Bilim insanları Parkinson hastalığı ve esansiyel tremor gelişiminden sorumlu geni buldular. Bu buluş ile insanlarda en sık gözüken iki farklı hareket bozukluğunun ortak sebebi ilk kez tanımlanıyor. Yeni tedavilerin önü açılabilir.
Özellikle bir iş yaparken ellerin titremesi (esansiyel tremor) insanlarda görülen en sık hareket bozukluğu. Ciddi bir maluliyet sebebi. Tüm dünyada yaklaşık yüzde 1, yaşlı gruplarda yüzde 4 gibi sık oranlarda olduğu biliniyor. Avrupa Birliği’nde yaklaşık 14 milyon, ABD’de 10 milyon esansiyel tremor hastası olduğu tahmin ediliyor. Ülkemizde ise bu sayının en az 1,5-2 milyon kişi düzeyinde olması bekleniyor.
Parkinson hastalığı ise hareket bozuklukları listesinde ikinci sırada bulunuyor. Gelişmiş ülkelerde binde 30, 60 yaş üzerinde yüzde 1 ve 80 yaş üzerinde yüzde 4 gibi oranlara ulaşabiliyor. Tüm dünyada yaklaşık 7 milyon Parkinson hastası olduğu hesaplanıyor.
Klinisyenler 1800’lerin sonlarından beri el titremesi olan insanların bir bölümünün daha sonra Parkinson hastalığına yakalandıklarını biliyorlardı. Ama bu ilişkinin temeli nörolojinin bilinmeyenleri arasında yerini koruyordu.
Bilkent Üniversitesi ve University of Washington araştırmacıları, Hacettepe ve Ankara Üniversitesi’nden klinisyenlerle yaptıkları ortak araştırma kapsamında yaklaşık 400 yıldır Orta Anadolu’da yaşadığı bilinen bir ailede bu sorunun yanıtını buldular.
Araştırma ekibi aralarında akrabalık bulunan, bunun yanında el titremesi ve Parkinson hastalığı görülen bu büyük ailenin altı nesline ulaşarak tüm genom dizilemesi yaptılar. Kapsamlı aile ağacı çizimleri ve nörolojik incelemeler yürüttüler. Yaklaşık 5 yıl süren, bu aile yanında 55 adet farklı büyük ailenin de karşılaştırmalı incelemesi sonucunda mitokondrilerde görev yapan bir serin proteaz olan HTRA2 geninin her iki hastalığın da ortak nedeni olduğunu gösterdiler.
HTRA2 geninde bulunan mutasyonun farelerde de Parkinson hastalığına benzer bulgulara neden olması güçlü ve bağımsız bir delil olarak dikkat çekti.
Hastalık geninin hem anne hem de babadan birlikte kalıtılması durumunda el titremeleri 10-20’li yaşlardabaşlayıp yaklaşık 30 yıl içinde Parkinson hastalığı ile sonuçlanıyor. Her iki hastalığın da beyin hücrelerinin ve özellikle dopamin üreten hücrelerin dejenerasyona uğramasından kaynaklandığı, dopamin maddesinin insanların hareket kabiliyetleri ve bunun yanında ruh halleri ile ilgili oldukları daha önce yapılan araştırmalarda ortaya konmuştu.
Araştırmanın sorumlu yazarlarından Bilkent Üniversitesi, UNAM Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi öğretim üyesi Dr. Ayşe Begüm Tekinay “Şimdi yaklaşık 100 ailede yeni genleri araştırıyoruz. Bunun için TÜBİTAK tarafından desteklenen bir projemiz bulunuyor” dedi.
‘Araştırmaların açtığı yol’
Akraba evliliklerinin nadir genetik hastalıkların genlerinin bulunmasına katkıda bulunduğu biliniyordu. Ama toplumda sık gözüken nörodejenerasyon, obezite, diyabet gibi kompleks hastalıkların genlerinin bulunmasına da akraba evliliklerinin bu derece güçlü bir katkıda bulunması beklenmiyordu.
Araştırmanın yöneticilerinden olan, Türkiye Bilimler Akademisi üyesi ve Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi DekanıProfesör Tayfun Özçelik “Kuvvetle inanıyorum ki kompleks hastalıklarla ilgili yeni hastalık genlerini önümüzdeki dönemde aydınlatmaya devam edeceğiz” dedi. Halen Parkinson hastalığı veya el titremesi için kesin bir tedavi metodu bilinmemekte. Bazı ilaçların ve derin beyin uyarısının bazı semptomları azalttığı ise hastalıklardan etkilenen kişiler için yegane ümit kaynağı.
Amerikan Bilimler Akademisi üyesi, University of Washington öğretim üyelerinden ve Lasker ödülü sahibi ünlü genetikçi Professor Mary-Claire King ise “Dr. Tekinay’ın araştırmaları bilim dünyası için yeni bir umut oldu, Bilkent, Hacettepe ve Ankara Üniversitesi ekiplerinin Parkinson hastalığı ve el titremesi alanlarına çok değerli katkıları olmakta, bunun gelecekte artarak devam edeceğine, tedavinin önünü açacağına inanıyorum” dedi.
Araştırma, Proceedings of the National Academy of Sciences ‘da yayınlandı.
Bilkent Üniversitesi, http://www.bilkent.edu.tr/bilkent-tr/information/mbg_genbulusu.html
Hilal Unal Gulsuner, Suleyman Gulsuner, Fatma Nazli Mercan, Onur Emre Onat, Tom Walshb, Hashem Shahine, Ming K. Leeb, Okan Doguf, Tulay Kansug, Haluk Topalogluh, Bulent Elibol, Cenk Akbostancic, Mary-Claire King, Tayfun Ozcelika, and Ayse B. Tekinay Mitochondrial serine protease HTRA2 p.G399S in a kindred with essential tremor and Parkinson disease Proceedings of the National Academy of Sciences vol. 111 no. 51 > Hilal Unal Gulsuner, 18285–18290, doi: 10.1073/pnas.1419581111
Bütün insani duyguların en heyecan verici olanı, insan türünü hayatta tutmanın en güzel yolu; adına aşk diyoruz.Neden aşık olduğumuza dair evrimsel açıklamanın sadeliğinin aksine aşık olan beynimiz ise bir o kadar karmaşık bir hale bürünüyor.
Aşk Sarhoşu
Bilim insanları, aşkın beyinde uyuşturucu ilaçlar ile aynı bölgeleri aktif ettiği bulgusuna ulaşmıştı. Yani; aşkın, uyuşturucu bağımlılığına benzetildiğini biliyoruz.
Sinirbilimci Kayo Takashi öncülüğündeki araştırma ekibi; tutkulu bir aşkı, oldukça hoşa giden, kafa karıştırıcı etkilere sahip her şeyi kapsayan bir deneyim olarak tanımlıyor. [1] Muhtemelen bir grup bilim insanının aşkın ne olduğunu anlatmasına ihtiyacınız yoktur, ancak, aşkın beyninizde tam olarak neler yaptığına dair bir açıklama yapmalarına ihtiyacınız olabilir.
Araştırma ekibi 2015 yılında, aşkın iyi hisler vermesine sebep olan belirli bir etkenin yani bir nörotransmitter olandopaminin rolünü araştırmaya başladılar. Diğer birçok etkisinin yanı sıra, dopamin; genellikle haz duymamıza sebep olur. Romantik bir ilişkinin henüz başlarında olan insanların beyinlerini gözlemlemeye başlayan ekip; katılımcılara partnerlerinin fotoğraflarını gösterdiklerinde beyinde bazı bölgelerde bir dopamin “seli” oluştuğunu gözlemlediler. Görünen o ki; beyin, uzun-süreli hafızalar depolamak için dopamin salgısı yapmaya ihtiyaç duyuyor. [2]
Hafıza Güçlenmesi
Araştırmacılar, insanlara, beynin daha fazla dopamin üretmesine sebep olan bir bileşik enjekte ettiklerinde, daha fazla dopamin üretiminin hafıza gelişimlerine sebep olabildiği bulgusuna eriştiler. [3] Bir başka deyişle; insanlar yapay olarak daha fazla dopamin üretebilir hale sokulabilir ve böylelikle de dopamin “tetikleyicisi” almayanlara kıyasla hafıza gerektiren görevlerde daha başarılı olabilirler. O halde, gelin bu iki şeyi bir araya getirelim: Aşk sarhoşu olan siz daha fazla dopamin üretirsiniz ve daha fazla dopamin de daha iyi bir hafıza demektir.
Bu durum, partnerimizin fısıldadığı o ilk kelimeleri ya da saçlarını geriye doğru attığı o ilk buluşmadaki bakışları gibi romantik bir buluşmanın neredeyse bütün detaylarını hatırlamamızın sebebi olabilir. Bütün dikkatin yoğunlaştığı yeni deneyimler ve beraberindeki dopamin “seli”, beyinlerimizi hafızalar oluşturmada çok daha etkin yapıyor olmalı.
Ve elbette ki; her şeyde olduğu gibi burada da ölçülü olmak kilit önemdedir. Yani aşırı bir dopamin salgısı iyi sonuçlar oluşturmaz ve hafıza kayıplarına sebep olabilir. [4] İşte tam burası da aşk ve uyuştrucunun ayrıştığı yerdir. Uyuşturucular, insanın hiçbir şekilde üretemediği kadar aşırı düzeyde bir dopamin patlamasına sebep olan uyaranlardır. Örneğin; araştırma ekibi, ekstazi gibi uyuşturucu ilaç kullananların hafıza yetilerini büyük oranda kaybettiği bulgusuna ulaştı. [5] Uyuşturucu kullanımı; beynin dopamin üretim ve kullanım biçimini değiştirerek, Şizofreni ve Parkinson gibi kalıcı beyin hasarlarına sebep olur.
Hiç Silinmeyen Hatıralar?
Eğer aşık olunduğunda beyin; hafızalar oluşturmada daha iyi hale geliyorsa, bu hafızalar bozulmadan sonsuza kadar kalır mı? Tabii ki hayır.
Hafızalar asla kusursuz değildir ve tamamen imgesel olabilirler. Sahte hafızalar üzerine yapılan araştırmalar; hafıza bozulmalarının -aşk gibi- olumlu olayları da kapsayan yüksek duygusal hafızalarda da ortaya çıkabileceğini gösteriyor. [6] Örneğin; 2008 yılında yapılan bir çalışmada, araştırma ekibi; katılımcılara aslında hiç olmayan ancak Kanada medyası tarafından gösterilmiş gibi sunulan bazı olayları izleterek, katılımcıların %41.7 sinin olumlu ve hoş olan sahte hafızalar oluşturmalarını sağladı.
Aşka dair hafızalar da her hafızada olduğu gibi bu tipte bozulmalara açıktır ve hiç kimse hafıza bozulmalarına karşı bağışıklık geliştirmiş değil. [7] Herhangi bir çifte sorduğunuzda, anlaşmazlık yaşadıkları noktalara tanık olacaksınız; bir olayı birisi farklı hatırlarken, diğeri daha farklı hatırlayacak. Eğer ki; yalnızca bir tek gerçekliğin olduğunu kabul ediyorsak, bu durumda ikisinden birisi ya da her ikisi da yanlış hatırlıyor demektir.
İyi Günde ve Kötü Günde
Aşk hafızası ve aşık olduğumuz süreçte meydana gelen şeylere dair hafızalar, bir ilişki boyunca ya da bir ilişkinin sonunda ciddi anlamda bozulabilir.
Bir ilişki sürecinde, –örneğin; yapılan bir araştırmanın gösterdiğine göre– birbirine güvenen partnerler, eşlerinin yaptığı kötü şeyleri, birbirlerine daha az güvenen partnerlere kıyasla daha olumlu bir şekilde anımsıyorlar. Bir başka deyişle, partnerimize güvendiğimizde, bu kötü şeyleri daha sevecen karşılamamıza sebep olan ön yargılara sahibiz. Öte yandan, aralarında güven eksikliği olan partnerler ise partnerlerden birinin yaptığı hatayı daha olumsuz bir biçimde hatırlıyor ve istenmeyen davranışlara daha yıkıcı yaklaşıyor. Görünen o ki; güven, aşık olan beynimizin hafızaları işleme biçimini değiştiriyor.
Romantik bir ilişki sürecinde ve sonrasında aktifleşen karmaşık duygular; önyargıların, aşka dair hafızalarımızın filtrelemesini farklı şekillerde yapabileceği anlamına geliyor. Yani, aşk ve hafıza arasında karmaşık bir ilişki söz konusu.
Kaynaklar ve İleri Okuma:
[1] Takahashi, Kayo, Kei Mizuno, Akihiro T. Sasaki, Yasuhiro Wada, Masaaki Tanaka, Akira Ishii, Kanako Tajima et al. “Imaging the passionate stage of romantic love by dopamine dynamics.” Frontiers in human neuroscience 9 (2015). doi: 10.3389/fnhum.2015.00191
[2] Rossato, Janine I., Lia RM Bevilaqua, Iván Izquierdo, Jorge H. Medina, and Martín Cammarota. “Dopamine controls persistence of long-term memory storage.” Science 325, no. 5943 (2009): 1017-1020.
[3] Chowdhury, Rumana, Marc Guitart-Masip, Nico Bunzeck, Raymond J. Dolan, and Emrah Düzel. “Dopamine modulates episodic memory persistence in old age.” The Journal of Neuroscience 32, no. 41 (2012): 14193-14204.
[4] Murphy, B. L., A. F. Arnsten, P. S. Goldman-Rakic, and R. H. Roth. “Increased dopamine turnover in the prefrontal cortex impairs spatial working memory performance in rats and monkeys.” Proceedings of the National Academy of Sciences 93, no. 3 (1996): 1325-1329.
[5] Downey, Luke A., Helen Sands, Lewis Jones, Angela Clow, Phil Evans, Tobias Stalder, and Andrew C. Parrott. “Reduced memory skills and increased hair cortisol levels in recent Ecstasy/MDMA users: significant but independent neurocognitive and neurohormonal deficits.” Human Psychopharmacology: Clinical and Experimental 30, no. 3 (2015): 199-207.
[6] Julia Shaw, Stephen Porter Constructing Rich False Memories of Committing Crime Psychological Science January 14, 2015, doi: 10.1177/0956797614562862
[7] Lawrence Patihisa,1, Steven J. Frendaa, Aurora K. R. LePortb,c, Nicole Petersenb,c, Rebecca M. Nicholsa, Craig E. L. Starkb,c, James L. McGaughb,c, and Elizabeth F. Loftusa False memories in highly superior autobiographical memory individuals Proceeding of the national Academy of Sciences 29, 2013 vol. 110 no. 52 > Lawrence Patihis, 20947–20952, doi: 10.1073/pnas.1314373110
Bilim insanları yıllardır kulak çınlamasına (kulakta sürekli bir “zil” sesi) sebep olan şeyin ne olduğunu ve bu durumu nasıl tedavi edebileceklerinin yollarını arıyorlardı. Fakat yeni yapılan bir çalışma, vücudun başka bir yerinde kronik bir ağrıyla uyumlu bir ilişkiyi saptayarak bu soruna dair bir açıklama getiriyor olabilir.
Amerika’daki Georgetown University’den araştırmacılar; hem kulak çınlaması hem de kronik ağrıdan muzdarip hastaların acıya cevap oluşturmada zorluklar yaşadıklarını keşfettiler. Bu cevap yalnızca; gürültü ve ağrının beyin tarafından düzgün bir şekilde işlenemediğinde devam ediyor, tıpkı bozuk bir elektrik devresinde şalterin atması gibi. Kronik ağrı hastalarının durumundaki gibi, hastalar o ağrı artık olmasa bile “fantom ağrılar” hissedebilirler, kulak çınlamasına sahip insanlar da aslında bir ses olmasa da iç kulaklarında çınlama sesi duyarlar.
Beyindeki gri madde miktarı üzerine yapılan çalışmaların ardından, araştırma ekibi mevcut bölgelerdeki (bu bölgeler “bilgi akışını düzenleyen” alanlar olarak isimlendirilir) bu madde miktarındaki eksikliğin hem kulak çınlamasına hem de kronik ağrıya sebep olduğu bulgusuna ulaştılar. Bu süreç; enerjimiz, duygu durum halimiz ve depresyon durumlarıyla ilişkili olduğu bilinen dopamin ve serotonin hormon seviyelerinden etkileniyor.
Araştırma ekibinden Josef Rauschecker:
“Bu bölgeler, içeriden ya da dışarıdan gelen duyusal uyaranların duyusal değerini belirleyen algısal duyum için merkezi bilgi akışını düzenleyen bir sistem gibi davranırlar ve bilginin beyindeki akışını düzenler. Bu sistemde sorun çıktığında kulak çınlaması ve kronik ağrı oluşur” diyor.
Bir başka deyişle, kronik ağrı ve kulak içerisinde zil çalmasıyla ilişkili hisler, beyne aynı sinirsel “kapıdan” geçerek geliyor. Bu keşif de tıbbi alandaki bilim insanlarının bu soruna dair bir tedavi geliştirebileceklerine işaret ediyor.
Araştırmacılar; bilgi akışını düzenleyen bu bölgelerdeki zararın, beyindeki bilgi akışını etkileyebileceğini ve kısır bir döngü (kulaktan gitmeyen bir çınlama gibi) oluşturabileceğini söylüyorlar. Öte yandan, araştırmacılar; sorunun çözümüne dair cevaplanması gereken çok daha fazla soru olduğunu kabul ediyorlar, ancak görünen o ki; kulak çınlamasından muzdarip insanlar için tünelin sonunda en azından bir ışık beliriyor.
Josef P. Rauscheckercorrespondenceemail, Elisabeth S. May, Audrey Maudoux, Markus Ploner Frontostriatal Gating of Tinnitus and Chronic Pain Cell Volume 19, Issue 10, p567–578, October 2015 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.tics.2015.08.002
Irvine’da bulunan Kaliforniya Üniversitesi’nden (UC Irvine) araştırmacıların bulduğu verilere göre, insanlardaki aktif kişilik özellikleriyle ilişkilendirilen genin bir varyantı daha uzun yaşamayı sağlıyor. Bir dopamin reseptörü geninin, 90 yaşını aşacak kadar yaşayabilen insanlarda çok daha yüksek oranlarda bulunan bir varyantı (çeşidi) olan DRD4 7R isimli allelinin farelerle yapılan deneylerde ömrü uzattığı gözlendi.
UC Irvine’de bir biyolojik kimya profesörü olan Robert Moyzis ile Brookhaven Ulusal Laboratuvarı’nda çalışmalar yürüten ve Ulusal Uyuşturucu Kullanımı Ensititüsü’nü yöneten Dr. Nora Volkow, Lacuna Woods, Calif’te UC Irvine tarafından yürütülen 90+ Çalışmasındaki verileri kullanarak bir araştırma yürüttü. Sonuçlar The Journal of Neuroscience dergisinde yayımlandı.
Bu varyant gen, nöronlar arasında sinyal aktarımını kolaylaştıran ve dikkat ve ödüllendirilmeye bağlı öğrenmeden sorumlu beyin şebekesinde büyük rol oynayan dopamin sisteminin bir parçası. DRD4 7R aleli dopamin sinyallerini köreltiyor ki bu da kişinin çevreye olan tepkilerini geliştiriyor. Moyzis’in söylediğine göre, bu varyant geni taşıyan insanlar sosyal, fiziksel ve zihinsel aktivitelerle uğraşmaya daha hevesli. Varyant aynı zamanda dikkat eksiliği, hiperaktivite, bağımlılık ve çeşitli riskli davranışla ilişkilendiriliyor. Moyzis şöyle söylüyor:
“Bu genetik varyantın insan ömrünün uzunluğunu direk olarak etkilemiyor olma olasılığı olsa da, daha uzun ve daha sağlıklı yaşamak için önemli kişilik özellikleriyle ilişkilendiriliyor.Eğer sosyal ve fiziksel aktivitelere daha çok katılırsak uzun yaşamaya eğilimli olduğumuz belgelenmiştir. Bu kadar basit.”
Birçok çalışma gösteriyor ki aktif olmak sağlıklı ve daha yavaş yaşlanmak için oldukça önemli ve Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların ilerlemesini yavaşlatıyor. Moyzis ve UC Irvine’de psikoloji ve sosyal davranış profesörü olan Chuansheng Chen tarafından yürütülen önceki moleküler evrimsel araştırma, bu “uzun ömür alelinin” 30,000 yıldan uzun süre önce gerçekleşen Afrika dışına yapılan göç sırasında ortaya çıktığını gösteriyor.
Yeni çalışmada UC Irvine ekibi 90+ Çalışmasındaki 310 katılımcıdan alınan genetik örnekleri inceledi. Bu “en yaşlı-yaşlı” populasyonda varyant genin bulunma olasılığı, yaşları yediyle kırk beş arasında olan 2,902 kişiden oluşan kontrol grubuna kıyasla %66 daha fazlaydı. Bu varyantın varlığı aynı zamanda yüksek seviyede fiziksel aktiviteyle de ilişkiliydi.
Daha sonra Volkow, sinirbilimci Panayotis Thanos ve Brookhaven Ulusal Laboratuvarı’ndaki meslektaşları, bu varyantı taşımayan farelerin, zegin ortamda yetiştirilmiş olsalar bile taşıyanlara kıyasla ömürlerinin %7 ve %9,7 arasında daha kısa olduğunu buldu.
Her ne kadar varyantın ömrü uzattığı ortada olsa da, Moyzis bu çalışmadan klinik olarak yararlanabilmek için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini söylüyor. Sözlerini şöyle bitiriyor:
“Yine de, bu gen varyantına sahip olan bireylerin zaten iyi bilinen tıp önerisine uyup daha çok fiziksel aktivitede bulunduğu ortada.”
D. L. Grady, P. K. Thanos, M. M. Corrada, J. C. Barnett, V. Ciobanu, D. Shustarovich, A. Napoli, A. G. Moyzis, D. Grandy, M. Rubinstein, G.-J. Wang, C. H. Kawas, C. Chen, Q. Dong, E. Wang, N. D. Volkow, R. K. Moyzis. DRD4 Genotype Predicts Longevity in Mouse and Human.Journal of Neuroscience, 2013; 33 (1): 286 DOI:10.1523/JNEUROSCI.3515-12.2013
Her duygunun olduğu gibi aşk ın da fizyolojik ve psikolojik bir izahının olması gerekiyor kuşkusuz. Öyleyse; neden aşık oluyoruz? Bu soruya verilecek cevaplar çok çeşitli şekillerde olabilir ancak nedenleri sorguluyorsak elbette ki söz konusu durumun kökenlerini ele almalıyız. Yani aşkın evrimine bakmamız gerekiyor.
Neden aşk duygusuna sahip olduğumuz sorusu aslında evrimsel açıdan cevaplanmış bir soru. Aşık oluyoruz çünkü üremeliyiz. Çok kaba ve “düz” bir ifade gibi görünebilir ancak tarifinde bile güçlük çektiğimiz bu duygunun kökeni; üreme ve türümüzü devam ettirebilme güdüsüne dayanıyor. Evrimsel süreçte, değişen koşullara en iyi adapte olabilen canlı türünün hayatını devam ettirebildiğinden yola çıkarak, aşık olma durumumuzun aslında canlı türümüzün devamını sağlamak amacından başka bir amaç taşımadığını da söyleyelim. Yani aşkın maddeüstü bir anlamı kesinlikle yoktur ve tamamen biyokimyasal bir süreçtir. Türlerin üremeye devam etmesi ve türün devamlılığının sağlanması, evrim için başat önemdedir. Çiftleşmek ana amaç iken, aşk duygusu bu amaca giden yalnızca bir araçtır. 2005 yılında yapılan bir araştırma; beyindeki cinsel uyarının insanların aşık oldukları anlarda tamamen aktif halde olmadığını ortaya koydu.
Bu durum, aşkın üremeyi güçlendirdiği fikrini yanlışlamıyor, fakat yeni soruların da ortaya çıkmasına sebep oluyor. Mesela; üremeden sonra bile neden aşk duygumuz devam ediyor? Bu soruya mutlak cevap elbetteki evrimsel temelde oluyor: ödül ve bağlılığın kombinasyonu partnerimize duyulan tutkuyu devamlı kılıyor.
Ödül motivasyonu ve onun yardımcı salgısı dopamin birlikteliğinden kaynaklı olarak aşkın birincil telaşı bir duygudan ziyade bir tutkuya dönüşmesidir. Zamanla, diğer nörotransmitterler ürememizin yıllarca sürdüğü uzun birlikteliklerin oluşmasında önemli roller üstleniyorlar.
Vazopresin ve oksitosin gibi hormonlar insanlara ve diğer memeli türlerinin neredeyse %3’üne, devam eden tek eşli bir aşkı yaşamaları noktasında yardımcı olur. Bu iki kimyasal (vazopresin ve oksitosin); diğer insanlarla ilgili hafızalar oluşturma kabiliyetimizle ilişkilidir ve diğer insanları tanıyabilmemize yardımcı olurlar. Aynı zamanda da dopaminin yanı sıra cinsel birleşme anında da salgılanırlar.
Dopamin (haz ve mutluluk duygusuna sebep olur), oksitosin (bağlılık hissi ile ilgilidir) ve vazopresin (bağlılığı geliştirir ve sosyal anlamda ayırt edebilmeyi sağlar) birlikteliği partnerimize bağlılığımıza sebep olan öğrenilmiş bir davranışın ortaya çıkmasını sağlar.
Dopamin sinirsel bir iletim kimyasalıdır. Aşık olduğumuzda mutlu hissetmemizin sebebi dopamindir. Oksitosin ise aşk bitse dahi birlikteliklerin uzun süre devam edebilmesini sağlayan ve bağlılığa sebep olan etken kimyasaldır. Evliliklerdeki bozulmaların ve boşanmaların biyokimyasal süreçteki sebebinin oksitosin seviyesinde meydana gelen anormallikler olduğu düşünülmektedir. Cinsel birleşme sırasında da oksitosin oldukça fazla salgılanır, bu durum da bizlere aşk ile cinsel birleşmenin evrimsel açıdan ilişkili olduğu fikrini sunmaktadır. Vazopresin de tıpkı oksitosin gibi bağlılık hissinin gelişmesini ve buna ek olarak da sosyal hayatta insanları ayırt edebilmemizi ve tanıyabilmemizi sağlayan bir hormondur.
Bu kimyasallar aynı zamanda ailesel aşkta da örneğin; ebeveyn-çocuk ya da kardeşler arasındaki sevgide de rol oynuyorlar. Örneğin, oksitosinin ebeveyn bağı üzerinde önemli rolü vardır. Aynı zamanda da; annede doğum sırasında oksitosin salgılanır ve anne sütünün üretilmesinde de oksitosinin rolü vardır.
Sonuç olarak, ürememize götürebilecek ilişkileri güçlendirmek ve sürdürdüğümüz ilişkiler sonucu doğacak çocukları düşünerek aşık oluruz. Yani türümüzü devam ettirebilmek için.
Yukarıda anlatılan süreçlerin hepsi bütün duygularda olduğu gibi tamamen beyinde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla aşk da yalnızca beyinde gerçekleşmektedir. Elbetteki beyinde gerçekleşen algılamalar, salgılamalar ya da uyarılar vücudumuzun kalp, kaslar, bağırsaklar gibi diğer organlarında değişikliklere sebep olabilir ancak aşk kalpte oluşan bir duygu değildir. Bir diğer ifade ile kalbimizle değil, beynimizle aşık oluruz.
Mizah bazen kültüre ve sosyal normlara dayanarak gülmeyi ortaya çıkarır, fakat komik olan her şeyin temelinde bütün insanlar için aynı şey vardır. Bu komiklik, beyin bölgelerinin genişletilmiş bir ağı üzerine kuruludur ve bu bölgelerin her biri espri dediğimiz bu çok yönlü bilişsel deneyimlerin bir yönünü işler.
Peki bu esprileri nasıl anlıyoruz? Her şey, bir karikatürden gelen görsel sinyallerin ya da bir espriden gelen işitsel sinyallerin beyne çarpmasıyla başlar. Fakat bir esprinin can alıcı noktası, beklentimiz ile karşılaştığımız arasında bir uyumsuzluk olmasıdır ve bu şeyi araştırmacılar uyuşmazlık olarak isimlendirir. Beynin belli bölgeleri bu uyumsuzluğu işlediğinde ve fark ettiğinde, heyecanlı bir mutluluk dalgası ve ağız dolusu bir kahkaha ortaya çıkar.
Bir Esprinin Beyinde Takibi
University of Pennsylvania’dan sinirbilimci Dr. Anjan Chatterjee; beyinde mizah üzerine araştırma yapmanın görece yeni bir alan olduğunu söylüyor. Fakat geçtiğimiz 20 yıllık sürecin ardından, espri anında beyinde neler olduğunu gözlemlemek için araştırmacılar beyin görüntüleme teknolojilerini kullandılar.
Beynin hangi bölgelerinin espriyi işlemekten sorumlu olduğunu anlamak için, bilim insanları mizahın bileşenlerini ayırmak durumundaydılar ve temelde iki şeye odaklandılar; bilişsel elementler ve duygusal tepki.
Mizahın bilişsel boyutu; beynin, esprinin komik noktasındaki uyuşmazlığı fark etmesini gerektirir. Bu durum iki anlam içeren esprileri kavrayış ve anlama için yeterlidir. Bir esprinin ana teması daha en başında otomatik olarak yaptığımız basit kabulleri mahvetmek üzerine kuruludur.
Örneğin: “Geçen gün kamuflaj pantolonu almaya gittim, fakat hiç bulamadım.” (berbat bir espri kabul ediyoruz )
Eğer ki, kamuflajı ilk olarak sadece bir renk olarak düşünürseniz “espriyi” sıradan bulacaksınız, ancak kamuflajın işlevsel kısmını düşünürseniz bulamamış olması sizde bir gülümseme oluşturabilir.
Yapılan çalışmalar; bu iki anlamlılığı işlemek için, insan beyninin prefrontal korteksten temporal loba, hatta hata saptamakta görevli ön singulat kortekse kadar birçok bölgeyi çalıştırdığı bulgusuna ulaştı. Bu araştırmaların bulgularının yeniden gözden geçirilmesinin ardından, Boston College ‘dan sinir bilimci Jessica Black ve ekibi; bu mekanizmaların temporoparyetal bağlantıyı içeren çekirdek işlemci bir bölgeye işaret ettiğini ileri sürüyor.
Esprinin uyuşmazlığı bir kez çözüldüğünde, bu durum eğlenmeye, beynin ödül merkezlerini aktive eden duygusal bir reaksiyona sebep olur. Beynin duyguları işlemesine yardımcı olan dopamin salgısı, zevk deneyimini güçlendirir ve duygu durumu yükselten serotonin seviyelerini artırır.
Bu eğlence sıkı bir biçimde esprinin uyuşmazlığının çözülmesine bağlıdır. Meşhur tabirle; eğer bir espriyi açıklarsanız, artık komik değildir.
Chatterjee; bir espride, içsel olarak “hah işte burası” dediğiniz yerin; zevk tepkisini almanız için kritik nokta olduğunu söylüyor.
Mizahın işlenmesi için gerekli bu geniş ağ; beynin geri kalanındaki arıza ile de ilişkilidir ve bazen beyin sorunları; bireyi, esprilere karşı bağışıklı hale sokabilir. Beyin dokusunun zedelenmesi; –esprilerdeki– iki uyuşmazlığısaptamayı imkansız kılabilir ve esprileri anlamsız bulmaya yol açabilir. Bunun yanı sıra; depresyon gibi mental sağlık sorunları esprinin çözülmesiyle oluşan eğlenceyi köreltebilir.
Komedi-Sever İnsan Toplumları
Mizahın öznelliği — birisine ya da bir kültüre komik gelen bir şeyin bir başkasına ya da bir başka kültüre komik gelmemesi– ise açıklaması daha zor bir durumdur. Chatterjee; sosyal olan şeylerin beyinde bir etkiye sahip olduğunu söylüyor. Fakat, verilerin zamanla tarihsel bir kaydı olmadan; neyin mizah unsurları haline geldiğini belirlemek; daha ilkel özellikleri (“savaş ya da kaç” gibi) belirlemek kadar kolay değildir. Fakat sebebi ne olursa olsun, mizah bütün toplumlarda baskın bir role sahiptir.
Dr. Anjan Chatterjee:
“İnsanlar beraber gülerken iyi hissederler. Bu da insan gruplarını bir arada tutarak zor koşullar altında hayatta kalma şanslarını arttırır. Böylelikle de mizah; nesiller boyunca daha yerleşik bir hal almıştır” diyor.
Not: “Grin pis” esprisindeki uyuşmazlığı hala fark edebilmiş değiliz.
Araştırma Referansı: Vrticka, Pascal, Jessica M. Black, and Allan L. Reiss. “The neural basis of humour processing.”Nature Reviews Neuroscience 14, no. 12 (2013): 860-868.
Kaynak: Bilimfili, Margo Pierce, “A Joke in Your Brain from the Start to the Punchline,” https://www.braindecoder.com/neuroscience-of-humor-1407626439.html
Psikoz ve tütün tüketimi arasındaki ilişki uzun zamandır araştırılıyor. Sadece İngiltere’de, sigara içen insanların yüzde 42’sinin ruhsal sağlık problemleri var. Amerika’da ise, sigara içenler ülke ortalamasının yüzde 20’si gibi az bir oranda olsa da, şizofren hastalarının yüzde 80’i sigara kullanıyor. Bu durum yeni bir tartışmaya kapıyı araladı: Hangisi önce geliyor? Sigara içmek mi, ruhsal hastalıklar mı?
Lancet dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma, tütün içmenin psikozun nedenlerinden biri olduğunu öne sürdü. 61 çalışmanın meta analizi tamamlanarak, psikoz teşhisi konulan insanların yüzde 57’sinin sigara içicisi olduğu, yani hastalıktan önceden sigara içtikleri gözlemlendi. Ancak, tabii ki dikkate alınmamış olan genetik faktörler de mevcut. Yani hastalığın teşhis edilmesinden önce sigaraya başlanmış olsa da, kişilerde psikozun bazı türleri için genetik yatkınlıklar da var olabilir.
Şizofren bireylerin sigara içme nedenlerinin: hastalıktan kaynaklı sıkıntıları hafifletmek, bozulmuş düşünceler gibi belirtilerin dindirilmesini kolaylaştırmak ve anti-psikotik ilaçların yan etkileriyle baş etmek olduğu düşünülüyor. Sigara bu durumlara karşı bir kendi kendini tedavi etme yöntemi olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu çalışmanın incelediği konu tam olarak bu değil.
Çalışmanın yapıldığı King College London sözcüsü yaptığı bir açıklamada “Bu bulgular, sigaranın piskoza neden olabileceğini göstererek, kendi kendine tedavi hipotezini sorguluyor,” dedi. “Psikozun ilk evresinde olan kişilerde sigara içme ihtimali üç kat daha fazlaydı. Buna ek olarak, araştırmalar sonucunda, sigara tiryakilerinin, sigara içmeyenlere göre ortalama bir yıl daha önce psikotik hastalığa yakalandığı gözlendi.”
Beyindeki dopamin fazlalığı şizofreni gibi psikozların en iyi açıklaması olarak görülüyor. Beynin ön tarafında fazla miktarda bulunan dopamin, kuruntulara ve halüsinasyonlara neden olabiliyor. Bu tez, beyindeki dopamin miktarının değiştirildiği deneylerle kanıtlanmıştır. Dopamin-bloke edici ilaçlar şizofreniden kaynaklı belirtileri yumuşatırken, dopamini arttırmak hastaları daha kötü hale getirmektedir. Sigaradaki nikotin ise beynin daha fazla dopamin salgılamasına neden olmaktadır.
Cardiff Üniversitesi’nden Dr. Michael Owen konuyla ilgili olarak: “Aslında rastgele seçilmiş denemeler yapmadan bu nedenselliği kanıtlamak oldukça zor,” diyor. Ruh hastalıklarının gelişimini incelemenin oldukça karmaşık bir süreç olduğu bir gerçek ve buna katkı sağlayan bütün farklı nedenleri ayrı ayrı incelemek de oldukça zor. Bu yüzden, araştırmacılar, bir bağlantı olabileceğinin söylenmesine rağmen hiçbir şeyin sonuçlanamadığını ve daha yapılacak çok iş olduğunu önemle vurguladılar.
University College London’da Psikiyatri dalında öğretim görevliliği yapan, Michael Bloomfield, “Bu yeni çalışma, önceden yayımlanmış olan istatiksel analiz içeren bilimsel verilerle birleştirilmiştir. Eski analiz, sigara içmenin, hayatın ilerleyen zamanlarında şizofreniye yakalanma riskini artırdığı ortaya çıkarmıştı,” dedi. “Ancak, şizofreniye yakalanan insanların da sigaraya başlayabileceği üzerine olan hipotez hala mümkünken, bilim adamları sigara şizofreni riskini kesinlikle artırıyor diyecekler ise, çok daha fazla araştırma yapmak gereklidir.”
Kaynak: Bilimfili, “Schizophrenia Linked To Smoking,” http://www.iflscience.com/brain/why-are-schizophrenia-and-smoking-linked
Referans : Pedro Gurillo, Sameer Jauhar, Robin M Murray, James H MacCabe. “Does Tobacco Use Cause Psychosis? Systematic Review And Meta-analysis,” The Lancet, 2015, DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S2215-0366(15)00152-2
“Dopamin” terimi, kimyasal adından türetilmiştir. Adın ilk kısmı dopa, 3,4-dihidroksifenilalanin (kısaca L-DOPA) adına dayanır. Bu birleşik kelimede dihidroksi moleküldeki iki hidroksil grubuna (-OH) işaret ederken, fenil benzen halkasını, alanin ise amino asit alanini ifade eder. Kısacası dopa, “dihidroksifenilalanin” adının kolay telaffuz için kısaltılmış halidir. İkinci kısım olan -amin son eki ise organik kimyada bir amino grubu (-NH₂) içeren bileşikleri tanımlar. Bu ek, dopamin molekülünün amonyaktan türeyen bir organik amin olduğunu, yani bir veya daha fazla hidrojen atomunun organik gruplarla yer değiştirmesiyle oluştuğunu belirtir.
Dopamin ilk kez 1910 yılında Londra’daki Wellcome Laboratuvarlarında George Barger ve James Ewens tarafından sentezlendi Ancak o dönemde dopaminin önemi anlaşılamadı; sadece norepinefrin’in (noradrenalin) öncüsü olan bir monoamin olduğu düşünülerek yaklaşık 40 yıl boyunca göz ardı edildi. 1950’lerde bu algı değişmeye başladı: 1957’de Katharine Montagu dopaminin memeli beyninde bağımsız bir kimyasal olarak bulunduğunu gösterdi. Ardından 1958’de İsveçli bilim insanları Arvid Carlsson ve Nils-Åke Hillarp, dopaminin yalnızca bir öncü madde değil, aynı zamanda sinir hücreleri arasında sinyal ileten gerçek bir nörotransmiter olduğunu kanıtladılar. Carlsson, tavşanlarda yaptığı kritik deneylerde tüm dopamin iletimini ilaçla blokladığında hayvanların tamamen hareketsiz (Parkinson benzeri) kaldığını, ardından dopaminin öncüsü L-DOPA enjekte ederek normal hareket kabiliyetlerini geri getirdiğini gösterdi. Bu buluş, dopamin eksikliğinin hareket bozukluğuna yol açtığını açıkça ortaya koydu ve Parkinson hastalığının tedavisi için çığır açtı. Carlsson’un çalışmaları, dopaminin beyindeki kritik rolünü ortaya koyduğu için kendisine 2000 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü kazandırmıştır.
Kimyasal Yapı ve Özellikler
Dopamin molekülünün kimyasal yapısı (çizimde siyah: karbon, mavi: azot, kırmızı: oksijen, beyaz: hidrojen).
Dopamin, C₈H₁₁NO₂ moleküler formülüne sahip küçük bir organik moleküldür. Molar kütlesi yaklaşık 153,18 g/mol olup katekolamin ve feniletilamin ailesine ait bir bileşiktir. Yapısında, bir benzen halkasına bağlı iki hidroksil grubu içeren katekol çekirdeği ve bu halkaya etil köprüsüyle bağlanmış bir amin grubu bulunur. Bu yapı itibariyle dopamin, mümkün olan en basit katekolamindir; adrenalin (epinefrin) ve noradrenalin (norepinefrin) gibi daha büyük katekolamin nörotransmiterlerin temel iskeletini oluşturur. Benzer şekilde bir feniletilamin türevi olduğundan, bazı psikoaktif moleküllerle de kimyasal akrabalık gösterir.
Dopamin, bir monoamin nörotransmiter olarak sınıflandırılır; yani kimyasal yapısı bir amino grubunu içerir ve biyokimyasal olarak bir amino asitten türetilmiştir. Özellikle L-DOPA molekülünün dekarboksilasyonu (karboksil grubunun çıkartılması) ile oluşur. Bu nedenle L-DOPA dopaminin doğrudan öncüsüdür. Dopamin ayrıca kimyasal baz özellik gösterir: Fizyolojik koşullarda genellikle protonlanmış (dopamin hidroklorür gibi tuz formunda) bulunur ve suda çözünürlüğü bu sayede yüksektir. Yeterince kararlı olduğundan, ilaç formülasyonlarında dopamin genellikle tuz halinde kullanılır (örneğin intravenöz uygulama için dopamin hidroklorür şeklinde).
Kimyasal yapısının bir sonucu olarak dopamin, vücutta noradrenalin ve adrenalin gibi diğer katekolaminlerin sentezi için bir ara basamak görevi görür. Sinir sistemi ve adrenal bezlerde dopamin, enzimatik süreçlerle sırasıyla noradrenaline ve oradan adrenaline dönüştürülebilir. Bu açıdan dopamin, kendi başına önemli bir nörotransmiter olmanın yanı sıra, vücuttaki diğer hayati hormon ve nörotransmiterlerin de öncülüdür.
Biyosentez ve Metabolizma
İnsan vücudunda dopamin sentezi, esansiyel amino asit fenilalanin veya ondan türetilen tirozin ile başlar. Diyetle alınan fenilalanin, karaciğerde tirozin amino asidine çevrildikten sonra dopaminerjik hücrelerde bu yol devam eder. Dopamin sentezinin gerçekleştiği başlıca yerler, beynin belirli bölgeleri (özellikle orta beyindeki substantia nigra ve ventral tegmental alan, ayrıca hipotalamus) ile böbrek üstü bezinin öz bölgesi olan adrenal medulla gibi dokulardır. Sentez basamaklarında hız kısıtlayıcı adım, tirozin hidroksilaz enziminin tirozin üzerine etki ederek onu L-DOPA’ya (3,4-dihidroksifenilalanin) dönüştürmesidir. Bu reaksiyonda tirozin molekülüne ikinci bir –OH grubu eklenerek L-DOPA üretilir. Ardından aromatik L-amino asit dekarboksilaz (daha yaygın adıyla DOPA dekarboksilaz) enzimi, L-DOPA’nın karboksil grubunu ayırır ve sonuçta dopamin molekülü oluşur. Sentezlenen dopamin, nöronların sinir ucu bölgelerindeki veziküllerde depolanır ve sinaptik iletim gerektiğinde bu depolardan salınır.
Dopamin salındıktan sonra sinaptik aralıktaki ömrü çok uzun değildir. Etkisini gösterdikten sonra sinir sisteminde dopaminin temizlenmesi iki ana yoldan gerçekleşir: geri alım (reuptake) ve enzimatik yıkım. Birincisinde dopamin, presinaptik nöronun dopamin taşıyıcıları tarafından tekrar içeri alınarak yeniden kullanılabilir. İkinci yolda ise dopamin, hedef bölgedeki enzimler tarafından parçalanarak etkisiz hale getirilir. Bu metabolizmada iki anahtar enzim rol oynar: Katekol-O-metiltransferaz (COMT) ve Monoamin oksidaz (MAO). COMT enzimi, dopamin molekülünün katekol halkasına bir metil grubu ekleyerek onu 3-metoksitiramin ve devamında homovanilik asit gibi metabolitlere dönüştürür. MAO enzimi ise amin grubunu okside ederek dopamini asit türevlerine parçalar; sonuçta oluşan ürünlerden biri vanilmandelik asit gibi idrarla atılabilen son metabolitlerdir. Bu yıkım ürünlerinin (özellikle homovanilik asit (HVA)) seviyeleri, klinikte dopaminerjik aktivitenin dolaylı göstergesi olarak ölçülebilir. Neticede dopamin, görevini tamamladıktan sonra ya presinaptik hücre tarafından tekrar depolanmak üzere geri alınır ya da bu enzimatik mekanizmalarla inaktive edilerek vücuttan atılır.
Dopaminerjik Yollar ve Görevleri
Beyinde dopamin salgılayan sinir hücreleri nispeten az sayıdadır (insan beyninde toplam birkaç yüz bin dopaminerjik nöron bulunduğu tahmin edilmektedir), ancak bunların aksonları geniş alanlara yayılır ve etkileri oldukça büyüktür. Merkezi sinir sisteminde dopamin, dört ana nöral yolak (dopaminergik yol) üzerinden etki gösterir:
Nigrostriatal yol: Substantia nigra (orta beyinde dopamin üreten siyah çekirdek) nöronlarından başlar ve striatum denilen (bazal ganglionların bir parçası olan) beyin bölgesine uzanır. Bu yol, motor kontrol (hareketlerin düzenlenmesi) ile ilişkilidir. Özellikle Parkinson hastalığında substantia nigra’daki dopamin üreten hücrelerin ölümüyle bu yolak ciddi hasar görür; bunun sonucunda hareketlerin yavaşlaması, katılık ve titreme gibi motor semptomlar ortaya çıkar.
Mezolimbik yol: Orta beyindeki ventral tegmental alan (VTA) nöronlarından başlar, limbik sistemin çekirdeklerinden olan nükleus akumbens başta olmak üzere çeşitli yapılara projekte olur. Bu yol, ödül ve motivasyon mekanizmalarında kilit rol oynar. Keyif verici deneyimler, doğal ödüller ya da bağımlılık yapan maddeler mezolimbik dopamin yolunda aktivite artışına yol açar. Bu nedenle ödül hissi, haz ve bağımlılık oluşumunda mezolimbik dopaminin önemli etkisi vardır.
Mezokortikal yol: Yine ventral tegmental alandan köken alıp bu kez beyin korteksinin özellikle prefrontal korteks gibi ön bölgelerine uzanan dopamin yoludur. Bilişsel kontrol, dikkat, planlama ve duygusal tepki gibi daha üst düzey beyin fonksiyonlarında etkilidir. Bu yolaktaki dopamin dengesizliklerinin, şizofrenide bilişsel ve negatif semptomlar ile ilişkili olabileceği düşünülür (örneğin dopamin aktivitesinin azalmasıyla motivasyon ve planlama yetilerinde düşüş görülebilir).
Tuberoinfundibular yol: Hipotalamusta bulunan dopamin nöronlarından başlar ve hipofiz bezinin ön lobundaki (adenohipofiz) damar yataklarına uzanır. Bu yol, endokrin hormon salınımının kontrolü ile ilgilidir. Özellikle prolaktin hormonunun salınımını tonik olarak baskılamak dopaminin bu yoldaki görevidir. Sağlıklı bireylerde hipotalamustan sürekli salınan dopamin, prolaktin hormonunun seviyelerini düşük tutarak meme bezleri ve üreme sistemi fonksiyonlarını dengede tutar.
Bir nörotransmiter olarak dopamin, yukarıda değinilen yollar aracılığıyla hafıza, öğrenme, dikkat, duygu durum ve hareket başta olmak üzere pek çok nörolojik işlevi düzenler. Örneğin dopamin salınımındaki artış, genellikle ödül beklentisi yaratan davranışlar sırasında ortaya çıkar ve bu da canlıyı öğrenme ve motivasyon açısından güdüler. Aynı şekilde, dikkat gerektiren bir görev esnasında optimum düzeyde dopamin salgılanması, kişinin odaklanma becerisini artırır.
Dopamin sıklıkla popüler kültürde “mutluluk hormonu” olarak anılsa da, aslında doğrudan mutluluk vermekten ziyade motivasyon ve ödül beklentisi ile ilgilidir. Yani dopamin, bir ödülün elde edilebilirliğini veya bir davranışın istenirliğini sinyaller ve organizmayı o hedefe yönlendirir. Eğer bir eylemin sonucunda ödül beklenmiyorsa dopamin düzeyi düşerken, beklenen bir ödül veya olumlu sonuç varsa dopamin salınımı artar. Bu mekanizma, canlıların hayatta kalma ve haz alma davranışlarını pekiştiren temel biyolojik süreçlerden birini temsil eder.
Reseptörleri ve Etki Mekanizmaları
Reseptörlerle Etkileşim: Dopamin, etkilerini hedef hücrelerin yüzeyindeki dopamin reseptörlerine bağlanarak gösterir. Dopamin için memelilerde tespit edilmiş beş temel reseptör alt tipi vardır: D₁, D₂, D₃, D₄, D₅. Bu reseptörler yapı ve sinyal iletim mekanizmalarına göre iki ana aileye ayrılır: D₁-benzeri (D₁ ve D₅) reseptörler ve D₂-benzeri (D₂, D₃, D₄) reseptörler. D₁-benzeri reseptörler hücre içinde uyarıcı bir etki yaparak ikinci haberci cAMP düzeylerini artırırken, D₂-benzeri reseptörler cAMP düzeylerini azaltır ve daha inhibitör bir etki gösterir. Bu nedenle dopaminin bir hücre üzerindeki etkisi, o hücrenin hangi tip dopamin reseptörü taşıdığına bağlıdır. Örneğin belirli bir sinir hücresinde D₁ reseptörü ağırlıktaysa dopamin o hücreyi aktive edebilir, buna karşın D₂ reseptörü taşıyan başka bir hücrede dopamin etkinliği azaltıcı olabilir. Özetle, dopamin molekülünün kendisine “uyarıcı” veya “baskılayıcı” diye mutlak bir rol atfetmek doğru değildir; reseptör etkileşimine bağlı olarak her iki rolü de üstlenebilir. Ayrıca dopamin yüksek dozlarda verildiğinde, kendi spesifik reseptörleri dışında adrenerjik reseptörleri de (özellikle kalpte β₁, damarlarda α₁ reseptörleri) uyarabilir. Bu yüzden dopamin, hem kendi dopamin reseptörleri hem de adrenerjik reseptörler üzerinden etkiler gösterebilen çok yönlü bir moleküldür.
Bir Sempatomimetik Olarak Dopamin: Dopamin, periferik sinir sisteminde sempatik sinyalleri taklit edebilen bir maddedir, yani bir sempatomimetik gibi davranır. Sempatik sinir sistemi “kaç ya da savaş” tepkisini düzenleyen sistemdir ve dopamin bu sistemin bazı bileşenlerini doz-bağımlı şekilde etkiler. Düşük konsantrasyonlarda dopamin, D₁ reseptörlerini uyararak özellikle böbrek ve karın bölgesi damarlarında genişleme (vazodilatasyon) yapar; bu da böbreklere giden kan akışını ve idrar üretimini artırır. Yani az miktarda dopamin dolaşımdayken böbrek perfüzyonu artar ve böbrekler daha fazla sodyum ile su atar. Yüksek dozlarda ise dopamin, adrenerjik reseptörler üzerinden etkili olmaya başlar: Kalpte β₁ reseptörlerini uyararak kalp atım gücünü ve hızını artırabilir, çok yüksek dozlara çıkıldığında ise damar düz kaslarındaki α₁ reseptörlerini aktive ederek damarlarda büzülmeye (vazokonstriksiyon) ve kan basıncında yükselmeye neden olabilir. Bu eşsiz doz-bağımlı çift yönlü etki, dopamini diğer nörotransmiterlerden ayıran önemli bir özelliktir.
Hipotalamus ve Nöroendokrin Rolü: Dopamin, merkezi sinir sisteminde nörotransmiter olmanın yanı sıra nörohormon olarak da işlev görür. Hipotalamusta arcuate nukleus adlı bölgedeki dopamin nöronları tarafından üretilir ve portal dolaşıma salınır. Buradan hipofiz bezinin ön lobuna (adenohipofiz) ulaşan dopamin, prolaktin salgılayan hücreler üzerindeki D₂ reseptörlerini uyararak prolaktin hormonunun salgılanmasını baskılar. Normalde vücut, prolaktin seviyesini düşük tutmak için hipotalamustan devamlı dopamin salgılar. Bu mekanizma, süt üretiminin kontrolü, üreme fonksiyonları ve cinsel dürtü gibi fizyolojik süreçlerde kritik önem taşır. Örneğin dopamin etkisinin azalması veya ortadan kalkması durumunda prolaktin hormonunda yükselme görülür; bu da adet düzensizlikleri, kısırlık veya galaktore (erkek ya da gebe olmayan kadınlarda süt üretimi) gibi klinik durumlara yol açabilir. Dolayısıyla dopaminin hipotalamik rolü, endokrin sistem ile sinir sistemi arasındaki önemli bir iletişim köprüsüdür.
Striatum ve Bazal Gangliyonlar Üzerindeki Etki: Dopaminin beynin bazal gangliya denen hareket ve davranış kontrol merkezlerindeki rolü, en az yukarıdaki işlevleri kadar hayati önemdedir. Striatum (kaudat ve putamen çekirdekleri) ve diğer bazal gangliyon yapıları, motor hareketlerin başlatılması ve istemli kontrolüyle yakından ilişkilidir. Dopamin, nigrostriatal yol üzerinden striatuma ulaştığında burada genel olarak inhibitör (baskılayıcı) bir etki gösterir – yani hareketleri gereksiz yere başlatan sinyalleri frenler ve hareketin düzgün, istemli bir şekilde gerçekleşmesine yardımcı olur. Parkinson hastalığında dopamin eksildiğinde bu fren mekanizması zayıflar ve sonuçta hastaların hareketleri kontrolsüzce yavaşlar veya katılaşır. Ayrıca bazal gangliyonlardaki dopamin sinyali, bilişsel süreçlerin (alışkanlık oluşturma, ödül-ceza öğrenmesi gibi) düzenlenmesinde de rol oynar. Bu nedenle dopamindeki dengesizlikler, yalnız motor semptomlara değil davranışsal ve kognitif değişimlere de yol açabilir. Özetle, dopaminin striatum ve bazal gangliya üzerindeki etkisi, hareketlerin koordinasyonu ve davranışların düzenlenmesi açısından kritiktir; bu etkinin bozulması ciddi nörolojik bozukluklarla sonuçlanır.
Klinik Önemi
Dopaminin vücuttaki çok yönlü rolleri, bir dizi nörolojik ve psikiyatrik bozukluğun temelinde yer alır. Sinir sisteminde dopamin dengesinin bozulmasıyla ilişkili pek çok hastalık tanımlanmıştır Örneğin Parkinson hastalığı, nigrostriatal dopamin nöronlarının dejenerasyonu sonucu dopamin eksikliğiyle ortaya çıkar; bu durum hastalardaki hareket bozukluklarının başlıca sebebidir. Dopamin eksikliğinin giderilmesi, Parkinson tedavisinin temel prensibidir – bu amaçla dopaminin öncüsü L-DOPA (levodopa) ilaç olarak verilir ve beyinde dopamin seviyesini artırarak hastaların hareketlerinde belirgin düzelme sağlar.
Diğer yandan dopamin fazlalığı veya dopaminerjik aktivitenin aşırı olması da sorunludur. Şizofreni ve benzeri psikotik bozukluklarda, özellikle mezolimbik yolakta dopaminin aşırı sinyalleme yaptığı düşünülmektedir; bu da hezeyan, halüsinasyon gibi pozitif semptomlara yol açabilir. Nitekim birçok antipsikotik ilacın, dopamin antagonisti olarak D₂ reseptörlerini bloke etmesi ve dopamin etkisini azaltması, bu hastalık belirtilerini hafifletmektedir. Aynı şekilde, dopaminin aşırı salınımı ve ödül mekanizmasının kontrolsüz çalışması, madde bağımlılığı ve tıkanırcasına yeme gibi dürtüsel davranış bozukluklarının gelişiminde rol oynar.
Dopamin düzeylerinin normalden düşük olması ise farklı problemlere yol açabilir. Dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olan bireylerde prefrontal korteksteki dopamin aktivitesinin yetersiz olmasının dikkat problemlerine katkıda bulunduğu düşünülmektedir; bu nedenle düşük dozlarda dopamin artırıcı ilaçlar (ör. bazı stimulant ilaçlar) DEHB tedavisinde kullanılmaktadır. Huzursuz bacak sendromu da dopaminerjik sistemdeki bir dengesizlikle ilişkilendirilmiş olup dopamin agonisti ilaçlara genellikle yanıt verir. Bunların dışında, depresyon, bipolar bozukluk, obsesif-kompulsif bozukluk gibi durumlarda da dopaminin rolü olabileceğine dair bulgular mevcuttur; örneğin majör depresyonda ödül mekanizmasındaki dopamin katkısının azalması, ilgi ve haz kaybı (anhedoni) şeklinde kendini gösterebilir.
Dopaminin periferik etkileri de klinik açıdan önem taşır. Özellikle dopaminin damar genişletici etkisi ve böbrek kan akımını artırıcı özelliği, şok durumlarında veya akut kalp yetmezliğinde tedavi amacıyla kullanılmasına yol açmıştır. Dopamin ilacı, kontrollü dozlarda damar yolundan verildiğinde düşük dozlarda böbrek ve diğer organ perfüzyonunu artırarak, yüksek dozlarda ise kan basıncını yükselterek kritik hastaların yönetimine katkı sağlayabilir. Örneğin yoğun bakım ünitelerinde dopamin infüzyonu, ciddi hipotansiyon (düşük tansiyon) veya kardiyojenik şok vakalarında hayat kurtarıcı olabilmektedir. Ancak dopamin tedavisinin uygun doz ayarı ve sürekli izlem gerektirdiği unutulmamalıdır.
Dopaminin keşfinden bu yana geçen sürede, bu molekülün vücudumuzda oynadığı rolleri taklit eden veya engelleyen birçok ilaç geliştirilmiştir. Parkinson hastalığında dopamin eksikliğini gidermeye yönelik agonist ilaçlar veya L-DOPA kullanılırken, şizofreni gibi durumlarda dopaminin etkisini azaltan antagonist ilaçlar (antipsikotikler) kullanılır Ayrıca kusma refleksinin kontrolü (antiemetik ilaçlar), hormon bozuklukları (ör. hiperprolaktinemi tedavisi için bromokriptin) gibi pek çok alanda dopaminerjik mekanizmaları hedef alan tedaviler mevcuttur. Özetle, dopaminin fizyolojik etkilerini anlamak, nörolojik bozukluklardan endokrin hastalıklara ve kalp-damar sorunlarından psikiyatrik rahatsızlıklara kadar geniş bir yelpazede hastalıkların yönetimi için kritik önem taşır. Bu nedenle dopamin, modern tıpta hem araştırmaların odak noktası olmaya devam eden bir nörotransmitter, hem de çeşitli hastalıklarda hedef alınan bir terapötik ajandır.
Keşif
Laboratuvar kokusu, koyu kahve bir çözelti, titizlikle işaretlenmiş cam şişeler. 1910’ların başında Londra’daki Wellcome Araştırma Laboratuvarları’nda George Barger ve James Ewens, o gün için sıradan sayılabilecek bir sentezle 3,4-dihidroksifeniletilamin—daha sonra “dopamin” diye anılacak—bir molekülü elde ettiler. Kimse onun bir yüzyıl boyunca sinir bilimin simge kavramlarından biri olacağını öngörmüyordu. O dönemki çerçeve, katekolamin biyokimyasında egemen olan hiyerarşiydi: asıl aktörler adrenalin ve noradrenalindi; dopamin ise, en iyi ihtimalle, biyokimyasal zincirin küçük bir basamağıydı. Bilim tarihinin birçok örneğinde olduğu gibi, küçük bir “yan ürün”, paradigmanın merkezine girmek için zamana, teknik gelişmelere ve ısrarcı zihinlere ihtiyaç duydu.
“Beyinde dopamin var mı?” sorusunun doğuşu: İlk kanıtlar ve sessiz devrim
İkinci Dünya Savaşı sonrasında monoaminlerin sinir sistemindeki rolüne ilgi hızla arttı. 1950’lerin başında histokimyasal ve biyokimyasal teknikler keskinleşirken, 1957’de Katharine Montagu memeli beyninde dopaminin bağımsız bir bileşen olarak varlığını gösterdi. Bu bulgu, dopaminin “sadece bir öncü” olduğu düşüncesine ilk gediklerden birini açtı. Aynı yıllarda Julius Axelrod ve meslektaşlarının katekol-O-metiltransferazı (COMT) tanımlaması ile monoaminlerin sentez-yıkım döngüsü netleşiyor, Udenfriend okulunun katkılarıyla dopamin-β-hidroksilaz üzerinden “dopaminden noradrenaline” geçişin biyokimyasal adımları somutlaşıyordu. Ama asıl kırılma, dopaminin yalnızca bir metabolit değil, bizzat bir nörotransmiter olduğunun gösterilmesiydi.
İsveç’te bir paradigma değişimi: Carlsson, Hillarp ve dopaminin nörotransmiter olarak sahneye çıkışı
1950’lerin sonuna gelindiğinde Arvid Carlsson, İsveç’te yürüttüğü bir dizi deneyle dopaminin işlevsel önemini görünür kıldı. Çalışmalarında, monoamin depolarını boşaltan rezerpin ile hareketsizleşen hayvanların, L-DOPA verildiğinde yeniden hareket etmeye başladığını gösterdi. Buradaki incelik şuydu: L-DOPA kan-beyin engelini aşabiliyor ve beyinde dopaminin tekrar sentezini mümkün kılıyordu. Bu basit gibi görünen gözlem, motor davranışın altında yatan dopaminerjik katkıyı deneysel olarak açığa çıkardı. Carlsson’un yakın bilimsel çevresinde yer alan Nils-Åke Hillarp’ın, Bengt Falck ile geliştirdiği formaldehit floresans tekniği, monoaminlerin beyin boyunca haritalanmasını sağladı; dopaminerjik nöronların çekirdekleri ve projeksiyon alanları ilk kez “ışıldayarak” görünür oldu. Artık dopaminin beyindeki dağılımı ve özgül yolları ölçülebilir, tartışılabilir ve yeni hipotezlere kapı aralayacak kadar somuttu.
Viyana hattı: Hornykiewicz’in cesur ölçümleri ve Parkinson bilmecesinin çözülmesi
1960’ların başında Viyana’da Oleh Hornykiewicz ve Herbert Ehringer, post-mortem insan beyni üzerinde yaptıkları ölçümlerde, Parkinson hastalarının striatumunda dopaminin dramatik biçimde azaldığını gösterdiler. Bu bulgu, Carlsson’un hayvan deneyleriyle birleşince tablo tamamlandı: nigrostriatal sistemdeki dopamin kaybı, Parkinson’un motor semptomlarının biyokimyasal karşılığı olmalıydı. Hornykiewicz, nörokimyasal farkı gördükten sonra klinik sahaya döndü. Walther Birkmayer ile birlikte 1961’de L-DOPA’yı intravenöz olarak Parkinson hastalarına uyguladılar; dakikalar içinde akineziye mahkûm bedenlerin kıpırdanmaya başladığı, konuşmaların akıcılaştığı gözlemlendi. Bu “akut dramatik etki”, nörolojinin belki de en ikna edici çeviri-bilim (translational) anlarından biriydi.
Bir süre sonra New York’ta George Cotzias, L-DOPA’nın ağızdan, kademeli doz artışıyla uzun süreli ve tolere edilebilir şekilde verilebileceğini gösterdi. 1967–1969 arasında yayımlanan çalışmalar Parkinson tedavisinde yeni bir çağ başlattı. Böylece dopamin, laboratuvarda bir “molekül” olmaktan çıkıp, klinikte milyonlarca insanın yaşamını dönüştüren bir terapötik stratejinin kurucu taşına dönüştü.
Antipsikotik devrimi ve birleştirici bir çerçeve: Dopaminerjik hipotez
Bu sırada, Paris’te Delay ve Deniker’in 1952’de klorpromazin ile başlattığı antipsikotik devrim, ardından haloperidol gibi butirofenonların gelişi, psikoz tedavisinde yeni bir farmakolojik dönemi açmıştı. Klinik etkiyle eş zamanlı olarak, bu ilaçların ekstrapiramidal yan etkiler ve Parkinson benzeri belirtiler doğurması, ortak bir biyolojik eksene işaret ediyordu. 1960’ların ortasında Jacques van Rossum, antipsikotik etkinin dopamin reseptörlerinin—özellikle D2 ailesinin—blokajıyla ilişkili olabileceğini öne sürdü; 1970’lerin ortasında Philip Seeman ve çalışma arkadaşları, antipsikotiklerin klinik gücü ile D2 bağlanma afinitesi arasındaki korelasyonu göstererek bu bağı güçlendirdi. Böylece şizofrenide dopaminerjik hipotez, hem klinik ilaç etkilerini açıklayan hem de yeni ajanların rasyonel tasarımına yön veren bir omurga haline geldi. Zaman içinde bu hipotez rafine edilerek, mezolimbik aşırı iletimin “pozitif belirtiler”le, prefrontal hipodopaminerginin ise “negatif/bilişsel belirtiler”le ilişkisi biçiminde bölgesel-işlevsel bir nüansa kavuşturuldu.
Reseptörlerin keşfi ve sinyallemenin derinleşmesi: D1’den D5’e ve ötesi
1970’lerin sonu, “dopamin” adının ardında birden çok reseptör ailesi olduğunu gösteren dönüm noktasıydı. Kebabian ve Calne, farmakolojik profiller üzerinden D1-benzeri ve D2-benzeri reseptör ayrımını önerdiler; 1980’ler ve 1990’larda gen klonlama teknikleriyle D2’nin, ardından D3 ve D4’ün dizilenmesi, reseptör ailesinin moleküler kimliğini kesinleştirdi. D4 reseptörünün kimi antipsikotiklere (örneğin klozapin) yüksek afinitesi, “atipik” antipsikotik profilin farmakolojik temelini tartışmaya açtı. Paralelde Paul Greengard’ın DARPP-32 eksenli çalışmaları, dopamin reseptör uyarısının hücre içindeki fosforilasyon kaskatlarına nasıl çevrildiğini gösterdi; dopamin sinyallemesinin yalnız “aç-kapa” değil, plastisiteyi ve ağ dinamiklerini uzun süreli biçimde yeniden ayarlayan bir aygıt olduğu anlaşıldı. Bu çizgi, 2000 Nobel Ödülü’nün Carlsson, Greengard ve Kandel’e birlikte verilmesinin bilimsel arkaplanını oluşturdu.
Beynin görünürleşmesi: Haritalama teknikleri, PET/SPECT ve canlı insan dopamini
Falck-Hillarp floresansından başlayıp immünohistokimya ve in situ hibridizasyona uzanan yöntemler, dopaminerjik yolları anatomik düzeyde ayrıntılandırdı: substantia nigra pars compacta’dan striatuma uzanan nigrostriatal, ventral tegmental alandan nükleus akumbense ve limbik yapılara giden mezolimbik, prefrontal kortekse uzanan mezokortikal ve hipotalamus-hipofiz portal sistemini düzenleyen tuberoinfundibular yolların bütüncül haritası ortaya çıktı. 1980’lerin sonundan itibaren PET ve SPECT ile in vivo dopamin taşıyıcısı (DAT), D2/D3 reseptör bağlanması ve uyarana bağlı dopamin salınımı ölçülebilir hale geldi. Schizofrenide D2 reseptör işgal düzeylerinin antipsikotik etkinlikle ilişkisi, Parkinson’da nigrostriatal dejenerasyonun erken göstergeleri, bağımlılıkta ödül devrelerinin duyarlılığı gibi sorular ilk kez yaşayan insanda kantitatif olarak sınanabildi.
Kliniklere yayılan yankılar: Nöroloji, psikiyatri ve endokrinolojide dopamin izleri
Dopaminin keşif hikâyesi, klinikte üç büyük hatta iz bıraktı. Nörolojide, L-DOPA ve dopamin agonistleri Parkinson semptom kontrolünün temelini oluştururken, dopaminin aşırı “pulsatil” uyarımının uzun dönemde diskinezilerle ilişkisi tedavi stratejilerinin incelmesini gerektirdi; derin beyin stimülasyonu gibi girişimler, dopaminerjik devrelerin elektriksel modülasyonuna dayanan tamamlayıcı araçlar sundu. Psikiyatride, D2 reseptör işgal eşiğinin yaklaşık bir aralıkta optimum olduğu (fazlasının yan etki, azının yetersiz etki doğurduğu) görüldü; “atipik” antipsikotiklerin geniş reseptör profilleri, negatif ve bilişsel belirtilere yönelik yeni dengeler aradı. Endokrinolojide ise hipotalamustan tonik olarak salınan dopaminin prolaktin baskılayıcı etkisi, hiperprolaktinemi tedavisinde D2 agonistlerinin (ör. bromokriptin, kabergolin) rasyonel kullanımını mümkün kıldı. Akut tıpta dopaminin doz-bağımlı hemodinamik etkileri, belirli seçilmiş senaryolarda dikkatle dozlanan damar içi tedavilere kapı araladı.
İnsan hikâyesi: İnat, merak ve yöntemin gücü
Bu anlatının arka planında, kimyagerlerin titiz türevleştirmeleri, farmakologların yıpratıcı doz-yanıt eğrileri, histologların floresan altında sabaha kadar süren sayımları, klinisyenlerin riskle cesaret arasında kurduğu köprü var. Barger ve Ewens’in “küçük” sentezi; Montagu’nun sabırlı ölçümleri; Carlsson’un rezerpinle “söndürdüğü” hareketi L-DOPA ile “yakıp” geri getirmesi; Hillarp ve Falck’ın beyindeki görünmezi görünür kılan tekniği; Hornykiewicz ve Birkmayer’in İstanbul kahvesi kadar koyu bir L-DOPA çözeltisini hastaya verip dakikalar içinde açılan pencerelere tanıklığı; Cotzias’ın doz titrasyonu ile ilacı günlük hayata yerleştirişi… Hepsi, yan ürün sanılan bir molekülün temel ilkeye dönüşmesinin farklı yüzleri. Bilimin ilerleyişi burada bir kez daha kendini ele veriyor: Varsayımı değiştiren, çoğu kez yeni bir olgu değil, onu görmemizi sağlayan yöntem ve onu sınayan ısrar oluyor.
İleri Okuma
Barger, G., & Ewens, J. (1910). The synthetic production of substituted phenylethylamines. Journal of the Chemical Society, Transactions, 97, 1313–1327.
Montagu, K. A. (1957). Catechol compounds in rat brain. Nature, 180, 244–245.
Carlsson, A., Lindqvist, M., & Magnusson, T. (1958–1959). On the role of monoamines in brain function. Acta Physiologica Scandinavica, 44(Suppl. 158), 1–28.
Axelrod, J., & Tomchick, R. (1958). Enzymatic O-methylation of epinephrine and other catechols. Journal of Biological Chemistry, 233(3), 702–705.
Udenfriend, S., Zaltzman-Nirenberg, P., & Nagatsu, T. (1960). Dopamine β-hydroxylase: a copper protein. Journal of Biological Chemistry, 235(10), 2910–2913.
Ehringer, H., & Hornykiewicz, O. (1960). Verteilung von Noradrenalin und Dopamin im Gehirn des Menschen und ihr Verhalten bei Erkrankungen des extrapyramidalen Systems. Klinische Wochenschrift, 38, 1236–1239.
Birkmayer, W., & Hornykiewicz, O. (1961). Der L-Dioxyphenylalanin (DOPA)-Effekt bei der Parkinson-Akinese. Wiener Klinische Wochenschrift, 73, 787–788.
Falck, B., & Hillarp, N.-Å. (1962). Fluorescence histochemical demonstration of monoamines. Journal of Histochemistry & Cytochemistry, 10(3), 348–354.
Van Rossum, J. M. (1966). The significance of dopamine-receptor blockade for the mechanism of action of neuroleptic drugs. Archives Internationales de Pharmacodynamie et de Thérapie, 160, 492–494.
Cotzias, G. C., Van Woert, M. H., & Schiffer, L. M. (1967). Aromatic amino acids and modification of parkinsonism. New England Journal of Medicine, 276, 374–379.
Cotzias, G. C., Papavasiliou, P. S., & Gellene, R. (1969). Modification of parkinsonism—Chronic treatment with L-DOPA. New England Journal of Medicine, 280, 337–345.
Seeman, P., et al. (1976). Antipsychotic drug doses and dopamine receptor occupancy. Nature, 261, 717–719.
Kebabian, J. W., & Calne, D. B. (1979). Multiple receptors for dopamine. Nature, 277, 93–96.
Bunzow, J. R., et al. (1988). Cloning and expression of a rat D2 dopamine receptor cDNA. Nature, 336, 783–787.
Van Tol, H. H. M., et al. (1991). Cloning of the human dopamine D4 receptor. Nature, 350, 610–614.
Farde, L., et al. (1992). D2 dopamine receptors in neuroleptic-naive schizophrenic patients. Archives of General Psychiatry, 49, 538–544.
Svenningsson, P., et al. (2004). DARPP-32: an integrator of neurotransmission. Annual Review of Pharmacology and Toxicology, 44, 269–296.
Carlsson, A. (2001). A paradigm shift in brain research. Science, 294(5544), 1021–1024.
Costa, K. M., & Schoenbaum, G. (2022). Dopamine. Current Biology, 32(15), R817–R824.
Neurotransmitter.net. Dopamine: Synthesis and Function.
Psychology Today. Dopamine Pathways.
Archives of General Psychiatry.The Role of Dopamine in the Pathophysiology of Depression.
Journal of Neurochemistry.Dopamine Receptors and their Function.
American Journal of Physiology.Dopamine’s Role in the Renal System.
Neuroscience & Biobehavioral Reviews.Neurohormonal Regulation by Dopamine.
Cleveland Clinic. Dopamine: What It Is, Function & Symptoms.
Wikipedia (İngilizce). Dopamine – Medical significance.
Wikipedia (Türkçe). Dopamin.
Begün, C. (2022). Başlıca ana dopamin yolakları (Şekil). Wikimedia Commons.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.