Ustadan Beyin Dalgası Nakliyle Çıraklıktan Çabuk Çıkın

Matrix filminde insanlara yeni beceriler yükleyebilen bir cihaz kurgulanmıştı. Geçtiğimiz günlerde HRL laboratuvarı bilimcileri, bu cihazı gerçeğe dönüştürme yolunda büyük bir adım attı. Araştırmacılar, düşük akımlı elektriksel beyin uyarımının, kişilerin karmaşık gerçek yaşam becerilerini öğrenme düzeylerine etki edebileceğini keşfetti.

HRL’nin Bilgi ve Sistem Bilimleri Laboratuvarı’ndan Dr.Matthew Phillips ve ekibi, öğrenme ve beceri kazanımını yükseltmek için kafatasından doğrudan akım uyarımı (İng. transcranial direct current stimulation – tDCS) yaptı.“Altı farklı ticari ve askeri pilotun beyin aktivite desenlerini ölçtük. Ardından bu desenleri acemi pilotluk öğrencilerine, gerçekçi bir uçuş simülatöründe uçak kullanırlarken naklettik,” diye anlatıyor Phillips.

Sonuçları Frontiers in Human Neuroscience dergisinin Şubat 2016 sayısında yayımlanan çalışma, elektrot yerleştirilmiş başlıklar aracılığıyla beyin uyarımı alan öznelerin, uçak kullanma becerilerini geliştirdiklerini ortaya koydu. “Simüle edilen iniş esnasında uçak üzerindeki ortalama g-kuvvetini ölçtük ve yapay beyin uyarımları alan kontrol grubu özneleri ile karşılaştırdık,” diyor Phillips.

Daha önce yapılan çalışmalarda, tDCS kullanılarak felç geçirmiş hastaların daha çabuk iyileşebildiği ve sağlıklı insanların yaratıcılıklarında yükselme yaratılabildiği gösterilmişti. Fakat HRL laboratuvarının bu son araştırması,uygulamalı işlevlerin öğrenilmesine hız kazandırılabileceğine ilişkin ilk çalışma oldu.

Phillips, beyin uyarımı ile öğrenme kapasitesinin arttırılmasının ileride oldukça yaygınlaşacağını tahmin ediyor.“Beyin uyarım protokollerinin optimize edilmesi, kişiselleştirilmesi ve uyumlandırılması konusunda yeni şeyler keşfettikçe, bu teknolojinin eğitimlerde ve sınıf ortamlarında rutin hale geldiğini görme olasılığımız artıyor. Belki de ileride beyin uyarım teknolojisi kullanmayan sürücü kursu, dershane ve dil kursu kalmayacak,” diye ekliyor.

 


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. HRL Laboratories, “HRL Demonstrates the Potential to Enhance the Human Intellect’s Existing Capacity to Learn New Skills”
    < http://www.hrl.com/news/2016/0210/ >
  3. Jaehoon Choe, Brian A. Coffman, Dylan T. Bergstedt, Matthias D. Ziegler, and Matthew E. Phillips Transcranial Direct Current Stimulation Modulates Neuronal Activity and Learning in Pilot Training Front Hum Neurosci. 2016; 10: 34. Published online 2016 Feb 9. doi: 10.3389/fnhum.2016.00034

Dikkat ve Kısa Süreli Hafıza

Bir arkadaşınız karşınıza geçse ve size sesli olarak uzunca bir sayı söylese; örneğin 1593657292759381380473, bitirdiğinde bu rakamlardan kaç tanesini anında hatırlayabilirsiniz?

“Sihirli” Sayı 

Bazı bilim insanları bu rakamlardan yaklaşık yedi tanesini hatırlayabileceğinizi söylüyor. Daha da açık ifadeyle; 1950’lerde yapılan ve “Artı-eksi iki ile sihirli sayı yedi” isimli bir araştırma makalesinde, bazı bilim insanları beynimizin işler belleğinin (kısa süreli hafıza) genellikle 5 ila 9 adet “şeyi” akılda tutabilme kapasitesinde olduğunu, hatta bazı bilim insanları da bu kapasitenin aslında 4 civarında olduğunu ileri sürüyor.

Burada “şey” ile kastedilen ise; bilginin birimleri ya da parçaları. Söz konusu sayıda ise, örneğin, bir, beş, dokuz, üç şeklinde hatırlayabilirsiniz. Yani sayıdaki her bir rakam bir birim ya da bir parça olarak tanımlanır. Ancak, eğer ki sayıyı farklı şekilde parçalarsanız –örneğin; on beş, doksan üç, altmış beş, yetmiş iki– daha fazla rakamı hatırlayabilirsiniz. Ama her iki durumda da, hatırlanan şey 4 parçadır.

Bu yüzden, bilim insanları işler belleğinizde şeylerin tam sayısını tutabileceğinizi söylediklerinde, bu tekil şeyler;büyüklük, karmaşıklık ve önem şeklinde değişiklik gösterebilir. Her iki şekilde de, işler bellek küçük ancak oldukça önemlidir.

İşler Bellek (Kısa Süreli Hafıza)

İşler bellek nedir? İşler bellek beyninizin bir nevi gösterge panosudur, ön tablosudur. Beyniniz bilginin kalıcı olup olmaması gerektiğine karar verirken, yani uzun süreli hafızaya atma kararını verirken bu bilgiyi geçici olarak beklettiğiniz yerdir.

Öte yandan, farklı duyuların farklı gösterge panosu kapasitesi vardır. Yani; bir şeyi ne kadar hatırlayabileceğiniz, örneğin birisinin size onu söylemesine ya da göstermesine dayalı olarak değişir. Bu nedenle de; işler belleği ayrı ayrı ele almak önemlidir.

Dahası, her kişinin işler bellek kapasitesi farklıdır. İşler bellek (kısa süreli hafıza) kapasitesindeki bu bireysel farklılıklar önemlidir, çünkü bu farklılıklar zekâ gibi şeylerin önemli birer göstergesidir. Yani daha işler bir işler bellek kapasitesi genellikle daha fazla zekâya eşittir.

Peki, neden bazı insanlar diğerlerine kıyasla kısa süreli hafızasında daha fazla şey tutabilir?

“Ivır Zıvırı” Dikkate Almama

Bilime teşekkür etmeliyiz, çünkü Simon Fraser University’den bir grup bilim insanının yaptığı bir araştırma, bazı insanların diğerlerine kıyasla işler belleğinde neden daha fazla şey tutabildiğine dair ışık tutuyor.

Psikoloji profesörü John McDonald öncülüğündeki araştırma ekibi, insanların beyin dalgalarını kaydederek ve ne kadar dikkat gösterdiklerini takip ederek görsel hafızadaki farklılıklara dair bilgi sahibi oldular.

Tam bu noktada; “dikkat ne alaka?” diye sorabilirsiniz. Şöyle ki; dikkat ve hafıza birbirinden ayrılmaz şekilde bağlantılıdır. Bütün dikkatinizi bir nesneye odakladığınızda, nesnenin beyninizdeki betimlemesini artırırsınız ve hatırlaması kolay hale gelir.

Fakat dikkat, bir şeyi hatırlamayı kolaylaştırmanın yalnızca bir yönüdür. Çünkü bir şeye dikkat göstermek; aynı zamanda alakasız her şeyi de dikkate almamak demektir. İşte insanların önemli ölçüde farklılaştığı nokta da burasıdır.

Yapılan araştırmada, daha düşük kapasiteli işler belleğe sahip insanlar alakasız bilgiyi ortadan kaldırmada başarısız oldular. Araştırmacılara göre bu durum; alakalı bilginin ne kadarının hatırlandığından ziyade, alakasız bilgiyi dikkate almamakta ne kadar iyi olunduğuyla alakalı.

Bu da; insan beyninin, alakalı bilgiye dikkat kilitleme ve alakasız bilgiyi dikkate almama işlemlerine dair ayrı süreçler yürüttüğünü gösteren geçmişteki araştırmalarla oldukça uyumlu.

Bu yüzden zekâ; beynimize yalnızca bir seferde ne kadar bilgi tıkabildiğimizle değil, aynı zamanda da ne kadarını dışarıda bırakabildiğimizle alakalı.

Dolayısıyla; bir dahaki sefere, kendinizi bir telefon numarasını ya da bir görüntüyü hatırlamakta zorlanırken bulduğunuzda, ıvır zıvırı dikkate alan beyninizi suçlayın.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Ignoring Stuff Is Good for Your Memory. Scientific American MIND. (2016. February 29)
  3. Miller, George A. The magical number seven, plus or minus two: some limits on our capacity for processing information. Psychological Review, Vol 63(2), Mar 1956, 81-97. http://dx.doi.org/10.1037/h0043158
  4. Cowan N The magical number 4 in short-term memory: a reconsideration of mental storage capacity. Behav Brain Sci. 2001 Feb;24(1):87-114; discussion 114-85.
  5. Nash Unswortha, Keisuke Fukudab, Edward Awha, Edward K. Vogel Working memory and fluid intelligence: Capacity, attention control, and secondary memory retrieval Cognitive Psychology Volume 71, June 2014, Pages 1–26
  6. John M. Gaspara, Gregory J. Christiea, David J. Primeb, Pierre Jolicœurc, and John J. McDonald Inability to suppress salient distractors predicts low visual working memory capacity John M. Gaspar, doi: 10.1073/pnas.1523471113
  7. John M. Gaspar and John J. McDonald Suppression of Salient Objects Prevents Distraction in Visual Search The Journal of Neuroscience, 16 April 2014, 34(16): 5658-5666; doi: 10.1523/JNEUROSCI.4161-13.2014

Aşk Sürecindeki Beyniniz

Bütün insani duyguların en heyecan verici olanı, insan türünü hayatta tutmanın en güzel yolu; adına aşk diyoruz.Neden aşık olduğumuza dair evrimsel açıklamanın sadeliğinin aksine aşık olan beynimiz ise bir o kadar karmaşık bir hale bürünüyor.

Aşk Sarhoşu

Bilim insanları, aşkın beyinde uyuşturucu ilaçlar ile aynı bölgeleri aktif ettiği bulgusuna ulaşmıştı. Yani; aşkın, uyuşturucu bağımlılığına benzetildiğini biliyoruz.

Sinirbilimci Kayo Takashi öncülüğündeki araştırma ekibi; tutkulu bir aşkı, oldukça hoşa giden, kafa karıştırıcı etkilere sahip her şeyi kapsayan bir deneyim olarak tanımlıyor. [1] Muhtemelen bir grup bilim insanının aşkın ne olduğunu anlatmasına ihtiyacınız yoktur, ancak, aşkın beyninizde tam olarak neler yaptığına dair bir açıklama yapmalarına ihtiyacınız olabilir.

Araştırma ekibi 2015 yılında, aşkın iyi hisler vermesine sebep olan belirli bir etkenin yani bir nörotransmitter olandopaminin rolünü araştırmaya başladılar. Diğer birçok etkisinin yanı sıra, dopamin; genellikle haz duymamıza sebep olur. Romantik bir ilişkinin henüz başlarında olan insanların beyinlerini gözlemlemeye başlayan ekip; katılımcılara partnerlerinin fotoğraflarını gösterdiklerinde beyinde bazı bölgelerde bir dopamin “seli” oluştuğunu gözlemlediler. Görünen o ki; beyin, uzun-süreli hafızalar depolamak için dopamin salgısı yapmaya ihtiyaç duyuyor. [2] 

Hafıza Güçlenmesi

Araştırmacılar, insanlara, beynin daha fazla dopamin üretmesine sebep olan bir bileşik enjekte ettiklerinde, daha fazla dopamin üretiminin hafıza gelişimlerine sebep olabildiği bulgusuna eriştiler. [3] Bir başka deyişle; insanlar yapay olarak daha fazla dopamin üretebilir hale sokulabilir ve böylelikle de dopamin “tetikleyicisi” almayanlara kıyasla hafıza gerektiren görevlerde daha başarılı olabilirler. O halde, gelin bu iki şeyi bir araya getirelim: Aşk sarhoşu olan siz daha fazla dopamin üretirsiniz ve daha fazla dopamin de daha iyi bir hafıza demektir.

Bu durum, partnerimizin fısıldadığı o ilk kelimeleri ya da saçlarını geriye doğru attığı o ilk buluşmadaki bakışları gibi romantik bir buluşmanın neredeyse bütün detaylarını hatırlamamızın sebebi olabilir. Bütün dikkatin yoğunlaştığı yeni deneyimler ve beraberindeki dopamin “seli”, beyinlerimizi hafızalar oluşturmada çok daha etkin yapıyor olmalı.

Ve elbette ki; her şeyde olduğu gibi burada da ölçülü olmak kilit önemdedir. Yani aşırı bir dopamin salgısı iyi sonuçlar oluşturmaz ve hafıza kayıplarına sebep olabilir. [4] İşte tam burası da aşk ve uyuştrucunun ayrıştığı yerdir. Uyuşturucular, insanın hiçbir şekilde üretemediği kadar aşırı düzeyde bir dopamin patlamasına sebep olan uyaranlardır. Örneğin; araştırma ekibi, ekstazi gibi uyuşturucu ilaç kullananların hafıza yetilerini büyük oranda kaybettiği bulgusuna ulaştı. [5] Uyuşturucu kullanımı; beynin dopamin üretim ve kullanım biçimini değiştirerek, Şizofreni ve Parkinson gibi kalıcı beyin hasarlarına sebep olur.

Hiç Silinmeyen Hatıralar?

Eğer aşık olunduğunda beyin; hafızalar oluşturmada daha iyi hale geliyorsa, bu hafızalar bozulmadan sonsuza kadar kalır mı? Tabii ki hayır.

Hafızalar asla kusursuz değildir ve tamamen imgesel olabilirler. Sahte hafızalar üzerine yapılan araştırmalar; hafıza bozulmalarının -aşk gibi- olumlu olayları da kapsayan yüksek duygusal hafızalarda da ortaya çıkabileceğini gösteriyor. [6] Örneğin; 2008 yılında yapılan bir çalışmada, araştırma ekibi; katılımcılara aslında hiç olmayan ancak Kanada medyası tarafından gösterilmiş gibi sunulan bazı olayları izleterek, katılımcıların %41.7 sinin olumlu ve hoş olan sahte hafızalar oluşturmalarını sağladı.

Aşka dair hafızalar da her hafızada olduğu gibi bu tipte bozulmalara açıktır ve hiç kimse hafıza bozulmalarına karşı bağışıklık geliştirmiş değil. [7] Herhangi bir çifte sorduğunuzda, anlaşmazlık yaşadıkları noktalara tanık olacaksınız; bir olayı birisi farklı hatırlarken, diğeri daha farklı hatırlayacak. Eğer ki; yalnızca bir tek gerçekliğin olduğunu kabul ediyorsak, bu durumda ikisinden birisi ya da her ikisi da yanlış hatırlıyor demektir.

İyi Günde ve Kötü Günde

Aşk hafızası ve aşık olduğumuz süreçte meydana gelen şeylere dair hafızalar, bir ilişki boyunca ya da bir ilişkinin sonunda ciddi anlamda bozulabilir.

Bir ilişki sürecinde, –örneğin; yapılan bir araştırmanın gösterdiğine göre– birbirine güvenen partnerler, eşlerinin yaptığı kötü şeyleri, birbirlerine daha az güvenen partnerlere kıyasla daha olumlu bir şekilde anımsıyorlar. Bir başka deyişle, partnerimize güvendiğimizde, bu kötü şeyleri daha sevecen karşılamamıza sebep olan ön yargılara sahibiz. Öte yandan, aralarında güven eksikliği olan partnerler ise partnerlerden birinin yaptığı hatayı daha olumsuz bir biçimde hatırlıyor ve istenmeyen davranışlara daha yıkıcı yaklaşıyor. Görünen o ki; güven, aşık olan beynimizin hafızaları işleme biçimini değiştiriyor.

Romantik bir ilişki sürecinde ve sonrasında aktifleşen karmaşık duygular; önyargıların, aşka dair hafızalarımızın filtrelemesini farklı şekillerde yapabileceği anlamına geliyor. Yani, aşk ve hafıza arasında karmaşık bir ilişki söz konusu.


Kaynaklar ve İleri Okuma:
[1] Takahashi, Kayo, Kei Mizuno, Akihiro T. Sasaki, Yasuhiro Wada, Masaaki Tanaka, Akira Ishii, Kanako Tajima et al. “Imaging the passionate stage of romantic love by dopamine dynamics.” Frontiers in human neuroscience 9 (2015). doi: 10.3389/fnhum.2015.00191
[2] Rossato, Janine I., Lia RM Bevilaqua, Iván Izquierdo, Jorge H. Medina, and Martín Cammarota. “Dopamine controls persistence of long-term memory storage.” Science 325, no. 5943 (2009): 1017-1020.
[3] Chowdhury, Rumana, Marc Guitart-Masip, Nico Bunzeck, Raymond J. Dolan, and Emrah Düzel. “Dopamine modulates episodic memory persistence in old age.” The Journal of Neuroscience 32, no. 41 (2012): 14193-14204.
[4] Murphy, B. L., A. F. Arnsten, P. S. Goldman-Rakic, and R. H. Roth. “Increased dopamine turnover in the prefrontal cortex impairs spatial working memory performance in rats and monkeys.” Proceedings of the National Academy of Sciences 93, no. 3 (1996): 1325-1329.
[5] Downey, Luke A., Helen Sands, Lewis Jones, Angela Clow, Phil Evans, Tobias Stalder, and Andrew C. Parrott. “Reduced memory skills and increased hair cortisol levels in recent Ecstasy/MDMA users: significant but independent neurocognitive and neurohormonal deficits.Human Psychopharmacology: Clinical and Experimental 30, no. 3 (2015): 199-207.
[6] Julia Shaw, Stephen Porter Constructing Rich False Memories of Committing Crime Psychological Science  January 14, 2015, doi: 10.1177/0956797614562862
[7] Lawrence Patihisa,1, Steven J. Frendaa, Aurora K. R. LePortb,c, Nicole Petersenb,c, Rebecca M. Nicholsa, Craig E. L. Starkb,c, James L. McGaughb,c, and Elizabeth F. Loftusa False memories in highly superior autobiographical memory individuals Proceeding of the national Academy of Sciences 29, 2013 vol. 110 no. 52 > Lawrence Patihis, 20947–20952, doi: 10.1073/pnas.1314373110

  • Bilimfili
  • Shaw, J. “This Is Your Memory on Love,” http://blogs.scientificamerican.com/mind-guest-blog/this-is-your-memory-on-love/

Kulak Çınlamasına Neyin Sebep Olduğuna Dair İlerleme Kaydedildi

Bilim insanları yıllardır kulak çınlamasına (kulakta sürekli bir “zil” sesi) sebep olan şeyin ne olduğunu ve bu durumu nasıl tedavi edebileceklerinin yollarını arıyorlardı. Fakat yeni yapılan bir çalışma, vücudun başka bir yerinde kronik bir ağrıyla uyumlu bir ilişkiyi saptayarak bu soruna dair bir açıklama getiriyor olabilir.

Amerika’daki Georgetown University’den araştırmacılar; hem kulak çınlaması hem de kronik ağrıdan muzdarip hastaların acıya cevap oluşturmada zorluklar yaşadıklarını keşfettiler. Bu cevap yalnızca; gürültü ve ağrının beyin tarafından düzgün bir şekilde işlenemediğinde devam ediyor, tıpkı bozuk bir elektrik devresinde şalterin atması gibi. Kronik ağrı hastalarının durumundaki gibi, hastalar o ağrı artık olmasa bile “fantom ağrılar” hissedebilirler, kulak çınlamasına sahip insanlar da aslında bir ses olmasa da iç kulaklarında çınlama sesi duyarlar.

Beyindeki gri madde miktarı üzerine yapılan çalışmaların ardından, araştırma ekibi mevcut bölgelerdeki (bu bölgeler “bilgi akışını düzenleyen” alanlar olarak isimlendirilir) bu madde miktarındaki eksikliğin hem kulak çınlamasına hem de kronik ağrıya sebep olduğu bulgusuna ulaştılar. Bu süreç; enerjimiz, duygu durum halimiz ve depresyon durumlarıyla ilişkili olduğu bilinen dopamin ve serotonin hormon seviyelerinden etkileniyor.

Araştırma ekibinden Josef Rauschecker:

“Bu bölgeler, içeriden ya da dışarıdan gelen duyusal uyaranların duyusal değerini belirleyen algısal duyum için merkezi bilgi akışını düzenleyen bir sistem gibi davranırlar ve bilginin beyindeki akışını düzenler. Bu sistemde sorun çıktığında kulak çınlaması ve kronik ağrı oluşur” diyor.

Bir başka deyişle, kronik ağrı ve kulak içerisinde zil çalmasıyla ilişkili hisler, beyne aynı sinirsel “kapıdan” geçerek geliyor. Bu keşif de tıbbi alandaki bilim insanlarının bu soruna dair bir tedavi geliştirebileceklerine işaret ediyor.

Araştırmacılar; bilgi akışını düzenleyen bu bölgelerdeki zararın, beyindeki bilgi akışını etkileyebileceğini ve kısır bir döngü (kulaktan gitmeyen bir çınlama gibi) oluşturabileceğini söylüyorlar. Öte yandan, araştırmacılar; sorunun çözümüne dair cevaplanması gereken çok daha fazla soru olduğunu kabul ediyorlar, ancak görünen o ki; kulak çınlamasından muzdarip insanlar için tünelin sonunda en azından bir ışık beliriyor.


Araştırma Referansı:

  1. Bilimfili,
  2. Josef P. Rauscheckercorrespondenceemail, Elisabeth S. May, Audrey Maudoux, Markus Ploner Frontostriatal Gating of Tinnitus and Chronic Pain Cell Volume 19, Issue 10, p567–578, October 2015 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.tics.2015.08.002

Araştırma İçin Geliştirilen ‘Mini Beyin’ler

Johns Hopkins Üniversitesi araştırmacıları, insan beynini oluşturan sinir hücreleri ve diğer yardımcı hücrelerden meydana gelen ‘mini beyin’ler üretmeye başladı.

Sekiz haftalık bir süreçte bir grup beyin hücresinden büyüyerek beyin-benzeri bir yapı oluşturmayı başaran bilim insanları, özellikle ilaçların denenmesi ve hastalıkların modellenmesi noktasında bu teknolojinin; yüz binlerce laboratuvar hayvanının yerine geçebileceğini öne sürüyorlar.

Mini beyinler insan hücrelerinden oluştuğu için, bu teknoloji sayesinde test edilen ilaçlar ve tedavi yöntemleri ile ilgili daha verimli bilgilere de ulaşılabilecek. Araştırmacılar, beyinleri;  iPSC adı ile bilinen kök hücre tiplerini, insan beyin hücrelerine dönüşebilecek şekilde uyararak oluşturuyor. İki aylık bir süreçten sonra dört çeşit nöron ve iki tip yardımcı hücreden oluşan mini beyinler gelişmiş oluyor.

Mini beyinler, 350 mikrometre çapında olsa da elektrot ağları üzerine yerleştirilerek ilaç etkisi altında EEG’ye benzer aktivite kayıtları alınabiliyor. Teknolojinin; Alzheimer, Parkinson, MS ve hatta otizm çalışmalarında kullanılabileceği düşünülüyor.

Gelişmenin getirdiği en önemli özellik ise, mini-beyinlerin tamamen insan hücrelerinden oluşuyor olması (nöron tipleri ve destek hücreleri – oligodendrositler ile astrositler). Bu sayede hem yapısal hem de işlevsel olan beyin çalışmalarında, araştırmalar insana en yakın örneklerle yürütülmüş olacak. Bu da her ne kadar memeliler olarak ortak özelliklerimiz olsa da veya evrimsel olarak yakın olsak da, kemirgenler, diğer primatlar ve bizim aramızdaki farkların ve de bu farkların yaratmış olduğu araştırma zorluklarının üstesinden gelinmiş olacak.

Araştırmanın lideri olan Thomas Hartung, keşiflerinin patentini almak üzere başvurusunu gerçekleştirdi. Hartung, önümüzdeki yıllarda bu teknolojinin dünya genelinde laboratuvarlarda kullanılıyor olmasını ve hatta birçok laboratuvar hayvanının yerine geçmesini umuyor.


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Johns Hopkins University Bloomberg School of Public Health. “Researchers create ‘mini-brains’ in lab to study neurological diseases: Use of human-derived structures could allow for better research and reduce animal testing.” ScienceDaily. ScienceDaily, 12 February 2016. <www.sciencedaily.com/releases/2016/02/160212163901.htm>.
  3. Thomas Hartung, Understanding Neurotoxicity: Building Human Mini-Brains From Patients’ Stem Cells 2016 AAAS Annual Meeting (February 11-15, 2016),

Yaratıcılığın Gerçek Sinirbilimi: Sağ ve Sol Beyin Safsatasına Artık Son Verin!

Evet… Sizin de bildiğiniz gibi sol beyin gerçekten gerçekçi, analitik, pratik, düzenli ve mantıklı; sağ beyin çok yaratıcı, tutkulu, şehvetli, zevkli, renkli, canlı ve şiirsel, değil mi?
Hayır.
Sadece hayır.
Kesin şunu.
Lütfen.
Anna Abraham, Mark Beeman, Adam Bristol, Kalina Christoff, Andreas Fink, Jeremy Gray, Adam Green, Rex Jung, John Kounios, Hikaru Takeuchi, Oshin Vartanian, Darya Zabelina ve diğerleri gibi uzman bilişsel sinirbilimciler, yaratıcı süreç sırasında beyinde gerçekten neler olduğunu araştırıyorlar. Ve onların bulguları yaratıcılığın sinirbilimini saran geleneksel ve aşırı basit görüşleri yıkıyor.
Yaratıcılığın gerçek sinirbiliminin en son bulguları, sağ-sol beyin ayrımının yaratıcılığın beyinde nasıl uygulandığına dair tüm resmi sunmadığını göstermektedir. Yaratıcılığın beynin tek bölgesinde ya da beynin tek bir tarafında olması gerekmez.
Bunun yerine hazırlıktan tasarlama, bilgi edinme ve doğrulamaya kadar tüm yaratıcı süreç, birbirini etkileyen birçok (bilinçli veya bilinçsiz) bilişsel süreç ve duygudan oluşmaktadır. Yaratıcı sürecin hangi aşamasında olduğumuza ve aslında ne yaratmaya çalıştığımıza bağlı olarak, beynin farklı bölgeleri görev almaktadır.
En önemlisi, bu beyin bölgelerinin birçoğu görevi tamamlamak için takım olarak çalışmaktadır ve görev alan bölgeler beynin hem sağ hem de sol tarafındadır. Son yıllarda edinilen kanıtlar şunu göstermektedir:
“Biliş, beynin tümüne dağılmış çeşitli bölgelerin büyük ölçekli ağlarda çalışarak dinamik etkileşimde bulunmaları sonucunda gerçekleşmektedir.”
Yapılacak işe bağlı olarak farklı beyin ağları görev alacaktır. Örneğin çevremizdeki bir şeye dikkat ettiğimizde ya da fiziksel bir görüntüyü zihnimizde döndürmeye kalkıştığımızda (mesela arabanın bagajına bir bavulun nasıl sığacağını anlamaya çalıştığımızda) muhtemelen Dorsal (Arka) Dikkat/Görsel-Mekansal Ağ aktiftir. Bu ağ, frontal göz alanları (beyinde bir bölüm, bir şeyi istemli olarak takip etmekten sorumludur)  ve intraparyetal sulkus (beyindeki duvariçi girintiler) arasındaki iletişimi içermektedir.
Eğer yapacağınız iş dille ilgiliyse, Broca alanı (beynin ses üretimiyle bağlantılı işlevleri yürüten bir bölgesidir) ve Wernicke alanı (konuşmaları anlamada görev almaktadır) büyük olasılıkla görevlendirilecek demektir.
Ya yaratıcı biliş? Büyük ölçekli üç beyin ağı, yaratıcılığın sinirbilimini anlamak için önemlidir. Bunları bir gözden geçirelim:
Ağ 1: Yürütücü Dikkat Ağı
Yapılacak iş, dikkatin bir lazer ışını gibi odaklanmasını gerektirdiğinde Yürütücü Dikkat Ağı görevlendirilmektedir. Bu ağ, zorlu bir ders üzerinde yoğunlaşırken, kompleks bir problemin cevabını ararken veya kısa süreli belleğin çok çalışmasına dayalı olarak akıl yürütürken aktiftir. Bu sinir mimarisi, prefrontal (beynin alın lobunun önünde olan) korteksin lateral (yan, dışsal) bölgeleri ile yan lobun arkası arasında verimli ve güvenilir bir iletişim sağlamaktadır.
Ağ 2: Hayal Ağı
Randy Buckner ve meslektaşlarına göre:
 
“Varsayılan Ağ (burada Hayal Ağı olarak anılacaktır) kişisel geçmiş deneyimlere dayanarak dinamik zihinsel simülasyonlar oluşturma, örneğin hatırlama, gelecek hakkında düşünme ve genel olarak şimdiye ait alternatif görüşleri ve senaryoları hayal etmeyi içermektedir.”
Hayal Ağı aynı zamanda sosyal bilişi de içermektedir. Örneğin başka birinin düşüncelerini hayalimizde kurarken bu beyin ağı aktiftir. Hayal Ağı, paryetal korteksin çeşitli iç ve dış bölgeleriyle iletişimin yanı sıra prefrontal korteks ve temporal lobun (konuşma, hafıza ve duymanın da dahil olduğu birçok görevi bulunmaktadır) iç bölgelerini içermektedir.
Ağ 3: Dikkat Çekerlik Ağı
Dikkat Çekerlik Ağı sürekli hem dışsal olayları hem de içsel bilinçlilik akışlarını izlemektedir ve hangi bilgi eldeki görevi çözmek için en dikkat çekici ise görevi ona devretmektedir. Bu ağ, dorsal anterior singulat korteks (beynin duygularla ilgili sisteminin bir parçasıdır) ve anterior insulardan (beyinde empatinin işlendiği yerdir) oluşmaktadır ve ağlar arasındaki dinamik geçiş açısından önemlidir.
Yaratıcı Bilişin Sinirbilimi: Bir İlk Yaklaşıklık Çalışması
Yaratıcılığın sinirbilimini anlamanın anahtarı sadece büyük ölçekli ağları bilmekte değildir, yaratıcı sürecin farklı aşamalarında nöral aktivasyon ve deaktivasyonların (etkisizleştirme) farklı örüntüleri olduğunu fark etmek de önemlidir. Bazen ağların birlikte çalışması daha yararlıdır bazen de bu iş birliği yaratıcı süreci engeller.
Rex Jung ve arkadaşları son ayrıntılı raporlarında, yaratıcı bilişin insan beyninde çalıştırdığı bölgelerle ilgili bir “ilk yaklaşıklık” çalışması sunmaktadırlar. Raporlarında önerilen şudur: Eğer ilişkilerinize biraz ara vermek, zihninizin özgürce düşünmesini sağlamak, yeni olasılıklar hayal etmek ve iç eleştirinizi susturmak istiyorsanız, Yürütücü Dikkat Ağının aktivasyonlarını azaltmak (biraz, ama tamamen değil) ve Hayal ve Dikkat Çekerlik Ağının aktivasyonunu arttırmak iyidir. Gerçekten de, yaratıcı doğaçlama yapan caz müzisyenleri ve rapçiler üzerinde yapılan son araştırmalar, bu sanatçıların trans halinde performanslarını sergilerlerken beyinlerinde tam da bunların olduğunu göstermektedir.
Bununla birlikte, bazen Yürütücü Dikkat Ağını yeniden çevrimiçi yapıp yaratıcı fikirlerinizi eleştirel bir yaklaşımla değerlendirmeniz ve uygulamanız önemlidir. Yoksa ortaya çok komik ve saçma sapan şeyler çıkabilir.
Jung ve arkadaşlarının belirttiklerine göre, önerdikleri yaratıcı biliş yapısı modeli sadece bir ilk yaklaşıklık çalışmasıdır. Bu noktada, yaratıcılığın gerçek sinirbilimi üzerine elimizde sadece ipuçları vardır. Büyük ölçekli beyin ağlarının incelenmesi,  tamamen sağ ve sol yarımküreye odaklanarak yapılan araştırmalardan daha umut verici görünüyor; yaratıcı sürecin, bu büyük ölçekli ağların dinamik etkileşimi ile ortaya çıktığı düşünülmektedir. Ayrıca araştırma bulguları, yaratıcı bilişin hayal kurma, geleceği hayal etme, son derece kişisel anıları hatırlama, yapıcı iç yansıma, anlam çıkarma ve sosyal biliş için kritik olan beyin bölgelerini görevlendirdiği noktasında yoğunlaşmaktadır.
Bununla birlikte beynin farklı konularda, farklı türlerde ve farklı zaman ölçeklerinde nasıl yarattığını sorgulayan daha çok araştırmaya ihtiyaç vardır.
Yaratıcılığın nasıl çalıştığına dair tarihi geçmiş kavramlardan kurtulduğunuz sürece, yaratıcılığın sinirbilimi heyecan vericidir. Bunu başarmak için, yaratıcı sürecin dağınıklığını ve bu sürece olanak tanımak için farklı beyinler arasında dinamik beyin aktiviteleri ve işbirliğini kabullenmek gerekmektedir.
Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
Kaynak:
  1. Scientific American
  2. Valerie Bonnelle, Timothy E. Hama, Robert Leecha, Kirsi M. Kinnunenc, Mitul A. Mehtad, Richard J. Greenwoode, and David J. Sharpa, Salience network integrity predicts default mode network function after traumatic brain injury proceedings of the national academy of sciences February 7, 2012  vol. 109 no. 12 > Valerie Bonnelle, 4690–4695, doi: 10.1073/pnas.1113455109
  3. Rex E. Jung, Brittany S. Mead, Jessica Carrasco and Ranee A. Flores The structure of creative cognition in the human brain Front. Hum. Neurosci., 08 July 2013 | http://dx.doi.org/10.3389/fnhum.2013.00330
  4. Charles J. Limb , Allen R. Braun Neural Substrates of Spontaneous Musical Performance: An fMRI Study of Jazz Improvisation Plos One February 27, 2008DOI: 10.1371/journal.pone.0001679
  5. Siyuan Liu, Ho Ming Chow, Yisheng Xu, Michael G. Erkkinen, Katherine E. Swett, Michael W. Eagle, Daniel A. Rizik-Baer & Allen R. Braun Neural Correlates of Lyrical Improvisation: An fMRI Study of Freestyle Rap Scientific Reports 2, 15 November 2012 Article number: 834 (2012) doi:10.1038/srep00834
  6. Jerome Bruner Acts of Meaning: Four Lectures on Mind and Culture (The Jerusalem-Harvard Lectures) ISBN-13: 978-0674003613 ISBN-10: 0674003616

Rüya Bilimiyle İlgili 9 İlginç Gerçek

1953 yılında University of Chicago’dan uyku araştırmalarına öncülük eden Nathaniel Kleitman ve Eugene Aserinsky; uyku çalışmalarına katılan deneklerin göz kapağı seyirmesinin ardından REM uykusunun başladığını keşfetmişti. Neden rüya gördüğümüzü (oldukça ileri seviyede teorilere rağmen) henüz tam olarak  bilmesek de, REM aşamasının doğası, içeriği ve fizyolojisine dair her geçen gün yeni şeyler öğrenmeye devam ediyoruz.  İşte ilginç gelebilecek 9 gerçek:

Hepimiz Rüya Görüyoruz

REM aşamadaki maceralarımızı hatırlasak da hatırlamasak da, hepimiz aslında rüya görüyoruz. 2015 yılında yapılan bir araştırma; insanlar rüya görmediklerini iddia etseler de, esasında rüyalarını hatırlamadıklarını ortaya koydu. Fakat, rüyalarını hatırlamamanın bazı nörolojik temelleri var. 2014 yılındaki bir araştırma; rüya görmediğini iddia eden insanların beyinlerindeki REM aktivitesinin biraz daha farklı olduğunu ortaya koydu.

Siyah Beyaz Televizyon İzlerseniz, Siyah Beyaz Rüyalar Görebilirsiniz

GIPHY aracılığıyla

1942 yılında yapılan bir çalışma insanların siyah beyaz rüyalar gördüklerini ortaya çıkardı. Çalışmaya katılan 277 üniversite öğrencisinden %71’i renkli rüyaları nadiren gördüklerini ifade ettiler. 2001 yılında araştırmacılar aynı çalışmayı birkez daha tekrarladılar ve katılımcıların yalnızca %18’i siyah beyaz rüyalar gördüklerini belirttiler. 2008 yılında, İngiliz bilim insanları; bazı insanların neden gri tonlarda rüyalar gördüklerini araştırmaya giriştiler ve çocukluğunda siyah-beyaz filmler izleyen insanların yaşamları boyunca renksiz rüya görmeye daha yatkın oldukları bulgusuna ulaştılar.

REM Rüyaları Daha Agresif

Rüyalar yalnızca REM aşamada görülmezler, fakat REM ve REM dışı rüyalar niteliksel farklılıklara sahip. Yapılan biraraştırma; insanların REM dışı rüyalarda sosyal anlamda daha dostça ilişkiler gördüklerini ancak REM aşama başladığı anda saldırganlığın da arttığını gösterdi.

Silah Kullananlar Şiddet İçeren Rüyalar Görmeye Daha Yatkınlar

siddet-iceren-ruyalar-bilimfilicom

Şiddete maruz kalmak bilinçaltına sızıyor olabilir mi? Call of Duty isimli oyunu ve diğer şiddet içeren oyunların bağımlısı insanlarla Kanadalı askerleri kıyaslayan bir araştırma; askerlerin oyun bağımlılarına kıyasla daha sıklıkla şiddet içeren rüyalar gördüklerini ortaya çıkardı.

Kadınlar Erkeklere Kıyasla Daha Fazla Kâbus Görüyorlar

Ya da raporlar buna inanmamızı istiyor. Bir çalışmaya göre; bu cinsiyet temelli durum 10 yaş civarında başlıyor. Peki ama neden? Bu durum; kadınların rüyaları hatırlamada daha iyi oldukları ve kâbus görme ile uyumlu bir özellik olan yüksek nevrotik seviyeler gösterme sıklıklarının fazlalığı olarak yorumlanıyor. Özellikle de geceleri geç saatlere kadar uyanık kalan kadınlar, sabahın erken saatlerinde uyanan kadınlara kıyasla daha fazla kâbus görüyor. Yapılan bir çalışma; kâbus görme ve geceleri geç saatlere kadar uyanık kalma durumu arasındaki bağlantının en fazla 20 ve 29 yaş aralığında gerçekleştiğini gösteriyor.

Hamile Kadınlar Ucube Rüyaları Daha Sık Görüyorlar

kabus-gorme-bilimfilicom
Art courtesy of Madanelu/Creative Commons

Hamile olmayan kadınlarlaa kıyaslandığında, bebek bekleyen kadınlar; hamileliklerinin özellikle de dokuzuncu aylarında daha fazla kötü rüyalar görüyorlar. Yapılan bir çalışma; anne adaylarının gebeliklerinin son döneminde kâbusları ortaya çıkarabilecek derecede kalitesiz bir uyku süreci geçirdikleri bulgusuna ulaştı. Tüm topluma bakıldığında ise; rüyalarımız olumlu duygulardan çok olumsuz duygular içeriyor.

Rüya Gören Birisinin Ne Gördüğünü Gözlemleyebilme Yetisine Sahibiz

Bilimkurgu gibi gelebilir fakat doğru. 2013 yılında, bilim insanları fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) kullanarak insanların rüyalarında ne gördüklerinin izlenebileceğini ortaya çıkardılar. Uyuyor olsak da, uyanık olsak da beyin aktivitesi örüntüleri aynı mental görüntülere denk düşüyor. Yani, örneğin kırmızı elma hayal eden bilinci açık insanların beyin aktivitesinin gözlenmesiyle, bilim insanları çekingen düşünceler üzerinde çalışabiliyor ve kimin “kırmızı” fantaziler içerisinde kaybolduğunu anlayabiliyorlar.

Koku, Rüyalarımızı Şekillendiriyor

Uyku esnasında koklama duyumuz büyük oranda kapalı olduğundan, yangınlara karşı yangın alarmlarına güveniriz. Fakat 2008 yılında yapılan bir çalışmaya göre; garip bir şekilde, kokular rüyalarımızın duygusal havasını etkiliyor. Alman araştırmacılar, çürük yumurta kokusuna maruz kalan insanların daha olumsuz rüyalar gördükleri, buna karşın aromatik kokulara maruz kalan insanların ise daha tatlı rüyalar gördükleri bulgusuna ulaştı.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Fisher T. “9 Fascinating Facts About the Science of Dreaming,”http://vanwinkles.com/nine-things-we-know-about-the-science-of-dreaming
  3. Schwitzgebel E1. Do people still report dreaming in black and white? An attempt to replicate a questionnaire from 1942. Percept Mot Skills. 2003 Feb;96(1):25-9. PMID: 12705505
  4. Eva Murzyn Do we only dream in colour? A comparison of reported dream colour in younger and older adults with different experiences of black and white media Consciousness and Cognition Volume 17, Issue 4, December 2008, Pages 1228–1237 doi:10.1016/j.concog.2008.09.002
  5. Dale A, Murkar A, Miller N, Black J. Comparing the effects of real versus simulated violence on dream imagery. Cyberpsychol Behav Soc Netw. 2014 Aug;17(8):536-41. doi: 10.1089/cyber.2013.0494.
  6. Schredl M. Explaining the gender difference in nightmare frequency. Am J Psychol. 2014 Summer;127(2):205-13. PMID: 24934011
  7. Tore Nielsen Nightmares Associated with the Eveningness Chronotype JOURNAL OF BIOLOGICAL RHYTHMS, Vol. 25 No. 1, February 2010 53-62 DOI: 10.1177/0748730409351677
  8. Lara-Carrasco J, Simard V, Saint-Onge K, Lamoureux-Tremblay V, Nielsen T. Disturbed dreaming during the third trimester of pregnancy. Sleep Med. 2014 Jun;15(6):694-700. doi: 10.1016/j.sleep.2014.01.026. Epub 2014 Mar 26.
  9. T. Horikawa1, M. Tamaki, Y. Miyawaki, Y. Kamitani Neural Decoding of Visual Imagery During Sleep Science 03 May 2013: Vol. 340, Issue 6132, pp. 639-642 DOI: 10.1126/science.1234330
  10. MICHAEL SCHREDL, DESISLAVA ATANASOVA, KARL HÖRMANN, JOACHIM T. MAURER2, THOMAS HUMMEL and BORIS A. STUCK Information processing during sleep: the effect of olfactory stimuli on dream content and dream emotions Journal of Sleep Research Volume 18, Issue 3, pages 285–290, September 2009 Article first published online: 22 JUN 2009 DOI: 10.1111/j.1365-2869.2009.00737.x

Gençlerde ve Yaşlılarda Beyin Dalgaları Farklılık Gösteriyor

Bilişsel psikologlar yaşlanan beyinlerin veya daha uygun biçimde yaşlı insanların beyinlerinin, gençlere göre farklı şekilde işlediğine dair yeni bulgular elde etti. Hafızaya dayalı bir testte bu farkı gözlemleyen bilimciler, yaşa bağlı bilişsel performans azalmasına ve tedavisine yönelik çıkarımlar yapılabileceğini belirtiyor.

Ocak ayında Neurobiology of Learning and Memory‘de yayımlanan çalışma Rotman Research Institute tarafından yürütüldü ve araştırmada hafıza taskı gerçekleştiren genç ve yaşlı  beyinlerinin farklı beyin dalgası paternleri gösterdiği gözlemlendi.

Beyinlerimizi vücudumuzdaki diğer organlar gibi yaşlandıkça değiştiği, bir miktar işlev bozukluğu yaşadığı bilinse de, yaşlılıkta da eski anıları tekrar nasıl hatırladığımız veya yeni anıları nasıl oluşturduğumuz konusu gizemini korumaya devam ediyor. Araştırmanın bulguları beyin aktivitesi açısından jenerasyonlar arası farkı direkt bir biçiminde ortaya çıkarması bakımından tek olma özelliği taşıyor. Bu temel farklılıkları şema halinde inceledikçe, bilimciler kognitif yetenek azalması problemlerini teşhis, öngörme ve tedavi için yeni yollar keşfedebilecekler.

Bulgular; beynin ;hipokampus da dahil olmak üzere öğrenme ve hafıza ile ilgili olan; çok kilit bölgelerindeki ritmik aktivitenin yaşlılık ile değiştiğini ve yaş ilerledikçe dereceli biçimde bu değişimin artış gösterdiğini açığa çıkarıyor. (Bu beyin bölgelerine beyin kabuğu -korteks- ve neokorteks de dahil)

Beynin anatomisini ve yapısal oluşumunu ölçümleyen MRI ile beynin elektrik aktivitesi ile oluşan manyetik alanı ölçen manyetoensefalografi (MEG) teknikleri kullanılan çalışmada 24.8 yaş ortalamasına sahip genç grup ile 65.9 yaş ortalamasına sahip yaşlı grup arasındaki potansiyel ‘yaşa-bağlı’ farklılıklar incelendi.

Beynimiz elektriksel sinyalleri iletişim yöntemi olarak kullanan 100 milyar nörondan -sinir hücresi-nden oluşmuştur. Sinyaller bir hücreden diğerine geçerken frekans olarak gözlemlenen ritmik düzenler ortaya çıkarırlar ve biz de bu oluşumu ‘beyin dalgaları’ olarak biliriz.

Geçmiş çalışmalarda daha yavaş hızda hareket eden beyin dalgalarının hafıza işlevi için ve görece hızlı dalgaların ise dikkat ögesi için önem arz ettiği tespit edilmişti. Bugüne kadar birçok çalışmada hafıza işlemleme ve hatırlama süreçlerinin beyin dalgaları incelenmiş olmasına karşılık genç ve yetişkinlerde bu noktadaki farklılıklar detaylı biçimde araştırılmamıştı.

Grup içi (gençler ve yaşlılar) hafıza görevi başarısı çok ciddi farklılıklar göstermese de, genç yetişkinlerin grubunda hafıza tutarlılıklarının göstergesi olarak teta (yavaş beyin dalgaları) yoğunluğu gözlemlendi. Buna karşılık yaşlılarda -gençlerde gözlemlenmeyen- alfa titreşimi (görece daha hızlı beyin dalgaları) yoğunluğu gözlemlendi.

Gruplar arasında da hafıza başarıları arasında gözle görülür farklar olmamasına rağmen, ortaya çıkan beyin dalgaları görüngüleri birbirinden büyük ölçüde farklıydı. MRI görüntüleri ile yapısal farklılıkların da minimum düzeyde olduğunun gözlemlenmesi, beyin dalgaları aracılığıyla genç ve yetişkin beyinlerinde aktivite paternlerinin biribirinden hatırı sayılır biçimde farklı olduğu sonucunu ortaya çıkardı.


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2.  Renante Rondina, Rosanna K. Olsen, Douglas A. McQuiggan, Zainab Fatima, Lingqian Li, Esther Oziel, Jed A. Meltzer, Jennifer D. Ryan. Age-related changes to oscillatory dynamics in hippocampal and neocortical networks. Neurobiology of Learning and Memory, 2015; DOI: 10.1016/j.nlm.2015.11.017

Beynimiz ve Hafıza Kapasitesi

En yüksek tahminlere göre insan beyni, 20 ciltlik 5 set Britanika Ansiklopedisi ezberleyebilecek kapasiteye sahiptir. Diğer bir deyişle 3 adet 1,000 terabytelık (yaklaşık 3 petabaytlık) harici hafıza birimi kadar alana sahiptir. Bunu kıyaslayabilmeniz adına şu bilgiyi verelim: Britanya Ulusal Arşivi’nin 900 yıllık birikimi 70 terabayt civarındadır. Terabayt nedir bilmeyenler içinse: 1 terabayt, 1.024 gigabayttır. Yaklaşık 1 gigabayt ise 1024 megabyte… 3 petabaytlık bir hafızaya, 3 milyon saatlik televizyon görüntüsü yükleyebilirdiniz. Bir diğer deyişle, televizyonunuzu 300 yıl boyunca açık bırakacak olursanız, hafızanız ancak dolardı.
Ancak dediğimiz gibi, bu olası en üst tahminlerdir ve çok sayıda sinirbilimci hem beynimizin çalışma biçimi, hem de bu sayıların hesaplanma yöntemleri nedeniyle bu sayılara karşı çıkmaktadır. Daha gerçekçi tahminler, beynimizin hafıza kapasitesini 10 ila 100 terabayt arasına koymaktadır. 2015 yılı itibariyle 10 terabaytlık bir harici hard disk Amazon.com üzerinden 700-1000 dolar arası bir ücrete satın alınabilmektedir.
Peki neden bu kadar çok bilgiye sahip olduğumuzu veya bu kadar fazla bilgiyi depolayabileceğimizi hissetmiyoruz? Neden okuduğumuz, gördüğümüz, deneyimlediğimiz, tattığımız her olgu ve olayı hatırlamıyoruz? Neden Britanika Ansiklopedisi’ni 10 defa da okuyacak olsak, neredeyse hiçbirini tam olarak ve hatta kısmen bile hatırlayamıyoruz? Neden hafızanın bayt cinsinden değeri kesin olarak hesaplanamıyor?
Çünkü beynimiz, kapasite olarak bu alana sahip olsa da, esasında bir bilgisayar kadar hedefe yönelik çalışmadığı için, bilgiler otomatik olarak kaydedilmez ve kusursuz bir şekilde saklanamaz. Bir diğer deyişle, beynimiz kusurlu bir organdır ve her şeyi hatırlamayı, dilediğimiz bilgileri silip, dilediklerimizin yerine yenisini yazmayı başaramaz. Bunu sadece planlı/programlı bir şekilde tasarlanmış bilgisayarlar yapabilir.
Beyinde 100 milyar nöron bulunmaktadır ve bunların en az 1 milyar civarının doğrudan hafıza ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Ne var ki, bu 1 milyar nöronun tamamı birbirine bağlı değildir. Çok az sayıda bağlantı anne karnında oluşur; geri kalanı ise doğumdan sonra, bireyin deneyimlerine bağlı olarak oluşur. Beynimizin iş yapma kapasitesi işte bu bağların sayısı ile orantılıdır. Bu bağları bilinçli yada bilinçsiz bir şekilde oluştururuz. Bağların gelişmesinin tek yolu bilgilerin birbiriyle ilişkilendirilmesidir. İki bilgiyi yan yana düşünmek bilgiyi kalıcı kılar. Bu sebeple benzetme yoluyla öğrenmek, hafızada kalıcı bilgiler oluşturur. Daha da önemlisi, bir bilgi ne kadar sık tekrarlanırsa, o bilginin depolandığı sinir bağlantıları o kadar sık uyarılır ve bağlantılar o kadar sıkı bir biçimde kurulur. Bu da, hafızada yer etmesine neden olur.
Ancak çoğu zaman, karşılaştığımız hemen hemen her bilgi, kısa dönem hafızamızda geçici bir iz bıraktıktan sonra silinir. Çünkü beynimiz aralıksız bir kayıt cihazı değildir. Popüler bilimde “Aslında her şey beynimizde depolanır, biz onlara erişemeyiz.” gibi bilgi ve bilinç sahtekarları bulunsa da, birçok anının kısa sürede, tamamen silindiği doğrudur.
Anıların oluşumu, duygusal ilişkilerle de alakalıdır. Bizlerde güçlü duygular uyandıran anılar, daha güçlü yer ederler. Bu yüzden, örneğin 7 Ocak 2011 yılında, saat 21.26’da ne yaptığınızı ne kadar uğraşırsanız uğraşın hatırlayamazsınız (eğer sizin için özel bir anlamı yoksa), ancak 2 sene önce, doğum gününüzde ne yaptığınızı, ezberlemek için özel bir çaba sarf etmemenize rağmen çok daha kolay hatırlayabilirsiniz.
Benzer şekilde, bir anı ne kadar az tekrarlanırsa ve etkisi ne kadar düşükse, o kadar kolay unutulur ve hafızanın o kısmı temizlenmiş olur. Dolayısıyla hafızamızdan bilgilerin silindiği bir gerçektir.
Peki kullanamayacağımız kadar geniş bu hafıza neden evrimleşti? Evrimsel olarak muhtemelen bu beynimizin büyümesine paralel olarak edindiğimiz bir özellik, doğrudan üzerinde bir seçilim baskısı bulunmuyordu. Ancak beynimiz büyümek zorundaydı (bkz: “İnsan Zekasının Evrimi: Neden Sadece İnsanın Beyni Bu Kadar Evrimleşmiştir?“). Bu büyüme, bu orantısız hafıza artışını da beraberinde getirdi. Ancak dolduramıyoruz, çünkü hafızayla ilgili tüm süreçler düzgün evrimleşemedi. Daha seçilim süreçleri işini yapamadan, insan, zekasıyla doğal seçilimin önüne geçti ve etkisini büyük oranda kırdı. İşte bu yüzden beyin bu kadar karmaşık, bu yüzden anlaşılmaz hatalarla dolu.
Dolayısıyla… Beynimizin koca bir hafıza alanı olsa da, bu alanı istediğimiz gibi kullanmaktan oldukça uzağız. Evrimsel süreçte, belki de ilerleyen dönemlerde, seçilim etkisi oluşacak olursa, bu alanlar çok daha işlevsel olarak kullanılabilecek ve daha da gelişecektir. Ancak şimdilik, bize hayatta kalıp ürememize yetecek kadar bir miktarı evrimleşmiştir ve bununla yetinmek durumundayız. Pratikle, hafızanızı elbette geliştirmeniz mümkündür; ancak ne yazık ki pratikle geliştirebileceğiniz miktar da oldukça sınırlıdır. Yine de siz siz olun, hafızanızı her daim aktif tutun. Bu, yaşlılıkla beraber gelecek birçok sinir hastalığının da önüne geçecektir.
 
Düzenleyen ve Geliştiren: ÇMB (Evrim Ağacı)
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Uyumadan Önce Akıllı Telefon Kullanımı Nelere Sebep Oluyor?

Uyumadan önce elektronik cihaz kullanımının iyi bir gece uykusu için iyi olmadığını hepimiz biliyoruz, fakat yine de birçoğumuz bu alışkanlıktan vazgeçemiyor. Çünkü günü bitirmenin en cazip yollarından birisi; o gün arkadaşlarınızın ne yaptığını sosyal medya hesapları aracılığıyla kontrol etmektir. Peki bu davranış; vücudumuzda ve beynimizde tam olarak nelere sebep oluyor?

Ve daha önceki yazılarımız ve çevirilerimizde de belirttiğimiz gibi sorunların kaynağında; ışığa maruz kalma ile kontrol edilen, vücudunuzun hormon salgılamasını belirleyen sirkadiyen ritmleri var. Geceleri telefonunuzu elinize aldığınızda, telefonunuzun ekranından tam gözlerinize doğru bir foton demeti (mavi ışık) gönderilir ve bu durum beyninize yorgun hissetmenizi sağlayan melatonin hormonunu salgılamaması uyarısı yapar.

Bu da şu anlama geliyor; ta ki beyniniz “yeter artık” diyene kadar uyanık kalıyorsunuz. Ancak beyniniz bu uyarıyı yapana kadar arzu ettiğiniz uyku saatiniz üzerinden birkaç saat geçmiş oluyor. Ve ertesi gün işe ya da derse gitmek için uyanmak zorundaysanız ve bu durumu sürekli hale getirdiyseniz, her gece uykunuzdan birkaç saat kaybetmiş oluyorsunuz.

Öte yandan araştırmacılar; uykunun neden önemli olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Her gece 7 ve 9 saat arasındaki bir uyku; aktif nöronlarımızın yalnızca dinlenmesini sağlamıyor, aynı zamanda gün boyunca beynimizde oluşan nörotoksinlerin temizlenmesinde önemli olan santral sinir sistemindeki gliyal hücreleri de destekliyor. Yeteri kadar uyku alamadığımızda, gliyal hücrelerimiz doğru şekilde çalışamıyor ve sonucunda da odaklanma (dikkat) süremizde bozulmalar, hafıza problemleri ve metabolizmamızı düzenleyen insülin seviyesinde düzensizlikler ortaya çıkıyor. Öte yandan University of Berkeley’de yapılan bir araştırmaya göre; uykusuzluk başka insanların yüz ifadelerini doğru algılayabilme yetimizi de köreltiyor. Bu açıdan bakıldığında da; uyumadan hemen önce akıllı telefon kullanımı yalnızca biyolojik anlamda bozulmalara değil, sosyal anlamda da zayıf ilişkiler kurulmasına ya da mevcut ilişkilerin bozulmasına sebep olabilir.

Sonuç olarak; akıllı telefonlarınızı yatak odanıza almamanız için yeterli sebebiniz var.

Kaynak: Bilimfili