Learns to Distinguish Between What Is Important and What Is not”, https://www.unibas.ch/en/News-Events/News/Uni-Research/How-the-brain-learns-to-distinguish-between-what-is-important-and-what-is-not.html

Bu yazının kaynağı: https://bilimfili.com/beyin-neyin-onemli-neyin-onemsiz-oldugu-ayrimini-yapmayi-nasil-ogreniyor/

Görsel Algımız, Eylemlerimizden Etkileniyor mu?

Kaynak: https://i2.wp.com/flawlesscrowns.com/wp-content/uploads/2012/04/Kim-Nam-Pyo-Art-3.jpg

Pek çok insan, görüşün, basitçe gözler tarafından toplanan bilginin yani yalnızca gözümüzün gördüğü şeylerin bir fonksiyonu olduğunu düşünür. Ancak Psychological Science‘da yayımlanan yeni bir araştırma, görüşün, bundan biraz daha karmaşık bir şey olduğunu ortaya koydu.

Colorado State University’den bilişsel psikolog Jessica Witt, yaklaşık on yıldır, görüşün, eylemin bir fonksiyonu olarak değişebildiğini, yani genel amacına karşılık aksiyonlara özgü bir görüşün ortaya çıkabildiğini gösteren pek çok araştırma yürüttü. Witt’in en bilindik araştırmalarının birisinde, bir beyzbol oyuncusunun topa iyi bir vuruş yaptığında, topu olduğundan daha büyük gördüğü algısına değinilmişti. Bir başka araştırmada ise, kişi formda değilse veya bir sırt çantası taşıyorsa, karşısındaki bir dağı olduğundan daha dik görme algısına sahip olabildiği ileri sürülmüştü. Jessica Witt’in görüşe ilişkin bu algısı bazı araştırmacılar tarafından “fazla radikal” olmakla eleştirilmişti. Ancak eleştirilerin yanı sıra Witt’in bu yaklaşımları pek çok araştırmacının da övgüsünü kazanmıştı.

Psychological Science’da psikolojik bir fenomen olan tepki yanlılığına ilişkin bir araştırma yayımlandı. Yayımlanan çalışmada, 80lerin çocukları için tanıdık bir video oyunu olan Pong oyununu içeren eyleme-özgü deneyler yürütüldü.

Tepki Yanlılığı Nedir?

Tepki yanlılığı, denekler, bir deneyin amacını tahmin ettiğinde ya da anladığında ortaya çıkan psikolojik bir fenomendir. Böylece denek, deneyin amacını tahmin ettiğinde ya da anladığında, cevaplarını ya da davranışlarını bilinçli ya da bilinçaltı bir şekilde düzenler. Örneğin, bir Psikoloji 101 öğrencisi, bilim insanlarının deneyleri nasıl yürüttüğü bilgisine sahiptir. Bu öğrenci sırtına bir sırt çantası takarak bir dağın eğimini tahmin etmesini isteyen bir deneyde katılımcı olursa; deneyin amacının, sırtındaki sırt  çantasının dağın eğimini nasıl gördüğünü etkileyeceği olduğuna dair tahminde bulunabilir. Dolayısıyla da, öğrenci eğimin 20 derece yerine 25 derece olduğunu söyleyebilir. Witt’in geçmişteki araştırmalarının eleştirilere konu olduğu nokta da genellikle burası olmuştu. Çünkü bazı araştırmacılar, katılımcıların deneyin amacını bildiği için etkiyi çarpıtabildiğini ileri sürüyordu.

Bu yüzden de araştırma ekibi, eski bir deneyi yeni bir

Görsel Kaynak: arcadecontrols.com

güncelleme ile tekrarladı. Pong oyununa benzer bir oyunla, katılımcılar, ekranın alt kısmında bulunan bir bloğu sağa sola hareket ettirerek gelen topu karşıladıkları bir video oyunu oynadı. Oyun esnasında bloğun boyutu bazen küçülüyor bazen de büyüyordu, bu da görevi (topa vurabilmeyi) bazen zorlaştırıyor bazen de kolaylaştırıyordu. Deneyde, katılımcılardan topa dair yaptıkları her girişimin ardından topun hızına dair tahminde bulunmaları istendi. Bloğun boyutu küçüldüğünde, topun hızı değişmese bile katılımcıların topun daha hızlı hareket ettiği tahmininde bulundukları görüldü. Pong etkisi olarak tanımlanan bu durum, Witt’in, eylemlerin görüş algısını etkilediği hakkındaki hipotezini destekliyordu.

Deney Sonrası Anketler

Yayımlanan çalışmada, katılımcıların deneyin amacını tahmin edip etmediklerini ve bu tahminlerinin topu nasıl gördüklerini etkileyip etkilemediği hakkında bilgiler toplayan deney sonrası anket sonuçlarına da yer verildi.

16 katılımcılı iki deneyden çeşitli cevaplar toplandı. Bazı katılımcıların deneyin amacını (blok büyüdükçe=top yavaşlıyor) doğru tahmin ettikleri görüldü. Fakat, ilginç bir biçimde, katılımcıların deneyin amacı hakkındaki tahminleri ne olursa olsun Pong Etkisi‘inin ortaya çıktığı görüldü. Deneyin amacını doğru tahmin edenler ve doğru tahmin edemeyenler arasında sistematik bir fark gözlemlenmedi. Dahası Pong Etkisi, geçmişteki çalışmalardan çok daha belirgin bir biçimde ortaya çıktı.

Araştırmacılara göre, algının eylemden etkilendiğini bilmek, Pong etkisinin eyleme özgü diğer etkilerde de ortaya çıkabildiğini engellemiyor. Bir diğer ifadeyle, kişi deneyin amacını bilse dahi, bu durum eyleme-özgü algısını değiştirmiyor. Yani, bir kişi ağır bir yük taşıdığı için dağın kendisine daha dik göründüğünü bilse de, bu bilgisi etkide herhangi bir değişim yaratmıyor.

Araştırma makalesinde, hareketin algıyı etkileyebildiği ancak bunun her zaman gerçekleşmediğine de değiniliyor. Eyleme-özgü algının ne zaman ve neden ortaya çıktığını belirleyen sınırların tanımlanabilmesi için daha fazla araştırmanın yapılmasına ihtiyaç var.

Kaynak ve İleri Okuma:

  • Is There a Chastity Belt on Perception? Psychological Science, (October, 2017). http://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1177/0956797617730892?
  • Pong paddles and perception: Our actions influence what we see. ScienceDaily. https://www.sciencedaily.com/releases/2018/01/180103111407.htm (accessed January 4, 2018).Bu yazının kaynağı: https://bilimfili.com/gorsel-algimiz-eylemlerimizden-etkileniyor-mu/

Kadın Beyni Erkek Beyninden Daha Aktif

Bugüne kadar yapılmış en kapsamlı fonksiyonel beyin görüntüleme çalışmasında, dokuz klinik tarafından sağlanan 26.802 bireyin 46,034 beyin SPECT (tek foton emisyonlu bilgisayarlı tomografi) görüntüleme sonucu incelenerek erkek ve kadın beyinleri karşılaştırdı.

Alzheimer’s Disease dergisinde sonuçları yayımlanan bu çalışma, cinsiyet temelli beyin farklılıklarının anlaşılabilmesinde büyük önem taşıyor. Ayrıca, erkek ve kadın beyinleri arasındaki ölçülebilir farklılıkların belirlenmesi, Alzheimer hastalığı gibi beyin rahatsızlıkları açısından cinsiyetlerin taşıdığı risklerin çözümlenebilmesini de sağlayabilir.

Kaynak: http://saimg-a.akamaihd.net/saatchi/9907/art/749678/391618-7.jpg

Yapılan çalışmanın sonuçları oldukça ilgi çekici. Bulgulara göre, kadınların beyinleri, beynin birçok alanında erkeklerinkine göre ciddi bir şekilde daha aktif. Bu alanlara özellikle, odaklanma ve dürtü kontrolünü içeren prefrontal korteks ile ruh hali ve anksiyeteyi kontrol eden beynin limbik bölgeleri dahil. Fakat, beynin görsel ve koordinasyon merkezleri erkeklerde daha aktif.

Araştırmada elde edilen ve kadınların prefrontal korteks kan akışının erkeklere kıyasla daha fazla olduğunu işaret eden bulgular, kadınların neden empati, sezgi, işbirliği, kendini kontrol ve uygun endişe alanlarında daha güçlü olduklarını açıklayabilir. Çalışma aynı zamanda kadın beyinlerinin limbik bölgelerinde kan akışının fazla olduğunu gösteriyor ve bu da kadınların anksiyete, depresyon, uykusuzluk ve yeme bozukluklarına karşı neden daha savunmasız olduğunu kısmen açıklıyor olabilir.

Çalışmada kullanılan veriler, 119 sağlıklı bireyi ve beyin travması, bipolar bozukluklar, duygu durum bozuklukları, şizofreni/psikotik bozukluklar ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (ADHD) gibi çeşitli psikiyatrik koşulları olan 26.683 bireyi içeriyor. Bilim insanları elde ettikleri sonuçlara, başlangıca ve bir konsantrasyon görevini yerine getirirken olmak üzere, toplamda bireylerin 128 beyin bölgesini analiz ederek ulaştılar.

Kadın ve erkeklerin beyinlerindeki farklılıkların anlaşılması oldukça önemli, çünkü beyin bozuklukları erkekleri ve kadınları farklı şekillerde etkiyor. Kadınlarda Alzheimer rahatsızlığı, Alzheimer için risk faktörü olan depresyon ve anksiyete bozuklukları daha çok görülürken, erkeklerde daha yüksek oranlarda dikkat eksikliğine ve hiperaktivite bozukluğuna rastlanıyor.

İlgili Makale:

Daniel G. Amen, Manuel Trujillo, David Keator, Derek V. Taylor, Kristen Willeumier, Somayeh Meysami, Cyrus A. Raji. Gender-Based Cerebral Perfusion Differences in 46,034 Functional Neuroimaging Scans. Journal of Alzheimer’s Disease, 2017; 1 DOI: 10.3233/JAD-170432

Bu yazının kaynağı: https://bilimfili.com/kadin-beyni-erkek-beyninden-daha-aktif/

Görsel ve Dokunsal Hafızamız, İşitsel Hafızamızdan Daha Güçlü

Bir Çin atasözü der ki; “Duyarım ve unuturum; görürüm ve hatırlarım.”

Bu sabah işe giderken radyoda duyduğunuz konuşmayı hatırlıyor musunuz? Ya da eşinizin söylediği ve akşam eve dönerken manavdan almanız gereken şeyleri hatırlıyor musunuz? Muhtemelen hatırlamıyorsunuz.

University of Iowa’dan araştırmacıların yürüttüğü bir çalışmada, söz konusu hafıza olduğunda, duyduğumuz şeyleri gördüğümüz ya da dokunduğumuz şeyler kadar iyi hatırlamadığımız bulgusuna ulaşıldı.

Hafıza için beynimizin parçalarının birbirine entegre bir biçimde bağlı olduğunu düşünme eğilimindeyizdir. Fakat, PloS One ‘da yayımlanan araştırmanın bulgularına göre, beynimiz bilgiyi işlemek için ayrı örgüler kullanabilir. Dahası, bu çalışmaya göre, beyin işitsel bilgiyi, görsel ve dokunsal bilgiden farklı bir şekilde işleyebilir ve hafızayı güçlendirmek için alternatif stratejilerin (mental tekrarlama gibi) geliştirilmesi gerekebilir.

100’den fazla katılımcının yer aldığı çalışmada, katılımcıların görsel, işitsel ve dokunsal duyulardan en az hatırlama eğilimi gösterdiklerinin işittikleri sesler olduğu bulgusuna erişildi.

Çalışma kapsamında yürütülen deneylerin birinde araştırmacılar, kısa süreli hafızayı test ederek, katılımcılara çeşitli kırmızı karelere bakarken ve avuçlarındaki alüminyum çubukla oluşturulan düşük titreşimleri hissederken kulaklıktan gelen kusursuz sesleri dinlemelerini istediler. Her ses, kare ve titreşim arasında 1 ila 32 saniyelik zaman boşlukları bırakıldı.

Ayrıca, zaman boşlukları arttıkça hafızanın zayıfladığı, bu zayıflamanın sesler söz konusu olduğunda en yüksek değeri aldığı ve zayıflamanın işitilen sesten 4 ila 8 saniye gibi kısa bir sürede başladığı görüldü.

Bu kısa süre, not alınmayan bir telefon numarasının unutulmasına benzer bir zaman olarak ifade edilebilir. Eğer birisi size numarasını verirse, numarayı hemen aramayı denerseniz genellikle unutmadan arama yapabilirsiniz. Ancak numaranın size söylendiği andan sonra araya başka bir iş sıkıştırdığınızda, muhtemelen bu numarayı unutursunuz.

İkinci deneyde ise araştırmacılar katılımcıların hafızalarını her gün karşılaşabilecekleri şeyler kullanarak test ettiler. Bunun için de katılımcılara; köpek havlaması sesi dinletildi, bir basketbol maçının sessiz videoları izletildi ve katılımcıların gözleri kapatılarak bazı bilindik nesnelere (örneğin kahve kupası gibi) dokunmaları istendi. Deney sonucunda, bir saat  ve bir hafta arasında, katılımcıların duydukları sesleri hatırlamakta oldukça kötü oldukları, fakat görsel sahneler ve dokunsal nesnelerde neredeyse aynı hatırlama yüzdesini gösterdikleri bulgusuna ulaşıldı.

Her iki deney de beynimizin sesi işleme ve kaydetme biçiminin diğer hafıza türlerini işleme ve kaydetme biçimlerinden farklılık gösterebileceğini ortaya koyuyor.

Deneyler, özellikle eğitim alanında farklı öğretim zenginleştirme tekniklerinin kullanılması gerektiğinin önemine vurgu yapıyor. Geçmişte yapılan çalışmalar, insanların duydukları sesleri o seslerle ilişkili kelimeleri gördüğünde hatırlama yetilerinin yalnızca sesleri işittiklerindeki hafızalarından daha güçlü olduğunu ortaya koyarak üstün görsel bellek sahibi olabileceklerine işaret etmişti. Yapılan bu çalışma da geçmişte elde edilen bulgularla uyumluluk gösteriyor.

Öte yandan, araştırma, dokunduğumuz ya da gördüğümüz şeyleri hatırlamamızın hemen hemen aynı hatırlama kapasitesini ortaya koyduğunu gösteren ilk çalışma olma özelliğinde. Peki bu oldukça tahmin edilebilir bulgular neden önem arz ediyor? Çünkü yapılan deneyler, örneğin maymunlar ve şempanzeler gibi insan olmayan primatların da görsel ve dokunsal hafıza görevlerinde benzer başarıyı gösterdiklerini, ancak işitsel görevleri hatırlamada güçlük çektiklerini ortaya koyuyor.  Bu gözlemlere dayanarak, insanlardaki sesleri hatırlama güçlüklerinin evrimsel bir kökenden kaynaklanmış olabileceğini ve bu durumun primat beyninin evriminin bir parçası olabileceğini söyleyebiliriz.


Araştırma Referansı:

– Bigelow, James, and Amy Poremba. “Achilles’ ear? Inferior human short-term and recognition memory in the auditory modality.PloS one 9, no. 2 (2014): e89914.

Orjinal yazı: Bilimfili