Endişeli Olduğumuzda Beynimiz Bize Neden Hata Yaptırır?

Endişeli Olduğumuzda Beynimiz Bize Neden Hata Yaptırır?

Bir işi yaparken birilerinin sizi izliyor olmasının yarattığı endişe performansınızda talihsiz etkilerin oluşmasına sebep olabilir. Bu deneyimi karşılaştığınız önemli testlerde, örneğin bir konser verirken, gösteri sanatı sergilerken ya da basitçe direksiyon kursundayken yaşamışsınızdır. Birileri sizi izliyorsa içerisinde bulunduğunuz zorlu durum daha endişe verici bir hal alır ve hata yapmanız daha muhtemel bir hale gelir. Peki endişeli olduğumuzda hata yapma durumunu yaşamamızın daha muhtemel olmasının sebebi nedir?

University of Sussex’ten nörobilimciler; en istemediğimiz anlarda “tökezlememize” ve hatalar yapmamıza sebep olan beyin ağı sistemini belirlemeyi başardılar.

Araştırma ekibi, fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) tekniğini kullanarak bir deney sırasında performansta bir talihsizliğe sebep olan beyin bölgesini belirleyebildiler.

Geçmişte yapılan çalışmalar; insanların izlendiklerini bildiklerinde daha fazla çaba gösterme eğiliminde olduklarını ortaya koymuştu. Örneğin, piyanistler, yalnız başlarına oldukları zamanlara kıyasla bir dinleyici kitlesi önünde performans sergilerken tuşlara bilinçsiz olarak daha fazla baskı uyguluyorlar.

Scientific Reports‘da yayımlanan çalışmada, bir nesneyi tutarken titiz bir çaba göstermeyi gerektiren bir görevi yürüttükleri sırada katılımcıların beyin aktiviteleri gözlemlendi.

Deney sırasında, katılımcılara kendilerini değerlendirdiklerini düşündükleri iki kişinin kamera görüntüsü gösterildi. Sonrasında deneyi bir kez de kendilerini değerlendirdiklerini düşündükleri iki insanın kamera görüntüsü önünde tekrarladılar.

Deney sonunda, katılımcılar, izlendiklerini düşündükleri deneme sırasında daha endişeli hissettiklerini belirttiler.Bu koşullar altında, nesneyi beceri ile tutmakta oldukça zorlandılar.

Tarama sonuçları; izlendiğimizi düşündüğümüzde, sensorimotor fonksiyonlarımızı kontrol edebilmemize yardımcı olan bir beyin bölgesinin –inferior (alt) parietal korteks (IPK)– aktifleştiğini ortaya koydu.

Beynin bu bölgesi, nörobilimcilerin eylem-gözlenme ağı (EGA) olarak tanımladıkları ağı oluşturmak için aslında diğer bir beyin bölgesi –arka üst temporal sulkus (pSTS)– ile birlikte çalışıyor. EGA, izlendiğimiz kişinin yüz ifadelerine ve gözlerini odakladığı yere dayandırarak kişinin ne düşündüğüne dair çıkarsamada bulunduğumuz bir “mentalizasyon” sürecinden sorumludur.

pSTS bu bilgiyi daha sonradan uygun motor aksiyonu oluşturan IPK’ya taşır. Eğer ki gözlemcimizin bizden iyi bir performans sergilememizi beklediğini hissedersek, iyi bir performans sergileyebliyoruz. Ancak, eğer ki gözlemcimizden olumsuz işaretler alırsak, IPK’mız deaktif hale geliyor ve performansımız kötüleşiyor.

Araştırmacılardan Dr. Michiko Yoshie; EGA’nın da aynı zamanda performans endişemizle ilişli olduğunu fark ettiklerini, çünkü dikkatlice izlenme durumunda izleyicilerin performansımız ve bizim hakkımızda ne düşündüğüyle ilgilenme eğiliminde olduğumuzu söylüyor.

inferior-parietal-lob-bilimfilicom

Tarama sonuçları; izlendiğimizi düşündüğümüzde, sensorimotor fonksiyonlarımızı kontrol edebilmemize yardımcı olan bir beyin bölgesinin –inferior (alt) parietal korteks (IPK)– aktifleştiğini ortaya koydu.

Aşırı performans endişesi olanlar için, araştırmacılar; beyni uyarma tekniklerinde istenilen davranışı aktive edebilen örneğintranskraniyal manyetik stimülasyon (TMS) ve transkraniyal doğru akım stimülasyonu (tDCS) gibi önemli gelişmelerin var olduğunu söylüyor.

Ve ayrıca, insanların beyin aktivitelerini nasıl kontrol edebileceklerini öğrenmelerine yardımcı olabilen çeşitli nöro geri-bildirim eğitimleri de var.

Öte yandan, izleyiciler karşısında iyi bir performans sergileme noktasında karşınızdaki kitlenin sizi desteklediğine ve başarılı bir performans sergilemenizi umduklarına inanmak önemli bir yöntem olabilir.

Bu tarz düşünceleri güçlendirmek için de, tavrını kestiremediğiniz bir kitle karşısına çıkmadan önce, bazen destekleyenlerinizin önünde provalar yapma fırsatlarını değerlendirmelisiniz. Örneğin, bir müzisyen ailesinin ya da yakın arkadaşlarının önünde oldukça alkış aldığı bir deneme yapabilir. Bu tarz bir deneyim beyninizde arzu edilen aktivasyon örgüsünü oluşturmanıza yardımcı olabilir ve özgüveninizi güçlendirebilir.


Kaynak ve İleri Okuma:

  • Bilimfili,
  • Bealing, J. “Why Your Brain Makes You Slip Up When Anxious?” University of Sussex. http://www.sussex.ac.uk/ (Accessed on: 2016, July 18)
  • Michiko Yoshie, Yoko Nagai, Hugo D. Critchley & Neil A. Harrison Why I tense up when you watch me: Inferior parietal cortex mediates an audience’s influence on motor performance Scientific Reports 6, Article number: 19305 (2016) doi:10.1038/srep19305 Received: 22 May 2015 Accepted: 10 December 2015 Published online: 20 January 2016

Karanlıktan Korkuyor Olmamızın Evrimsel Bir Nedeni Var

Hepimiz çocukluğumuzun bir döneminde mutlaka bir karanlık korkusu evresi geçirmişizdir. Çünkü her gece karanlığın bastırmasıyla korkutucu şeyler, canavarlar, yaratıklar hayallerimizde canlanmaya başlar.

Her ne kadar çocukça bir korku gibi gelse de, karanlık korkumuz geceleri etrafta dolaşan avcılara karşı bizi hayatta tutan evrimsel bir özelliktir. Bilim insanları, bugün en tepedeki avcı olan insanın bu doğuştan gelen korkusunun insanlık tarihinin bir noktasında kök bulduğuna dair hipotezler ileri sürüyorlar.
Teknolojinin ilerlemesiyle insan gerçek bir süper avcıya dönüşmüştür. Teknolojiden önce, atalarımız, insan avlamaktan başka bir şey istemeyen avcılara dair sürekli olarak alarm durumundaydılar. Daha da ürkütücü olanı ise bu avcıların büyük çoğunluğu geceleri avlanıyordu. Çünkü av olmaya en müsait olduğumuz an; görüşümüzün en zayıf olduğu zamanlardı.

Dolayısıyla, gecenin bir yarısı güvende olmak durumu atalarımız için çok önemli bir önlemdi. Çok basit, eğer güvende değilsen, ölürsün. Yıllar boyunca, bu gecesel korku, içgüdüsel olmaya başladı ve bugün de hala hafif bir edişe formunda deneyimlemeye devam ediyoruz.

2012 yılında Kanada’daki University of Toronto’dan araştırmacılar tarafından yürütülen bir çalışmada; bu endişenin tam anlamıyla bir panik tepkisi olmadığı ileri sürülüyor. [1] Bundan ziyade, bizi tetikte tutan bir tür bekleme, kötü bir şey olacağına dair sezi gibi yani tam da atalarımızın ihtiyacı olan şey. Bu tür bir endişe, kaslarınızı hazır tutar ve duruma göre sizi tehlikeden uzaklaştıracak “savaş ya da kaç” tepkisine hazırlıklı yapar.

Karanlık korkusu esasında bilinmeyen korkusudur. Etrafta ne olup bittiğini göremeyiz ve bu durum bizi gergin yapar, çünkü hayal gücümüz boşluğu en kötü şeyle doldurur. Antik insanlar için, bu kötü şeyler aslanlar ve diğer avcılardı, bugünün dünyasında yani bu tür avcıların olmadığı büyük şehirlerde ise bu kötü şeyler; doğaüstü kurgular ve mistik şeyler (cin, peri, ruh vs.) halini almıştır. Aslına bakarsanız; ilkel atalarımızın modern insana göre çok daha gerçekçi düşündüklerini söyleyebiliriz.

Bizler de, doğaüstü kurgular yaratırız, çünkü avcı boşluğunu bu kurgular doldurur. Bunun en güzel örneğini de korku filmleri yapar; iyi bir korku filmi, size doğrudan canavarı göstermez çünkü hayal gücünüzün en korkuncunu yaratacığını bilir.

İlkel insan toplulukları yavaş yavaş şehir-seven toplumlara dönüştükçe, karanlık korkumuz da devam etti. Ancak yalnızca küçük bir farklılıkla; çünkü birçoğumuzun artık karanlıktan korkmasına gerek kalmadı; ampuller, telefon ekranları, televizyon ışıkları iyi ya da kötü karanlığa dair çaresizlikten ziyade bizler için bir seçim oluşturabiliyorlar.

Teknik olarak artık bu korkuya ihtiyaç duymasak da, beynimizde bir yerlerde varlığını korumaya devam ediyor. Bu özellikler yüzyıllar boyunca uzak akrabalarımızdan bizlere miras kaldı. İnsanların yeryüzünde bulunduğu süreyi göz önünde bulundurduğunuzda; bu korkunun, çok yakın zamana kadar büyük şehirlerde yaşayan bizler için tamamen demode olduğunu söyleyemeyiz.

Dolayısıyla, siz ya da çocuğunuz karanlıktan korkuyorsanız, bunun bir zamanlar atalarımızı hayatta tutan çok önemli bir özellik olduğunu hatırlayın. Çünkü bu korku sizi tavuk yapmıyor, sadece tehditlere karşı vücudunuzu alarmda tutuyor ve sizi hayatta kalmaya daha uygun hale getiriyor.


Kaynaklar: Bilimfili
1- Journal of Sleep and Sleep Disorders Research, Volume 35. 2012 Link
2- Tarantola, A. Why We’re Afraid of the Dark (and Why It’s Good That We Are). Gizmodo. Link (Retrieved on: 2016, April 26)
3- Hrala, J. There’s an evolutionary reason why we’re afraid of the dark. Sciencealert. Link (Retrieved on: 2016, April 26)
3- Zielinski, S. Modern Humans Have Become Superpredators. Smithsonian. Link (Retrieved on: 2016, April 26)

Görsel: Deviantart-by Aerorwen

Bir Kişinin Endişeli Olup Olmadığını Yürüyüşünden Anlayabilir miyiz?

Birisi size dün akşam düz bir çizgide yürüyemediğini söylediğinde, bu kişinin alkol almış olabileceğini düşünebilirsiniz. Evet bu durum yeterince akıllıca bir düşünüş biçimi olabilir. Fakat bir psikoloji araştırması; bir tarafa yalpalamanın farklı bir sonuca işaret ettiğini ileri sürüyor. Buradaki taraf ise; sol taraf. Sol tarafa doğru bir yalpalama söz konusu ise bu araştırmaya göre; kişi endişeli demektir.

University of Kent’ten araştırmacılar; endişeli insanların genel olarak sola eğilimli olduklarını belirlemek için basit bir deney tasarladılar. Cognition ‘da yayımlanan çalışmada; gözleri bağlı katılımcılar bir oda zeminine çizilmiş düz bir çizgide tekrar tekrar yürümeye çalıştılar. Kişilik testlerine dayanarak daha fazla endişeli olduğu görülen katılımcıların sola sapma eğiliminde oldukları görüldü. Araştırmacılar; sola sapma durumunun beynin sağ kısmında sol kısmına kıyasla daha fazla aktivite gerçekleştiğine işaret ediyor.

Ortaokul Fen Bilimleri derslerindeki öğrendiklerinize dair bir tarama yaparsanız, beynin her lobunun vücudun zıt kısımılarındaki kasları kontrol ettiğini hatırlarsınız (sağ gözünüzü, sol beyniniz sayesinde kırpabilirsiniz.) Buradan yola çıkıldığında çapraz yarım küresel ilişki biraz karmaşıklaşıyor. Beynin iki tarafı birlikte çalışabilmelerinin ve hatta farklı yoğunlukta olmalarının yanı sıra aynı zamanda da asimetriktirler. Ancak, bilişsel, duygusal ve davranışsal işlevlerin bir arada olduğu kişilik özellikleri düşünüldüğünde ise karakteristikler ile beyin lobları arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu saptamak oldukça güçtür.

Araştırmadaki durumda ise; araştırma ekibi, yanal konumsal sapma (sağa ya da sola eğimli yürümek) ve motivasyon ile alakalı iki karakter arasındaki ilişkiye dair inceleme yürüttü. İlki, hedef yönelimli (en. goal-oriented behavior) davranışı göz önüne alan davranışsal yaklaşım. Burada, gözünü ödüle dikmiş rakipler daha iyi bir skor elde ederler. İkincisi ise; engelleme (burada; endişe). Olumsuz tehditleri (gri göküyüzü = kıyamet yaklaşıyor)  algılamakta hızlı olan insanlar engelleme gösterirler.

Sağ Yanal Eğilim- Sol Beyin İlişkisi

Geçmişte yapılan sinirbilimi ve biliş araştırmaları; hedef odaklı davranışta, orantısız seviyede yüksek sol beyin aktivitesi ve sağ yanal eğilim arasında bir bağlantı olduğunu ortaya koymuştu. Örneğin; merivenden çıkarken sağa doğru yönelenlerin sol beyinlerinde bir aktivite gerçekleşiyor demektir.

Öte yandan, bağlantının ne zaman ortaya çıktığı ise belirsiz durumda. Bazı psikologlar, yarış içindeki bireylerin yoğun baskı altındaki durumlarda (örneğin; şampiyonluk maçı gibi) sağa eğilmeye başladıklarını düşünüyor. Esasında, sağa yönelme (sol ön-lob aktivitesi) ve kişisel tatmin arasında bazı bağlantılar var, ancak bu bağlantılar yalnızca bazen ortaya çıkabiliyorlar ve ne zaman çıktıklarını bilmiyoruz.

Endişeliler ne tarafa yöneliyorlar?

Sinirbilimi araştırmaları, endişe ve sağ beyin lobu aktivitesi arasında bir bağlantı olduğuna işaret ediyor. Fakat, üçgenin üçüncü kenarına yani sol yanal sapmaya dair destekleyici parçalar çok güçlü değil. Araştırma ekibi; engellemenin, tek başına sola hareket etmeyi belirlediğine dair kesin bir kanıt olmadığını söylüyor.

Ekip; anksiyete testinde yüksek skorlara sahip insanlarda; hedef yönelimli olmak ile sağa doğru hareket arasında bir bağlantının ortaya çıkmadığını ve bu durumun da ilk kez kayıp bağlantıya dair deliller sağladığını düşünüyor. Katılımcının anksiyete seviyesi arttıkça, sola eğilimli yürümenin de arttığı gözlemlendi.


Araştırma Referansı: Bilimfili, Weick, Mario, John A. Allen, Milica Vasiljevic, and Bo Yao. “Walking blindfolded unveils unique contributions of behavioural approach and inhibition to lateral spatial bias.” Cognition 147 (2016): 106-112.

Aşk Hormonunun İki Yüzü…

Aşk hormonu olarak da bilinen oksitosin; sosyal bağları geliştirme, kaygıyı azaltma ve yaşamdan memnuniyet hissini arttırmaya yardımcı olan bir hormon. Northwestern Üniversitesi’nde yapılan yeni bir araştırma ise, bu antik hormonun karanlık bir yüzünün de olduğunu ve hoş olmayan anıları, korkuları ve kaygıyı güçlendirebildiğini gösteriyor. Bu Jeckyll ve Hyde davranışı, oksitosinin zıtlıklarına bakmaksızın anıları güçlendirici genel bir etkiye sahip olmasından dolayı ortaya çıkıyor.
1906’da keşfedilmesine rağmen, oksitosinin duygu değişimindeki etkilerini inceleyen araştırmalar henüz emekleme aşamasında. İnsanlar ve hayvanlar üzerinde yapılan deneyler oksitosinin; çiftlerin birbirine bağlılığı, etnosentrizm (gruba bağlılık), güven artışı, korkunun azalması ve hatta yaraların iyileşmesiyle güçlü bir ilişkisi olduğunu öne sürüyor. Bu tip etkilerin ilginç bir örneği 2012 yılında yapılan bir araştırmada görüldü. Bu araştırmada oksitosin, ilişkisi olan erkeklerde kalabalık içinde birbirlerine ve çekici kadınlara normalden 10-15 cm daha fazla mesafede durmaya sebep olurken, bekâr erkeklerde herhangi bir etkisi olmadı.
Bunun dışında oksitosin dozajının başka etkileri de keşfedildi. Örneğin, Haifa Üniversitesinde yapılan bir araştırma kıskançlığın ve başkalarının talihsizlik yaşamasından duyulan hazzın (Schadenfreude) oksitosinin burundan uygulanması sonucu arttığı tespit edildi. Başka bir araştırmadaysa, ana belirtisi sosyal ilişkilerden kaçınma eğilimi olan “borderline” kişilik bozukluğuna sahip insanların oksitosinle tedavi edildiğinde çevrelerine daha az güven sergilediği gözlendi. Bu gözlem özellikle reddetme konusunda hassas olanlarda geçerliydi. Bu araştırmalardan açıkça anlaşılacağı gibi oksitosinin insanların duygularına etkisi keşfedildiğinde tahmin edildiği kadar basit değil.
Northwestern Üniversitesi’nde yapılan yeni araştırma oksitosinin duygusal acıyla bağlantılı olduğunu gösteriyor. Oksitosinin anıların güçlenmesini arttırması, stresli sosyal durumların (zorbalık, taciz, alay) olay geçtikten uzun süre geçtikten sonra bile olayın akla kolayca gelmesinin sebebi olabilir. Böylesine anıların yoğunluğu, düşünüldüğü zaman olayı tekrar yaşamış gibi hissettirecek kadar fazla olabilir.
Nortwestern Üniversitesinden Profesör Jelena Radulovic’in araştırma grubu, stresli bir olay sırasında oksitosinin salgılandığını ve beynin anıyı yoğunlaştıran bir kısmını aktifleştirdiğini buldu. Oksitosin ayrıca stresli olay sırasında korkma ve kaygı hassasiyetini arttırıyor. Oksitosinin pozitif anıları da güçlendiriyor olması olası görünüyor ancak bu ihtimal henüz ayrıntılı bir biçimde incelenmiş değil.
Profesör Radulovic’in araştırması oksitosini sosyal stresle ilişkilendiren ve oksitosinin stresin ileriki zamanlarında kaygı ve korkuyu arttırdığını gösteren ilk çalışma. Araştırmacılar ayrıca beynin bu etkilerden sorumlu olan kısmını(lateral septum) ve oksitosinin bu bölgeyi kaygı ve korkuyu arttırmak için nasıl kullandığını keşfettiler.
Bulgular oksitosinin aşkla ve sosyal bağlarla uzun süredir ilişkilendirilmesinden dolayı bu hormonun pozitif anıları güçlendireceğini bekleyen araştırmacıları şaşırttı. Radulavic’in laboratuvarında çalışan doktora öğrencisi Yomayra Guzman şöyle diyor:
“Oksitosin yıllardır yapılan araştırmalardan dolayı stres düşürücü bir etken olarak görüldü. Biz merkezi sinir sisteminde moleküler değişikliklerle bu hormonun korkuyu azaltmak yerine nasıl arttırdığını gösterdik.”
Oksitosin artık basit “aşk hormonu” olmaktan uzakta ve diğer birçok hormon gibi insan sağlığı ve davranışıyla karmaşık etkileşime sahip. İyi bir ilerleme gerçekleşmiş olmasına rağmen oksitosinin etkilerinin tamamen anlaşılması için daha birçok araştırma yapılması gerekiyor.
Kaynak:
  1. Northwestern University
  2. Guzmán, Y. F. et al. Fear-enhancing effects of septal oxytocin receptors. Nat. Neurosci. 16, 1185–1187 (2013).