HPV Sürüntü Alımı Erkeklerde de Yapılır mı?

İnsan papilloma virüsü (HPV), bazıları genital siğiller ve belirli kanser türleri de dahil olmak üzere çeşitli sağlık sorunlarına yol açabilen 200’den fazla ilişkili virüsten oluşan bir gruptur. HPV testi kadınlarda Pap testleri ve HPV testleri aracılığıyla yaygın olarak yapılırken, HPV sürüntü testinin erkekler için de mevcut olup olmadığı sorusu ortaya çıkmaktadır. Bu makale erkeklerde HPV testi konusunu, önemini ve mevcut seçenekleri keşfetmeyi amaçlamaktadır.

Erkeklerde HPV:

HPV sadece kadınlara özgü değildir ve erkekler de virüsü kapabilir ve bulaştırabilir. Aslında, hem erkekler hem de kadınlar olmak üzere cinsel olarak aktif bireylerin çoğu hayatlarının bir noktasında HPV enfeksiyonu geçirecektir. HPV enfeksiyonlarının çoğu asemptomatiktir ve kendiliğinden düzelir. Bununla birlikte, bazı yüksek riskli HPV türleri erkeklerde penis, anal ve orofaringeal kanserler gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.

Erkeklerde HPV Belirtileri:

Çoğu durumda, erkeklerde HPV enfeksiyonları asemptomatiktir, yani herhangi bir belirti veya semptom göstermezler. Bununla birlikte, belirtiler ortaya çıktığında şunları içerebilir:

  • Genital siğiller: Genital bölgede küçük, ten rengi veya grimsi yumrular. Kabarık veya düz, tekli veya çoklu olabilirler ve bazen karnabahara benzeyen kümeler oluşturabilirler.
  • Anal siğiller: Genital siğillere benzer, ancak anüs çevresinde veya içinde bulunur.
  • Oral veya orofarengeal siğiller: Ağız, boğaz veya dilde görülen siğiller.

Siğillerin varlığının genellikle düşük riskli HPV tiplerinden kaynaklandığını ve kanserle ilişkili olan yüksek riskli HPV enfeksiyonunun bir göstergesi olmadığını unutmamak önemlidir.

Erkeklerde HPV Testi:

Şu anda erkekler için özel olarak tasarlanmış onaylanmış bir HPV testi bulunmamaktadır. Kadınlar için mevcut olan HPV testi, virüsü servikal hücrelerde tespit etmek için tasarlanmıştır. Kadınların aksine, erkeklerin HPV için benzer bir rutin tarama testi yoktur.

Bununla birlikte, bazı sağlık hizmeti sağlayıcıları, özellikle erkeklerle seks yapan erkekler, HIV pozitif bireyler veya bağışıklık sistemi zayıf olanlar gibi anal kanser geliştirme riski daha yüksek olan erkekler için anal HPV testi sunabilir. Anal HPV testi, bir çubuk kullanılarak anal kanaldan bir hücre örneği alınmasını içerir ve bu örnek daha sonra yüksek riskli HPV tiplerinin varlığı açısından analiz edilir.

Erkeklerde anal HPV testi için standart bir öneri olmadığını ve kullanılabilirliğinin sağlık hizmeti sağlayıcısına ve bölgeye bağlı olarak değişebileceğini unutmamak önemlidir.

Teşhis Yöntemleri:

Daha önce de belirtildiği gibi, erkekler için özel olarak tasarlanmış onaylanmış bir HPV testi yoktur. Bununla birlikte, sağlık hizmeti sağlayıcıları erkeklerde HPV enfeksiyonlarını şu şekilde teşhis edebilir:

Gözle muayene: Bir sağlık hizmeti sağlayıcısı, fiziksel muayene yoluyla genital siğilleri veya HPV’nin diğer görünür belirtilerini teşhis edebilir.
Biyopsi: Bazı durumlarda, bir sağlık hizmeti sağlayıcısı biyopsi yapabilir, daha fazla inceleme ve teşhis için etkilenen bölgeden küçük bir doku örneği alabilir.

Değerlendirme:

Erkekler için rutin bir HPV taraması olmadığından, değerlendirme genellikle semptomların varlığına veya HPV ile ilişkili komplikasyonların gelişmesine dayanır. Bir erkek genital siğil gibi semptomlar yaşıyorsa veya HPV ile ilişkili kanserler için risk faktörlerine sahipse, daha ileri değerlendirme ve uygun bakım için bir sağlık hizmeti sağlayıcısına danışmak önemlidir.

Yüksek riskli HPV teşhisi konmuş bir kadının erkek partnerinin kendi sağlığı hakkında endişe duyduğu durumlarda, bu endişeleri bir sağlık hizmeti sağlayıcısıyla görüşmek çok önemlidir. Erkekler için özel bir test bulunmamakla birlikte, sağlık hizmeti sağlayıcıları bireysel koşullara göre rehberlik ve önerilerde bulunabilirler.

Önceki yanıtımdaki eksiklik için tekrar özür dilerim ve umarım bu bilgiler yardımcı olur. Başka sorularınız veya endişeleriniz varsa, lütfen sormaktan çekinmeyin.

HPV Önleme:

HPV söz konusu olduğunda önleme çok önemlidir. HPV aşısı (Gardasil 9) hem erkekler hem de kadınlar için en yaygın yüksek riskli ve düşük riskli HPV tiplerine karşı koruma sağlamak için önerilmektedir. Aşı tipik olarak bir dizi aşı şeklinde uygulanır ve aşılama için hedef yaş 11 ila 12’dir, ancak 45 yaşına kadar olan bireylere de uygulanabilir.

Aşılamaya ek olarak, prezervatif kullanarak güvenli seks yapmak ve cinsel partner sayısını sınırlamak da HPV bulaşma riskini azaltmaya yardımcı olabilir.

Erkekler için özel olarak tasarlanmış onaylı bir HPV sürüntü testi bulunmamakla birlikte, HPV enfeksiyonlarıyla ilişkili risklerin ve sağlık sorunlarının farkında olmak önemlidir. Aşı yaptırmak ve güvenli seks uygulamak hem erkekler hem de kadınlar için çok önemli önleyici tedbirlerdir. HPV ile ilişkili sağlık sorunları açısından risk altında olabileceğini düşünen erkekler, endişelerini tartışmak ve mevcut test seçeneklerini keşfetmek için sağlık hizmeti sağlayıcılarına danışmalıdır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kadın Beyni Erkek Beyninden Daha Aktif

Bugüne kadar yapılmış en kapsamlı fonksiyonel beyin görüntüleme çalışmasında, dokuz klinik tarafından sağlanan 26.802 bireyin 46,034 beyin SPECT (tek foton emisyonlu bilgisayarlı tomografi) görüntüleme sonucu incelenerek erkek ve kadın beyinleri karşılaştırdı.

Alzheimer’s Disease dergisinde sonuçları yayımlanan bu çalışma, cinsiyet temelli beyin farklılıklarının anlaşılabilmesinde büyük önem taşıyor. Ayrıca, erkek ve kadın beyinleri arasındaki ölçülebilir farklılıkların belirlenmesi, Alzheimer hastalığı gibi beyin rahatsızlıkları açısından cinsiyetlerin taşıdığı risklerin çözümlenebilmesini de sağlayabilir.

Kaynak: http://saimg-a.akamaihd.net/saatchi/9907/art/749678/391618-7.jpg

Yapılan çalışmanın sonuçları oldukça ilgi çekici. Bulgulara göre, kadınların beyinleri, beynin birçok alanında erkeklerinkine göre ciddi bir şekilde daha aktif. Bu alanlara özellikle, odaklanma ve dürtü kontrolünü içeren prefrontal korteks ile ruh hali ve anksiyeteyi kontrol eden beynin limbik bölgeleri dahil. Fakat, beynin görsel ve koordinasyon merkezleri erkeklerde daha aktif.

Araştırmada elde edilen ve kadınların prefrontal korteks kan akışının erkeklere kıyasla daha fazla olduğunu işaret eden bulgular, kadınların neden empati, sezgi, işbirliği, kendini kontrol ve uygun endişe alanlarında daha güçlü olduklarını açıklayabilir. Çalışma aynı zamanda kadın beyinlerinin limbik bölgelerinde kan akışının fazla olduğunu gösteriyor ve bu da kadınların anksiyete, depresyon, uykusuzluk ve yeme bozukluklarına karşı neden daha savunmasız olduğunu kısmen açıklıyor olabilir.

Çalışmada kullanılan veriler, 119 sağlıklı bireyi ve beyin travması, bipolar bozukluklar, duygu durum bozuklukları, şizofreni/psikotik bozukluklar ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (ADHD) gibi çeşitli psikiyatrik koşulları olan 26.683 bireyi içeriyor. Bilim insanları elde ettikleri sonuçlara, başlangıca ve bir konsantrasyon görevini yerine getirirken olmak üzere, toplamda bireylerin 128 beyin bölgesini analiz ederek ulaştılar.

Kadın ve erkeklerin beyinlerindeki farklılıkların anlaşılması oldukça önemli, çünkü beyin bozuklukları erkekleri ve kadınları farklı şekillerde etkiyor. Kadınlarda Alzheimer rahatsızlığı, Alzheimer için risk faktörü olan depresyon ve anksiyete bozuklukları daha çok görülürken, erkeklerde daha yüksek oranlarda dikkat eksikliğine ve hiperaktivite bozukluğuna rastlanıyor.

İlgili Makale:

Daniel G. Amen, Manuel Trujillo, David Keator, Derek V. Taylor, Kristen Willeumier, Somayeh Meysami, Cyrus A. Raji. Gender-Based Cerebral Perfusion Differences in 46,034 Functional Neuroimaging Scans. Journal of Alzheimer’s Disease, 2017; 1 DOI: 10.3233/JAD-170432

Bu yazının kaynağı: https://bilimfili.com/kadin-beyni-erkek-beyninden-daha-aktif/

‘Normal’ seks diye bir şey var mı?

Aseksüellik

Aseksüellik, bireylerin başkalarına karşı çok az cinsel çekim hissettiği veya hiç hissetmediği bir cinsel yönelimdir. Kesin yaygınlık oranları değişmekle birlikte, son çalışmalar nüfusun yaklaşık %1’inin kendini aseksüel olarak tanımladığını göstermektedir. Birleşik Krallık’tan ulusal bir olasılık örnekleminde, aseksüelliğin yaygınlığının yaklaşık %1.05 olduğu tahmin edilmiştir. Bu rakam, aseksüelliği tanımlamak için kullanılan belirli kriterlere (örneğin, çekim, davranış veya kimlik) bağlı olarak farklılıklar olsa da, diğer çalışmalar tarafından desteklenmiştir. Birçok aseksüel birey hala romantik ilişkilere girmekte veya cinsel aktiviteye katılmaktadır, bu da bu yönelimin anlaşılmasını daha da karmaşık hale getirmektedir.

Kiminle Seks Yapıyorsunuz?

2009 yılında ABD’de 18-59 yaşları arasındaki 3.990 kişiyi kapsayan kapsamlı bir araştırma, cinsel ilişkilerin basmakalıp tek gecelik ilişkilerin ötesine geçtiğini ortaya koymuştur. Anket verileri, cinsel aktivitenin çoğunluğunun uzun süreli ilişkilerde gerçekleştiğini, arkadaşlarla veya geçici partnerlerle yapılanlar gibi diğer cinsel ilişki biçimlerinin ise daha az yaygın olduğunu göstermektedir. Dağılım aşağıdaki gibidir:

  • Uzun süreli ilişki: 53%
  • Geçici ilişki: %24
  • Bir arkadaşla: 12%
  • Bir tanıdıkla: %9
  • Bir seks işçisiyle: %2

Bu, uzun süreli veya daha kararlı ilişkiler içinde seksin hala norm olduğunu, gündelik karşılaşmaların ise yaygın olmasına rağmen genel cinsel davranışın daha küçük bir oranını temsil ettiğini göstermektedir.

Ne Sıklıkta Seks Yapıyorsunuz?

Cinsel aktivite sıklığı, ABD’de gerçekleştirilen ve 18 yaş ve üstü 50.000’den fazla katılımcının yanıtlarını içeren Küresel Seks Anketi gibi çeşitli büyük ölçekli anketlerde araştırılmıştır. Sonuçlar, insanların ne sıklıkta cinsel aktivitede bulunduğuna dair anlık bir görüntü sunmaktadır:

  • Geçen yıl hiç seks yapılmadı: 18%
  • Yılda bir kez: 8%
  • Ayda 1-2 kez: 28%
  • Haftada 1-3 kez: 40%
  • Haftada 4 veya daha fazla kez: 6.5%

Bu istatistikler nüfusun önemli bir kısmının (yaklaşık %40) düzenli cinsel aktivitede bulunduğunu (haftada 1-3 kez), daha küçük bir kısmının ise daha sık cinsel ilişkiye girdiğini göstermektedir. Seks sıklığı yaşla birlikte azalma eğilimindedir, ancak bu azalma genellikle algılandığı kadar keskin değildir.

Cinsel Davranış Araştırmalarında Uyarılar

Cinsel davranış üzerine yapılan araştırmalar, konunun hassas doğası nedeniyle genellikle sınırlamalarla karşılaşmaktadır. Anketler ve çalışmalar önyargılara açıktır, çünkü katılımcılar mahrem ayrıntıları açıklamaktan rahatsızlık duyabilir, bu da eksik raporlamaya veya abartmaya yol açabilir. Ayrıca, kültürel farklılıklar ve değişen sosyal normlar, farklı toplumlarda cinsel aktivitenin doğru ve kapsamlı bir resmini yakalamayı zorlaştırmaktadır. Bu nedenle, veriler eğilimlerin geniş bir şekilde anlaşılmasını sağlarken, bireysel farklılıkları tam olarak yansıtmayabileceklerini kabul ederek bu rakamları dikkatle yorumlamak önemlidir.

Güncelleme 2016-2024

2016 yılından bu yana, insan cinselliği çalışmalarında birçok önemli dönüm noktası, cinsel davranış, tercih, yönelim ve eğilimlerin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmuştur. Bu kilometre taşları, cinsel çeşitliliğe yönelik toplumsal tutumlarda süregelen değişimi, yeterince temsil edilmeyen cinsel yönelimlerin artan görünürlüğünü ve özellikle veri toplama ve analiziyle ilgili olarak araştırmalardaki gelişmiş metodolojileri yansıtmaktadır.

1. Aseksüellik Üzerine Daha Fazla Tanınma ve Araştırma

2016’yı takip eden yıllarda aseksüellik hem akademik araştırmalarda hem de kamusal söylemde giderek daha fazla kabul görmeye başladı. Çalışmalar aseksüelliğin yaygınlığını araştırmaya devam etti ve nüfusun yaklaşık %1’inin aseksüel olduğunu tahmin eden daha önceki çalışmalardan elde edilen bulguları pekiştirdi. Özellikle, araştırmacılar aseksüel deneyimlerin nüanslarına odaklanmaya başlamış, birçok aseksüel bireyin romantik ilişkiler kurduğunu ve bazılarının cinsel çekim eksikliğine rağmen cinsel faaliyetlerde bulunduğunu vurgulamıştır. Bu dönem aynı zamanda aseksüellere destek ve görünürlük sağlayan savunuculuk gruplarının ve çevrimiçi toplulukların yükselişine tanıklık etti ve bu da aseksüelliğin ayrı bir yönelim olarak meşrulaştırılmasına yardımcı oldu.

2. Değişen Cinsel Eğilimler: Cinsel Sıklıkta Düşüş

Bu dönemin en çok tartışılan eğilimlerinden biri, özellikle genç yetişkinler arasında cinsel sıklıkta bildirilen düşüştür. Aralarında 2016 Cinsel Davranış Arşivleri çalışmasının da bulunduğu bir dizi araştırma, Y kuşağı ve sonraki kuşaklar arasında cinsel aktivitenin eski kuşaklara kıyasla azaldığını belgelemiştir. Bu eğilim, ekonomik baskılar, dijital teknoloji kullanımının artması, değişen ilişki normları ve anksiyete ve depresyon gibi ruh sağlığı sorunları hakkında daha fazla farkındalık gibi çeşitli faktörlere bağlanmıştır. Cinsel aktivitedeki düşüş, değişen öncelikler, sosyal medyanın yakınlık üzerindeki etkisi ve genç nüfus arasında büyüyen bir “seks durgunluğu” potansiyeli hakkında yaygın tartışmalara yol açmıştır.

3. Veri Toplamadaki Gelişmeler: Büyük Veri ve Çevrimiçi Anketlerin Kullanımı

2016’dan itibaren insan cinselliği araştırmaları, flört uygulamaları, sosyal medya platformları ve büyük ölçekli çevrimiçi anketlerden elde edilen büyük verilerin kullanımı da dahil olmak üzere daha sofistike veri toplama tekniklerinden yararlanmaya başladı. Bu yöntemler, araştırmacıların farklı demografilerdeki insanların cinsel davranışları ve tercihleri hakkında daha dinamik ve kapsamlı bilgiler elde etmelerini sağladı. Çalışmalar ayrıca, sosyal arzu edilebilirlik önyargısının etkilerini hafifleten ve katılımcıların cinsel deneyimleri hakkında daha samimi yanıtlar vermelerine olanak tanıyan anonim çevrimiçi ortamlardan da yararlanmıştır. Metodolojideki bu değişim, ağırlıklı olarak yüz yüze görüşmelere ve daha küçük örneklem boyutlarına dayanan önceki araştırmalara kıyasla bulguların doğruluğunu önemli ölçüde artırmıştır.

4. Tek Eşli Olmayan ve Farklı İlişki Yapılarının Yükselişi

2016’dan sonra cinsellik araştırmalarındaki önemli bir gelişme, rızaya dayalı tek eşlilik dışı, çok eşlilik ve açık ilişkiler de dahil olmak üzere geleneksel olmayan ilişki yapılarının artan görünürlüğü ve kabulü olmuştur. Akademisyenler, özellikle Batı ülkelerinde rızaya dayalı tek eşlilik dışı ilişki biçimlerini açıkça uygulayan kişilerde bir artış olduğunu belgelemiş olup, araştırmalar yetişkinlerin yaklaşık %4-5’inin bir tür açık veya çok eşli ilişki içinde olduğunu bildirdiğini göstermektedir. Bu uygulamalar, tek eşli ilişkilerin geleneksel tanımlarına meydan okumakta ve hem araştırmacıları hem de klinisyenleri cinsel münhasırlık, aşk ve bağlılıkla ilgili uzun süredir devam eden varsayımları yeniden gözden geçirmeye sevk etmektedir.

5. Toplumsal Cinsiyet ve Cinsel Akışkanlık Anlayışının Genişletilmesi

2016’dan bu yana insan cinselliği çalışmalarında bir diğer önemli dönüm noktası, cinsiyet akışkanlığına artan ilgi ve cinsel yönelimin her zaman sabit olmadığının kabul edilmesi olmuştur. Genel Sosyal Anket (GSS) gibi büyük ölçekli anketler, genç nesillerin biseksüel veya panseksüel olarak tanımlanma olasılığının daha yüksek olduğunu ortaya koyarak, akışkan cinsel kimlikleri kabul etmeye yönelik daha geniş bir toplumsal değişimi yansıtmaktadır. Çalışmalar ayrıca, birçok birey ikili kategorilere tam olarak uymadığından, cinsel davranış, çekim ve kimlik arasında ayrım yapmanın önemini vurgulamıştır. Araştırmacılar, cinsel yönelimin zaman içinde değişebileceğini ve “gey” veya “heteroseksüel” gibi etiketlerin bir bireyin deneyimlerini tam olarak kapsamayabileceğini kabul ederek bu karmaşıklığı yakalamak için çalışmışlardır.

6. Cinsel Sağlık ve Refah: Zihinsel ve Duygusal Faktörlere Daha Fazla Vurgu

2016’yı takip eden dönemde cinsel sağlık ve ruhsal esenlik arasındaki kesişime giderek daha fazla odaklanıldı. Araştırmacılar ve klinisyenler, ruh sağlığının cinsel tatmin, sıklık ve davranıştaki rolü de dahil olmak üzere cinselliğin psikolojik yönlerine daha fazla dikkat etmeye başladılar. Çalışmalar depresyon, anksiyete ve stres gibi ruh sağlığı sorunlarının daha düşük cinsel istek ve tatmin düzeyleriyle bağlantılı olduğunu göstermiştir. Odak noktasındaki bu değişim, cinselliğe daha fazla önem verilmesini teşvik etmiştir.

İleri Okuma
  1. BBC
  2. Richters, J., de Visser, R. O., Rissel, C. E., Grulich, A. E., & Smith, A. M. A. (2003). Sexual practices and the duration of last heterosexual relationship: Findings from the Second Australian Study of Health and Relationships. Sexual Health, 10(6), 549-554.
  3. Durex Global Sex Survey. (2005). Global sex survey statistics, trends, and behaviors. Retrieved from Durex Website.
  4. Bogaert, A. F. (2004). Asexuality: Prevalence and associated factors in a national probability sample. Journal of Sex Research, 41(3), 279-287.
  5. Ritch C. Savin-Williams , Geoffrey L. Ream Prevalence and Stability of Sexual Orientation Components During Adolescence and Young Adulthood Archives of Sexual Behavior June 2007, Volume 36, Issue 3, pp 385-394 First online: 29 December 2006
  6. Herbenick, D., Reece, M., Schick, V., Sanders, S. A., Dodge, B., & Fortenberry, J. D. (2010). Sexual behavior in the United States: Results from a national probability sample of men and women ages 14–94. Journal of Sexual Medicine, 7(s5), 255-265.
  7. Debby Herbenick, PhD, MPH,* Michael Reece, PhD, MPH, Vanessa Schick, PhD,*Stephanie A. Sanders, PhD,Brian Dodge, PhD, and J. Dennis Fortenberry, MD, MS An Event-Level Analysis of the Sexual Characteristics andComposition Among Adults Ages 18 to 59: Results from aNational Probability Sample in the United States The Journal of Sexual Medicine Volume 7, Issue Supplement s5, Article first published online: 4 OCT 2010 DOI: 10.1111/j.1743-6109.2010.02020.x
  8. Muehlenhard CL, Shippee SK Men’s and women’s reports of pretending orgasm. J Sex Res. 2010 Nov;47(6):552-67. doi: 10.1080/00224490903171794.
  9. Aicken, Catherine R H, Mercer, Catherine H and Cassell, Jackie A (2013) Who reports absence of sexual attraction in Britain? Evidence from national probability surveys. Psychology & Sexuality, 4 (2). pp. 121-135. ISSN 1941-9899
  10. Tim Wadsworth Sex and the Pursuit of Happiness: How Other People’s Sex Lives are Related to our Sense of Well-Being Social Indicators Research March 2014, Volume 116, Issue 1, pp 115-135 First online: 28 February 2013
  11. Bogaert, A. F. (2015). Toward a conceptual understanding of asexuality. Review of General Psychology, 19(1), 1-13.
  12. GSS (General Social Survey). (2016). Trends in sexual orientation and identity. National Opinion Research Center.
  13. Twenge, J. M., Sherman, R. A., & Wells, B. E. (2017). Declines in sexual frequency among American adults, 1989–2014. Archives of Sexual Behavior, 46(8), 2389-2401.
  14. Casey E. Copen, Ph.D.; Anjani Chandra, Ph.D.; and Isaedmarie Febo-Vazquez, M.S., Division of Vital Statistics Sexual Behavior, Sexual Attraction, and Sexual Orientation Among Adults Aged 18–44 in the United States: Data From the 2011–2013 National Survey of Family Growth National Health Statistics Reports, Number 88, January 2016
  15. Haupert, M. L., Gesselman, A. N., Moors, A. C., Fisher, H. E., & Garcia, J. R. (2017). Prevalence of experiences with consensual nonmonogamous relationships: Findings from two national samples of single Americans. Journal of Sex & Marital Therapy, 43(5), 424-440.
  16. Kohut, T., Fisher, W. A., & Campbell, L. (2017). Sexual behavior and the Internet: Observations from a large-scale online survey. Journal of Sex Research, 54(1), 43-54.

Erkeklerin Parmak Uzunlukları Kadınlarla İlişkilerini Belirliyor

Belki de erkek arkadaşınızın parmaklarına, özellikle yüzük takmadan önce daha dikkatli bakmalısınız. İşaret parmağı kısa olan ve yüksük parmakları uzun olan erkekler, kız arkadaşlarına karşı ortalama derecede iyi davranışlar sergiliyorlar ki bu beklenmedik bir durum ve anne karnında maruz kalınan hormon etkilerinden kaynaklanıyor.  Araştırma MCGill Universitesi araştırmacıları tarafından yürütüldü ve Personality and Individual Differences dergisinde yayımlandı. Bulgular bu erkeklerin daha çok çocuk sahibi olmaya meyilli olduklarını destekler nitelikte. Araştırma fetüs dönemindeki hayatla yetişkin davranışları arasındaki bağları açıklıyor.

Erkeklerin işaret parmakları genellikle yüksük parmaklarında kısadır. Bu fark kadınlarda pek görülmez. Bu uzunluk oranı, fetüs döneminde başta testosteron olmak üzere erkek hormonlarına ne kadar maruz kaldığına göre değişebiliyor. Oran küçüldükçe, erkek hormonu oranı artış göstermektedir. Bu durumda erkeklerin -özellikle de kadınlara karşı olan davranışlarını- belirliyor.

Fetüs döneminde maruz kalınan hormonların erkek yetişkin davranışlarında seçici etkiler yaratması son derece şaşırtıcı görünüyor.

Gülüşler ve Tamamlamalar

Yetişkin davranışlarının parmak uzunluğu oranına göre belirlenmeye çalışıldığı bir çok çalışma bir araya getirildi. İlk kez bu çalışma ile cinsiyete bağlı olarak karşı cinse karşı olan davranışları etkilendiği gösterildi. Kadınlarla beraberken, daha düşük orana sahip erkekler kadınları daha dikkatli dinleme , tamamlama ve gülümseme davranışı gösteriyorlar. Bu davranış şekli hem cinsel ilişkilerde  hem de kadın arkadaş ilişkilerinde ortaya çıkıyor. Ayrıca bu erkekler kadınlara karşı , erkeklere olduğundan daha az kavgacı davranıyorlar; buna karşın daha yüksek oranlı erkekler iki cinse de karşı kavgacı davranıyorlar. Kadınlar için ise bu oran davranışları etkiliyormuş gibi görünmüyor.

155 katılımcı, 5 dakikadan daha uzun süren sosyal etkileşimlerine dayanarak 20 gün boyunca bir anketi her gün doldurdular. Bir önceki çalışmaya dayanarak araştırmacılar davranışları , ‘kabul edilebilir’ ve ‘kavgacı (agresif) ‘ olarak sınıflandırdılar.  Daha düşük uzunluk oranına sahip erkeklerin, yüksek oranlılara nazaran üçte bir oranda daha az dominant davranış , kadınlara karşı kötü davranış ve erkeklere karşı da daha az kavgacı tutum sergiliyorlar.

Daha önceki bir çalışmada daha düşük orana sahip erkeklerin daha fazla çocuğa sahip olduğu ortaya koyulmuştu. Bu araştırma ise bu erkeklerin kadınlarla daha iç içe uyumlu bir yaşam sürdüğünü ve sürebileceğini ortaya koyuyor. Aynı zamanda kadınlarla ilişki kurulmasını ve ilişkinin daha rahat yürütülmesini sağlıyor. Daha çok çocuk sahibi olmanın sebebi de bu olabilir.

Araştırmacılar istatistiksel olarak dominant davranışlarla, uzunluk oranı arasında tutarlı bağlar bulamamaktan dolayı son derece şaşkınlar. İleri ki araştırmaların daha spesifik dominant davranış şekilleri ile  bir ilişki bulmaya yarayacağını öngörüyorlar.

Kaynak: Bilimfili

Referans : D.S. Moskowitz, Rachel Sutton, David C. Zuroff, Simon N. Young. Fetal exposure to androgens, as indicated by digit ratios (2D:4D), increases men’s agreeableness with women. Personality and Individual Differences, 2015; 75: 97 DOI: 10.1016/j.paid.2014.11.008

Kinsey Skalası: Düzcinsellikten, Eşcinselliğe Yelpaze

Her ne kadar halen halk arasındaki baskın kanı cinsiyetlerin “erkek” ve “dişi”, cinsel yönelimin ise “erkek dişiyi sever” ile “dişi erkeği sever”den ibaret olduğu ise de, bilimsel camia giderek bu fikirden uzaklaşmaktadır. Hem doğayı giderek daha iyi tanımamız, buna bağlı olarak kendimizi daha iyi anlamamız, hem evrimsel biyoloji gibi bilim dallarının bilimsel algı ufkumuzu katlayarak arttırması sayesinde, bazı “kategorik tanımlamalarımızın” hatalı olduğu sonucuna varmaya başladık.

Bu değişim yeni başlamadı. Cinsel yönelimin tek yönlü ve katı bir kategorizasyona sahip olamayacağına dair seslerini yükseltip, bilim camiasının dikkatini çekmeyi başaran bilim insanlarının tarihi yüzlerce yıl geriye gidiyor. Bunlardan birisi, 1948 yılında yayınlanan“İnsan Erkeklerinde Cinsel Davranışlar”, 1953 yılında yayınlanan “İnsan Dişilerinde Cinsel Davranışlar” isimli kitapların yazarı olan Alfred Charles Kinsey’dir. Bu iki kitap, bilim tarihindeki ve insandaki seks davranışlarındaki önemli başyapıtlardan birisi olması bakımından toplu bir şekilde Kinsey Raporları olarak anılmaktadır.1894-1956 yılları arasında yaşamış ünlü biyolog, psikolog, entomolog, zoolog ve seksolog Kinsey, bu iki kitabında cinsel yönelimlerin sadece “erkek dişiyi, dişi erkeği sever” şeklinde kategorize edemeyeceğimizi net bir şekilde ispatlamış, bilim camiasını bu antik yaklaşımdan uzaklaştırmak konusunda en büyük adımlardan birini atmış isimdir. Hatta Kinsey, bir adım daha öteya giderek “düzcinsellik” ve “eşcinsellik” kategorizasyonunu da bu kadar katı bir şekilde yapamayacağımız gerçeğini görmüş, insanlardaki cinsel yönelimleri geniş bir yelpazeye bölmüştür.
Görseldeki, Kinsey’in bu kitaplarda ileri sürdüğü ve günümüzdeki çok sayıda psikolog tarafından yeterince kapsamlı olduğuna kanaat getirilen Kinsey Skalası‘dır. Skalada, bir erkeğin veya bir dişinin yaşamı boyunca cinsel olarak çekildiği cinsiyetlere göre belli bir değer yer alır. Buradan da anlaşılacağı üzere, bir insan illa tam eşcinsel veya tam düzcinsel olmak zorunda da değildir. Yapılan araştırmalar, erkeklerde ve dişilerde hayatın ezici bir çoğunluğunda düzcinsellik görülürken, arada sırada da olsa eşcinsellik görülebildiğini göstermiştir. Benzer şekilde, kendilerini tamamen eşcinsel olarak tanımlayan bazı kişilerin aslında arada sırada (veya dikkate değer miktada da olabilir) düzcinsel davranışlar sergileyebildiği de gösterilmiştir. Kinsey, kitaplarında bu skalanın doğruluğunu gösteren çok fazla sayıda araştırmaya yer vermektedir.
Kinsey Raporları ile ilgili çok fazla şey söylenebilir; ancak 2 önemli bilgiye yer vermek istiyoruz: ilki, Kinsey’in yaptığı kapsamlı araştırmaların bir özeti:
Araştırmalarına göre 20-35 yaş arası erkeklerin %11.6’sı, bu yaş aralığında kendilerini skalada 3 değerinde görüyor. Araştırmaya katılan Amerikalı deneklerin %10’u, 16-55 yaşları arasında kendilerini 5-6 skalasında görüyorlar. Dişilerde de durum benzer: 20-35 yaş arasında evli olmayan kadınların %7’si ve daha önceden evli olup boşanan kadınların %4’ü kendilerini bu yaş aralığındayken skalada 3 değerinde görüyorlar. 20-35 yaş arası kadınların %2-6 arası 5 değerinde, evlenmemiş kadınların %1-3 arası ise kendilerini 6 değerinde görüyor. Dolayısıyla popülasyon içerisinde eşcinsellik-heteroseksüellik yelpazesinin farklı noktalarında yer alan çok sayıda insan bulunuyor.
İkinci ve son olaraksa, Kinsey’in bu skalayı ilk kitabında ilk defa tanımlarken kullandığı ve günümüzde halen geçerli olan cümlelere yer vermek istiyoruz:
“Erkeklere baktığımızda heteroseküel ve homoseksüel olarak iki gruba bölünmediklerini görüyoruz. Dünya, koyunlar ve keçiler olarak ikiye bölünemez. Doğanın temel sınıflandırması çok nadiren katı kategorilere yer verir… Yaşadığımız dünya, her bir açısı bakımından bir süreklilik halindedir. 
 
Tamamen eşcinsel ve tamamen düzcinsel insanlar arasındaki süreklilikten bahsederken, kişilerin kendi tarihlerine bakarak yelpazede göreli bir noktada bulunduklarını fark edebilecekleri bir çeşit skala oluşturmak gerekti. Bir birey, ömrünün her bir kısmında bu skalada farklı bir noktada yer alabilir. Bu 7 parçalı skalada gerçekten farklı noktalarda bulunan insanlar keşfetmek, bu tür bir sürekliliğin gerçekten de var olduğunu göstermeye yaklaştığımızın işaretidir.”
 
Günümüzde 10 parçalı bazı diğer skalalar bulunuyor olsa da, Kinsey Skalası tek başına yeterince geniş bir aralığı kapsamakta ve sürekliliği göstermeye yetmektedir. Bu nedenle Kinsey’in bu skalası, seksoloji alanında önemli bir dönüm noktası olarak kabul görmektedir.
Cinsiyetler, cinsel yönelimler, eşcinsellik ve evrim ile ilgili daha fazla bilgi almak için buraya tıklayabilir, aseksüellik için daha fazla bilgi almak için buraya tıklayabilirsiniz. Eğer Kinsey Skalası’nda nereye düştüğünüzü öğrenmek istiyorsanız buraya tıklayarak örnek bir testi yapabilir ve sonucu görebilirsiniz. Bu sayfanın en altında, testin Türkçeye çevrilmiş halini görebilirsiniz. Adım adım takip ederseniz, kolaylıkla dil bariyerini aşabilirsiniz.
Kaynaklar ve İleri Okuma:
Kinsey Skalası Testinin Türkçesi:
 
  1. Yaşınız kaç? (Kutuya giriniz)
  2. Cinsiyetiniz nedir? (Erkek, Kadın)

    Lütfen aşağıdaki soruları “Doğru” (True) ya da “Yanlış” (False) olarak cevaplandırınız (yukarıda verdiğiniz cinsiyet cevabına bağlı olarak, aşağıdaki sorularda göreceğiniz “erkeksem” ve “dişiysem” kalıpları otomatik olarak ayarlanacaktır; biz genel olarak yazdık):

  3. Asla cinsel istek/haz duymadım.
  4. Hangi cinsiyete daha fazla ilgi duyduğuma karar veremiyorum.
  5. Kendi cinsiyetimden biriyle seks yapmayı itici/iğrenç buluyorum.
  6. Hem erkekler, hem kadınlarla seks deneyimi yaşamadan ölmek istemezdim.
  7. Kimseyle hiçbir cinsel ilişki isteğim yok.
  8. Bir toplu sekse dahil olanların cinsiyet dağılımları benim katılıp katılmayacağıma karar vermemde önemsizdir.
  9. Erkeksem “gay”, dişiysem “lezbiyen” pornosu izlemekten kaçınırım.
  10. Doğru şartlar sağlandığında herhangi birine cinsel ilgi duyabilirim.
  11. Cinsel yönelimimle ilgili olarak her zaman çok rahat olmuşumdur.
  12. Erkeksem erkekleri, dişiysem dişileri diğer cinsiyetten daha çekici bulurum.
  13. Bir çiftle 3 kişilik seks (threesome) yapmayı tuhaf bulurum, çünkü kendi cinsiyetimden biri de bulunacaktır.
  14. Dişiysem sadece dişilere, erkeksem sadece erkeklere ilgi duyarım.
  15. Seks sırasında partnerime teslim olurum.
Sonrasında SCORE (Puanla) tuşuna basabilirsiniz. Çıkan sonuç, ana görselimizdeki tabloyla paralel olacaktır ve cinsel yöneliminizi buna göre öğrenebilirsiniz. Unutmayın ki bu oldukça kısıtlı bir testtir ve doğru sonuçları yansıtmayabilir. Sizin kendi hissiyatınız, spesifik olarak bu sitedeki, bu testin sonuçlarından daha güvenilirdir.

Mikro Motorlar Spermleri Amacına Ulaştıracak!

Milyonlarca çift çocuk sahibi olmak için tıbbi yardımlara başvuruyor. Bu durumun yarısı spermlerin başarısızlığı neticesinde oluşuyor. Bunun en büyük nedeni ise spermlerin hareket sorunu, yani yumurtaya ulaşamaması. Ancak Nano Letters dergisinde çıkan bir çalışmaya göre artık spermler yumurtaya ulaşabilecek hem de kimyasal bir yapı sayesinde! Alman ekibin geliştirdiği bu yöntem birçok çiftin hayallerine kavuşmasına yardımcı olacağa benziyor.

Yöntem, bir metal spiralın spermin kuyruğuna bağlanarak onu yumurtaya ulaştırması süreçlerini içeriyor. Ancak bu o kadar basit değil. Bu metalin spermi yumurtaya ulaştırması için bilim insanlarının manyetik alanlar oluşturması gerekiyor. Sperm yumurtayı dölledikten sonra da metal, kuyrukta kayıp gidiyor. Ayrıca oluşturulan manyetik alan hiçbir hücreye zarar vermiyor.

İlk denemelerden beklenen sonuç alındı ancak ekip daha çok çalışmaları gerektiğini söylüyor. Bir problem, anne vücudunun bu mikro motora nasıl tepki vereceği. Ayrıca motorun hiçbir sperme zarar vermeden bu işlemi yapması da önemli. Henüz insan vücudu içerisinde denenmeyen yöntem, laboratuvar koşullarında sorun oluşturuyor gibi görünmüyor. Ekip sistemin nasıl çalıştığını ise aşağıdaki video ile meraklılarına gösteriyor.

 

Kaynak:

  1. Popularscience
  2. Mariana Medina-Sánchez, Lukas Schwarz, Anne K. Meyer, Franziska Hebenstreit, and Oliver G. Schmidt Cellular Cargo Delivery: Toward Assisted Fertilization by Sperm-Carrying Micromotors Nano Lett., 2016, 16 (1), pp 555–561 DOI: 10.1021/acs.nanolett.5b04221

Evrimsel Süreçte Erkekler Neden Var Oldu?

Evrimsel seçilim tamamen verimliliğe dayalıdır. Peki bu süreçte erkeklerin varlığını sürdürmelerinin sebebi nedir? Ya da seks; üreme için neden baskın mekanizma olmuştur? Nature‘da yayımlanan yeni bir araştırmada bu sorular cevaplandı.

University of East Anglia’s School of Biological Sciences’dan Matt Gage; cinsel seçilimin (eş seçiminde erkeklerin dişi bireyler tarafından seçilebilmek için yarışmaları) yüksek düzeyde soy içi üremeden (ensest) kaynaklanan genetik stresin varlığı olsa bile, popülasyonların yok olmasını engellediği gibi popülasyonun genel sağlığını da güçlendirdiğini söylüyor.

Seksteki Sorunlar

İki farklı cinsiyetin varlığı; türün hangi bireyinin genlerinin bir sonraki nesile aktarılacağını belirleyen cinsel seçilim sürecini destekleyicidir. Gage seksin yaygın ve güçlü bir etki olduğunu ancak pratikte ortaya çıkan kalıtsal sorunlardan kaynaklı olarak neden böyle bir şeyin varolduğuna dair açıklama yapmanın zor olduğunu söylüyor.

Matt Gage:

“Seks, aseksüel üremeye kıyasla önemli sınırlandırmalara sahiptir. Sekste şu sınırlılıklar söz konusudur; 

a) döllerin yarısı (erkekler) yavru üretmezler
b) yavrudaki genlerin yalnızca yarısı size aittir
c) eş bulma ve onunla çiftleşme için gereken bedelleri ödemek zorundasınız; zaman harcamalı, efor göstermeli ve “acı” çekmelisiniz
d) eğer tamamen adapte olmuş gen komplekslerini taşıyorsanız, bu genler cinsel birleşme ile bir sonraki nesile “bozulmuş” ve derişimi biraz daha seyrelmiş halde taşınır.

Seksin bu dört sonucu, yalnızca dişi yavruların erkeğe ihtiyaç duymadan yeni dişiler ürettiği aseksüel üremeye kıyasla ciddi sınırlandırmalar içerir. Peki durum böyleyse neden sex ve erkeklerin varlığı üremedeki baskınlıklardan birisi olarak evrimleşmiştir?” diyor.

Cinsel Seçilim Modeli Olarak Tribolium Un Böceklerinin Kullanılması

Araştırmanın bir parçası olarak, ekip kontrollü laboratuvar koşullarında Tribolium un böceklerinin 50 neslini 10 yılı aşkın bir süre boyunca gözlemlediler. Araştırma çerçevesinde türün üremek için neden sekse başvurduğunu ve cinsel seçilimin evrimdeki rolünü anlamaya çalıştılar.

Peki araştırma için neden Tribolium un böcekleri seçildi?

Tribolium un böcekleri üremenin evrimini anlık gözlemleyebilmek için en iyi modeldir ve oldukça fazla sayıda deneysel deneme durumu araştırmaya istatistiksel güç gerçeklik katar. Bu türün nesil üretme süresi yaklaşık bir aydır, bu da deneysel evrimin gerçekleştirilmesine ve böceğin soy ve popülasyonlarının kontrol edilen durumlar altında gözlemlenebilmesine olanak sunar.

Ayrıca Gage; Tribolium un böceklerinin; erkeklerin yavrular için doğrudan bir ilgi göstermediği gelişi güzel bir eşleşme aracılığıyla ürediklerini söylüyor. Bu durum doğada oldukça yaygındır, dolayısıyla bu canlıların “denek” olarak kullanılması bulguların daha genele yayılabileceğine olanak tanır.

Erkekler Genom Sağlığında Önemli Bir Role Sahipler

Deneylerde, cinsel seçilim etkisi; yoğun yarıştan (bir dişiye dokuz erkek oranında) yarışın olmadığı (bir dişiye bir erkek) bir duruma değiştirildi. Yani cinsel seçilim ortadan kaldırıldı. 7 yılın ve yaklaşık 50 nesilin ardından araştırma ekibi; soy içi çiftleştirme (ensest) yaptılar ve cinsel seçilimin olduğu popülasyonlarda (1 dişiye 9 erkek oranı) yok olma tehditinin, cinsel seçilim olmayan popülasyonlara (1 dişiye 1 erkek oranı) kıyasla yok olma tehdidini daha çabuk aşabildikleri sonucuna ulaştılar.

Cinsel seçilimin bulunduğu bazı popülasyonlar 20 nesil soy içi döllenme yapılmasına rağmen hayatta kalmayı başardılar. Buna karşın, cinsel seçilim etkisinin olmadığı popülasyonlar ise soy içi döllenmenin onuncu neslinde tamamen yok oldular. Gage bulguların; erkekler arasındaki yarışın popülasyonun genel genetik sağlığını geliştirdiğini gösterdiğini söylüyor.

Gage; erkekler ve seksin evrimsel süreçte varlığını sürdürmesinin iki temel sebebi olduğunu söylüyor ve ekliyor:

“Seks “kötü” genomları popülasyondan temizliyor ve/veya seks “iyi” genomların tür boyunca yayılmasına yardımcı oluyor.”

Seks, aseksüel üremeye kıyasla bazı sınırlılıklar içerse de evrimsel süreçte önemli bir parametre olan çeşitliliğin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Çeşitliliği ortaya çıkaran iki cinsiyetli (erkek ve dişi) üreme biçimi evrimsel süreçte bir avantaj sunuyor. Dolayısıyla erkeğin evrimsel süreçteki varlığını sürdürmesi ve eşeyli üremenin (seks) süregelmesi popülasyonların genel genom sağlığını iyileştirerek türü yok olmaktan kurtarıp, çevreye uyumlu hale getiriyor.


Kaynak: Chuck Bednar, “Why does evolution allow males to exist?”, http://www.redorbit.com/news/science/1113392650/why-does-evolution-allow-males-to-exist-051815/

Evrimsel seçilim tamamen verimliliğe dayalıdır. Peki bu süreçte erkeklerin varlığını sürdürmelerinin sebebi nedir? Ya da seks; üreme için neden baskın mekanizma olmuştur? Nature‘da yayımlanan yeni bir araştırmada bu sorular cevaplandı.

University of East Anglia’s School of Biological Sciences’dan Matt Gage; cinsel seçilimin (eş seçiminde erkeklerin dişi bireyler tarafından seçilebilmek için yarışmaları) yüksek düzeyde soy içi üremeden (ensest) kaynaklanan genetik stresin varlığı olsa bile, popülasyonların yok olmasını engellediği gibi popülasyonun genel sağlığını da güçlendirdiğini söylüyor.

Seksteki Sorunlar

İki farklı cinsiyetin varlığı; türün hangi bireyinin genlerinin bir sonraki nesile aktarılacağını belirleyen cinsel seçilim sürecini destekleyicidir. Gage seksin yaygın ve güçlü bir etki olduğunu ancak pratikte ortaya çıkan kalıtsal sorunlardan kaynaklı olarak neden böyle bir şeyin varolduğuna dair açıklama yapmanın zor olduğunu söylüyor.

Matt Gage:

“Seks, aseksüel üremeye kıyasla önemli sınırlandırmalara sahiptir. Sekste şu sınırlılıklar söz konusudur; 

a) döllerin yarısı (erkekler) yavru üretmezler
b) yavrudaki genlerin yalnızca yarısı size aittir
c) eş bulma ve onunla çiftleşme için gereken bedelleri ödemek zorundasınız; zaman harcamalı, efor göstermeli ve “acı” çekmelisiniz
d) eğer tamamen adapte olmuş gen komplekslerini taşıyorsanız, bu genler cinsel birleşme ile bir sonraki nesile “bozulmuş” ve derişimi biraz daha seyrelmiş halde taşınır.

Seksin bu dört sonucu, yalnızca dişi yavruların erkeğe ihtiyaç duymadan yeni dişiler ürettiği aseksüel üremeye kıyasla ciddi sınırlandırmalar içerir. Peki durum böyleyse neden sex ve erkeklerin varlığı üremedeki baskınlıklardan birisi olarak evrimleşmiştir?” diyor.

Cinsel Seçilim Modeli Olarak Tribolium Un Böceklerinin Kullanılması

Araştırmanın bir parçası olarak, ekip kontrollü laboratuvar koşullarında Tribolium un böceklerinin 50 neslini 10 yılı aşkın bir süre boyunca gözlemlediler. Araştırma çerçevesinde türün üremek için neden sekse başvurduğunu ve cinsel seçilimin evrimdeki rolünü anlamaya çalıştılar.

Peki araştırma için neden Tribolium un böcekleri seçildi?

Tribolium un böcekleri üremenin evrimini anlık gözlemleyebilmek için en iyi modeldir ve oldukça fazla sayıda deneysel deneme durumu araştırmaya istatistiksel güç gerçeklik katar. Bu türün nesil üretme süresi yaklaşık bir aydır, bu da deneysel evrimin gerçekleştirilmesine ve böceğin soy ve popülasyonlarının kontrol edilen durumlar altında gözlemlenebilmesine olanak sunar.

Ayrıca Gage; Tribolium un böceklerinin; erkeklerin yavrular için doğrudan bir ilgi göstermediği gelişi güzel bir eşleşme aracılığıyla ürediklerini söylüyor. Bu durum doğada oldukça yaygındır, dolayısıyla bu canlıların “denek” olarak kullanılması bulguların daha genele yayılabileceğine olanak tanır.

Erkekler Genom Sağlığında Önemli Bir Role Sahipler

Deneylerde, cinsel seçilim etkisi; yoğun yarıştan (bir dişiye dokuz erkek oranında) yarışın olmadığı (bir dişiye bir erkek) bir duruma değiştirildi. Yani cinsel seçilim ortadan kaldırıldı. 7 yılın ve yaklaşık 50 nesilin ardından araştırma ekibi; soy içi çiftleştirme (ensest) yaptılar ve cinsel seçilimin olduğu popülasyonlarda (1 dişiye 9 erkek oranı) yok olma tehditinin, cinsel seçilim olmayan popülasyonlara (1 dişiye 1 erkek oranı) kıyasla yok olma tehdidini daha çabuk aşabildikleri sonucuna ulaştılar.

Cinsel seçilimin bulunduğu bazı popülasyonlar 20 nesil soy içi döllenme yapılmasına rağmen hayatta kalmayı başardılar. Buna karşın, cinsel seçilim etkisinin olmadığı popülasyonlar ise soy içi döllenmenin onuncu neslinde tamamen yok oldular. Gage bulguların; erkekler arasındaki yarışın popülasyonun genel genetik sağlığını geliştirdiğini gösterdiğini söylüyor.

Gage; erkekler ve seksin evrimsel süreçte varlığını sürdürmesinin iki temel sebebi olduğunu söylüyor ve ekliyor:

“Seks “kötü” genomları popülasyondan temizliyor ve/veya seks “iyi” genomların tür boyunca yayılmasına yardımcı oluyor.”

Seks, aseksüel üremeye kıyasla bazı sınırlılıklar içerse de evrimsel süreçte önemli bir parametre olan çeşitliliğin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Çeşitliliği ortaya çıkaran iki cinsiyetli (erkek ve dişi) üreme biçimi evrimsel süreçte bir avantaj sunuyor. Dolayısıyla erkeğin evrimsel süreçteki varlığını sürdürmesi ve eşeyli üremenin (seks) süregelmesi popülasyonların genel genom sağlığını iyileştirerek türü yok olmaktan kurtarıp, çevreye uyumlu hale getiriyor.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Chuck Bednar, “Why does evolution allow males to exist?”, 
  3. Alyson J. Lumley, Łukasz Michalczyk, James J. N. Kitson, Lewis G. Spurgin, Catriona A. Morrison, Joanne L. Godwin, Matthew E. Dickinson, Oliver Y. Martin, Brent C. Emerson, Tracey Chapman & Matthew J. G. Gage Sexual selection protects against extinction Nature 522, 470–473 (25 June 2015) doi:10.1038/nature14419 Received 12 January 2015 Accepted 18 March 2015 Published online 18 May 2015 Corrected online 24 June 2015

Hollandalı Erkeklerin Dünya’nın En Uzunları Olma Nedeni Cinsel Seçilim!

Hollandalı erkekler uzundur, çünkü Hollandalı kadınlar böyle severler. Bilim insanları, Hollandalı erkeklerin son 200 senede gelişmiş ülkelerin uzunluk ortalamasının 18 santimetre kadar üzerine çıkmış olan boy uzunluğunun arkasında yatan nedenin Cinsel Seçilim olduğunu tespit etti.

18. yüzyılın ortalarında Hollandalı askerlerin ortalama boy uzunluğu 165 santimetre kadardı. Kraliyet Cemiyeti tarafından yayınlanan makaleye göre o zamanlarda Amerikan askerleri Hollandalılar’ın ortalamasından 8 santimetre daha uzundu!
Ancak işler değişti. Hollandalı erkekler, ortalamda 184 santimetre ile şu anda Dünya’nın en uzun erkekleridir. Onların hemen arkasından İskandinavlar gelir ve bu iki toplumun erkekleri de, ortalama 178 santimetre boy uzunluğuna sahip Amerikalılar’dan fazlasıyla uzundur. Amerikalıların boy ortalaması son 200 yılda sadece 6 santimetre artmıştır. Hollandalıların boyu ise aynı zaman diliminde 20 santimetre artmıştır.
Diğer gelişmiş ülkelerde de yıllar geçtikçe boy ortalaması artmıştır; ancak bu artış Hollanda’da olduğundan çok daha önce ya yavaşlamıştır ya da tamamen durmuştur. Hollanda’da ise boy uzunluğu artışı, çok yakın bir zamanda yavaşlamaya başlamıştır.
Hollandalıların boylarındaki bu ciddi artış bugüne kadar hep göreli zenginlik ve zengin bir diyet gibi çevresel faktörlere bağlanmıştı. Ancak Londra Hijyen ve Tropik Tıp Fakültesi’nden Gert Stulp tarafından yapılan yeni bir araştırma, bu değişimin ana nedeninin Cinsel Seçilim olduğunu ileri sürüyor.
Stulp ve arkadaşları 168.000 Hollandalı insandan, 1935-1967 yılları arasında elde edilen verileri incelediler ve gerçekten de kadınların uzun eşler istemesinin boy artışında rol oynadığını buldular. Ortalamadan daha uzun erkekler daha fazla çocuk sahibi olmuşlardı, dolayısıyla daha fazla çocukları hayatta kalabilmişti. Ortalamanın altındaki erkekler ise daha düşük ihtimalle üreyebilmişlerdi.
Kadınlar arasındaysa ortalama boya daha yakın olanlar daha fazla çocuk yapmıştı. Bunun kısmi nedeni, ortalamadan uzun ya da kısa olan dişilerin daha az üreyebilmesidir. Ancak bir ilişkide kadın eğer ki uzunsa, diğerlerine göre ortalamada daha fazla çocuk yapmıştı.
Hem uzun erkekler, hem de uzun kadınlar ailelerini daha ilerleyen yaşlarda kurmuşlardı. Uzun erkekler birbirleriyle eğitim konusunda da rekabet halindeydi. Ancak iyi bir eğitim sonrasında bir eş bulup, çocuk yapmaya karar veriyorlardı. Ayrıca daha uzun olan erkeklerin, daha kısa olan hemcinslerine göre ortalamada daha yüksek gelire sahip olduğu da tespit edildi.
 
Not: Yazının orijinalinde Cinsel Seçilim yerine Doğal Seçilim kullanılmıştır. Bu teorik olarak kısmen doğru olsa da, pratikte çok isabetli bir açıklama değildir. Cinsel Seçilim, çok temel bir düzlemde bakıldığında Doğal Seçilim’in bir “alt başlığı” ya da “modu” olarak görülebilir. Fakat Cinsel Seçilim’i ayrıca değerlendirmek genellikle çok daha iyi ve isabetli sonuçlar verecektir. Genel olarak, Doğal Seçilim’in hayatta kalmayla, Cinsel Seçilim’in ise üremeyle ilgili seçilim baskılarından doğduğu düşünülebilir.
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Nature
  2. Quartz
  3. Schönbeck, Yvonne; Talma, Henk; Van Dommelen, Paula; Bakker, Boudewijn; Buitendijk, Simone E.; Hirasing, Remy A.; Van Buuren, Stef (2012). “The world’s tallest nation has stopped growing taller: The height of Dutch children from 1955 to 2009”. Pediatric Research 73 (3): 371–7. doi:10.1038/pr.2012.189.PMID 23222908.

Sinirbilimin “Venüs ve Mars” Klişesini Başından Savmasının Zamanı Geldi!

Guardian tarafından “Yılın bilim yazarı” seçilen Robin McKie şöyle diyor:
“Erkek ve kadın beyinleri arasındaki temel farklılıkları bangır bangır bağıran raporlar en basit hâliyle biyolojik determinizmdir.” 
Bilim yazarı bozuntularının temcit pilavı gibi önümüze sürdükleri favori konularını alt etmek çok zordur: erkek ve kadın beyinlerinin fiziksel bağlantıları. 30 yılı aşkın bir süredir, daha duygusal, empati kurabilen, aynı anda birden çok işi yapabilen ve fıkra anlatamayan kadınlara göre, erkeklerin doğuştan daha akılcı ve harita okumada daha iyi olduklarına beni inandırmaya çalışan, beyin yapısının cinsiyet farklılıkları hakkında seri hâlinde hikâyelerle karşılaştım manşet altlarında. Görünen o ki hayatımdaki kadınlar Venüs’ten, bense Mars’tanım.
Geçen hafta yine türünün belirgin şekilde çarpıcı bir örneğinin yayınlanmasına tanık oldum, anlaşılan bu kaynak kurumayacak. ABD’de yayınlanan Proceedings of the National Academy of Sciences dergisine yazan Philadelphia’daki Pennsylvania Üniversitesi’nden araştırmacılar, erkeklerin beyinlerindeki sinir hücrelerinin, kadınların beyinlerindekine göre, birbirine daha farklı bağlandığını göstermek için difüzyon tensör görüntülemesi tekniğini kullandıklarını açıkladılar.
Hatta Profesör Ragini Verma önderliğindeki ekip, bu noktayı faydalı bir diyagramla açıkladı. Bir erkeğin beyni, önden arkaya giden ana bağlantılarıyla –tabii ki mavi renkte- gösteriliyordu. Kafatası yarımkürelerinin içindeki bağlantılar güçlüydü, fakat iki yarımküre arasındaki bağlantılar zayıftı. Aksine kadın beyni iki yarımküre arasında bir taraftan öteki tarafa giden güçlü bağlar şeklinde kalın bağlantılara sahipti.
Pennsylvania Üniversitesi araştırmacıları tarafından yayınlanan ve erkek ve kadın beyinlerindeki yarımküre-içi bağlantıları (mavi) ve yarımküreler-arası bağlantıları (turuncu) gösteren bir fotoğraf. Üst sıra erkek, alt sıra kadın. Fotoğraf: Ulusal Bilimler Akademisi/Pennsylvania
Verma şunları söyledi:
“Bu haritalar insan beyninin mimarisinde kesin bir farklılık olduğunu gösteriyor, bu farklılık neden erkeklerin bazı işlerde, kadınlarınsa diğerlerinde çok iyi olduğuna dair sinirlerle ilgili olası bir temel sağlıyor.”
Basının tepkisi tahmin edildiği gibi oldu. Bir kez daha bilim adamları, doğuştan biz erkeklerin beyinlerinin daha iyi mekânsal becerilere sahip olmak, diğerlerine karşı empatiden yoksun kalmak ve en ufak bir duygusallık söz konusu olduğunda hemen oradan kaçmak üzere fiziksel olarak bağlantılı olduğunu “kanıtladılar”. Aynı şekilde ekip, kadınların tirbuşon kullanamadığı veya araba park edemediği fakat isimleri ve yüzleri erkeklerden daha iyi hatırlayabildiği “gerçeği”ne bir açıklama getirmiş oldu. Hepsi sinir hücrelerimizde doğuştan yazılıydı.
Dediğim gibi bu tür şeyleri daha önce de okudum. O zaman inanmamıştım, şimdi de inanmıyorum. Bu, en aptalca ve en basit kötü hâliyle biyolojik determinizmdir. Evet, erkek ve kadınlar büyük olasılıkla farklı sinir bağlantılarına sahiptirler fakat bu çeşitliliğin kültürel etkenler dışında başka bir etken nedeniyle oluştuğuna dair ikna edici kanıt çok azdır. Erkeklerin mekânsal becerileri gelişmiştir fakat bu, doğuştan gelen bir üstünlük nedeniyle değil, atma-tutma yeteneği ve deneyimi gerektiren sporda güçlü olması beklenip teşvik edildiğindendir. Benzer şekilde kızların daha duygusal ve konuşkan olmaları beklenir, bu nedenle öğretmenleri ve anne babaları tarafından sözel becerileri üzerinde önemle durulur. Yıllar geçtikçe bu farklı yaşam biçimleri beyindeki sinir bağlantılarında çeşitlilik yaratır -ki söz konusu sinir bağlantıları birçok biyolojik gerekircinin düşündüğünden çok daha biçimlenebilir bağlantılardır. Bu olasılığa Verma ve ekibi tarafından hiç değinilmemiştir.
Çalışmalarıyla küçük çocukların sözel gelişimlerindeki çeşitliliğin sadece %3’ünün cinsiyetlerine bağlı olduğunu bulan, Londra Psikiyatri Enstitüsü davranış genetiği profesörlerinden Robert Plomin, benzer şekilde, cinsiyet farklılıklarının, araştırmacılar tarafından incelendiğinde genellikle önemsenmeyecek kadar az olduğuna dikkat çekti:
“Erkek ve kız çocuklarının sözel beceri puan dağılımı grafiğini yaparsanız o kadar birbiri üzerine oturan iki grafik elde edersiniz ki aralarındaki farkı göstermek için çok çok ince bir kalem kullanmanız gerekir. Yine de insanlar erkek ve kız çocukları arasındaki bu önemli benzerliği umursamayıp bunun yerine aralarındaki minicik farkı delicesine abartıyorlar. Bu da beni çok kızdırıyor.”
Plomin’in bu değerlendirmeyi üç yıl önce, ben en son cinsiyet ve beyindeki sinir bağlantıları konusunda yazdığımda yaptığını belirtmeliyim. O zamanki, son saldırım değildi. Aslında bu ilgi çekici ve önemli konuya yıllar içinde birçok fırsatta, nörolojik çalışmalar genellikle de o çalışmayı yapan bilim adamı tarafından medyada abartılı bir şekilde tanıtıldığında geri döndüm. Diğer araştırmacıların konuyu doğru bakış açısına yerleştirmeleri için büyük çaba harcamaları gerekmişti.
Y: The Descent of Men adlı kitabın yazarı ve Londra Üniversitesi Akademisi’nde genetikçi olan Profesör Steve Jones, 2005’te baş gösteren beyin-cinsiyet farkı hikâyeleri sırasında, önemli bir sorunun da bu alanda tutarlı çalışmaların eksikliği olduğunu vurguladı:
“Kitabım için araştırma yaparken [cinsiyet ve beyin yapısı] bilim dalında hiç fikir birliği olmadığını fark ettim. Erkek ve kadın beyinleri ile ilgili birbiriyle tümüyle zıt şeyler söyleyen çalışmalar vardı. Bu da, istediğiniz bir çalışmayı seçip onun üzerine bir tez oluşturabileceğiniz anlamına geliyor. Bütün alan aynı şekilde. Bu, çok öznel bir durum. Cinsiyetlerin beyinleri arasında fark olmadığı anlamına gelmeyen bu durumu çok da abartmamaya dikkat etmeliyiz.”
Ancak ne yazık ki sonrasında bu dikkat gösterilmedi. Gerçekte bu durum, içeriği ağırlıklı olarak tuhaf iddialar, çılgın abartılar ve cinsel ayrımcılıklarla belirginleşen bir başlık hâline geldi. Bu çok moral bozucu. Soru: Bu, neden oldu? Neden erkek ve kadınlarda gözlemlediğimiz zihinsel yetilerdeki farklılıkları bu kadar değişik görüşlerle açıklıyoruz? Ve neden bu kadar insan bu farklılıkları böyle çok abartıyor?
İlk sorunun cevabı kolay. Bu alan, olağandışı karmaşıklığı nedeniyle kafasının karışmasının acısını çekiyor. İnsan beyni uçsuz bucaksız, dolambaçlı bir mabettir ve bilim adamları onu araştırmak için gerekli aletleri daha yeni yeni geliştiriyorlar. Verma’nın ekibi tarafından difüzyon tensör görüntülemesinin kullanılması önemli bir dönüm noktasıdır, bunu da belirtmeden geçmeyelim. Buradaki sorun, bir kez daha, çalışmada yer almış kişilerin çalışmalarını yorumlamada ihtiyatsız davranmalarıdır.
Oxford Üniversitesi’nden Profesör Dorothy Bishop şöyle diyor:
“Bu çalışma çok önemli veriler içeriyor fakat tanıtımı fena hâlde çok yapıldı ve bu konuda suçun birazını da yazarlar üstlenmeli. Sanki tipik bir erkek beyni ve tipik bir kadın beyni varmış gibi konuşuyorlar –hatta bir diyagram da koymuşlar- fakat beyin yapısı bakımından cinsiyetler içinde pek çok çeşitlilik olduğu gerçeğini göz ardı ediyorlar. Öyle kolayca, bir erkek beyni vardır veya bir kadın beyni vardır, diyemezsiniz.”
Londra Psikiyatri Enstitüsü’nden Marco Catani daha da eleştirel bakıyor:
“Çalışmanın erkek ve kadınlar arasındaki olası bilişsel farklılıklarla ilgili ana sonuçları, çalışma bulgularıyla desteklenmemiş. Anatomik farklılıklarla bilişsel işlevler arasında bir bağlantı kurulmalıydı, yazarlar bunu yapmamış. Anatomideki bu farklılıkların bilişsel tutuma nasıl yansıdığına dair hiçbir fikirleri yok. Yani çalışmanın ana sonucu tamamen spekülatif.”
MRC Klinik Bilim Merkezi’nden Michael Bloomfield, her şeyden önce cinsiyetler arasındaki beyin mimarisi farklılıklarının nasıl oluştuğu konusunda çalışmanın belirsiz olduğunu ortaya koydu:
“Testosteron gibi erkeklik hormonu ve östrojen gibi kadınlık hormonunun beyin üzerinde farklı etkileri olması, çok bariz bir olasılıktır. Daha az göze çarpan bir olasılık da, çocuğu cinsiyetine göre yetiştirmenin beyinlerimizdeki sinir bağlantılarını etkilemesidir.”
Aslında Verma’nın sonuçları, cinsiyetler arası sinir hücresi bağlantı farklılıklarının deneklerin yaşıyla arttığını gösterdi. Bu bulgu, beyin sinir bağlantılarındaki değişiklikleri kültürel etkenlerin yönlendirdiği fikriyle tamamen uyumludur. Ne kadar uzun yaşarsak kültürümüz düşünsel önyargılarımızı o kadar aşırı uçlara götürür ve yoğunlaştırır. Başka bir deyişle, cinsiyetler arasında gözlemlediğimiz düşünsel farklılıklar, doğuştan gelen farklı genetik hakların değil, bir erkek veya kız çocuğunun olmasını beklediğimiz kalıpların bir sonucudur.
Bu kadar çok insanın bu gerçeği umutsuzca yok sayması veya örtbas etmeye çalışmasının nedeni, apayrı bir meseledir. Nihayetinde kaderlerimizin doğuştan belirlendiğine inanıp inanmadığınıza bağlı veya değişik durumlar karşısında davranış veya düşünme şeklinde bir biçimlenebilirlik sergileyebilmenin insan doğasının önemli bir parçası olduğunu düşünmenize bağlı. Ben kesinlikle sonuncuya inanıyorum.
Yeni Çalışmanın Gösterdikleri
Verma ve meslektaşları çalışmalarında 8-22 yaşları arasında 521’i kadın, 428’i erkek olmak üzere 949 bireyin beyin bağlantılarındaki cinsiyet farklılıklarını araştırdılar. Kullandıkları teknik beynin farklı bölgelerini bağlayan lif yollarını izleyip belirginleştirerek bütün beynin yapısal bir connectome haritasını (beynin ve sinir bağlantılarının üç boyutlu haritasını) veya ağını çıkarmak için temel oluşturan ve su bazlı bir görüntüleme teknolojisi olan difüzyon tensör görüntülemesi diye biliniyor. Verma ve ekibi, bu çalışmaların ortaya tipik bir şablon çıkardığını iddia ediyorlar: Erkekler kafatası yarımkürelerinin içindeki sinir hücreleri arasında, kadınlar ise iki yarımküre arasında daha güçlü bağlara sahiplerdi; bilim adamlarının iddialarına göre bu farklılık erkek ve kadınların davranışlarındaki farklılığı açıklamada çok önemliydi.
Ancak kullanılan teknik çok eleştiri aldı. Londra Psikiyatri Enstitüsü’nden Marco Catani şunları söyledi:
“Difüzyon tensör görüntülemesi, yapısal bağlantıların sadece dolaylı ölçümünü sağlar, dolayısıyla aksonal bağlantıların gerçek anatomisini gösteren herkesçe onaylanmış mikroskobik tekniklerden farklıdır. Difüzyon tensör MR görüntülemesinden elde edilen beyin görüntüleri, gerçek bağlantılara denk görülmemelidir ve sonuçları her zaman aşırı bir dikkatle yorumlanmalıdır.”
Bu nokta, beyin bağlantılarının doğuştan fiziksel olarak bağlanmış olması gerektiği fikrine karşı çıkan Oxford Üniversitesi profesörlerinden Heidi Johansen-Berg tarafından da desteklendi:
“Bağlantılar zaman içerisinde tecrübe ve öğrenmeye cevaben değişebilir. Yanılmıyorsam yazarlar beyin bağlantılarındaki bu farklılıkları davranış farklılıklarıyla doğrudan ilişkilendirmediler. Anatomik farklılıklarla cinsiyetler arası davranış çeşitliliğini açıklamaya çalışmak, çok kocaman bir sıçrama. Belirginleştirilen beyin bölgeleri çok farklı işlevleri içeriyor.”
Kaynak:
  1. The Guardian
  2. Madhura Ingalhalikara, Alex Smitha, Drew Parkera, Theodore D. Satterthwaiteb, Mark A. Elliottc, Kosha Ruparelb, Hakon Hakonarsond, Raquel E. Gurb, Ruben C. Gurb, and Ragini Vermaa (2013) Sex differences in the structural connectome of the human brain. PNAS. doi: 10.1073/pnas.1316909110

Plastik Kullanımı Erkekleri Kısır Yapıyor mu?

Son zamanlarda yapılan araştırmalar genç erkeklerin plastik kullanımından ötürü kimyasallara maruz kalmasının düşük sperm sayısından sorumlu olabileceği endişelerini yeniden alevlendirdi. Ancak, Edinburgh ÜniversitesiErkek Üreme Sağlığı Grup Başkanı, Richard Sharpe,  plastiğin bu konuda suçlu olup olmadığına karar vermenin bu kadar kolay bir mesele olmadığını söylüyor.

Plastikler günlük hayatımızın kumaş parçası gibidir ve birçok temel işlevleri vardır. Modern dünyamız plastiğin, farkında bile olmadığımız,  binlerce kullanım şekli olmadan var olamazdı. Plastikler, çocukların oyuncaklarında, elektrik tesisatının yalıtımında, kullanılan gıda kaplarında, eldiven, şırınga, tablet, kan torbaları ve kapsüller gibi bazı temel tıbbi ürünlerde yaygın şekilde kullanılmaktadır.

Peki, plastiğin insan sağlığı için gizli tehlikeleri var mıdır, özellikle de erkek doğurganlığı konusunda?

Sharpe’a göre, bu soruya cevap vermek şaşırtıcı bir şekilde zordur çünkü her insan plastikten türeyen kimyasallara maruz kalmaktadır. Bu durum, bu kimyasallara maruz kalmamış, karşılaştırma için kullanılabilecek bir kontrol grubu dünya üzerinde yok demektir.

Muhtemelen çoğu insan plastikten türeyen kimyasallara nasıl maruz kaldığını anlamıyor. Sonuçta, yemek kaplarını ya da elektrik kablolarının çevresindeki plastikleri yemiyoruz. Bu noktada, kimyasal olarak adlandırılan şeyplastikleştiricilerdir. Plastikleştiriciler plastiklerin dirençli olmasını sağlayan, kırılmalarını zorlaştıran ve ömürlerini uzatmak için kullanılan kimyasallardır. Bu doğrultuda düşünüldüğünde daha esnek plastiklerin daha fazla plastikleştirici içerdiği söylenebilir.

Plastikleştiriciler zamanla plastikten süzülür ve insan vücuduna nüfuz edebilir hale gelirler. Bu durum, örnek olarak, aynı plastik şişenin sürekli olarak kullanılması, şişenin zamanla daha kırılgan hale gelmesine ve bükülüp kırılmasına neden olur. En yaygın kullanılan plastikleştirici, birçok farklı kullanımda ve formda görülen ftalattır.

Ftalatın doğurganlık üzerine etkileri daha önce de laboratuar fareleri üzerinde incelenmişti. Bu incelemeler belirli ftalatlara maruz kalmanın gebelik için gerekli olan sperm sayısının azalmasına ve üreme bozukluklarına neden olduğunu gösterdi. Ancak, akıllarda bir soru kaldı, hamile kadınlar da aynı ftalatlara maruz kaldıklarına göre erkeklerdeki üreme bozukluklarının nedeni bu durum olabilir mi?

plastik-kisir-yapar-mi-bilimfilicomBu soruyu cevaplamak için vücutlarına ftalat sızan hamile kadınları incelemek ve onların oğullarında üreme bozukluğu olup olmadığına bakmak, eğer varsa bunu ftalatla ilişkilendirmek gereklidir. Bazı çalışmalarda, ancak hepsinde değil, bu ilişkiye rastlanmıştır. Ancak sorun şu ki, bu yaklaşım hiçbir zaman ftalat çözülümünün üreme bozukluğuna neden olduğunu kanıtlayamamıştır. Daha da önemlisi, diğer kanıtlar tamamen ters yönde işaret eder.

Ftalat, farelerde testisleri etkileyerek erkek seks hormonunun –testosteron– azalmasına ve dolayısıyla erkek üreme bozukluğuna neden olmaktadır. Bu etkiyi oluşturabilmek için, hamile fareler, hamile kadınların maruz kaldığından 50,000 kat daha fazla ftalata maruz kalmak zorundadırlar. İnsanlar ise, farelerin aldığıyla aynı seviyede ftalat emilimi gerçekleştirdiklerinde testosteron üretimlerinde herhangi bir değişiklik olmaz. Erkek maymunlar da aynı şekilde, anneleri yüksek seviyede ftalata maruz kalsa bile üreme sorunu yaşamamışlardır.

Sharpe, bütün bu sonuçlara dayanarak, ftalatı yasaklama ya da kısıtlamanın yanlış olacağını ifade ediyor. Sharpe’ın araştırmasına göre, birçok araştırmanın aksine, ftalat %100 güvenli bir kimyasal olmasa bile insan üreme bozukluklarında bir etkisi yoktur.


Kaynak: Bilimfili, Richard Sharpe, “Are Plastics Making Men Infertile?” http://www.iflscience.com/health-and-medicine/are-plastics-making-men-infertile
Akademik Kaynak: Sharpe, Richard M. “Sperm counts and fertility in men: a rocky road ahead.” EMBO reports 13.5 (2012): 398-403.