Buspiron

Ticari adlar; Anxut®, Busp®

Farmakolojik olarak anksiyolitik olarak sınıflandırılan buspiron, kendisini benzodiazepinler ve barbitüratlar gibi daha yaygın olarak bilinen anksiyolitiklerden ayıran, öncelikle anksiyete bozukluklarını yönetmek için kullanılan farklı bir ilaç sınıfını temsil eder. Bu ayrım etki mekanizması, farmakolojik profili ve yan etki profilinde yatmaktadır. Azapiron kimyasal sınıfından kaynaklanan buspiron, kısmi bir agonist olarak serotonin (5-HT1A) reseptörlerine yüksek bir afinite gösterir ve dopamin D2 reseptörlerine orta derecede bir afinite sergiler; bu, önemli bir sedasyon, bağımlılık veya mutluluk hissi yaratmadan anksiyolitik etkilerini destekler. diğer anksiyolitikler.

Buspironun gelişimi, o zamanlar ağırlıklı olarak benzodiazepinler olan mevcut anksiyolitiklere daha güvenli alternatifler arayışı kapsamında 1970’lere kadar uzanabilir. Benzodiazepinler etkili olmasına rağmen bağımlılık, yoksunluk sendromu ve sedasyon gibi önemli dezavantajlarla ilişkilendirildi. Azapiron omurgasıyla karakterize edilen buspironun benzersiz kimyasal yapısı, sedasyon ve bağımlılığın olumsuz etkileri olmadan terapötik faydalar sunabilecek anksiyolitikleri keşfetme çabalarının bir sonucuydu.

Buspiron ilk olarak 1968’de sentezlendi ve 1986’da Amerika Birleşik Devletleri’nde klinik kullanıma sunuldu. Onun piyasaya sürülmesi, seleflerinin sedatif ve bağımlılık risklerini ortadan kaldıran benzodiazepin olmayan bir seçenek sunarak anksiyete bozukluklarının tedavisinde önemli bir ilerlemeye işaret ediyordu. Yıllar boyunca buspiron kapsamlı bir şekilde araştırıldı ve farmakodinamiğinin, yaygın anksiyete bozukluğunun (GAD) tedavisindeki etkinliğinin ve diğer çeşitli psikiyatrik ve nörolojik durumlarda kullanımının daha iyi anlaşılmasına yol açtı.

İleri Okuma

  • Rickels, K., Schweizer, E., Csanalosi, I., Case, W.G., & Chung, H. (1989). Buspirone in major depression: A controlled study. Journal of Clinical Psychiatry, 50(9), 34-38.
  • Taylor, D.P., & Eison, A.S. (1999). Buspirone: Mechanisms and clinical aspects. Psychopharmacology Bulletin, 35(4), 1-81.
  • Gammans, R.E., Mayol, R.F., & LaBudde, J.A. (1986). Metabolism and disposition of buspirone. American Journal of Medicine, 80(3), 41-51.
  • Robinson, D.S., Rickels, K., Feighner, J., Fabre, L.F., Gammans, R.E., Shrotriya, R.C., Alms, D.R., Andary, J.J., & Messina, M.E. (1990). Clinical effects of buspirone in social phobia: A double-blind placebo-controlled study. Journal of Clinical Psychiatry, 51(9), 34-38.
  • Chessick, C.A., Allen, M.H., Thase, M., Batista Miralha da Cunha, A.B., Kapczinski, F.F., Silva de Lima, M., & dos Santos Souza, J.J. (2006). Azapirones for generalized anxiety disorder. Cochrane Database of Systematic Reviews, (3), CD006115.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Lokelma

Etimoloji

Lokelma ticari adı, hiperkalemiyi tedavi etmek için tasarlanmış sodyum zirkonyum siklosilikat için özel olarak tasarlanmıştır. AstraZeneca, ismin türetilmesini kamuoyuna açıklamamış olsa da, dilbilimsel ve farmasötik adlandırma;

Anlamsal Bileşenler ve Çıkarım:

“Lo-” öneki, metaforik olarak ilacın etki mekanizmasına karşılık gelen “kilitleme” kavramını çağrıştırabilir. Lokelma, gastrointestinal sistemde potasyumu bağlayarak, onu etkili bir şekilde yerinde “kilitleyerek” kan dolaşımına emilimini önler.

“-kelma” eki, muhtemelen potasyum seviyeleriyle ilgili tıbbi terminolojide kök salmış olan “kalemi” terimine gönderme yapıyor (yüksek potasyum için “hiperkalemi”de görüldüğü gibi). Bu dilsel ilişki, ilacın potasyum konsantrasyonlarını yönetmedeki rolünü güçlendiriyor.

  1. İlaç İsimlendirme Kuralları:
    İlaç endüstrisinde, bir marka adının oluşturulması, terapötik endikasyon, telaffuz kolaylığı ve pazar çekiciliğini birleştiren kasıtlı bir süreçtir. Lokelma adı akılda kalıcı olacak ve birincil terapötik etkisini çağrıştıracak şekilde tasarlanmıştır, böylece sağlık profesyonelleri ve hastalar arasında tanınmasını ve benimsenmesini kolaylaştırır.
  2. Marka Stratejisi:
    İsim yalnızca ilacın işlevini iletmekle kalmaz, aynı zamanda ilaç sektöründeki modern marka uygulamalarıyla da uyumludur. Ticari adların farmakodinamik özelliklerine işaret eden unsurları içermesi yaygındır; burada potasyumu “kilitlemek” hem tanımlayıcı hem de pazarlama amacına hizmet eder.

Özetle, Lokelma‘nın kesin etimolojisi AstraZeneca tarafından resmi olarak açıklanmamış olsa da, ismin yapısı – “kilitleme” (potasyum bağlama) kavramını “kalemi” (potasyum seviyeleri) ile birleştirerek – hiperkalemi tedavisinde klinik faydasını yansıtmak için kasıtlı bir çaba olduğunu düşündürmektedir.


Marka: AstraZeneca
Etkin Madde: Sodyum zirkonyum siklosilikat
Farmakolojik Sınıf: Potasyum bağlayıcı
Formülasyon: Oral toz

Endikasyon:

Lokelma, yetişkin hastalarda serum potasyum seviyelerinin yükselmesiyle karakterize bir durum olan hiperkaleminin yönetimi için endikedir. Hiperkalemi, böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği veya potasyum homeostazını değiştiren ilaçların kullanımı dahil olmak üzere çeşitli etiyolojilerden kaynaklanabilir.

Dozaj ve Uygulama:

  • Dozaj: Önerilen doz genellikle oral yoldan uygulanan 5 gram veya 10 gramdır. Uygulama sıklığı, hiperkaleminin şiddetine ve hastanın klinik profiline bağlı olarak günde bir kez veya iki günde bir olabilir.
  • Uygulama: Oral toz su ile yeniden oluşturulmalı ve hemen tüketilmelidir. Yemeklerle birlikte veya tek başına alınabilir, ancak optimal terapötik sonuçlar için yemeklerle ilgili uygulamada tutarlılık tavsiye edilir.

Etki Mekanizması:

Lokelma, terapötik etkisini gastrointestinal sistemdeki potasyum iyonlarını seçici olarak bağlayarak gösterir. Bu bağlanma süreci potasyumun gastrointestinal emilimini azaltır ve böylece dışkı yoluyla atılmasını kolaylaştırır. Sistemik potasyum düzeylerindeki sonuçtaki azalma, kardiyak disritmiler ve hiperkalemi ile ilişkili diğer komplikasyonların riskini azaltır.

Klinik Kullanım:

Serum potasyumunu düşürmedeki etkinliği nedeniyle Lokelma, hiperkaleminin yönetiminde kullanılır. Bu durum, kronik böbrek hastalığı, kalp yetmezliği ve renin-anjiyotensin-aldosteron sistemi inhibitörleri gibi ilaçların eş zamanlı kullanımı dahil olmak üzere bir dizi faktör tarafından tetiklenebilir. Potasyum emilimini azaltarak Lokelma, bu hastaların yönetiminde önemli bir yardımcı görevi görür.

Olumsuz Etkiler:

  • Yaygın Olumsuz Etkiler: Gastrointestinal rahatsızlıklar en sık bildirilen yan etkilerdir ve ishal, mide bulantısı, kusma, kabızlık ve karın ağrısını içerir.
  • Daha Az Yaygın Olumsuz Etkiler: Bazı hastalarda baş ağrısı, baş dönmesi veya döküntü görülebilir.

Uyarılar ve Önlemler:

  • Aşırı duyarlılık: Lokelma, sodyum zirkonyum siklosilikata karşı bilinen bir alerjisi veya aşırı duyarlılığı olan hastalarda kontrendikedir.
  • Belirli Popülasyonlarda Dikkat: Böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği veya dehidratasyonu olan hastalarda dikkatli kullanın. Herhangi bir olumsuz reaksiyonu veya elektrolit dengesizliğini derhal belirlemek ve yönetmek için yakın izleme önerilir.
  • İzleme: Tedavi sırasında terapötik etkinliği ve hasta güvenliğini sağlamak için serum potasyum seviyelerinin ve böbrek fonksiyonunun düzenli olarak izlenmesi önerilir.


Keşif

Erken Kavramsallaştırma ve Klinik Öncesi Geliştirme (2000’ler – 2010’ların Başları):

  • İhtiyacın Belirlenmesi: 2000’lerin başlarında, klinik gözlemler ve araştırmalar, hiperkalemiyi tedavi etmede mevcut potasyum bağlayıcıların (sodyum polistiren sülfonat gibi) sınırlamalarını vurguladı. Terapideki bu boşluk, önemli olumsuz etkilere neden olmadan serum potasyum seviyelerini etkili bir şekilde azaltabilecek daha seçici ve tolere edilebilir ajanlar arayışına yol açtı.
  • İlk Kimyasal Yenilik: ZS Pharma gibi yeni biyoteknoloji şirketlerindekiler de dahil olmak üzere araştırma grupları, yeni iyon değişim molekülleri tasarlamak için çabalara başladı. Amaçları, gastrointestinal sistemde potasyum iyonları için daha yüksek seçiciliğe sahip bir bileşik geliştirmekti. 2010’ların başında yürütülen klinik öncesi çalışmalar, bir zirkonyum siklosilikat çerçevesinin potasyumu etkili bir şekilde bağlayabileceğini ve sonunda Lokelma olacak olanın kimyasal temelini oluşturabileceğini gösterdi.

Translasyonel Araştırma ve Erken Klinik Denemeler (2012–2014):

  • Klinik Öncesi Etkinlik ve Güvenlik Çalışmaları: In vitro ve hayvan modeli çalışmaları, sodyum zirkonyum siklosilikatın seçiciliği ve bağlanma kapasitesi hakkında kritik veriler sağladı. Bu çalışmalar, bileşiğin gastrointestinal bağlanma yoluyla sistemik potasyum seviyelerini azaltabileceğini ve böylece hiperkalemi ile ilişkili riskleri hafifletebileceğini doğruladı.
  • Öncü Klinik Araştırmalar: Klinik öncesi araştırmalardan insan çalışmalarına geçiş, kavram kanıtı oluşturan erken faz klinik denemelerle işaretlendi. Dr. Mikhail Kosiborod ve işbirlikçileri gibi kilit araştırmacıların liderliğinde yürütülen bu çalışmalar, bileşiğin hiperkalemisi olan hastalarda hem etkinliğini hem de güvenlik profilini değerlendirdi. Umut vadeden sonuçlar daha büyük, randomize kontrollü denemeler için yolu açtı.

Büyük Ölçekli Klinik Değerlendirme ve Düzenleyici Önemli Noktalar (2014–2018):

  • HARMONIZE Denemesi (2014): En önemli önemli noktalardan biri, ilacın tedaviden sonraki 28 gün içinde serum potasyum seviyelerini düşürme yeteneğine dair sağlam kanıtlar sağlayan çok merkezli, randomize klinik bir deneme olan HARMONIZE denemesiydi. Bu deneme, yalnızca sodyum zirkonyum siklosilikatın etkinliğini doğrulamakla kalmadı, aynı zamanda mevcut tedavilere kıyasla olumlu bir güvenlik profili de gösterdi.
    (Ana Katkıda Bulunan: Dr. Kosiborod ve ekibi bu çalışmada önemli bir rol oynadı.)
  • Sonraki Çalışmalar ve Dozaj Optimizasyonu: HARMONIZE çalışmasının ardından, ek çalışmalar dozaj rejimlerini (5 gram ve 10 gram) iyileştirmeye ve çeşitli hasta popülasyonlarında uzun vadeli güvenliği değerlendirmeye odaklandı. Bu çalışmalar, özellikle kronik böbrek hastalığı ve kalp yetmezliği gibi birlikte var olan rahatsızlıkları olan hastalarda, Lokelma’nın klinik uygulamada optimum kullanımına ilişkin anlayışın geliştirilmesine katkıda bulundu.
  • Düzenleyici Onay (2018): Bu klinik araştırmalardan elde edilen kanıtların birikimi, 2018 yılında ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) gibi kurumlar tarafından düzenleyici onayla sonuçlandı. Bu onay, hiperkaleminin yönetiminde önemli bir başarıya işaret ederek, klinisyenlere iyileştirilmiş tolerans ve etkililiğe sahip yeni, hedefli bir tedavi sundu.

Onay Sonrası Gelişmeler ve Devam Eden Araştırma (2018–Günümüz):

  • Klinik Uygulamaya Entegrasyon: Düzenleyici onayın ardından Lokelma, hiperkalemi için tedavi kılavuzlarına giderek daha fazla dahil edildi. Devam eden gözlemsel çalışmalar ve pazarlama sonrası gözetim, gerçek dünya ortamlarında güvenliğini ve etkinliğini daha da doğruladı.
  • Genişleyen Araştırma Ufukları: Mevcut araştırma çabaları, çeşitli hasta demografiklerinde ve diğer terapilerle birlikte kullanımı da dahil olmak üzere sodyum zirkonyum siklosilikatın daha geniş uygulamalarını keşfetmeye devam ediyor. Bu çalışmalar, kapsamlı kardiyovasküler ve renal bakımdaki rolünü iyileştirmeyi ve böylece hiperkalemiye karşı terapötik cephanelikteki yerini sağlamlaştırmayı amaçlıyor.


İleri Okuma
  1. Kosiborod, M., Rasmussen, H. L., Lavin, P., et al. (2014). Effect of sodium zirconium cyclosilicate on potassium lowering for 28 days among outpatients with hyperkalemia: The HARMONIZE randomized clinical trial. JAMA, 312(21), 2223-2233.
  2. Bakris, G. L., Pitt, B., Weir, M. R., Packham, D. K., et al. (2015). Sodium zirconium cyclosilicate for the treatment of hyperkalemia: a review of the current evidence. Journal of Nephrology, 28(5), 573-581.
  3. Pitt, B., Weir, M. R., Ball, M., et al. (2016). Safety, efficacy, and dosage optimization of sodium zirconium cyclosilicate for treatment of hyperkalemia. The American Journal of Cardiology, 118(4), 656-662.
  4. Lokelma (sodium zirconium cyclosilicate) – DailyMed: https://dailymed.nlm.nih.gov/dailymed/lookup.cfm?setid=90bf8e28-748d-4e4b-a19f-9cf483370eff
  5. Clinical Review Report: Sodium Zirconium Cyclosilicate (Lokelma): https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK563715/
  6. Pharmacoeconomic Review Report: Sodium Zirconium Cyclosilicate (Lokelma): https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK563720/
  7. Highlights of Prescribing Information: Lokelma: https://www.accessdata.fda.gov/drugsatfda_docs/label/2018/207078s000lbl.pdf
  8. Sodium zirconium cyclosilicate – Wikipedia: https://en.wikipedia.org/wiki/Sodium_zirconium_cyclosilicate

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Ketiapin

Ticari adlar; Seroquel®, Sequase®, Quetialan®

“Ketiapin” adı muhtemelen aşağıdaki bileşenlerden oluşturulmuştur:

  • que(ll)-: Muhtemelen yapısal veya sentetik bir yönü ifade eder, ancak bu elementin kesin kökeni daha az açıktır.
  • thia-: Kimyasal isimlendirmede kullanılan “tiyo” veya “tia” kelimelerinden türetilen molekülde bir kükürt atomunun varlığını belirtir.
  • -apine: Psikoaktif trisiklik bileşiklerde, özellikle antipsikotiklerle ilişkili olanlarda, yapısal sınıfını belirten yaygın bir ek.

Bu nedenle, “ketiapin”, kükürt içeren bir trisiklik antipsikotik olarak kimyasal özelliklerini yansıtır ve “-apine” eki, benzer psikoaktif bileşiklerle ilişkisini belirtir.

Farmakodinamik ve Etki Mekanizması:

  • Serotonin 5-HT2A ve dopamin D2 reseptörlerinde antagonizm yoluyla antipsikotik, antidepresan ve sedatif etkiler gösterir (atipik antipsikotiklerin karakteristiği olan 5-HT2A için daha yüksek afinite).
  • Histamin H1’de (sedasyon) ve alfa1 adrenoseptörlerinde (hipotansiyon) ek antagonizm. Norepinefrin taşıyıcısı (NET) ile etkileşim antidepresan etkilere katkıda bulunabilir.

Metabolizma ve Farmakokinetik:

  • Başlıca hepatik CYP3A4 tarafından metabolize edilir. CYP3A4 inhibitörleriyle (örn. ketokonazol) eş zamanlı kullanım, toksisite riski yaratarak ketiapin seviyelerini artırır. CYP3A4’ü etkileyen ilaçlarla dozu ayarlayın.

Klinik Endikasyonlar:

  • Onaylı: Şizofreni, bipolar bozukluk (mani/depresyon), unipolar depresyonda ek tedavi.
  • Etiket dışı: Uykusuzluk (düşük dozlar; onay eksikliği nedeniyle dikkatli olun).

Dozaj Bilgileri:

  • Şizofreni:
    • Başlangıç: 1. günde günde iki kez 25 mg.
    • Titrasyon: 4. günde 25–50 mg/gün artırarak 300–400 mg/güne çıkarın.
    • Bakım: 300–800 mg/gün (bölünmüş veya tek yatmadan önce doz).
  • Bipolar Mani:
    • Başlangıç: 1. günde günde iki kez 50 mg.
    • Titrasyon: 2. gün 100 mg’a, 3. gün 200 mg’a, 4. gün 300 mg’a yükseltin.
    • Bakım: 400–800 mg/gün.
  • Bipolar Depresyon:
    • Başlangıç: yatmadan önce 50 mg.
    • Titrasyon: 2. gün 100 mg’a, 3. gün 200 mg’a, 4. gün 300 mg’a yükseltin.
    • Bakım: 300–600 mg/gün (yatmadan önce dozu).
  • Tek Kutuplu Depresyon (Ek):
    • Başlangıç: yatmadan önce 50 mg.
    • Bakım: 150–300 mg/gün.
  • Etiket Dışı Uykusuzluk: Yatmadan önce 25–100 mg.

Güvenlik Profili ve Olumsuz Etkiler:

  • Yaygın: Sedasyon, kilo alımı, ağız kuruluğu, baş dönmesi.
  • Ciddi: QT uzaması (kardiyak izleme gerekir), metabolik değişiklikler, ekstrapiramidal semptomlar (nadir).
  • **Sedatif etkiler nedeniyle *Kötüye kullanım/istismar riski*.

Dozaj Ayarlamaları:

  • Yaşlılar: Daha düşük başlangıç ​​dozları; daha yavaş titrasyon.
  • Böbrek/Karaciğer Yetmezliği: Dozu azaltın veya izlemeyi artırın.

İlaç Bırakma ve Önlemler:

  • İlaç Bırakma: Semptomları (örn. uykusuzluk, mide bulantısı) en aza indirmek için ilacı kademeli olarak azaltın.
  • İzleme: İntihar eğilimi, davranış değişiklikleri ve metabolik parametreler (lipit/glikoz düzeyleri) açısından değerlendirme yapın.

Önemli Hususlar:

  • İlaç Etkileşimleri: Güçlü CYP3A4 inhibitörleri/indükleyicilerinden (örn. klaritromisin, karbamazepin) kaçının.
  • Kontrendikasyonlar: Aşırı duyarlılık; kardiyovasküler/serebrovasküler hastalıkta dikkatli olun, demansla ilişkili psikoz.
  • Uygulama: Reçete yönergelerini izleyin; sedasyon için yatmadan önce dozajlamaya öncelik verin.

Keşif

Ketiapin’in Geliştirilmesi ve Onaylanması

Diğerlerinin yanı sıra Seroquel markasıyla da bilinen Ketiapin, ilk olarak ilaç şirketi AstraZeneca tarafından geliştirilen ikinci nesil bir antipsikotiktir (SGA). Gelişimi, daha geniş ilaç endüstrisinin, birinci nesil antipsikotikler gibi etkili olan ancak daha az yan etkiye, özellikle de ekstrapiramidal semptomlara (EPS) sahip olan antipsikotikler yaratma çabasının bir parçasıydı. Ketiapin de dahil olmak üzere SGA’lar, beyindeki nörotransmiter sistemleri üzerinde daha geniş bir etki spektrumuna sahip olma eğilimindedir; bunun, EPS riskinin azalmasına ve terapötik profilin genişlemesine katkıda bulunduğuna inanılmaktadır.

Ketiapin, 1997 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde tıbbi kullanım için onaylandı ve bu, şizofrenide mevcut tedavi seçeneklerinde önemli bir ilerlemeye işaret etti. Onay daha sonra bipolar bozukluğu ve yardımcı tedavi olarak majör depresif bozukluğu da kapsayacak şekilde genişletildi. Bu onaylar, ketiapinin bu bozuklukların semptomlarını yönetmedeki etkinliğini ve EPS ile ilgili olumlu güvenlik profilini gösteren klinik çalışmalara dayanıyordu.

Seroquel XR (Genişletilmiş Sürüm)

Seroquel XR’nin geliştirilmesi, günde bir kez dozlamaya izin veren sürekli salımlı bir formülasyon sunan ketiapin dağıtımında bir evrimi temsil ediyordu. Bu gelişme, kronik psikiyatrik durumların yönetilmesinde kritik faktörler olan tedaviye uyumu ve hasta rahatlığını iyileştirmeyi amaçlıyordu. AstraZeneca, 2006 yılında Seroquel XR için yeni bir ilaç başvurusunda bulundu ve ürün 2007 yılında şizofreninin akut tedavisi için onay aldı. Daha sonra, Seroquel XR bipolar depresyon ve mani için onaylanarak FDA tarafından onaylanan ilk ilaç oldu. Bipolar bozuklukta hem depresif hem de manik atakların günde bir kez akut tedavisi.

Genel Versiyonlar ve Patent Sona Erme Tarihleri

AstraZeneca’nın özel patentlerinin sona ermesinin ardından, uzatılmış salımlı formülasyon da dahil olmak üzere ketiapinin jenerik versiyonlarının pazara girişi gerçekleşti. Handa Pharmaceuticals’ın 2008 yılında ketiapin fumarat uzatılmış salımlı tabletler için ANDA’sının FDA tarafından kabul edildiğine ilişkin duyurusu, bu ilacı daha erişilebilir ve uygun fiyatlı hale getirmeye yönelik bir adımdı.


İleri Okuma
  1. Correll, C. U., & Carbon, M. (2014). Efficacy of quetiapine across a spectrum of illnesses: Meta-analyses and implications for clinicians. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 47, 163–182.
  2. Haddad, P. M., Sharma, S. G. (2007). Adverse effects of atypical antipsychotics: differential risk and clinical implications. CNS Drugs, 21(11), 911-936.
  3. Gardner, D. M., Murphy, A. L., O’Donnell, H., Centorrino, F., & Baldessarini, R. J. (2010). International consensus study of antipsychotic dosing. The American Journal of Psychiatry, 167(6), 686–693.
  4. Caccia, S. (2000). Biotransformation of Post-Clozapine Antipsychotics: Pharmacological Implications. Clinical Pharmacokinetics, 38(5), 393-414.
  5. Seroquel (Quetiapine Fumarate) [Product Information]. (n.d.). AstraZeneca Pharmaceuticals.
  6. Leucht, S., Cipriani, A., Spineli, L., Mavridis, D., Örey, D., Richter, F., … & Geddes, J.R. (2013). Comparative efficacy and tolerability of 15 antipsychotic drugs in schizophrenia: a multiple-treatments meta-analysis. The Lancet, 382(9896), 951-962.
  7. DeVane, C.L., & Nemeroff, C.B. (2001). Clinical Pharmacokinetics of Quetiapine: An Atypical Antipsychotic. Clinical Pharmacokinetics, 40(7), 509-522.

Coolidge etkisi

Coolidge Etkisi: Cinsel Yorgunluk ve Partner Yeniliğinin Nöroendokrinolojik Mekanizmaları

Coolidge Etkisi, bir bireyin aynı cinsel partnerle ardışık kez çiftleşmesi sonucu ortaya çıkan cinsel yorgunluk halinin, yeni bir partnerin sunulmasıyla birlikte yenilenen cinsel ilgi ve performans artışı olarak tanımlanır (Beach & Jordan, 1956; Wilson et al., 1963). Bu olgu, öncelikle erkek hayvanlarda gözlemlenmiş olup, partner çeşitliliğinin cinsel uyarılma ve davranış üzerindeki güçlü etkisini vurgulamaktadır (Dewsbury, 1981).

Tarihsel ve Kavramsal Arka Plan

Coolidge Etkisi terimi, ilk kez davranışsal endokrinolog Frank A. Beach tarafından ortaya atılmıştır ve adını Amerika Birleşik Devletleri’nin 30. Başkanı Calvin Coolidge ile ilgili popüler bir anekdottan almaktadır (Beach, 1958). Bu anekdotta, Başkan Coolidge ve eşi Grace Coolidge, bir çiftlik ziyaretinde tek bir horozun farklı tavuklarla defalarca çiftleştiğini gözlemlemiş ve bu durum, partner yeniliğinin cinsel performans üzerindeki etkisine esprili bir gönderme olarak kullanılmıştır (Wilson, Kuehn & Beach, 1963).

Davranışsal Endokrinoloji Deneyleri

Coolidge Etkisini açıklamak için yapılan ilk bilimsel çalışmalar Beach ve Jordan tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu deneylerde erkek farelerin, tekrar tekrar aynı dişi ile çiftleştikten sonra cinsel yorgunluk belirtileri gösterdiği, ancak yeni bir dişi fare ile tanıştırıldıklarında tekrar artan cinsel aktivite sergiledikleri bulunmuştur (Beach & Jordan, 1956). Bu deneyler, cinsel motivasyonun partner yeniliğine bağlı olarak modüle edilebileceğini göstermiştir.

Nöroendokrinolojik Mekanizmalar ve Dopaminin Rolü

Coolidge Etkisinin nörolojik temelini açıklamak için yapılan sonraki çalışmalar, dopamin nörotransmitter sistemini odak noktası olarak belirlemiştir. Dopamin, limbik sistemde, özellikle akümbens çekirdeğinde (nucleus accumbens) motivasyon, ödül ve haz duyguları ile ilişkili olarak rol almaktadır (Fiorino, Coury & Phillips, 1997). Yeni partnerlerin tanıtılmasıyla birlikte dopamin düzeylerinin yükselmesi, cinsel davranışın sürdürülmesini ve cinsel motivasyonun yenilenmesini sağlayan kritik bir faktördür (Balfour et al., 2004; Pitchers et al., 2010).

Türler ve Cinsiyetler Arası Yayılım

Coolidge Etkisi, başlangıçta erkek kemirgenlerde tanımlanmış olmasına rağmen, diğer türler ve hatta farklı cinsiyetlerde de benzer şekillerde gözlemlenmiştir. Kahverengi sıçanlar (Rattus norvegicus), hamsterler ve hatta insanlarda benzer fenomenler tanımlanmıştır (Dewsbury, 1981; Lester & Gorzalka, 1988; Hughes et al., 1990). Kadınlarda bu etkinin daha az belirgin olmakla birlikte yine de var olduğu ve özellikle hamsterlarda gözlemlendiği belirtilmiştir (Lisk & Baron, 1982).

İnsanlarda Coolidge Etkisi

İnsan çalışmalarında, pornografik materyallere maruz kalan erkeklerin, özellikle yeni aktörler içeren görüntülerle karşılaştıklarında ejakülat hacmi, sperm kalitesi ve cinsel tepki süresinin iyileştiği gösterilmiştir (Pound, 2002; Joseph et al., 2015). Bu bulgular, Coolidge Etkisinin yalnızca hayvanlarda değil, insan cinsel davranışında da önemli nöropsikolojik ve fizyolojik sonuçları olduğunu ortaya koymaktadır.


Keşif

Coolidge Etkisi’nin tarihî keşfi, 20. yüzyılın ortalarında davranışsal endokrinolojinin yükselişiyle paralel biçimde gelişmiştir. Bu olgunun bilimsel anlamda tanımlanması ve kavramsallaştırılması, özellikle 1950’li yılların ikinci yarısında Frank A. Beach ve öğrencilerinin yürüttüğü deneysel araştırmalarla başlamıştır. Ancak terimin isimlendirilmesi, daha çok bu olgunun popülerleştirilmesine katkı sağlamış olan mizahi bir anekdotla ilişkilendirilmiştir.


1. Kavramsal Çerçevenin Ortaya Çıkışı

Frank A. Beach, 1950’lerde Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de çalışmalarını sürdüren öncü bir davranışsal endokrinologdu. Seks hormonlarının davranış üzerindeki etkilerini araştıran Beach, özellikle erkek hayvanların cinsel davranış örüntüleri üzerine odaklandı. Cinsel davranışın sadece hormonal değil, aynı zamanda çevresel ve psikolojik etkenlerle de şekillendiğini savunuyordu.

1956 yılında Beach ve öğrencisi Lester Jordan, erkek farelerin cinsel davranışını test eden bir dizi deney gerçekleştirdi. Deneylerde, bir erkek farenin belirli sayıda dişi fareyle ardışık olarak çiftleştirilmesi sağlandı. Aynı dişiyle çok sayıda çiftleşmeden sonra erkeğin cinsel ilgisi ve aktivitesi belirgin biçimde azaldı. Ancak ortama yeni bir dişi getirildiğinde erkek, fiziksel olarak tükenmiş olmasına rağmen yeniden cinsel olarak aktif hale geldi. Bu, daha önce gözlenmemiş ve sistematik olarak belgelendirilmemiş bir fenomendi: Partner yeniliği, cinsel davranışı canlandırıyordu.


2. Deneysel Gözlemlerden Bilimsel Hipoteze

Beach ve Jordan bu gözlemleri Quarterly Journal of Experimental Psychology adlı dergide yayımlayarak bilim dünyasına sundular (1956). Bu çalışmayla birlikte, cinsel doyumun yalnızca fiziksel tükenme ile değil, aynı partnerin tekrar eden teşhiriyle sınırlı hale geldiği ve bu sınırlamanın yeni bir partnerin varlığıyla aşılabildiği hipotezi öne sürüldü. Bu durum, geleneksel olarak “cinsel yorgunluk” olarak adlandırılan sürecin yeniden tanımlanmasına neden oldu.


3. “Coolidge Etkisi” Teriminin İsimlendirilmesi

1958 yılında Frank Beach, daha önce deneysel olarak gözlemlediği bu olguyu mizahi bir anekdottan esinlenerek “Coolidge Etkisi” (Coolidge Effect) olarak adlandırdı. Bu isimlendirme, olgunun daha geniş bir bilimsel ve popüler ilgi kazanmasına katkıda bulundu. Anlatıya göre Başkan Calvin Coolidge ve eşi Grace Coolidge, ayrı ayrı gezdikleri bir çiftlikte horozun gün içinde birçok tavukla çiftleştiğini öğrenirler. Grace Coolidge, durumu eşine iletmesini ister; Başkan ise horozun hep aynı tavukla mı çiftleştiğini sorar. Cevap “Hayır, her seferinde farklı bir tavuk” olduğunda Coolidge, eşine de bunu iletmelerini ister. Mizahi ama dikkat çekici bu hikâye, cinsel motivasyonda yenilik unsurunun önemini ironik bir biçimde ifade ettiği için bu davranışsal olguya isim olarak seçilmiştir.


4. Kavramın Genişletilmesi ve Takip Eden Araştırmalar

1963 yılında Beach ve diğer araştırmacılar (Wilson, Kuehn, Beach), bu etkinin farklı türlerde ve farklı bağlamlarda da gözlemlendiğini gösteren yeni deneysel veriler yayımladılar. Bu süreçte, erkek farelerdeki davranış kalıplarının yalnızca hormonal etkilerle değil, görsel ve olfaktör uyaranlarla da şekillendiği anlaşıldı. Böylece partner yeniliği, bir “ödül” gibi işleyen nöroendokrin bir süreç olarak değerlendirilmeye başlandı.

1970’li ve 80’li yıllarda Donald A. Dewsbury gibi davranışsal biyologlar, bu etkiyi “Coolidge Etkisi” adıyla bilimsel literatüre yerleştirdi. Kavramın tanımı genişletilerek; yalnızca erkek hayvanlarla sınırlı olmayabileceği, dişilerde de daha az belirgin formlarda ortaya çıkabileceği ileri sürüldü.


5. Modern Nörobilimsel Yaklaşımlar ve Etkinin Nörokimyasal Temeli

1990’lı yıllardan itibaren bu davranışın nörobiyolojik temellerine odaklanan çalışmalar artmıştır. Dopamin sisteminin ödül, motivasyon ve öğrenmeyle ilişkili olması, Coolidge Etkisi’nin özellikle nucleus accumbens ve ventral tegmental alan gibi bölgelerle ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Böylece 1950’lerdeki davranışsal gözlemler, 1990’lar ve 2000’lerde nörokimyasal düzeyde doğrulanmış oldu.



İleri Okuma
  1. Beach, F. A., & Jordan, L. (1956). Sexual Exhaustion and Recovery in the Male Rat. Quarterly Journal of Experimental Psychology, 8(3), 121-133.
  2. Beach, F. A. (1958). Hormones and Behavior. Harper & Row Publishers, New York.
  3. Wilson, J. R., Kuehn, R. E., & Beach, F. A. (1963). Modifications in the Sexual Behavior of Male Rats Produced by Changing the Stimulus Female. Journal of Comparative and Physiological Psychology, 56(3), 636-644.
  4. Dewsbury, D. A. (1981). Effects of novelty on copulatory behavior: the Coolidge effect and related phenomena. Psychological Bulletin, 89(3), 464-482.
  5. Lisk, R. D., & Baron, G. (1982). Female regulation of mating location and acceptance of new mating partners following mating to sexual satiety: the Coolidge effect demonstrated in the female golden hamster. Behavioral and Neural Biology, 36(4), 416-421.
  6. Lester, G. L., & Gorzalka, B. B. (1988). Effect of novel and familiar mating stimuli on copulatory behavior of sexually experienced male rats. Behavioral and Neural Biology, 49(3), 398-405.
  7. Hughes, A. M., Everitt, B. J., & Herbert, J. (1990). Comparative effects of preoptic area infusions of opioid peptides, lesions, and castration on sexual behaviour in male rats: studies of instrumental behaviour, conditioned place preference and partner preference. Psychopharmacology, 102(2), 243-256.
  8. Fiorino, D. F., Coury, A., & Phillips, A. G. (1997). Dynamic changes in nucleus accumbens dopamine efflux during the Coolidge effect in male rats. Journal of Neuroscience, 17(12), 4849-4855.
  9. Balfour, M. E., Yu, L., & Coolen, L. M. (2004). Sexual behavior and sex-associated environmental cues activate the mesolimbic system in male rats. Neuropsychopharmacology, 29(4), 718-730.
  10. Pitchers, K. K., Balfour, M. E., Lehman, M. N., Richtand, N. M., Yu, L., & Coolen, L. M. (2010). Neuroplasticity in the mesolimbic system induced by natural reward and subsequent reward abstinence. Biological Psychiatry, 67(9), 872-879.
  11. Joseph, P. N., Sharma, R. K., Agarwal, A., & Sikka, S. C. (2015). The effects of pornography on male sexual function and sperm quality. Journal of Sexual Medicine, 12(8), 1830-1841.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak:

  1. Beach, F. A. (1958). Coital behavior in dogs: II. Effects of gonadal hormones. The American Journal of Physiology, 193(1), 161-168.
  2. Dewsbury, D. A. (1981). Effects of novelty on copulatory behavior: The Coolidge effect and related phenomena. Psychological Bulletin, 89(3), 464-482.
  3. Beach, F. A., & Jordan, L. (1956). Sexual Exhaustion and Recovery in the Male Rat. Quarterly Journal of Experimental Psychology, 8(3), 121-133.
  4. Hull, E. M., Muschamp, J. W., & Sato, S. (2004). Dopamine and serotonin: influences on male sexual behavior. Physiology & behavior, 83(2), 291-307.
  5. Pfaus, J. G., Kippin, T. E., & Centeno, S. (2001). Conditioning and sexual behavior: a review. Hormones and behavior, 40(2), 291-321.
  6. Prause, N., & Pfaus, J. (2015). Viewing sexual stimuli associated with greater sexual responsiveness, not erectile dysfunction. Sexual medicine, 3(2), 90-98.

Beynin uyku durumuna nasıl geçtiği keşfedildi

Scientists Have Found The Switch That Sends The Brain To SleepBilim insanları, gün geçtikçe uykunun gizemini çözmeye başlıyor.

Şimdilik, tam uykuya dalış anında beyinde neler olduğu biliniyor. Araştırmacılar, beynin uyku durumuna geçme anındaki fizyolojik değişimlerini izleyen “uyku homeostatı”nı vücuda yerleştirmeye çalışıyor. Nature’da yayınlanan çalışmanın araştırmacılarına göre; uykunun deşifre edilmesi henüz tam anlamıyla gerçekleşmedi fakat en azından uyku tuşunun işleyişi anlaşıldı.

Araştırmacılar, çalışmayı meyve sineğinin beyninde gerçekleştirdiler. Daha önceleri, meyve sineğinin beyninde uyku durumuna geçişi kontrol eden nöron kümesi görüntülenmişti ve dorsal fan-shaped body (dFB) ismi verilmişti. İnsan ve diğer pekçok memelide, bu nöronlar uyanıklık durumunda pasif, uykuya geçiş durumunda ise aktif halde bulunuyorlar.

Araştırmacılar çalışmaya ışık tutması amacıyla, meyve sineklerinde dopamin salımını yapay olarak artırdılar. Bu artırım, sineklerin beyinlerinin dFB nöronları kısmını aktive ederek uykuya dalmalarına neden oldu. Aksi bir çalışma olarak da, dopamin salımı azaltıldığında dFB nöronları pasif hale gelerek, uyku durumundaki sineklerin uyandığı görülmüştür.

Araştırmacılara göre, dFB nöronlarının aktiviteleri, potasyum iyonlarının hücre zarından geçişini düzenleyen potasyum kanalları ile kontrol ediliyor. Sandman kanalları ismi verilen bu kanallar hücre içinde bulunuyor ve potasyum iyonlarının geçişini kontrol ediyor fakat dopamin ortamda arttığında, kanallar zarın dışına hareket ediyor ve potasyum iyonlarının bariyeri geçmesine ve nörünları aktive etmesine neden oluyor.

Araştırma grubundan Miesenböck’e göre, bu çalışma uyku homeostatının nasıl çalıştığına dair sorulara cevap vermekle birlikte henüz homeostatın nasıl ölçüleceği konusunda yeterli bilgi vermiyor.

Kaynak

  • Fizikist
  • http://www.iflscience.com/brain/scientists-have-found-the-switch-that-sends-the-brain-to-sleep/
  • Diogo Pimentel, Jeffrey M. Donlea, Clifford B. Talbot, Seoho M. Song, Alexander J. F. Thurston & Gero Miesenböck Operation of a homeostatic sleep switch Nature (2016) doi:10.1038/nature19055 Received 14 October 2015 Accepted 24 June 2016 Published online 03 August 2016
  • Jeffrey M. Donlea, Diogo Pimentel, Gero Miesenböck Neuronal Machinery of Sleep Homeostasis in Drosophila Neuron Volume 81, Issue 4, p860–872, 19 February 2014 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neuron.2013.12.013
  • Donlea JM, Thimgan MS, Suzuki Y, Gottschalk L, Shaw PJ Inducing sleep by remote control facilitates memory consolidation in Drosophila. Science. 2011 Jun 24;332(6037):1571-6. doi: 10.1126/science.1202249.
  • PDB

Dopamin Nedir ve Bağımlılıklarımızın Sorumlusu Dopamin mi?

Birçok araştırmacı insan beynini, diğer hayvanlardan ayıran en önemli farkların beynimizin nöral dokusunun dış katmanı olan serebral korteksimizin büyüklüğü ve karmaşası olduğu noktasında hem fikir. Dolayısıyla da, evrimin bu şaheserinin mental yaşamımızı eşsizleştirdiğini düşünerek dikkatimizi bu alana odaklama eğilimindeyiz.

Fakat ne var ki; insanlar ve diğer hayvanlar arasındaki neredeyse tamamen aynı olan; örneğin; diğer beyin hücreleriyle iletişim kurmak için dopamin kimyasalını kullanan küçük bir grup beyin hücresi gibi, bazı parçaları gözardı ediyoruz.

Ödüllendirici Bir Deneyim

Dopamin, genellikle beynin “haz kimyasalı” olarak tanımlanır, fakat esasında oldukça fazla sayıda fiziksel ve mental işlemlerde görev alır. Orta beyindeki bir nöron kümesi tarafından diğer nöronlara mesaj taşımada da dopamin kullanılır. Dopamin nöronları sayıca çok azdırlar (beyindeki nöronların yaklaşık %0.0006’sı kadar) ve bütün memelilerde, hatta kaplumbağalar gibi bazı “basit” hayvanlarda da görülür.

1950lerde araştırmacılar, sıçanlar üzerinde yürüttükleri bir çalışmada dopamin nöronlarını ön beyindeki hedeflerine bağlayan bir sinir demetinin uyarımıyla sıçanların zevk aldıklarını gözlemlediler. Bu tarz bir uyarım için sıçanlar, kendi başlarına bırakıldıklarında bir kolu hareket ettirmeyi öğrenebildiler ve bunu günde binlerce kez yapabildiler.

Etik açıdan tamamen sorunlu benzer bir deney ise 1970 yılında insan üzerinde yapıldı. Tıpkı sıçanlardaki gibi, hasta dopamin sinir demetini uyarmak için bir butona basmayı öğrendi ve 3 saatlik bir seans boyunca butona yaklaşık 1500 defa bastı, uyarılma sırasında hastanın aldığı haz  araştırmacılar tarafından rapor edildi.

Bu tarihten itibaren de, yapılan çalışmalar, dopamin sisteminin çok çeşitli haz verici deneyimlerle (örneğin; yemek yemek, seks yapmak, intikam almak, video oyunlarında kazanmak, müzik dinlemek, para kazanmak ve karikatür dergileri okumak gibi) aktive edilebileceğini ortaya koydu. Öte yandan dopamin sistemi aynı zamanda da uyku ilaçları, alkol ve kokain gibi uyuşturucu bağımlıklarına da güçlü bir biçimde cevap veriyor. Bu uyuşturucular, doğal ödüllerin yarattığı etkiden çok daha fazlasını yaratabiliyorlar ve doğal ödüllerden farklı olarak doyumsuzluğa sebep olabiliyor.

Bu gerçeklerin doğrudan izahını şu şekilde yapabiliriz: Dopamin sistemi beyindeki haz yoludur. Bu da; insanlar ve diğer hayvanların neden butona ya da kola basarak dopamin nöronlarını aktive etme istekliliği gösterdiklerini potansiyel olarak açıklayabilir.  Öte yandan bazı uyuşturucuların neden bu kadar bağımlılık oluşturduklarına dair de bir izah geliştirebilir. Uyuşturucuların sebep olduğu güçlü ve uzun süreli aktivasyon bu maddelerin bir “süper ödül” gibi davranmalarına ve daha fazla arzu edilir olmalarına sebep olabilir.

Ancak, motivasyon değişimleri, uyarılma, dikkat, duygu ve öğrenmeyi de içeren birçok mental olay da ödüle yakın bir zamanda meydana gelir. Örneğin, tatlı bir gıda (şeker, dondurma vb.) veren bir otomatın yanından geçişinizi hayal edin. Eğer açsanız, dikkatiniz makineye yönelecektir ve makineye yaklaştıkça daha da uyarılmış bir hale geleceksiniz. Tatlıyı bir kez yediğinizde, haz duyarsınız, açlık hissiniz azalır ve burada beyniniz otomatı bir ödülle ilişkilendirmeyi öğrenir. İşte dopamin sistemi yalnızca tek bir hazdan ziyade birçok sürecin yer aldığı bir sistemdir. Otomata yaklaşmanız, tatlıyı yemeniz, açlık hissinizin azalması ve öğrenmenin gerçekleşmesi hepsi birer dopamin sistemi sürecidir.

İradeye Karşı Dopamin

En önemli dopamin fonksiyonlarından biri de öğrenmedir. Araştırmacılar; ödüle ilişkin beklentilerin gerçeklikle uyuşmadığı anlarda dopamin nöronları aktivasyon değişimi gösteriyor ve öğrenmeye sebep olan bir “ödül tahmin hatası” sinyali veriyor. Örneğin; öngörülmeyen ödüllerle dopamin nöronları aktive oluyor ancak beklenen ödüller gelmediğinde baskılanıyorlar.

Beyindeki dopamin yolu / Credit: Pöppel et al./BioMed Central

Beyindeki dopamin yolu / Credit: Pöppel et al./BioMed Central

Dopamin aktivasyonunun artışını getiren olaylar; ödülle, dopamin azalmasına sebep olan olaylar ise; hayal kırıklığı ile ilişkilendirilir. Eğer çevre değişmiyorsa, yapmanız gereken beyninizin dopamin nöronlarını aktive eden ödül ilişkili eylemlerle uğraşmak ve dopamini baskılayan eylemlerden kaçınmaktır.

Kimyasal Bir Öğretici mi?

Dopamin aktivasyonunun neden olduğu öğrenmeye dair fazlasıyla farkındalık sahibi olmamız pek muhtemel değildir, örneğin; farkında olmadan dopamin aktivasyonu ile ilişkilendirdiğimiz şeylere bağlı hale gelmek gibi. Bu farkındalık eksikliği insanların neden sıklıkla gerçekçi olmayan ya da uyumsuz seçimler yaptığına dair bir açıklama getirebilir.

Peki beyin araştırmaları, bağımlılıkta dopamin etkilerinin üstesinden gelmede kullanılabilir mi? Sinirbilimciler bağımlılıkta dopamin nedenli öğrenmeyi engelleyecek ilaçların bulunabilmesi için iz sürmeye devam ediyorlar. Ancak sınırlı bir başarı elde etmiş durumdalar, çünkü dopaminin, motive ve mutlu hissetme gibi diğer fonksiyonlarını engellemeden yalnızca öğrenme fonksiyonunu engelleyecek bir ilacı üretebilmek oldukça zor bir iş.

Bağımlılığın ardındaki bütün hikaye dopamin nedenli öğrenme değildir, fakat bu durum; bağımlılığın, insanın kendi muhakemesiyle üstesinden gelebileceği bir şey olup olmadığını göz önünde bulundurmamız gerektiğini ortaya koyuyor. Aynı şey, iradenin başarısız kaldığı –örneğin; aşırı yemek yemek gibi– diğer gündelik eylemler için de uygulanabilir.

Evrimin yarattığı serebral korteksimizin eşsizliği bu eylemlerde kontrolü ele alabilir, fakat birincil dopamin sistemimiz buna öğretmenlik yapabilir.


Kaynaklar:

  • Bilimfili,
  • Flemin, S. “What Does Dopamine Actually Do?” Psychology Today. https://www.psychologytoday.com/blog/the-hidden-mind/201212/what-does-dopamine-actually-do (Accessed on 2016, July 21)
  • Fehlhaber, K. “The Reward Pathway Reinforces Behavior.” Knowing Neurons. http://knowingneurons.com/2012/10/31/the-reward-pathway-reinforces-behavior/ (Accessed on 2016, July 21)
  • Bowman, E. (University of St Andrews) “Explainer: what is dopamine – and is it to blame for our addictions?” TheConversation. https://theconversation.com/explainer-what-is-dopamine-and-is-it-to-blame-for-our-addictions-51268 (Accessed on 2016, July 21)
  • Wolfram Schultz, Peter Dayan, P. Read Montague A Neural Substrate of Prediction and Reward SCIENCE z VOL. 275 z 14 MARCH 1997

Beyindeki Duygusal Karar Verme Mekanizması

Beyindeki Duygusal Karar Verme Mekanizması

Diyelim ki, daha çok paraya ihtiyaç duyduğunuzu düşünüyorsunuz veya özel bir durumdan dolayı bu paraya gerçekten ihtiyacınız var. Bunun gerçekleşmesi için deneyebileceğiniz yasal yollardan birisi de yüksek maaşlı bir işe girmek ancak bu hipotetik işte gece geç saatlere kadar veya hafta sonları da dahil çalışmanız isteniyor. Benzer şekilde bir hedef hem istenilen hem de uyumsuz olduğu zaman, psikolojik bir ikilem olan yaklaşma-uzaklaşma çatışması yaşarız. Bu çatışma sırasında beynimiz; tam da bu iş için özelleşmiş bir devreyi harekete geçirerek zor ve duygusal olan bir takım kararları almamızı sağlar. İşte bu sinirsel devre de ‘striozom’ denen yapılarda başlayıp, bu yapılarda son buluyor.

Peki striozomlar nedir? Bu sinir hücresi kümeleri, striatum denen ve ödül gibi motivasyonlar ile davranışlarımız arasındaki koordinasyonu ayarlaması ile bilinen büyük bir beyin bölgesi boyunca dağılmış olan küçük fonksiyonel kısımlardır. Ancak striozomlar nispeten küçük ve beynin üst kabuk kısmının çok altında olan bölgeler olduğu için, araştırmacılar bu bölgeyi fMRI ile görüntüleme noktasında zorluk yaşıyordu.

MIT’deki McGovern Beyin Araştırma Enstitüsü araştırmacıları, daha önceki yıllarda gerçekleştirdikleri çalışmalarla beynin ön lobunun kabuğu olan prefrontal korteks bölgesinden sinir hücrelerinin striozomlara bağlandığını göstermişti. Ventromedial prefrontal korteks kısmının da örneğin; değer tayini, duygusal kararlar ve oto-kontrol karar mekanizmalarında etkili bir bölge olduğu biliniyor. Bu bağlantı striozomların da duygusal kararlar alınırken aktifleştiğine işaret ediyordu. Dolayısıyla bu hipotez maymunlar üzerinde yapılan deneylerle test edildi ve yaklaşma-uzaklaşma çatışması sırasında, insanlarda striozomları hedefleyen bölgeye tekabül eden medial prefrontal bölgelerinin seçici biçimde aktifleştiği gözlemlendi.

Duygusal Beyni Keşfetmek

MIT araştırmacıları, sıçanları beş farklı davranış deneyine tabi tutarak beyin bölgelerini daha detaylı olarak tespit etmeye girişti. Bu davranışsal görevlerden dördünde sıçanların görece basit kararlar vermeleri beklenirken, bir tanesinde araştırmacılar daha karmaşık bir yaklaşma-uzaklaşma çatışması senaryosunu denedi. Bu labirent deneyinde sıçanların iki seçenek arasında seçim yapması gerekiyordu: sevdikleri yoğun çikolata ve sevmedikleri parlak ışık mı; yoksa daha az yoğun çikolata ile rahatsız edici olmayan mat ışık mı?

2014 ve 2015 yılı içinde gerçekleştirilen bu deneyler üzerinden yapılan gözlemler ve veri analizleri araştırmacıları bu beş teste yeni bir boyut eklemeye itti. Bazı labirent denemeleri sırasında direkt olarak sıçanların kortikal hücrelerine parlak ışık verilerek, striozomlarının açık ve kapalı konumları arasında değişiklik yapılması sağlandı. Optogenetik olarak bilinen son yılların en gözde ve kesin sonuçlar üretilmesini sağlayan araştırma yöntemi ve alanı, böylelikle duyusal karar verme mekanizması için de başarı ile uygulanmış oldu.

Bu parametrenin eklenmesi ile tekrarlanan deneyler, ilk dört basit testte striozomların açık veya kapalı olmasının karar verme mekanizmasına etkili olmadığını ancak yaklaşma-uzaklaşma çatışmasının bulunduğu beşinci testte striozomların önemli rol oynadığı tespit edildi.

Elde edilen sonuçlar bir araya getirildiğinde striozomların, beyin kabuğundan (korteks) gelen duygusal ve duyusal bilgileri absorbe ederek bu bilgileri karar oluşturulmasında kullanan bölgecikler olduğu kanısına varıldı.
Aynı sinirsel devrenin ‘substantia nigra’ adındaki dopamin-içeren hücreleri barındıran bir orta beyin bölgesini de içerdiği düşünülüyordu. Araştırmacıların öne sürdüğü üzre; striozom tarafından tetiklendiğinde substantia nigra hücreleri, dopamin salgısı yolu ile karar-verme davranışları veya tutumları üzerinde uzun vadeli etkiler üretebiliyor.


Kaynaklar :

  • Bilimfili,
  • Susan Scutti, Decision-Making Process: Optogenetics Uncover Brain Network Involved In Emotional Choices, www.medicaldaily.com/decision-making-process-optogenetics-uncover-brain-network-involved-emotional-choices-335396

Alexander Friedman, Daigo Homma, Leif G. Gibb, Ken-ichi Amemori, Samuel J. Rubin, Adam S. Hood, Michael H. Riad, Ann M. Graybiel,, A Corticostriatal Path Targeting Striosomes Controls Decision-Making under Conflict, www.cell.com/cell/abstract/S0092-8674%2815%2900505-X, DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cell.2015.04.049

Medical Daily Web Sitesi, Susan Scutti, How Memory Influences Decision-Making: We Are Biased Toward Remembered Food Options, www.medicaldaily.com/how-memory-influences-decision-making-we-are-biased-toward-remembered-food-options-334506

ÇİKOLATA – NOBEL EĞRİSİ – STOCKHOLM’E GİDEN YOL

Vurucu ve ilgi çekici başlığımı attıktan sonra, yanımda bulunan çikolatamdan bir parça alıp ağzıma atıyorum ve mutlu mutlu sırıtarak acaba bunun gibi kaç kilo daha yersem günün birinde bana Nobel Ödülü verirler ve ben de Stockholm’ü görme fırsatı elde ederim diye düşünüyorum. Sonra başlığı tekrar okuyorum ve birbirinden bu kadar ilgisiz gibi gözüken iki şeyin nasıl bir araya geldiğini hatırlamaya çalışıyorum. Nobel Ödülü kazanmak ile çikolata yemek arasında nasıl bir ilişki olabilir? Yıllardır mide ve kilo sorunları yaşayan beni bugün tekrardan çikolataya başlatan bir çalışma, o çalışmanın getirdikleri ve ona karşı öne sürülen tezler ile birlikte, hem öne sürdüğü fikir hem de bilimsel yönteme/verilere tekrardan kısaca bir göz atmak anlamında oldukça faydalı olabileceğine inanmam, yazının geri kalanını Dr. Franz Messerli’nin New England Journal of Medicine’da 2012 yılında yayınlanan çalışmasına[1] adamama sebep oluyor.

Dr. Messerli, ABD’de bulunan St Luke’s-Roosevelt Hastanesi’nde ve Columbia Üniversitesi’nde çalışan bir tıp doktoru. 10 Eylül 2012 tarihinde dünyanın en önde gelen tıp dergilerinden olan New England Journal of Medicine’da, ülke başına düşen Nobel Ödülü sahibi biliminsanı sayısı ile ülkede kişi başına tüketilen çikolata arasında doğrusal bir ilişki olduğunu gösteren makalesi yayınlandı. Oldukça sarsıcı! Ülkemiz dışındaki popüler haber sitelerinde büyük bir ilgiyle karşılanması ancak aynı alanda çalışan bilim insanlarınca da oldukça kuşkucu bir şekilde yaklaşılması çalışmanın sarsıcılığını gösteriyor, en azından popüler anlamda.

Makalenin detaylarına geçmeden, öncelikle şu soruya cevap vereyim; neden çikolata? Nasıl bir zihnin ürünü durup dururken çikolata ile Nobel Ödülü sayısını karşılaştırmak ister? Eğer çikolataya biraz daha yakından bakarsak, sorunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Kısaca Çikolata


Çikolata yaklaşık olarak 3000 yıldır insanlık tarafından biliniyor ve tüketiliyor. Daha çok Mayalar ve Aztekler tarafından tüketilirken, Avrupa’lı keşiflerin bu iki ulusu tüketmesinin ardından Avrupa’ya geçiyor ve zaman içerisinde şu anda yediğimiz bol kalorili besine dönüşüyor. Benim burada verdiğimden çok daha detaylı ve eğlenceli bilgiye Kerem Kaynar’ın Çikolata: Tanrıların Yiyeceği isimli makalesinden ulaşabilirsiniz.

Flavonoidce zengin tanrıların yiyeceği (c) WikiCommons

Flavonoidce zengin tanrıların yiyeceği (c) WikiCommons

Ben çikolatanın konumuza ilgisine geleyim. İçerdiği kakao sayesinde pek çok farklı kimyasala ev sahipliği yapıyor bizim kalori depomuz. Dopaminden kafeine, serotoninden theobromine, sonu “-in” ile biten pek çok kimyasal ürün (genel olarak amin içeren bileşikler) çikolatanın içinde bulunuyor[2]. Meraklısına bahsedeyim; dopamin sinirsel iletimde rol alan bir hormondur ki fazlası şizofreniye yol açar, kafein ise zaten hepimizin yakından bildiği bizi uyanık tutan merkezi sinir sistemi uyarıcısıdır. Geri kalan ikisinden serotonin eksikliğinde depresyona yol açan, mutluluk duygusuyla ilişkilendirdiğimiz bir sinirsel iletken iken theobromin ise mutluluk hormonu olarak da adlandırılan endorfinin salgılanmasında rol oynayan, yapısı kafeine benzeyen bir kimyasal. Ama bunlardan hiçbirisi Nobel kazanmamızı, daha doğrusu yüksek bilişsel aktivite göstermemizde doğrudan etkili değildir. Öte yandan, kakaoda bulunan flavonoid adı verilen kimyasallar bilişsel aktivite ile daha yakından ilgililer.

Flavonoidler ve Çikolata

Flavonoidler bitkilerin ikincil metabolik ürünleridir. Türkçe söylersek, bitkilerin yaşamlarını devam ettirmelerinde birincil öneme sahip olmayan ancak bitkisel işlevlerin bir kısmının sağlanmasına yarayan ürünlerin arasında flavonoidler de bulunuyor. Bitkilerin sarı, kırmızı ve mavi renkler almasına yardımcı olmaları, yüksek enerjili morötesi ışının filtrelenmesinde rol almaları ve bitkilerin azot bağlama işleminde görev almaları flavonoidlerin görev tanımını büyük ölçüde kapsıyor. Bizim için önemli olan şey ise, flavonoidlerin şimdiye kadar antiallerjik, ateş düşürücü ve antioksidant özelliklerinin olabileceğinin, en azından deneysel ortamda gösterilmiş olması. Yani, flavonoidler bizim için oldukça yararlı ürünler olabilirler (önemle vurgulamak isterim ki flavonoidlerin henüz geniş çaplı insan deneyleri yapılmamıştır, FDA tarafından henüz onaylanmış bir flavonoid ilaç yoktur [3]). Dahası, kanser karşıtı etkilerinin de olduğu söylenmektedir ama henüz tam olarak doğrulanmamıştır[4]. Bütün bunlar göz önüne alındığında flavonoidlerin önümüzdeki yıllarda önemli bir araştırma konusu olabileceği fikrine kapılmadan edemiyor insan.

Bilişsel aktivite demişken, flavonoidlerin, kesin olmamakla beraber, insanlarda bunamayı geciktirdiği ve yaşlılıkla gelen bilişsel aktivitelerde gerilemeyi yavaşlattığı yönünde bulgular olduğunu söylemeden edemeyeceğim[5-9]. Zaten bu bulgular da Messerli’nin bu yazıda bahsi geçen çalışmasının temel itkisini oluşturuyor.

Nobel ile Çikolatayı İlişkilendirmek

Messerli, şöyle bir düşünce yolu izliyor; madem flavonoidlerin bilişsel aktiviteyi arttırdığı düşünülüyor, o zaman acaba ülkede tüketilen çikolata miktarı ile ülkenin bilişsel aktivitesi arasında bir bağlantı var mıdır? Tüketilen çikolata miktarını bulmak kolay, bunun için şirketlerin verilerine veya veritabanlarına ulaşmak yeterli. Ancak bir toplumun, ya da daha önemlisi bir bireyin bilişsel aktivitesini nasıl tanımlarsınız, bunu nasıl ölçersiniz? Messerli bunu ölçmek için, verisine oldukça rahat bir şekilde ulaşılabilinen ve bilim dünyasının açık ara en prestijli ödülü olan Nobel Ödülü’nü seçiyor. Ardından, ülkedeki kişi başına düşen Nobel Ödülü sayısı ile tüketilen çikolata miktarını karşılaştırıyor. Elde ettiği sonuçlar, her iki değişken arasında doğrusal bir ilişki, bir bağlaşıklık (korelasyon) gösteriyor. Listenin en başında İsviçre geliyor, onu İsveç izliyor, ki bu ülkeler de çikolatanın en çok tüketildiği ülkeler aynı zamanda. ABD’de kişi başına tüketilen çikolata miktari 5 kg. iken, bu İsviçre’de 11.5 kg’a çıkıyor. Sonuçlara göre ABD bu sayede 12 kişi çıkarabilmiş, İsviçre ise 32. Elbette belirtmem lazım, Nobel kazanan vatandaş sıralamasında ABD 350 ile açık ara önde; İsviçreliler’in sayısı ise 26 [10]. Unutmadan, ABD’nin yaklaşık olarak 320 milyon nüfusu varken İsviçre’ninki 8 milyon civarında. Böyle muazzam bir uçurum da gözardı edilmemeli.

Çikolata Tüketimi ile Nobel Ödüllü bilim insanlarının ilişkisini gösteren orijinal grafik

Çikolata Tüketimi ile Nobel Ödüllü bilim insanlarının ilişkisini gösteren orijinal grafik

Bağlaşıklık İncelemesi Bize Ne Söyler, Ne Söylemez

İşte bu noktada, bir saniye durup düşünmemiz gerekiyor; bir takım veriyi işlediniz ve onları bağlaşıklık incelemesine tabii tutarak bir dizi sonuç elde ettiniz. Öncelikle şunu sormalıyız; bağlaşıklık analizi bize ne söyler? Messerli’nin bulduğu sonuçlar, aslında bize doğrudan doğruya Nobel almanın yolunun çikolata tüketiminden geçtiğini söylemez; tek bilebildiğimiz şey Nobel sayısı ile çikolata yemenin arasında bir ilişki olduğu. Bu ilişki, nedensellik göstermez, yani çikolata yediğiniz için Nobel alma şansınız artmaz ya da tam tersi doğru olmak zorunda değil. Bir başka bakış açısı ise, bu iki değişkenin arasında doğrudan bir nedensellik olmasa bile, ikisinin ortak bir nedeni olabilir. Dahası, bu değişkenlerin arasındaki ilişki tamamen tesadüf de olabilir. Önemli olan, bu seçeneklerden hangisinin doğru olduğuna karar verebilmekte.

Birkaç örnek vereyim. Yeldeğirmenlerinin dönme hızı ile rüzgarın şiddetini karşılaştıracak olursak, daha şiddetli rüzgarda dönme hızının daha yüksek olduğunu buluruz. Fakat bağlaşıklık analizi uyguladıysak eğer, tek bilebileceğimiz şey şiddetli rüzgar ile daha hızlı dönme arasında bir ilişki olduğu. Misal, şunu söyleyemeyiz; yeldeğirmenlerini döndüren şey rüzgardır, bu yüzden şiddetli rüzgar yüksek dönme hızının sebebidir. Çünkü bağlaşıklık analizi, aynı olguya farklı bir açıdan bakarak şiddetli rüzgarın sebebinin hızlı dönen yeldeğirmenleri olduğunu söylememize izin verir. Kısacası, nedensellik (sebep-sonuç) ilişkisini bağlaşıklık analizi ile yakalayamayız.

Daha uçuk bir örnek vereyim. Hayatımın ilk on beş yılı boyunca boyumu ölçtüm diyelim. Bu veriyi İstanbul Boğazı’ndan her yıl geçen gemi sayısıyla karşılaştırdığım zaman da doğrusal bir ilişki elde edeceğim; çünkü benim boyum ilk on beş sene boyunca her yıl uzadı, aynı zamanda da boğazdan geçen gemilerin sayısı da her yıl arttı. Ama sorarsanız benim boyumun uzamasının nedeni boğazdan geçen gemiler mi yoksa boğazdan geçen gemiler benim boyum uzadığı için mi artıyor diye, vereceğim cevap “hiçbiri” olacak, çünkü arada hiçbir bağlantı yok. Bu ilişki tamamen tesadüf eseri oluşmuş durumda.

Nobel Fizik Ödülü kazananlar

Einstein ne kadar çikolata yemiştir acaba çığır açan çalışmalarını yaparken?

İşte tam da bu saydığım sebeplerden dolayı Messerli’nin çalışması pek çok eleştiri aldı. Bunlardan bazısı çıkarımın yetersiz olduğu ve altında başka sebeplerin yattığını söyledi, bazısı doğrudan verilerin güvenilirliğini sorguladı. İlk eleştiriye biraz daha yakından bakalım.

Eleştiriler ve Karşı Görüşler

Yayınlanan bir başka çalışma, Messerli’nin incelemesini farklı iki veri üzerinden yürüttü. Burada, kişi başına düşen milli gelir ile kişi başına düşen çikolata tüketimi karşılaştırıldı. Sonuç? Messerli’nin gördüğü eğilimin aynısı burada da ortaya çıktı. Bu demek oluyor ki, kişi başına düşen milli gelir ile Nobel kazanan bilimadamı sayısı arasında da doğrusal bir ilişki var. Çalışmayı gerçekleştiren yazarların bahsettiği gibi, güçlü ekonomiye sahip ülkelerden bilime daha büyük katkılar geliyor ve bu sebeple de Nobel Ödülü daha çok gelişmiş ülkelerden çıkıyor. Eldeki verileri düşününce bana biraz daha elle tutulur bir açıklama gibi geldi. Zaten, Messerli’nin kendisi de çalışmasının sonuçlarından haberdar olduğu için kendisini doğrulayacak veya yanlışlayacak deneylerin yapılması gerektiğini söylüyor.

Bir başka bilimadamı grubu ise, Messerli’nin çalışmasına verilerin yetersizliği ve güvenilir olmaması açısından yaklaşıyor. Elimizde 1900’den beri Nobel kazananların tam listesi bulunsa da, Messerli’nin çikolata tüketimine dair verileri en erken 2002 yılından başlıyor. Yani, 2002’den daha önce tüketilen çikolata miktarına dair bir bilgi çalışmada yer almıyor. Haliyle, 1905 yılında Almanya’da ortalama tüketilen çikolata miktarını bilmiyoruz ve bu çalışmanın geriye dönük güvenilirliğini sorgulatır hale getiriyor.

Getirilen bir başka eleştiri ise, toplumun genel eğilimlerinin Nobel kazanan bireylerin hareketleriyle uyuşma zorunluluğunun olmaması yönündeydi. Türkiye olarak aşırı miktarda sigara tüketiyor olabiliriz, ama bizim bilim insanlarımız sigara içmiyor olabilir. Benzer şekilde, Nobel kazanmış İsviçreli bilim insanları da Milka’dan pek hoşlaşmıyor olabilirler. Bu savı test etmek için yapılan bir çalışmanın sonuçları ise geçtiğimiz aylarda yayınlandı[11].

Son yayınlanan çalışmanın sahibi bilim insanları, doğrudan Nobel Ödülü kazananlara bir anket uygulamayı seçtiler. Nobel Ödülü’ne sahip yaklaşık 30 tane bilimadamı üzerinde (elbette ayrı bir kontrol grubu da var) yürüttükleri çalışma sonucunda yaklaşık %41’lik bir kısmın Nobel Ödülü kazandığı çalışmayı gerçekleştirdiği yıllarda toplumun aynı yaşta bireylerinin tükettiği ortalama değerinin iki katı veya daha fazla çikolata tükettiğini bulurken %23’ünün ise çok daha az tükettiği sonucuna ulaştı. Dahası, Nobelli bilimadamlarının sadece %32’sinin toplumun genelinden daha fazla çikolata yediği ortaya çıktı. Bu sayı, daha az tüketenler için %14 civarında. Kısacası, bu çalışma da Messerli’nin tezini kesin bir şekilde doğrular nitelikte değil.

Gelecek ve Sonuç- Güncel Çalışmaların Ötesi

Gelecekte neler yapılabilir? Bu noktada belki de en önemli soru bu. Flavonoidlerin insan vücüduna etkisi daha ciddi ve geniş bir şekilde araştırılmaya devam edilecek, şu anda böyle çalışmalar halihazırda destekleniyor. Aynı zamanda bilişsel aktivitelerin nicelendirilmesi ve eldeki çikolata tüketiminin Nobel kazanan bireylere göre dağılımının daha detaylı ve kesin bilgilerin ortaya çıkması da bu çalışmaların geleceği açısından önemli.

O zaman şu şekilde toplayayım; çikolatada bulunan flavonoidlerin insanlarda bilişsel aktiviteyi arttırdığı yönünde bulgular var. Bunu farklı bir şekilde test etmek isteyen Messerli ülkedeki birey başına düşen çikolata tüketimi ile Nobel kazanan biliminsanı sayısında doğrusal bir ilişki olduğunu buluyor fakat elimizdeki güncel veri bu savın nedenselliğini doğrulamak konusunda yeterli değil. Kısacası, her istatistiksel veri ve ilişki bizi nedensellik ilişkisine (ki bilimin en temel amaçlarından bir tanesine) yöneltmek zorunda değil. Bu yüzden siz siz olun, çikolata tüketimini abartmayın (yarattığı kilo problemi pek çok iyi özelliğini gizleyebilir) ve size sonuç olarak sunulan matematiksel ilişkilerin doğruluğuna güvenmeden gerçekte ne anlama gelebileceklerini bir kez daha düşünün.


Notlar ve Kaynakça

 

  1. AçıkBilim
  2. Messerli, F.H. Chocolate Consumption, Cognitive Function, and Nobel Laureates. New England Journal of Medicine 367;16 18.9.2012
  3. Wikipedia Health Effects of Choclolate  4 Ocak 2014’te tarihinde kontrol edildi.
  4. Wikipedia Flavonoid 4 Ocak 2014’te tarihinde kontrol edildi.
  5. Romagnolo D. F., Selmin, O. İ.,Flavonoids and Cancer Prevention:A Review of the Evidence Journal of Nutrition in Gerontology and Geriatrics, 31:206–238, 2012
  6. Nurk E, Refsum H, Drevon CA, et al. Intake of flavonoid-rich wine, tea, and chocolate by elderly men and women is associated with better cognitive test performance. J Nutr 2009;139:120-7.
  7. Desideri G, Kwik-Uribe C, Grassi D, et al. Benefits in cognitive function, blood pressure, and insulin resistance through cocoa flavanol consumption in elderly subjects with mild cognitive impairment: the Cocoa, Cognition, and Aging (CoCoA) Study. Hypertension 2012;60:794-801.
  8. Corti R, Flammer AJ, Hollenberg NK, Lüscher TF. Cocoa and cardiovascular health. Circulation 2009;119:1433-41.
  9. Sorond FA, Lipsitz LA, Hollenberg NK, Fisher ND. Cerebral blood flow response to flavanol-rich cocoa in healthy elderly humans. Neuropsychiatr Dis Treat 2008;4:433-40.
  10. Bisson J. F. ve diğerleri. Effects of long-term administration of a cocoa poly-phenolic extract (Acticoa powder) on cognitive performances in aged rats. Br J Nutr 2008;100:94-101.
  11. Wikipedia Nobel Laureates by Country 4 Ocak 2014’te tarihinde kontrol edildi.
  12. Nobel-Choclolate-Nature 2013.06.30 PDF

Seksin Beyninizde Meydana Getirdiği 8 Değişiklik

Seksin beyninizi nasıl etkilediğine dair kavrayışınızın gelişmesi cinsel hayatınızın sağlıklı bir şekilde sürmesine yardımcı olur. Bu durum aynı zamanda da sağlığınızın diğer kısımlarına dair size bilgi verir. Bilim insanları, seksin sırlarını keşfetmeye devam ederken, seks alanındaki araştırmalar da sürekli olarak gelişiyor. İşte bugüne kadar bilimsel araştırmalar sayesinde seks anındaki beynimize dair bildiklerimiz.

1) Seks Uyuşturucu Gibidir 

Cinsel birleşme iyi hissetmemize sebep olur. İşte seksi sevmemizin ve arzulamamızın sebebi de budur. Cinsel birleşmeden aldığımız zevk; büyük oranda beynimizin ödül merkezini aktifleştiren bir nörotransmitter olan dopamin salgılanmasından kaynaklıdır. Dopamin, aynı zamanda da uyuşturucu bağımlısı insanlarda oldukça yüksek seviyelerdedir.UCLA David Geffen School of Medicine’dan psikiyatri doçenti Timothy Fong; uyuşturucu almak ile seks yapmanın elbette ki aynı hisleri oluşturmadığını ancak her ikisinin de aynı beyin bölgelerini uyardığını söylüyor. Öte yandan, kafein, nikotin ve çikolata da beynin ödül merkezlerini uyarır.

2) Seks Antidepresan Etkisi Gösterir

University of Albany ‘de 2002 yılında yapılan ve 300 kadın üzerine yoğunlaşılan çalışmada; seks anında kondomkullanmayan kadınların kondom kullanan kadınlara kıyasla daha az depresif belirtilere sahip oldukları bulgusuna ulaşıldı. Araştırmacılar bu durumun menide bulunan ve seks sonrası vücut tarafından absorbe edilen östrojen veprostaglandin gibi çeşitli bileşenlerin antidepresan özellikte olmasından kaynaklandığını düşünüyorlar. Ekip; ciddi ilişki içerisinde olma ya da oral kontraseptif kullanımı gibi diğer şeylerin de hem duygu durumu hem de kondom kullanımını etkileyebileceğini doğruladılar. Ciddi ilişki içerisindeki insanlar için bu durum iyi haber olsa da, ciddi düşünmeyenlerin kondom kullanımını ihmal etmemeleri gerekiyor.

3) Seks Bazen Yatıştırıcı Olabilir

İyi hissettiren bu kimyasallar, cinsel birleşme anında patlama gösteriyor olabilir fakat, peki ya sonrasında? Araştırmacılara göre; seks sonrası hüzün (postkoital disfori) diye bir şey var. Bir çalışmaya katılan kadınların üçte biri; seks sonrası herhangi bir anda üzüntü deneyimlediklerini bildiriyorlar. Pişmanlık ya da zorlanmış (kendi kendini) olma hissi bu hüznün bir sebebi olabilir, ancak araştırmacılar bu durumun tam olarak neden ortaya çıktığını henüz açıklayamıyorlar.

4) Seks Ağrıyı Uzaklaştırıyor

Araştırmalara göre; cinsel birleşme ağrı semptomlarını uzaklaştırabilir. 2013 yılında Almanya’da yürütülen birçalışmada; migreni olan katılımcıların %60’ı ve küme tipi baş ağrısına (histamin baş ağrısı) sahip katılımcıların %30’u seks anında baş ağrısından kısmen ya da tamamen kurtulduklarını belirtiyorlar. Yapılan diğer çalışmalar ise;G noktası uyarılan kadınların ağrı eşiklerinin yükseldiğini ortaya koyuyor. Rutgers University’den profesör Beverly Whipple; bu durumun kadınları ağrıyı hissetmeleri için daha fazla uyarana ihtiyaç duyma noktasına çıkardığını söylüyor. Öte yandan araştırmacılar anne ve bebek arasındaki bağ olarak isimlendirilen oksitosin hormonunun da ağrıyı uzaklaştırmaya yardımcı olduğunu ileri sürüyorlar.

5) Seks Hafızanızı Temizleyebilir

Her yıl, her 100.000 insandan 7’si, anlık fakat geçici hafıza kaybı olan “küresel geçici amnezi” deneyimliyor. Bu durum; duygusal stres, ağrı, küçük çaplı kafa sarsıntıları ve sıcak ya da soğuk suya birden atlama gibi durumlarla ortaya çıkabildiği gibi coşkulu bir seks sonucunda da ortaya çıkabiliyor. Ortaya çıkan unutkanlık durumu birkaç dakika ya da birkaç saat boyunca sürebilir. Bu süre zarfında, kişi yeni hafızalar oluşturamaz ya da henüz gerçekleşmiş olayları hatırlayamaz. Ve işin güzel yanı ise; bu durum uzun vadeli etkilere sahip değil.

6) Seks Hafızanızı Güçlendirebilir

2010 yılında yapılan bir araştırmada, “kronik” olarak çiftleşen (günde bir kez 14 gün boyunca) farelerle, yalnızca tek seferlik çiftleşme yapmasına olanak sunulan fareler kıyaslandığında, “kronik” olarak çiftleşen farelerin; beynin hafıza ile ilişkili bölgesi olan hipokampuslerinde daha fazla nöron geliştirdikleri gözlemlendi. Bulgular farelerde yapılan ikinci bir çalışma ile de desteklendi. Ancak düzenli seksin insanlarda da aynı etkiyi oluşturup oluşturmadığı durumuna henüz bakılmış değil.

7) Seks Sakinleştiriyor

Düzenli seksin farelerde beyni güçlendirdiğinin ortaya koyulduğu aynı çalışmada farelerin aynı zamanda da daha az stresli oldukları gözlemlendi. Bu durum insanlar için de geçerli. Yapılan bir araştırmada; henüz yeni cinsel ilişki deneyimlemiş insanların cinsel ilişki deneyimlememiş insalara kıyasla stresli durumlara –örneğin; insanların önünde konuşma gibi– tepki oluşturmada daha iyi oldukları sonucuna ulaşıldı.  Peki seks stresi nasıl azaltıyor?Bu örnekte; kan basıncını düşürerek.

8) Seks Uykunuzu Getirir

Seksin kadınlara kıyasla erkeklerin uykusunu getirmesi daha yaygındır. Ve bilim insanları bu durumun sebebini şöyle açıklıyorlar: Beynin prefrontal korteks isimli bölgesi, boşalmanın ardından giderek yavaşlayan bir aktivite gösteriyor. Bu durum da oksitosin ve serotonin salınımıyla birlikte; “kıçını döndü ve yattı” sendromuna sebep olabilir.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. 8 Ways Sex Affects Your Brain. http://www.health.com/health/gallery/0,,20894914,00.html
  3. Gallup GG Jr, Burch RL, Platek SM. Does semen have antidepressant properties? Arch Sex Behav. 2002 Jun;31(3):289-93. PMID: 12049024
  4. Brian S. Bird, Robert D. Schweitzer & Donald S. Strassberg The Prevalence and Correlates of Postcoital Dysphoria in Women International Journal of Sexual Health Volume 23, Issue 1, 2011 pages 14-25 DOI:10.1080/19317611.2010.509689
  5. Wang YL, Yuan Y, Yang J, Wang CH, Pan YJ, Lu L, Wu YQ, Wang DX, Lv LX, Li RR, Xue L, Wang XH, Bi JW, Liu XF, Qian YN, Deng ZK, Zhang ZJ, Zhai XH, Zhou XJ, Wang GL, Zhai JX, Liu WY. The interaction between the oxytocin and pain modulation in headache patients. Neuropeptides. 2013 Apr;47(2):93-7. doi: 10.1016/j.npep.2012.12.003. Epub 2013 Jan 30.
  6. D Owen, B Paranandi, R Sivakumar, and M Seevaratnam Classical diseases revisited: transient global amnesia Postgrad Med J. 2007 Apr; 83(978): 236–239. doi: 10.1136/pgmj.2006.052472
  7. Maloy K, Davis JE. “Forgettable” sex: a case of transient global amnesia presenting to the emergency department. J Emerg Med. 2011 Sep;41(3):257-60. doi: 10.1016/j.jemermed.2008.02.048. Epub 2008 Oct 1.
  8. Benedetta Leuner , Erica R. Glasper , Elizabeth Gould Sexual Experience Promotes Adult Neurogenesis in the Hippocampus Despite an Initial Elevation in Stress Hormones Plos ONE  Published: July 14, 2010DOI: 10.1371/journal.pone.0011597
  9. Brody S. Blood pressure reactivity to stress is better for people who recently had penile-vaginal intercourse than for people who had other or no sexual activity. Biol Psychol. 2006 Feb;71(2):214-22. Epub 2005 Jun 14. PMID: 15961213
  10. Serge Stoléru, Véronique Fonteillea, Christel Cornélis, Christian Joyal , Virginie Moulier Functional neuroimaging studies of sexual arousal and orgasm in healthy men and women: A review and meta-analysis Neuroscience & Biobehavioral Reviews Volume 36, Issue 6, July 2012, Pages 1481–1509 doi:10.1016/j.neubiorev.2012.03.006

En Çok Bağımlılık Yapan 5 Uyuşturucu Madde

En çok bağımlılık yapan uyuşturucu maddeler nelerdir?

Soru oldukça basit görünebilir fakat cevap kime sorduğunuza göre değişiyor. Yapılan farklı araştırmaların ve sokaktaki insanların farklı bakış açılarıyla değerlendirdiğimizde; bir maddenin bağımlılık yapıcılık sırasında üst sıralara taşınması için verdiği zararların, beyindeki dopamin sistemi üzerinde olan etkilerinin, insanlara verdiği keyfin, yarattığı etkinin ne kadar sürede geçtiğinin ve maddenin ne kadar kolay bağımlılık yaptığının önemi var. Tabii ki başka etkenler de bağımlılık değerlendirmesi yaparken dikkate alınmalıdır.

Bazı bilim insanlarına göre de: ‘’bağımlılık yapmayacak uyuşturucu madde yoktur’’

Bu yazıda da, David Nutt ve çalışma arkadaşlarının konuda uzman bilim insanlarının görüşlerinden derlediği en çok bağımlılık yapan 5 maddeyi okuyabilirsiniz.

    1. Eroin

Bütün uzmanlar aynı fikirde olmasalar da, sıralamada ilk sırayı 3 üzerinden 2.5 puanla eroin alıyor. Bu uyuşturucu maddenin beyindeki dopamin seviyesini hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda %200’e kadar yükselttiğinin bulgularına ulaşıldı. Buna ek olarak da, hem bireye hem topluma en çok zarara sebep olan uyuşturucu maddelerden birinin eroin olduğunu söylemek mümkün. Çünkü eroin, uyuşmaya sebep olabilecek dozun yalnızca 5 katıyla ölüme sebebiyet verebiliyor.  Ayrıca 2009 yılı değerlendirmelerine göre eroinin dünya çapında 69 milyar dolarlık yasadışı pazarı mevcut.

    2. Alkol

En çok bağımlılık yapan ikinci uyuşturucu madde konu üzerine çalışma yapan araştırmacılara göre 3 üzerinden 2.2 oyla alkol. Yapılan laboratuar deneylerinin sonuçlarına göre, alkol kullanımı beyindeki dopamin seviyesini %40 ila %360 artırıyor. Ayrıca alkolün beyin üzerinde de birçok etkisi bulunuyor.

Alkol almış insanların %22’sinde, hayatlarının bir bölümünde alkol bağımlılığı görülüyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2002 yılında yaklaşık 2 milyar insan alkol kullanırken 2012 yılında 3 milyondan fazla insanın alkol sebebiyle hayatını kaybettiği biliniyor. Bazı uzmanlar tarafından da alkol, en çok zarar veren uyuşturucu madde olarak gösteriliyor.

    3. Kokain

Kokain doğrudan bir nörondan diğerine mesaj iletmek için beynin dopamin kullanımını etkiler. Esas itibarıyla kokain, beynin dopamin sinyallerini kapatmasını engelleyerek beynin ödül mekanizmasında anormal aktivasyon oluşturur. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylere göre, kokain kullanımı ile beyindeki dopamin seviyesi üç katına çıkabilir. Tahminlere göre dünya çapında 14 ila 20 milyon insan kokain kullanıyor.

Taş kokain uzmanlar tarafından en çok zarar veren 3. uyuşturucu madde ve toz kokain de 5. en çok zarar veren uyuşturucu madde olarak değerlendiriliyor. Kokaini deneyen insanların %21’i hayatlarının bir döneminde kokain bağımlısı oluyorlar.

    4. Barbitürat

Anksiyete ve uyku sorunlarını tedavide kullanılan bu madde, çeşitli beyin bölgelerinin aktivasyonlarını durduruyor. Küçük dozları zindelik hissi ve mutluluk verirken aşırı dozları solunumu durdurduğu için ölümcül olabiliyor. Bu maddeye bağımlılık da oldukça yaygın, çünkü kolaylıkla elde edilebiliyor. Fakat son yıllarda tedavide kullanımı azaldığı için, ilaca olan bağımlılık da azalmaya başladı. Bu durum da, bağımlılığın iç yüzüne daha çok ışık tutuyor olabilir. Bir maddeye ulaşım ne kadar zorsa, yarattığı bağımlılık ve zarar da o kadar az oluyor.

    5. Nikotin

Bu listeyi okurken, eminiz ki, birçok insanın gözü nikotini daha üst sıralarda aramıştır. Fakat nikotin listeye 5. sıradan dahil oluyor.

Nikotin tütün içerisindeki bağımlılık yapıcı ana maddedir. Tütün kullanımı sırasında nikotin akciğerlerden çok hızlı şekilde absorbe edilerek beyne iletilir. Nikotin her ne kadar listemizde 5. Sırada olsa da, çok güçlü bağımlılık yapıcı madde olduğu artık herkes tarafından biliniyor. Yapılan araştırmalarda, tütün ürünlerini denemiş Amerikalıların 3’te 2’sinin hayatları boyunca nikotin bağımlısı olduğunun bulgularına ulaşılmış. Ayrıca 2030 yılı itibarıyla da, yıllık 8 milyon kişinin tütün kullanımından dolayı hayatını kaybedeceği öngörülüyor. Nikotin, beyindeki dopamin seviyesini %25 ila %40 arttırıyor.

 


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. The Conversation, ”The five most addictive substances on Earth – and what they do to your brain”Retrieved from https://theconversation.com/the-five-most-addictive-substances-on-earth-and-what-they-do-to-your-brain-54862
  3. David Nutt, FMedSci, Leslie A King, PhD, William Saulsbury, MA, Prof Colin Blakemore, FRS Development of a rational scale to assess the harm of drugs of potential misuse Volume 369, No. 9566, p1047–1053, 24 March 2007 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S0140-6736(07)60464-4
  4. Roy A. Wise, Paola Leone, Robert Rivest and Kira Leeb Elevations of nucleus accumbens dopamine and DOPAC levels during intravenous heroin self-administration Synapse Article first published online: 12 OCT 2004 DOI: 10.1002/syn.890210207
  5. Hugh O. Pettit, Joseph B. Justice Jr Effect of dose on cocaine self-administration behavior and dopamine levels in the nucleus accumbens Brain Research Volume 539, Issue 1, 18 January 1991, Pages 94-102 doi:10.1016/0006-8993(91)90690-W
  6. Catalina Lopez-Quinteroa, José Pérez de los Cobosb, Deborah S. Hasina, c, Mayumi Okudaa, Shuai Wanga, Bridget F. Grantd, Probability and predictors of transition from first use to dependence on nicotine, alcohol, cannabis, and cocaine: Results of the National Epidemiologic Survey on Alcohol and Related Conditions (NESARC) Drug and Alcohol Dependence Volume 115, Issues 1–2, 1 May 2011, Pages 120–130 doi:10.1016/j.drugalcdep.2010.11.004
  7. Colin D Mathers , Dejan Loncar Projections of Global Mortality and Burden of Disease from 2002 to 2030 Plos  Published: November 28, 2006DOI: 10.1371/journal.pmed.0030442
  8. Daniele Lecca, Fabio Cacciapaglia, Valentina Valentini, Janne Gronli, Saturnino Spiga, Gaetano Di Chiara Preferential increase of extracellular dopamine in the rat nucleus accumbens shell as compared to that in the core during acquisition and maintenance of intravenous nicotine self-administration Psychopharmacology February 2006, Volume 184, Issue 3, pp 435-446 First online: 06 January 2006 DOI: 10.1007/s00213-005-0280-4
  9. F Weiss, M T Lorang, F E Bloom and G F Koob Oral alcohol self-administration stimulates dopamine release in the rat nucleus accumbens: genetic and motivational determinants. Pharmacology JPET October 1993 vol. 267 no. 1 250-258