Diş ipi kullanmanın aslında ‘hiçbir yararı yok’.

Diş ipi kullanımı

Uzmanların her gün diş ipi kullanmanın diş plakları ve diş eti hastalıklarıyla mücadeleye yardımcı olduğu yönünde bir kanıt bulunmadığını kabul ettiği belirtildi.

Biliminsanlarının onyıllardır yapılan diş ipi kullanma tavsiyesinin güçsüz kanıtlara dayandığını kabul ettiği söyleniyor.

Diş ipi kullanımının yararına ilişkin bilimsel kanıt bulunamadığından ABD’de artık resmen tavsiye edilmediği bildiriliyor.

ABD Sağlık Bakanlığı’nın resmi sağlık tavsiyelerinden kaldırılma karara ise, geçmişte bu konuda yapılan araştırmaların ele alındığı iki incelemeden sonra varıldığı söyleniyor.

İncelemeler sonucu diş ipi kullanımının yararı konusunda “yoğun olarak tavsiye edilmesine karşın, diş ipi kullanımı konusundaki araştırmaların büyük çoğunluğu diş ipinin plakların temizlenmesinde ve diş eti iltihaplanmasında genel anlamda etkili olduğunu destekleyen kanıt gösteremiyor” deniyor.

AP’nin sorusuyla başladı

Amerikan Sağlık Bakanlığı’nın 1979’tan bu yana yaptığı diş ipi kullanma tavsiyesini sessiz sedasız kaldırmasına yol açan sürecinse, Associated Press Haber Ajansı’nın bu tavsiyenin dayandığı bilimsel kanıtları sormasıyla başlatıldığı belirtiliyor.

ABD hükümetinin ajansa gönderdiği mektupta diş ipi kullanımının uzun vadeli araştırılmadığını kabul ettiği ve etkili olduğu sonucuna varan araştırmaların, diş eti hastalıkları ve çürükler konusundaki uzun vadeli etkilerine değil, sadece bir iki hafta boyunca ağız hijyenine odaklandığını söylediği bildiriliyor.

Ancak uzmanların kanıtların zayıf olduğunu söylemekle birlikte, özellikle sigara içenler ve şeker hastaları gibi risk gruplarına diş ipi kullanımını sürdürmeleri tavsiyesini yaptıkları da vurgulanıyor.

Kaynak:

  • BBC
  • P.P. Hujoel, J. Cunha-Cruz, D.W. Banting, W.J. Loesche, Dental Flossing and Interproximal Caries: a Systematic Review doi: 10.1177/154405910608500404 JDR April 2006 vol. 85 no. 4 298-305
  • Berchier CE, Slot DE, Haps S, Van der Weijden GA. The efficacy of dental floss in addition to a toothbrush on plaque and parameters of gingival inflammation: a systematic review. Int J Dent Hyg. 2008 Nov;6(4):265-79. doi: 10.1111/j.1601-5037.2008.00336.x.
  • Sambunjak D, Nickerson JW, Poklepovic T, Johnson TM, Imai P, Tugwell P, Worthington HV. Flossing for the management of periodontal diseases and dental caries in adults. Cochrane Database Syst Rev. 2011 Dec 7;(12):CD008829. doi: 10.1002/14651858.CD008829.pub2.
  • Sälzer S, Slot DE, Van der Weijden FA, Dörfer CE. Efficacy of inter-dental mechanical plaque control in managing gingivitis–a meta-review. J Clin Periodontol. 2015 Apr;42 Suppl 16:S92-105. doi: 10.1111/jcpe.12363.
  • Chapple ILC, Van der Weijden F, Doerfer C, Herrera D, Shapira L, Polak D, Madianos P, Louropoulou A, Machtei E, Donos N, Greenwell H, Van Winkelhoff AJ, Eren Kuru B, Arweiler N, Teughels W, Aimetti M, Molina A, Montero E, Graziani F. Primary prevention of periodontitis: managing gingivitis. J Clin Periodontol 2015; 42 (Suppl. 16): S71–S76. doi: 10.1111/jcpe.1236
  • Statement from the American Dental Association about Interdental Cleaners

1000 YAŞINDAKİ ALMANYALININ AĞZINDAKİ GENOMLAR

Zaman: 2013 Nisanı. Amerikan Fiziksel Antropoloji yıllık toplantısı. Akşam.
Yer: Tennessee eyaletinin Knoxville şehrinde bir salaş bar.
Kim: Yeni yetme genetik antropologlar.

Hepimiz Tina’nın (Christina Warinner) etrafında toplanmış, onu sabırla cevap verdiği bir soru yağmuruna tutmuştuk. Bir-iki saat önce Tina, eski kemiklerde çok iyi korunan bir yapı olan diş plağından hem kemiğin ait olduğu insanın, hem de o plakta hapsolmuş bakterilerin DNA’sını çok iyi bir kalitede elde ettiğini iddia eden bir konuşma vermişti. Bu bulgular çok yeni idi ve de daha sonuçları analiz etmeye fırsat bulamamıştı Tina. Ancak, son yılda yaptıkları replikasyon ve kalite kontrol deneyleri, çıkarılan DNA’ların otantik (yani gerçekten eski örneklernden çıkmış) ve kapsamlı (yani eskiyi genel anlamda temsil eden bir yapıda) olduğunu ortaya koyuyordu. Eğer bulgular tekrarlanabilirse, binlerce yıl önce yaşayan insanların, hayvanların ve hatta belki Neandertallerin hangi hastalıklarla cebelleştiklerini, ağızlarında hangi bakterilerin yaşadığını,neler yediklerini öğrenebilecek ve belki daha bir çok başka bilgiye ulaşabilecektik. Hepimiz çok heyecanlanmıştık. Ancak Tina’nınki gibi çok şey vaadeden ancak sonrasında fos çıkan bir çok çalışmadan dilimiz yandığından kafamızda kuşkular vardı. O yüzden ardı arkası kesilmeyen bir soru yağmuruna tutmuştuk Oklohama Üniversitesi’nde kendi laboratuvarını kurmaya hazırlanan Tina’yı.

Click here to display content from TED.
Learn more in TED’s privacy policy.

Gerçekten de yaklaşık 1 sene kadar sonra Tina’nın makalesi en prestijli genetik dergisi olan Nature Genetics’te yayınlanmıştı. Makalenin içeriği Tina’nın önceki sene anlattıklarını ve hatta daha fazlasını içeriyordu. Fakat size bu içeriği anlatmadan önce mikrobiom ve metagenom kavramlarını biraz irdelemek istiyorum.

 

Metagenom ve mikrobiom

Metagenom bir örnekte bulunan tüm DNA moleküllerinin, özel bir zenginleştirme veya filtre yapılmadan dizilenmesi olarak tanımlanabilir. Örneğin bir insanın tükürüğünden örnek aldığımızda, o insanın DNA’sı ile birlikte, binlerce (evet binlerce) değişik tür mikroorganizmanın (mikrobiom) ve çiğnenmiş yemeklerden kalmış hayvan ve bitkilerin DNA’ları da örneklenmiş oluyor. Yeni nesil DNA dizileme yöntemleri ile bu DNA’ların temsil ettiği değişik organizmaları, bu organizmaların hangi oranda bulunduğunu ve bu organizmalar arasındaki genetik ilişkileri bulmak mümkün.

Şekil 2. İnsan bağırsağında yaşayan mikroorganizmalardan Enterococcus faecalis. (Fotoğraf: ABD Tarım Bakanlığı)

Şekil 2. İnsan bağırsağında yaşayan mikroorganizmalardan Enterococcus faecalis. (Fotoğraf: ABD Tarım Bakanlığı)

İnsan metagenomunu inceleyen yeni çalışmalar karşımıza inanılması güç, muazzam bir bir tablo ortaya çıkarıyor. Bugün biliyoruz ki, örneğin, vücudumuzda insan hücrelerinin sayısından on kat daha fazla, trilyonlarca mikroorganizma yaşamakta (Şekil 2). Bu küçük hücreleri toparlayıp tartabilsek, kilolarca biyokütle oluşturacaklar. Yine artık açık olarak görmekteyiz ki, insan evrimi le bu küçücük organizmaların evrimi birbiri ile bağlantılı. Çoğu bize zarar vermeden ve hatta hayat döngümüzün vazgeçilmez parçaları olarak bağırsaklarımızda, midemizde, derimizde, ağzımızda ve bir çok başka organımızda yaşamakta. Bu muazzam çeşitliliğe ev sahibi olan bizlerle birlikte, bu mikroorganizmalar karmaşık, dinamik bir ekosistem oluşturmakta. Bugün yine biliyoruz ki doğumumuzda bizimle olan bu mikroorganizma ekosistemini ve hayatımızın sonuna kadar, değişerek bizimle kalıyor.

Yeni çalışmalar gösteriyor ki, bu ekosistemin dengesi sağlığımız için çok önemli. Bu ekosistem, sindirim ve bağışıklık sistemimizin vazgeçilmez parçaları. O kadar ki, bu mikroorganizmaları kaybetmemiz, ölüme götürüyor. İçtiğimiz sigara, yediğimiz yemekler, içteğimiz suya göre insandan insana değişiyorlar. Ekosistemdeki dinamikler obeziteden, kansere kadar bir çok hastalıkta değişiklik gösteriyor, daha tam anlamadığımız ama gözlemleyebildiğimiz bir rol oynuyorlar. Bu önemli ekosistemin içinde, çok önemli hastalıklar yaratabilecek mikroplar da olabiliyor. Bağışıklık sistemimizin ve bu vücudumuzda yaşayan ekosistemin dinamiklerinin değiştiği zamanlarda ortaya çıkıp çok önemli hastalıklara yol açabiliyorlar. Kısaca bu ekosistem biyolojimizin bir çok katmanında etkili. Dolayısı ile metagenom çalışmaları, genomik biliminin en önemli alt-dallarından biri olma yolunda hızla ilerliyor.

 

Ortaçağda ağız metagenomu

Tina’nın çalışmasına gelince, aslında normal bir mikrobiom çalışması. Tek farkı, bu çalışmanın 10.000 senelik bir örnek üzerinde yapılması. Bunu mümkün kılan ise genelde fiziksel antropologların hiç ilgilenmedikleri ve de dişçilerden her ziyaretimizde bir araba laf işitmemize neden olan tartar. Tartar tükürükteki minarellerin diş diplerinde birikmesinden oluşan yapıya denmekte. Son yıllardaki çalışmalar gösteriyor ki, tartar oluşumu sırasında o anda ağız içinde olan parçacıkların bir kısmı bu yapının içinde hapsolmakta. Tartar bir anlamda, ağız içindeki bakterilerin, yemek parçalarının ve ağız içinde dolaşan insan hücrelerinin binlerce yıl korunduğu bir sığınak (Şekil 3). İşte Tina ve birlikte çalıştığı arkadaşları tartarda hapsolan hücrelerin DNA’sını çıkarmayı ve dizilemeyi başarmış, bin sene önce yaşamış insanların metagenomu elde etmişlerdi.

Şekil 3. (A) Bir Ortaçağ Avrupalısının çene kemiği, dişleri ve tartar, (B) soldaki resimdeki dikdörtgen içinde kalan dişin büyütülmüş hali.

Şekil 3. (A) Bir Ortaçağ Avrupalısının çene kemiği, dişleri ve tartar. (B) soldaki resimdeki dikdörtgen içinde kalan dişin büyütülmüş hali. (Christina Warinner Laboratuvarı sitesinden izinle alınmıştır.)

Bu geç Ortaçağ Almanyalıları, Kutsal Germen İmparatorluğu’nun tebaası olmalıydılar. O zamanın günümüze göre çok daha kötü olan hijyen koşullarını gözününe aldığımızda, ağız sağlıklarının çok kötü olması beklemekteydi. Gerçekten, metagenom çalışması bugünde dişeti hastalıklarının baş sebebi olan ve ‘kırmızı kompleks’ olarak bilinen, bakteri gruplarının Ortaçağ Avrupalılarında bol miktarda ve sağlıklı modern insan ağzından daha fazla miktarda olduğunu ortaya çıkarmıştı. Bu beklenen sonuç dışında, bugünkü ağız mikrobiomu ile uyuşan ve uyuşmayan binlerce başka tür bakteri de ortaya çıkarılmıştı bu antik ağızlardan.

Dahası, Tina ve arkadaşları, bir adım daha atıp, diş tartarlarında hapsolan proteinleri kütle spektrometrisi’ tekniği ile incelemişler ve antik ağızlarda günümüzü insanı ağzından çok daha fazla bir şekilde iltihaplanma ile ilişkili bir çok proteinin salgılandığını gözlemlemişlerdi. Ancak, en enteresan ve beklenmeyen bulgulardan birisi, antibiotiğe dayanaklı bakteri genlerinin gözlemlenmesi olmuştu. Görünüşe göre, antibiyotiğe dayanıklılık gösteren genetik özellikler, bu ilaçların yaygın bir şekilde kullanılmasından önce ortaya çıkmıştı ve bu çalışmada Ortaçağ Avrupalılarında bu özelliklerin bir kısmını saptayabilmişlerdi.

Tina ve arkadaşlarının, 1000 senelik metagenomdan çıkardıkları bir başka bilgi de, bu insanların yedikleri yemeklerden kalan genetik parçalardı. Bu genetik parçalar domuz, koyun, lahana ve buğdayınkine tekabül ediyor ve Almanya’da yaşayan insanların son bin senedir yemek kültürlerinde (ne yazık ki!) bir değişiklik olmadığına işaret ediyordu.

Bu çalışma 1000 sene öncesinin hayatına açılan bir pencere olmuş, bir çok enteresan bilgi vermiş ama daha önemlisi, diğer benzer çalışmalarla beraber metodoloji olarak yepyeni bir genetik antropoloji alt dalı ortaya çıkarmıştı.

 

Daha zengin bir genetik antropoloji

2013 yılı genetik antropoloji için sönük bir yıldı. Genetik antropoloji, 90’lar ve 2000’lerde anneden (mitokondri) ve babadan (Y kromozomu) geçen genetik işaretleri çalışan, benim de dahil olduğum bir akademik grup tarafından domine edilmişti. Bu çalışmalar bahsedilen genetik işaretleri kullanarak toplumların birbiri ile olan tarihsel ilişkilerini, olası göç yollarını ve geçmişteki nüfus küçülmelerini ve patlamalarını ortaya çıkarmaya çalışmakta. Daha önemlisi, bulunan genetik çeşitliliğin ve tarihsel dinamiklerin dillerde, arkeolojik kalıntılarda ve kültürel öğelerde diğer antropologlar tarafından gözlemlenen farklılıklarla bağdaştırmak üzerine yoğunlaşmaktaydı. Ancak, 2005’ten başlayarak anneden ve babadan geçen genetik işaretler üzerinden yapılan çalışmaların önemli eksiklikleri, çoğunluğu antropolog olmayan, daha çok tıbbi veya matematiksel genetikle ilgili ekipler tarafından bulunmuştu. Konuştuğum ünlü bir genetik antropolog olan Anne Stone, antropologların durumunun parazitlerinkine benzediğini ve medikal genetiğin evrimsel, kültürel ve tarihsel bağlamdan yoksun olarak üretilen verilerini kullanarak önemli işler yapılabileceğinden dem vurmuştu. Anne parazitler üzerine çalıştığından ve onların evrimsel olarak çok başarılı ve enteresan varlıklar olarak gördüğünden, aslında kötü bir şey demek istememişti. Ancak, bu parazit benzetmesi bana yine de dokunmuştu.

2014 yılında, Kanada’nın Calgary şehrinde gerçekleşen Fiziksel Antropoloji Kongresi, geleneksel yöntemlerin ötesine geçen onlarca heyecanlı konuşmaya ev sahipliği yapmıştı içinde barındırıyordu. Anlaşılan, Tina ve arkadaşlarının çalışması genetik antropolojinin bir rönasansın eşiğinde olduğuna bir alametti. Geleneksel genetik metodların ve işaretlerin bir adım ötesine gitmeye cesaret eden bilim insanları, yepyeni heyecanlı yolculuklara çıkmaktalar. Önümüzdeki on yıl bizi şaşırtacak bir çok antropolojik buluşa gebe.

 

Kaynaklar ve ek okumalar

  • AçıkBilim
  • C. Warinner vd., 2014. Pathogens and host immunity in the ancient human oral cavity. Nature Genetics 46:336. (Araştırma makalesi)
  • I. Cho, M. Blaser, 2012. The human microbiome: at the interface of health and disease. Nature Reviews Genetics 13:260. (Metagenom ile ilgili derleme makalesi)
  • V. M. D’Costa vd., 2011. Antibiotic resistance is ancient. Nature 477:457. (Antik anibiyotik direncine dair makale)

Orta Çağ’a Ait En İyi 10 Tıbbi Gelişme!

Orta Çağ tıbbı genellikle hekimlerin cahil olduğu ve sağlık hizmetinin batıl inançlarla ve hurafelerle yapıldığı zamanlar şeklinde tasvir edilmiştir. Ancak, daha yakından bakıldığında Orta Çağ boyunca tıbbi bilgi ve hizmet konusunda birçok gelişmenin olduğu ortaya çıkmaktadır. İşte en iyi 10 tıbbi gelişme:
1. Hastaneler
4. yy.a kadar hastane kavramı -hastaların özel ekipmanlara erişimi olan doktorlar tarafından tedavi edildiği yer- Roma İmparatorluğu’nun bazı bölgelerinde görülüyordu. Hastanelerin kökeni yoksullara ve yolculara konaklama ve bakım sağlayan Hristiyan din kurumlarıydı. Hastaneler Bizans ve Batı Avrupa’da genellikle manastırlar tarafından işletiliyordu ve Orta Çağ boyunca giderek daha büyük ve birkaç binadan oluşan yapılar haline geldi. Arap dünyasındaki hastaneler ise 8. yy.da ve daha seküler kurumlar olarak ortaya çıktılar; büyük şehirlerdekiler onlarca doktor istihdam edebiliyor, farklı hastalıklar için farklı koğuşlar ve hatta salonlarında çalan müzisyenler gibi güzel olanaklar sağlıyorlardı.
2. Eczaneler
İlk eczane 754 yılında Bağdat’ta kuruldu. Orta Çağlı Arap bir hekimin söylediği gibi bu eczaneler ”basit tıbbi malzemelerin çeşitli türlerini, tip ve şekillerini bilme sanatının yerleridir. Eczacı, hekim tarafından düzenlenen reçeteye göre bu malzemelerden bileşik ilaçlar hazırlar.” Eczaneler halk tarafından çok rağbet gördüler ve kısa süre içinde Arap dünyasında birçok ilaç deposu açıldı. 12. yy.a gelmeden Avrupa’da da eczanelere rastlanabiliyordu. Eczanelerin varlığı ilaçların nasıl yapıldığı ile ilgili bilgi gelişimini büyük ölçüde desteklemiştir.
3. Gözlükler
Doğru görmeye yardımcı olan gözlüklerin kimin tarafından icat edildiği konusunda emin değiliz, ancak 13. yy. sonlarına doğru İtalya’da iyi bilinen bir ürün olduğu görülüyor. Giordano da Pisa isimli Dominikli keşiş 1305 yılında verdiği bir vaazında şunları söylemiştir: ” İyi görmeye yarayan gözlük yapma sanatı bulunalı henüz 20 yıl olmadı… Ve kısa bir süre önce, eskiden hiç var olmamış bu yeni sanat keşfedildi… Bunu keşfeden ve uygulayan ilk kişiyi gördüm ve onunla konuştum.” Gözlük takan bir kişinin ilk kez resmedilişi 1352 yılında, Tommaso da Modena tarafından bir kilisedeki fresk parçasına yapılmış Kardinal ”Hugh of Provence” resmi ile olmuştur. Freskte kardinalin masasında yazı yazarken gözlüklerini kullanmakta olduğu görülüyor.
4. Anatomi ve Diseksiyon
Birçok tarihçi Orta Çağ boyunca anatominin yerinde saydığına inanmıştır. Ancak Orta Çağ hekimlerinin insan vücudu üzerinde deneyler ve araştırmalar yaptığına dair çok önemli deliller mevcuttur. 1315 yılında İtalyan hekim Mondino de Luzzi öğrencileri ve seyirciler için halka açık bir diseksiyon -bir dokunun kesi ile açılması ve sergilenmesi- bile gerçekleştirmişti. Akabindeki yıl ilk modern diseksiyon kılavuzu örneği ve ilk gerçek anatomik metin olarak kabul edilen “Anathomia corporis humani” adlı eserini yazdı.
5. Üniversitelerde Tıp Eğitimi
Avrupa’da üniversitelerin yükselişi tıp uygulamalarında yavaş yavaş da olsa önemli değişiklikler meydana getirecekti. Çoğu Orta Çağ üniversitesi, hekimlerin eğitim aldığı ve tıbbi bilginin paylaşıldığı merkezler haline gelecekti. Thomas Benedek “The Shift of Medical Education into the Universities (Tıbbi Eğitimin Üniversitelere Geçişi)” adlı makalesinde şöyle açıklıyor: “Zamanının çok ilerisinde olan II. Frederick, 1231 yılında, tıbbi eğitim standartları ve lisansıyla ilgili bir dizi yasa yayınladı. Bu yasaların tıp eğitimi ve uygulamaları üzerinde kısa zamanda bir etkisi olmasa da tıp öncesi eğitimin öneminin yasalaştırılması, doktorluğun bir meslek haline gelmesinde adeta bir mihenk taşı olmasını ve gelişmeye açık bir eğitim metodu oluşturup bunun kalıcı hale gelmesini sağladı.”
6. Oftalmoloji ve Optik
Antik düşünürler insanların cisimleri gözlerden yayılan görünmez ışık hüzmeleri sayesinde görebildiğine inanıyordu. 11. Yy. bilim insanı İbn-i Heysem, optik ve göz anatomisi araştırmaları sayesinde görme olayına yeni açıklamalar getirdi. Kitab-ül Menazır (Görüntüler Kitabı) isimli eseri yüzlerce yıl boyunca bu alandaki en önemli araştırmalardan birisi olarak kabul edildi. Ayrıca Orta Çağ Arap hekimleri kataraktı gözden çıkarmak için kullanılan ilk şırınganın icadının da dahil olduğu oftalmoloji alanındaki ilerlemeleriyle de tanınıyorlardı.
7. Yaraların temizlenmesi
Antik tıp yazarları yaranın iyileşmesine yardım edeceğini düşünerek bir miktar iltihabın yaranın içinde bırakılması gerektiğine inanıyorlardı. Bu düşünce, iyileşmenin hızlandırılması için cerrah Theodoric Borgognoni’nin yaraların temizlenmesi ve dikiş atılmasını öneren antiseptik metodunun ortaya çıktığı 13. yy.a kadar genel görüş olarak kalmıştı. Borgognoni dezenfekte şekli olarak şarap ile önceden ıslatılmış bandajlar bile kullanıyordu. İtalyan cerrah ayrıca ameliyatta anestezi kullanımının öncülerinden birisi olarak biliniyor. Borgognoni afyon, adamkökü, baldıran otu ve başka maddelerle ıslatılmış süngeri burunlarının altına tutarak hastalarını bayıltıyordu.
8. Sezaryen Ameliyatı
Sezaryen ameliyatlarının uygulandığı Orta Çağ boyunca, bu uygulamanın nedeni annenin ya ölmüş olması ya da yaşama şansının bulunmamasıydı -bazı vakalarda bebek de ölüydü. Fakat 1500’lü yıllarda hem annenin hem de bebeğin hayatta kaldığı ilk sezaryen ameliyatı yazılı kayıtlara geçti. İsviçreli bir çiftçi olan Jacob Nufer operasyonu eşine uyguladı. Eşi birkaç gündür doğum sancısı çekmekteydi ve kendisine 13 ebenin eşlik etmesine rağmen doğum gerçekleşemiyordu. Operasyon başarılı geçmişti, sonrasında anne 2 tanesi ikiz olmak üzere 5 çocuk daha doğurdu. Bebek 77 yaşına kadar yaşadı.
9. Karantina
Karantina kavramı -hastalığın yayılmasını engellemek için bir grup insanı diğerlerinden ayırma- Kara Ölüm sonrasında başladı. 1337 yılında günümüzde Dubrovnik olarak bilinen Ragusa şehri vebaya karşı bir savaş ilan etti ve şehre gelen tüm gemileri 30 gün limanda bekletti, böylece yetkililer kimseye hastalığın bulaşmadığından emin olabiliyordu. Bu süre kara yolcuları için 40 güne kadar çıkmaktaydı (quaranta, İtalyancada 40 demektir). Önlemlerin başarısı Orta Çağ sonlarına doğru karantinanın İtalya’nın diğer bölgelerinde ve Avrupa’da da uygulanmasına yol açtı.
10. Diş Amalgamları
 
Orta Çağ dönemindeki Çin’in tıbba en önemli katkılarından birisi, dişçilikte kullanılmak üzere amalgamın icadıydı. 659 yılından bir metin, ilk kez diş dolgusu için gümüş ve kalaydan yapılmış bir maddenin kullanımını ayrıntılı olarak anlatmaktadır. İşlemin Avrupa’da kullanılması ancak 16. yy.da gerçekleşmiştir.
Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
Görsel: Gözün Anatomisi, 1200’lü yıllardan.
Kaynak: Medievalists