Yaygın olarak DDT olarak bilinen diklordifeniltrikloretan, 20. yüzyılın ortalarında zararlıları, özellikle sivrisinekleri ve tarımsal böcekleri kontrol etmek için yaygın olarak kullanılan bir organoklorin insektisittir. İlk olarak 1874 yılında Alman kimyager Othmar Zeidler tarafından sentezlenmiş, ancak böcek öldürücü özellikleri 1939 yılına kadar İsviçreli kimyager Paul Hermann Müller tarafından keşfedilmemiştir.
DDT, sıtma ve tifüs gibi böcek kaynaklı hastalıkların kontrolündeki etkinliği nedeniyle popülerlik kazanmıştır. Müller, haşere kontrolü alanında devrim yaratan ve milyonlarca hayatın kurtarılmasına katkıda bulunan DDT’nin böcek öldürücü özelliklerini keşfettiği için 1948 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’ne layık görüldü.
Ancak 1960’lar ve 1970’lerde DDT’nin çevre ve sağlık üzerindeki etkilerine ilişkin endişeler ortaya çıkmaya başladı. Çevre üzerinde uzun süreli etkileri olduğu, toprakta ve suda kalıcı olduğu ve besin zincirinde biriktiği tespit edildi. DDT’nin yaban hayatı, özellikle de kuşlar üzerinde olumsuz etkileri olduğu ve popülasyonlarında düşüşe yol açtığı tespit edildi.
Çevresel kaygılara ek olarak, çalışmalar insanlarda DDT’ye maruz kalmanın potansiyel sağlık etkileri konusunda da endişeleri artırmıştır. Sinir sistemi üzerinde toksik etkileri olduğu ve kanser ve üreme sorunları da dahil olmak üzere belirli sağlık koşullarıyla potansiyel bir ilişkisi olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak, DDT birçok ülkede yasaklandı veya ciddi şekilde kısıtlandı.
Günümüzde DDT hala birkaç ülkede sıtma taşıyan sivrisinekleri hedef alan özel vektör kontrol programları için kullanılmaktadır. Bununla birlikte, kullanımı büyük ölçüde düzenlenmiştir ve genellikle daha düşük çevresel ve sağlık etkileri olan alternatifler tercih edilmektedir.
DDT kullanımının ve etkilerinin karmaşık ve tartışmalı bir konu olduğunu belirtmek önemlidir. Kullanımına ilişkin düzenlemeler ve görüşler ülkeler ve bilimsel topluluklar arasında farklılık göstermektedir.