Bireysel Beyin Farklılıkları Mental Yetenekleri Şekillendiriyor

Herkes farklı kişilik özelliklerinin karışımına sahip: Kimimiz dışa dönük, kimimiz zor bir kişilik ve kimimiz evhamlıyız. Yapılan yeni bir çalışma, beynin de hem anatomik hem de akıl ve hafıza gibi zihinsel faktörleri etkileyen farklı karakterlere sahip olduğunu öne sürüyor.

Sonuçlar NeuroImage dergisinde yayımlanmakta.

Çalışmanın lideri, University of Illinois’den sinirbilim profesörü ve aynı zamanda Beckman Institute for Advanced Science and Technology üyesi olan  Aron K. Barbey: “Bilişsel sinirbilimde temel odak araştırmalardan biri zekanın beyin yapısı ve fonksiyonlarındaki bireysel farklılıklar tarafından nasıl şekillendirdiğinin anlaşılmasıdır.” diyor.

Yıllarca, bilişsel sinirbilimciler beynin belli bölgeleri ile genel zeka veya hafıza gibi zihinsel süreçler arasında ilişki bulmaya çalıştı.

Günümüze kadar, araştırmacılar beyin yapısı ve işlevlerinin kapsamlı ölçümlerini bir analizde başarılı bir şekilde bir araya getirebilmiş değildi.

Barbey ve ekibi ise beynin tüm yapısına ait büyüklüğü ve şekli ölçtü.

 

Beckman Institute’te doktora sonrası araştırmacı ve makalenin baş yazarı olan Patrick Watson: “Sinir lifi demetleri, ak madde kanalları, hacmi, kortikal (kabuksal) kalınlık ve kan akışını inceleyebildik. Ayrıca, yürütme özellikleri ve işler bellek gibi bilişsel değişkenlere de aynı anda bakabildik.” diyor.

Bağımsız bileşen analizi denilen bir istatistiksel yöntem kullanarak, araştırmacılar birbiriyle ilişkili olan ölçümleri dört özgün özellik altında gruplandırdı. Bu dört özellik birlikte bireylerin beyinlerindeki anatomik farklılıkları açıkladı. Özellikler, genelde beyin büyüklüğü ve şekli ile bireyin yaşı gibi beyin biyolojisindeki farklılıklardan kaynaklanmaktaydı.  Bu faktörler insanlar arasındaki bilişsel yetenek farklılıklarını açıklayamadı. Araştırmacılar sonrasında bu dört özellik ile açıklanamayan beyin farklılıklarını inceledi. Geriye kalan bu farklılıklar zeka ve hafıza gibi bireysel farklılıklarla açıklandı.

“Genel zekayı belirleyen ve zeka için önemli bir spesifik beyin ağı olan frontoparyetal ağdaki farklılıklardan sorumlu bilişsel-anatomik özellikleri belirleyebildik.” diyor Barbey.

Watson: ” Bu çalışmada raporlanan 4 özellik beynin insanlar arasında nasıl farklılık gösterdiğini incelemek için özgün bir yöntem. Bu bilgi, araştırmacılara bilişsel yeteneklerdeki çok belli olmayan farklılıkları çalışmaları konusunda yardımcı olabilir. Beyinler yüzler kadar farklı ve bu çalışma bizim ‘normal’ beynin nasıl olduğunu anlamamıza yardımcı oldu. Beklenmeyen beyin farklılıklarına bakarak, beynin hafıza ve zeka gibi şeylerle ilgili kısımlarına doğru yönelebiliyoruz  “diyor.

 


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • P.D. Watson, E.J. Paul, G.E. Cooke, N. Ward, J.M. Monti, K.M. Horecka, C.M. Allen, C.H. Hillman, N.J. Cohen, A.F. Kramer, A.K. Barbey.Underlying sources of cognitive-anatomical variation in multi-modal neuroimaging and cognitive testing.NeuroImage, 2016; 129: 439 DOI: 10.1016/j.neuroimage.2016.01.023

Herkes Size Gülüyorken Beyniniz Buna Nasıl Tepki Veriyor?

Herkes Size Gülüyorken Beyniniz Buna Nasıl Tepki Veriyor?

Gülme eylemini genellikle sevinç ve neşenin bir yansıması olarak görürüz, ancak bazı durumlarda bu eylem alaycılık gibi olumsuz anlamları da barıdırıyor. Social Neuroscience ‘da yayımlanan bir araştırma şöyle başlıyor: “Birisinin sizi değersiz bir kişilik olarak tanımladığını hayal edin.” Oldukça yaralayıcı bir durum. Ancak devam edin, şimdi de; bir grup insanın bu duruma şahit olduğunu ve size güldüğünü hayal edin. Peki kendinizi aşağılanmış hissetmenize sebep olan ve bir de bu durumunuza gülen bir kalabalığın etrafınızda olduğu böylesi anlarda beyninizde neler oluyor?

46 katılımcının yer aldığı çalışmada, katılımcılar tek seferde ekranda 60 adet aşağılayıcı ve 60 adet övgü içeren cümleyi okudular. Aşağılayıcı cümlelerin (örneğin; “Asosyal ve sinir bozucu bir insansın”) ve övgülerin (örneğin; “Güçlü ve bağımsız bir insansın”) yarısında her ekran; altında rol yapan kalabalık bir grup silüeti gösterilerek sunuldu. Övgü ya da aşağılama içeren cümlelerin ardından son ekranda;“ve onlar da senin hakkında aynı şeyi düşünüyor”cümlesiyle birlikte 2 saniye boyunca süren kahkaha sesi verildi.  Tüm bu süreç boyunca, araştırma ekibi EEG kullanarak katılımcıların beyin dalgalarını kaydettiler.

Aşağılayıcı cümlelerin işitilmesinin ardından, katılımcıların beyinlerinde övgü dolu cümlelere kıyasla oldukça yüksek duygusal işlem işaretleri görüldü. Ve dahası, aşağılayıcı durumlara, bir grup kalabalığın da kahkahayla eşlik etmesi; bu duygusal işlem aktivitesinin övgü dolu durumlara kıyasla daha güçlü ve daha uzun sürmesine sebep oluyor.

Bir övgü duyarsınız ve üzerine çok fazla düşünmeden devam edersiniz. Fakat aşağılayıcı bir söz, kendisini beyninizde hapsediyor ve bu sözün anlamı üzerine övgü dolu bir sözün anlamına harcadığınızdan daha fazla zaman harcayarak düşünüyorsunuz. Ve araştırma; insanların bir de size güldüğünü hissettiğinizde bu etkinin çok daha güçlü olduğunu ortaya koyuyor. Bunun; olumsuzun olumluya kıyasla daha güçlü yerleşme eğiliminde olduğunu belirten bir kavram olan olumsuzluk ön yargısının nörolojik bir örneği olduğunu düşünebilirsiniz. Şöyle ki; çoğunlukla olumlu performans gösterdiğiniz bir işte, kendinize yönelik birkaç olumsuz eleştiri almanız sonrasında bu eleştirilere takılıp kaldığınız durumlarda olumsuzluk ön yargısı deneyimlemiş olursunuz.

Bir başka deyişle, beyniniz övgü dolu cümlelere kıyasla aşağılayıcı cümleleri işleme sürecinde daha uzun ve zorlu bir süreci işletiyor.


Araştırma Referansı: Otten, M., Mann, L., van Berkum, J., & Jonas, K. (2016). No laughing matter: How the presence of laughing witnesses changes the perception of insults. Social Neuroscience, 1-12 DOI: 10.1080/17470919.2016.1162194

Kaynak:

  • Jarret, C. “A laughing crowd changes the way your brain processes insults” http://digest.bps.org.uk/2016/05/a-laughing-crowd-changes-how-your-brain.html
  • Bilimfili

Beyin Dalgalarınızdan Yüzde Yüz Tutarlılıkla Tanınabileceksiniz

Beyin Dalgalarınızdan Yüzde Yüz Tutarlılıkla Tanınabileceksiniz

Belli bir uyarana karşı oluşturduğunuz tepki, önemsiz ve sıradan görünebilir ancak sizin hakkınızda çok şey söyleyebilir.

Binghamton Üniversitesi’nde, Psikoloji Bölümü Yardımcı doçentlerinden Sarah Laszlo ile Elektrik ve Bilgisayar yardımcı doçenti Zhanpeng Jin’in öncülüğünde gerçekleştirilen bir araştırmada, EEG başlıkları giydirilen 50 bireyin ayrı ayrı beyin aktivitesi kayıtları alındı. Kayıtlar alınırken, bireylerden insandan insana değişen tepkilerin üretilip üretilmediğini ortaya çıkarabilmek adına dizayn edilmiş 500 ayrı görsele bakmaları istendi. Örnek verilecek olursa bu görsellerin ve uyaranların içinde, Anna Hathaway’den bir dilim pizzaya; bottan ‘conundrum’ kelimesine kadar birçok bağımsız örnek bulunuyor.

Yapılan deneylerin sonucunda, gösterilen her görsele katılımcıların beyinlerinin farklı tepkiler ürettiği görüldü. Öyle ki; bilgisayar her gönüllünün ‘beyin-izi’ (brainprint – terimde aynı şekilde bireye özgü olan ‘parmak izi’ne gönderme yapılıyor) şemasını yüzde yüz kesinlikle belirleyebiliyor.

Çalışmaları hakkında Laszlo’nun yaptığı açıklama şöyle :  “Her bireyin, her biri için farklı şeyler hissedeceği bu görsellerden yüzlercesini aldığınız zaman, yine her bireyi onlara baktıklarında oluşturdukları beyin aktivitesinden tanıyabiliyorsunuz.”

Araştırmacıların Neurocomputing dergisinde 2015 yılında “Brainprint” başlığı ile yayımlanan çalışmalarında, tek bir kişiyi tepkilerine bakarak 32 kişilik grup içinden yalnızca %97’lik bir doğruluk oranı ile tespit edebilmişti ve bu çalışmada yalnızca kelimelere verilen tepkilere bakılmıştı, görsellere değil.

Laszlo’ya göre, bu doğruluk payını yüzde 97’lerden yüzde 100’e çıkarmak çok büyük bir olay, çünkü bu sonuçların günlük hayattaki  uygulamaları yüksek güvenlik koşullarında ve adli tıpta çok işe yarayabilir, ki böyle koşullarda %97 emin olmak pek de işe yarayan bir şey değildir.

Beyin biyometriği bu anlamda son derece umut verici görünüyor çünkü, parmak izi veya retina gibi değiştirilebilir ve çalınabilir! bir şey değil.

Zhanpeng Jin’ e göre ise, bu teknolojinin basit güvenlik sorunları için her yerde kullanılabilir olması, yakın gelecekte pek mümkün görünmüyor ancak daha ciddi güvenlik meselelerinde yani tekil işlemlerde kullanılması ve önemli sonuçlar alınması son derece mümkün.


Kaynak :

  • Bilimfili
  • Maria V. Ruiz-Blondet, Zhanpeng Jin, Sarah Laszlo. CEREBRE: A Novel Method for Very High Accuracy Event-Related Potential Biometric Identification. IEEE Transactions on Information Forensics and Security, 2016; 11 (7): 1618 DOI: 10.1109/TIFS.2016.2543524

Özgür irade beyinde neye benziyor?

Özgür iradenin anatomisi

Görsel açıklaması: Özgür iradeye dayalı kararlarla ilişkili aktif beyin bölgelerinin gösterildiği bir insan beyni çizimi. Kaynak: Johns Hopkins Üniversitesi

 

Johns Hopkins Üniversitesi’nden araştırmacılar ilk kez insan beynini özgür iradeye dayalı karar alma sürecinde görüntülemeyi başardı.

Bu zamana kadar gerçekleştirilen çalışmaların çoğunda denekler maruz bırakıldıkları komut veya işaretlere cevap verirken gözlenmişti. Johns Hopkins Üniversitesi’nden araştırmacılar, önceki çalışmalardan farklı olarak, deneklerin sergiledikleri beyinsel aktiviteleri özgür iradeleriyle tercih yaptıkları esnada gözlemlemenin yolunu buldu. Karar alma ve uygulama sırasında aktif olan beyin bölümlerinin yerini saptayan bulgular Attention, Perception, & Psychophysics dergisinin Ekim sayısında yayımlanmak üzere çevrimiçi olarak erişilebilir durumda.

Psikoloji ve beyin bilimleri profesörü Susan Courtney “Nasıl olur da insanların beyinlerine bakıp tamamen kendi başımıza yaptığımız seçimleri ortaya çıkartabiliriz?” diye soruyor. “Beynin hangi bölümleri özgür iradeye dayalı seçim yaparken aktif durumda?”

Araştırmacı ekip, özgür iradeyi etkileyecek komut veya işaretler olmaksızın bireylerin dikkat odağını izlemek için sıra dışı bir deney düzenlediler. MRI tarayıcısından beyin aktiviteleri izlenen katılımcılar, her iki yanından hızlı bir şekilde renkli numaralar ve harfler akan bölünmüş bir ekranı izlemek üzere yalnız bırakıldılar. Katılımcılardan bölümlerden birine bir süre için odaklanmaları ve daha sonra, iki bölüm arasındaki geçişi ne zaman yapacakları tamamen kendilerine bağlı olmak üzere diğer bölüme odaklanmaları ve aynı işlemi tekrarlamaları istendi. Katılımcılar bir saatlik deney süresi boyunca bir bölümden ötekine düzinelerce geçiş yaptı ve araştırmacı ekip bu geçişlerin öncesinde ve sonrasında katılımcıların beyin aktivitelerini görüntüledi.

Böylece araştırmacılar ilk kez hem özgür iradeye dayalı seçim anında, hem de bu seçime giden, yani kararın zihinde tartıldığı süreçte, beyinde neler olup bittiğini gözlemleme imkânı buldu.

Ekrandaki bölümler arasındaki geçiş beynin arka kısmına yakın bir konumda yer alan parietal lobdaki aktivitelerle yakından ilişkili. Seçimin yapılmasına yol açan aktiviteler, yani düşünüp taşınma süreci, muhakeme ve hareketten sorumlu bölgeleri içeren frontal korteks ve beynin dip bölgelerinde yer alan ve bir eylemi başlatmak gibi çeşitli motor kontrol fonksiyonlarından sorumlu olan bazal ganglionda gerçekleşir. Deney bulgularına göre, özgür iradeye dayalı seçim durumunda, katılımcılara dikkat odağının değiştirilmesi söylendiği durumlara nazaran, frontal lobdaki aktivitelerin olağandan daha erken başladığı gözlemlendi. Bu durum açıkça gösteriyor ki, beyin bu süreçte saf gönüllülüğe dayanan bir eylemi hazırlıyor. Araştırmacılar bu iki beyin bölgesinin eylemi gerçekleştirme iradesinin temelinde yatan ana beyin bileşenini oluşturduğunu belirtiyor.

Çalışmanın başyazarı ve Johns Hopkins Üniversitesi’nde araştırmacı olan Leon Gmeindl “Bu projeyle ilgili gerçekten dikkat çekici olan şey, normalde görünmez olan beyin aktivitelerinin saptanması için geliştirilen yöntem (bu bir tür ileri teknoloji zihin okuma tekniği) aracılığıyla iradenin nöronsal desteğiyle ilgili önemli bilgileri açığa çıkarmış olmamızdır” diyor.

Özgür iradeye dayanan tercihlerin izinin sürülebilmesine imkân veren bu teknik sayesinde biliminsanları, daha farklı ve karmaşık kararlar almakla uğraşırken insan beyninde neler gerçekleştiğini saptayabilecek. Mesela atıştırmak için çörek ve elma arasında kalan bir kişinin beyninde neler döndüğünü gözlemlenebilecek. Denek yapacağı tercihin kısa ve uzun vadeli kazanımlarını tartarken izlenebilecek ve belki de iki seçenek arasında onu tercihe götüren dönüm noktası tespit edilebilecek. Courtney, “Şu an gerçek dünyada tercihlerimizi nasıl yaptığımız konusunda daha fazla bilgi edinme kabiliyetine sahibiz” diyor.

Bulguların yayımlandığı makale, Psikoloji ve Beyin Bilimleri Bölümü’nde profesörlük yapmış ve 2014 yılında kanser nedeniyle hayatını kaybetmiş olan ekip üyesi Steven Yantis’e ithaf edilmiş.

 

Kaynak:

 

Çeviren: Cem Oran

Barselona Ünv. Astrofizik ve Uzay Bilimleri Blm YL

Aşırı kilo ‘beyni yaşlandırıyor’

BeyinImage copyrightDR LİSA RONAN
Image captionBeyinde ak madde zamanla azalıyor

Bir araştırmaya göre aşırı kilolu insanların beyinleri, zayıf akranlarına göre 10 yıl daha yaşlı görünüyor.

İnsan beyni, bilgiyi ileten kısım olan ak maddeyi zamanla, yani yaşlandıkça doğal olarak kaybediyor.

Cambridge Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma ise aşırı kilonun bu kaybı hızlandırdığını ortaya koydu.

Bir diğer deyişle 50 yaşındaki kilolu bir insan, 60 yaşındaki zayıf bir insanla aynı beyin yapısına sahip oluyor.

Orta yaşta daha belirgin

Cambridge Yaşlanma ve Nörobilim Merkezi’nde yapılan araştırmada 20-87 yaşlarındaki 473 kişi incelendi.

Kilonun beyindeki ak madde oranını ancak orta yaştan itibaren etkilediği görüldü.

Fakat bu farklılığın beynin işlevlerine nasıl yansıdığı henüz anlaşılamadı: Araştırmaya katılan kilolu ve zayıf gruplarda bilgi ve kavrayış açısından fark görülmedi.

Araştırmacılar şimdi kilonun örneğin demans gelişimini etkileyip etkilemediğini görmek için çalışmalarını sürdürmek istiyor.

Ekibin lideri Dr Lisa Ronan, kilonun mu beyni yoksa beynin mi kiloyu etkilediğini de henüz bilmediklerini söyledi.

Çalışmaya katılan bir diğer isim olan Profesör Sadal Farooqi ise kilo kaybı durumunda beyinde kaybolan ak maddenin yeniden oluşup oluşmadığını da ortaya çıkarmak istediklerini belirtiyor.

Kaynak:

  • BBC
  • Lisa Ronan, Aaron F. Alexander-Bloch, Konrad Wagstyl, Sadaf Farooqi, Carol Brayne, Lorraine K. Tyler, Cam-CANe, Paul C. Fletcher Obesity associated with increased brain-age from mid-life Journal Neurobiology of Aging DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neurobiolaging.2016.07.010

 

Bipolar Bozukluğun Yeni İlacı Kehribar Rengi Güneş Gözlüğü Olabilir mi?

Bipolar Bozukluğun Yeni İlacı Kehribar Rengi Güneş Gözlüğü Olabilir mi?

Güneş ışığı her dalgaboyundan, yani her renk ışıktan oluşan bir karışımdır. Sabahları vücut saatimizi baştan başlatmak konusunda özellikle etkili olan mavi ışık, güneş ışığını aldığımızda yeni bir güne fiziksel ve psikolojik olarak hazırlanmamıza yardımcı olur. Ancak giderek büyüyen bir kanıtlar silsilesi, mavi ışığa şayet akşam saatlerinde maruz kalınırsauykusuzluk, obezite, depresyon ve diğer bazı mental bozuklukların gelişme olasılığını artırdığını gösteriyor.

Norveç’te bulunan Bergen Üniversitesi ve Valen Hastanesi araştırmacılarının bu konuya ilişkin ortaklaşa yürüttüğü bir çalışma sonucunda, geçtiğimiz günlerde ilginç bir bulgu elde edildi. Bipolar bozukluktan ötürü hastanede kalan 32 hasta üzerinde yapılan araştırmada, normal tedaviye ek olarak akşam saat 18:00 ile sabah 08:00 arasında hastaların bir bölümünekehribar rengi camlı gözlükler verildi. Kehribar rengi camların özelliği, mavi ışığı bloke ediyorolmasıydı.

Hastalar bu gözlükleri 1 hafta boyunca, belirtilen saat aralıklarında taktı. Görülen semptomların “Young Mania Rating Scale” ölçeğine göre değerlendirildiği çalışmada, 60 üzerinden puanlama yapıldı. Buna göre, kehribar camlı gözlük takan hastalarda 60 üzerinden ortalama 14,1‘lik bir iyileşme görülürken, takmayanlarda sadece 1,7 civarında iyileşme saptandı.

Bu sonuçlar oldukça çarpıcı bir farkı ortaya koyuyor. Üstelik etki, sadece 3 günde kendini gösterdi. Elbette katılımcı sayısının düşük olması, daha geniş çaplı araştırmaları zorunlu kılıyor. Fakat yine de akşam saatlerinde mavi ışık almanın olumsuz etkileri anlaşılıyor. Mavi ışığa özellikle bilgisayar ekranları ve cep telefonları aracılığı ile geceleri çok fazla insan maruz kalıyor.

Ekip lideri Tone Henriksen, “Değişimin büyüklüğü ve olumlu yöndeki gelişimin çabukluğu karşısında çok şaşırdım.” diyor. Her ne kadar bunun kesin bir tedavi aracı olabileceğini söylemek için erken olsa da, heyecanlanmakta haksız sayılmaz. Hiçbir ilaç tedavisi ile elde edilemeyen hızda bir değişim, belki bu sayede başarılabilir.

Bergen ekibinin bu çalışmasında, mavi ışığın tetiklediği biyolojik mekanizmaya ilişkin herhangi bir inceleme yapılmadı. Ancak önceki çalışmalardan bilindiği kadarıyla, mavi ışığı kesmenin en önemli etkisi uykusuzluk sorununu azaltmasından kaynaklanıyor. Bu sayede mental sağlık olumlu yönde değişebiliyor.

Geçtiğimiz yıllarda mavi ışığın gözde bulunan özel bir reseptör hücre ile algılandığı anlaşılmıştı. Bu hücreler sadece mavi ışığa duyarlı oluyor ve doğrudan hipotalamus ile bağlantı halindeler. İşte biyolojik saatin bulunduğu yer de tam orası; yani hipotalamus. Uyku düzeni ve metabolizma düzenlemelerinde büyük rol oynuyor. Kehribar rengi gözlükler işe yarıyor; çünkü mavi ışığı keserek beyne etrafın karanlık olduğunu söylemiş oluyorlar.  Böylece beyindeki epifiz bezi melatonin üretebiliyor ve kişinin uykusu geliyor.

Aslında bu çalışma kehribar rengi gözlüklerin bipolar bozukluk üzerinde olumlu etki yaptığının ilk kanıtı değil. 2009 yılında Oregon’da bulunan Samaritan Sağlık Hizmetleri’nden psikiyatrist James Phelps ve çalışma arkadaşları, uykusuzluk çekmesi beklenen 20 bipolar hastanın, geceleri bu gözlükleri taktıklarında olumlu etkiler aldıklarını saptamışlardı.

 


Kaynak:

  • Bilimfili
  • Science Alert, “Study shows amber-tinted glasses can reduce manic symptoms in just 3 days”
    < http://www.sciencealert.com/study-shows-amber-tinted-glasses-can-reduce-manic-symptoms-in-just-3-days >

İlgili Makaleler:

  • Bipolar Disorders, “Blue-blocking glasses as additive treatment for mania: a randomized placebo-controlled trial”
    < http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/bdi.12390/abstract >
  • Burkhart K, Phelps JR Amber lenses to block blue light and improve sleep: a randomized trial. Chronobiol Int. 2009 Dec;26(8):1602-12. doi: 10.3109/07420520903523719.

Diyet Yağlarının Beyin Fonksiyonu ve Kilo Düzenlemesi Üzerindeki Etkisi

 Son araştırmalar, özellikle de Viggiano ve arkadaşları (2016) tarafından Frontiers in Cellular Neuroscience dergisinde yayınlanan çalışma, diyetimizdeki yağ türlerinin sadece fiziksel sağlığımızı değil, aynı zamanda beyin fonksiyonlarını, özellikle de açlık kontrolü ve metabolik düzenleme ile ilgili olanları nasıl etkileyebileceğine ışık tutmaktadır. Çalışma özellikle doymuş yağlar (domuz yağı) ve omega-3 çoklu doymamış yağlar (balık yağı) bakımından zenginleştirilmiş diyetlerin açlık ve metabolizmanın düzenlenmesinden sorumlu beyin bölgesi olan hipotalamus üzerindeki etkilerini karşılaştırmaktadır.

Doymuş Yağlar ve Hipotalamik Disfonksiyon

Domuz yağı, margarin ve kızarmış gıdalarda yaygın olarak bulunan doymuş yağlar, hipotalamusta inflamasyon ve oksidatif stres ile ilişkilendirilmiştir. Hipotalamus, beslenme durumunun algılanmasında ve gıda alımı ve vücut ağırlığı da dahil olmak üzere enerji dengesinin düzenlenmesinde kritik bir rol oynamaktadır. Yüksek düzeyde doymuş yağa maruz kaldıklarında, hipotalamik nöronlar oksidatif hasara karşı savunmasız hale gelir ve bu da bu hayati işlevleri düzenleme yeteneklerini bozar. Buna öncelikle, özellikle metabolik inflamasyonun kilit bir düzenleyicisi olan IKKβ/NF-κB’yi içeren inflamatuar sinyal yolakları aracılık eder.

Aşırı doymuş yağ alımının tetiklediği enflamatuar yanıt, beynin gıda tüketimini kontrol etme yeteneğini bozarak aşırı yemeye yol açar ve obezitenin gelişimine katkıda bulunur. Aslında araştırmalar, doymuş yağ oranı yüksek diyetlerin açlık kontrolü ile ilgili bilişsel eksikliklere yol açabileceğini göstermiştir, çünkü beyin ne zaman yemeyi bırakacağını bildirme yeteneğini kaybeder. Doymuş yağların, vücut hücrelerinin insüline karşı daha az duyarlı hale geldiği ve açlık düzenlemesini daha da bozduğu bir durum olan insülin direncini teşvik ettiği gerçeği ile bu durum daha da karmaşıklaşmaktadır.

Omega-3 Yağları ve Nöroproteksiyon

Buna karşılık, omega-3 çoklu doymamış yağ asitleri (PUFA’lar), özellikle dokosaheksaenoik asit (DHA) ve eikosapentaenoik asit (EPA) gibi balık yağlarında bulunanlar, beyin üzerinde dikkate değer koruyucu etkiler göstermiştir. Bu yağ asitleri anti-enflamatuar özellikleri ve oksidatif stresi azaltma yetenekleriyle bilinmektedir. Araştırmacılar, sıçanlar balık yağıyla zenginleştirilmiş yüksek yağlı bir diyetle beslendiğinde, doymuş yağ oranı yüksek bir diyetle beslenenlere kıyasla hipotalamik enflamasyonda önemli bir azalma gözlemlemişlerdir.

Omega-3 yağ asitleri, vücuttaki enerji dengesini düzenlemeye yardımcı olan önemli bir enzim olan AMP ile aktive olan protein kinazın (AMPK) aktivasyonunda da önemli bir rol oynar. AMPK aktivasyonu hücresel enerji homeostazını korumak için gereklidir ve beyindeki enflamatuar süreçleri inhibe ettiği gösterilmiştir. Hipotalamusta AMPK, vücut ağırlığı ve glikoz metabolizmasının kontrolünde kritik öneme sahip leptin ve insülin gibi hormonal sinyallere yanıt vererek gıda alımını düzenler.

Yağ hücreleri tarafından üretilen bir hormon olan leptin, tipik olarak hipotalamusta AMPK aktivitesini inhibe ederek açlığı bastırırken, insülin de beynin diğer bölgelerinde benzer bir etkiye sahiptir. Bununla birlikte, doymuş yağlar açısından zengin yüksek yağlı bir diyette, beynin leptin ve insüline tepkisi azalır ve bu da iştah kontrolünün kaybına yol açar. Tersine, omega-3 açısından zengin diyetler beynin bu hormonlara karşı duyarlılığını geri kazanmaya yardımcı olarak gıda alımının düzenlenmesini iyileştirir ve aşırı kilo alımını önler.

Klinik Çıkarımlar ve Diyet Önerileri

Bu çalışmadan elde edilen bulgular, özellikle kilolarını kontrol etmeyi veya obeziteye bağlı bilişsel gerilemeyi önlemeyi amaçlayan bireyler için diyet önerileri üzerinde önemli etkilere sahiptir. Doymuş yağların omega-3 yağ asitleri ile değiştirilmesi, yüksek yağlı bir diyetin beyin ve vücut üzerindeki zararlı etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir. Araştırmacılar, omega-3 PUFA’lar açısından zengin olan balık yağlarının, özellikle beyin fonksiyonlarını iyileştirmek ve metabolik sağlığı korumak isteyenler için sağlıklı bir diyetin önemli bir bileşeni olması gerektiğini öne sürüyorlar.

Bu araştırmadan çıkarılacak daha geniş anlam, tüm yağların eşit yaratılmadığıdır. Yağlar diyetin önemli bir parçası olmakla birlikte, kaynakları ve türleri vücut ve beyin üzerindeki etkilerini belirlemede kritik bir rol oynamaktadır. Doymamış yağlar, özellikle de omega-3’ler açısından zengin bir diyet, daha iyi beyin sağlığını destekler, iltihaplanmayı azaltır ve vücudun gıda alımını düzenleme yeteneğini artırır. Öte yandan, doymuş yağ oranı yüksek diyetler yalnızca obezite gibi metabolik bozukluk riskini artırmakla kalmaz, aynı zamanda açlık ve toklukla ilgili bilişsel işlevleri de bozar.

Sonuç

Viggiano ve arkadaşları tarafından yapılan çalışma, beyin sağlığının ve metabolik fonksiyonun korunmasında diyet seçimlerinin önemini vurgulamaktadır. Balık yağı içeren diyetler gibi omega-3 açısından zengin diyetlerin doymuş yağların neden olduğu enflamatuar hasarı önleyebileceğine ve sağlıklı hipotalamik fonksiyonu destekleyebileceğine dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Bu bulgular, hem fiziksel hem de bilişsel refah için diyetlerini optimize etmek isteyenler için değerli bilgiler sunmaktadır.

Referanslar

Viggiano, E., Mollica, M. P., Lionetti, L., Cavaliere, G., Trinchese, G., Filippo, C. D., et al. (2016). Effects of a High-Fat Diet Enriched in Lard or in Fish Oil on the Hypothalamic Amp-Activated Protein Kinase and Inflammatory Mediators. Frontiers in Cellular Neuroscience, 10, 150. DOI: 10.3389/fncel.2016.00150.

Oksijen ve Beyin

Beyin vücut kütlesinin yalnızca %2′ sini oluşturur ancak kan dolaşımına giren oksijenin %20’sini tek başına kullanır.
Bu sebeple, beynimiz oksijen yetmezliğine son derece duyarlıdır. Her ne kadar kısa süreli oksijen yetmezliklerine direnebilse de, mümkün olduğunca sürekli ve düzenli nefes almanız gerekmektedir. Dolayısıyla, nefes alabildiğiniz her saniye, doyasıya nefes alın ve beyninizin oksijenini kısmayın.
Oksijen ve beyin ilişkisiyle ilgili birçok ilginç bilgi verilebilir. Bazılarına değinmemiz gerekirse:
Guinness Rekorlar Kitabı’na göre, en uzun istemli nefes tutan erkek, Tom Sietas isimli Almandır ve tam 22 dakika 22 saniye boyunca su altında, hareketsiz bir şekildeyken nefesini tutmuştur (statik nefessizlik). Sietas’ın akciğer hacminin normal bir insandan %20 daha geniş olduğu bilinmektedir (bu, tür içi varyasyona güzel bir örnektir). Sietas, bu süresine rahatlıkla 10 dakika daha ekleyebileceğini iddia etmektedir.
Bu size şaşırtıcı mı geldi? Daha iyisi doğada: Denizel memeliler de (özellikle yunuslar ve balinalar), yüzeye çıkıp, havadan nefes alıp, sonra tekrar denize dalarlar ve dipte kaldıkları sürece bu nefesi tutarlar (çünkü onlar “balık” değil, “memeli”dirler). Balinalarda, bilinen nefes tutma rekoru 2 saattir! Araştırmacılar, bu sürenin 4 saate kadar çıkabileceğini düşünmektedirler. Üstelik bu canlılar, bu nefesi statik (durgun) olarak tutmamaktadırlar. Bu nefesi tutarken, avcılarından kaçmakta ve avlanmakta ve hatta çiftleşmektedirler. Bu kadar yoğun aktivite altında insanın birkaç dakikadan fazla nefesini tutması olanaksızdır.
2006 yılında Proceedings of the Undersea and Hyperbaric Medical Society dergisinde yayınlanan bir makaleye göre, 5 yıl boyunca, 1000 derin su dalgıcının beyni MRI ve SPECT ile incelenmiştir. MRI, bireylerin beyninde herhangi bir morfolojik bozulma tespit etmemiştir. Ancak SPECT analizi, ön ve yan loplarda metabolizma düşüklüğünü ortaya koymuştur.
Tabii ki bu uzun süreli nefes tutmalar, öncesinde oksijen ciğerlere çekildiği için yapılabilmektedir. Normalde, nefes alıp verirken, akciğerlere giren oksijenin sadece ufak bir kısmı tüketilmektedir, kalanı, karbondioksit ile birlikte atılır. Ancak nefes, ciğerlerde tutulduğu sürece, hapsolan oksijen bu 20 dakika boyunca tüketilebilir. Dolayısıyla, akciğer hacmi ve bunun ne kadarını doldurabildiğiniz, nefesi ne kadar uzun tutacağınızı belirler. Yani nefesini tutanların beyni oksijensiz kalmamaktadır, sadece nefes almamaktadırlar. Çünkü eğer ki beyin gerçekten oksijensiz kalırsa (apne durumu) ilk 2 dakika içerisinde beyin hücreleri geri dönüşü olan hasarlar almaya başlar, 3 dakikadan sonra beyin hücreleri kalıcı olarak hasar görmeye ve ölmeye başlar, 5 dakikadan sonra ise beyin hücreleri kitleler halinde ölür. Dolayısıyla “nefes tutmak” ile “nefessiz kalmak” arasında devasa bir fark vardır.
Son olarak… Neden nefesimizi ölene kadar tutamayız? Bunun sebebi, nefes alıp vermediğimiz sürece, kanımızdaki asidik bir kimyasal olan karbondioksit değerlerinin artması, dolayısıyla pH değerinin düşmesidir. pH değeri azaldıkça (yani kanınız asitleştikçe) beyin her an uyarılır. Sonunda, belli bir değeri aştığı anda, beynin medulla bölgesinden nefes almamızı sağlayan organlar (diyafram, akciğerler, vs.) istemsiz olarak uyarılır ve birey, nefes almaya zorlanır. Bu yüzden, nefesinizi istemli olarak tutarak ölemezsiniz.
Umarız faydalı olmuştur.
 

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  1. TIME Dergisi
  2. M.J. Frumin, R.M. Epstein and G. Cohen (November–December 1959). “Apneic oxygenation in man”. Anesthesiology 20 (6): 789–798. doi:10.1097/00000542-195911000-00007. PMID 13825447

Güncellenen Beyin Haritasında 100 Yeni Bölge Keşfedildi

Güncellenen Beyin Haritasında 100 Yeni Bölge Keşfedildi

1900’lü yılların başında nöronları ve sinaptik bağlantıları kara kalem ile resmeden Santiago Ramon y Cajal’ın yanı sıra bu alanda anılması gereken isimlerden birisi de aynı yıllarda insan beyin kabuğunun (korteks) bilinen ilk diyagramlarını çizen Korbinian Brodmann’dır. Brodmann bu çizimlerini mikroskop altında görebildiği kadarıyla, korteksteki hücresel mimari farklılıklarına dayanarak gerçekleştirmiş ve o günden bu yana nöroanatomistlere esin kaynağı olmuştur.

100 yılı aşkın süredir temel anlamda bu diyagramlara bağlı olarak çalışan en azından dayanak olarak kullanan bilimciler, son yıllarda artan fMRI çalışmaları ve gelişen teknoloji ile daha detaylı incelenen beyin ve korteksin yeni haritasını çıkarttı.

Kafa karışıklığına mahal vermemek için şunu söylemekte de fayda var ki, elbette bilimciler her geçen gün güncellenen literatüre göre araştırmalarını yönetmekte ve güncellenen beyin modellerine dayanarak incelemelerini gerçekleştirmekteydi.

Şimdi ise İngiltere, Amerika ve Hollanda’dan araştırmacıların oluşturduğu uluslararası bir araştırma ekibi tarafından bahsi geçen vadesi çoktan geçmiş diyagramlar, İnsan Konektom Projesi (Human Connectome Project*) verilerine dayanarak güncellendi. Beynin üst kısmını oluşturan engebeli, kıvrımlı ve dil, duyusal ve motor işlemleme, sebep-sonuç ilişkisi kurma gibi görevleri ve daha nicelerini yürüten korteksi haritalamak üzere bugüne kadar bulunulan girişimler, ya tek bir bölge veya fonksiyona odaklandığı için ya da örnek grubu küçük olduğu için başarısız olmuş ve ileri gidememiştir.

Araştırmacılar yüksek detaylı bir harita oluşturabilmek için, dört yapı ve fonksiyon parametresinin ölçümü üzerinde durdu. Bunların içinde, beyin kabuğu kalınlığı (ve kalınlıktaki bölgelere göre değişimler), kıvrım sayısı ve belirli testler sırasında fMRI (functional magnetic resonance imaging) ile alınan tarama görüntülerine dayanarak elde edilen, korteks bölgelerinin bilinen işlevleri gibi veriler bulunuyor.

210 sağlıklı yetişkin bireyden alınan verilere uyarlanan öğrenebilir algoritma ile farklı bölgelerin kendilerine has özellikleri yani bir anlamda parmak izleri tespit edildi. Program bu farklı izlere bakarak bölgeleri birbirinden ayırmayı ve 180 ayrı bölgenin varlığını göstermeyi başardı.

Nature dergisinde yayımlanan bu çığır açıcı çalışmanın en ilginç yanı ise şu: tespit edilen bölgelerden 100 tanesi daha önce tanımlanmış değildi. Bu sebepten ötürü şimdi de yapılan haritayı daha keskin sınırlar ile çizmeyi ve bölgelerin daha alt katmanlar ile ilişkilerinin anlaşılmasına çalışacak olan araştırmacılar; elde edilen verilerle beynimizin ve beyin bölgelerimizin evrimini ve de diğer primatlar ile hem davranışsal hem morfolojik hem de fizyolojik farklarımızın daha iyi biçimde ortaya konulabileceğini öne sürüyor.

Bununlu birlikte, beyin cerrahlarının işini kolaylaştıracak detaylı üç boyutlu haritaların oluşturulabileceği ve ön cerrahi müdahalelerin bu yapılar üzerinden gerçekleştirilebileceği düşünülüyor.

*Bu proje, beynin yapılarını ve fonksiyonlarını haritalamak üzere yüzlerce insandan toplanan veriler ile dijital ortama aktarılan çok büyük ölçekli bir konektom projesidir. Konektom ise beyindeki tüm sinirlerin ve sinirlerin oluşturduğu fonksiyonel bölgelerin birbirleri ile kurduğu bağları açıklayan terimdir.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Emily Underwood, Updated human brain map reveals nearly 100 new regions, 20 Temmuz 2016, www.sciencemag.org/news/2016/07/updated-human-brain-map-reveals-nearly-100-new-regions

Referans : Matthew F. Glasser, Timothy S. Coalson, Emma C. Robinson, Carl D. Hacker, John Harwell, Essa Yacoub, Kamil Ugurbil, Jesper Andersson, Christian F. Beckmann, Mark Jenkinson, Stephen M. Smith & David C. Van Essen A multi-modal parcellation of human cerebral cortex Nature (2016) doi:10.1038/nature18933 Received 12 November 2015 Accepted 15 June 2016 Published online 20 July 2016

Sinir Sistemimiz Davranışlarımızı Kontrol Ederken; Diktatörlüğü mü, Oligarşiyi mi, Yoksa Demokrasiyi mi İşletiyor?

Sinir Sistemimiz Davranışlarımızı Kontrol Ederken; Diktatörlüğü mü, Oligarşiyi mi, Yoksa Demokrasiyi mi İşletiyor?

Beynimizin ve nöronlarımızın mimarisi bireysel davranış seçimlerimizi belirlerken nasıl bir sistem işletiyor? Bilim insanları uzun bir süredir sinir sistemimizin karar verme sürecimizi nasıl organize ettiğini açıklamak için devlet metaforunu kullanıyorlar. Peki bu süreçte demokrasiyi mi işletiyoruz, yoksa diktatörlüğü mü? Ya da ülkemizde olduğu gibi oligarşik güçlerin çoğunlukla uyum içerisinde olduğu ancak zaman zaman çelişkiye düşüp kontrolü kendi lehine çevirmek için birbiriyle savaşa girdiği oligarşik bir yönetimi mi?

1890 yılında psikolog William James; hepimizin içinde “bilincimizin bağlı olduğu bir merkez ya da –tek güç– bir sinir hücresi var” olduğunu ileri sürdü. Fakat 1941 yılında Nobel ödüllü fizyolog Sir Charles Sherrington; bu tek gücün [sinir hücresinin] hüküm sürdüğü fikrine karşı çıkarak; sinir sisteminin içerisinde milyonlarca hücrenin katılımını içeren bir demokrasi olduğunu ileri sürdü.

Peki Kim Haklı?

Etik sebeplerden kaynaklı, sağlıklı insanların beyinlerindeki tek hücre gözlemlerini nadiren doğru buluyoruz. Fakat, insan dışındaki diğer birçok hayvanın beynindeki hücresel mekanizmayı ortaya çıkarmak mümkün. University of Oklahoma’dan nörobiyolog Ari Berkowitz; Governing Behavior (Hükmeden Davranış) isimli kitabında, sinir sistemimizdeki karar verme sürecinin diktatörlükten, oligarşiye, demokrasiye kadar çeşitli yapıları işlettiğini ortaya koyan deneylerden bashediyor.

Nöral Diktatörlük

Society for Neuroscience: Herberholz, J., Antonsen, B. L., and Edwards, D. H., Journal of Neuroscience 22: 9078–9085, copyright, 2002

Lateral dev nöron (kırmızı), duyu nöronları (yeşil)/Society for Neuroscience: Herberholz, J., Antonsen, B. L., and Edwards, D. H., Journal of Neuroscience 22: 9078–9085, copyright, 2002

Bazı davranışlar için, tek bir sinir hücresi, mesaj göndermek için kullandığı elektriksel sinyaller aracılığıyla bütün bir hareket setini tetikleyerek bir diktatör gibi davranır. Nörobiyologlar bu sinyalleri; aksiyon potansiyelleri ya da elektrostimülüs olarak isimlendirir. Tatlı su ıstakozunun (kerevit) kuyruğuna dokunma örneğini ele alalım;lateral dev nöronda bulunan tek bir elektrotimülüs, hayvanı tehlikeden uzaklaştıran yukarıya doğru bir sıçrama hareketini ortaya çıkarır. Bu hareketler dokunma saniyesinin yaklaşık yüzde birlik bir zamanında gerçekleşir.

Benzer şekilde, balık beyninde bulunan büyük Mauthner nöronundaki tek bir elektrotimülüs balığın tehlikeden kaçmasına sebep olan hızlı bir dönüş hareketini ortaya çıkarır. (Bu durum bir omurgalıda doğrulanan tek “komuta nöronu” örneğidir.)

Bu diktatör nöronlarının her biri genellikle büyüktür, özellikle de elektrotimülüsleri uzak mesafelere taşıyan uzun aksonları vardır. Her diktatör nöronu hiyerarşinin tepesinde bulunur ve birçok duyu nöronundan gelen sinyalleri birleştirerek emirleri kas kasılmalarına da sebep olan bir dizi “itaatkâr” nörona iletir.

Bu tarz bir hücresel diktatörlük özellikle de omurgalılarda genellikle kaçma hareketlerinden sorumludur. Bunun yanısıra cırcır böceğinin cıvıldamasını da içeren diğer birçok hareketin de kontrolünden sorumludur.

tatli-su-istakozu-kuyruk-sicramasi-bilimfilicom

Tatlı su ıstakozu diktatör nöronu sayesinde kaçabiliyor. Her fotoğraf saniyenin onda birinde  çekildi. / Jens Herberholz and Abigail Schadegg, University of Maryland, College Park

Nöronal Oligarşi

Fakat ne var ki; bu diktatör hücreler hikâyenin tamamı değildir. Tatlı su ıstakozu kuyruk sıçramasını bir başka şekilde daha gerçekleştirebilir. Bunu da bir dizi küçük nöronun bir oligarşi gibi birlikte çalışmasıyla yapar.

Bu “devasa olmayan” kaçışlar, büyük nöronlar tarafından tetiklenen kaçışlara çok benzerdir, fakat görece biraz daha geç ve ayrıntılı gerçekleşir. Böylece, bir tatlı su ıstakozu tehlikede olduğunu fark ettiğinde, cevap için biraz daha uzun süre geçer ve diktatörlük yerine oligarşiyi kullanır.

Benzer şekilde, balığın Mauthner nöronu zarar görse bile, hayvan tehlikeli durumlardan kaçabiliyor. Balık aynı kaçış hareketini; görece daha geç tepkiye sebep olsa da bir dizi küçük nöronu kullanarak da gerçekleştirir.

Bu dolambaçlılık mantıklı olabilir, çünkü tek bir nöronun desteksiz bir kararına güvenerek avcıdan kaçmak oldukça risklidir. Şöyle ki; bu nörondaki bir fonksiyon kaybı ya da yaralanma daha sonrası için yaşamsal bir tehlikeye sebep olabilir. İşte tam bu noktada da evrime bir kez daha “teşekkür” etmek gerekiyor, çünkü evrim kaçış için birden fazla yol sağlamıştır.

Nöronal oligarşiler aynı zamanda da; örneğin insan yüzünü tanırken olduğunda gibi üst-seviye algılarımıza aracılık edebilir.

Demokrasi

Diğer birçok davranış için, sinir sistemimiz, Sherrington’ın söylediği “milyonlarca hücrenin katılımının olduğu bir demokrasi”aracılığıyla kararlar alır.

Örneğin, bir maymun kolunu uzattığında, beyninin motor korteksindeki birçok nöron elektrotimülüs oluşturur. Her nöron birçok doğrultuda hareket için elektrotimülüs oluşturur, fakat her birinin de belirli bir yönü vardır. Araştırmacılar, her nöronun bütün ulaşma hareketlerine bazı açılardan katkıda bulunduğunu, fakat çoğunluğun elektrotimülüsünün daha fazla katkıda bulunduğunu ileri sürüyorlar. Bu durumu ortaya çıkarmak için de birçok nöronu gözlemlediler ve biraz matematiksel işlem uyguladılar.

Maymun bir şeye ulaşmaya çalıştığında nöron elektrotimülüsünü gösteren vektör diagramı. / American Association for the Advancement of Science: Georgopoulos, A. P., Schwartz, A. B., and Kettner, R. E., Science 233: 1416-1419, copyright, 1986

Maymun bir şeye ulaşmaya çalıştığında nöron elektrotimülüsünü gösteren vektör diagramı. / American Association for the Advancement of Science: Georgopoulos, A. P., Schwartz, A. B., and Kettner, R. E., Science 233: 1416-1419, copyright, 1986

Ekip, maymun çeşitli hedeflere uzanmaya çalıştığında çeşitli nöronlardakielektrotimülüs hızını hesapladılar. Sonrasında, tek bir hedef için, her nöronu bir vektör olarak gösterimlediler. Vektörün açısı, nöronun ulaşım yönünü temsil ederken,uzunluğu ise bu belirli hedef için elektrotimülüsün bağıl hızını temsil ediyor. Matematiksel hesaplamalar ile bu etkileri topladılar (ağırlıklı vektör ortalaması) ve nöronun gönderdiği bütün mesajlardan hatasız bir hareket çıktısını tahmin ettiler.

Bu durum, bazı nöronların diğerlerinden daha baskın çıktığı nöronal bir seçime benziyor. Görselde bir öneğini görebilirsiniz. Soluk mavi çizgiler tekil nöronların oylarının hareketini temsil ediyor. Turuncu çizgi (populasyon vektörü) vektörlerin toplam yönünü temsil ediyor. Sarı çizgi ise gerçek hareket yönünü temsil ediyor ve populasyon vektörüyle hemen hemen aynı yönde. Araştırmacılar buna populasyon kodlaması ismini veriyorlar.

Bazı hayvanlar ve davranışlar için, sinir sisteminin demokrasi versiyonunu test etmek mümkündür. Örneğin, maymunlar (ve insanlar) göz seğirmesi hareketi yaparlar. Göz seğirmesi hareketleri, beyinde üst kolikulus isimli bir bölgede bulunan nöronlar tarafından tetiklenir.

Tıpkı yukarıdaki maymunun ulaşma örneğindeki gibi, bu nöronların hepsi elektrotimülüs ile çok geniş bir yelpazede göz seğirmesine sebep olur ancak çoğunluğun yönü ve mesafesi geçerli olur. Eğer üst kolikulusun bir parçası anestezilenirse –bazı nöronların “oy pusulalarını” yakmak ya da çalmak gibi— bütün göz seğirmelerinin yönü ve mesafesi değiştirilebilir, işte bu noktada da azınlığın tercihi ön plana çıkabilir. Buna da birçok “demokrasi” de olduğu gibi seçime hile karışması diyebiliriz.

Tek-hücre manipülasyonu, sülüklerin seçimlerinde de geçerlidir. Sülükler, vücutlarını derilerine yapılan bir dokunuştan uzaklaştırmak için başka yöne çevirirler. Bu hareket küçük sayıdaki nöronun kolektif etkisinden kaynaklanır. Bazı nöronlar ortaya çıkan davranışa oy verirler, bazıları da aksi bir davranışa oy verirler, fakat oy üstünlüğü olan taraf kazanır.

suluk-secim-hareketi-bilimfilicom

Sülük “seçim” hareketi. Soldaki: Araştırmacılar hayvanın derisine ok işaretinin gösterdiği yerden dokundular. Her düz çizgi bir denemede sülüğün bu dokunuşta ne tarafa yöneldiğini gösteriyor. Ortadaki: Farklı bir duyu nöronuna elektriksel uyarım verilmesi sülüğün farklı bir yöne yöneldiğini gösteriyor. Sağdaki: Sülük hem dokunuşla hem de elektriksel uyarımla eş zamanlı uyarılıyor ve sülüğün orta yöne yöneldiğini gösteriyor. / Reprinted by permission from Macmillan Publishers Ltd: J. E. Lewis and W. B. Kristan, Nature 391: 76-79, copyright 1998

Eğer sülüğün baş kısmına dokunulursa, sülük bu dokunuştan uzaklaşma eğilimi gösterir. Eğer normalde alt kısımlara yapılan bir dokunuşa cevap veren nöron elektriksel olarak uyarılırsa, sülük zıt yönde bir yönelim gösterme eğilimindedir. Eğer bu dokunuşve elektriksel uyarım eş zamanlı yapılırsa, sülük orta yola doğru eğilim gösterir.

Bu çıktı her tekil dokunuş için optimal değildir, fakat yine de seçim sonucu iki uç arasındaki bir uzlaşma türüdür. Tıpkı bir partinin bir başka parti ile koalisyon kurarak, asgari müştereklerde bir araya gelmesi gibi.
Nöronal demokrasinin sayısız örneği gösterilebilir. Demokrasiler, cırcır böceklerinden, meyve sineklerinden insanlara kadar ne gördüğümüzü, duyduğumuzu ve kokladığımızı belirler.Örneğin, fizikçi Tomas Young’ın 1802 yılında ileri sürdüğü gibi; renkleri, ışığın farklı dalga boylarına tepki veren üç çeşit fotoreseptörün orantılı oylaması sonucu algılamamız gibi. Nöronal demokrasilerin bir avantajı; tek bir nöron elektrotimülüsüne bağlamak yerine, birden fazla nörona bağlanan algılar ve hareketler aslında kesinlik kazanırlar. Öte yandan, eğer bazı nöronlar zarar görürse, geride açığı kapatacak birçok nöron vardır.

Sonuç olarak, ülkelerin aksine, sinir sistemimiz birden fazla yönetim biçimini eş zamanlı olarak işletebilir. Nöral bir diktatörlük, bir oligarşiyle ya da demokrasiyle birlikte çalışabilir. Öte yandan biyolojik temelde, hayatta kalabilme ve üreme olasılığını artıran davranışsal sonuçlar için tek bir yönetime ihtiyaç olmayabilir.


Kaynaklar:

Bilimfili

– The Editors of Encyclopædia Britannica, “Action Potential.” https://global.britannica.com/science/action-potential (Reached on 2016, July 22)
– Berkowitz, A. “Is your nervous system a democracy or a dictatorship when controlling your behavior?” https://theconversation.com/is-your-nervous-system-a-democracy-or-a-dictatorship-when-controlling-your-behavior-61888 (Access on 2016, July 22)
–  Schrameck, Joan E. “Crayfish swimming: alternating motor output and giant fiber activity.” Science 169, no. 3946 (1970): 698-700.
– Eaton, Robert C., William A. Lavender, and Chris M. Wieland. “Alternative neural pathways initiate fast-start responses following lesions of the Mauthner neuron in goldfish.Journal of comparative physiology 145, no. 4 (1982): 485-496.
– Quiroga, R. Quian, Leila Reddy, Gabriel Kreiman, Christof Koch, and Itzhak Fried. “Invariant visual representation by single neurons in the human brain.Nature 435, no. 7045 (2005): 1102-1107.
– Georgopoulos, Apostolos P., Andrew B. Schwartz, and Ronald E. Kettner. “Neuronal population coding of movement direction.Science 233, no. 4771 (1986): 1416-1419.
– Sparks, David L., Richard Holland, and Barton L. Guthrie. “Size and distribution of movement fields in the monkey superior colliculus.Brain research 113, no. 1 (1976): 21-34.
– Sparks, D. “Population coding of saccadic eye movements by neurons in the superior colliculus.Nature 332 (1988): 357-360.
– Young, Thomas. “The Bakerian lecture: On the theory of light and colours.Philosophical transactions of the Royal Society of London 92 (1802): 12-48.