Beyindeki “Aha!” Anları

Fransız post-Empresyonistlerinden Paul Gauguin’in ünlü sözüdür: “Görebilmek için gözlerimi kapatırım.”

Bir yüzyıldan daha fazla bir süre sonra, bilim insanları Gauguin’in bu ünlü tavrının arkasındaki bilişe dair açıklamalar getirdiler.

1990larda, bilişsel bilimciler John Kounios ve Mark Beeman; bir şeye farklı bir açıdan bakabildiğimizde ortaya çıkan güçlü kavrayış anına veya “Aha!” ya da “Evraka!” anı olarak bilinen ana dair çalışmalar yürütmeye başladılar.

Bu an; takılıp kaldığınız bir sorunu, soruna dair bir uyaranı, koşulu ya da olayı yeniden değerlendirerek çok belirgin ya da baskın olmayan bir yorum üreterek çözme denemesi anında ortaya çıkar.

Yaptıkları geniş çaplı araştırma boyunca; bilim insanları, tezahürden (çözüme dair görüntüden) mili saniyeler önce beynin görsel bölgesindeki aktivitenin durduğu bulgusuna eriştiler. Bu an ise; çözümün aklınıza gelmeden hemen önceki an. Bir nevi beynin “göz kırpması” gibi, “aha!” anından hemen önce beyin “içe kapanıyor.”

Örneğin; birisine zor bir soru sorduğunuzda, kişi yukarıya ya da aşağıya bakar böylece de cevap hakkında düşünebilir. İşte bu anda da, beyin görsel bilgi alışını anlık olaraz azaltır.

Yapılan araştırmada, sorunun verilmesinden hemen önce, analitik olarak düşünebilen bir kişinin beyninin görsel bölgesindeki aktivite mümkün olan en fazla bilgiyi alabilmek için artar. Öte yandan, problemi metodik (yöntemli) bir biçimde çözemeyen insanlarda, çevreden gelen uyaranları engellemek, içe bakmak ve bilinç altındaki fikirleri geri çağırmak ve bulmak için görsel korteks kendisini kapatabilir.

Daha yaratıcı insanlar “aha!” anından önce görsel bilgiyi kapatırken, bu insanlar günlük yaşamdaki diğer uyaranlara kıyasla daha fazla görsel uyaranı beyine almaya yatkındırlar. Araştırmacılardan Kounios; bu insanların sokakta yürürken, mevcut olan birçok görsel üzerinde çalışma yatkınlığında, daha fazla bilgiyi beyinlerine yerleştirme eğiliminde olduklarını söylüyor. Ancak aldıkları bilgi ve sentezler fikrin ortaya çıkmasından yıllar önce bilinçsiz bir işlemenin ürünü olabilirler. Öte taraftan daha analitik düşünen insanlar ise daha çok dikkatleriyle odaklanırlar. Bu insanlar sokakta yürürken, etraflarında ne olup bittiğine dair dikkat kesilirler ve düşüncelere dalıp gitmeme eğilimindedirler.

“Aha!” anına dair araştırmalar yaklaşık yüzyıl önce başlamış olmasına rağmen, bilişsel değişimin nerede meydana geldiğini gösteren nöro-görüntülemeye ve bilişsel değişimin ne zaman ortaya çıktığını gösteren elektrofizyolojik tekniklerin gelişimine kadar, bilim insanları; beynin, yaratıcı kavrayışın ortaya çıktığı seviyeye geçtiğinde tam olarak ne olduğunu gözlemleyemiyorlardı.

Beyin görüntüleme tekniklerinin gelişmediği dönemlerde; araştırmacılar, mental sürecin, yavaş yavaş değiştiğini düşünüyorlardı. Oysa beynimiz daima çalışıyor, bilgiyi alıyor ve işliyor, fakat aydınlanmayı yaratan bilginin değişimi yavaş yavaş gerçekleşmiyor. Bu durum herhangi bir anda ani bir aktivite canlanmasıyla ortaya çıkıyor.

Uyku ve Duygu Durum Halinin Rolü

Araştırmacılardan Kounios; olumlu duygu durum halinin “evraka!” anlarını artırdığını söylüyor. Öte yandan beyinde çözüme dair görüntüleri artırmak isteyen insanlara daha uyku uyumaları önerisinde bulunuyor.

Uyku anında, hafızanın güçlendirilmesi süreci başlar. Gizli detayların ya da düşünceler arasındaki açık olmayan bağlantıların ortaya çıkarılmasıyla hafızalar yeniden şekillendirilir. Dolayısıyla daha fazla uyku, kavrayışın artmasına sebep olabilir. Öte yandan Gauguin’in işlettiği süreci de gözönünde bulundurmakta fayda var.

Kaynak:

  • Bilimfili,
  • John Kounios and Mark Beeman The Cognitive Neuroscience of Insight Annual Review of Psychology Vol. 65: 71-93 (Volume publication date January 2014) DOI: 10.1146/annurev-psych-010213-115154

Gerçek Altıncı Hissiniz

Antik Yunan ve Aristo’dan beri temelde 5 duyumuz olduğu herkesçe bilinir. Bu beş duyu ile; çevremizi görür, duyar, koklar, dokunur tadarız. Peki size gizli bir süper gücünüz olduğunu söyleseydik?

Propriyosepsiyon Duyusu

Gözlerinizi kapayın ve avuç içiniz yukarı bakacak şekilde bir elinizi önünüze doğru uzatın. Muhtemelen diğer elinizi havada duran elinizin tam yanına getirebilirsiniz. Peki gözleriniz kapalı olduğu halde elinizin nerede olduğunu nasıl biliyorsunuz? Burada dokunma duyunuzun iş üstünde olduğu tahmininde bulunabilirsiniz, fakat aslında olan tam olarak bu değil.

Doğru cevap farklı bir yetiye ait: Birçoğumuzun hafife aldığı; altıncı hissimiz.

Propriyosepsiyon kelimesi Latince kökenli ve “kişinin kendini kavraması” anlamına gelen bir kelimedir. Propriyosepsiyon denen iç algımız; boşlukta bulunan uzuvlarımızın vücudumuzun geri kalanına göre nerede olduğunu bilme duyusudur.

Elinize bakmadan ve tam olarak nerede olduğunu görmemenize rağmen, bazı nesneleri tutabilir ve onları hareket ettirebilirsiniz.

Bu altıncı hissimiz; aslında basit bir duyu değildir. Vücudumuzun duruş pozisyonunu (ve onu değiştirmek için ne kadar efor harcanması gerektiğini) kestirebilmek için, beynimiz vücudumuz boyunca çalışan sayısız kaynaktan gelen bilgiye dayanır. Bunların arasında; kaslarda, tendonlarda, eklemlerde ve deride; çekmeye, harekete ve basınca duyarlı sinir uçları da vardır. Aynı zamanda, dengede durmamıza yardımcı olan iç kulağımızdaki vestibüler sistem de bu süreçte görev alır. Bu organlarımızdan gelen girdiler denge ve hareket koordinasyonumuzdan sorumlu beyin parçası olan beyinciği besler. Bilim insanları beynin bu girdileri direkt olarak diğer kaynaklardan gelen bilgilerle birleştirdiğini düşünüyorlar.

Peki propriyosepsiyonu anlamamız neden bu kadar önemli? 

Kısaca söyleyelim; çünkü gündelik yaşamımız için oldukça önemli. Çünkü propriyosepsiyon sayesinde bakmadan hareket edebiliriz. Karanlık bir odada olduğunuzu hayal edin. Propriyosepsiyonunuz olmadan hareket edemezsiniz, çünkü ayaklarınızı göremezsiniz.

Öte yandan; propriyosepyon çok karmaşık olmasından kaynaklı, kolayca aldatılabilir. Bunu kendiniz de deneyebilirsiniz. İşte size kendi başınıza deneyebileceğiniz bir test:

Pinokyo illüzyonu 

İşaret parmağınızı burnunuzun ucuna değdirin. Bir arkadaşınızdan telefonunun titreşimini çalıştırarak bisepsinize (burnunuza değdirdiğiniz kolunuzda) değdirmesini isteyin. Telefonun oluşturduğu bu titreşimler kas liflerinize gider ve gerildiğini düşünmeye sebep olur. Bu da kolunuzun yüzünüzden uzaklaştığı hissini verir ve burnunuza hala dokunduğunuz için de bu sinyaller beyninizde burnunuzun uzadığı algısını oluşturur.

Propriyosepsiyon aldatılabilir bir histir, fakat oldukça önemli bir histir. Bilim insanları; beynin, gelen bilgileri nasıl işlediği ve sentezlediğine dair çalışmalarını sürdürüyorlar. Ve bütün süper güçlerde olduğu gibi, bu gücün temelinde de hala çözülmeyi bekeleyen gizemler var. Kim bilir, belki bir gün, siz, bir “süper kahraman” olur ve propriyosepsiyonla ilgili her şeyi açığa çıkarırsınız.


Kaynakça: Bilimfili,
1- en.Wikipedia, “Proprioception”, https://en.wikipedia.org/wiki/Proprioception
2- Society for Neuroscience, “Your Sixth Sense”, https://www.youtube.com/watch?v=A1BVp5aivtA&list=PLUXnlfxIfR9-la3KEenkj1ZDrHqxUJkvt&index=3

İnsanın Yanlış Ölçümü: Kafa Yapısından Hareketle Kuramsal Irkçılık

Stephan Jay Gould’un, dönemlerine göre ırkçılığı bilimsel açıdan meşrulaştıran bilim insanlarını anlattığı kitabının tanıtımı, antropolog Michael Little’ın bir söyleşisinden alıntı ile başlıyor:
“Kendi bilim dalımın tarihi hakkında pek konuşmamayı tercih ederdim, çünkü mahcup olurdum ve utanırdım.”
Bu yazıda da Little’ın bahsettiği konuya değineceğiz ve antropoloji ve biyolojinin, sözde ırksal farklılıkları kemik yapısındaki matematiksel ölçümlere, kafa şekillerine hatta kan gruplarına bakarak ayırmaya çalışan ve bu bakış açılarıyla isteyerek veya istemeyerek kafa yapıları üzerinden ırkçılığa hizmet eden bilim insanlarının, bilim adına üzücü diyebileceğimiz çalışmalarına göz atacağız. Öncelikle belirtmek isteriz ki bu yazı, insanların eşitliğini şiddetle savunan ve bu uğurda çalışmalarını yürüten ünlü bilim insanı Stephan Jay Gould’un “İnsanın Yanlış Ölçümü” ve “Darwin ve Sonrası” kitapları ile İstanbul Üniversitesi’nde yazarımızın almış olduğu, Barış Özener tarafından okutulan  “İnsan ve Fiziksel Özellikleri” dersinde tutulan notlar ve adı geçen hocamızın yakın geçmişte basılan “İnsan Çeşitliliği – Irksal Farklılıklar mı, Evrimsel Adaptasyonlar mı?” kitabı merkezinde -kronolojik değil, konu bazlı olarak- oluşturuldu.
“Kafatasındaki her çıkıntıyı ’uysallık’, ’sevecenlik’, ’ulvilik’ ya da ’nedensellik’ emaresi olarak okuyan frenolojistler (bireyin kafa şeklinden kişiliği üzerine çıkarım yapanlar) zihinsel işleyişi, büyük ölçüde birbirinden bağımsız özelliklerin oluşturduğu zengin topluluklara ayırmışlardı. Böyle bir bakış açısına göre, tek bir rakamın insanın genel değerini ifade etmesi mümkün değildi, yekpare bir biyolojik özellik olarak IQ kavramı da anlamsız oluyordu.” – Stephan Jay Gould
İnsan Çeşitliliği kitabında Barış Özener, kafatasının ölçümlerde temel bir öge olarak görülmesi üzerine şunları yazıyor:
“Kafatasının ölçümlerin odağında olmasının bir nedeni, çevresel koşullardan en az etkilenmesi, dolayısıyla bir popülasyonun kökenini ortaya koymak için ideal bir yapı olduğu düşüncesiydi. Beden kuşaklar boyunca çevrenin etkisiyle değişebilirdi, ancak kafatası değişime karşı üstün bir dirence sahipti. Bu hatalı anlayış Franz Boas’ın Avrupa kökenli Amerikalıların kafa şeklinin kuşaklar boyunca değişebildiğini gösterdiği 20. yüzyılın ortalarına kadar neredeyse tartışmasız kabul görmüştü.”
İnsanın dış görünüşüne bakarak kişilikleri ve/veya bireyin üstün/alt insan olduğu, hatta insan dahi olmadığı üzerine görüşlerin ortaya atılmasının tarihine bakacak olursak; 19. yüzyılda ölçümlerin cetveller ve kalibrelerle yapıldığını görüyoruz. Yazının ilerleyen kısımlarında ayrıntılarına gireceğim bu ölçümler, dışarıdan ve içeriden olmak üzere iki genel başlıkta karşımıza çıkıyor. Kafa yapılarının şekli ve boyutları üzerine çeşitli “endekslerin” gündeme geldiği ve bu endekse uymayanların uç bir sıfatla “insan sayılmadığı”, alt insan olarak görüldüğü ölçümler dışarıdan yapılırken; 20. yüzyıla geldiğimizde içeriden diyebileceğimiz, zeka üzerine alt/üst insan sınıflandırılmasının yapıldığını görüyoruz.
Matematiğin sayılar üzerindeki sihirli dünyasından mıdır yoksa ırkçılığı meşru kılmak için midir bilinmez ama antropoloji ve biyoloji tarihi, kafatası ölçümleri üzerine birçok çalışmayı bünyesinde barındırıyor. Çoğunlukla siyah ve beyazın karşı karşıya getirildiği çalışmalardan çıkan sonuçlar; insanların toplum içindeki rollerini/sıfatlarını düzenleyebiliyor, aynı zamanda siyasi çıkarların gözetildiği ortamlarda haklı(!) bir sömürü ve kölelik durumunu akıllara getiriyordu.
“Aklı başında, olguları bilen hiç kimse, bırakın ortalama bir zencinin ortalama bir beyazdan üstün olduğunu, ona eşit olduğuna inanmaz. Bu doğruysa, bütün engelleri ortadan kaldırıldığında, çıkık çeneli akrabamızın adil koşullarda, hiçbir himaye görmeksizin, aynı zamanda kendisini ezen hiç kimse olmaksızın büyük beyinli ve küçük çeneli rakibiyle, ısırıklarla değil, düşüncelerle yapılacak bir yarışmada başarıyla rekabet edebilecek olması inanılmazdır.” – T. H. Huxley
Bir Ademin Karşısında Birden Fazla Adem: Monojenizm vs. Polijenizm
Charles Darwin ve Alfred Russel Wallace’ın yaptıkları çalışmalardan önce de insanlığın kökeni merak ediliyordu. Bu meraktan hareketle insanın kökeni üzerine birtakım çalışmalar yapılmış, bu konu üzerine yazılıp çizilmişti. İnsanlığın kökeni üzerine dönüp dolaşan tartışmalar, ekseriyetle, insanlığın tek bir kökene ait olduğu görüşünü savunan monojenistler (tek kökenciler) ile insanlığın birden fazla kökeni olduğunu savunan polijenistler (çok kökenciler) arasında gidip geliyordu. Irkların kökeni konusunda birçok konuda çatışan bu iki görüş, ana hatlarıyla tek ve net bir noktada birleşiyordu: İnsanı Tanrı yaratmıştı. J. H. Blumenbach ve Darwin’in dedesi Erasmus Darwin’in etrafında toplanan monojenistler, Tanrı’nın, insanı tek bir ırk olarak yarattığını, diğer ırkların -büyük bir ölçüde bozularak- sonradan ortaya çıktığını savunurken; Louis Agassiz’in geliştirdiği fikri savunan polijenistler ise Tanrı’nın, insanı birçok ırk olarak yarattığını ve bu ırklar üzerinde herhangi bir değişimin olamayacağına dair görüş bildiriyorlardı.
Monojenistlerin bakış açısına göre insanlar cennetten çıktıktan sonra bozulmuşlardı. Adem ve Havva mitine kadar dayanan temellendirmeleriyle görüşlerini savunan monojenistler, en az bozulan ırkın beyazlar, en fazla bozulan ırkın ise siyahlar olduğunu söylüyor, çalışmalarının merkezine bu sloganı oturtuyorlardı. Bir diğer yandan bu görüşün karşısında olan polijenistler ise insan ırklarının farklı Ademlerden geldiğini belirtiyorlardı. Bu yaklaşıma göre ırklar sabitti ve siyahlar da beyazlar da, biyolojik olarak birbirleriyle bağlantılı değillerdi. Evrimci düşünceden önce genel olarak bu iki konuda çarpıştırılan görüşlerden monojenizm; Adem ve Havva mitine, yani dine dayandırılabildiği için polijenizme göre daha büyük sükse yapmıştı.
Polijenizmi büyük ölçüde geliştiren ve Amerika’nın bilimsel bazdaki önemli kuramlarından birinin arkasında yer alan Louis Agassiz, siyah – beyaz ayrımı üzerine yazılar yayınlasa da hayatının bir dönemine kadar hiç siyah görmemiş. 1846 yılında kaldığı bir otelde siyahlarla karşılaşan Agassiz, bu konu üzerine düşüncelerini annesine mektup olarak yollamış. Siyahlar ile aynı mekanda yer aldığı için korktuğu, hatta iğrendiği gözlenen Agassiz’in yazdıkları o dönemin görüşlerine de büyük ölçüde ışık tutuyor.
“Philadelphia’da ilk kez kendimi siyahlarla uzun süreli bir temas halinde buldum. Kaldığım oteldeki bütün hizmetliler renkliydi. Duyduğum acılı hisleri ifade edebilmem zor, özellikle de bende uyandırdıkları his, insan türünün kardeşliği, türümüzün tek bir kökenden geldiği yönündeki bütün fikirlerimize ters düştüğü için. Ama hakikat her şeyin önünde gelir. Yine de bu alçalmış, dejenere olmuş ırkın görünümü karşısında acıma duydum; onların bahtı, gerçekten insan olduklarını düşünürken içimde şefkat uyandırdı. Yine de onların bizimle aynı kandan olmadığı hissini değiştirmem imkansız. Onların o siyah yüzlerini, kalın dudaklarını, yüzlerini çarpıtan dişlerini, başlarındaki postu, bükülmüş dizlerini, uzun ellerini, geniş kavisli tırnaklarını, özellikle de avuç içlerinin soluk mavimsiliğini gördüğümde, yüzlerinden gözlerimi çekip uzak durmalarını söyleyemedim, Bana hizmet etmek için o çirkin ellerini tabağıma uzattıklarında, böyle bir hizmetle akşam yemeği yiyor olmak yerine, başka bir yerde bir parça ekmek yemek için oradan ayrılmayı diledim. Bazı ülkelerde, varoluşların zencilerin varoluşuna bu kadar yakından bağlanmış olması beyaz ırk için ne büyük mutsuzluk!”(Agassiz’den annesine, Aralık 1846.)
Bütün ırkların aynı özelliklere sahip olmadığını, bu yüzden de aynı haklara sahip olamayacağını belirten Agassiz, bu bağlamda siyasal öneriler de getiriyordu. Eğitimin doğuştan gelen becerilere göre yapılması gerektiği yönünde görüş bildiren Agassiz, siyahların el ve güç gerektiren işlerde yer alması gerektiğini belirtirken; beyazlarınsa zeka gerektiren işler üzerine yoğunlaşması gerektiğini söylüyordu. O dönemde dünya, hayali çizimler ekseninde, Agassiz’inki gibi ırkçı, ayrımcı ve siyasal temelli görüşlere “bilimsel” sıfatını yapıştırıyordu.
Yukarıda da belirttiğimiz üzere Agassiz’in siyahlar ve beyazlar üzerine birçok ayrılıkçı görüşü vardı ama Agassiz’in görüşleri sezgiye dayanıyor, net bir çalışmayı desteklemiyordu. İşte tam da burada başka bir isimle daha tanışıyoruz: Samuel George Morton. Agassiz’in fikirlerini verilerle destekleyebilecek olan Morton, öldüğünde binden fazla kafatasına sahipti. Morton’a göre beynin fiziksel yapısı, ırklar üzerine de birçok gizemi çözebilirdi. “Kafataslarının kranyal oyukları beyin boyutunu da ortaya koyar.” prensibiyle hareket eden Morton, ırkları beyinlerinin boyutlarına göre sınıflandırmayı tercih ediyordu. Süzülmüş hardal tohumlarını, elindeki kafataslarının kranyal oyuklarına dolduruyor; sonra bu tohumları dereceli bir silindire aktarıp kişinin beyin hacmini buluyordu. Tohumların hafif oluşu ve filtrelenmelerine rağmen boyutlarındaki farklılıklar, aynı kafatası üzerinde yapılan ölçümlerde farklı sonuçlar veriyordu. Bu durum Morton’ı hardal tohumlarından uzaklaştırdı. Tohumlardan kurşun toplara geçen Morton, bu sayede ölçümler arasındaki farkı/sapma payını 2-3 cm’ye kadar düşürmeyi başardı. Kurşun toplarla yaptığı ölçümler üzerine birçok eser de yayınlayan Morton, halkları genel olarak beyaz, zencimsi ve zenci olmak üzere üç başlık; ırklarıysa Kafkas (Beyaz), Moğol, Malay, Amerikalı ve Etiyopyalı olmak üzere 5 başlık altında topladı. Morton’ın çalışmalarına göre; Pelasgik, Semitik ve Mısırlı olmak üzere üç başlık altında toplanan beyazlar 1311-1442 cc, zencimsiler ortalama 1295 cc, zenciler ise ortalama 1196 cc beyin hacmine sahipti. Morton’ın aşağı/üst ırk sınıflandırması da bu temel üzerinden ilerliyordu. Bu çalışmaları kitabında da açıklamaya çalışan Gould, Morton’ın bilerek bu ölçümleri saptırdığına dair bir kanıt bulamadığını söylese de onun çalışmalarına laf etmeden geçemiyor.
Tohum kullanılarak yapılan kafatası ölçümlerinin hatalı olabileceği aşikar. Tohumların bastırılma durumları ve büyüklükleri, ölçümlerin sonucunu değiştirebilecek etkenler arasında yer alıyor. İşin garip kısmı Morton’ın deneylerindeki tutarsızlıklar. Yayınladığı bir makalede siyahlar için ölçümlerini 1278 cc olarak gösteren Morton, bundan 5 yıl sonra yaptığı ölçümlerde siyahlar için 1393 cc’ye ulaştığını not alıyor. Gould’un yazdığına göre, 111 Kızılderili kafatasında; kurşunla yapılan ölçümler, tohumla yapılan ölçümlere oranla ortalama 36 cc büyük çıkmış. Morton da yazılarında tek tek, hangi kafataslarını hangi yöntemle ölçtüğünü belirtmeyince; “Morton siyahların kafatasını ölçerken tohumları hafif hafif doldurdu ve daha düşük sonuçlar elde etti.” şeklinde birçok komplo teorisi yazılabiliyor. Hal böyle olunca da Morton’ın çalışmaları nesnel değil de öznel olabilir mi soruları akıllara geliyor.
Morton’ın çalışmalarında tutarsızlıklar ve kayırmacı bir yaklaşımın görüldüğü gözlenebiliyor. Grupların ölçüm ortalamalarını beklenene uyması için düzenleyen Morton, Kızılderililerin ortalamasını düşürmek için Perulu İnkaları ölçüme dahil etmiş; aynı zamanda Hinduları dışarıda bırakarak Kafkas ortalamasını yükseltmişti. Ayrıca Morton, değerleri isteği doğrultusunda -beklentilerine göre- yuvarlamıştı. Negroid Mısırlı dediği sınıfı yuvarlayarak 1311 cc’ye (80 inç kübe) çıkaracağına, 1295 cc’ye (79 inç kübe) indirmişti. Gould’un sonradan yaptığı ölçümlerde 1442-1459 cc (88-89 inç küp) olduğu gözlenen Almanlar ve Anglo-Saksonlar ortalamalarını direkt 1475 cc’ye (90 inç kübe) yuvarlayıp elindeki örnekler arasındaki farkı yüksek tutmuştu.
Tabii ırkçılığın popülerleştiği bir dünyada hayali, abartılı anlatımlar sadece bunlarla sınırlı değil. Polijenizm temsilcilerinden Josiah C. Nott ve George R. Gliddon, İnsanlığın Tipleri ismini verdikleri kitaplarında abartılı çizimler kullanarak siyahilerin gorillere yakın bir soydan geldiğini belirtmişlerdi.
Tek kökenciler, insanın “cennetten kovulduktan” sonra bozulduklarını iddia etmektedir.
Sayıların Cazibesi Altında Irk Tahlilleri
1842 yılına gelindiğindeyse Anders Retzius’un kafatası indeksi üzerine yaptığı çalışmaları görüyoruz. Kafa genişliğinin kafa uzunluğuna bölünmesiyle elde edilen sonuca göre insanları sınıflandıran Retzius, bu ırksal sınıflandırmalar için üç sıfat kullanmıştı: dolikosefal (uzun kafalı), brakisefal (kısa kafalı) ve mezosefal (dolikosefal ve brakisefalin ortası). Tabii Retzius’un bu çalışmaları da alt/üst ırk tartışmalarını tetiklemiş, hatta yıllarca popülerliğini koruyarak antropoloji alanındaki birçok çalışmaya öncülük etmişti. Retzius’un indeksine göre kafa genişliğinin kafa uzunluğuna bölümü 0,75 altı olanlar dolikosefal, 0,80 üzeri olanlar brakisefal, ikisinin ortasında kalanlar ise mezosefal olarak anılıyordu. Peki Retzius’un öncülüğünü yaptığı kafa indeksi ileride nasıl kullanıldı? Fransız antropolog Vacher de Lapouge, siyahları “kanı bozulmuş sınıfların soysuz temsilcileri” olarak da isimlendirilen görüşleriyle, kafatası indeksine göre üç ırktan bahsediyordu. Protestan Kuzeylileri bütün medeniyetin yaratıcısı olarak gösteren ve bu ırka mensup bireylerin dolikosefal olduğunu öne süren Vacher de Lapouge, Homo europaeus adını verdiği Aryan ırkın kafatası indeksinin 0,76’nın altında olduğunu belirtiyordu. Lapouge, dolikosefal kafa yapılarının, zamanla dejenere olarak kısaldığını belirtiyor, hatta Roma ve Yunan uygarlıklarının çöküşünün bu nedenle olduğunu da söylüyordu.
Dolikosefalliği üstün ırk olarak kabul edenlerden biri de Alfred Otto Ammon’du. Vacher de Lapouge etkisinin bariz bir şekilde görüldüğü Ammon, Lapouge’un fikrini biraz daha ileri götürüp şehirler ve köyler arasında da kafa yapısı üzerinden görüşler bildirerek ırksal bazdaki çalışmalarına yön veriyordu. Ammon Yasası olarak da bilinen bu görüşe göre, şehirlerde yaşayan insanlar dolikosefal kafa yapısına sahipti ve onları köyde yaşayan insanlardan ayıran birçok özellik bulunuyordu. Sadece kafa yapısından hareketle insanları açık fikirli, maceracı gibi güzel sıfatlarla da süsleyen Ammon, köylerde yaşayan insanları ise gelişime kapalı, toprağa bağımlı olarak tanımlıyor; bu insanların kafa yapılarının da brakisefal olduğunu öne sürüyordu.
Hacim ve indeksten başka bir görüş daha ırkçılığın bilimselleştirilmesinde karşımıza çıkıyor. Yüzün öne doğru fırlaklık düzeyi, yani prognatizma da ırklar hakkında bilgi veriyor olabilirdi. Ne kadar büyük bir açı, o kadar üstün ırk! Hollandalı anatomist Petrus Camper, prognatizma açısının maymunlarda 58, Afrikalı siyahlarda 70, Avrupalılarda 80, bozulmamış beyaz ırkın temsilcisi olarak gördüğü Apollon heykelindeyse 100 derece olduğunu belirtiyordu.
Modern istatistiğin kurucusu sayılan ve Charles Darwin’in kuzeni olarak karşımıza çıkan Francis Galton, ölçümün bilimsel çalışmalarda temel olduğunu düşünüyordu. Gould’a göre, Galton duaların etkililiği üzerine de bir dönem çalışma yapma teklifinde bulunmuştu. Sayılara ve ölçümlere bu kadar bağlı olan Galton; Britanya Adaları’nda sadece kağıt ve topluiğne kullanarak güzellik haritaları çıkarmakla kalmamış, bu ve buna benzer çalışmalarıyla insanların göreli değerlerini ölçmek üzerine çalışmalar yapmıştı. 1884 yılındaki Uluslararası Fuar’da kurduğu laboratuvar ile insan ölçümlerini sıklaştıran Galton, burada üç peniye (para birimi) insanları ölçüyor, sonuçlarla ırklar üzerine tahlillerde bulunuyordu. Bu faaliyetiyle oldukça dikkat çeken Galton, bu tarihten itibaren altı yıl boyunca aynı laboratuvarı ile birlikte Londra Müzesi’nde yerini alıp kafa ölçümlerine devam ediyordu.
İstatistik üzerine çalışmalar yapan Galton’dan Virginialı doktor Robert Bennett Bean’a geçiyoruz. Bean, 1906’da hazırladığı bir makalede, beynin sağ ve sol tarafını birleştiren dokuları içeren corpus callosum’u anlatıyordu. Zihinsel işlevlerin beynin genu dediği ön kısmında, duyusal motor becerilerinse splenium dediği arka tarafta yer aldığını söyleyen Bean, bu yaklaşımıyla ırksal sınıflandırmalar yapılabileceğini öne sürüyordu. Genu ile splenium’un uzunluklarından ırksal sınıflandırmalar yapılabileceğini ortaya süren bu görüş, siyahların ve beyazların beyinleri üzerindeki deneylerle devam ediyor; bu çalışmalar çerçevesinde, beyazların siyahlara göre daha büyük bir genuya sahip olduğu sonucuna ulaşılıyordu. Kendi içinde birçok çelişkiyi barındıran bu çalışmadan şüphelenen Franklin P. Mall, çalışmayı tekrarlıyor. Siyaha mı yoksa beyaza mı ait olduğunu bilmeden yaptığı ölçümlerin ardından sınıflandırma yapan Mall, Bean’ın ulaştığı sonuçların aksine, siyahın genu ve splenium yapısıyla beyazın genu ve splenium yapısı arasında net, açık bir fark göremiyor. Kitabında bu konuyu daha ayrıntılı bir şekilde işleyen Gould, bu örnek üzerinden durumu özetliyor:
“Kranyometri (kafatası ölçümü) sadece akademisyenlerin oyuncağı, teknik dergilerle sınırlı bir konu değildir. Sonuçlar sel olup popüler basına akar. Bir kere yerleşiklik kazandıklarında kendi ömürlerini sürmeye başlarlar, bir ikincil kaynaktan diğerine sonsuzca kopyalanırlar, hiç kimse ilk belgelemenin hassasiyetini kontrol etmediği için de aksinin kanıtlanması güçleşir. Bu örnekte Mall, daha tomurcuk halindeyken bir dogmayı patlatmıştır, ama bunu ancak önde gelen dergilerden birinin, doğuştan gelen aptallıkları yüzünden siyahların oy kullanmalarının engellenmesini tavsiye etmesinden sonra yapmıştır.”
Kafatası ölçümleri üzerine adeta bir ekol olarak kabul edilen Paul Broca da kuramsal bir şekilde ırkçılık yapıyordu. Yaşlıların gençlere göre, kadınlarınsa erkeklere göre daha küçük beyin yapıları olduğunun altını çizen Broca, bir dönem insanların üst kol – alt kol oranını dahi ölçmeye kalkmış, oranlamalar sonucunda beyazlar “alt ırk” sınıflandırmasına uyunca bu görüşü terk etmişti. Bu konudan sonra kafa yapısı, özellikle de beyin üzerine giden Broca, görüşlerini kabul ettirebilmek adına kendisiyle birçok kez çelişecek ama bu çelişkileri usta bir siyasetçi gibi kendi görüşünü savunur hale getirebilecekti. Broca, “daha düşük bir ırkın daha büyük beyni olabilir” gibi bir söylemde bulunabilecekken, aynı zamanda da “beynin küçük olmasının aşağı olmanın bir işareti olarak değerini ortadan kaldırmaz” diyebilecekti. İşin garip kısmı, Broca, bir brakisefal olarak dolikosefalliğin üstün ırk olarak kabul edilmesine içerlemiş olacak ki bu görüşü çürütebilmek adına çalışmalar yapmıştı. Eski toplumların kafataslarını inceleyen Broca, dolikosefal olmanın herhangi bir üst-alt ilişkisi olmadığını kanıtlayarak kendisi gibi kuramsal ırkçı bilim insanlarının yanlışlığını ortaya koyuyordu. Bir diğer yandan Broca, büyük bir beynin ırkların sınıflandırılmasında önemli bir etken olduğunun altını çiziyor, bu konudaki istisnalarıysa “çok yaşlıyken ölmüşler”, “kısa boylular”, “bünyeleri kötü” diyerek geçiştirme yoluna gidiyordu.
Kuramsal ırkçılığın büyük ölçüde baz aldığı dolikosefallik, bölge ortalamaları esas alındığında, alt ırk olarak söylenen Afrika ve Avustralya yerlilerinde, “üstün ırk” Avrupalılara oranla daha fazla görülüyordu. Bu istatistik de kuramsal ırkçılığın kafa yapılarıyla olan problemlerine noktayı koyuyor, yerini kan grubu gibi kavramlarla devam edecek olan bir ırkçılığa bırakıyordu. Bu yazının konusu olmadığı için derinlerine inmeyeceğim bu konular da, genetikle adeta darmaduman edilmiş durumda. Genetik; insanlığın yaşayan bir ırk olduğunu ve tüm insanlığın da bu ırka mensup olduğunu gösteriyor.
“Kafatası yalan söylese de gen yalan söylemez. %99,9 olarak aynıyız. Bir Avustralya yerlisini, Portekiz’den Brezilya’ya geçen birini ve bir Yozgatlıyı inceleyin. Aralarındaki fark sadece %0,01!” – Barış Özener
Peki bilimsel anlamda ırk kavramının sonu tam olarak ne zaman geldi? “Avrupa’da Irk” isimli eserinde, insanlığın zoolojik bir tür gibi sınıflandırılmasına karşı çıkan Huxley’in izinden giden Ashley Montagu, 1945’te “Antropolojide Etnik Grup Teriminin Kullanımı” isimli bir makale yayınladı. Bu makalesinde ırk kavramının insanlığı açıklamada yetersiz kaldığının altını çizen Montagu, ırk yerine etnik grup teriminin kullanılmasını, böyle bir terimin daha doğru olduğunu belirtti. İnsanlar arasındaki biyolojik farklılıkları reddetmeyen ve bu farklılıkların net bir ayrımı doğurmadığını savunan Montagu’nun etnik grup kavramı, “coğrafi ve sosyal engeller gibi ayrıştırıcı mekanizmalar nedeniyle fiziki ve kültürel farklılıklar taşıyan topluluk” olarak tanımlandı ve bu tarihten itibaren etnik grup kavramının doğruluğu üzerine birçok görüş bildirildi. Kendisinden önce ırk konusunu işleyen bilim insanlarına göre adeta yeni bir devrin sinyallerini veren Montagu, “insan çeşitliliği üzerine çalışan antropologların amacının sınıflandırmak değil, çeşitliliği meydana getiren evrimsel etmenleri araştırmak” olduğunu savundu.
Montagu, kendi görüşlerinde elbette tek değildi. Günümüzde de büyük ölçüde kabul edilen bu görüş, o dönemlerde Amerika’da çalışan sosyolog Henry Fairchild tarafından da destekleniyordu. Henry Fairchild, 1944 yılında Harper’s Magazine adlı dergide; tüm insanların aynı kökten geldiğini söylüyor, saf ırk diye bir kavramın olmadığını belirtiyordu. Bu fikri genetik açıdan destekleyen fikirler de Theodosius Dobzhansky tarafından geliyordu. Fairchild’ın ırklar üzerine yayınladığı yazıyla aynı yılda, 1944’te, ırkın genetik olarak tanımını yapan Dobzhansky, ırkları “bazı gen ya da genlerin frekansları yönünden farklılık gösteren popülasyonlar” şeklinde tanımlıyordu. Barış Özener’in kitabında belirttiği üzere, bu tanım aktif birimlerden bahsediyordu ve bu bakış açısına göre ırklar değişime müsaitti. Bir diğer yandan Dobzhansky; Montagu ve Fairchild’ın aksine, insanların sınıflandırılmasına karşı değildi. Sınıflandırmayı doğal buluyor, tıpkı hayvanlardaki gibi “alt tür” olarak birçok tanımın yapılabileceğini söylüyordu.
1950’ye gelindiğinde antropoloji ve biyolojide yeni bir döneme kapılar açılıyordu. Cold Spring Harbor laboratuvarlarında yapılan “İnsanın Evrimi ve Kökeni” isimli sempozyum, antropolojinin ve biyolojinin geleceği açısından oldukça önemli sonuçları bünyesinde barındırıyordu. Darwin’in evrim kuramının üzerine Mendel’in genetiği eklenince ortaya çıkan insanın evrimi fikri üzerinde durulan bu sempozyumun sonunda, insan olarak tanımlanan birçok cins ve türün “Homo” çatısı altında toplanmasına karar verilmişti. “Sempozyumun sonuç bildirgesinde, modern evrimsel sentezin, biyolojik tür kavramının ve taksonomik isimlendirme kurallarının fiziki antropolojide kullanılması yönünde ortak bir görüş birliği oluştu.” Bu sempozyumun ardından fiziki antropoloji yavaş yavaş bugünkü bilimsel, eleştirel halini almaya başlarken; sempozyumdan bir yıl sonra Sherwood Washburn’un “Yeni Fiziki Antropoloji” isimli makalesi, bu değişime adeta ışık tutan bir makale olarak literatürde yerini aldı. Washburn’a göre fiziki antropolojinin yeni hali, “evrimsel süreçlerin mekanizmaları üzerine odaklanmalı ve dinamik bir bakış açısı” oluşturmalıydı. O günden günümüze her ne kadar birbirleriyle çelişen görüşler de ortaya çıksa, ırk kavramına bakış açısını değiştiren antropoloji, -çatlak sesler çıksa da- popülasyonların sabit kalmadığını, saf ırk diye bir şeyin mümkün olmadığını öğrendi.
Yalnız unutulmamalıdır ki iklimsel şartlar, bir süre aynı bölgede yaşayan insanlara “genellemeler” yapılabilecek değişiklikler kazandırabiliyor. Bugün, bizler çıkıp “Moğollar çekik gözlüdür.” diye bir genelleme yapabiliyor ve karşılaştığımız birçok Moğol’da bu özelliği görüyor olabiliriz; ancak bu durum Moğolların ayrı bir ırk olduğunu, Moğol Irkı olarak diğer insanlardan ayrı bir türün Dünya üzerinde var olduğunu göstermiyor. Bu bağlamda etnisite ile ırk arasındaki farkı iyi anlamış olmak, konunun anlaşılması açısından gayet önemli.
Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Stephen Jay Gould – İnsanın Yanlış Ölçümü
  2. Stephen Jay Gould – Darwin ve Sonrası
  3. Barış Özener – İnsan Çeşitliliği – “Irksal Farklılıklar mı, Evrimsel Adaptasyonlar mı?
  4. İnsan ve Fiziksel Özellikleri dersinde tuttuğum notlar
  5. Bilim ve Gelecek’in Mart 2016 sayısı
  6. Slate

Körelmiş Organlar Nedir? Neden Körelirler? Neden Hala Canlılarda Bulunurlar?

Körelmiş organlar (vestigial organs, vestigials) ya da Körelmiş yapılar (vestigial structures) temel olarak Evrimsel süreçte değişen çevre koşullarından ötürü eskiden yapmakta oldukları işlerin yapılmamasıyla birlikte bir organın Evrimsel Ekonomi dahilinde giderek körelmesi, işlevsizleşmesi ve nihayetinde yok olmasıdır. Bu tanım biraz üzeri kapalı olsa da, adım adım yazımızda önemli noktalarını açarak sizleri bilgilendireceğiz.

 

 

Organlar ve Yapılar Neden Körelir?

 

Bildiğiniz gibi evrim, doğa şartlarına bağlı olarak işleyen bir süreçtir. Doğa şartları ise, katrilyonlarca parametrenin etkisi altında sürekli, an be an değişirler, küçük ya da büyük miktarlarda. İşte bu değişimler, canlıların doğada hayatta kalma ve üreme başarılarını birebir etkilerler. Her türün bireyleri, bireysel olarak birbirlerinden farklıdırlar. Buna, genetik farklılıklar sebep olabileceği gibi, çevrenin de etkisi sebep olabilir. Bunun en güzel örneği, farklı ailelerde büyüyen ama genetik olarak tıpatıp aynı olan tek yumurta ikizlerinin arasında fiziksel ve davranışsal pek çok fark olmasıdır. İşte bu tür içi bireysel farklılıklar (ki bunların sayısı da katrilyonlarla ifade edilebilir), sayısız çevresel etmene karşı bir nevi sınav içerisindedirler. Bu sınavda çevre şartlarına en uyumlu olanlar daha kolay hayatta kalır ve daha kolay/çok üreyebilirler. Böylece kendilerini bu şartlara karşı güçlü kılan genleri ve dolayısıyla bu genlerin etkilerini yavrularına aktarabilirler. Bunun sonucunda da, nesiller sonunda, çevre şartları tamamen değişmediği müddetçe, o şartlara daha önceki nesillerden çok daha uyumlu türler evrimleşir.

 

Bu evrimsel süreçte, doğa şartları sürekli değişebildiği için, canlılar da rüzgarda savrulan yapraklar gibi beklenmedik yönlere doğru, nesiller içerisinde evrimleşmek durumunda kalabilirler. Bu evrim sırasında ise, daha önceden bulunulan ortamda ya da bulunulan çevre koşullarında işe yaradığı için binlerce, milyonlarca yıldır avantaj sağlayan ve seçilen organlar ve yapılar, bir noktadan sonra doğa şartlarının veya bulunulan ortamın değişmesiyle hiçbir işe yaramaz hale gelebilirler. İşte bu organlar, Evrimsel Ekonomi dediğimiz bir mekanizma içerisinde, yine nesiller içerisinde yok edilirler.

 

 

Evrimsel Ekonomi Nedir?

 

Evrimsel Ekonomi, en yalın tanımıyla bir canlının maksimum enerji verimine ulaşabilmek için uymak zorunda olduğu, doğal kurallar bütünüdür diyebiliriz. Canlılar, enerjiyi aktif olarak kullanıp değiştirerek hayatta kalırlar ve varlıklarını sürdürürler. Dolayısıyla enerjinin verimli kullanılabilmesi bir canlının, daha doğrusu doğanın en önemli kurallarından biridir. Elbette bir varlık enerjiyi saçıp savurabilir, bu, zekası olan (yani bir beyne ve sinir sistemine sahip olan) tüm canlıların verebileceği bir karardır. Ne var ki aklı başında hiçbir canlı (elbette bu zekayı hak ettiği gibi kullanamayan insan türü hariç hiçbir canlı) buna yanaşmaz, çünkü eninde sonunda zarar görecek olanın kendisi olacağını bilir. Türümüz kadar engin bir bilişsel fonksiyon gücüne sahip olmayan canlıların ise, seçim şansları bulunmaz. Bu yasalara boyun eğecek şekilde yaşamlarını sürdürürler. Yasaların dikte ettiği yönden uzaklaşanlar elenirler. Yani Evrimsel Ekonomi dahilinde, sahip olduğu genetik yapıdan ötürü ömrü içerisindeki enerjiyi en verimli olarak kullanan bireyler hayatta kalabilirler. Yine genetik yapılarından ötürü, enerji verimliliği düşük olanlar elenirler. İşte artık işe yaramayan, görevlerini yitirmiş organların körelmesi de bu yüzdendir.

 

Hangi yapı, hangi organ olursa olsun; bir organın var edilmesi ve varlığının korunması (hastalandığında tamir edilmesi, vs.) çok ciddi enerjiler ister. En başından, embriyonik dönemden itibaren bir organın üretilebilmesi ve daha sonra ömür boyunca kullanılabilmesi için her bir hücre sürekli olarak enerji tüketmektedir. İlk bakışta bu insana önemsenmeyecek kadar ufak gelse ve fazladan sahip olunan organların harcayabileceği enerji pek anlam ifade etmese de, daha detaylı bir şekilde düşünüldüğünde ve evrimsel bir analiz yapıldığında, bu enerji ekonomisinin önemi net bir şekilde anlaşılabilir. Ufak bir örnekle anlatmaya çalışalım:

 

Dünya Sağlık Örgütü’nün yayınladığı verilere göre, 30 yaşında, 80 kilogram ve 180 santimetre boyunda olan ve günde 8 saat dinlenen, 6 saat çok hafif iş yapan, 4 saat hafif iş yapan, 4 saat orta ağırlıkta iş yapan ve 2 saat ağır iş yapan sıradan bir kimsenin 1 günde ihtiyacı olan enerji 4.738 kaloridir. Bu enerji, vücudumuzdaki her bir hücre tarafından gün boyunca kullanılmaktadır. Science dergisinin yayımladığı bir makaleye göre vücudumuzda toplamda 50-75 trilyon arasında hücre bulunmaktadır. Bir diğer makale ise, çok daha hassas detayları dikkate alarak bu sayıyı 37.2 trilyon olarak belirlemektedir. Dolayısıyla biz de bu en güncel ve isabetli sayıyı kullanacağız.

Şimdi, bir organı ve harcadığı enerjiyi ele alalım: örneğin karaciğer. Yapılan araştırmalar, sağlıklı bir karaciğerde ortalama 240 milyar hücre olduğunu göstermektedir (örneğin siroz, bu hücrelerin sayısını 172 milyara kadar düşürmektedir). Lineer bir hesaplama yapacak olursak, karaciğerin her gün yaklaşık 30 kalori kadar enerji harcadığı ortaya çıkarılabilir. Elbette beyin, kalp gibi organlar, diğer organlardan çok daha fazla enerji harcarlar ve organlar arası eşit bir dağılım söz konusu değildir. Örneğin beyin için bu sayı günde 950 kalori kadardır, çünkü beynimiz, tek başına vücudumuzun toplam enerjisinin %20’sini tüketmektedir. Dinlenen ve bazal metabolik düzeyde enerji harcayan bir bireyde bile beyin günde ortalama 260 kalori harcayacaktır. Normal hızda çalışan bir karaciğerin neredeyse 9 katı! Her neyse, şimdilik karaciğer gibi daha az enerji harcayan bir organa odaklanalım ve günde 30 kalori enerji harcadığını düşünelim. Çünkü böyle bir organın körelmesini inceleyeceğiz.

Karaciğer

Şimdi, ortalama 80 yıl yaşayan bir insanın ömründe 29.200 gün bulunur. Bu süre zarfında, karaciğer büyüklüğündeki bir organın sadece varlığının korunması için harcanan enerji 876.000 kalori enerjiye eşittir. Bu da, 80 yıllık ömrümüzün 184 günü boyunca aralıksız edindiği enerjinin tamamını bu organa ayırması gerekmektedir. Eğer ki karaciğerin insan gibi bir canlıda tamamen işlevsiz olduğu düşünülürse 80 yıllık ömrün 184 gününün tamamında harcanabilecek enerji boşa gitmektedir. Burada farazi bir örnek verdik ve düşük enerjili organlardan birini seçtik, buna rağmen ciddi bir enerji sarfiyatı ortaya çıktı. Söz konusu beyin gibi büyük ve vücutta en fazla enerji harcayan organlar olduğunda, bu gereksiz yere çalışılan gün sayısı, binlerle ifade edilecektir. Örneğin kollarınızın veya genel olarak kaslarınızın, sinir sisteminizin ve benzer aktif organlarınızın harcadığı enerjiyi bir düşünün. 80 yıllık enerjiniz, bu organlara dağılmış vaziyettedir ve birçok organınız, binlerce günlük enerjinize eşit düzeyde enerji sarfiyatında bulunmaktadır. Eğer ki o organ işe yaramazsa, o organı üretmeyen ya da körelmiş olarak üreten bireyler, o organa harcayacakları enerjiden kazanmış olurlar. İşte zaten evrimsel avantaj, bu tür basamakların bir araya gelmesiyle oluşur.

 

Bu saydığımız sebeplerle, çevre şartlarının değişmesi, organların işlevsizleşmesine ya da eski işlevlerini yitirmelerine sebep olmaktadır. Neredeyse her canlı türünde, öyle veya böyle, körelmiş organ ve yapılara rastlamak mümkündür. Sadece insanın vücudunda, 40’tan fazla körelmiş organ tespit edilmiştir. Örneğin türümüzde bulunan körelmiş organların en barizlerinden biri olan 20 yaş dişleri ile ilgili olarak, “20 Yaş Dişleri Üzerinden Giderek Körelmiş Organların ve Evrim’in Anlaşılması Üzerine…” başlıklı makalemizi okuyabilirsiniz. Benzer olarak, bir diğer körelmiş organımız olan apandiksi “Selüloz Sindirimi ve Apandiks İlişkisi” başlıklı yazımızdan okuyabilirsiniz.

 

Şimdi, bu körelmiş organların varlıklarına biraz daha girerek örneklendirelim:

 

 

Yukarıdaki Sayılar ve Hesaplar Ne İfade Ediyor? İşlevini Yitiren Bir Organ Nasıl Körelir?

 

Hiçbir canlı, günümüzdeki haliyle var olmamıştır ve olmayacaktır. Tüm canlılar, doğa içerisinde sürekli bir değişim ve evrim içerisindedirler. Bu değişim, her zaman ortama en fazla adapte olmak ve en fazla üreyebilmek yönlerinde olmaktadır. Ancak bu durumlar sürekli değişebildiği için, bu yönlerin ne tarafa doğru olduğunu kestirmek çoğu zaman olanaksızdır; bazı sınırlar dahilinde istatistiki çıkarımlar yapılabilecek olsa da.

 

İşte, yukarıda da açıkladığımız gibi, çevre şartlarının değişimleri etkisi altında, yüzbinlerce ve milyonlarca yıldır evrimleşmekte olan ve belirli bir yönde gelişen organlar, işlevlerini yitirebilirler ve artık işe yaramayabilirler. Örneğin, yukarıdaki yazılarımızda değindiğimiz gibi 20 yaş dişleri, apandiks, üçüncü göz kapağı gibi organlar insanda körelmiş organlardır. Bunlar az sonra, bazı detaylarıyla birlikte döneceğiz.

 

Bu organların körelme sebebi, yukarıda basit matematiksel işlemlerle gösterdiğimiz devasa enerji harcamalarıdır. Popülasyon içerisinde genetik sebeplerle artık işe yaramayan organların üretiminde sorunu olan canlılar avantajlı konuma geçeceklerdir ve biz farkında olmasan da bu varyasyon (çeşitlilik) doğada sıkça bulunur. Çoğu insanda çeşitli organlar eksik olarak var olabilirler veya hiçbir zaman var olmazlar (buna agenez adı verilir). Eğer ki bu organlar, gerçekten yaşanılan ortamda hiçbir işe yaramıyorsa, vahşi ortamda yaşıyor olsaydık, bu kişiler doğal bir avantaj sağlayacak olurlardı, çünkü bu işlevsiz organlar artık gereksiz yere enerji harcamıyor olacaktı. Diğer hayvanlar için de aynı durum geçerlidir: eğer bir organ işlevsizse, onu üretmeyen ya da körelmiş olarak üreten canlılar, bir bütün olarak üretenlere göre enerji ekonomisi açısından avantajlı olacak ve daha kolay hayatta kalacaktırlar.

 

Genellikle Evrimsel Biyoloji’nin anlaşılamama sebebi, doğada bulunan çeşitliliğin göz ardı edilmesidir. İnsanlar, bir türe ait bütün bireylerin tıpatıp aynı olduklarını sanarlar, özellikle de insan dışı türlerin. Bir sincap, çoğu insana göre Dünya’nın her yerinde bir “sincap”tır ve değişmez. Hatta bizler, farklı milletlerden insanların bile tıpatıp aynı olduğunu iddia ederiz (Türkler Çinliler’in tıpatıp aynı olduklarını iddia eder, Çinliler de Avrupalıların). Halbuki her bir türün içerisinde, akıl almaz sayıda, hatta sonsuz sayıda farklılıklar bulunmaktadır ve çevre koşulları altında bu farklılıklar canlılara çeşitli üstünlükler ve zayıflıklar sağlamaktadırlar. İşte evrimin Seçilim Mekanizmaları, bu farklılıkları seçerek işler ve avantajlılar hayatta kalıp ürerken, zayıflar elenerek yok olurlar. Tam olarak bu sebeple, gereksiz organları sürdüren canlılar avantajsız konuma düşerken, bu organları en başından, genetik kökenli sebeplerle üretmeyen bireyler, tür içerisinde enerji verimliliği açısından avantaj sağlayacaklardır.

Tür içerisinde, hatta aynı türün farklı coğrafyalardaki popülasyonları dahilinde bile çok geniş bir çeşitlilik söz konusudur.

 

Elbette normal şartlarda, bir organın üretilmemesi ya da eksik çalışması bireylere dezavantaj sağlayacaktır. Unutmamalıdır ki bir organın körelebilmesi için artık işlevini yitirmesi ya da eski işlevlerini yerine getirmek zorunda olmaması gerekmektedir. Bunun için de ya doğa koşullarının ya da içinde yaşanılan ortamın değişmesi gerekmektedir.

 

 

Körelen Organlara Ne Olur?

 

Genellikle körelen organlar iki şekilde sonlanırlar: Bir grup körelmiş organ, yeni ortam koşullarında eski işlevlerini yerine getiremese de, yeni işlevler kazanarak bu şekilde çalışmaya başlayabilir. Örneğin sürüngenlerin (ve dolayısıyla memeliler ile kuşların) atalarında bulunan üçüncü göz yapısı, günümüzde epifiz bezi olarak çalışmaktadır. Ya da kuyruk sokumumuzda bulunan, eskiden kuyruğu desteklemek üzere görev yapan birkaç kemik (coccyx), günümüzde bu bölgede bulunan bazı kasların tutunması için yüzey alanı oluşturururlar. İşte evrimden anlamayan insanların, özenle kaçındıkları ve dinlemek istemedikleri nokta da budur. Evrimsel süreçte körelen bir organ tamamen yok olmaz, zaten olamaz da… Evrimde süreçler böyle anlık, bir anda, “puf” diye olmaz. Dolayısıyla körelme de, bir anda, bir bütün olarak, tamamen işlevsizleşme anlamına gelmez. Organlar, körelme sürecinde, ortam şartlarına göre yeni görevler edinecek şekilde özelleşebilirler. Buna yeniden döneceğiz.

 

Bir diğer grup körelmiş organ ise, körelme süreci boyunca hiçbir yeni işleve sahip olamayarak tamamen yok olurlar. Bunun en güzel örneği, karadan tekrar denizlere dönen memeliler olan balinaların arka bacaklarının körelerek tamamen yok olmasıdır. Bu bacakların orada bulunduğuna dair en güçlü kanıt, hala devasa gövdelerinin içerisinde, eskiden bacakların olduğu yerde bulunan ve hiçbir işe yaramayan pelvis (leğen) kemikleridir. Bunlar hiçbir işleve sahip olmadan, vücut boşluğu içerisinde yüzmektedirler. Muhtemelen bunlar da bir süre sonra tamamen yok olacaklardır.

 

İşte bu noktada, akıllara hemen şu soru gelir ki, Evrim Karşıtları’nın sıklıkla başvurduğu nokta da burasıdır:

 

 

Öyleyse Neden Hala Körelmiş Organlar Bulunuyor? İşe Yaramıyorsa Neden Yok Edilmiyorlar?

 

Evrim Karşıtları’nın ve genel olarak bu soruyu soranların, soruyu sorma sebebi, evrimi anlayamamış olmaları veya anlasalar da pratik olarak kullanamayışlarıdır (veya kullanmak istememeleridir). Evrim, sıklıkla bahsedildiği gibi çok yavaş bir süreçtir ve genellikle yüzbinlerce ve milyonlarca yılda büyük değişimler yaratabilmektedir. Bu sebeple, bir organın tamamen yok olması için geçen süre de çok fazladır.

 

Bu noktada anlaşılması gereken nokta şudur: bir körelmiş organ, varlık ile yokluk arasındaki skalada herhangi bir noktada bulunabilir. Yani bir organ, çevre koşullarının sadece birkaç yüz ya da birkaç bin yıl önce değişmesiyle işlevini ilk defa yitirmeye başlamış olabilir. Ancak bu kadar kısa geçmişte başlayan bir değişim, muhtemelen henüz hiçbir iz göstermeyecektir. Öte yandan bir diğer organ, birkaç on bin yıldır işlevsiz olabilir ve yavaş yavaş yok olmaya doğru küçülmeye ya da normal dışı davranışlar sergilemeye başlayabilir. Bir diğer organ birkaç milyon yıldır işlevsiz olabilir; bu organlar genellikle bizlerin popüler olarak “körelmiş organ” olarak bildiklerimizdir ve bu organlar net bir şekilde eski işlevlerini yitirmişler, küçülmüşler veya farklı işlevler kazanmışlardır. Bir diğer organ ise, on ya da yüz milyonlarca yıldır işlevsiz olabilir. Ancak bu süre zarfında canlının kendisi de zaten o kadar çok değişmiştir ki, körelmiş organın tespitini yapmak çok güç olabilir. Son olarak, bir diğer organ, artık geride hiçbir iz bırakmayacak şekilde yok olmuş olabilir ki bunların da tespiti çok güçtür. Çoğu zaman genetik yöntemlerle tespit edilir.

 

İşte bu skala göz önünde bulundurulursa ve incelenen körelmiş organlar buna göre ele alınırsa, konu çok daha net anlaşılabilecektir. Bu noktayı kısaca özetlersek varacağımız sonuç şudur: körelmiş organlar elbette varlıklarını sürdürmektedirler, çünkü isimleri “yok olmuş organlar” değil, “körelmiş organlardır”. Bu organlar, eski işlevlerini yitirmişlerdir, körelmektedirler ve eğer gerekiyorsa/avantaj sağlayacaksa, gelecekte bir noktada yok olacaklardır. Eğer başka bir şekilde işe yarayabiliyorlarsa, bu durumda o yöne doğru evrimleşeceklerdir ve varlıklarını bu şekilde koruyacaklardır.

 

Böyle düşünüldüğünde, akla her organın “körelmiş” olabileceği sorusu gelebilecektir; çünkü hiçbir organ sürekli aynı şekilde kalmaz. Bu yerinde bir şüphedir; ancak şöyle düşünülmelidir: elbette her organ evrim geçirmektedir ve görevleri değişmektedir; ancak karaciğer var olduğundan beri enerji deposu, besin sindirimi, vb. görevlerde yer almaktadır ve çok aykırı bir görevi olan bir karaciğere sahip hiçbir canlıya rastlanmamıştır. Zaten yapısal (fizyolojik ve anatomik) olarak da çok köklü bir değişime uğramamıştır, zira göreceli olarak yeni bir organdır. Ancak örneğin epifiz bezi, gerçek anlamıyla bir “göz”den evrimleşmiştir. Bu, açık bir şekilde üçüncü gözün bir körelmiş organ olduğunu gösterir. Ancak epifiz bezine körelmiş organ demeyiz, zira bu yapı bir organ olarak işlevini sürdürmektedir (zaten bu sebeple yeni bir isim vermişizdir). Bir apandiks ise eskiden aktif olarak selüloz sindirirken, şimdi kelimenin tam anlamıyla “işsiz” bir organdır. Bazı bakterilerin depolanmasıyla ilgili görevleri olduğu keşfedilse de, yokluğu herhangi bir soruna sebep olmayan, açık bir şekilde eski görevini yitirmiş ve açık bir şekilde körelmiş ve körelmekte olan bir organdır.

 

Kısaca, körelmiş organlarda her zaman bir skala üzerinde düşünmeliyiz ve körelmiş organları tek tip olarak değerlendirmemeliyiz.

 

 

 

Körelmiş Organlar Listesi

 

Bu kısımda, Evrim Ağacı olarak çeşitli makale ve araştırmalar sonucunda elde edilen körelmiş organları listeleyeceğiz.

 

 

1) Uçamayan Kuşların Kanatları

 

Devekuşları, penguenler, Galapagos Karabatakları ve soyu tükenmiş dodolar gibi kuşlarda görülen, artık uçmak için kullanılamayan kanatlardır. Bu kuşların evrimsel geçmişleri incelendiğinde, tüm atalarının ve yakın akrabalarının uçabildiği görülmektedir. Bu kuşlar, eskiden uçabilecekleri kanatlara sahipken, son birkaç milyon yılda bu özelliklerini yitirmişlerdir. Her birinin sebepleri farklıdır: kimi ada ortamında daha fazla uçuşa ihtiyacı olmadığı ve her zaman karada beslendiği için, kimi ise karada aradığı besinlerin tükenmesiyle sulara yönelmesi ve gittikçe suda yaşamaya daha adapte olmaları sonucu bu organlarının işlevlerini yitirmişlerdir. Elbette, yukarıda da açıkladığımız sebeplerle bu kanatlar bir anda yok olmamıştır ve günümüzde farklı işlevlere sahip olacak bir şekilde özelleşmişlerdir. Örneğin devekuşları, hızlı koşuları sırasında kanatlarını bir dengeleyici olarak kullanırken, penguenler ve Galapagos Karabatakları suya daldıkları zaman birer yüzgeç olarak bu kanatlarını kullanmaktadırlar.

 

Evrimsel sürecin bu şekilde devam edeceği ve çevresel baskıların değişmeyeceği varsayılırsa, güvenle söylenebilir ki bu kanatlar gelecekte yaptıkları işi daha da başarılı bir şekilde yapacak şekilde evrimleşecektir ve belki nesiller sonunda Galapagos Karabatakları’nın kanatları tam bir yüzgece evrimleşecektir. İşte o zaman bilim insanları bu kanatlara baktıklarında, anatomik yapısının bir kanat olduğunu; ancak genel morfolojisinin bir yüzgeç ile homolog olduğunu göreceklerdir. Bu, bizlerin pek çok körelmiş organda gördüğümüz bir durumdur.

 

Bu, orta derecede körelmiş organlara güzel bir örnektir.

 

 

 

2) Piton Yılanlarının Kalça Kemikleri

 

Pitonlar, bacaksız yılanlar grubundandırlar; ancak derilerinin altında eskiden arka bacaklarını tutmaya yarayan bir kalça kemikleri bulunmaktadır. Çünkü yılanlar, dört bacaklı sürüngenlerden evrimleşmiştir ve elbette pek çok körelmiş organı vücutlarında hala taşımaktadırlar. Örneğin bu kalça kemiği, vücutlarının genel omurgasına bağlı değildir ve karın boşluğunda serbestçe yüzer. Bu kemik, hiçbir işe yaramamaktadır ve zamanla tamamen yok olacağı öngörülmektedir. Bu, yok olmakta olan körelmiş organlara güzel bir örnektir.

 

 

Bu kalça kemikleri kimi zaman vücut dışarısına bacak benzeri, ufak ve işe yaramaz çıkıntılar oluşturabilmektedirler:

 

Bu çıkıntıların tamamen yok olmamasınının nedeni, çiftleşme sırasında dişiyi sabitleme amacıyla kullanılabilmesi olabilir. Ancak bu yapılar olmaksızın da çiftleşme sorunsuz gerçekleşebilir. Bu yapı sadece katkı sağlamaktadır.

 

 

3) Mağara Hayvanlarının Kör Gözleri

 

Evrimsel süreçte Astyanax mexicanus (Meksika tetrası), Typhlotriton spelaeus ve Proteus anguinus (semender türleri) gibi türler, normalde aydınlık ortamda yaşamalarına rağmen, çevre baskısıyla mağaralarda yaşamaya başlamışlardır. Bu sebeple bütün yaşamlarını zifiri karanlıkta geçirmeye başlamışlar ve gözleri hiçbir işe yaramamaya başlamıştır. Bu da zaman içerisinde bu gözlerin üretimine harcanan enerjinin kısılması sonucu (daha doğrusu her yeni nesilde gözlerin oluşumuyla ilgili daha fazla genin inaktif olduğu bireylerin avantajlı konuma geçmeleri sonucu) doğuştan körlük şeklinde körelmiş bir organın oluşmasına sebep olmuştur. Bu türler, doğduklarında kördürler ve gözleri ömürleri boyunca hiçbir işe yaramaz. Zaten bu canlıların gözleri, evrimsel süreçte gittikçe körelmekte ve küçülmektedir; ancak yok olmaları için daha uzun zamanlar gerekecektir (skalayı hatırlayın).

 

Meksika tetrasında bir lens, formunu tamamen kaybetmiş retina, işe yaramayan bir optik sinir bulunmaktadır. Kör semenderlerde de çalışmayan bir lens ve retina bulunur. Bu hayvan türlerinde gözün üzerinde bir kapakçık oluşmaktadır (aşağıdaki fotoğraflarda sorasıyla Meksika tetrası ve kör semenderlerin kapanmış gözü görülmektedir) ve göze girebilecek tüm ışınlar engellenir. Muhtemelen göz bu türlerde vücut içerisinde kalan bir organ haline dönüşecek ve tamamen farklı bir görev üstlenecektir (ya da tamamen yok edilecektir).

 

 

 

 

4) Karahindiba’nın Çiçekleri ve Polenleri

 

Karahindiba bitkileri döllenme olmadan üremektedirler (apoximis olarak bilinen bir durumdur); buna rağmen halen işe yaramayan çiçeklere sahiptirler ve işe yaramayan polenler üretirler. Karahindibaların yakın akrabaları ve ataları incelendiğinde, bu türlerin normal bir şekilde üredikleri; ancak karahindibaların bu süreçte farklılaşarak bu özelliklerini yitirdikleri görülür. Halen bu yapıları korumaları, körelmiş organların varlığına güzel bir örnektir.

 

 

 

5) Uçamayan Böceklerin Kanatları

 

Lucanidae ailesine ait böceklerin büyük bir kısmında görüldüğü gibi, bazı böcekler uçamamalarına rağmen kanatlara sahiptirler. Futuyma, bu böceklerin atalarını ayrıntısıyla incelemiş ve geriye gittikçe elde ettiği ataların normal uçucular olduğunu ortaya koymuştur. Bu böceklerin kanatları, kanat kılıfları içerisinde tam olarak üretilmektedir; ancak böceği uçuracak kadar güçlü ve özelleşmiş değillerdir. Bu da, yeni körelmeye başlamış organlara güzel bir örnektir.

 

 

 

6) İnsanların 20 Yaş Dişleri

 

İlk insanlar birçok bitki türüyle besleniyordu ve gün boyunca ihtiyaç duydukları tüm gıdaları almak için yeterli miktarda bitkiyi, yeterince hızlı şekilde yemeye ihtiyaç duyuyorlardı. Bunun haricinde, bitkilerin lif yapısının ve selülozun sindirimi oldukça güç olduğundan, ezici dişlerle bunların olabildiğince parçalanması gerekiyordu. Bu sebeplerle, evrimsel geçmişimize baktığımızda karşımıza çıkan insan ve insansı atalarımızda, çok daha geniş çeneler ve daha fazla öğütücü diş yapısı görmekteyiz. Evrimsel süreç ilerdikçe, gıdalarımız değişti. Ot temelli beslenmeden, et temelli beslenmeye doğru bir geçiş yaşandı. Bu süreçte, büyüyen beynimiz ve kafatasımızla birlikte, daha kolay sindirilip yenen besinlere geçilmesinden ötürü çenemiz de giderek küçüldü ve en arkada bulunan dişlerimiz, bu süreçte köreldi ve kendilerine çenede yer bulamamaya başladılar. İşte günümüzde, bazı insanların 20 civarındaki yaşlarında çıkardıkları bu ekstra dişler, bunlardır. Bu dişler, genellikle her zaman sorunlu olarak çıkmaktadır, çene ve diş yapısını bozmaktadır, çok ciddi ağrı ve sancılara neden olmaktadır. Evrimsel süreçte giderek körelen, hiçbir işleve sahip olmayan bu dişler, günümüzde bazı insan topluluklarında artık hiç oluşmazken veya hiç çıkmadan, çene içerisinde gömülü kalırken, bazı toplulukların tamamında bu dişler çıkmaktadır.

 

 

 

7) İnsanların Apandis Organı

 

Apandisin modern insanlarda bilinen hiçbir önemli görevi yoktur. Körelmiş olmasından ötürü insan popülasyonu içerisinde sıklıkla arızalandığı ve hastalandığı görülür. Her 200 sindirim hastalığından 1 tanesi apandis kanseridir. Sadece Avrupa ve Amerika popülasyonunun %7’sinde apandisit denen enfeksiyon oluştuğu görülür. Enfeksiyon oluştuğunda apandisin alınması gerekir, yoksa ölümcül sonuçlar doğurur. Orijinal kullanımı ile ilgili spekülasyonlar mevcut olmakla birlikte, bilim adamlarının çoğu Darwin’in öngördüğü şekilde, bir zamanlar bol miktarda yaprak ihtiva eden gıdalarımızdaki selülozun işlenmesine yardımcı olmak olduğu görüşündedir. Evrimin doğrultusunda, gıdalarımız değişmiş ve apandise daha az gerek duyulmuştur. Özellikle enteresan olan, birçok evrim kuramcısının doğal seçilimin, daha az iltihaplanması ve hastalanması nedeniyle daha büyük apandisleri seçeceğine (apandisin tüm kabiliyetlerini ortadan kaldırdığı halde) inanıyor olmasıdır. Benzer şekilde kullanım dışı olan ve nihayetinde kaybolacak olan ayak serçe parmağının aksine, apandis muhtemelen bizimle uzun süre beraber kalacak ve herhangi bir şey yapmadan sallanmaya devam edecektir. Yapılan son analizlerde, apandisin evrimsel süreç içerisinde bazı diğer görevler üstlendiği (sindirime önemsiz düzeyde katkı sağlama, enfeksiyonlara karşı koruyucu görev üstlenme gibi) tespit edilmiştir. Bu da, körelmiş organların neden doğrudan yok olmadığını ve süreç içerisinde başka işlevler üstlenecek şekilde evrimleşebileceklerine bir örnektir.

 

 

 

8) İnsanların Kuyruk Sokumları (Coccyx)

 

Kuyruk sokumu kemiği bir zamanlar mevcut olan insan kuyruğunun kalıntısıdır. Zamanla bir kuyruğa olan ihtiyacımızı kaybettik fakat kuyruk sokumu kemiğine olan ihtiyacı kaybetmedik. Şu anda çeşitli kaslar için destek yapısı ve oturup arkaya doğru yaslanan bir kişi için destek işlevi vardır. Kuyruk sokumu kemiği aynı zamanda anüsün pozisyonunu da destekler. Öte yandan yakın kuzenlerimizde gördüğümüz üzere, esas görevi, kuyruğa destek sağlamak ve kök oluşturmaktır. Ancak insan ve yakın kuzenlerinde, son 22 milyon yıldır bu işlevini yürütmemekte ve giderek körelmektedir. Kuyruk sokumu da, körelen organların süreç içerisinde başka görevler üstlenebileceğine güzel bir örnektir.

 

 

 

9) İnsanlarda Bulunan Darwin’in Noktası

 

“Darwin’in noktası”, Memelilerin çoğunda bulunmaktadır ve insanlar da doğal olarak, bunun dışında değildir. Hayvanlarda büyük ihtimalle seslere odaklanmak için kullanılmaktadır ancak insanlarda artık herhangi bir fonksiyonu yoktur. İnsanların sadece %10.4’ünde geçmişimize ait bu kalıntı görünür durumdadır fakat muhtemelen insanların çok daha fazlası bu kulak yumrusunu üreten, ancak belirgin olmasını her zaman sağlamayan genleri taşımaktadır. Bu nokta (aşağıdaki fotoğrafta görülen) küçük kalın bir yumrudur ve kulağın yukarı ve orta bölümlerinin birleştiği yerde bulunmaktadır. Belirttiğimiz gibi, hayvanların seslerin geldiği yöne doğru kulaklarını odaklayabilmelerinde ve daha hassas bir duyma yetisine sahip olmalarına yaradığı düşünülmektedir. İnsanlarda bu çıkıntının hiçbir işlevi bulunmamaktadır.

 

 

 

10) İnsanlarda Bulunan Üçüncü Gözkapağı

 

Eğer bir kedinin göz kırpmasını izlerseniz, beyaz bir zarın gözü kapladığını göreceksiniz. Buna üçüncü göz kapağı denir. Memelilerde oldukça nadir görülmekle birlikte, kuşlar, sürüngenler ve balıklarda ortaktır. İnsanlarda kullanım dışı olan bir üçüncü gözkapağı kalıntısı mevcuttur (aşağıdaki çizimde görebilirsiniz). İnsanlarda oldukça küçülmüştür ancak bazı topluluklarda diğerlerine oranla daha belirgin parçalar mevcuttur. Bilinen primat türleri içinde üçüncü gözkapağını fonsiyonel olarak kullanan tek primat, Batı Afrika’da yaşayan Calabar angwantibo (lorisler ile yakın akrabadır) türüdür. Eğer ki aynada gözünüzü dikkatlice inceleyecek olursanız, siz de kendinizdeki evrimsel kalıntıyı görebilirsiniz. Bu deri parçasının bilinen hiçbir işlevi yoktur.

 

 

 

11) İnsanlarda Bulunan Plantaris Kası

 

Plantaris kası hayvanlar tarafından, nesneleri ayakları ile tutmak ve kontrol etmek için kullanılır (maymunlar ayaklarını elleri kadar iyi bir şekilde kullanabilir). Bu kas insanlarda da aynı şekilde mevcuttur ancak o kadar az gelişmiştir ki, vücudun diğer bölümlerinden herhangi birinin yeniden oluşturulmasında dokuya ihtiyaç olduğunda, doktorlar tarafından yerinden alınarak kullanılırlar. Bu kas insan vücudu için öylesine önemsizdir ki, insanların %9’u bu kasa hiç sahip olmadan doğarlar. Muhtemelen gelecekte, bu oran giderek artacak ve artık ağaçlarda yaşamayan biz insanlar, bu kasları evrimsel süreçte tamamen yitireceğiz.

 

 

 

12) İnsanlarda Bulunan Auricularis Kasları

 

Harici kulak kasları olarak da bilinen ekstra kulak kasları (Auriculares muscles) hayvanlar tarafından işitme duyularını özel seslere odaklamak üzere kulaklarını döndürmek ve kontrol etmek (kafalarından bağımsız olarak) için kullanılır. İnsanlar bir zamanlar aynı sebeplerle kullanmış olduklarından, bu kaslara halen sahiptir ancak bu kaslar öylesine zayıflamıştır ki tek yapabileceğimiz kulaklarımızı etrafımızdakileri güldürmek için bir miktar kımıldatmak olabilir. Öte yandan insanların çoğu, bu zayıf kaslara, bu kadar bile hükmedemez, çünkü sinirsel bağlantılar zayıflamıştır (çalışmayla kazanılabilir olsa da; bkz: nöroplastisite). Bu kasların kedilerdeki kullanımı çok belirgindir (kediler kulaklarını neredeyse tamamen geriye döndürebilirler). Özellikle, avlamak üzere bir kuşa sessizce yaklaşırken, kuşu korkutmamak için mümkün olan en küçük hareketlerin yapılmasını gerektiren durumlarda kediler bu kasları kullanır. İnsanlarda, bu kasların hiçbir görevi bulunmamaktadır.

 

 

 

13) Canlıların Tamamına Yakınında Görülen Hurda DNA

 

Geçmişimizden gelen kalıntıların bir çoğu fiziki veya görülür olmakla birlikte, bu durum hepsi için geçerli değildir. İnsanın genetik modelinde, bir zamanlar C vitaminini işlemeye yarayan enzimlerin üretilmesinde kullanılan yapılar (L-gulonolactone oxidase) mevcuttur. Diğer hayvanların çoğu bu fonksiyonel DNAya sahiptir fakat geçmişimize ait bir dönemde, bir mutasyon bu geni etkisizleştirmiş ve genin kalıntılarını hurda DNA olarak arkasında bırakmıştır. Bu dikkat çekici hurda DNA, yeryüzündeki diğer türlerle ortak atadan gelindiğini gösterir ve bu yüzden özellikle enteresandır. Bunun haricinde genomumuzun çoğundaki genler, protein sentezi görevini yapmamaktadırlar. Bu, “hurda DNA” demek değildir. Bazı kişiler, kasti olarak bu kavramı çarpıtmak adına, protein sentezlemeyen tüm genlere “hurda DNA” demektedirler. Halbuki protein sentezlemeyen her gen, işlevsiz demek değildir. Genetik düzenlemede görev alıyor olabilir. Öte yandan, “sahte genler” gibi, tamamen işlevsiz gen parçalarının bulunduğu “hurda DNA” yapıları, genomumuzda, evrimsel süreç içerisinde körelmiş ve artık hiçbir görevi olmayan genleri ifade etmek için kullanılır.

 

 

 

14) İnsanlarda Bulunan Jacobson Organı (Vomeronasal Organ)

 

Jacobsen organı hayvan anatomisinin enteresan bir parçasıdır ve cinsel geçmişimiz hakkında bize birçok şey anlatır. Bu organ burunda bulunmaktadır ve feromon adı verilen, cinsel istek, tehlike işareti veya yiyecek izlerine ilişkin bilgileri tetikleyen kimyasalları tespit eden özel bir koklama organıdır. Bazı hayvanların seks için karşı cinsleri takip etmesini ve potansiyel tehlikeleri bilmesini sağlayan organdır. İnsanlar Jacobsen organı ile doğarlar fakat bu organın kabiliyetleri evrimsel sürecimiz içerisinde feromon salgılarımızın henüz tam olarak bilinmeyen bir sebeple baskılanmasıyla birlikte, işe yaramaz bir hale gelmiştir. Muhtemelen bu yapıların körelmesi, insanın sosyal yapısının giderek karmaşık bir biçimde evrimleşmeye başlamasına paralel olarak gerçekleşmiştir. Bir zamanlar insanlar, sosyal yapının güçlü olmadığı ve tür içi iletişimin pek mümkün olmadığı dönemlerde eşlerinin ve türdaşlarının yerini bulmak için feromonları, dolayısıyla bu organı kullanıyorlardı. Ancak günümüzde, bu organ insanda tamamen işlevsizdir.

 

 

15) İnsanlarda Tüylerin Ürpermesi Davranışı (Cutis Anserina)

 

İnsanlar üşüdüklerinde, korktuklarında, kızdıklarında veya utandıklarında “tüyleri ürperir”. Esasında bu kalıp hatalıdır, zira memelilerde “tüy” bulunmaz, “kıl” bulunur. Dolayısıyla ürperen, kıllarımızdır. Birçok canlı türünün de aynı sebeplerle kılları bu şekilde kabarır. Mesela, kedi veya köpek kıllarının dikelmesi, kirpi dikenlerinin ortaya çıkması bu sebeptendir. Üşüme durumunda, dikilen kıllar havayı deri ve kıllar arasında sıkıştırır ve böylelikle yalıtım ve sıcaklık sağlar. Korkma durumunda, hayvanın daha iri görünmesini, düşmanın korkup kaçmasını sağlar. İnsanların artık kıllarının kabarmasına ihtiyacı yoktur. Çünkü evrimsel süreç içerisinde, en azından 2 milyon yıldır üzerimize postlar giymekteyiz ve soğukla etkili bir şekilde mücadele edebilmekteyiz. Daha da önemlisi, artık avcılarımız veya düşmanlarımız yok; dolayısıyla diğer türlerde gördüğümüz gibi, kılları kabartarak kendimizi iri gösterme konusunda bir zorunluluğumuz da yok. Evrimsel süreçte, gereksiz yapıların kademeli olarak körelmesine paralel olarak, bizler de artık bunu tam olarak yapamıyoruz, ancak izleri halen vücudumuzda duruyor. Örneğin kıllarımızı kabartan minik kas yapıları vücudumuzda halen bulunuyor; ancak kıl kabarmasının insanda bilinen herhangi bir işlevi yok. Bunda, kıllarımızın çoğunu yitirmemiz de önemli bir role sahip. Doğal seçilim yoğun kıl tabakamızı ortadan kaldırmış fakat bunları kontrol etmemize yarayan mekanizmayı geride bırakmıştır.

 

 

 

16) Balinaların Arka Bacak Kalıntısı

 

Evrimsel Biyoloji’nin ortaya çıkmasından önce kimse denizde yaşayan memelilere anlam verememekteydi ve herhangi bir açıklama getirememekteydi. Ancak günümüzde, Evrimsel Biyoloji’nin ortaya koyduğu kanıtlar sayesinde yunuslar ve balinalar gibi denizel memelilerin, karalardan denizlere dönmüş ve yeni ortamlarına adapte olmuş hayvanlar olduklarını bilmekteyiz. Yani balinaların ataları karalarda yaşayan dört bacaklı memelilerdir; ancak denizlere dönmeyle birlikte bu bacaklar yok olmuşlardır ve yerlerine yüzgeçler evrimleşmiştir (tabii on milyonlarca yıl sonunda). Elbette bu canlılar vücutlarında bu evrimin izlerini net bir şekilde taşımaktadırlar. Bunun en güzel örneği de, balinaların ve yakın akrabalarının vücutlarının arka kısmında, karın bölgesine yakın bir noktada, eskiden bacakların olduğu yerde bulunan ve diğer memelilerin bacak kemikleriyle net bir şekilde benzerlik gösteren bacak kemiği kalıntılarıdır. Bu kemikler, her bir balinada farklı boyutlarda bulunmaktadır; ancak hemen hepsine kaybolmaya yakındır.

 

Bu kalıntıları Ankara’daki MTA müzesindeki balina iskeletinde de net bir şekilde görebilirsiniz; aşağıdaki fotoğraf da sayfamız okurlarından Sn. Bahar Kılıç’ın MTA Doğa Tarihi Müzesi’nde çektiği bir fotoğrafı görmektesiniz (kırmızı işaretlenen kısımdaki kemikler, körelmiş bacak kemikleridir ve hiçbir işe yaramamaktadılar):

 

 

Bir de, daha net görebileceğiniz bir fotoğraf:

 

 

Balinalardaki bu işe yaramaz arka bacak kemiği kalıntısı, yok olmak üzere olan körelmiş organlara güzel bir örnektir.

 

 

17) Boidae Ailesinden Yılanların Sol Akciğerleri

 

Yılanlar içerisinde geniş ailelerden biri olan Boidae ailesinde, sol akciğer körelmiştir ve gittikçe de küçülmektedir. Şimdiye kadar tespit edilen en büyük Boid sol akciğeri, tam fonksiyonel olan sağ akciğerin en fazla 4’te 3’ü büyüklüğündedir (ve bu hayvanlarda, memelilerin aksine kalp, sol akciğerin küçük olmasına sebep olmamaktadır). Kimi yılanlarda bu sol akciğer, sağdakinin %3-15 arası büyüklüğe kadar gerilemiştir; hatta bazı bireylerde sol akciğer hiç bulunmaz. Bu da, körelmiş organların kademeli olarak günümüzde yok olduğuna ilginç bir örnektir.

 

Örneğin aşağıdaki yılan bireyinde sol akciğer hiç oluşmamıştır, “c” harfiyle gösterilen ise tek olan, sağ akciğerdir:

 

 

 

18) Kör Kertenkelelerin Kalça Kemiği (Pelvis) ve Omuz Kemeri (Pectoral Girdle)

 

Kör kertenkeleler, dört ayaklı atalardan evrimleşmiş bir alt takımdır. Bu alt takıma ait bireylerde körelmiş bir omuz kemeri ve kalça kemiği bulunur. Bu kemiklerden omuz kemeri, ön kolları destekler ve vücudun yerden itilerek ayaklar üzerinde durulmasını sağlar. Kalça kemiği de dört ayaklı hayvanlarda arka ayakları destekleyerek omuz kemeri ile benzer bir şekilde hayvanın ayakları üzerinde durmasını sağlar. Ancak kör kertenkeleler, evrimsel süreçte dört ayak üzerinde yürümeden, sürünerek hareket etme yaşam biçimine evrim geçirmişlerdir ve artık bu kemikler, işe yaramaz hale gelmiştir. Ancak yukarıda açıkladığımız gibi, bu organlar hemen yok edilemedikleri için, halen körelmiş ve işe yaramaz ya da eksik şekilde işe yarar bir biçimde vücut içerisinde saklanmaktadırlar. Bu da, yok olmakta olan körelmiş organlara güzel birer örnektir.

 

 

 

19) Yengeçlerin Kuyruğu

 

Yengeçler ve yakın akrabaları olan ıstakozlar, kuyruklu bir atadan evrimleşmişler ve farklılaşmışlardır. Bu atada ve ıstakozlarda kuyruk işe yaramaktayken (denge ve yüzme organı olarak), yengeçlerde işlevini neredeyse tamamen yitirmiştir ve körelerek küçük bir çıkıntı halini almıştır.

 

Aşağıdaki fotoğrafta adamın iki eli arasında, yengecin arka kısmında toplanan ve çıkıntı yapan ufak bölge, anatomik olarak incelendiğinde bir kuyruk yapısına sahiptir:

 

 

Bu da, yok olmakta olan körelmiş organlara güzel bir örnektir.

 

 

20) Uçamayan Dişi Çingene Güveleri’nin Kanatları

 

Çingene Güveleri’nin (Gypsy Moth, Lymantria dispar) özellikle Rusya ve Avrupa genelinde yaşayan çeşitlerinin dişileri uçamazlar; ancak tam gelişmiş kanatlara sahiptirler. Uçamamalarının sebebi, tam kanatları olmasına rağmen kas yapılarının uçmaya artık elverişsiz olmasıdır. Henüz bu güvelerin dişilerinin neden uçma yeteneklerini evrimsel süreçte kaybettikleri çözülememiştir; ancak bu evrimin çok yakın bir geçmişte gerçekleştiği düşünülmektedir. Bu bakımdan bu körelmiş organlar, henüz yeni körelmeye başlayan yapılara güzel bir örnektir:

 

 

 

Umarız faydalı bir yazı olabilmiştir.

 

Gelecek dönemlerde yazımız güncellenecektir.

 

Saygılarımızla.

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  1. WHO
  2. Annual Human Biology
  3. National Geographic
  4. Scientific American
  5. Why Evolution Is True
  6. Journal of Molecular Evolution
  7. Herpetology, Pough et al.
  8. EvoDevo Journal
  9. BioScience
  10. Heredity
  11. Annual Review of Genetics
  12. Plant Breeding Reviews, Jules Janick
  13. Evolutionary Ecology
  14. Ecological Monographs
  15. How Stuff Works
  16. Science
  17. TalkOrigins
  18. Award Space
  19. Evolution & Development
  20. The Latin American Journal of Aquatic Mammals
  21. PLoS One

Öğrenirken Unutuyoruz

Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı’ndan (EMBL) ve İspanya’nın Sevilla kentindeki Pablo Olavide Üniversitesi’nden bilimcilere göre, beyin bir şeyi öğrenmeye çalışırken bir yandan da bir şeyleri unutmaya çabalıyor. Çalışmalarının sonuçarını Nature Communications dergisinde yayımlayan araştırmacıların fare beyninde keşfettikleri sinirsel mekanizmalar, öğrenme sırasında aktif bir şekilde unutmanın da gerçekleştiğini ortaya koyuyor. EMBL ekibinin lideri Cornelius Gross şöyle değerlendiriyor: “İlk kez beyinde aktif bir şekilde anıları silme yani unutma ile ilişkilendirilen bir mekanizma keşfettik.”

Öğrenme, en basit düzeyde, bir takım atamalar yapmak ve onları anımsamaktır. Fareler üzerinde çalışan Gross ve meslektaşları, beynin anıları oluşturmasını sağladığı bilinen bölgesi olan hipokampüsü inceledi. Bilgi beynin bu kısmına farklı yollar izleyerek giriyor. Anılar yerleşiklik kazanırken, ana yol boyunca nöronlar arası bağlantılar güçleniyor.

Araştırmacılar, bu ana yol kapatıldığında farelerin bir Pavlov yanıtını (bir sesin ardından gelen sonucu belleyip, sesi duyduğunda sonucu beklemeyi) öğrenemez duruma geldiklerini buldu. Fakat eğer fareler bu bağlantıyı ana yoldaki bilgi akışı engellenmeden önce öğrenmişlerse, yine de anımsayabiliyorlardı. Dolayısıyla bilimciler bu yolunanı oluşturmakla ilgili olduğu, hatırlama üzerinde ise fazla etkisi olmadığı sonucuna vardı. Tahminlere göre hipokampüse giden ikinci yol anımsamadan sorumlu olabilir.

Ana yolun kapatılmasının beklenmedik bir sonucu olduğu da saptandı: Yol boyu uzanan bağlantılar zayıflıyordu; yani anı siliniyordu. “Bu yolun sadece engellenmesinin, onun gücü üzerinde bir etkisi olmamalıydı. İncelememizi derinleştirince diğer yollardan birindeki aktivitenin bu zayıflamaya neden olduğunu keşfettik,” diyor Pablo Olavide Üniversitesi’nden Agnès Gruart. İlginç bir şekilde bu aktif unutma süreci sadece öğrenme durumlarında ortaya çıkıyor. Billimciler başka koşullar altında hipokampüse giden ana yolu kapattıklarında, bağlantıların gücü değişmeden kalıyor.

“Bunun bir açıklaması, beyindeki yerin sınırlı olması olabilir. Bir şey öğrenirken, yenilere yer açmak için bazı bağlantıları zayıflatmak gerekiyor olabilir. Yeni şeyler öğrenebilmek için daha önce öğrendiğiniz şeylerin bir kısmını unutmanız gerekebilir,” diyor Gross. Bu bulguların elde edilmesinde genetiği üzerinde değişiklikler yapılmış fareler kullanıldı. Ama EMBL’deki Maja Köhn’ün laboratuvarının da yardımıyla, ekip beyindeki unutma yolunun genetik mühendisliğe gerek kalmadan, bir ilaçla da aktive edilebileceğini gösterdi. Bu sayede travmatik deneyimleri unutmakta zorlanan insanlar için çözümler üretilebilir.

 


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı, “Forgetting to learn”
    < http://www.embl.de/aboutus/communication_outreach/media_relations/2016/160318_Gross/ >

İlgili Makale: Noelia Madroñal, José M. Delgado-García, Azahara Fernández-Guizán, Jayanta Chatterjee, Maja Köhn, Camilla Mattucci, Apar Jain, Theodoros Tsetsenis, Anna Illarionova, Valery Grinevich, Cornelius T. Gross & Agnès Gruart Rapid erasure of hippocampal memory following inhibition of dentate gyrus granule cells Nature Communications 7, Article number: 10923 doi:10.1038/ncomms10923 Received 29 September 2015 Accepted 27 January 2016 Published 18 March 2016l >

Uykusuzluk kemik iliği nakillerinin başarı oranını düşürüyor

Araştırmalarda kemik iliği bağışlayıcısının uykusuzluğu, iliğin alıcının istenilen bölgesine ulaşması kabiliyeti acısından olumsuz etkileri olduğu gözlemlendi.

Araştırma her ne kadar laboratuvar fareleri üzerinde yapılmış olsa da insan kemik iliği nakillerinde de benzer sonuçlar vereceği düşünülüyor. Bu tedavi yönteminin binlerce bağışıklık hastasının tedavisinde kullanıldığı düşünüldüğünde bu bulguların önemli sonuçlar doğuracağı düşünülüyor.

Deneylerde ilik bağışı yapan farelerin sadece 4 saat uykusuz kalmalarının; iliğin alıcının doğru kemik dokusuna ulaşması oranını yarı yarıya düşürdüğü belirlendi. Kemik iliği bağışlayıcısının uykusuzluğun telafi edilmesi ile bu olumsuz etkinin giderildiği de gözlemlendi.

Araştırma ekibi dört saat uykusuz bırakılan fare grubu ile normal uykusunu almış fare grubundan kemik ilikleri alıp, hasta olan 12 fareye naklettiler. Nakilden 8 ve 16 hafta sonra uykusunu almış farelerden transfer edilen kemik iliklerinin alıcıda myeloid hücreleri(Bir tip bağışıklık hücresi) oluşturma oranı yüzde 26 iken, uykusuz bırakılan farelerden alınan iliklerin bu hücreleri oluşturma oranları yüzde 12 olarak belirlendi. Bununla beraber nakledilen iliklerin kandan kemiğe ilk 12 saatte geçme oranlarda uykusunu almış farelerden alınan iliklerde yüzde 3,3 iken uykusuz bırakılan farelerin iliklerinin kandan kemiğe geçme oranı ise yüzde 1,7 olarak belirleniyor.

Tüm canlıların bu hücreleri taşıdığı dikkat alındığında uykusuzluğun hücreler ve bağışıklık üzerinde daha ne gibi komplikasyona neden olduğu ise henüz bilinmiyor. Bilinen tek gerçekse uykusuzluğun telafisinde bu olumsuz etkilerin giderilebileceğinin olmasıdır.

Kaynak:

  1. Rolls A, Pang W, Ibarra I, Colas D, Bonnavion p, Korin B, et al. Sleep disruption impairs haematopoietic stem cell transplantation in miceNature Communications. 2015.
  2. Medicaldaily: “Stem Cell Research Finds Sleep Deprivation Could Be Impairing Transplant Efficiency”
  3. Bilim

Şiir Okumak Beyninizi Nasıl Etkiliyor?

Exeter Üniversitesi’nden bilim insanları, sanat ve bilim ilişkisi üzerine yaptıkları çalışmalarla beynin şiir ve düz yazıya verdiği tepkileri ölçtüler. fMRI (manyetik rezonans görüntüleme) tekniğiyle yapılan çalışmalar, beynin okumaya farklı tepkiler verdiğini ortaya koyuyor.

13 kişinin katılımıyla gerçekleştirilen araştırma, 2013’te Exeter Üniversitesi Tıp Fakültesi Sinirbilim bölümünden Adam Zeman tarafından yürütüldü. Journal of Consciousness Studies isimli dergide yayımlanan çalışmaya göre, araştırmacılar, herhangi bir yazıyı okurken beynin “okuma ağı”nın harekete geçtiğini gözlemledi. Buna ek olarak, şiir okurken beynin sağ kısmında müzikle ilgili hareketlerin göründüğü bölümde duygusal anlamda bir hareketlenme olduğu ortaya çıktı.

Araştırmada tespit edilen bulgulardan biri de araştırmaya katılanların sevdikleri bir şiiri okurken hafızayla ilgili bölümlerinin okumayla ilgili olan bölümden daha çok harekete geçtiği oldu. Araştırmacılar, beynin şiire ve düz yazıya verdiği tepkileri kıyasladıklarında beynin arka singulat korteks ve orta temporal lob gibi “iç gözlem”le ilgili bölümlerinin harekete geçtiğini fark ettiler.

Beyninizin şiire verdiği tepkileri deneyimlemeniz için sizin için birkaç şiir videosu önerisi:

Müşfik Kenter’in sesinden Orhan Veli şiirleri:

Hakan Gerçek’in sesinden Cemal Süreya:

Sevmek Zamanı’ndan görüntülerle Orhan Alkaya’nın sesinden kendi şiiri:

Selçuk Yöntem’in sesinden Bedri Rahmi Eyüboğlu:

İş Sanat şiir etkinliklerinde Hakan Gerçek, Metin Belgin, Tilbe Saran, Bülent Emin Yarar’ın seslerinden Turgut Uyar şiirleri:

Kaynak:
  • nBeyin
  • Zeman, Adam; Milton, F.; Smith, A.; Rylance, R. v By Heart An fMRI Study of Brain Activation by Poetry and Prose Journal of Consciousness Studies, Volume 20, Numbers 9-10, 2013, pp. 132-158(27)

Alzheimer’ı Engelleyebilecek İmplant Geliştirildi

Alzheimer hastalığı ile ilgili en son gelişmede, EPFL’den (Ecole Polytechnique Fédérale de Lausanne) bilim insanları, hastanın bağışıklık sistemini hastalığa karşı uyarabilen implant edilebilir (yerleştirilebilir) kapsül üretmeyi başardıklarını açıkladı.

Alzheimer hastalığının gelişimi ile ilgili hipotezlerden birisine göre, hastalığın sebeplerinden birisi amiloid beta (amyloid-β) proteininin beynin farklı yerlerden aşırı birikmesidir. Bunun sonucunda da nöronlar için zehirli (toksik) etkiler gösteren protein plakların oluşmasına sebep olmaktadır.

Bu plaklarla baş etmenin en etkili yöntemi amiloid-β proteinlerini hedefleyip onlara bağlanabilecek antikorları kullanmaktır. Çünkü antikorlar bağışıklık sistemini, kendi bağlandıkları şeye saldırıp yok etmeleri için uyarabilmektedir. Bu tedavi biçiminden maksimum verimlilik sağlamak için ilk bilişsel düşüşlerin yaşanmasından daha önce uygulanması gerektiği düşünülüyor. Böylelikle Alzheimer hastalığının öncülü olabilecek bilişsel yetenek azalmaları, demansiya gibi rahatsızlıklar dahi, plak oluşumu engelleneceği için önlenebilir olacaktır. Ne var ki, bu terapi üst üste aşı enjeksiyonları uygulanmasını gerektirdiğinden belirli yan etkiler üretebiliyor.

Şimdi ise EPFL’den bilim insanları antikorları sürekli iğnelerle deri altına vermek yerine, sürekli ve güvenli biçimde hastanın beyninin içine antikorları salgılayabilecek implant geliştirmeyi başardı ve bulgularını  Brain dergisinde yayımladı.

Patrick Aebischer’in EPFL’deki laboratuvarında amiloid-β’ya karşı antikorlar üretmek üzere genetik olarak modifiye edilmiş hücreleri barındıran kapsüller üretildi. Derinin altındaki dokuya yerleştirilen kapsüllerden, kan dolaşımının içine sürekli biçimde kapsülün içindeki hücreler tarafında sentezlenen antikorlar salınıyor. Bu antikorlar daha sonra kan-beyin bariyerini (blood-brain barrier) aşarak hedefleri olan amiloid-β plaklarına ulaşıyorlar.

alzheimer-engelleyen-implant-bilimfilicom
Görselin üst panelinde açık mavi renkte görülen kapsül içerisinde antikor üreten (pembe ile gösterilen) hücreleri barındırıyor ve kafa derisinin altına yerleştiriliyor. Aşağı kısımda ise (solda) kapsülle tedavi edilmeyen beyindeki amiloid beta plakları siyah noktalarla gösterilirken, (sağda) kapsül ile terapiden sonra amiloid betaların miktarındaki gözle görülür azalma gösteriliyor. Telif : Patrick Aebischer (EPFL)

Kapsülün temeli 2014 yılında Aebischer’in laboratuvarında yayımlanan dizayna dayanıyor. Birbirine polipropilen film ile tutturulan iki geçirgen zardan oluşan kapsül makrokapsülleme cihazı (ing. macroencapsulation device) olarak anılıyor. Kapsülün toplam uzunluğu 27 milimetre, eni 12 milimetre ve kalınlığı 1.2 milimetre ve hücre büyümesini kolaylaştıran hidrojel barındırıyor.

Kapsülün içindeki hücreler ise çok büyük bir önem arz ediyor. Bu hücrelerin hem antikorları üretebilmeleri gerekiyor hem de yerleştirildikleri canlının bağışıklık sistemini kendi üzerlerine çekmemek için o bireye biyolojik olarak uyumlu olmaları gerekiyor. Bu ikinci sorun her transplant işleminde aşılması gereken bir sorundur. Tam da bu noktada kapsülün zarları devreye giriyor ve hücreler için bireyin bağışıklık sistemine karşı bir kalkan görevi görüyor. Bu koruma sayesinde bir tek donörden alınacak hücreler birden fazla hasta için kullanılabilir hale geliyor.

Kapsülün içine yerleştirilmeden önce hücreler, özel olarak amiloid-β proteinlerini tanıyarak hedefleyebilecek antikorları (savunma molekülleri) üretmek üzere genetik olarak modifiye ediliyor. Bu hücreler tercihen kas dokusundan alınıyor ve dışlarını kaplayan geçirgen zar, kapsülün çevresinden gerekli olan besinlerin ve moleküllerin kapsül içine alınmasını sağlıyor.

Fareler üzerinde test edilen mini-cihaz büyük bir başarı gösterdi. Alzheimer hastalığını simüle edecek biçimde üretilen fareler üzerinde yapılan deneylerde, beyindeki amiloid-β plaklarında ciddi bir azalma gözlemlendi. Dahası, 39 haftalık süre boyunca kapsülden yayılan antikorlar sayesinde beyinde daha fazla amiloid-β plağı oluşmadığı tespit edildi. Tedavi sayesinde ayrıca, Alzheimer’ın işaretlerinden biri olan amiloid-tau proteininin fosforilasyonunda da azalma görüldü.

Bağışıklık sistemini; güvenli, sağlıklı ve sürekli biçimde antikorlar vererek uyarmayı ve bu yolla da Alzheimer hastalığının biyoişaretlerinin miktarlarında azalmayı sağlayan bu yöntemin, diğer nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde de kullanılabileceği öngörülüyor.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Aurélien Lathuilière, Vanessa Laversenne, Alberto Astolfo, Erhard Kopetzki, Helmut Jacobsen, Marco Stampanoni, Bernd Bohrmann, Bernard L. Schneider, Patrick Aebischer. A subcutaneous cellular implant for passive immunization against amyloid-β reduces brain amyloid and tau pathologies. Brain, 2016; aww036 DOI:10.1093/brain/aww036

Beynimizi Özel Yapan Nedir?

İnsan beyni eşsizdir. Bilişsel kapasitemizin şaşırtıcılığı; tekeri icat etmemize, piramitleri inşa etmemize ve ay yüzeyine inebilmemize olanak sundu. Bilim insanları; insan beyninin bu dikkate değer yanını kimi zaman “evrimin başat başarısı” olarak taçlandırır.

Fakat, tam olarak beynimizi eşsiz yapan nedir? Önde gelen bazı görüşler; beynimizin, boyutu göz önüne alındığında daha fazla nöron sahibi olduğu ve daha fazla enerji sarfettiğini, yüksek biliş seviyesinden sorumlu serebral korteksimizin orantısız bir biçimde büyük olduğunu (toplam beyin kütlemizin %80’inden fazlası) referan gösteriyor.

Ancak son yıllarda yapılan çalışmalar, eşsiz bir nöron sayma yöntemiyle ( beyni homojen bir karışımda çözerek) bu yerleşik düşünceleri çürüttüler. Beyin Çorbası ismi verilen bu teknik ile araştırmacılar; beyin büyüklüğümüze oranla nöron sayımızın diğer primatlarla tutarlı olduğu ve yüksek bilişten sorumlu serebral korteksimizin de beynimizdeki bütün nöronların yalnızca %20’sini barındırdığı, bunun da diğer memelilerle hemen hemen aynı oran olduğu bulgusuna eriştiler. Bu bulgular ışığında, bilim insanları insan beyninin esasında; pişmiş gıdalar sayesinde daha fazla kalori tüketmeye başlamamızla birlikte bir primat beyninin büyümesiyle doğrusal ölçekteolduğunu ileri sürüyorlar.

Bazı araştırmacılar ise; yalnızca insan beynine özgü olduğu düşünülen özelliklerin hayvanlar aleminin diğer üyelerinde de var olduğu bulgusuna ulaştılar. Örneğin; maymunlar da adalet duygusuna sahiptirler. Fareler defedakârlık ve empati gösteriyorlar. Geçtiğimiz aylarda Nature Communications ‘da yayımlanan bir çalışmada bilim insanları, makaklar ve insanların dilin temel yapılarını işlemeden sorumlu ortak beyin bölgeleri olduğu bulgusuna ulaşmıştı.

Her ne kadar beyinimizin özel olduğuna dair ileri sürülen gerekçelerin bazıları çürütülmüş olsa da, birçok yönden farklılık gösteriyoruz. Bu farklılıklar da genlerimizde ve çevreye uyum sağlama yetimizde yatıyor. Yapılan iki yeni çalışma tartışmaya yeni bakış açıları sağlıyor.

Eşsiz Genetik İşaretler

Genetik düzeyde, insanlar diğer hayvanlarla benzerdir. DNA’mızın %90’ından fazlası; şempanzeleri, bonobolaro ve gorilleri içeren yakın akrabalarımızla ortaktır. Öte yandan fareler ve insanlar; aynı olan birçok geni paylaşırlar(bu yüzden fareler birçok insan hastalığının tedavisi çalışmalarında model olarak kullanılır). Ancak son yıllarda yapılan çalışmalar, özel protein kodlayan bazı DNA kesitlerinin  insanlar ile diğer hayvanlar arasında biraz farklılık gösterebileceğini ortaya çıkardı.

Daha sağlam veriler toplayabilme tekniklerinin gelişmesi insan beyni ile diğer türler arasındaki nüansların çözülebilmesine olanak sunuyor. Örneğin, Allen Institute for Brain Science ‘dan bilim insanları  yetişkin fare ve insan beynini de içeren çeşitli türlerin binlerce gen ekspresyonunun detaylı bir atlasını geliştirdiler. Geçtiğimiz haftalarda Nature Neuroscience’da yayımlanan bir çalışmada araştırmacılar, insan populasyonunda da ortak olan gen ekspresyonu örgülerine bakma için bu veri setlerini kullandılar. Araştırmada altı bireyde 132 beyin bölgesinde ortak olan 20.000 genin 32 benzersiz işaretini tanımladılar (haritayı buradan inceleyebilirsiniz.) Bu özgün genetik kod bizim insan özellikleri göstermemize neyin sebep olduğuna dair bir açıklama sağlayabilir.

Araştırmacılar insanlar ile fareleri karşılaştırdıklarında, nöronlarla ilişkili genlerin türler arasında oldukça iyi korunmuş olmasına karşın, gliyal hücrelerle –geniş bir görev çeşitliliğine sahip nöronal olmayan hücreler–ilişkili genlerin böyle olmadığını gördüler. Öte yandan, gliya ile ilişkili gen örgüsünün Alzheimer gibi beyin hastalıklarını kapsayan genlerle örtüştüğü bulgusuna erişildi. Bu bulgular da uzunca bir süredir beynin destek hücreleri olduğu düşünülen gliyal hücrelerin aslında hastalıkta ve gelişimde önemli bir role sahip olduğunu ortaya çıkaran çalışmalara güncel desteler sunuyor.

Bu bulgu aynı zamanda beynin plastisitesine dair bir başka önemli çıkarıma da sahip olabilir; gliya beynin şekillenmesinde önemli bir role sahip. Ancak bu durumun yalnızca insanlara özgü mü, yoksa diğer primatlarda da görülüp görülmediği noktasında daha fazla analize ihtiyaçları var.

Maymundan İnsana

Plastisite eşsiz bilişsel yetilerimize sebep olan beynimizdeki özel farklılıkların altında yatan şey olabilir. Geçtiğimiz aylarda Proceedings of the National Academy of Sciences ‘da yayımlanan bir çalışmada; insan beyninin genetik olarak daha az kalıtsal olabileceği ve böylelikle de yakın akrabalarımız olan şempanzelerden daha fazla plastik özellikte olabileceği ileri sürülüyor.

Yapılan bu çalışmada, 218 insan ve 216 şempanze beyninde genlerin beyin büyüklüğü ve organizasyonuna etkileri karşılaştırıldı. Çalışma sonunda beyin büyüklüğünün her iki türde de büyük oranda kalıtsal olduğu, serebral korteks organizasyonunun ise  insanlarda şempanzelere kıyasla genetik olarak daha az kontrol edildiği bulgusuna ulaşıldı. Doğum anında beynimizin diğer primat kuzenlerimize kıyasla daha az gelişmiş olması ve bu durumun da bizler için çevremizin şekillendirdiği uzun bir süreci yaratması bu farklılığın muhtemel bir açıklaması olabilir.

Sonuç olarak; faklılığın temelinde yatan şeyin tam olarak ne olduğunu belirleyebilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyacımız var. İnsanlar ile diğer memeliler ve apelerin ortak özelliklerine dair bilmediğimiz çok şey var.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. What Makes Our Brains Special? ScientificAmerican MIND. (2015, November 24)
  3. Suzana Herculano-Houzel The human brain in numbers: a linearly scaled-up primate brain Front. Hum. Neurosci., 09 November 2009 | http://dx.doi.org/10.3389/neuro.09.031.2009
  4. Sarah F. Brosnan & Frans B. M. de Waal Monkeys reject unequal pay Nature 425, 297-299 (18 September 2003) | doi:10.1038/nature01963; Received 14 May 2003; Accepted 23 July 2003
  5. Nobuya Sato , Ling Tan, Kazushi Tate, Maya Okada Rats demonstrate helping behavior toward a soaked conspecific Animal Cognition September 2015, Volume 18, Issue 5, pp 1039-1047 First online: 12 May 2015
  6. Benjamin Wilson, Yukiko Kikuchi, Li Sun, David Hunter, Frederic Dick, Kenny Smith, Alexander Thiele, Timothy D. Griffiths, William D. Marslen-Wilson & Christopher I. Petkov Auditory sequence processing reveals evolutionarily conserved regions of frontal cortex in macaques and humans Nature Communications 6, Article number: 8901 doi:10.1038/ncomms9901 Received 23 April 2015 Accepted 14 October 2015 Published 17 November 2015 Article tools
  7. Madissoon E, Töhönen V, Vesterlund L, Katayama S, Unneberg P, Inzunza J, Hovatta O, Kere J. Differences in gene expression between mouse and human for dynamically regulated genes in early embryo. PLoS One. 2014 Aug 4;9(8):e102949. doi: 10.1371/journal.pone.0102949. eCollection 2014.
  8.  Michael Hawrylycz, Jeremy A Miller, Vilas Menon, David Feng, Tim Dolbeare1, Angela L Guillozet-Bongaarts, Anil G Jegga, Bruce J Aronow, Chang-Kyu Lee, Amy Bernard, Matthew F Glasser, Donna L Dierker, Jörg Menche, Aaron Szafer, Forrest Collman, Pascal Grange7, Kenneth A Berman8, Stefan Mihalas, Zizhen Yao1, Lance Stewart, Albert-László Barabási, Jay Schulkin, John Phillips1, Lydia Ng, Chinh Dang, David R Haynor, Allan Jones, David C Van Essen, Christof Koch & Ed Lein Canonical genetic signatures of the adult human brain VOLUME 18 | NUMBER 12 | DECEMBER 2015 nature neurOSCIenCe Received 22 August; accepted 16 October; published online 16 November 2015; doi:10.1038/nn.4171
  9. S. Ben Achour, O. Pascual Glia: The many ways to modulate synaptic plasticity Neurochemistry International Volume 57, Issue 4, November 2010, Pages 440–445 Glia as Neurotransmitter Sources and Sensors doi:10.1016/j.neuint.2010.02.013
  10. Aida Gómez-Robles, William D. Hopkinsc,d, Steven J. Schapiroe, and Chet C. Sherwood Relaxed genetic control of cortical organization in human brains compared with chimpanzees Proceedings of the National Academy of Sciences vol. 112 no. 48 > Aida Gómez-Robles, 14799–14804, doi: 10.1073/pnas.1512646112

Seksin Beyninizde Meydana Getirdiği 8 Değişiklik

Seksin beyninizi nasıl etkilediğine dair kavrayışınızın gelişmesi cinsel hayatınızın sağlıklı bir şekilde sürmesine yardımcı olur. Bu durum aynı zamanda da sağlığınızın diğer kısımlarına dair size bilgi verir. Bilim insanları, seksin sırlarını keşfetmeye devam ederken, seks alanındaki araştırmalar da sürekli olarak gelişiyor. İşte bugüne kadar bilimsel araştırmalar sayesinde seks anındaki beynimize dair bildiklerimiz.

1) Seks Uyuşturucu Gibidir 

Cinsel birleşme iyi hissetmemize sebep olur. İşte seksi sevmemizin ve arzulamamızın sebebi de budur. Cinsel birleşmeden aldığımız zevk; büyük oranda beynimizin ödül merkezini aktifleştiren bir nörotransmitter olan dopamin salgılanmasından kaynaklıdır. Dopamin, aynı zamanda da uyuşturucu bağımlısı insanlarda oldukça yüksek seviyelerdedir.UCLA David Geffen School of Medicine’dan psikiyatri doçenti Timothy Fong; uyuşturucu almak ile seks yapmanın elbette ki aynı hisleri oluşturmadığını ancak her ikisinin de aynı beyin bölgelerini uyardığını söylüyor. Öte yandan, kafein, nikotin ve çikolata da beynin ödül merkezlerini uyarır.

2) Seks Antidepresan Etkisi Gösterir

University of Albany ‘de 2002 yılında yapılan ve 300 kadın üzerine yoğunlaşılan çalışmada; seks anında kondomkullanmayan kadınların kondom kullanan kadınlara kıyasla daha az depresif belirtilere sahip oldukları bulgusuna ulaşıldı. Araştırmacılar bu durumun menide bulunan ve seks sonrası vücut tarafından absorbe edilen östrojen veprostaglandin gibi çeşitli bileşenlerin antidepresan özellikte olmasından kaynaklandığını düşünüyorlar. Ekip; ciddi ilişki içerisinde olma ya da oral kontraseptif kullanımı gibi diğer şeylerin de hem duygu durumu hem de kondom kullanımını etkileyebileceğini doğruladılar. Ciddi ilişki içerisindeki insanlar için bu durum iyi haber olsa da, ciddi düşünmeyenlerin kondom kullanımını ihmal etmemeleri gerekiyor.

3) Seks Bazen Yatıştırıcı Olabilir

İyi hissettiren bu kimyasallar, cinsel birleşme anında patlama gösteriyor olabilir fakat, peki ya sonrasında? Araştırmacılara göre; seks sonrası hüzün (postkoital disfori) diye bir şey var. Bir çalışmaya katılan kadınların üçte biri; seks sonrası herhangi bir anda üzüntü deneyimlediklerini bildiriyorlar. Pişmanlık ya da zorlanmış (kendi kendini) olma hissi bu hüznün bir sebebi olabilir, ancak araştırmacılar bu durumun tam olarak neden ortaya çıktığını henüz açıklayamıyorlar.

4) Seks Ağrıyı Uzaklaştırıyor

Araştırmalara göre; cinsel birleşme ağrı semptomlarını uzaklaştırabilir. 2013 yılında Almanya’da yürütülen birçalışmada; migreni olan katılımcıların %60’ı ve küme tipi baş ağrısına (histamin baş ağrısı) sahip katılımcıların %30’u seks anında baş ağrısından kısmen ya da tamamen kurtulduklarını belirtiyorlar. Yapılan diğer çalışmalar ise;G noktası uyarılan kadınların ağrı eşiklerinin yükseldiğini ortaya koyuyor. Rutgers University’den profesör Beverly Whipple; bu durumun kadınları ağrıyı hissetmeleri için daha fazla uyarana ihtiyaç duyma noktasına çıkardığını söylüyor. Öte yandan araştırmacılar anne ve bebek arasındaki bağ olarak isimlendirilen oksitosin hormonunun da ağrıyı uzaklaştırmaya yardımcı olduğunu ileri sürüyorlar.

5) Seks Hafızanızı Temizleyebilir

Her yıl, her 100.000 insandan 7’si, anlık fakat geçici hafıza kaybı olan “küresel geçici amnezi” deneyimliyor. Bu durum; duygusal stres, ağrı, küçük çaplı kafa sarsıntıları ve sıcak ya da soğuk suya birden atlama gibi durumlarla ortaya çıkabildiği gibi coşkulu bir seks sonucunda da ortaya çıkabiliyor. Ortaya çıkan unutkanlık durumu birkaç dakika ya da birkaç saat boyunca sürebilir. Bu süre zarfında, kişi yeni hafızalar oluşturamaz ya da henüz gerçekleşmiş olayları hatırlayamaz. Ve işin güzel yanı ise; bu durum uzun vadeli etkilere sahip değil.

6) Seks Hafızanızı Güçlendirebilir

2010 yılında yapılan bir araştırmada, “kronik” olarak çiftleşen (günde bir kez 14 gün boyunca) farelerle, yalnızca tek seferlik çiftleşme yapmasına olanak sunulan fareler kıyaslandığında, “kronik” olarak çiftleşen farelerin; beynin hafıza ile ilişkili bölgesi olan hipokampuslerinde daha fazla nöron geliştirdikleri gözlemlendi. Bulgular farelerde yapılan ikinci bir çalışma ile de desteklendi. Ancak düzenli seksin insanlarda da aynı etkiyi oluşturup oluşturmadığı durumuna henüz bakılmış değil.

7) Seks Sakinleştiriyor

Düzenli seksin farelerde beyni güçlendirdiğinin ortaya koyulduğu aynı çalışmada farelerin aynı zamanda da daha az stresli oldukları gözlemlendi. Bu durum insanlar için de geçerli. Yapılan bir araştırmada; henüz yeni cinsel ilişki deneyimlemiş insanların cinsel ilişki deneyimlememiş insalara kıyasla stresli durumlara –örneğin; insanların önünde konuşma gibi– tepki oluşturmada daha iyi oldukları sonucuna ulaşıldı.  Peki seks stresi nasıl azaltıyor?Bu örnekte; kan basıncını düşürerek.

8) Seks Uykunuzu Getirir

Seksin kadınlara kıyasla erkeklerin uykusunu getirmesi daha yaygındır. Ve bilim insanları bu durumun sebebini şöyle açıklıyorlar: Beynin prefrontal korteks isimli bölgesi, boşalmanın ardından giderek yavaşlayan bir aktivite gösteriyor. Bu durum da oksitosin ve serotonin salınımıyla birlikte; “kıçını döndü ve yattı” sendromuna sebep olabilir.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. 8 Ways Sex Affects Your Brain. http://www.health.com/health/gallery/0,,20894914,00.html
  3. Gallup GG Jr, Burch RL, Platek SM. Does semen have antidepressant properties? Arch Sex Behav. 2002 Jun;31(3):289-93. PMID: 12049024
  4. Brian S. Bird, Robert D. Schweitzer & Donald S. Strassberg The Prevalence and Correlates of Postcoital Dysphoria in Women International Journal of Sexual Health Volume 23, Issue 1, 2011 pages 14-25 DOI:10.1080/19317611.2010.509689
  5. Wang YL, Yuan Y, Yang J, Wang CH, Pan YJ, Lu L, Wu YQ, Wang DX, Lv LX, Li RR, Xue L, Wang XH, Bi JW, Liu XF, Qian YN, Deng ZK, Zhang ZJ, Zhai XH, Zhou XJ, Wang GL, Zhai JX, Liu WY. The interaction between the oxytocin and pain modulation in headache patients. Neuropeptides. 2013 Apr;47(2):93-7. doi: 10.1016/j.npep.2012.12.003. Epub 2013 Jan 30.
  6. D Owen, B Paranandi, R Sivakumar, and M Seevaratnam Classical diseases revisited: transient global amnesia Postgrad Med J. 2007 Apr; 83(978): 236–239. doi: 10.1136/pgmj.2006.052472
  7. Maloy K, Davis JE. “Forgettable” sex: a case of transient global amnesia presenting to the emergency department. J Emerg Med. 2011 Sep;41(3):257-60. doi: 10.1016/j.jemermed.2008.02.048. Epub 2008 Oct 1.
  8. Benedetta Leuner , Erica R. Glasper , Elizabeth Gould Sexual Experience Promotes Adult Neurogenesis in the Hippocampus Despite an Initial Elevation in Stress Hormones Plos ONE  Published: July 14, 2010DOI: 10.1371/journal.pone.0011597
  9. Brody S. Blood pressure reactivity to stress is better for people who recently had penile-vaginal intercourse than for people who had other or no sexual activity. Biol Psychol. 2006 Feb;71(2):214-22. Epub 2005 Jun 14. PMID: 15961213
  10. Serge Stoléru, Véronique Fonteillea, Christel Cornélis, Christian Joyal , Virginie Moulier Functional neuroimaging studies of sexual arousal and orgasm in healthy men and women: A review and meta-analysis Neuroscience & Biobehavioral Reviews Volume 36, Issue 6, July 2012, Pages 1481–1509 doi:10.1016/j.neubiorev.2012.03.006