Sentetik Biyolojik Saat Üretildi

Sentetik Biyolojik Saat Üretildi

Özellikle bilim dünyası dışındaki insanlar arasında “sirkadiyen saat” metaforik bir tanım gibi algılanır. Latince anlamıyla ‘gün döngüsü’ anlamına gelen terim vücut içi biyolojik aktivitelerin düzenlenmesini ve gün içinde hücre düzeyinde, hormon seviyesinde ve beyindeki aktivitelerdeki düzenli değişimi ifade eder. Elbette insan vücudunun içinde tik-tak atan bir saat ve gece-gündüz geçerken vücuda yardımcı olan bir saat bulunmuyor. Ancak Harvard Medical School (HMS) ve Wyss Institute’ten sentetik biyologlar tam da bunun gibi somut, transplante edilebilir bir biyomühendislik ürünü 24-saatlik bir saat üretmeyi başardı. Saat, kendi içinde tipik bir sirkadiyen ritmi olmayan bir bakteriye yerleştirildikten sonra kendi kendine çalışmaya başlayabildi.

Araştırmalarını geçtiğimiz hafta Science Advances dergisinde yayımlayan ekip,Synechococcus elongatus fotosentez yapabilen siyanobakterilerde sirkadiyen ritm altında yatan mekanizmayı incelemekle işe başladı. Bu bakteriler gece ve gündüz döngülerini düzenlemek üzere üç temel protein kullanır. Daha önceki araştırmalarda, hatta test tüplerinde bir araya getirildiklerinde dahi, bu üç proteinin düzenli bir sirkadiyen ritm ile bağlanıp ayrıldıkları gözlemlenmişti. Araştırmacılardan Anna H. Chen, bu üç proteini kullanarak – belli bir düzende biyolojik aç-kapa fonksiyonu yürütebilen – bir osilatör üretti ve bunu bağırsak bakterisi Escherichia coli‘ye transplante etti.

Sentetik biyologlar için, bu proteinleri tanılamak ve görevlendirmek üzere kullanılan işlemler gayet iyi anlaşılmış durumda. Böylelikle bu araçları doğru bir şekilde bir araya getirecek ve aynı mekanizmayı sağlayacak sistemi yapmak, bilgilerin doğruluğunu da kanıtlamış oldu. Ekip osilatörde ‘downstream‘ çalışacak bir flüoresan protein işaretleyici üretti.  Üç günlük bir periyottan sonra, osilatörün 24 saatlik dilimlerde düzenli şekilde aç – kapa işlevi gördüğünü ve sirkadiyen olmayan E. coli‘lerde bu ritmisiteyi yarattığı gözlemlendi.

Researchers have transplanted a circadian clock from cyanobacteria into a gut microbe, E. coli.

Araştırmacılar siyanobakterilerde bulunan bir biyolojik saati sistemleştirip bağırsak bakterisi E. coli‘ye transplant etti. Görselde; siyanobakterilerde sirkadiyen ritmi düzenleyen Kai A B ve C proteinleri ile saat düzeni anlatılıyor. Sağda, gün içinde bu protein sistemine bağlanan flüoresan proteininden yayılan ışığın üç günlük bir zaman da ritmik değişim grafiği gösterilmiş.

Sonuçta, vücuda yerleştirilebilen, 24 saatlik sirkadiyen saat üretildi. Diğer araştırmacılar, daha önceleri belli bir zaman gecikmesi veya daha küçük bir zaman aralığında ritm yaratmayı başarmıştı. Mevcut araştırmada ilk kez 24 saatlik bir döngüyü kullanan ve tüm yaşamsal zamanla ilişkili bir sistem üretildi. Deney; belli bir prensibi kanıtladı. Şimdi de, bilimciler mevcut flüoresan işaretleyici proteini, diğer günboyu yada günlük döngülere bağlayarak kullanım alanlarını genişletmeye çalışacak.

Chen, muhtemel medikal kullanım alanlarına dikkat çekerek, insan sağlığında mikrobiyomların geniş kullanım avantajlarını belirtti. Daha dikkat çekici bir unsur olarak, bu araştırmada üretilen sistem çevre ile uyumsuz çalışan veya çalışmayan vücut saatleri olan insanlara çok yardımcı olabilir. Bu sistem ile obezite ve glukoz intoleransı gibi bağırsak bakterilerinin biyolojik ritminin olmamasına bağlanan rahatsızlıklar da tedavi edilebilecek. Sentetik olarak tasarlanmış vücut saatleri ile ilaçların vücuda tam doğru zamanda etki etmesi ve endüstriyel amaçlarla kullanılan mikrobiyal canlıları kontrol etmekte de kullanılabilecek.

Araştırma laboratuarının nihai hedefine ulaşması için büyük bir adım atıldığı kaydedildi. On yıldan fazla bir süredir, araştırmacılardan Pamela Silver, biyolojik bir zamanlayıcı üretmekle ilgilendiklerini söylüyor. Bu zamanlayıcının günden güne geçişi sağlayan ritmi ya da hücrenin belli bir uyarıcıdan sonra ne kadar zaman geçtiğini hesaplayabilmesini sağlayacak şekilde üretmeyi denediler.

Ekibin beklentisi ise diğer araştırmacıların sirkadiyen saat aletini geliştirerek çok çeşitli kullanımını mümkün kılmaları. Zaten tüm amaç da bu, saatin başkaları tarafından kullanılması.

 


Referans :
  • Bilimfili,
  • HarvardMagazine, Engineering an Internal Clock, harvardmagazine.com/2015/06/engineering-circadian-clock
  • Anna H. Chen, David Lubkowicz, Vivian Yeong, Roger L. Chang and Pamela A. Silver Transplantability of a circadian clock to a noncircadian organism Science Advances 12 Jun 2015: Vol. 1, no. 5, e1500358 DOI: 10.1126/sciadv.1500358

Saçlar neden beyazlıyor?

Kozmetik ve kişisel bakım ürünleri içinde en büyük üretimin ve tüketimin olduğu kısım, cinsiyet ayrımı olmaksızın saç bakımıdır. Peki saçlarımız bazılarımızda çok genç yaşlarda, çoğunlukla yaşlandıkça neden beyazlar? Tarihsel figürler üzerinden anlatılagelen, filmlerde çok etkileyici sahneler yaratılmasını sağlayan bir gecede tüm saçların beyazlaması mümkün müdür? Saç beyazlamasının sebepleri nelerdir ve beyazlamayı önlemek mümkün müdür? Bir şekilde kafamızı kurcalayan bu soruların çok net cevapları henüz bulunamasa da önemli bilgilere de sahibiz.

Saç Beyazlaması

Saçlar, sahip olduğu renkleri melanin adı verilen bir pigmentten ve bu pigmentin konsantrasyon oranlarından alır. Melanin saçın anajen (büyüme) fazında saç miline doğru hareket ederek saçın temel şeklini ve sağlamlığını veren keratin moleküllerine bağlanır. İçinde bulunduğu yapılara kahverengi-siyah bir renk katmaktadır, kısacası koyulaştırmaktadır. Melanin, saç kökleri (kıl folikülleri)‘ndeki melanosit adı verilen hücrelerde sentezlenir. Melanositler iki çeşit melanin pigmenti sentezler: – eumelanin ve pheomelanin. Eumelanin saça kahverengi veya siyah rengini verirken, pheomelanin saça kızıl ve sarı renklerini verir. Bu skalanın ortaya çıkışında da pigmentlerin değişen konsantrasyonlarda sentezlenmesi etkilidir.

Beyazlama sırasında çoğunlukla yaşlandıkça bu hücrelerin yeteri kadar renk pigmenti üretememesine bağlı olarak saçın kendi rengini kaybetmesi gözlemlenmiştir. Elbette bunun altında yatan genetik ve epigenetik mekanizmatam olarak bilinmemektedir.

Tüm saçların içinden çıkan tek bir beyaz tel de bazen çok can sıkıcı olabiliyor. Bunun da sebepleri arasında tek bir melanosit hücresinin mutant olması ve melanin üretememesi veya salgılayamaması, tek bir saç kökünün hidrojen peroksit üretmesi, saç gelişim fazlarından anajen, telojen ve katajen aşamalarının tek tel için daha hızlı geçmesi ve buna sebep olan etkenler, tek bir saç folikülünün diğerlerinden daha hızlı yaşlanması ve inaktive olması gibi etkenler bulunmaktadır.

Erken Beyazlama

Yaşlılığa bağlı olarak hücrelerdeki kimi aktiviteler gibi melanin sentezi de yavaşlayabilmekte ve hatta durabilmektedir. Peki genç yaşta bu aktivitelerin durmasının nedeni nedir? Yoksa saç beyazlamasını tetikleyen başka unsurlar mı var?

Çoğunlukla yaşlanmanın doğal biyolojik sürecinde gözlemlenen saç beyazlaması (kıl beyazlamaları da dahil) normal ve sağlıklı olarak adledilir. Ancak tüm beyazlamalar ne yazık ki normal değildir.

Erken yaşta aşırı stres, erken yaşlanma hastalığı (Werner Sendromu), diğer sağlık sorunları (çevresel zehirlere maruz kalma, tiroid bezinde fonksiyon bozuklukları, otoimmün sistemdeki bozukluklar, bağışıklık sisteminin eksik veya hatalı çalışması, uyku bozukluğu, uzun süreli açlık veya vitamin ,mineral eksiklikleri gibi) ve en önemlisi genetik yatkınlık; bazı insanlarda melanin üretimini daha erken yaşlarda durdurabilmekte ve erken beyazlamaya sebep olmaktadır.

2009 yılında tamamlanan ve FASEB Journal’de yayımlanan bir çalışmaya göre, saç kökleri çok küçük miktarlarda da olsa hidrojen peroksit (H2O2) molekülü üretiyorlar. Saçların 2 ila 7 yıl süren anajen fazı sırasında birikerek oksidatif stres yaratan molekül, saç millerinde aşamalı bir renk kaybına yol açabiliyor. Yine bu noktada, hidrojen peroksit sentezini neyin uyardığı, artırıp azalttığı kesin olarak bilinmemektedir.

Beyazları Kabullenmek

saclar-neden-beyazlar-bilimfilicomGenel bir algıya göre, beyaz saçlar yaşlanma ve sağlıksızlık göstergesi gibi kabul görse de, gerçekte durum her zaman böyle değildir. Hatta tam tersine, beyaz saçların renkli saçlar kadar sağlıklı olması yanı sıra daha kalın telli olması ve daha az dökülmesi de söz konusu.

 

Ortalama sağlıklı bir saç teli 100 grama yakın bir ağırlığı taşıyabiliyor. Normal durumda insan kafasında bilinen 100 ila 150 bin adet saç teli bulunuyor. Küçük bir hesapla eğer deriniz yeterince kuvvetliyse saçlarınızla 10 ila 15 ton ağırlık taşıyabileceğiniz anlamına geliyor. Beyaz saçların bu ağırlıklardan daha fazlasını taşıyabileceği mevcut çalışmalar sayesinde açıkça ortaya koyulmuş durumda.

Saç Beyazlamasını Önlemek

Nedenleri tam olarak bilinmediğinden, saç beyazlamasının önüne kesin bir şekilde geçmek de şu an için (yaşlanmaya karşı genel çözümler üretilemediği sürece) pek de mümkün değil. Bununla birlikte özellikle erken yaşlardaki beyazlamalar başta olmak üzere, saç beyazlamasının nedeni tespit edilebilirse – yukarıda da belirtildiği gibi vitamin, mineral eksiklikleri; herhangi bir sebepten ötürü artan hidrojen peroksit sentezi; B12 vitamini bozuklukları veya eksiklikleri, tiroid hormonu vb. – mevcut sorun çözüldükten sonra saçların tekrar normal rengine kavuşabildiği de bilinmektedir. Vücutta en hızlı mitoz oranı (hücre bölünmesi) saç köklerinde olduğunda hızlı büyüme kaçınılmaz olmakta (günde ortalama 0.3 mm) ve bu sayede düzelen sağlık durumları ile saçlar da bazı durumlarda hızla kendi rengine dönebilmektedir.

 


Kaynaklar :

  • Bilimfili,
  • Nishimura, Emi K., Scott R. Granter, and David E. Fisher. Mechanisms of hair graying: incomplete melanocyte stem cell maintenance in the niche. Science, v. 307, Feb. 4, 2005: 720-723
  • Tobin DJ, Paus R. Graying: gerontobiology of the hair follicle pigmentary unit. Experimental Gerontology 2001: 36:29-54
  • Tobin, Desmond J. Biology of hair pigmentation. In Skin, hair, nails: structure and function. Edited by Bo Forslind, Magnus Lindberg, and Lars Norlen. New York, Basel, Switzerland, Marcel Dekker, c 2004

Sirkadiyen ritim

Sirkadiyen ritim kavramı, canlı organizmalardaki çok çeşitli fizyolojik, metabolik ve davranışsal kalıpları etkileyen biyolojik süreçlerin temel bir yönünü temsil eder. “Sirkadiyen” terimi, Latince “etrafında” anlamına gelen “circa” ve “gün” anlamına gelen “diem” kelimelerinden kaynaklanır ve bu ritimlerin, Dünya’nın dönüşüne yanıt olarak takip ettiği kabaca 24 saatlik döngüyü yansıtır.

Kronobiyoloji olarak da bilinen sirkadiyen ritim çalışmaları, Büyük İskender’in katibi Androsthenes’in MÖ 4. yüzyılda bitkilerdeki günlük yaprak hareketlerini ilk kez gözlemlemesinden bu yana önemli ölçüde gelişti. Bununla birlikte, sirkadiyen ritimlerin resmi analizi, 1729’da Mimosa bitkilerinin güneş ışığının yokluğunda günlük hareketlerini gözlemleyen Jean-Jacques d’Ortous de Mairan gibi bilim adamlarının önemli katkılarıyla 20. yüzyılın başlarında başladı.

“Sirkadiyen” terimi, 1950’lerin sonlarında Franz Halberg tarafından icat edildi ve bu biyolojik ritimlerin incelenmesinde çok önemli bir anı işaret ediyordu. Halberg’in çalışması, bu ritimlerin içsel kökenini ve bunların dış çevreye uyumunu (sürüklenmelerini) vurgulayarak çağdaş kronobiyolojik araştırmaların temelini attı.

Sirkadiyen ritimler, esas olarak memelilerde hipotalamusun suprakiazmatik çekirdeğinde (SCN) bulunan dahili bir biyolojik saat tarafından üretilir. Bu iç saat, organizmanın fizyolojik durumunu günün saatine göre ayarlayan, başta aydınlık-karanlık döngüleri olmak üzere çevresel ipuçlarıyla senkronize edilir. Sirkadiyen ritimlerin altında yatan moleküler mekanizmalar, çeşitli fizyolojik fonksiyonları kontrol eden diğer genlerin ekspresyonunu düzenleyen başta CLOCK ve BMAL1 genleri olmak üzere gen ekspresyonunun karmaşık bir geri bildirim döngüsünü içerir.

Araştırmalar sirkadiyen ritimlerin insan sağlığı üzerindeki derin etkisini, uyku düzenini, hormonal salınımı, yeme alışkanlıklarını, vücut ısısını ve diğer birçok vücut fonksiyonunu etkilediğini ortaya çıkardı. Vardiyalı çalışma, jet lag veya düzensiz ışığa maruz kalmanın neden olduğu sirkadiyen ritimlerdeki bozulmalar, uyku bozuklukları, metabolik sendrom, kardiyovasküler hastalıklar ve kanser gibi çeşitli sağlık sorunlarıyla ilişkilendirilmiştir.

Sirkadiyen ritim, insan vücudundaki metabolik süreçleri düzenleyen, fizyolojik aktivitelerin 24 saatlik gün boyunca en iyi şekilde zamanlanmasını sağlayan içsel bir zaman tutma sistemidir. Bu düzenleme, uyku-uyanıklık döngüleri, hormon salınımı, yeme alışkanlıkları ve vücut sıcaklığının düzenlenmesi gibi çeşitli işlevleri kapsar, böylece homeostazı korur ve genel sağlık ve refahı artırır.

Epifiz Bezinin Rolü

Beyinde bulunan ışığa duyarlı bir endokrin organ olan epifiz bezi, melatonin salgılayarak sirkadiyen ritmin korunmasında çok önemli bir rol oynar. Melatonin üretimi karanlık tarafından uyarıldığı ve ışık tarafından engellendiği için sıklıkla “karanlık hormonu” olarak anılır. Bu hormon vücuda uykuya hazırlanma zamanının geldiğinin sinyalini vererek çevresel aydınlık-karanlık döngüsünü vücudun dahili zaman tutma sistemine bağlar. Epifiz bezi tarafından melatonin salgısının düzenlenmesi, insan sirkadiyen saatinin dış gündüz-gece döngüsüyle senkronizasyonunu sağlayarak uyku düzenini ve diğer vücut fonksiyonlarını etkiler.

Beyindeki Çoklu Biyolojik Saatler

Kronobiyolojideki son gelişmeler sirkadiyen zamanlama sisteminin karmaşıklığına ışık tutarak beyinde birden fazla biyolojik saatin varlığını ortaya çıkardı. Washington Üniversitesi’nden ve diğer kurumlardan araştırmacılar, beyin ve vücutta çalışan dağıtılmış bir saat ağı kavramını destekleyen kanıtlar sağladılar. Bu bulgular, suprakiazmatik çekirdeğin (SCN) günlük ritimleri koordine eden ana saat görevi görürken, beynin diğer bölgelerinin de belirli işlevleri bağımsız olarak düzenleyebilen saat mekanizmaları içerdiğini göstermektedir. Bu dağıtılmış saat sistemi, farklı doku ve organlar arasındaki fizyolojik süreçlerin kapsamlı bir şekilde düzenlenmesini sağlayarak, çevresel ipuçlarına ve içsel durumlara daha incelikli bir yanıt verilmesine olanak tanır.

İleri Okuma

  1. Pittendrigh, C.S. (1993). Temporal organization: Reflections of a Darwinian clock-watcher. Annual Review of Physiology, 55, 16-54.
  2. Dunlap, J.C., Loros, J.J., & DeCoursey, P.J. (2004). Chronobiology: Biological Timekeeping. Sunderland, MA: Sinauer Associates.
  3. Foster, R.G., & Kreitzman, L. (2004). Rhythms of Life: The Biological Clocks that Control the Daily Lives of Every Living Thing. Yale University Press.
  4. Halberg, F. (1959). Physiologic 24-hour periodicity; general and procedural considerations with reference to the adrenal cycle. Zeitschrift für Vitamin-, Hormon- und Fermentforschung.
  5. Arendt, J. (1995). Melatonin and the Mammalian Pineal Gland. Chapman & Hall.
  6. Foster, R.G., & Kreitzman, L. (2017). Circadian Rhythms: A Very Short Introduction. Oxford University Press.
  7. Mohawk, J.A., Green, C.B., & Takahashi, J.S. (2012). Central and peripheral circadian clocks in mammals. Annual Review of Neuroscience, 35, 445-462.
  8. Ruby, C.L., Brager, A.J., DePaul, M.A., Prosser, R.A., & Glass, J.D. (2012). Chronic ethanol attenuates circadian photic phase resetting and alters nocturnal activity patterns in the hamster. American Journal of Physiology-Regulatory, Integrative and Comparative Physiology, 303(5), R527-R537.
  9. Sack, R.L., Auckley, D., Auger, R.R., Carskadon, M.A., Wright, K.P., Vitiello, M.V., & Zhdanova, I.V. (2007). Circadian rhythm sleep disorders: Part I, basic principles, shift work and jet lag disorders. Sleep, 30(11), 1460-1483.
  10. Schibler, U., & Sassone-Corsi, P. (2002). A web of circadian pacemakers. Cell, 111(7), 919-922.