Mallorca akne

Tanım ve Köken

Mallorca aknesi, akne aestivalis olarak da bilinen ve halk arasında yaz aknesi veya güneş aknesi şeklinde anılan özel bir cilt reaksiyonudur. İsmindeki “Mallorca”, durumun ilk kez Akdeniz’deki Mallorca Adası’nda tatil yapan kişilerde tanımlanmış olmasından gelir. Bu kişiler kış mevsimi boyunca güneş görmedikten sonra yoğun güneş ışığına maruz kalınca birkaç gün içinde ciltlerinde akne benzeri döküntüler gelişmiştir. Böylece literatürde 1970’lerde “Mallorca aknesi” terimi kullanılmaya başlamıştır.

Mallorca aknesi, klasik akne (akne vulgaris) ile benzer görüntüde olmasına karşın ondan farklı bir durumdur. Tıpta polimorf ışık erüpsiyonu (PLE) adı verilen güneş alerjilerinin bir alt tipi olarak kabul edilir. Başka bir deyişle, güneş ışınlarının tetiklediği mevsimsel bir cilt hipersensitivite reaksiyonudur. Genellikle ilkbahar-sonbahar döneminde ortaya çıkar, kış aylarında kendiliğinden kaybolur.

Nedenleri ve Patogenezi

Mallorca aknesinin nedeni tam olarak klasik akne ile ilişkili değildir; yani artmış sebum üretimi, bakteri çoğalması veya hormon dalgalanmaları doğrudan rol oynamaz. Bunun yerine, ana tetikleyici güneşin ultraviyole (UV) ışınları, özellikle de UVA bandıdır. Güneş ışığı ciltteki bazı maddeleri değişime uğratarak bağışıklık sistemini harekete geçirmektedir. Bu durum, gecikmiş tip bir aşırı duyarlılık reaksiyonu olarak sınıflandırılır; belirtilerin ortaya çıkması genellikle güneşe maruziyetten 24–72 saat sonra olur.

Araştırmalar, Mallorca aknesi gelişimine yatkın kişilerde genetik bir hassasiyet olabileceğini düşündürmektedir. Kabul gören teoriye göre UVA ışınları cildin kendi yağları (sebum) ve kullanılan güneş kremi/kozmetiklerdeki bazı yağ veya emülsifier bileşenlerle etkileşime girer. Bu etkileşim sonucunda lipid peroksitler adı verilen okside yağ ürünleri oluşur ve bunlar cildin bağışıklık sistemini uyararak kıl foliküllerinde iltihaplı bir reaksiyona yol açar. Sonuçta, güneş gören bölgelerde akneyi andıran kırmızı kabarıklıklar ortaya çıkar.

Özetle, Mallorca aknesinin patogenezi birden fazla faktörün birleşimine dayanır: yoğun UVA radyasyonu, ciltte foto-alerjik bir antijen oluşturacak şekilde sebum ve/veya topikal ürünlerle etkileşir; buna karşı gelişen bağışıklık tepkisi gecikmeli olarak ortaya çıkar ve akne benzeri lezyonlara yol açar. Bu reaksiyonun, aslında güneşin potansiyel zararlı etkilerine karşı vücudun verdiği bir savunma yanıtı olabileceği ileri sürülmektedir.

Belirtiler ve Klinik Görünüm

Mallorca aknesi, güneş ışığına maruz kaldıktan birkaç gün sonra beliren, tek tip (monomorfik) döküntüler ile karakterizedir. Belirtilerin ortaya çıkması genellikle 1–3 gün gecikmeyle olur ve lezyonlar haftalarca sürebilir. Döküntüler, tipik olarak küçük, kırmızımsı kabarıklıklar (papüller) şeklindedir. Çapları birkaç milimetre (çoğunlukla 2–4 mm) kadar olup kubbemsi, sert nodüller şeklinde hissedilebilir. Bazen papüllerin ucu iltihaplanarak küçük irinli kabarcıklar (püstüller) da oluşabilir. Ancak klasik aknede görülen siyah noktalar veya beyaz noktalar (komedonlar) bu lezyonlarda bulunmaz. Bu, Mallorca aknesinin önemli ayırt edici özelliklerinden biridir. Lezyonlar çoğunlukla kaşıntılıdır ve hastada yanma-hassasiyet hissi de yaratabilir.

Döküntülerin vücutta dağılımı, güneş gören bölgelere odaklanır. En sık etkilenen alanlar göğüs (dekolte bölgesi), sırt, omuzlar ve kolların dış yüzeyleridir. Boyun ve ense bölgesi de tutulabilir. Yüz bölgesi genellikle etkilenmez veya çok hafif etkilenir; bu da klasik akneden bir diğer farktır. Lezyonlar başlangıçta cilt renginde veya pembe-kırmızı renkte olabilir, güneş maruziyeti sürdükçe sayıları artabilir. Şiddetli olgularda birleşerek daha geniş kızarık alanlar oluşturabilirler.

Mallorca aknesinin seyri genellikle iyi huyludur. Eğer kişi güneşten uzak durursa veya tatil süresi biterse, yeni lezyon oluşumu durur ve mevcut döküntüler yavaş yavaş geriler. Çoğu vakada birkaç hafta içerisinde iz bırakmadan iyileşme görülür. Ancak bazı durumlarda lezyonlar tam iyileşirken hafif lekeler bırakabilir veya kişi tekrar yoğun güneşe çıktığında döküntü tekrarlayabilir. Mallorca aknesi genellikle sonraki yıllarda tekrarlama eğilimindedir; her ilkbahar/yaz döneminde benzer şartlarda yeniden ortaya çıkabilir.

Epidemiyoloji ve Risk Faktörleri

Mallorca aknesi, güneşli iklimlerde tatil yapan veya ilkbahar-yaz aylarında aniden yoğun güneşe çıkan kişilerde görülme eğilimindedir. Özellikle açık tenli, cildi güneşe alışık olmayan bireyler risk altındadır. Avrupa kaynaklarında, Kuzey ülkelerinden gelip Akdeniz sahillerinde tatil yapan genç yetişkinlerde vakaların sık görüldüğü bildirilmiştir. Tipik hasta profili olarak 20-40 yaş arası genç erişkinler tanımlanmıştır. Bazı çalışmalar kadınların erkeklere oranla daha sık etkilendiğini öne sürse de, bu fark her kaynakta vurgulanmamıştır; her iki cinste de Mallorca aknesi gelişebilir. İlginç şekilde, hastaların çoğunda daha önce şiddetli akne öyküsü olmaması da dikkat çekicidir.

Genel nüfusta kesin prevalans bilinmemekle birlikte, Mallorca aknesi güneş alerjilerinin bir formu olduğundan, polimorf ışık erüpsiyonu görülen kişilerin belirli bir alt grubunda ortaya çıktığı kabul edilebilir.

Mallorca Aknesi ve Akne Vulgaris Arasındaki Farklar

  • Nedenleri: Akne vulgaris çoğunlukla hormonal değişimler, artmış sebum üretimi ve bakterilerin rol oynadığı bir tabloyken, Mallorca aknesinde esas tetikleyici UV ışığına karşı gelişen bir bağışıklık reaksiyonudur.
  • Lezyon Tipi: Klasik aknede sıklıkla komedonlar görülür; Mallorca aknesinde ise komedon yokluğu ayırt edicidir.
  • Lokalizasyon: Akne vulgaris en çok yüzde yoğun iken, Mallorca aknesi genellikle yüzü tutmaz.
  • Mevsimsellik: Akne vulgaris yıl boyu sürebilirken, Mallorca aknesi güneşli mevsimde ortaya çıkar.
  • Tedaviye Yanıt: Akne vulgaris tedavileri Mallorca aknesinde genellikle etkili değildir.

Önleme (Profilaksi)

  • Yoğun güneşten kaçınma.
  • SPF 30 veya üzeri, geniş spektrumlu, yağsız ve non-komedojenik güneş kremleri kullanma.
  • Koruyucu giysiler giyme.
  • Yaz aylarında ağır yağlı kozmetiklerden kaçınma.
  • Cildi kademeli olarak güneşe alıştırma.

Tedavi

  • Güneşten uzak durma.
  • Soğuk kompres ile kaşıntı ve inflamasyonu azaltma.
  • Antihistaminikler kaşıntıyı hafifletir.
  • Topikal rahatlatıcılar ve hafif kortikosteroid kremler kısa süreli kullanılabilir.
  • Benzoil peroksit veya salisilik asit içeren ürünler lezyonları kurutabilir.
  • Şiddetli vakalarda dermatolog değerlendirmesi gereklidir.

Prognoz ve Uyarılar

Mallorca aknesi genellikle kendiliğinden düzelen, iyi huylu bir durumdur. Ancak güneş sonrası ciltte görülen her değişiklik cilt kanseri gibi daha ciddi durumları dışlamak için dermatolog tarafından değerlendirilmelidir.


Keşif

1970’li yılların başında, Kuzey Avrupa’nın uzun ve karanlık kışlarından çıkan tatilciler, ilkbahar ve yaz aylarında Akdeniz’e, özellikle de İspanya’nın Mallorca adasına akın ediyordu. Ada, altın kumları ve masmavi sularıyla yeni yükselen bir turizm cennetiydi. Güneşe hasret kalmış turistler, tatillerinin ilk günlerinde saatlerce plajda güneşleniyor, ciltlerini hızlıca bronzlaştırmak istiyorlardı. Ancak tatilin ikinci ya da üçüncü günü, bazı kişilerde göğüs, omuz ve sırt bölgelerinde kaşıntılı, kırmızı, küçük kabarcıklar ortaya çıkmaya başladı.

Başlangıçta bu döküntüler tuzlu deniz suyu, güneş kremleri ya da bölgeye özgü yiyecekler gibi farklı nedenlere bağlandı. Fakat kısa sürede, özellikle açık tenli ve güneşe alışık olmayan kişilerde tekrarlayan benzer vakalar dikkat çekti. Adada tatilde bulunan Danimarkalı dermatolog Dr. Nils Hjorth ve ekibi, bu vakaları sistematik olarak incelemeye başladı. Yaptıkları gözlemler, döküntülerin klasik akne ile ilgisi olmadığını, güneş ışığının tetiklediği özel bir cilt reaksiyonu olduğunu ortaya koydu.

Hjorth ve arkadaşları, hastaların öykülerini, güneş altında geçirdikleri süreleri ve kullandıkları ürünleri detaylı biçimde kayda aldılar. Çoğunda daha önce belirgin akne öyküsü yoktu ve lezyonlar yüz bölgesini neredeyse hiç etkilemiyordu. Bulgularını 1972’de yayımladılar ve bu yeni tabloya gözlemlerin yapıldığı yerin onuruna “Mallorca aknesi” adını verdiler.

Kısa süre sonra Amerika’dan Dr. Albert M. Kligman ve Dr. Oliver H. Mills, Kuzey Amerika’daki ilk vakayı rapor etti. Lezyonların histolojik incelemesinde klasik akneden farklı özellikler saptandı: komedonlar yoktu, bakteri artışı gözlenmiyor, ancak kıl folikülü duvarında hasar ve hafif iltihap bulunuyordu. Antibiyotikler etkisizdi, fakat topikal tretinoin ile hızlı düzelme görüldü.

Aynı dönemde İngiltere’de tıp dergilerinde, Mallorca aknesinin özellikle güneşe alışık olmayan genç kadınlarda yaygın görüldüğü, yaz sonunda kendiliğinden gerilediği vurgulandı. Bu sırada Almanya’da ve İngiltere’de yapılan başka gözlemler, hastalığın yalnızca doğal güneş ışığıyla değil, psoralen ile birlikte UVA ışın tedavisi gören hastalarda da ortaya çıkabildiğini gösterdi. Bu durum, UVA ışınlarının başlıca tetikleyici olabileceğini düşündürdü.

1979’da yapılan histopatolojik çalışmalar, Mallorca aknesi lezyonlarında folikül duvarında odaklanmış hasar ve keratin birikimi olduğunu doğruladı. 1980’lerde terminoloji tartışmaları başladı; bazı dermatologlar tabloya “aktinik follikülit” adını önerdi. Ayrıca benzer vakaların Goa gibi diğer güneşli bölgelerde de görüldüğü rapor edildi.

1990’larda dermatoloji literatüründe Mallorca aknesi, foto-indükte akneiform erüpsiyonlar arasında özel bir başlık olarak yer aldı. Patogenezde genetik yatkınlık, oksidatif stres ve kozmetik ürünlerin UV ile etkileşimi gibi faktörler tartışıldı. 2000’li yıllarda antioksidan içerikli güneş kremlerinin koruyucu etkisi üzerine araştırmalar yapıldı. 2010’larda ise bazı güneş ürünü bileşenlerinin UV ile birleşerek serbest radikal oluşumunu artırıp hassas kişilerde tabloyu tetikleyebileceği gösterildi.

Bugün Mallorca aknesi, nadir görülen ama iyi huylu bir fotodermatoz olarak tanımlanır. Keşfi, dikkatli klinik gözlemlerle başlayan ve uluslararası bilimsel işbirliğiyle şekillenen bir dermatoloji hikâyesi olarak tıp tarihinde yerini almıştır.




İleri Okuma
  1. Hjorth N, Sjölin KE, Sylvest B, Thomsen K. (1972). Acne aestivalis – Mallorca acne. Acta Derm Venereol, 52(1), 61–63.
  2. Mills OH Jr, Kligman AM. (1975). Acne aestivalis. First American case report. Arch Dermatol, 111(7), 891–892.
  3. Editorial. (1975). Summer acne. Br Med J, 4(5989), 125.
  4. Hofmann C, Plewig G, Braun-Falco O. (1977). Ungewöhnliche Nebenwirkungen bei oraler PUVA-Therapie. Hautarzt, 28(12), 583–588.
  5. Jones C, Bleehen SS. (1977). Acne induced by PUVA treatment. Br Med J, 2(6091), 866.
  6. Sjølin KE. (1979). Acne aestivalis: A histopathological study. Acta Derm Venereol Suppl, 59(85), 171–176.
  7. Verbov J. (1985). Actinic folliculitis. Br J Dermatol, 113(5), 630–631.
  8. Dreher F, Gabard B, Schwindt DA, Maibach HI. (1998). Topical melatonin in combination with vitamins E and C protects skin from ultraviolet-induced erythema: a human study in vivo. Br J Dermatol, 139(2), 332-9.
  9. Plewig G, Kligman AM. (1993). Acne Aestivalis (Mallorca Acne). In Acne and Rosacea. Springer, Berlin, pp. 400–403.
  10. Seite S, Bredoux C, Compan D, et al. (2006). Clinical and biological effect of a new combination of phytosphingosine, nicotinamide and zinc acetate in acne. Dermatology, 213 Suppl 1:41-48.
  11. Rippke F, et al. (2001). Photoprovocation and prevention study with antioxidant for polymorphous light eruption and acne aestivalis. J Dermatolog Treat, 12(1), 3–8.
  12. Jung K, et al. (2016). High levels of free radicals in suncare products induce acne aestivalis in sensitive subjects. SOFW Journal, 142, 2–8.
  13. Dr. Anne (2022). Acne aestivalis – Sommerakne.
  14. Eucerin (2021). Mallorca Akne: Ursachen und Behandlung.
  15. K-Cosmetics (2023). Mallorca Acne: Causes, Symptoms, and Prevention.
  16. Parać, E., et al. (2023). Sun-Induced Skin Reactions: Mechanisms and Prevention. Cosmetics, 10(3), 57.
  17. Parać E, et al. (2023). Acne-like eruptions: Disease features and differential diagnosis. Cosmetics, 10(3), 89.
  18. Altmeyer, R. (2024). Polymorphe Lichtdermatose. In Altmeyers Encyclopedia.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Hyaluronik Asit

Hyaluronik Asit (HA), özellikle tüm omurgalılarda hücre dışı matrisin bir bileşeni olarak vücutta önemli rollere sahip, doğal olarak oluşan bir glikozaminoglikandır. Tekrarlanan D-glukuronik asit ve N-asetil-D-glukozamin birimlerinden oluşur ve bu ona olağanüstü su bağlama, hacim kazandırma ve yumuşatıcı özellikler kazandırır. HA, dudak büyütme ve yüz hacmi restorasyonu gibi uygulamalar yoluyla nemlendirmeyi teşvik etme, cilt elastikiyetini artırma, yara iyileşmesini destekleme, kuru gözleri tedavi etme, artriti yönetme ve kırışıklıkların görünümünü iyileştirme yeteneği nedeniyle tıbbi ve kozmetik alanlarda yaygın olarak kullanılmaktadır.

Genel olarak güvenli ve vücutla uyumlu olmasına rağmen HA, özellikle enjeksiyon bağlamında zaman zaman lokal reaksiyonlar veya aşırı duyarlılık gibi olumsuz etkilere neden olabilir. Yaygın uygulaması, çeşitli sağlık ve güzellik yararları için benzersiz özelliklerinden yararlanarak tedavi edici ve estetik uygulamalardaki öneminin altını çizmektedir.

Kimyasal

Hyaluronan olarak da bilinen Hyaluronik asit (HA), doğal olarak oluşan bir biyopolimerdir ve vücut dokularında, özellikle ciltte, gözlerde ve sinovyal sıvıda bulunan hücre dışı matrisin önemli bir bileşenidir. Kimyasal ve fiziksel özellikleri onu biyolojik işlevlerde, özellikle de hidrasyon, yağlama ve doku onarımında önemli bir molekül haline getirir.

Kimyasal yapı

Hyaluronik asit, alternatif β-1,4 ve β-1,3 glikosidik bağlarla birbirine bağlanan, tekrarlayan D-glukuronik asit ve N-asetil-D-glukozamin disakkarit birimlerinden oluşan doğrusal bir polisakarittir. Bu yapı glikozaminoglikanlar arasında benzersizdir çünkü herhangi bir sülfat grubu içermez ve bir protein çekirdeğine kovalent olarak bağlanmaz, bu da onu sülfatlanmamış bir glikozaminoglikan yapar.

Moleküler ağırlık

HA’nın moleküler ağırlığı, kendi doğal durumunda 5.000 Dalton kadar düşük bir değerden 20.000.000 Dalton’a kadar önemli ölçüde değişebilir. Molekül ağırlığındaki bu değişkenlik biyolojik fonksiyonlarını ve fiziksel özelliklerini etkiler; yüksek moleküler ağırlıklı HA, nemlendirici ve antiinflamatuar özellikleriyle bilinirken, düşük moleküler ağırlıklı HA, penetrasyonda daha etkilidir ve belirli koşullar altında anjiyogenezi ve inflamasyonu teşvik edebilir.

Hidrasyon ve Viskozite

Hyaluronik asit olağanüstü bir su tutma kapasitesine sahiptir ve ağırlığının 1000 katına kadar suyu bağlayabilmektedir. Bu özellik, doku hidrasyonu ve hacim genişlemesindeki rolünün merkezinde yer alır. Ayrıca HA çözeltilerinin viskozitesi, konsantrasyonu ve molekül ağırlığıyla birlikte artarak eklemlerde ve gözlerde yağlayıcı ve şok emici işlevlerine katkıda bulunur.

İşlevler ve Faydalar

Hyaluronik Asit (HA), vücudun bağ dokularında, özellikle de ciltte bulunan, doğal olarak oluşan bir polisakkarittir. Su moleküllerini bağlama ve tutma konusundaki olağanüstü yeteneği nedeniyle cildin nemini ve elastikiyetini korumada kritik bir rol oynar ve ağırlığının 1000 katına kadar su taşıyabilir. Bu nem tutma kapasitesi, cildin dolgun, nemli ve genç görünmesini sağlamaya yardımcı olarak cildin sıkılığına ve kırışıklıklara ve ince çizgilere karşı direncine önemli ölçüde katkıda bulunur.

Biyouyumluluk ve Biyobozunurluk

HA son derece biyolojik olarak uyumlu ve biyolojik olarak parçalanabilir, bu da onu tıbbi ve kozmetik uygulamalarda ideal bir bileşen haline getiriyor. Vücutta hyaluronidazlar tarafından enzimatik parçalanma ve enzimatik olmayan mekanizmalar yoluyla metabolize edilir. İmmünojenik olmayan yapısı, dermal dolgularda, göz ameliyatlarında ve osteoartrit tedavilerinde yaygın kullanıma olanak tanır.

Biyolojik Fonksiyonlar

HA, fiziksel özelliklerinin ötesinde hücre sinyallemesinde, yara iyileşmesinde ve iltihaplanmada kritik roller oynar. Hücre davranışını, göçünü, çoğalmasını ve farklılaşmasını etkilemek için CD44 ve RHAMM gibi çeşitli hücre yüzeyi reseptörleriyle etkileşime girer.

Kullanım Esasları

En iyi faydayı elde etmek için hyaluronik asit, sabah ve akşam olmak üzere günde iki kez, temizlendikten sonra ve daha ağır yağ ve kremlerin uygulanmasından önce yüze uygulanmalıdır. Bu, cilt nemlendirmesi ve hacim kazandırmadaki emilimini ve etkinliğini en üst düzeye çıkarır.

Cilt için Etkinlik

Araştırmalar, hyaluronik asidin cilt bakımında, özellikle de yaşlanma karşıtı amaçlarla etkinliğini vurgulamaktadır. Cildin nem sisteminde çok önemli bir bileşen olarak hareket ederek kırışıklıkların ve ince çizgilerin görünümünü etkili bir şekilde azalttığı, cilt elastikiyetini artırdığı ve cilt nemini koruduğu gösterilmiştir. HA’nın moleküler boyutu işlevi açısından kritik öneme sahiptir; daha küçük moleküller cilde daha etkili bir şekilde nüfuz ederek daha önemli gençleştirme ve nemlendirme faydaları sunar.

Serum İşlevselliği

Hyaluronik asit serumları, cildin üst katmanlarına nüfuz ederek nemlendirme ve ince çizgilerin ve kırışıklıkların görünümünü anında azaltabilen gözle görülür bir dolgunlaştırma etkisi sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Bu serumlar aynı zamanda cilt üzerinde koruyucu bir bariyer oluşturarak nem kaybını sınırlandırmaya ve cildin nem tutma oranını artırmaya yardımcı olur.

Potansiyel Riskler ve Yan Etkiler

Hyaluronik asit genellikle iyi tolere edilirken, insan vücudundaki doğal oluşumu göz önüne alındığında, özellikle enjekte edilebilir formlarda potansiyel yan etkiler ortaya çıkabilir. Bunlar cilt reaksiyonlarını, enfeksiyonları, kızarıklığı, şişmeyi ve nadir durumlarda damar komplikasyonlarını içerebilir. Ancak bu tür reaksiyonlar genellikle hafif ve geçicidir.

Diğer Bileşiklerle Karşılaştırmalı Etkinlik

Hyaluronik asit, C Vitamini ve retinol arasındaki karşılaştırmalar, HA’nın cildi nemlendirmede ve pürüzsüzleştirmede üstün olduğunu, C Vitamininin ise aydınlatmada ve oksidatif hasara karşı korumada üstün olduğunu ve retinolün, kırışıklıkların önemli ölçüde azaltılması da dahil olmak üzere derin yaşlanma karşıtı etkilerde daha etkili olduğunu ortaya koymaktadır. . Bu nedenle, hem HA’yı hem de retinolü cilt bakımı rutinine dahil etmek, kapsamlı yaşlanma karşıtı faydalar sağlayabilir.

Ticari Ürünlere Dermatolojik Bakış Açıları

Nivea’nınkiler gibi ticari cilt bakım ürünlerine yönelik eleştiriler genellikle içerik güvenliği ve etkinliği etrafında dönüyor. MOAH (Mineral Yağ Aromatik Hidrokarbonları) gibi bileşenlerle ilgili endişeler, ürün formülasyonlarının potansiyel sağlık riskleri açısından incelenmesinin önemini vurgulamaktadır.

Kontrendikasyonlar ve Önlemler

Faydalarına rağmen, hamile kadınlar, spesifik alerjileri olanlar veya amaçlanan enjeksiyon bölgesinde herpes simplex gibi aktif cilt rahatsızlıkları olanlar da dahil olmak üzere bazı kişilere, enjekte edilebilir hyaluronik asit içeren tedavilere karşı tavsiyelerde bulunulabilir.

Tarih

  • Hyaluronik asit ilk olarak 1934 yılında Karl Meyer ve John Palmer tarafından bir ineğin gözündeki vitröz cisimden elde edilmiştir. İlk hyaluronan biyomedikal ürünü olan Healon, 1970’lerde ve 1980’lerde Pharmacia tarafından geliştirilmiş ve göz cerrahisinde (yani kornea nakli, katarakt cerrahisi, glokom cerrahisi ve retina dekolmanını onarma cerrahisi) kullanım için onaylanmıştır. Diğer biyomedikal şirketler de oftalmik cerrahi için hyaluronan markaları üretmektedir.
  • Doğal hyaluronik asit nispeten kısa bir yarılanma ömrüne sahiptir (tavşanlarda gösterilmiştir) bu nedenle zincirin uzunluğunu uzatmak ve molekülü tıbbi uygulamalarda kullanılmak üzere stabilize etmek için çeşitli üretim teknikleri kullanılmıştır. Protein bazlı çapraz bağların eklenmesi, sorbitol gibi serbest radikal giderici moleküllerin eklenmesi[56] ve NASHA (hayvansal olmayan stabilize hyaluronik asit) gibi kimyasal maddeler yoluyla HA zincirlerinin minimal stabilizasyonu, raf ömrünü korumak için kullanılan tekniklerdir.
  • 1970’lerin sonlarında, göz içi lens implantasyonunu genellikle ameliyat sırasında endotel hücre hasarına bağlı olarak ciddi kornea ödemi takip ediyordu. Endotel hücrelerinin bu şekilde kazınmasını önlemek için viskoz, berrak, fizyolojik bir kayganlaştırıcıya ihtiyaç olduğu açıktı.
  • “Hyaluronan” adı bir tuz için de kullanılmaktadır.

İleri Okuma

  1. Papakonstantinou, E., Roth, M., & Karakiulakis, G. (2012). Hyaluronic acid: A key molecule in skin aging. Dermato-endocrinology, 4(3), 253–258.
  2. Jegasothy, S. M., Zabolotniaia, V., & Bielfeldt, S. (2014). Efficacy of a New Topical Nano-hyaluronic Acid in Humans. The Journal of Clinical and Aesthetic Dermatology, 7(3), 27–29.
  3. Werschler, W. P., Trookman, N. S., & Rizer, R. L., et al. (2011). Enhanced efficacy of a facial hydrating serum in subjects with normal or self-perceived dry skin. The Journal of Clinical and Aesthetic Dermatology, 4(2), 51–55.
  4. Cowman, M. K., & Matsuoka, S. (2005). Experimental approaches to hyaluronan structure. Carbohydrate Research, 340(5), 791-809.
  5. Fraser, J. R. E., Laurent, T. C., & Laurent, U. B. G. (1997). Hyaluronan: Its nature, distribution, functions and turnover. Journal of Internal Medicine, 242(1), 27-33.
  6. La Gatta, A., Schiraldi, C., Papa, A., & De Rosa, M. (2010). A Hyaluronan-Based Scaffold for the In Vitro Construction of Dental Pulp-Like Tissue. International Journal of Molecular Sciences, 16(3), 4666-4681.
  7. Necas, J., Bartosikova, L., Brauner, P., & Kolar, J. (2008). Hyaluronic acid (hyaluronan): a review. Veterinarni Medicina, 53(8), 397-411.
  8. Weindl, G., Schaller, M., Schäfer-Korting, M., & Korting, H. C. (2004). Hyaluronic acid in the treatment and prevention of skin diseases: Molecular biological, pharmaceutical and clinical aspects. Skin Pharmacology and Physiology, 17(5), 207-213.