Sigarayı Bırakmaya Hazırlanırken Beynin Yapısı Değişiyor

Geçtiğimiz aylarda Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapılan bir araştırmada, sigarayı bırakabilen tiryakilerin bu başarılarında beyin donanımlarının payı olabileceği anlaşıldı. Sonuçları Neuropsychopharmacology dergisinde yayımlanan bir makale ile paylaşılan çalışmadan elde edilen bulgulara göre, sigarayı bırakmaya çalışıp bırakamayanlara kıyasla, bırakabilen kişilerin beyinlerindeki belli bölgeler arası bağlantıların daha yoğun olduğu saptandı.

Araştırmacılar 85 kişinin sigarayı bırakma çabasına girmeden 1 ay önce çekilmiş MR görüntülerini inceledi. Katılımcıların tümü sigarayı bıraktı ve ekip tarafından süreç 10 hafta boyunca takip edildi. 41 katılımcı tekrar sigaraya başladı. Kesin olarak sigarayı bırakan diğer 44 kişinin beyin taramalarını inceleyen bilimciler, bu kişilerin sigarayı bırakmadan önce ortak bir noktalarının olduğunu fark etti: İstek ve arzuların bölgesi olan insula ile dokunma duyusu ve hareket kontrol merkezi olan somatosensoriyel korteks arasındaki eşzamanlılık (koordineli etkinlik) daha iyi durumdaydı.

“Basitçe anlatmak gerekirse, insula beynin diğer bölümlerine mesaj gönderiyor ve bunun ardından bir sigara alıp almamak konusunda karar veriliyor,” diyor makalenin baş yazarı Dr.Merideth Addicott. Serebral korteksteki büyük bir bölge olan insula, pek çok sigara bırakma araştırmasına konu olmuş ve tiryakilerin canı sigara istediğinde, beynin bu bölgesinin aktifleştiği keşfedilmiştir. Ayrıca insula bölgesi hasarlanan tiryakilerin de birdenbire sigaraya ilgilerini yitirdikleri gözlemlenmiştir.

“Sigara tiryakiliğinde insula’nın kilit yapı olduğu ve özellikle insula’nın işlevini düzenleyen sigara bıraktırma araçları geliştirmek gerektiği konusunda görüş birliği var. Peki ama insula’yı nasıl ve kim üzerinde düzenleyebilliriz? Elimizdeki veri bu iki açıdan bazı kanıtlar sunuyor ve insula ile somatosensoriyel korteks arası bağlantıyı hedef almanın iyi bir strateji olabileceğine işaret ediyor,” diyor ekipten Dr.Joseph McClernon.

Depresyon tedavisinde kullanılan sinirsel geri bildirim ve kafatasından manyetik uyarma teknikleri, beyin etkinliğini düzenleyen yöntemler arasında bulunuyor. Bu çalışmada elde edilen bulgular sayesinde araştırmacılar artık incelemeyi nerede yoğunlaştıracaklarını biliyor. “Plan elimizde,” diyor McClernon. “Eğer tiryakilerde bu iki beyin bölgesi arasındaki iletişimi artırabilirsek, sigarayı bırakmayı başarabilenlerinkine benzetebilirsek, iyi bir başlangıç olabilir. Ayrıca bu iki bölge arası bağlantıların tam olarak nasıl başarı olasılığını yükselttiğini de anlamamız gerek.”

150513093356_1_900x600
Grafikte beyin etkiniği, katman katman görülüyor. Renklendirilmiş bölgeler insula’daki ortalama işlevsel bağlantıyı temsil ediyor. Üst sırada sigarayı başarıyla bırakan 44 kişinin ortalama bağlantıları, alt sırada ise bırakamayanların durumu görülüyor. Telif: Duke Medicine

Kaynak:

  • Bilimfili,
  • News Wise, “Brains of Smokers Who Quit Successfully Might Be Wired for Success”
    < http://www.newswise.com/articles/brains-of-smokers-who-quit-successfully-might-be-wired-for-success >

İlgili Makale: Merideth A Addicott, Maggie M Sweitzer, Brett Froeliger, Jed E Rose and Francis J McClernon Increased Functional Connectivity in an Insula-Based Network is Associated with Improved Smoking Cessation Outcomes Neuropsychopharmacology (21 April 2015) | doi:10.1038/npp.2015.114

Kapak Görsel: Shutterstock / PEPPERSMINT

Salı Günleri “Zaman Neden Yavaşlar”?

Birçoğumuzun Pazartesi Sendromu vardır, ancak kimse de çıkıp demiyor ki: “Bu Salı ne ayak yahu?” Tipik çalışma rutininin ikinci günü, birçoğumuz için gizemli bir biçimde zamanın neredeyse en yavaş aktığı gün… Bir önceki hafta sonu sanki asırlar önceymiş, bir sonraki haftasonuna ise sanki asırlar varmış gibi. Peki nasıl ve neden haftanın bu ikinci gününde zamanın neredeyse kaplumbağa hızında akıyor olduğu algısına kapılıyoruz?

Zaman algısı üzerine yapılan çalışmalar beynin; almış olabileceğiniz uyuşturucular, içerisinde bulunduğunuz duygular ve hatta zamana gösterdiğiniz dikkat miktarına bağlı olarak tuhaf bir biçimde zamanı esnetebildiğini ortaya koyuyor. Örneğin şizofreni gibi bazı nörolojik vakalarda, bilim insanları zaman algısının gerçekliği çarpıtır bir biçimde yolunu şaşırabildiğini ve hatta olayların mantıksal ilişkilerini kaybetmeye yol açabildiğini gösterdiler. Öte yandan geçtiğimiz yıl yapılan bir meta-analiz çalışması; depresyon hastalarının zamanı sağlıklı bireylere göre daha farklı algıladıklarını ortaya koymuştu.

Bu durumun sağlıklı beyinlerdeki en dramatik örneklerinden birisi de insanlar ölümle ya da ölüm ihtimaliyle burun buruna geldiğinde –örneğin; trafik kazası, paraşüt atlamaları ya da fiziksel çarpmalarda– ortaya çıkar. Elbette ki, bu ölüm-eşiği zaman bükülmesi özneldir ve dolayısıyla da ölçülebilmesi oldukça zordur. Fakat bilim insanları, denekleri korkutucu yeni durumlar içerisine sokarak bu vakaların gizemine ışık tutmaya çalışıyor. Örneğin, yapılan bir deneyde, ilk kez paraşütle atlama deneyimi yaşayan katılımcıların atlayış sürelerinin ne kadar sürdüğünü olduğundan fazla gösterme eğiliminde oldukları görüldü. Atlama öncesi ve atlama sırasındaki korku insanlara atlayışın daha uzun sürdüğü hissini veriyor.

Bu teori belki de haklı olabilir, hayatı-tehdit eden durumlarda, coşan duyularımız bizde yüksek bir ayrımsama duyarlılığı yaratır. Bu kavram alarm halinde olduğumuza işaret eder, dolayısıyla normal bir anda olduğundan daha fazla bilgiyi absorbe edebiliriz, dolayısıyla dünyayı slow-motion bir akışta (yavaş çekimde) görüyor gibi oluruz. Fakat sinirbilimci David Eagleman ve beraberindeki ekip arkadaşları ve onların Dallas’taki 31 metrelik bir binadan atlayan (bir ağ üzerine güvenle atladılar) cesur öğrencileri durumun böyle olmadığını ortaya koydu. Gönüllü atlayıcılar atlayışın “sonsuza kadar” sürdüğünü hissettiler ancak düşerken kol saatlerindeki bilgiyi okumada hiç de iyi bir beceri gösteremediler. Bir başka deyişle, gönüllülerin zaman çarpıtmaları retrospektif (geçmişle ilgili) bir ölçümden yani bir hafızadan daha fazlasıydı.

Fakat elinden geldiğince kötü olabilen Salı günleri yüksek bir yerden atlamak gibi değildir. Salı günleri yeterince sıkıcı ve duygusuzdur, dolayısıyla Salı günü için farklı bir hipoteze ihtiyacımız var.

Belki de bu fenomen için iş günleri ve hafta sonları arasındaki dengeye bakmamız gerekiyor. O halde beynimiz olaylara dair zaman damgalarını belirlemek için bağlamsal işaretleri nasıl kullanıyor? Delliler; benzer ya da aynı bağlam içerisinde gerçekleşen olaylara dair hafızaların zamanla birbirine yaklaştığını gösteriyor. Örneğin, bir partide gerçekleşen şeyler hafızanızda bir arada tutulurlar ve sonrasında bir takside gerçekleşmiş şeylerden ayrı olarak dururlar.

2014 yılında, New York University’den sinirbilimci Lila Davachi bu etkiyi laboratuvarda tekrarladı ve mental zaman tünelinde gruplanan olayları eşleştiren hipokampuste (beynin hafıza merkezi) gerçekleşen aktivite örgülerini belirledi. Bahar Gholipour isimli bir popüler bilim yazarı; benzer mekanizmanın “Salı Sendromunun” arkasında da var olup olamayacağını Davachi’ye sordu. Yani Pazartesi gününün programındaki ani bir değişiklik; zaman algımızı bozarak, Pazar gününe dair hafızalarımızı mental zaman tünelimizde daha da geriye itip bizde aradaki zamana ilişkin bir boşluk hissi mi bırakıyor?

Davachi’nin cevabı ise biraz belirsiz bir evet oldu. Şans eseri, Davachi de tam da bu durumu –olayların dizilimindeki bir değişimin zaman algımızı bozup bozmadığı ve hipokampusteki beyin aktivitesinin bu durumu nasıl takip ettiğini– araştıran bir deney yürütüyordu. Davachi’ye göre; hipokampal nöral aktivitede zamanla daha fazla değişim meydana geldiğinde, bu olayları daha uzun hissediyoruz. Dolayısıyla, Salı gününe dair sezgimiz bu verilere göre sürünceme şeklinde oluyor, en azından şimdilik. Fakat veriler başlangıç düzeyinde ve daha fazlasına ihtiyacımız var.

Öte yandan, Fransa’daki CEA/INSERM Cognitive Neuroimaging Unit’den sinirbilimci Virginie van Wassenhove;hafızaların zenginliği, yani hatırladığımız detay miktarı; Salı günlerinin yavaş aktığı algısı üzerinde role sahip bir başka etken olabileceğini söylüyor. Pazar günleri, genellikle dinlenme, sosyalleşme ve televizyon izleme gibi aktivitelerle geçer. Öte yandan iş günleri ise, toplantılar, e-mailler, yetiştirilmesi gereken işler gibi beynin işlemesi ve hafızada tutması gereken oldukça fazla bilginin bir tsunamisi şeklinde geçer. İş günlerinde meşgul olduğunuz şeylerin miktarı göz önüne alındığında, bu günlere dair anımsalarınız hafızada çok fazla yer kaplayan deyim yerindeyse fazla tanecikli olarak kodlanır. Bu da bir nevi, paraşütlü bir atlayışta olanın benzeridir ve günler ölçeğinde zaman algısına etki edebilir ve Pazartesileri ve Salıları beynimizde daha uzun günler haline getirebilir.

Salı günlerine dair şikayetimizin oldukça mantıklı olduğunu görmek rahatlatıcı. Fakat hayati fonksiyonlarımızın merkezi olan beynimizin mili-saniyelerine kadar zamanı takip etmesi gibi inanılmaz bir iş çıkardığını göz ardı edemeyiz. Yani beyninizi bir zaman makinesi gibi düşünebilirsiniz. Fonksiyonlarının temel yapısı oldukça dinamik olan beynin ihlal edemediğiniz spesifik zaman sabitleri vardır. Evet bugün Salı, şimdi saate bakın, ne kadar kaldı?


Kaynaklar:

Bilimfili

-Atakan, Zerrin, Paul Morrison, Matthijs G Bossong, Rocio Martin-Santos, and Jose A Crippa. “The effect of cannabis on perception of time: a critical review.” Current pharmaceutical design 18, no. 32 (2012): 4915-4922.
-Yamada, Yuki, and Takahiro Kawabe. “Emotion colors time perception unconsciously.” Consciousness and cognition 20, no. 4 (2011): 1835-1841.
-Block, Richard A., and Ronald P. Gruber. “Time perception, attention, and memory: a selective review.” Acta psychologica 149 (2014): 129-133.
-Campbell, Leah A., and Richard A. Bryant. “How time flies: a study of novice skydivers.” Behaviour research and therapy 45, no. 6 (2007): 1389-1392.
-Stetson, Chess, Matthew P. Fiesta, and David M. Eagleman. “Does time really slow down during a frightening event?.PLoS One 2, no. 12 (2007): e1295. http://dx.doi.org/10.1371/journal.pone.0001295
-Gholipour, B. “Why Does Time Seem to Slow Down on Tuesdays?ScienceofUs. http://nymag.com/scienceofus/2016/03/why-does-time-seem-to-slow-down-on-tuesdays.html
-Ezzyat, Youssef, and Lila Davachi. “Similarity breeds proximity: pattern similarity within and across contexts is related to later mnemonic judgments of temporal proximity.” Neuron 81, no. 5 (2014): 1179-1189. DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neuron.2014.01.042

Büyük ve Küçük Sayılar Beynin Farklı Yarıkürelerinde İşleniyor

Geçtiğimiz günlerde yapılan bir çalışmada, küçük sayıların beynin sağ yarıküresinde işleme alındığı, büyük sayıların ise sol yarıkürede işlendiği ortaya kondu. Imperial Kolej Londra bilimcileri tarafından yapılan araştırma, beynimizin sayılarla nasıl uğraştığı gizemine ilişkin yeni bir bakış açısı öneriyor. Sonuçları Cerebral Cortex dergisinde yayımlanan çalışmanın, beyin hasarı geçiren ve ayrıca diskalküli (matematiksel öğrenme güçlüğü) olan hastalar için rehabilitasyon teknikleri geliştirilmesine ileride yardım edebileceği düşünülüyor.

Beyin iki yarıküreden oluşur; beynin sağ tarafı bedenin sol tarafını, beynin sol tarafı da bedenin sağ tarafını kontrol eder. Genellikle yarıkürelerden biri diğerinden daha baskın olur. Örneğin yazarken sağ elini kullanan insanların sol beyinleri daha etkin olmaya eğilimlidir. Bundan önce yapılan çalışmalarda, beynin sayılar üzerinde çalışırken başvurduğu bölge genel hatlarıyla belirlenmişti: Fronto-parietal beyin kabuğu. Bu bölge yaklaşık olarak başın tepe noktasından kulak üstüne dek uzanır. Fakat bilimciler bu alanın tam olarak nasıl sayıları ele alıp işlediği konusunu açığa çıkarabilmiş değildi. Sadece felç geçiren ve beyinlerinin bir tarafı hasar gören hastalarla yapılan çalışmalarda, büyük ve küçük sayıları işlemek için beynin farklı taraflarının kullanıldığına ilişkin ipuçları elde edilmişti.

Imperial Kolej Tıp Fakültesi’nden makalenin başyazarı Dr.Qadeer Arshad şöyle anlatıyor: “Yeni çalışmamızda sağlıklı gönüllülerle çalıştık. Sol yarıkürenin büyük sayıları, sağ yarıkürenin ise küçük sayıları işlediğini bulduk. Yani örneğin saate bakıyorsanız, birden altıya kadar olan sayılar beynin sağ tarafında işlenirken, altıdan onikiye kadar olanlar sol tarafta işlenecektir.”

Tıbbi Araştırma Konseyi (İng. Medical Research Council) tarafından maddi destek sağlanan araştırmayı yaparken ekip geçici sürelerle, sağlıklı gönüllülerin beyinlerinin sağ veya sol taraflarını etkisizleştirmiş. Bunu karmaşık bir teknikle gerçekleştirmişler: Gönüllülerden yatay ya da dikey çizgi resmi gösteren bir gözlük takmaları istenmiş. Bu sırada, katılımcılar ısısal refleks testi (İng. caloric reflex test) adı verilen bir sınamaya tabi tutulmuş. Bu test genellikle kulak ve denge sorunlarının teşhisinde kullanılıyor ve kişinin kulağına soğuk veya sıcak su gönderilerek yapılıyor. Önceki çalışmalarda bu kombinasyonun beynin faklı bölgelerini etkinleştirdiği saptanmıştı.

Gönüllüler daha sonra sayı testlerine alınmış. Testlerden birinde verilen iki sayının (örneğin 22 ile 76’nın) arasındaki sayılardan tam ortada olan istenmiş. Gönüllünün beyninin sağ tarafı etkinleştirildiğinde küçük sayılarsöylediğini, sol tarafı etkinleştirildiğinde büyük sayılar söylediğini saptamışlar. Örneğin 50 ile 100 arasında tam ortada kalan sayı sorulduğunda, sağ taraf aktifken 75 yerine 65 dediğini, sol taraf aktifken de 75’ten büyük sayılar söylediğini görmüşler. Dr.Arshad sayının bulunduğu bağlamın da önemli olduğunu ekliyor. “Eğer kişi önce 50-100 arası sayılara, ardından da 80 sayısına bakarsa işlem muhtemelen sol yarıkürede yapılacaktır. Ancak eğer 50-300 arası sayılara bakıp sonra 80’e bakarsa, bu kez 80 küçük algılandığından sağda işlenecektir,” şeklinde açıklıyor.

Gönüllülerden bir saat çizmeleri istendiğinde, ekip beyinlerinin sağ tarafı etkinleştirilen katılımcıların 1 ile 6 arasındaki sayıları daha büyük ve belirgin çizdiklerini, sol tarafı etkinleştirilen katılımcıları ise 6 ile 12 arasındaki sayıları vurguladıklarını belirlemiş. Yukarıdaki görselde, gözleri kapalı halde (“baseline”), ısısal refleks testindeyken (“caloric-only”) ve çizgili gözlük takarken ısısal refleks testinde olan (“caloric+RIV”) gönüllülerin çizdikleri saatler görülüyor. Son durumda beynin sadece bir tarafı aktif durumda ve üst satırda sağ beyin, alt satırda ise sol beyin aktifken yapılmış çizimler var.

Dr.Arshad hemen her insanın beyninin bir tarafının, diğerine göre daha baskın olduğunu ve hangisinin olduğunu anlamak için kendilerini sayılar üzerinde sınayabileceklerini ifade ediyor. “Eğer biri sizden hemen 22 ile 46’nın tam ortasında kalan sayıyı söylemenizi isterse ve yanıtınız 34’ten büyük olursa, 31 yanıtını veren birine göre sol beyninizin daha baskın olduğunu düşünebilirsiniz. Bu oyunu farklı sayılarla birkaç kez yineleyerek, baskın beyin lobunuzun hangisi olduğu hakkında fikir yürütebilirsiniz,” diyor. Yaptıkları bu çalışmanın sayısal tanımlama konusunda beynin nasıl çalıştığını anlamaya yardımcı olacağını belirten Ashad, böylece sayılarla arası iyi olmayan insanlara yardımcı olabilmek için yeni yöntemler bulmayı umuyor.

 


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • EurekAlert, “Big and small numbers are processed in different sides of the brain”
    < http://www.eurekalert.org/pub_releases/2016-03/icl-bas030416.php >
  • Qadeer Arshad, Yuliya Nigmatullina, Ramil Nigmatullin, Paladd Asavarut, Usman Goga, Sarah Khan, Kaija Sander, Shuaib Siddiqui, R. E. Roberts, Roi Cohen Kadosh, Adolfo M. Bronstein and Paresh A. Malhotra Bidirectional Modulation of Numerical Magnitude Cereb. Cortex (2016) doi: 10.1093/cercor/bhv344 First published online: February 14, 2016

Algınızın Neredeyse Tamamını Sadece Beyniniz Oluşturuyor Olabilir Mi?

Algınızın neredeyse tamamı gerçekten de duyularınızla veri örnekleri topladığınız dış dünyanın sadece zihinsel bir simülasyonu olabilir mi? Bu durum Matrix-tarzı bir komplo teorisi değil ancak bazı bilim insanları durumun bu tarz bir şey olabileceğini söylüyorlar.

Bir başka deyişle, gerçeklik, gerçektir ancak gördüğünüz şey tamamen kafanızda oluşturulmuş olabilir.

Fakat, bizlerin sanal gerçeklik yaratan bir makineye sahip olduğumuz düşüncesine dair herkes aynı fikirde değil. Tartışmanın bir diğer tarafında ise, algımızın; gözlerimiz, kulaklarımız ve diğer duyu organlarımız aracılığıyla aldığımız bilgiye dayalı olduğunu söyleyen sinirbilimcileri de var ve beynin zihinsel yansımasının boşlukları dolduran bir işlevde olduğunu söylüyorlar.

Durum her ne olursa olsun, hemen hemen herkes hem duyusal bilginin hem de zihinsel modellemenin dış dünyayı nasıl algıladığımıza bir role sahip olduğu konusunda hemfikirdir. Dışarıda yürümeye başladığımızda, görerek, dokunarak ve duyarak; beynimiz, deneyimlerden öğrenir ve çevreyle olan etkileşimlerimize dair yargılar oluşturan modeller oluşturur.

Algımızın neredeyse %90’ının aslında zihinsel fabrikasyon ürünü olduğunu söyleyen Carnegie Mellon University’den sinirbilimi ve psikoloji yardımcı doçenti Timothy Verstynen’e göre; bu durum, duyularınızdan toplanan her tekil bilgiyi işleme sürecinden çok daha verimli bir yoldur. Dolayısıyla, alınan bir yığın bilginin hepsinin işlenmesinden ziyade, zihinsel simülasyon; belki de dış dünyanın değerlendirilmesinde oluşturulan modellemenin duyularınız vasıtasıyla doğru olup olmadığını kontrol etmenin daha önemli olabileceği yargısına dayandırılıyor.

Hayali Bir Ağırlık

Zihinsel simülasyon teorisi şu anlama geliyor; örneğin, bir nesneyi elinize aldığınızda, nesnenin hissetiğiniz ağırlığının büyük çoğunluğunun nesnenin gerçek ağırlığından ziyade beyniniz tarafından oluşturulan ağırlık olduğudur.

Bu düşünceyi destekleyen delillerin bazıları; nesnelerin beklentilerimize karşı koyan durumlar ortaya çıkardığıillüzyonlara dayanıyor. Örneğin bir boyut-ağırlık illüzyonundaki gibi: Aynı ağırlıklarda ancak farklı büyüklüklerde iki topu elimize alalım. Küçük topun muhtemelen büyük toptan daha ağır hissine kapılırız.

Çünkü beklentimiz şu yöndedir; küçük top daha hafif olmalıdır. Ancak elimize aldığımızda hissetiğimiz ile beklentimiz arasında bir uyuşmazlığın olduğunu görürüz ve bu durum da küçük topun daha ağır olduğu düşüncesini oluşturmamıza sebep olur.

Bu durum beklentilerimizin dış dünyayı nasıl algıladığımızı etkilediğini gösteriyor.  Eğer ki; yalnızca duyularımıza dayandırsaydık, boyut-ağırlık illüzyonu ortaya çıkmayacaktı.

Birkaç yıl önce, Verstynen ve ekip arkadaşları kazara yeni bir illüzyon (kişinin kuvvet algısının büyük oranda manipüle edilebildiği) keşfettiler. Ekip, bir sanal gerçeklik sistemi kullanarak, insanlara; kollarını görmedikleri ancak kollarının ve bir kütlenin sanal bir kopyasını gösterdikleri bir dizayn oluşturdular. Daha sonra katılımcılardan kütleyi diğer elleriyle kaldırmaları istendi. Katılımcılar sanal kütlenin avuçlarında yükseldiğini izledikçe, araştırmacılar gerçek yükü katılımcıların ellerine doğru bırakmaya başladılar. Bu durum katılımcılarda –gerçekte kuvvetin büyüklüğü sabit kalmasına rağmen– ellerindeki kuvvette güçlü bir artış olduğu algısı oluşturdu.

Fiziksel Bağlantılı Beklentiler

İllüzyonlar sıklıkla dış dünyaya dair bazı öz varsayımlarımızı öne çıkarır. Daha küçük nesnelerin daha hafif olmasını ve gölgedeki nesnelerin daha karanlık olmasını bekleriz. Bu varsayımlar genellikle yerleşiktir ve insanları bu illüzyonları bekleme noktasında eğitmek yalnızca küçük bir etki yaratabilir.

Zihinsel beklentilerimizin algımız üzerinde böylesi güçlü etkilerinin olmasının bazı muhtemel sebepleri vardır. Örneğin, zihinsel modelleri tamamlayan bir beyin, potansiyel olarak daha önemli beklenmedik duyusal sinyallere dair daha fazla kaynak sahibi olacaktır. Bununla birlikte bu durum; bir nesnenin herhangi bir özellikliğine dair  –örneğin; her defasında geniş bir skalada değişkenlik göstrebilecek muhtemel ağırlıklar arasından bir hesaplama yapmak yerine kendi modeliyle bir kıyas yaparak ağırlığını söylemesi– beynin bir yargı oluşturması daha verimli bir yoldur.

İnsan Robotlar da Zihinsel Modellere İhtiyaç Duyabilir

Güncel olarak, robot teknolojisinin büyük bir bölümü, duyusal girdiyi işleyen ve bu girdiye tepki veren robotlar üretme aşamasına yönelmiş durumda. Verstynen’e göre; insan modelindeki robot elde etmek için, robotun beyninin insan beyninin kullandığı bazı zihinsel kısa yollara sahip olması gerekir. Bir başka deyişle, bir robot da beklentiler oluşturabilmeli ve her bir girdiyi işlemeye çalışmak yerine duyusal girdileri kendi yöntemiyle kontrol edebilmeli.

Yapay zeka alanı; insan beynini taklit etme göreviyle başladı, fakat birkaç on yıllık süre içerisinde satranç ve starteji oyunları oynamak gibi daha spesifik hesaplamalı görevlere doğru keskin bir dönüş yaptı. Şimdi ise, bilişsel bilimciler Yapay Zeka araştırmalarının tekrar insan beynini öğrenmeye çalışma şekline dönmesi gerektiğini ve robotların insanlardan doğru bir biçimde öğrenebileceğini tartışıyorlar.


Kaynak ve İleri Okuma:

  • Bilimfili,
  • Diedrichsen, Jörn, Timothy Verstynen, Andrew Hon, Yi Zhang, and Richard B. Ivry. “Illusions of force perception: the role of sensori-motor predictions, visual information, and motor errors.” Journal of neurophysiology 97, no. 5 (2007): 3305-3313.
  • Gholipour, B. “Up To 90% Of Your Perception Could Be Made Up Purely By The Brain” https://www.braindecoder.com/post/up-to-90-of-your-perception-could-be-made-up-purely-by-the-brain-1104633927 (accessed 2016, May 7)

”Ruh” Kavramının Bilimsel Terminoloji ve Sinirbilim Çerçevesindeki Analizi…

Bugüne kadar bize en sık sorulan sorulardan biri, bilimde “ruh” diye bir kavram bulunup bulunmadığı. Evrim Ağacı olarak bu tür bilimle alakası olmayan terminolojide varsayılan konumumuz “Bir iddianın geçerliliği bilimsel olarak ispatlanana kadar; söz konusu iddia geçersizdir.” olsa da, sinirbilimle yakından ilgili (ve hatta üzerinde çeşitli konularda akademik araştırmalar yapan) insanlardan oluşan bir ekip olarak, sanıyoruz bazı temel noktalarda bazı açıklamalar yapmamız gerekiyor. Bu nedenle genel çerçevede bilimin ruh konusuna bakışını ele alan bu yazıyı kaleme almak istedik. Tabii konu içerisinde kaçınılmaz olarak felsefeye de değinmek zorunda kaldık. Umuyoruz ki okurlarımızın konu hakkındaki terminolojiyi biraz daha iyi anlaması ve sinirbilim başta olmak üzere bu konuyu ele alan bilim dallarının söz konusu kavrama modern yaklaşımını anlayabilmesini ve daha geniş bir perspektiften bakabilmesini sağlayabiliriz.

Bilimde Ruh Kavramı ve Genel Felsefi Perspektif
İlk olarak şunu net ve kesin bir biçimde, altını çizerek ve kalın harflerle belirtelim: Klasik anlamıyla insanı ‘insan’ yapan, onu diğer canlılardan ayıran, bize bilincimizi kazandıran, fiziksel olmayan, maddelerin üzerinde olan, ölümden sonra da dahil olmak üzere sonsuza kadar var olacak olan “ruh” olgusunun bilimsel perspektifte (bakış açısında) hiçbir geçerliliği, gerekliliği ve işlevi yoktur.

Bunun sebebi, günümüzde bu anlamıyla ruhun varlığına dair hiçbir bilimsel kanıtın bulunmayışıdır. Hemen akla gelecek olan şudur: “Eğer ki ruh yapısı gereği fiziksel değilse, doğaüstüyse, nasıl olur da bilimsel kanıt aranabilir ki?”İşte bu nedenle yazımızın başında belirttik: eğer ki böyle düşünüyorsanız, zaten otomatik olarak bilimsel arenanın sınırlarından çıkmışsınız demektir. Bu konuda Evrim Ağacı’nın sizin için yapabileceği ek bir açıklama bulunmamaktadır. Eğer ki doğada bir şeylerin “bilimle araştırılıp keşfedilemez” olduğunu düşünüyorsanız, tartışacak fazla bir şeyimiz bulunmamaktadır. Çünkü İlkelerimiz‘de de belirttiğimiz gibi, Evrim Ağacı’nın yine “varsayılan konumu”, Evren sınırları dahilinde (ve muhtemelen ötesinde) bir şey “gerçek” olarak varsa, bilimle (ve muhtemelen sadece bilimle) ona ulaşabileceğimizdir.
Ama eğer ki “ruh” denen olgunun fiziksel olarak araştırılabilir, anlaşılabilir olduğunu düşünüyorsanız ve buna rağmen varlıklara “bilinci kazandıran olgu” olduğuna inanıyorsanız, devam edelim:
Bu noktada kritik olan, “ruh” denen şeyin ne olduğunu tam olarak tanımlamaktır. Çünkü işin içerisinde şahsi ve örgütlü felsefi akımlar girmeye başladığında, sözcüğün tanımı da bir o yana, bir bu yana çekiştirilerek çok farklı anlamlara gelebilmektedir. Örneğin bazı felsefi akımlarda ruh “sinir sisteminin faaliyetleri sonucu oluşan algı”yla neredeyse eş anlamlıdır – ki bu nedenle, bilimin görüşüyle neredeyse birebir aynıdır. Sadece bu akımlara mensup olan filozoflar, bu olguyu tanımlamak için antik bir sözcük olan “ruh”u seçmektedir ve bu bazı sıkıntılar yaratmaktadır (yani sorun terminolojiktir). Ancak geriye kalan birçok felsefi akımda, “ruh” kavramı doğaüstü, “insana bahşedilmiş”, bilim-ötesi ve üzeri bir olguya işaret eder – ki bilimin bu akımlarla sıkıntısı da bu noktada başlamaktadır. Dediğimiz gibi, her ne kadar böyle bir konuda yapabileceğimiz ek bir açıklama bulunmuyor olsa da, felsefe dahilinde bu “ruh” kavramı öylesine ustaca seçilmiş sözcüklerle nitelendirilebilmektedir ki, metafiziksel bir olgu bile sanki bilimsel olarak araştırılabilirmiş ve ona dair kanıtlar varmış gibi lanse edilebilmektedir. Bu, bilimin karşısındaki en büyük ve sorunlu düşmanlardan birisidir; bu nedenle konunun bilimsel olarak ele alınması gerekmektedir.

Sinirbilimde ve felsefede “zihin vs. beden” (zihin-beden ayrımı) çok uzun süredir tartışılan ve halen nihai karara varılamamış olan bir tartışmadır. Zihin bedenle bir bütün müdür, yoksa zihin bedenin ötesinde olan bir varlık mıdır? Bilincimiz maddesel midir, madde-üstü müdür? Bilinç somut kanıtlarla temellendirilebilir ve araştırılabilir mi, yoksa bilimin sınırlarının ötesinde midir? Aslında bilgimizin yetersiz olduğu birçok konuda, tarih boyunca bilime karşı bu argümanların sesi yükselmiştir. Her ne konu “anlaşılması güç bir konu” ise, bilimin onu anlayamayacağı, somut temellere indirgeyemeyeceği, insanların algısının ötesinde olduğu ileri sürülmüş, adeta bilimsel araştırmanın önüne ket vurulmuştur. Bu, her zaman “bilim karşıtı gericiler” tarafından yapılmamış, kimi zaman kafası karışmış, modern bilimin hızla akıp giden verilerini takip edemeyen, etmekte güçlük çeken filozoflar tarafından da gerek istemli, gerek istemsiz olarak yapılmıştır. Aslında bu çok normaldir, çünkü kimi zaman bilimin en “ıncık cıncık” denebilecek detay konularında akademik araştırmalar yürüten bilim insanları bile, aşırı hızlı bilgi birikimi ve akışını takip edemez, kendilerini güncelleyemezler. Kaldı ki, konuda bilimsel geçmişi olmayan ancak derin ilgi duyan birçok insanın bu kadar hızlı bilgi akışını takip edip, anlayıp, değerlendirebilmesi mümkün olsun…
İşte tam olarak bu nedenle bilimde, iddialarımızı şahsi inanç ve felsefelerden ayıklayıcı bazı mekanizmalar bulunur. Çünkü ortadaki bir veriyi herkes istediğine çekebilir, istediği gibi yorumlayabilir, istediği hayat görüşüne esnetebilir. Burada soru şu olmalıdır: İyi ama, gerçek hangisi? İşte “ruh” konusunda da, diğer bilim-dışı olan veya oldurulan tartışma konularında da, bilimin ilgisini çeken soru budur. Okkam’ın Usturası, ispat yükü ve boş hipotez gibi bazı felsefi ve bilimsel metotlar, itinayla şahsi görüşleri, temelsiz varsayımları, ispatlanamamış argümanları bilime alet edilen konulardan kesip atar, elemeye çalışır.
Bunu “ruh” konusuna uygulayacak olursak, gelinen nokta şu olacaktır: İspat yükü, iddia sahibinin omuzlarındadır.Bilimin en klasik kurallarından birisidir. Eğer ki varlığına dair iz bulunmayan bir konuda, varlık iddiasında bulunuluyorsa, bu iddiayı ileri süren kişi, grup ve organizasyonlar iddialarını deneysel, tekrar edilebilir, test edilebilir, gözlenebilir veya çıkarsanabilir şekilde ortaya koymak ve ispatlamak zorundadırlar. Eğer ki “Bu konu bilimin sınırlarını aşar; öyle deneyle meneyle ruh aranmaz.” deniyorsa, zaten bilimin gözlerinde değerli ve geçerli olan bir argüman geliştirilmiyor demektir. Bu durumda o iddiaya inanmak, o iddianın geçerliliğini kabul etmek, kişi ile kendi inanç/felsefe sistemi arasında olan bir şeydir. Diğer insanları bağlamaz, genel geçer olarak genellenemez, gerçek kabul edilemez. Kişi “Var.” diyorsa vardır;”Yok.” diyorsa yoktur. Ancak ikisinin de bilimsel realizm ve genel geçer “gerçekler” açısından en ufak bir değeri yoktur.
Sinirbilim ve Ruh Kavramı
Ruhun bilimsel olarak araştırılabilir olduğu varsayımı üzerinden yola devam edecek olursak, sinirbilimin son birkaç on yıldır ortaya koyduğu bulgular açıktır: canlılarda “beden” ve “ruh” diye bir ayrım olduğuna dair en ufak bir iz bulunmamaktadır. Tam tersine, yapılan her bir sinirbilim çalışması; bilinç, algı, düşünce, farkındalık, öz-farkındalık, vb. kavramları daha somut, daha maddeye indirgenmiş, daha net araştırılabilir kılmaktadır.
Sinirbilimde yaptığımız araştırmalar, daha önceden “nereden kaynaklandığı bilinemediği için” ruh diye bir “yer doldurucu, joker kavram”a atanan olguları, sinir hücrelerine ve elektrokimyasal etkileşimlere indirgemeyi başarmıştır. Elbette henüz alınacak çok fazla yol var; buna şüphe yok. Ancak özellikle “ablasyon” adını verdiğimiz, çeşitli sinir bölgelerini susturmaya veya ameliyat yoluyla çıkarmaya yönelik araştırmalar, bilincimizi, algımızı, bizi “biz” yapan sinir yolaklarını net bir şekilde ortaya koyabilmemizi sağlamıştır. Nörobiyolojinin bulguları sayesinde, tüm bu “üst düzey fonksiyonların” nedeninin aşırı karmaşık bir şekilde bağlanmış sinir ağlarının bir ürünü, kaçınılmaz bir sonucu olduğunu anlıyoruz. Bu verilerden yola çıkarak, sadece canlılığın bilincini açıklayabilecek bir Bilinç Teorisi geliştirmeye çabalamakla kalmıyoruz; aynı zamanda buradan öğrendiklerimizi yapay sistemlere (yapay zeka, yapay nöral ağlar gibi sistemlere) uygulayarak gayet somut sonuçlar elde edebiliyoruz. Beynin farklı kısımlarını parça parça modelleyip simüle ettiğimizde veya robotlara kazandırdığımızda, o beyin bölgesinin işlevini birebir olacak şekilde model organizma ve sistemlere kazandırabiliyoruz. Dolayısıyla yapılan her bir araştırma, beynin farklı bölgeleri arasındaki sinerjinin bilinci, algıyı, düşünceyi doğurduğunu doğruluyor gibi gözükmektedir.
Tabii ki bu konuda birçok “karşıt görüş” de bulunmaktadır; buna da şüphe yok. Her bilimsel gelişme, kaçınılmaz olarak karşıt görüşleri doğurmaktadır. Bu görüşlerin bir kısmını destekleyecek bazı bilimsel veriler de bulunmaktadır, bu da doğrudur. Ancak eğer ki devasa bir makale ve veri yığını bir şeyi desteklerken, çok az sayıda bir diğer veri grubu buna karşı olma ihtimali olan bazı veriler sunuyorsa, dev yığından vazgeçip de azınlık araştırmaları gerçek kabul edemeyiz. Bu durumda ne yapılmalıdır? İlk olarak, o azınlıktaki araştırmaların geçerliliği tekrar tekrar incelenmeli ve gerçekten herhangi somut bir yanlışlamada bulunup bulunmadığı doğrulanmalıdır. Ondan sonra, eldeki teoriye bu karşıt verilerin nasıl etki ettiği analiz edilmeli ve teorinin sıkıntılı noktaları tespit edilmelidir. Bundan sonra da yeni araştırmalarla o boşluklar ve sıkıntılar doldurulmalıdır. Genel olarak akademik literatüre bakacak olursak, zihnin bedenle bir bütün olduğu, zihne dair bütün özelliklerin nörobiyokimyasal etkileşimlerin ve “beyin” adını verdiğimiz karmaşık sinir ağının kaçınılmaz bir ürünü olduğunu ileri süren teoriyi terk etmemiz için herhangi bir sebep bulunmamaktadır. Emekleme dönemlerini yeni yeni aşan bu teori, elbette eksiklerinden arındıkça güçlenecek ve bize nasıl “biz” olduğumuzu sinirbilim perspektifinden anlatmayı başaracaktır. Fakat evrimsel biyoloji, nörobiyoloji, uygulamalı bilimler (yapay zeka gibi) alanlarından gelen veriler, sistemin mekanikliğini ve nöron seviyesine bağlılığını açık bir şekilde göstermektedir.Ruh denen kavramın beynimizin ta kendisi olduğuna dair ezici çoğunlukta veri bulmak mümkündür. Buna az sonra biraz daha detaylı değineceğiz; ancak konuyla ilgili olarak Sinirbilim yazı dizimizi okumanızı tavsiye ederiz.
Ruhun Bilimde Yeri Var Mı?
Peki tüm bu çerçevede “ruh”un yeri nedir? Örneğin “Psikoloji” isimli bilim dalının Türkçe adı halen “Ruhbilim” olarak geçmektedir. “Psike” gibi terimler, halen bilimde kullanılmaktadır. Bu durumda bilim insanları “ruh hali” gibi terimler kullanırken, beynimizin ötesinde, madde-üstü bir kavramı mı ifade etmektedirler?
Tarihsel olarak baktığımızda “ruh” sözcüğü ve ona atanan tüm “görev ve işlevler”in, insanların sinir sisteminin çalışma prensiplerine, çevreden gelen uyarılara verdiği tepkilere ve sinir hastalıklarına anlam verememesinden doğan bir “bilim-dışı boşluk doldurucu” olduğunu görmekteyiz. Ruh; sinir sisteminin, beynin ve bunların etkileşimli tepkilerinin anlaşılamadığı durumlarda kolaya kaçmak veya zihni rahatlatmak amacıyla var edilmiş bir kavram olarak görülebilir. Eğer şizofreni ya da Parkinson ya da Huntington gibi bir hastalığın semptomlarının bundan 15.000 yıl önce görüldüğünde, etraftaki insanların ne düşüneceğini hayal etmeye çalışırsanız, ne demek istediğimizi anlayabilirsiniz. Kontrolsüz kasılmalar, titremeler, nöbetler, kişilik bölünmeleri, az önce konuşulan şeyi unutmalar, vs. Bunlar çoğu zaman kaçınılmaz olarak “doğaüstü güçlerin müdahalesi” olarak değerlendirilmiştir. Peki bu güçler neye müdahale etmektedir? Bizi “biz” yapan “öz”e. O öz nedir? Antik zamanlarda yaşayan atalarımızın “kafatasımızın içerisinde 100 milyar kadar nöronu barındıran karmakarışık bir sistemin nörobiyokimyasal etkileşimlerinden doğan algılarımız” demesini beklemek abesle iştigal olacaktır. Onlar, buna “ruh” demiştir (tabii kelime olarak “ruh” demedilerse de, kavram olarak buna işaret etmişlerdir). Ruh, onlar için bir joker eleman, bir boşluk doldurucu sözcük olmuştur. Sonrasındaysa bu kavram çeşitli sözcüklerle karşılanarak günümüze kadar gelmiş, filozoflarca benimsenmiş ve kullanılmıştır. Kimi karşı çıkmıştır, kimi destekleyip dallanıp budaklandırmıştır.
Bilim dilinde “ruh” derken kastedilen, beynin faaliyetleri sonucu oluşan algıların ve davranışların tümüdür. Günümüzde zaten artık bu sözcük neredeyse tamamen bilimden çıkarılmış, bilim insanları kastetmek istedikleri şeyler için daha spesifik sözcükler belirlemiştir (“algı” gibi, “tepki” gibi, “düşünce” gibi, “duygu” gibi). Bunların hiçbirinin doğaüstü veya bilimsel olarak test edilemez olduğu iddia edilmez. Hatta her geçen gün “ruh” kavramı, onunla birlikte gelen diğer bilim-dışı kavramlardan ötürü bilimin sınırlarından daha da fazla dışlanmakta ve bilimdışı fanatizmi savunanların mensup oldukları akımları nitelemek için kullanılmaktadır. Bunun bir örneği, Evrim Kuramı’nın eş-kaşifi olan Alfred Russell Wallace’tır. İleri yaşlarında “ruhçuluk” (spiritualism) denen bir akıma kapılarak bilimden uzaklaşmış, gerçeklikle bağını koparmıştır. Charles Darwin, kendisiyle aynı sonuçlara bağımsız olarak varan bu bilim insanının entelektüel anlamda yitirilmesine içi acıyarak yanaşmış ve bu kapıldığı bilim ve gerçeklik dışı akımlardan söz ederken Wallace’a “Umarım çocuğumuzu öldürmüyorsundur.” demektedir (çocuktan kastı, Evrim Teorisi’dir). Wallace, bir miktar hakkı yendiği için bugün hakkı teslim edilmesi gereken bir araştırmacı olsa da, hayata bakışı ve bilimden kopuşu açısından “hüsranla anılan” bir bilim insanı olarak da anılmaktadır.
Psikolojik Bir Savunma Mekanizması Olarak Ruh Kavramı
Sigmund Freud tarafından tanımlanan “(psikolojik) savunma mekanizmaları”, insanların veya toplumların psikolojik sorunlarla baş etmek için bilinçsiz bir şekilde geliştirdikleri yöntemler olarak özetlenebilir. Freud bu konuyu evrimsel açıdan ele almadıysa da, açıklamalarında son derece güçlü (ve muhtemelen farkında olmadan değinilmiş) evrimsel izler bulmak mümkündür. En temel savunma mekanizması olarak ileri sürdüğü “baskılama”, kötü veya istenmeyen bir anının derinlere gömülerek görmezden gelinmesi olarak özetlenebilir.
Savunma mekanizmaları, Freud’un “ego” diyerek tanımladığı, genel olarak “benlik” ya da “zihin” olarak bahsettiğimiz nörobiyolojik kavramı anksiyete (telaşlılık), belirsizlik, anlamsızlık gibi baş edilmesi güç duygu ve düşüncelerden korumak için geliştirilmiş “savuşturma ve koruma prensipleri” olarak düşünülebilir. İnsanlar; anlayamadıkları, açıklayamadıkları, ifade etmekte güçlük çektikleri, bağdaştıramadıkları, basit terminolojiyle izah edemedikleri olay ve olguları ya görmezden gelmeye ya da uydurma terimlerle karşılamaya meyillidirler. Bu konu genellikle sosyal kurallar ve bireyin toplumla ilişkileri çerçevesinde değerlendirilir. Zaten “ruh” gibi bilim dışı açıklamalar da, toplumun kendi içerisinde belirsizlik ve bilgisizlikten doğabilecek anksiyeteyi bastırmak, soru işaretlerine cevaplar veremese bile cevaplar uydurmak amacıyla geliştirdiği kavramlardır.
Evrimsel süreç açısından bu şekilde bir düşünce prensibinin ortaya çıkması son derece makul ve anlaşılırdır. Zira insanın da mensubu bulunduğu Memeli Hayvanlar sınıfı meraklı olmalarıyla, araştırma çabalarıyla, gizemlerin üzerine gitme becerileriyle bilinirler. Bu sayede çok geniş coğrafyalara başarıyla yayılabilmiş ve birçok noktada üst düzey avcı veya anahtar tür konumuna gelebilmişlerdir. İnsan, bilinç düzeyi en gelişmiş olan (ancak bilince sahip tek hayvan olmayan) bir canlı olarak, bunun en uç örneklerinden birisidir. Beynimizde merak ve gizemlere yönelik bir açlık olduğu gibi, bunları tatmin etmeye yönelik de kimyasal mekanizmalar bulunmaktadır. Bu nedenle bir sorunun üstesinden geldiğimizde, mutluluk ve huzur hissederiz. Bir gizemi aydınlattığımızda, tatmin olmuş hissine kapılırız. Bunlar rastgele olan şeyler değildir, beynimizin temel çalışma prensiplerinden birisidir.
Bu çalışma prensiplerinden doğan “joker kavramlar” listesi oldukça uzatılabilir. İnsanlık bu kavramları ürettikçe, bilim bu kavramların üzerine gitmiştir. Böylece, o kavramların doğmasına neden olan, tam olarak anlaşılamayan olay ve olgular bilim ve mantık çerçevesinde açıklanmıştır ve açıklanmaktadır. Buna bağlı olarak, o kavramlara da artık ihtiyaç kalmamıştır veya giderek azalmaktadır. Bu sebeple belirsizlikten doğan bir kavram olarak “ruh”un bilimde artık yeri olmadığını söyleyebiliriz.
Bilimde Algılar, Zeka, Bilinç, Farkındalık Nasıl Açıklanıyor?
 
Bu konuya tek bir makale dahilinde cevap vermemiz imkansız. Çünkü inanılmaz geniş bir bilim sahasından söz ediyoruz. Bunları bırakın bir veya bikaç makaleye sığdırmayı, koskoca bir siteye tek başına sığdırmak bile çok zor. Evrim Ağacı olarak, bu konuda daha fazla bilgi alınmasını sağlamak için, Sinirbilim yazı dizimizi sürekli olarak güncelleyip geliştirmeye çalışıyoruz. Bu dizimizin en uzun dizilerimizden biri olması, konunun ne kadar derin ve kapsamlı olduğunu anlamanıza yarayacaktır. Yine de, bu dizimizi okuyarak bazı çok temel kavramları ve işleyişleri algılayabileceğinizi düşünüyoruz.
Ayrıca kaynaklar listesinde okuyabileceğiniz bazı akademik ve popüler makaleler sunuyoruz. Ne yazık ki bu makaleler İngilizce… Yine de, İngilizce bilen okurlarımız için faydalı olacağını umuyoruz. Zaten yeri geldikçe bu makalelerden bilgileri Sinirbilim yazı dizimiz dahilinde ve haricinde (foto-bilgi olarak) işleyeceğiz.
Çok kısa bir özet olarak, bilimdeki genel gidişatın sinirbilim çevresinde dönen her türlü metafizik kavramdan hızla arındırıldığı yönünde olduğunu söyleyebiliriz. Bugüne kadar “Somut bir şekilde açıklanamaz; mutlaka madde-üstü bir parçası olmalı.” denen her ne varsa, bilimsel perspektifte başarıyla açıklanabilmiştir veya en azından ileride somut ve maddeci bir şekilde açıklanabileceğine dair çok güçlü veriler elde edilebilmiştir. Ülkemizin en önemli sinirbilimcilerinden Prof. Dr. Sirel Karakaş’ın ODTÜ’de 1. Sinirbilim Günleri’nde yaptığı konuşmada, sinirbilimin çok yakında bir paradigma değişiminden geçeceği belirtilmişti. Bu değişim, sinirbilimi çok daha anlaşılır, çok daha bütüncül, çok daha açıklayıcı bir Bilinç Teorisi’nin doğmasıyla başlayacağı ileri sürülmüştü. Hızla biriken veriler, sinirbilimin karşısına çıkan her türlü metafizik açıklamayı ezip geçebilecek kadar güçlü ve başarılı olduğunu göstermektedir. Bu konulardan birçoğuna Sinirbilim yazı dizimizde değindik ve değiniyoruz.
“Ruh” tanımı, bu kavramın savunucuları tarafından doğru düzgün yapılmadığı için, bilimsel olarak bu iddiaları araştırmak da çok güç olmaktadır. Bu nedenle yazımızın başında farklı felsefi görüşlere bağlı olarak bu kavramın ne kadar değişken olabileceğinden söz etmiştik. Ancak mantıksal bir yaklaşım yapılacak olursa, ruh kavramı özellikle beyin araştırmalarıyla incelenebilir. Bu nedenle bilim insanları bugüne kadar fonksiyonel (işlevsel) nörogörüntüleme tekniklerini kullanmışlardır. Bu yöntem dahilinde beyin çeşitli durumlar altında incelenir ve bazı iddialar test edilir. Örneğin düşünce sırasında beyinde neler olduğu takip edilmeye çalışılır ve bu sürecin basamakları somut bir şekilde incelenir. Bugüne kadar hiçbir zihinsel fonksiyonun fiziksel, somut, maddeci bir altyapıyla ilişkilendirilemediği olmamıştır! Bir diğer deyişle, bildiğimiz bütün beyin fonksiyonlarının sinirsel, dolayısıyla fiziksel, somut ve maddeci bir altyapısı bulunmaktadır.
Bu bulgulara karşıt olanların en temel argümanı, zihinle ilgili tüm faaliyetlerin nörolojik altyapısının olmasının, metafiziksel bir ruh kavramını dışlamıyor olduğu yönündedir. Yani nörolojik faaliyet zihin için gerekli olabilir; ancak bunun üzerine belki de “ruh” isimli bir metafizik kavramın varlığı da gerekmektedir. Bu yaklaşım çok fazla seviyede hatalıdır: ilk olarak bu iddia, en temel fizik yasalarıyla çelişmektedir. Zira iddianın özünde, metafiziksel bir olgunun fizikle etkileşebildiği ve onun çalışmasına etki ettiği ileri sürülmektedir. Bugün yaptığımız en uç düzeyde ve hassaslıktaki deneylerde bile, fizik dışı herhangi bir olgunun fiziksel yapılara etki ettiğini görmedik. Zaten böyle bir etkiyi görmeyi de bekleyemeyiz; zira bu, Lawrance Krauss’un da izah ettiği gibi, Enerji ve Kütlenin Korunumu gibi en temel fizik yasalarının yanısıra, Kuantum Alan Teorisi’nin özüyle çelişirdi. İddianın daha sıkıntılı bir sorunu, ispat yükünü hiçe sayıyor olmasıdır. Böyle bir “ek varlığa” ihtiyacımız olduğu iddiası, varsayılan boş hipotez iddiasına aykırıdır. Eğer ki bu aykırı iddia ispatlanmıyorsa, geçerli olduğunu kabul etmemiz için hiçbir neden yoktur. Dolayısıyla hatalıdır (veya öyle varsayılmalıdır). Eğer inşa ettiğimiz teoriler içerisine ispatlanmamış, fantezi ve hayal dünyamıza dahil kavramları rastgele ekleyecek olursak, teoriler içinden çıkılmaz bir hal alacak ve nihayetinde bilim sınırlarının ötesine taşacaktır. Bilim bu şekilde yapılamaz, ilerleyemez.
Zaten beynin fonksiyonları üzerinde yapılan deneyler, “ruh” gibi ikincil bir kavramın gereksizliğini tekrar tekrar göstermektedir. Birçok üst düzey zihin fonksiyonunun, birden fazla beyin bölgesinin ortaklaşa çalışmasının bir ürünü olduğu ispatlanmıştır. Bu beyin bölgelerinin veya sinir düğümlerinin alınması, işlevsiz hale getirilmesi, faaliyetlerinin durdurulması halinde üst düzey fonksiyon da oluşturulamamakta ve aksamaktadır. Tam tersi bir şekilde, bu parçalar arasındaki faaliyetleri arttırıcı manipülasyonlar yapıldığında, üst düzey fonksiyon da şiddetlenmekte ve değişmektedir. Bu durumda beynimizin yapısal olarak çok basit; işlev ve karşılıklı bağlılık (interkonektivite) bakımından aşırı karmaşık, ileri düzey bir makinadan fazla olduğunu iddia etmek için herhangi bir neden yoktur. Makinanın düğmeleriyle oynadığınızda sonuç değişmektedir. Tıpkı bilgisayarımız içerisinde yaşayan bir “metafiziksel öz” olmadığı gibi, beynimiz içerisinde de yaşayan metafiziksel bir öz bulunduğunu iddia etmemiz için yeterli, gerekli ve geçerli hiçbir neden bulunmamaktadır.
Sonuç
Uzun lafın kısası, “ruh” derken ne kastettiğiniz, işin bilim tarafında mı, yoksa felsefe tarafında mı olduğunuzu belirleyen ana faktördür. Eğer ki metafizik olan, bilimsel araştırma yöntemleriyle açıklanamayacak olan, maddeci olmayan bir “ruh” kavramından söz ediyorsanız, muhtemelen yanılıyorsunuz ve bilim neden ve nasıl yanıldığınızı size fazlasıyla gösterebilecek kadar bilimsel veriye şu anda sahip. Ancak eğer ki “sinir sistemimizin çalışmasından doğan sonuçların tamamı” için “ruh” sözcüğünü kullanıyorsanız ve bir bireyin “ruh halinin”, davranışlarının, vb. özelliklerinin tamamiyle bilimsel olarak, somut ve maddeci bir şekilde açıklanabileceğini ileri sürüyorsanız, bilimsel arenada herhangi bir sorun yaşamadan fikirlerinizi aktarabileceğinizi düşünüyoruz. Zira dediğimiz gibi bu şekilde “zeka, davranış, algı” gibi sinirsel ürünlerin toplamına “ruh” deyip geçen; ancak doğaüstü veya metafizik bir olguya işaret etmeyen birçok sinirbilimci (özellikle de psikolog) şu anda bilim camiasında bulunuyor.
Özet olarak ruh kavramı, sinir sistemimiz sayesinde sahip olduğumuz bilinç, duyu, duygu, algı, zeka gibi birçok kavramın neden ve nasıllarını karşılamak için geliştirilmiş bir “joker sözcük”tür. Bilimde artık bu sözcüğe, en azından klasik “metafiziksel” tanımıyla ihtiyacımız yok. Bilim, bunun çok ötesine geçmiş ve sinirbilim gibi devasa bir saha dahilinde canlı davranışlarını didik didik araştırmaktadır. Bu araştırmaların hiçbir kısmında, en ufak miktarda bile olsa “Bunu açıklayamıyoruz; asla da açıklayamayız, dolayısıyla ‘ruh’ diye metafiziksel bir varlık nedeniyle olmalı.” gibi bir sonuca varılmamış, böyle bir açıklamaya ihtiyaç duyulmamıştır.
Bu gidişle de asla duyulmayacaktır.
Umarız açıklayıcı olmuştur.

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Kaynaklar ve İleri Okuma:

Geleceğin Elektrikle Çalışan Beyinleri: Nöral İmplantların Bugünü ve Geleceği

Dünya’da 100,000’den fazla hasta hayatını beyin uyarım implantlarıyla sürdürüyor ve bu sayı her geçen gün artmakta. Peki bu cihazlar ya hastalığı tedavi etmekten fazlasını yapabiliyorsa? Bilim insanlarının araştırdığı ihtimaller arasında süper hafızadan, hızlı okumaya birçok özel kabiliyet yer alıyor.
2007’de New York Presbyterian Hastanesinde çalışan hemşire Rebecca Serdans bir gece hastane nöbetindeyken ters giden bir şeyler olduğunu fark etti. Serdans’ın distoni adlı nörolojik kökenli bir kas rahatsızlığı vardı. Bu hastalık tedavi edilmediği takdirde onu zayıf düşürecek kas ağrısı ve hareket sorunlarına yol açıyordu. Serdans hastalığı sebebiyle sürekli olarak derin beyin uyarımı (deep brain stimulation) adlı bir cihazla yaşamak zorundaydı. Bu cihaz Serdans’ın beyninde globus pallidus adlı bölgeye düzenli olarak elektriksel sinyaller göndererek çalışıyordu. Cihaz düzenli olarak çalıştırıldığında Serdans yürümesinde hiçbir sorun yaşamıyor ve herhangi bir ağrı hissetmiyordu. Ancak cihaz yıllar sonra bir gün aniden çalışmamaya başladı ve Serdans hemen o gün değişikliği hissetmişti. Serdans ağrıları tekrar başlayınca eskisinden farklı yeni bir çözüm arayışına girdi ve bu sefer karşısına nöral implant çıktı.
İmplantı aldıktan sonra ona manyetik alan, mikrodalga fırınları gibi cihazı etkisiz hale getirebilecek veya zarar verebilecek şeylerle ilgili ufak bir kitapçık verildi. Hatta bazı hastaların bildirilerine göre melez arabaların aküleri bile bu cihazları etkileyebiliyormuş. Serdans cihazı kullanmaya başlamıştı ama hala bacaklarında ağrı hissediyordu. Bu da gösteriyor ki sorun onun bile fark edemediği farklı bir şeyden kaynaklanıyordu. Serdans’ın aklına ilk olarak hastanedeki yoğun bakım ünitesi geldi. Çalıştığı odanın hemen yan odasında güçlü bir manyetik alan yaratabilecek MRI makinesi vardı ve bu muhtemelen onun implantının çalışmamasına sebep olmuştu. Serdans nöbetini acılar içinde bitirdikten sonra hemen doktoruna koştu ve cihaza gerekli müdahaleler yapıldıktan sonra ortaya çıkan ağrı ve diğer belirtiler hemen kaybolmuştu. Serdans doktorunun söylediklerine uyarak artık yoğun bakım ünitesinden uzak durmaya başladı ancak ilk 2 ay içinde cihaz üç kere daha durmuştu. Cihazın dördüncü defa çalışmamasında Serdans kendini evde baygın halde bulmuştu.
Bir hemşire olarak geçirdiği 20 yıldan sonra Serdans için hastaneler artık güvenli değildi. Değişik cihazlardan kaynaklanan çok fazla manyetik alan vardı ve hastanede Serdans’ın amirleri MRI sorununu ve onun neden yoğun bakım ünitesinde çalışmak istemediğini anlamamışlardı. Serdans amirleriyle ilgili olarak “Onlar bu yeni tip biyonik insanlarla nasıl yaşamaları gerektiğini öğrenmek zorundalar. Elimizden gelen bir şey yok” diyordu.
Dünya üzerinde 100,000’in üzerinde insan derin beyin uyarımı implantlarıyla yaşamını sürdürüyor ve bunların çoğu Parkinson hastalığına sahip kişiler. Cihaz basit bir yapıya sahip, sadece derinin altına yerleştirilen bir pile bağlı bir çift kablodan ibaret. Cihaz hastalar için bir tedavi özelliği taşımak yerine beynin yaptığı işlevi taklit ediyor. Hastanın ilgili beyin bölgesine küçük elektriksel şoklar göndererek beynin yerine getirmekte zorluk çektiği işlevi telafi ediyor. Dahasısadece bir çift kabloyla 5 yıllık motor kontrol sapması tersine döndürülebiliyor.
Her hasta ameliyata giriş anını hatırlar ve o anda uyanıktır, öyle değil mi? Hasta o anda uyuması gerektiğini bildiği halde uyanık olma ihtiyacı hisseder. İnsan beyni o kadar çok yönlüdür ki cerrahların yönlerini bulabilmelerinin tek yolu, beynin değişik bölgelerine uygulanan elektrik dalgalarının etkisini test etmektir. Örneğin, bir merkezin hasar görmesi vücudun sol kısmını felç edebilirken, bir diğeri konuşma bozukluklarına yol açabiliyor. Cerrahlar beyin ameliyatlarında kendilerine yardımcı olması amacıyla beynin farklı bölgeleri arasında bir çeşit yol haritası oluşturmaya çalışıyor.
Elde edilen sonuçlar oldukça umut vaat edici olmasına rağmen onlarca yıllık çalışmalara rağmen kimse tam olarak beynin nasıl çalıştığını keşfedebilmiş değil. Rebecca Serdans’ın beynine implantı yerleştiren doktor olan Dr. Kaplitt konuyu açıklarken beyni bir elektriksel devre ağına benzetiyor. Distoni adlı rahatsızlık da bu devre ağında oluşan bir sorundan kaynaklanıyor. Dr. Kapplit konuyu şöyle açıklıyor:
“Beyne bir uyarım cihazı yerleştirdiğinizde muhtemelen cihaz anormal bilgi akışını engelleyecek ve bu anormalliği de düzelterek hastanın beyninde normal bir sinyal iletimi olmasını sağlayacak. Ancak öngördüğümüz bu sistem henüz bir teori ve bu mekanizmanın çalışma ilkeleri henüz çok açık ve net değil”.
Araştırmacılar konuyu detaylıca incelemek için sürekli yeni sorular sorup bunların cevaplarını arıyorlar ancak bunlar nöral implantların önünü kapamıyor. Hafızayı geliştirmek, kekemeliği ve iştahsızlığı önlemek gibi pek çok konuda alınmış patentler bile var. Günümüzde yapılan bazı araştırmalar ise nöral implantları kullanarak Alzheimer hastalığını ve ilaç bağımlılığını tedavi etme üzerine yoğunlaşmış durumda. Alzheimer, Parkinson, bağımlılıklardan sorumlu nöral ağlar hareket bozukluklarında görev alan ağlar kadar iyi anlaşılabilmiş değiller. Nöral implantların uygulama alanları içinde psikiyatri de önemli bir yere sahip. Beyin uyarımı teknolojisiyle sinirsel rahatsızlıklar tedavi edilmeye başlandığında bu gelişme son 50 yıl içinde gerçekleşen bir devrim niteliği kazanabilir.
Almanya’da Bonn Üniversitesi’nde Dr. Thomas Schlaepfer implantları hastaların depresyon tedavisinde kullandıklarını açıkladı. Schlaepfer’in tedavisi hareket mekanizmaları yerine ödül mekanizmalarını hedef alarak depresyonu bu mekanizmada ki bir işlev bozukluğu olarak ele alıyor. Schlaepfer konuyla ilgili şunları söylüyor:
“İmplantlardaki umut verici gelişmelere baktığımızda beyin uyarımının psikiyatri biliminin son 50 yıldaki en büyük devrimi diyebilirim. Çünkü bu teknoloji çok az umudu kalmış hatta hayata tutunmak için hiç umudu kalmamış insanlara bile umut vaat ediyor.”
Şimdi konunun bilimsel, tıbbi kısmından çıkalım ve implantlara farklı bir gözle yaklaşalım. İmplantlar daha önce bahsettiğimiz gibi sadece bir adet pil ve bir çift kablodan oluşuyor yani çok ucuz bir maliyete sahipler. İmplantların tıp dünyasına getireceği ekonomik tasarruflar kesinlikle göz ardı edilemez. Dünya’nın en büyük beyin uyarım cihaz üreticisi Medtronic geçen yıl implantlardan 1.7 milyar dolar kazandı.  Bu derece yüksek bir miktar elbette üretici firma için acaba cihazı çeşitli amaçlar için de kullandırabilir miyiz sorusunu akıllara getiriyor. Örneğin, şu an epilepsi hastalarında hasta nöbet geçirmeden önce ilgili elektrik sinyallerini algılayıp hastanın nöbet geçirmesini engelleyebilecek bir model üstünde çalışılıyor.
Schlaepfer’in asıl odaklandığı nokta beyni tekrar normal işlevlerine kavuşturmak ancak onun çalışmalarının tümü bundan ibaret değil. Zaten kendisi de itiraf ediyor, etik konuları çok önemsemeyen bir bilim insanı cihazı beyinde devamlı bir ödül, mükâfat durumu yaratmak için kullanabilir. Schlaepfer buna elektriksel formda eroin almak diyor. Kulağa oldukça ilginç –belki güzel- geliyor, uyuşturucu hali yaşayacaksınız ama bağımlı olmayacaksınız.
Neden sadece hastalıkları tedavi ediyoruz? İnsan beynine yaptığımız müdahaleyi şimdi bir adım ileri götürelim. Eğer bir Alzheimer hastasının hafızasını tekrar yapılandırabiliyorsak, bu şekilde sağlıklı insanları da süper insan seviyelerine çıkartabilir miyiz? Araştırmacılar beyinde hafızayı ve algılamayı süper seviyelere çıkarmak için beyinde hangi merkezlerin rol oynadığını bulabiliyorlardı. Bunlar dikkat dağınıklığı, konuşma sorunları gibi rahatsızlıkları tedavi etmede yıllardır kullanılan metotlar. Son zamanlarda ortaya çıkan ‘sinirsel gelişim’ alanı (neuroenhancement) düşünmeye dayalı deneylerin ortak bir çatı altında toplandığı bir bilim dalı olmuştur.
Hafızayı yapılandırmak için tasarlanan implantlar insanlar üzerinde test edilmeden önce biraz daha geliştirilmesi gerekiyor. Hafıza mekanizmasını araştıran bilim insanları fareler ve maymunlar üzerinde başarılı sonuçlar elde ettiler ve insan deneylerine başlamadan önceki ilk aşamaları atlattılar. İnsan deneyleri de başarıyla sonuçlanırsa hafıza alanında yeni bir çağ açılabilir.
Geliştirilmeye çalışılan hafıza implantı beyinde hafızayla ilgili hasarlı kısımları onararak beyinde gerekli nöral bağlantıları oluşturuyor. Cihaz hastalarda hatırlama becerisinin zarar gördüğü hipokampüste kullanılmak üzere tasarlanıyor. Hafıza implantının ilerde kullanılabileceği diğer bir alan ise kısa dönem hafızayı uzun dönem hafızaya dönüştürmek.
Beynimiz hafıza sistemi üç aşamalı olarak işliyor. Birincisi beynin algıladığı tüm şeyleri sadece 2 saniyeliğine tutan duyusal hafıza. Her gün yüzlerce insan yüzü görüyoruz, onlarca gereksiz konuşma duyuyoruz. Tüm bunların kaydedilip 2 saniye içinde bir süzgeçten geçtikten sonra silindiği zaman dilimi duyusal hafıza olarak adlandırılıyor. İkinci aşama kısa dönem hafıza. Bu adından da anlaşılacağı üzere aldığımız tüm bilgilerin 10 dakika boyunca tutulduğu hafıza birimidir. Buradaki bilgiler zaman içinde tekrar edilmezse beyin tarafından önemsiz olarak etiketlenir ve unutulurlar. Unutulur diyoruz ama unutma eylemi beynin o bilgileri silmesi anlamına gelmiyor. Unutmak o bilgiye olan erişimin kesilmesi anlamına gelir. Beyin ilgili nöronlar arasındaki bağı güçlendirerek çok kullandığı bilgileri ön plana alıyor. Sonuncu hafıza türü uzun dönem hafızadır. Buradaki bilgiler genellikle ömür boyu hatırladığımız kalıcı bilgilerdir. Bisiklete binmeyi öğrenen biri onu bir daha unutmaz öyle değil mi?
Hafıza implantı sadece istenen zamanda kısa dönem hafızayı uzun döneme dönüştürerek bizim hayatımızı kolaylaştırabilir. Bu cihaz sayesinde hangi bilginin önemli hangisinin önemsiz olduğuna beynimiz değil biz karar verebiliriz.
Beyin uyarımının sağlıklı insanlarda da kullanılabileceği fikri ilk olarak fizyolog José Delgado’nun 1960’larda bu teknolojinin ilk versiyonlarını tanıttığında ortaya çıktı. Yıllarca yaptığı deja vu, cinsel uyarı ve bunun benzeri çeşitli düşünce deneyleriyle tanınan Delgado 1969’da yazdığı Aklın Fiziksel Kontrolü adlı kitabında beyin uyarımının içerdiği potansiyeli topluma da açıklayarak çok sayıda insanın bu alanla ilgilenmesini sağlamıştır. Delgado’nun asıl amacı beyin uyarım teknolojisini kullanarak daha mutlu, daha üretken ve çevreye daha az zarar veren bireylerden oluşan bir toplum oluşturmaktı. Araştırmalar ilerledikçe metotlar daha kesin ve bilimsel olmaya başladı ve Delgado’nun elde ettiği sonuçların çoğu bilim otoriteleri tarafından reddedildi. Zamanla Delgado beyin uyarım araştırmalarının utanç kaynağı olarak tanında ve bilim dünyasında sözüne güvenilmez biri olarak hatırlanmaya başlandı.
Delgado’nun çalışmaları çok çelişkili görünüp kabul edilmezken, sinirsel gelişim üzerine olan fikirleri günümüz bilim insanları için bir esin kaynağı olmuştur. Dr. Schlaepfer derin beyin uyarımının sadece tıp dünyasıyla sınır kalacağını düşünmüyor. Uygulama prosedürleri kişinin rızasıyla olduğu sürece etik açıdan beyin uyarımı herhangi bir soruna yol açmayacaktır. Eğer depresyon 12 aylık bir ilaç tedavisiyle değil de 12 saatlik bir implant kullanımıyla tedavi edilirse, hiçbir sağlık otoritesi buna karşı çıkmayacaktır, ilaç şirketleri için aynı şeyi söyleyemeyiz tabiki. Hastalar memnun kalmadığı sonuçlarla karşılaştığında anında implantı kapatma imkânına sahipler. İmplantlar son şeklini aldığında onlara karşı çıkmak için bir neden bulunmayacak gibi görünüyor.
Beyin uyarım teknolojisinin kullanımında en büyük sorun cihazı beyne yerleştirmek için gereken ameliyat. Uygulanacak cerrahi işlem pahalı ve göz önüne alınması gereken bir beyin ameliyatı riski mevcut. Ancak beyin uyarımı her zaman bu şekilde gerçekleşmiyor. Schlaepfer derin beyin uyarımının hala geliştirilmekte olan bir teknoloji olduğunu belirtiyor. Zaman içinde teknoloji ilerledikçe riskler elbette azalacak. Şu an geliştirilmekte olan ultrason ve elektrot tedavisi de implantların yarattığı sonucu verebiliyor.
Kronik hastalığa sahip hastalar için beyin kontrolü, süper hafıza gibi konular ilk sırada gelmiyor. Onlar daha çok rutin tedaviler, hastalık belirtilerinin takibi ve iyileşme süreçleriyle ilgileniyor. Beyin uyarımını kullanmış olan hastaların neredeyse hepsi hastalık belirtilerinin nasıl kaybolduğunu ve beyin uyarımının onlara ne kadar çok yardım ettiğini anlatıyorlar.
44 yaşında olan Joe Narciso implant kullanmadan önce günde 19 hap alarak yaşıyordu. Asıl hastalığı olan Parkinson haplarının yanında bir de vücudunda ki titremeler için haplar alıyordu. Parkinson hapları onu gergin yapmıştı ve uyumasını engelliyordu. Narciso bunun üzerne uyku hapları da almaya başladı. Hapların vücutta yarattığı kimyasal karışım onu durgun ve sürekli uykulu bir halde kalmasına neden olmuştu. Hapların dozajına bakıldığında başlarda beyin uyarımının etkisi biraz hafif kalmıştı. Narciso ayrıca implantları ilaç kullanmadığı çeşitli belirtiler için de kullanıyordu. Zaman içinde Narciso implantın etkilerini daha fazla hissetmeye başladı ve sonunda hastalığından kurtulmayı başardı.
İsmini vermek istemeyen bir Parkinson hastası ise Mirapex adlı Parkinson ilacının ağır yan etkilerini tecrübe ettikten sonra implant kullanmaya karar vermiş. Mirapex’in en büyük yan etkisi beyinde impuls kontrol bozukluğuna yol açıyor olmasıdır. Bu durumda hasta dürtülerine yenik düşerek kendine ve başkalarına zarar verebilecek duruma gelebiliyordu. Hasta beyin uyarımının bazı yan etkilerini yaşamasına rağmen hiçbiri Mirapex’in verdiği zararların yanından bile geçemezdi. Bir beyin implantı kullanma düşüncesi Mirapex gibi ilaçları kullanmaktan çok daha güvenliydi.
Dee Linde yere düştüğünde kendini kaldıramayacak kadar bir distoni hastasıydı. İmplant ona hareket yeteneğini geri kazandırdı ama aynı zamanda Linde’nin aklını kurcalayan birçok soru bıraktı. İmplant beyin ve vücut arasındaki ilişkiyi nasıl kurabiliyordu? Linde “Derinin altına implant yerleştirileceğini duyduğunuzda biraz ürkmeniz normal ama doktorlar bu konuda psikolojik olmasa bile fizyolojik olarak sizi hazırlamada çok iyiler” diyor ve sözlerine şöyle devam ediyor:
“Doktorların beynime ne yaptığıyla ilgilenmiyorum. Eğer eski hayatımı geri kazanacaksam beynime istedikleri kadar kablo yerleştirebilirler yeter ki tekrar sağlığıma kavuşayım.”
Rebecca Serdans’ın aklında da benzer sorular var. Serdans ev temizliklerine giderek hayatını sürdürüyor ve artık tamamen hastanelerden uzak duruyor. Serdans yeni hayatını şu sözlerle açıklıyor “Derin beyin uyarımı size bazı vücut işlevlerinizi geri kazandırıyor ama her şeyi geri vermiyor. Bu aletin bazen insanları benden uzaklaştırdığından endişe ediyorum.” Serdans hala vücudunu sağa döndürürken biraz zorluk çekiyor, özellikle araba sürerken. Her şeye rağmen beyin uyarımı onun hayatında büyük bir öneme sahip. Serdans beyin uyarımının hayatında önemli yer ettiği bir günü şöyle anlatıyor “O zamanlar hemşirelik diplomamı almak için sınavlara hazırlanıyordum. Bir süre sonra ağrılarım o kadar kötüleşti ki sınava hiç çalışamıyordum. Ağrılarımı dindirmek için hemen tek çarem olan beyin uyarımı aldım ve böylece ertesi gün finallerimi başarıyla geçip diplomama kavuştum. O günden bu yana derin beyin uyarımı Serdans’ın hayatına çok fazla şey kattı.
Tuhaf değil mi? İnsan şu soruyu kendine sormadan edemiyor. Kablolarla ve derinin altında bir pille yaşamak. O pil dolu mu yoksa bitiyor mu diye sürekli kontrol etmek. 2015 yılının insanı için bunlar pek normal olmayan şeyler ama gelecek neler getirir bilemeyiz. Serdans gülümseyerek şu sözlerle konuşmasını bitiriyor “Normalin ne anlama geldiğini unuttum. Onu hatırlamıyorum bile.” Kim bilir ilerde hepimiz implantları çok sever belki onlarla yaşamaya başlarız. Kim süper hafızaya sahip olmak istemez ki?
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Cognitive Psychology and Cognitive Neuroscience, Wikibook yazarları 2004-2006
  2. Elements of Molecular Neurobiology, C. U. M. SMITH, 3. Baskı 2002
  3. The Verge
  4. DailyMail

Hodor, Neden Yalnızca Tek Kelime Söyleyebiliyor?

Yakın zamanda merakla beklediğimiz Game of Thrones’un ya da Türkçesiyle Taht Oyunları’nın 5. sezonu başladı. Hayranları iyi biliyorlardır, fakat bilmeyenler için kısaca bu yazıda neye referans vereceğimizi anlatalım. Hodor dizide heybetli, yetersiz idrak sahibi, seyis yamağı ve Winterfell’den Stark ailesine mensup bir karakter. Fakat, Hodor’u en iyi tanımlayan karakteristik özelliği şüphesiz ki sadece tek bir kelime konuşabilmesi, yalnızca ‘’Hodor’’ diyebilmesi.

Diziyi izlemekle kalmamış ve dizinin uyarlandığı kitabı da okumuş olanlar ayrıca bileceklerdir ki, George R R Martin’in kitabında karakterin adı aslında Hodor değil. Karakterin büyük-büyükannesi Old Nan’e göre gerçek adı Walder. ‘’Kimse Hodor’un nereli olduğunu bilmiyordu,’’ diyor Old Nan, ‘’ fakat nereli olduğunu söylediğinde ona o kelimeyle seslenmeye başladılar. O Hodor’un sahip olduğu tek kelimeydi.’’

Aslında bilerek ya da bilmeyerek, Martin kitabında, expressive aphasia yani Türkçesiyle ifade afazisi olarak bilinen nörolojik duruma sahip bir karakter yaratmıştı.

Konuşma yeteneğini kaybetmek

1861 yılında, Fransız hekim Paul Broca, Louis-Victor Leborgne adında bir adamı tanıttı. Bu adam, anlama ve mental fonksiyonları normal olmasına rağmen, anlamlı konuşma yeteneğini 20 yıllık bir süreç içerisinde artan bir şekilde kaybetmişti. Aynı Hodor gibi bu adam da konuşabildiği tek kelimeyi takma adı olarak almıştı: ‘’Tan.’’

Broca ile tanıştıktan yalnızca birkaç gün sonra, Leborgne hayatını kaybetti. Broca’nın yaptığı otopsinin sonucuna göre Leborgne’nin beyin sol lobunda, lateral sulcus olarak adlandırılan beyin kıvrımının tam yanında doku zedelenmesi ya da diğer bir adıyla ‘’lezyon’’ vardı. Broca bu otopsiden sonraki iki yıl içerisinde Leborgne ile aynı belirtileri gösteren 12 hastaya daha otopsi yaptı ve sonuçlar ciddi bir şekilde istikrarlı idi.

Sinirbilimciler halen beynin bu küçük bölgesini çözmek için araştırmalara devam ediyorlar, ve artık bu bölüm ‘’Broca’s area’’ yani Broca’nın alanı olarak adlandırılıyor. Birçok araştırma, hastaların bu bölgesi zarar gördüğünde sözdizimsel olarak karmaşık cümleleri oluşturamamaları durumuna odaklanmışken, yapılan yeni bir araştırmada ise bilim insanları fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) kullanarak çalışıyorlar. Bu çalışmanın verilerine göre, Broca’s area dili kavrayış görevlerinde, hareketin yorumlanmasında ve örneğin güle güle derken el sallamak gibi konuşmayla alakalı çeşitli vücut hareketlerinin idrak edilişinde de aktif oluyor.

Telegrafik konuşma ve beyin hasarı

2007’de Fransız bilim insanlarıyla beraber çalışma yürüten, University of California’dan bir grup araştırmacı Leborgne’nin ve Broca’nın yalnızca 5 kelime konuşabilen başka bir hastası olan Lelong’un beyinlerini tekrar ve bu sefer MRI kullanarak incelediler. Araştırmanın ilginç bulgularından birine göre, hastaların lezyonları Broca’nın belirttiğinden çok daha büyüktü. Araştırmacıların önermesine göre, birden fazla beyin bölgesi hastaların konuşma eksikliklerinden sorumlu olabilirdi. Aslında hastalarda geniş çaplı bir beyin hasarı olduğunun kanıtlarının bulunması oldukça şaşırtıcıydı. Leborgne, Lelong- ve hatta Hodor- aslında expressive aphasia’lı bireylerin çok uç örnekleriydi. Aslında yaygın olarak, telegrafik konuşma olarak bilinen bozukluğa sahip kişiler genellikle 3 ya da buna yakın kelime kullanarak cümle kurabilmekteler. Örneğin, bu bozukluğa sahip bir insan ‘’Ali ile bugün köpek gezdirdim ‘’ demek isterse, ‘’Ali, köpek, gezdir’’ diyebiliyor.

Expressive aphasia’nın en önemli sebebi ise, kan pıhtısının beyindeki bir damarı tıkamasıyla gelen ve oksijen yetersizliğinden doku hasarıyla sonuçlanan, felç. Felçli hastaların yaklaşık %12 sinde expressive aphasia görülürken, %35 inde konuşma bozuklukları değişik yapılarda görülebiliyor.

Expressive aphasia’ya ayrıca beyni kaplayan zardaki kan toplağı olan hemoraji de sebep olabiliyor. Ayrıca söylendiğine göre Leborgne’nin çocukken epileptik nöbetler geçirdiği de biliniyor.

Peki Hodor’un hikayesi nedir? Acaba kafasına bir darbe mi aldı, felç mi geçirdi, ya da bu dev bebek annesinin elinden mi düştü Yalnızca tek kelime konuşabilen bu adamın, dizideki diğer karakterlerde olduğu gibi, çok enteresan bir hayat hikayesi olabilir. Fakat, şuan en çok aklımızda kalan özelliği tek bir kelimeyi söyleyebiliyor olması…


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Jordan Gaines Lewis, Why Does Hodor In Game Of Thrones Only Say One Word? Neuroscience Explains,Retrieved 14.04.2015,https://www.braindecoder.com/why-does-hodor-in-game-of-thrones-only-say-one-word-neuroscience-expla-1085363236.html

Yan Pozisyonda Yatmak Beyindeki Karmaşayı Temizleyebilir

Sırtüstü ya da yüzükoyun yatmaktan ziyade herhangi bir yanınız üzerine yatmak beyninizi temizlemenin en iyi yolu olabilir. Hatta bu yatış şekli; Alzheimer, Parkinson ve diğer nörolojik hastalıklara yakalanma riskinizi de azaltıyor.

Araştırmacılar, beyindeki zararlı kimyasal çözünenleri ve diğer atıkları temizleyen kompleks bir sistem olanglymphatic yolu görüntülemek için dinamik kontrast manyetik rezonans görüntülemeyi (MRI) kullandılar.

Yanal (lateral) bir yatış pozisyonu beyinden atıkları etkili bir biçimde atabilmenin en iyi pozisyonu. Aynı zamanda bu yatış şekli insanlar ve diğer birçok hayvanda en yaygın görülen uyuma biçimi. Beyindeki atık kimyasallardaki artış Alzheimer ve diğer nörolojik vakaların ortaya çıkmasına sebep olabilir.

Araştırmacılar; yıllardır kemirgen modellerindeki glymphatic yolu gözlemlemek için dinamik kontrast MRI tekniğini kullanıyorlardı. Bu method, beyin-omurilik sıvısının beyin boyunca filtrelendiği ve atıkları temizlemek içininterstisyel sıvı ile değiştirildiği yer olan glymphatic yolu tanımlama ve belirlemeye yardımcı oluyor –tıpkı organlardan atıkları temizleyen vücudun lenf sistemi gibi–.

Vücut Duruşu ve Uyku Kalitesi

Uyku anı, glymphatic yolun en etkin olduğu andır. Beyin atıkları; artış görüldüğünde beynin işlemlemesini olumsuz olarak etkileyen amiloyit β (beta) ve tau proteinlerini içerir.

Journal of Neuroscience ‘da yayımlanan yeni bir çalışmada, araştırmacılar; anestezi uygulanan kemirgenlerin beyinlerindeki beyin omurilik sıvısı ve interstisyel sıvı değişim oranını ölçmek için dinamik kontrast MRI methodunun yanı sıra kinetik modelleme kullandılar. Böylece uyuşturulmuş kemirgenlerin üç pozisyondaki –yanal (lateral), yüzükoyun ve sırtüstü– beyinleri görüntülendi.

Stony Brook University School of Medicine ‘dan Radyoloji ve Anestezioloji profesörü Helene Benveniste:

“Analizler tutarlı bir biçimde; sırtüstü ve yüzükoyun pozisyonlarına kıyasla glymphatic taşımanın en etkin anının yanal pozisyonda olduğunu gösterdi” diyor.

En Popüler Pozisyon

Benveniste ve makale baş yazarı Yard. Doç. Hedok Lee deneyler için güvenli vücut pozisyonlarını geliştirirken, University of Rochester’dan araştırmacılar ise MRI verilerini doğrulamak için floresan mikroskobu ve radyoaktif izleyiciler kullandı ve beyinden amiloyit temizlenmesinde vücut duruşunun etkisini ölçtüler.

Araştırmacılar; ilginç bir biçimde yanal yatış pozisyonunun insanlarda ve diğer hayvanlarda –hatta vahşi doğada bile– en yaygın görülen uyku biçimi olduğunu belirtiyorlar. Görünen o ki; uyandığımızda metabolik atıklardan temizlenmiş bir beyne sahip olmak için yanal yatış pozisyonuna adapte olmuşuz.

Öte yandan çalışma; uykunun ayrı bir biyolojik görevine dair de daha fazla destek sağlıyor. Bunamanın birçok türü, uykuya dalmakta yaşanan güçlükleri de uyku rahatsızlıklarıyla ilişkilidir.

Araştırmacılar böylesi uyku bozukluklarının Alzheimer hastalığındaki hafıza kaybını hızlandırabileceğini, dolayısıyla da elde edilen bu yeni bulguların; uyku pozisyonunun da önemli olduğunu gösterdiğini söylüyorlar.


Çalışmanın Makalesi (İleri Okuma):

  1. Bilimfili,
  2. Hedok Lee, Lulu Xie, Mei Yu, Hongyi Kang, Tian Feng, Rashid Deane, Jean Logan, Maiken Nedergaard, and Helene Benveniste The Effect of Body Posture on Brain Glymphatic Transport The Journal of Neuroscience, 5 August 2015, 35(31): 11034-11044; DOI: 10.1523/JNEUROSCI.1625-15.2015

Rüyalarımızı Nasıl Hatırlayabiliyoruz?

Hemen hemen hepimizin malûmudur; rüyaları hatırlamak zordur. Aslında, eğer ki bir rüya uyanmamızdan önce sona ermişse, bu rüyayı hatırlamıyoruz. Uzun süreli hafızalar oluşturmamızı sağlayan beyin süreci, uyku anında pasiftir. Bu yüzden de uyanmamızdan kısa bir süre sonra gördüğümüz rüyaların büyük bir çoğunluğunu unuturuz. Örneğin; hatırlamada oldukça önemli bir nörotransmitter olan norepinefrin; uzun süreli hafızalar için elektriksel aktivitenin görüldüğü prefrontal korteks gibi bölgelerde rüya anında çok düşük seviyelerdedir.

Beyin uyandıkça, uzun süreli hafıza için gerekli süreçleri aktif hale getirmeye başlar. Böylece, eğer bir rüyadan fırlayarak uyanırsak, bu rüyayı hatırlama şansımız çok daha fazladır. 2011 yılında yapılan bir çalışma; REM uykusundan uyandıktan sonra prefrontal kortekslerinde daha fazla teta beyin-dalgası aktivitesine sahip insanların rüyaları hatırlamada daha iyi oldukları sonucuna ulaştı. Teta aktivitesi; daha yavaş bir tempoya, daha rahatlamış bir beyin haline işaret eder ve fazla teta aktivitesi ise uyanıkken hafızayı güçlendirmeyle bağlantılıdır.

Bir rüyanın duygusal içeriği ve mantıksal tutarlılığı da rüyalarımızın ne kadarını hatırladığımızda etkilidir. Yapılan bir çalışma; daha az mantıklı rüyaların, içeriği berrak ve organize bir hikaye çizgisi olan rüyalara kıyasla daha zor hatırlandığını ortaya koydu. Hatırlamamıza en uygun olan rüyalar –kâbuslar ve oldukça parlak, duygusal rüyalar– beynin ve vücudun canlanmasına eşlik eder ve bizi uyandırmaya daha yatkın rüyalardır.

Belli bazı teknikler rüya hatırlama oranımızı artırmaya yardımcı olabilir. Uyandıktan hemen sonra dikkatimizi çeken herhangi bir şey de rüya hatırlamayı engelleyebilir, bu yüzden uykuya dalarken kendinize rüyalarınızı hatırlamak istediğiniz hatırlatın. Uykudan hemen önce son düşündüğünüz şeyler bunlar olsun. Yatağınızın yanında bir defter ve bir kalem bulundurun ve tanımlayabildiğiniz bir görüntü ya da his varsa bunu not edin. Basit olan bu adımları izlemek bütün bir rüyayı geriye sarmanıza sebep olabilir.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • “What Processes in the Brain Allow you to Remember Dreams?” ScientificAmerican MIND. (2014, July 1)

Zamanın Geçtiğini Nasıl Anlıyoruz?

Bu sabah işe zamanında gidebildiniz mi? Eğer başardıysanız, bravo! Ancak işe yetiştiğiniz için “trafikten sorumlu tanrılara” şükretmek yerine, bunda büyük katkısı olan beyninize teşekkür etmelisiniz. Beynin etkileyici biçimde doğruluk saptaması olan doğal saati bize birçok günlük aktivite için oldukça önemli bir yetenek olan zamanın geçişini saptama olanağı sunar. Geçen süreyi takip etmemizi sağlayan bu yetiden yoksunluk, sabah duşumuzun belirsiz bir zamana kadar devam etmesine sebep olabilir. Yani kafamızın içindeki bu “dırdırcı” ses olmasaydı, yapmamız gereken günlük şeylere kolaylıkla geç kalabilirdik.

Peki ama, beynimiz oldukça iyi ayarlanmış bu mental saati nasıl oluşturuyor? Sinir bilimcilere göre; farklı zaman tiplerini işlemek için ayrı sinirsel sistemlere sahibizdir. Örneğin; sirkadyen ritimlerini korumak, vücut hareketlerinin zamanlamasını kontrol etmek ve zamanın geçişinin farkında olmak. Şimdiye kadar, birçok sinirbilimci; zamansal işlemenin bu son tipinin –örneğin kahvaltıda çok fazla oyalandığınıza dair sizi uyaran türdeki gibi– tek bir beyin sistemi tarafından desteklendiğini düşünüyordu. Ancak, yeni yapılan çalışmalar, tek bir sinirsel saatin olduğu modelinin oldukça basit bir izah olduğunu ileri sürüyor. Geçtiğimiz yıl Journal of Neuroscience ‘da yayımlanan bir çalışmada, University of California’dan sinirbilimciler; beynin, zamanın geçişini hissetmesine dairikinci bir yöntemi olabileceğini ortaya koydu. Dahası, araştırmacılar bu ikinci iç saatin bizim birincil nöral saatimizle yalnızca paralel çalışmadığını aynı zamanda da birbirini tamamlıyor olabileceğini ileri sürüyor.

Geçmişte yapılan çalışmalar, merkezi iç saatimizin kalbinde yatan striyatum isimli bir beyin bölgesinin zamansal bilgiyi tamamlamak için beyni çevreleyen korteks ile beraber çalıştığını ileri sürüyordu. Örneğin, insanlar ne kadar zamanın geçtiğine dikkat ettiklerinde striyatum aktif hale geçer ve striyatuma veri girişini kesintiye uğratan bir nörodejeneratif bozukluk olan Parkinson Hastalığına sahip bireyler zamanı ifade etme sorunları yaşarlar.

Fakat zamanın geçişine dair bilinçli farkındalık, beynin yalnızca zamanı ölçmesini gerektirmez, aynı zamanda da ne kadar zamanın geçtiğinine dair işler bir bellek de gerektirir. Bilim insanları, hipokampus isimli beyin bölgesinin geçmiş deneyimleri hatırlamada kritik bir öneme sahip olduğunu biliyorlardı. Ancak, artık hipokampusun zamanın geçişini hatırlamada da rol alabileceğini düşünüyorlar. Hayvanlardaki elektriksel beyin aktivitesini kaydeden çalışmalar, hipokampusteki nöronların zamandaki belirli anlara dair sinyal verdiğini ortaya koyuyor. Fakat zamanın takibinde yalnızca hipokampus yeterli değildir. Dikkat çekici bir biçimde, hipokampusu hasar görmüş insanlar kısa zaman periyotlarını doğru bir biçimde hatırlayabiliyorlar, fakat bu insanlar uzun zaman aralıklarını hatırlayamıyorlar. Bütün bu bulgular, hipokampusun bazı (fakat tamamını değil) zamansal bilgilere dair sinyal vermede önemli olduğuna dair ipuçları veriyor. Ancak durum böyleyse, bu zaman kodu tam olarak ne için kullanılıyor ve neden bu denli özeldir?

Yapılan çalışmada, araştırmacılar bu gizemi ortaya çıkarabilmek için farklı zaman aralıkları arasında ayrım yapabilmeleri için fareleri eğittiler. Sonrasında, farelere sunulduğunda farklı kokular arasında seçim yapmaları beklenerek -böylelikle ne kadar zamanın geçtiğini gösterebileceklerdi– davranışı gösteren fareleri ödüllendirdiler. Denemelerin bazılarının öncesinde, araştırmacılar, hipokampusu geçici olarak inaktif hale getiren bir kimyasalı farelere enjekte ettiler. Bu durum; farklı zaman aralıkları arasında ayrım yapabilmek için işlevsel bir hipokampusun gerekip gerekmediğini test etmeye olanak sunuyordu.

İnaktif bir hipokampusu olan fareler; çok geniş bir zaman aralığının (örneğin; 3’e karşı 12 dakika) arasındaki farkı bildirebildiler, fakat aynı başarıyı aynı periyotlardaki zaman aralıkları (örneğin; 8’e karşı 12 dakika) arasındaki farkı saptamada gösteremediler. Bu da bize; aynı zaman aralıkları arasında ayrım yapabilmede hipokampusun önemli bir rolünün olduğunu, fakat aralıklar çok farklı olduğunda hipokampuse gerek duyulmadığını gösteriyor. Fakat tuhaf olan şu ki; bu örgü uzun zaman periyotlarında görülüyor; işlevsel olmayan bir hipokampuse sahip fareler kısa ölçekteki aynı zaman aralıkları (1 e karşı 1,5 dakika) arasında ayrım yapabilmede de normal değiller, fakat uzun zaman aralıklarına kıyasla daha iyi bir performans sergiliyorlar.

Dolayısıyla, hipokampus geçen zamana dair sinyal verirken oldukça özel bir rol üstleniyor. Uzun zaman ölçeklerindeki (yaklaşık birkaç dakika) aynı zaman aralıkları arasında ayrım yapıyor. Yani, 15 dakika yerine 10 dakikadır duş aldığınızı söyleyebiliyorsanız, bunun için hipokampusünüze teşekkür etmelisiniz.  Fakat, 1 dakika ile 1,5 dakika ya da 20 dakika ile 1 saat arasındaki farkı ayırt edebilmenizde, iç saatiniz kadar diğer beyin bölgeleriniz de bundan sorumlu.

Hipokampusun böylesi bir özel görevi gerçekleştiriyor olması biraz garip gözükse de, bu durum hipokampusün diğer alanlarda yaptıklarıyla tamamen tutarlıdır. Biliyorsunuz ki; hipokampus, bitişik nesneler ya da deneyimler arasında ayrım yapabilme yetisiyle (biçim ayrımı olarak bilinir) meşhurdur. Bu çalışma, hipokampusün; farklı nesneler, mekânlar ve zaman aralıkları arasındaki kolayca göze çarpmayan farkları saptama gibi; bir deneyimin birçok özelliği arasında ayrım yapabildiğini gösteriyor.

Hipokampus; saniye saniye meydana gelen bir olayda dikkatsiz kalabilir, ancak bu anların hızlı bir geçişini hipokampusümüz sayesinde takip edebiliriz. Striyatumun saniyeler düzeyindeki zamanı takip ettiğidüşünüldüğünde, araştırmacılar, hipokampus ve striyatumun aslında birbirini tamamladığını ileri sürüyor. Yani hipokampus sessizliğe büründüğünde, striyatum olduğundan daha aktif bir biçimde görevi üstleniyor. Böyle bir şey yaşamanızı istemeyiz ancak, eğer hipokampusünüz hasar görürse (çok daha ağır problemler yaşarsınız), kısa zaman periyotlarının geçişini takip etme yetiniz teorik olarak güçlenir.

Fakat, bu inhibitör ilişkinin tek yönlü mü, çift yönlü mü olduğu henüz belirsiz. Eğer hipokampus ve striyatum gerçekten de ayrı ayrı çalışan karşıt iki saat gibiyse, striyatum hipokampusu baskılıyor ya da hipokampus striyatumu engelliyor olabilir mi? Bilim insanları striyatumun hasar görmesinin zamanı işlemede birçok probleme sebep olacağını biliyorlar. Fakat, bu durum hipokampusün yetisini artırarak uzun zaman aralıklarındaki farka dair ayrım yapabilmeyi olanaklı kılan, belirli bir zamanı ifade etme gibi bir “süpergüç” sağlar mı? Bunu anlamanın yolu ise bu konuya dair daha fazla bilimsel araştırmanın yapılması. .

Sonuç olarak, Pazartesi günü işe tam zamanında yetişirseniz; teşekkürü yalnızca tek bir iç saatinize değil; birden fazlasına etmelisiniz. Rahat olun çünkü sağlıklı bir hipokampusünüz var.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Your Brain Has 2 Clocks. ScientificAmerican MIND. (2013, November 16)
  • Coull JT, Vidal F, Nazarian B, Macar F. Functional anatomy of the attentional modulation of time estimation. Science. 2004 Mar 5;303(5663):1506-8.
  • Chara Malapani Separating Storage from Retrieval Dysfunction of Temporal Memory in Parkinson’s Disease Journal of Cognitive Neuroscience February 15, 2002, Vol. 14, No. 2, Pages 311-322 Posted Online March 13, 2006 (doi:10.1162/089892902317236920)
  • MacDonald CJ, Lepage KQ, Eden UT, Eichenbaum H. Hippocampal “time cells” bridge the gap in memory for discontiguous events. Neuron. 2011 Aug 25;71(4):737-49. doi: 10.1016/j.neuron.2011.07.012.
  • Whitman Richards Time reproductions by H.M. Acta Psychologica Volume 37, Issue 4, August 1973, Pages 279–282
  • Yassa MA, Stark CE. Pattern separation in the hippocampus. Trends Neurosci. 2011 Oct;34(10):515-25. doi: 10.1016/j.tins.2011.06.006. Epub 2011 Jul 23.
  • Meck WH Neuropsychology of timing and time perception. Brain Cogn. 2005 Jun;58(1):1-8. Epub 2004 Nov 18.