Polivagal Teori

Dr. Stephen Porges tarafından 1994 yılında geliştirilen Polyvagal Teori, vücudun strese verdiği tepkiyi ve bu tepkilerin vagus sinirinden nasıl etkilendiğini anlamaya yönelik bir çerçevedir. “Polyvagal” terimi, birçok anlamına gelen “poly” (πολύ) ile vagus sinirini ifade eden “vagal” kelimelerini birleştirerek, teorinin bu sinirin duygusal ve fizyolojik düzenlemeyi etkilediği çoklu yollara yaptığı vurguyu göstermektedir.

Latince “dolaşan” anlamına gelen “vagus” kelimelerinden türetilmiştir. Bu, vagus sinirinin vücuttaki geniş dağılımını yansıtmaktadır. Onuncu kraniyal sinir olan vagus siniri, otonom sinir sisteminde kritik bir rol oynar ve diğer işlevlerin yanı sıra kalp atış hızını, sindirimi ve solunum hızını etkiler.

Polivagal Teori, Stephen Porges tarafından otonom sinir sistemi üzerine yaptığı çalışmaların bir parçası olarak, özellikle vagus sinirinin farklı dallarının fizyolojik durumumuzu ve psikolojik tepkilerimizi nasıl etkilediğine odaklanarak ortaya atılmıştır. Bu teoriden önce, otonom sinir sistemi esas olarak sempatik sistem (savaş ya da kaç tepkilerini harekete geçiren) ve parasempatik sistem (dinlenme ve sindirimi teşvik eden) açısından anlaşılıyordu. Porges’in teorisi, vagus sinirinin ventral dalı aracılığıyla sosyal katılım davranışlarını nasıl desteklediğini, dorsal dalının ise hareketsiz kalma veya kapanma tepkilerini nasıl tetikleyebileceğini vurgulayarak yeni bir boyut ekledi.

Teori ilk olarak Porges’in kalp atış hızı değişkenliği (HRV) ve bunun duygu ve stresle bağlantısı üzerine yaptığı araştırmadaki gözlemlerinden ortaya çıkmıştır. Zaman içinde Polyvagal Teori psikoloji, psikoterapi ve klinik araştırmalar gibi çeşitli alanlarda uygulanmış ve fizyolojik durumlar ile duygusal deneyimler arasındaki bağlantıya dair içgörüler sunmuştur.

Stephen Porges’un kalp atış hızı değişkenliği (HRV) ve bunun duygu ve stresle bağlantısı üzerine yaptığı araştırma, Polyvagal Teorisinin temel taşlarından biridir. HRV, otonom sinir sisteminden etkilenen kalp atışları arasındaki zaman aralığındaki değişimin fizyolojik olgusunu ifade eder. Porges’un HRV’ye ilişkin görüşleri, bedensel durumların duygusal ve psikolojik esenliği nasıl etkilediğine dair daha derin bir anlayış sağlamıştır.

Teorik Temel

Porges, vagus sinirinin parasempatik etkileri yoluyla kalp atış hızını yavaşlatmak için hareket ettiği “vagal fren” kavramını ortaya atmıştır. Bu mekanizma, fizyolojik durumda sosyal katılımı ve stres iyileşmesini destekleyen hızlı ayarlamalara olanak tanır. Polivagal Teorinin önemli bir yönü, HRV analizi ile değerlendirilen vagal tonun farklı durumlarının duygusal düzenleme ve stres duyarlılığı ile nasıl ilişkili olduğudur.

HRV ve Duygusal Düzenleme

HRV, vagus sinirinin ve buna bağlı olarak tüm parasempatik sinir sisteminin işlevsel durumunun bir göstergesi olarak kabul edilir. Daha yüksek HRV tipik olarak sosyal olarak etkileşime girme, duygusal olarak düzenleme ve çevresel zorluklara esnek bir şekilde yanıt verme konusunda daha büyük bir yeteneğe işaret eder. Tersine, daha düşük HRV stres, anksiyete ve daha zayıf duygusal düzenleme yetenekleri ile ilişkilidir.

Araştırma Uygulamaları

Porges’in HRV üzerine yaptığı çalışmalar hem klinik hem de klinik olmayan ortamlarda etkili olmuştur. Örneğin, HRV stres seviyelerini ve kardiyovasküler hastalık riskini değerlendirmek için bir teşhis aracı olarak kullanılmaktadır. Psikoterapide, HRV ölçümleri danışanın duygusal durumunu ve esnekliğini ölçmeye yardımcı olarak terapötik sonuçları iyileştirmek için bir biofeedback mekanizması sağlar.

Hakkında

Stephen Porges, psikoloji alanındaki doktorasını Maryland Üniversitesi’nden almıştır. Kariyeri boyunca birçok prestijli kurumda görev yapmıştır. Chapel Hill’deki Kuzey Carolina Üniversitesi’nde ve Chicago’daki Illinois Üniversitesi’nde eski bir psikiyatri profesörüdür. Porges ayrıca Chicago’daki Illinois Üniversitesi’nde Beyin-Beden Merkezi’ni kurmuştur. Halen Kinsey Enstitüsü’nde Seçkin Üniversite Bilim İnsanı ve Chapel Hill’deki North Carolina Üniversitesi’nde emeritus profesör olarak görev yapmaktadır.

İleri Okuma

  1. Porges, S.W. (1995). “Orienting in a Defensive World: Mammalian Modifications of Our Evolutionary Heritage. A Polyvagal Theory.” Psychophysiology, 32, 301-318.
  2. Porges, S.W. (2007). “The Polyvagal Perspective.” Biological Psychology, 74(2), 116-143.
  3. Porges, S.W. (2001). “The Polyvagal Theory: Phylogenetic Substrates of a Social Nervous System.” International Journal of Psychophysiology, 42, 123-146.

Tek Bir Mutasyon Çok-Hücreliliğin Evrimi İçin Yeterli Olabilir

600 milyon yıldan fazla bir süre önce tek bir mutasyon gerçekleşti ve bu rastgele olay ile tek hücreli atalarımızın, organize ve çok hücreli organizmalar oluşturmalarını sağlayan yeni bir protein fonksiyonu ortaya çıktı. University of Oregon’dan biyokimyacı Ken Prehoda’nın laboratuvarında yürütülen bir takım moleküler ‘zaman yolculuğu’ çalışmaları ile üretilen senaryo bu.

Mutasyon ve mutasyonun protein interaksiyonlarında sebep olduğu değişiklik detayları ve sonuçları ile birlikteeLife’ta yayımlandı.

Araştırma bilim insanlarının kafasını kurcalamakta olan evrimle ilgili bir takım sorulara yardımcı olması bakımından büyük bir önem taşıyor. Araştırma ayrıca protein etkileşiminin azaldığı veya yok olduğu, böylelikle hücrelerin diğerleri ile iletişimini kopararak tek başlarına yaşadığı bilinen bir takım hastalıklarla ilgili (kanser de dahil olmak üzere) her açıdan çalışmalar için de önemli ipuçları barındırıyor.

Mutasyonlar hem iyi hem kötü sonuçlara veya ikisinin kombinasyonuna yol açabilirler. Mutant olsun olmasın tüm proteinler de vücudumuzda hep yapı malzemesi hem de metabolizma başta olmak üzere tüm işe koşturan moleküllerdir.

Prehoda bu temel üzerine şu soruları soruyor : ” Bir görevi yapan bir protein başka bir görevi yapacak biçime nasıl evrimleşir? Hücrelerin organize biçimde bir arada çalışmalarını sağlayan kompleks sistemler, ihtiyaçları olan birçok farklı proteini nasıl evrimleştirir? ” Aslında tüm bunlar çok basit birkaç mutasyonla bile gerçekleşebilecek şeyler iken, Prehoda öncülüğünde yürütülen araştırmadaki çok hücreli organizmaların oluşmasını da sağlamış olan protein etkileşiminin ortaya çıkması için tek bir mutasyon yeterli olmuştu.

Araştırma için Prehoda’nın ekibi, University of California, Berkeley’den Nicole King’in grubunun yardımı ile koana-kamçılıları olarak bilinen -choanoflagellates- üzerinde çalıştı. Bu canlı grubu tek hücreli ve özgür yaşayan organizmalardan oluşmakta ve bu organizmaların bugün yaşayan hayvanların tek hücreli yaşam döneminden en yakın akrabaları oldukları düşünülüyor. Bu sünger benzeri yaratıklar hücreden dışarı doğru uzanan kamçılara sahipler ve bu organelleri ile hareketlerini , besin toplama işlerini gerçekleştiriyorlar. Koana-kamçılılar hem tek başlarına tek-hücreli hem de çok-hücreli koloniler biçiminde yaşayabiliyor.

cok-hucreli-canlilar-tek-bir-mutasyonla-olustu-bilimfilicom

Yandaki görselde bölünmekte olan  choanoflagellate tek hücrelisinin flüoresan mikrograf görüntüsü (üstte) bulunuyor. DNA’sı mavi renkte, kamçısı ve mitotik iğciği yeşil renkte görülüyor. Alttaki parçada ise küçük bir choanoflagellate kolonisini görmek mümkün. Yine burada da üstte görünen hücre bölünme aşamasında. Prehoda’nın laboratuarı bu inceleme ile hayvanlarda organize çok hücrelilik durumunun evrimleşmesinde flajella (kamçı) ile bölünme oryantasyonunun önemli rolleri olabileceğini öne sürüyor.

Araştırmada ayrıca choanoflagellate kamçılarının çok-hücreli kolonilerin organizasyonu için kritik olduğu buradan yola çıkarak da tek hücreli atalarımızdan çok hücreli hale belki de bu kamçılar sayesinde geçilmiş olduğu belirtildi.

Prehoda’nın ekibi, kamçıların rolünün tek hücrelilerde bir enzimi kodlayan genin duplikasyonu ve sonuçta oluşan bu gen kopyalarından birinin tek bir mutasyon ile yeni yapılan hücreleri organize etme ve ayarlama yeteneği kazanması sonucu daha az önemli hale gelmiş olabileceğini öne sürüyor. Mutasyonun ürünü bu protein alanı bugün tüm hayvan ve hatta hayvanların yakın akrabası olan bazı tek hücrelilerin genomlarında ortak olarak bulunuyor.

Prehoda’nın açıklaması ise şöyle : ” Bu mutasyon bir proteinin fonksiyonunu dramatik biçimde değiştiren ve tamamen farklı bir görevi gerçekleştirmesini sağlayan basit bir değişiklikten ibaret. Hayvanların bu mutasyonlara çok düşkün olduklarını söyleyebilirsiniz çünkü hücrelerimizde onlardan tam 70 tanesini barındırıyoruz.”


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Douglas P Anderson, Dustin S Whitney, Victor Hanson-Smith, Arielle Woznica, William Campodonico-Burnett, Brian F Volkman, Nicole King, Kenneth E Prehoda, Joseph W Thornton. Evolution of an ancient protein function involved in organized multicellularity in animals.eLife, 2016; 5 DOI: 10.7554/eLife.10147

Minimal Bakteriyel Genom Dizayn Edildi ve Sentezlendi

Biyoloji biliminin en temel amaçlarından birisi her bir genin moleküler ve biyolojik fonksiyonunu anlamaktır. Bunu öğrenmek için en geçerli yaklaşımlardan birisi, araştırılmak istenen genin de içinde (gene ait nükleotit dizisini, protein sentezlemek için gerekli olan aktif gen bölgeleri ile birlikte) bulunduğu minimal genomlar (DNA) dizayn etmek ve sentezlemektedir. 2010 yılında parazit bir mikroorganizma olan Mycoplasma mycoides türünün genomunu baz alan 1079-kb (1.079.000 bazlık nükleotit dizisi) mini genom kimyasal olarak sentezlenmiş, sitoplazma içerisine enjekte edildiğinde ise hücre büyümesini uyararak harekete geçirmişti.

Burada araştırmada üretilen JCVI-syn3.0 adı verilen genomu barındıran hücreler görülüyor. Bu genom ile yaşamsal aktivitelerini devam ettirebilen küresel yapıdaki bakteriyel hücrelerden oluşan koloni gösterilmiş. Görseldeki ölçek 200 nanometre (metrenin milyarda biri) uzunluğu temsil etmektedir.
Burada araştırmada üretilen JCVI-syn3.0 adı verilen genomu barındıran hücreler görülüyor. Bu genom ile yaşamsal aktivitelerini devam ettirebilen küresel yapıdaki bakteriyel hücrelerden oluşan koloninin altında gösterilen ölçek 200 nanometre (metrenin milyarda biri) uzunluğu temsil etmektedir.

Yeni bir araştırmada ise Clyde A. Hutchison III ve çalışma arkadaşları bu genomun uzunluğunu 473 geni içeren 531 kilobazlık (531.000 nükleotitten oluşan dizi) daha küçük bir genoma dönüştürmek üzere dizayn geliştirerek, bu genomu sentezledi ve döngüyü teste tabi tuttu. Transkripsiyon ve translasyon gibi protein sentezi süreçlerinde kilit rolleri olan genleri bulunduran bu genom, bu genlerin yanı sıra 149 adet fonksiyonu bilinmeyen gene ait dizileri de barındırıyor.

 

1984 yılında kendiliğinden bölünme yeteneği kazandırılmış mikoplazmalar rapor edilmişti ve yaşamsal aktivitelerin temelini anlamak için bu canlılar model olarak alınıyordu. O günden beri bu alanda yapılan tüm araştırmalar, yaşam için zorunlu olan genleri saptamak için bilimcileri, üretilen genomları daha az gen barındıracak şekilde dizayn etmeye itmekteydi. Yine de üretilen tüm genomlar, (yaşayan canlılar baz alınarak) bir biçimde yaşamsal aktiviteler için gerekli olan temel genlerden başka genler de içeriyordu ve genom büyüklüğünde küçülmeye gitmek hep mümkün görünüyordu.

Bütün halinde üretilen genomlar, kimyasal olarak laboratuvar ortamlarında sentezlenmiş oligonükleotitlerden (birkaç nükleotitlik DNA dizileri)  elde edilebiliyor ve alıcı hücrelere verilerek yaşamsal işlev görüp göremeyecekleri test edilebiliyor.

 Sonuçlar, 1079 kilobaz çiftlik sentetik genomun (JCVI-syn1.0) yaşamsal aktiviteleri devam ettirebilmekle beraber küçültülebildiğini gösteriyor. Dizayn döngüsü olarak düşünebileceğimiz döngünün üç kez fazladan gerçekleştirilmesi ile safi yaşamsal genler geriye kalacak biçimde 531 kilobaz çifti uzunluğundaki daha kısa DNA (JCVI-syn3.0 – 531 kbp, 473 gen) sentezlenmiş oldu. Bu da doğada kendi kendine bölünerek üreyen canlılarda olan en kısa genomdan bile daha kısa olduğundan yaşamsal olarak bir anlamda bugüne kadarki en verimli genom üretildi diyebiliriz.

Four design-build-test cycles produced JCVI-syn3.0. (A) The cycle for genome design, building by means of synthesis and cloning in yeast, and testing for viability by means of genome transplantation. After each cycle, gene essentiality is reevaluated by global transposon mutagenesis. (B) Comparison of JCVI-syn1.0 (outer blue circle) with JCVI-syn3.0 (inner red circle), showing the division of each into eight segments. The red bars inside the outer circle indicate regions that are retained in JCVI-syn3.0.
Solda dizayn-yapım-test üçlemesinin döngüsü infografik haline getirilmiş. Mevcut araştırmada bu döngü üst üste dört kez tekrarlandı ve bugüne kadarki en kısa yapay yaşamsal genom üretilmiş oldu. Sağda ise daha önce üretilen daha uzun dairesel DNA JCVI-syn1.0 mavi renk ile gösterilmiş. Buna karşılık içerdeki kısa yapay genom JCVI-syn3.0’ün dışardaki genomun kırmızı ile gösterilmiş çıkıntılar halinde görünen parçalarından üretildiği anlatılıyor.

 


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Clyde A. Hutchison III. , et al., Design and synthesis of a minimal bacterial genome, Science , 25 Mar 2016:Vol. 351, Issue 6280, DOI: 10.1126/science.aad6253

Vücudunuzda Gözlemleyebileceğiniz Evrimsel Kanıtlar

Garip gelebilir ancak vücudunuz kimsenin artık ihtiyaç duymadığı antik kalıntılarla dolu bir müze gibidir. Yirmilik dişlerinizden tutun da bazılarımızın garip bir şekilde yapabildiği kulak oynatma hareketine kadar, insanlarda son bulmuş ancak hayvan atalarımız için yaşamsal düzeyde öneme sahip birçok kalıntı görebilirsiniz. Milyonlarca yıl boyunca ortadan kalkmamış olan bu garip kalıntıları ancak doğal seçilim tarafından sürdürülen evrim çerçevesinde açıklayabilmek mantıklıdır.

İşte hemen kendi vücudunuzda gözlemleyebileceğiniz bir tanesi: Eğer kolunuzu dirseğiniz üzerinde avuçlarınız yukarıya bakacak şekilde bir masaya uzatırsanız ve baş parmağınızı serçe parmağınıza dokundurursanız, bileğinizin ortasında bir tendonun ortaya çıktığını göreceksiniz. Ne alaka diyeceksiniz :) Ancak şöyle ki; eğer bu tendon sizde çıkmıyorsa, şanslısınız demektir çünkü insanların %10 ila 15’i bir kolunda ya da iki kolunda birden bu çıkıntı olmadan dünyaya geliyorlar. Bu tendon; birçoğumuzda bulunan palmaris longus isimli kolun ön yüzündeki yüzeyel aksesuar bir kastır, fakat bu kasın burada bulunuyor olmasının herhangi bir sebebi yoktur. Araştırmacılar, kolumuzun ön yüzeyindeki bu kasın varlığının bize; bu kası olmadan doğan insanlardan farkedilebilir bir güçlülük ya da kavrama yetisi sağlamadığı bulgusuna eriştiler. Ve aslında, oldukça gereksiz bir kas. Cerrahlar genellikle bu kası çıkarırlar ve vücudun herhangi bir yerindeki plastik cerrahi operasyonları ya da yeniden şekillendirmelerde kullanırlar.

Peki neden böylesi bir kullanışsız kasa sahibiz?

Bilim insanları, palmaris longusun günümüzdeki birçok memeli türünde varolduğunu ve özellikle de hareket için ön kolunu kullanan lemur ve maymunlar gibi hayvanlarda daha gelişmiş olduğu bulgusuna eriştiler.
Ve bir tane daha: Kulağınızın etrafında bulunan üç kası hareket ettirerek kulağınızı hafifçe oynatabileceğinizi biliyor musunuz? Oynatabildiniz mi? Eğer başardıysanız bravo, çünkü hayvan atalarımız için hayati önemde ancak insanlarda herhangi bir işe yaramayan evrimsel bir kalıntıyı kullanabildiniz demektir –ne işinize yarayacaksa.–

Günümüzde de geceleri ortaya çıkan birçok hayvan –örneğin; tavşanlar, ceylanlar, kediler vb.– kulağındaki bu kaslara büyük oranda ihtiyaç duyar, böylelikle kulaklarını oynatarak, sağa sola çevirerek, sesin kaynağını daha iyi saptayabilirler. Evrimleştiğimiz canlılar milyonlarca yıl önce aynı tekniği kullanmış olabilirler ve biz atalarımızın bir zamanlar kullandığı bu “ekipmanı” tamamen kaybetmiş değiliz.

Öte yandan, kulak hareketinden sorumlu bu üç kas kalıntısı yalnızca bir kalıntı değildir. Araştırmalara göre, bu kaslar sese hala tepki veriyor. Her ne kadar kulaklarımızı daha fazla hareket ettirmemize olanak sunmasa da, yapabildiklerinin en iyisini yapıyorlar.

Tüylerin ürpermesinden, kuyruk kemiğine, üçüncü göz kapağı kalıntısına kadar vücudumuz antik atalarımızın yetilerine dair ipuçları veren bolca örnekten yalnızca birkaçı. Aşağıdaki Vox videosu bu örnekleri bize gösteriyor.

Kaynak: Bilimfili

Afrika’dan Çıktığımızdan Beri Zararlı Mutasyon Biriktiriyoruz

Modern insanların (Homo sapiens) ilk olarak Afrika’da 150.000 yıl önce ortaya çıktığı düşünülmektedir. 100.000 yıl sonra da bir kısmının asıl doğdukları toprakları bırakarak önce Asya’ya sonra da daha doğuya ve Bering Boğazı’nı geçerek Amerika’da kolonileşmek üzere yolculuğa başladıkları biliniyor. Excoffier ve araştırma arkadaşları yeni bir teorik model geliştirerek, insanların küçük gruplar halinde göç etmeleri halinde orijinal Afrika’lı ailelerinden iyice uzaklaşarak, genetik olarak koparak bir ‘mutasyon yığını’ olmak üzere zararlı mutasyonları biriktireceklerini öne sürdü. Dahası, bir popülasyonun sahip olduğu bu mutasyon birikiminin, Afrika’dan çıktıklarından bugüne kadar alınan yolu hatta izlenen güzergahı gösterebileceği öne sürüldü.Kısacası; bugün Meksika’lı bir bireyin Afrika orijinli bir bireyden daha fazla zararlı genetik değişken bulunduruyor olmalı.

Hipotezlerini test etmek için araştırmacılar, Afrika dışındaki ve içindeki yedi ayrı popülasyondan (Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Namibya, Kamboçya, Cezayir, Pakistan, Sibirya, Meksika) elde edilen genomlardaki anlamlı dizilerin tümünün baz dizilimini çıkarmak (sekanslamak) üzere yeni jenerasyon sekanslama (NGS) teknolojisinden yararlandı. Daha sonra teorilerine uyumlu biçimde zararlı mutasyonların uzamsal yerleşkelerini (söz konusu mutasyonların DNA içerisindeki konumları) simüle etti. Bulgular ise teoriyi doğrular nitelikteydi; kişiye düşen az zararlı mutasyonların sayısı gerçekten de bireyin Güney Afrika’dan uzaklığı ile doğru orantılı olarak artıyor.

Afrika’dan daha uzakta olan popülasyonlardaki zararlı mutasyon yükünün veya sayısının daha çok olmasının temel sebebi ise doğal seçilimin küçük popülasyonlar için çok güçlü etkilerinin olmamasında yatıyor: küçük öncü kabilelerde, büyük popülasyonlara oranla zarar verici mutasyonlar daha düşük verimliliklerle arındırılmış oluyor. Buna ek olarak, Afrika’dan çıkarak çok uzak noktalarda yerleşip kalacak olan topluluklarda asıl zaman yolculukla geçtiği için, doğal seçilimin işini yapması için yeterli vakti olmuyor.

Araştırmanın yazarlarından Stephan Peischl’in konu ile ilgili açıklaması şöyle : ” Düşük derecede zararlı olan mutasyonların, yaklaşık 1000 jenerasyondan daha fazla sürmüş olan Afrika’dan dışarı yayılma sırasında nötr fenomenler olarak evrimleştiğini keşfettik. Buna karşın, çok zararlı mutasyonlar, sanki bir bireyin dayanabileceği bir eşik seviyesi varmış gibi (ya da bu duruma işaret edecek biçimde), Dünya’daki her bireyde benzer oranlarda veya frekanslarda bulunuyor.”

Laurent Excoffier ise : ” 50 bin yıl önce başlayan göçlerin insan genetik çeşitliliği üzerinde bugünde takip edilebilecek işaretler bırakmış olması mükemmel bir şey, ancak bunu gözlemlemek için tüm kıtalardan farklı popülasyonlara ait devasa bir genetik dizi verisine sahip olmak gerekiyor. Yalnızca 5 sene önce bile, bu mümkün değildi.” şeklinde bir açıklamada bulundu.

Araştırma Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlandı.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Brenna M. Henn, Laura R. Botigué, Stephan Peischl, Isabelle Dupanloup, Mikhail Lipatov, Brian K. Maples, Alicia R. Martin, Shaila Musharoff, Howard Cann, Michael P. Snyder, Laurent Excoffier, Jeffrey M. Kidd, Carlos D. Bustamante. Distance from sub-Saharan Africa predicts mutational load in diverse human genomes.Proceedings of the National Academy of Sciences, 2015; 201510805 DOI:10.1073/pnas.1510805112

Beynimizi Özel Yapan Nedir?

İnsan beyni eşsizdir. Bilişsel kapasitemizin şaşırtıcılığı; tekeri icat etmemize, piramitleri inşa etmemize ve ay yüzeyine inebilmemize olanak sundu. Bilim insanları; insan beyninin bu dikkate değer yanını kimi zaman “evrimin başat başarısı” olarak taçlandırır.

Fakat, tam olarak beynimizi eşsiz yapan nedir? Önde gelen bazı görüşler; beynimizin, boyutu göz önüne alındığında daha fazla nöron sahibi olduğu ve daha fazla enerji sarfettiğini, yüksek biliş seviyesinden sorumlu serebral korteksimizin orantısız bir biçimde büyük olduğunu (toplam beyin kütlemizin %80’inden fazlası) referan gösteriyor.

Ancak son yıllarda yapılan çalışmalar, eşsiz bir nöron sayma yöntemiyle ( beyni homojen bir karışımda çözerek) bu yerleşik düşünceleri çürüttüler. Beyin Çorbası ismi verilen bu teknik ile araştırmacılar; beyin büyüklüğümüze oranla nöron sayımızın diğer primatlarla tutarlı olduğu ve yüksek bilişten sorumlu serebral korteksimizin de beynimizdeki bütün nöronların yalnızca %20’sini barındırdığı, bunun da diğer memelilerle hemen hemen aynı oran olduğu bulgusuna eriştiler. Bu bulgular ışığında, bilim insanları insan beyninin esasında; pişmiş gıdalar sayesinde daha fazla kalori tüketmeye başlamamızla birlikte bir primat beyninin büyümesiyle doğrusal ölçekteolduğunu ileri sürüyorlar.

Bazı araştırmacılar ise; yalnızca insan beynine özgü olduğu düşünülen özelliklerin hayvanlar aleminin diğer üyelerinde de var olduğu bulgusuna ulaştılar. Örneğin; maymunlar da adalet duygusuna sahiptirler. Fareler defedakârlık ve empati gösteriyorlar. Geçtiğimiz aylarda Nature Communications ‘da yayımlanan bir çalışmada bilim insanları, makaklar ve insanların dilin temel yapılarını işlemeden sorumlu ortak beyin bölgeleri olduğu bulgusuna ulaşmıştı.

Her ne kadar beyinimizin özel olduğuna dair ileri sürülen gerekçelerin bazıları çürütülmüş olsa da, birçok yönden farklılık gösteriyoruz. Bu farklılıklar da genlerimizde ve çevreye uyum sağlama yetimizde yatıyor. Yapılan iki yeni çalışma tartışmaya yeni bakış açıları sağlıyor.

Eşsiz Genetik İşaretler

Genetik düzeyde, insanlar diğer hayvanlarla benzerdir. DNA’mızın %90’ından fazlası; şempanzeleri, bonobolaro ve gorilleri içeren yakın akrabalarımızla ortaktır. Öte yandan fareler ve insanlar; aynı olan birçok geni paylaşırlar(bu yüzden fareler birçok insan hastalığının tedavisi çalışmalarında model olarak kullanılır). Ancak son yıllarda yapılan çalışmalar, özel protein kodlayan bazı DNA kesitlerinin  insanlar ile diğer hayvanlar arasında biraz farklılık gösterebileceğini ortaya çıkardı.

Daha sağlam veriler toplayabilme tekniklerinin gelişmesi insan beyni ile diğer türler arasındaki nüansların çözülebilmesine olanak sunuyor. Örneğin, Allen Institute for Brain Science ‘dan bilim insanları  yetişkin fare ve insan beynini de içeren çeşitli türlerin binlerce gen ekspresyonunun detaylı bir atlasını geliştirdiler. Geçtiğimiz haftalarda Nature Neuroscience’da yayımlanan bir çalışmada araştırmacılar, insan populasyonunda da ortak olan gen ekspresyonu örgülerine bakma için bu veri setlerini kullandılar. Araştırmada altı bireyde 132 beyin bölgesinde ortak olan 20.000 genin 32 benzersiz işaretini tanımladılar (haritayı buradan inceleyebilirsiniz.) Bu özgün genetik kod bizim insan özellikleri göstermemize neyin sebep olduğuna dair bir açıklama sağlayabilir.

Araştırmacılar insanlar ile fareleri karşılaştırdıklarında, nöronlarla ilişkili genlerin türler arasında oldukça iyi korunmuş olmasına karşın, gliyal hücrelerle –geniş bir görev çeşitliliğine sahip nöronal olmayan hücreler–ilişkili genlerin böyle olmadığını gördüler. Öte yandan, gliya ile ilişkili gen örgüsünün Alzheimer gibi beyin hastalıklarını kapsayan genlerle örtüştüğü bulgusuna erişildi. Bu bulgular da uzunca bir süredir beynin destek hücreleri olduğu düşünülen gliyal hücrelerin aslında hastalıkta ve gelişimde önemli bir role sahip olduğunu ortaya çıkaran çalışmalara güncel desteler sunuyor.

Bu bulgu aynı zamanda beynin plastisitesine dair bir başka önemli çıkarıma da sahip olabilir; gliya beynin şekillenmesinde önemli bir role sahip. Ancak bu durumun yalnızca insanlara özgü mü, yoksa diğer primatlarda da görülüp görülmediği noktasında daha fazla analize ihtiyaçları var.

Maymundan İnsana

Plastisite eşsiz bilişsel yetilerimize sebep olan beynimizdeki özel farklılıkların altında yatan şey olabilir. Geçtiğimiz aylarda Proceedings of the National Academy of Sciences ‘da yayımlanan bir çalışmada; insan beyninin genetik olarak daha az kalıtsal olabileceği ve böylelikle de yakın akrabalarımız olan şempanzelerden daha fazla plastik özellikte olabileceği ileri sürülüyor.

Yapılan bu çalışmada, 218 insan ve 216 şempanze beyninde genlerin beyin büyüklüğü ve organizasyonuna etkileri karşılaştırıldı. Çalışma sonunda beyin büyüklüğünün her iki türde de büyük oranda kalıtsal olduğu, serebral korteks organizasyonunun ise  insanlarda şempanzelere kıyasla genetik olarak daha az kontrol edildiği bulgusuna ulaşıldı. Doğum anında beynimizin diğer primat kuzenlerimize kıyasla daha az gelişmiş olması ve bu durumun da bizler için çevremizin şekillendirdiği uzun bir süreci yaratması bu farklılığın muhtemel bir açıklaması olabilir.

Sonuç olarak; faklılığın temelinde yatan şeyin tam olarak ne olduğunu belirleyebilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyacımız var. İnsanlar ile diğer memeliler ve apelerin ortak özelliklerine dair bilmediğimiz çok şey var.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. What Makes Our Brains Special? ScientificAmerican MIND. (2015, November 24)
  3. Suzana Herculano-Houzel The human brain in numbers: a linearly scaled-up primate brain Front. Hum. Neurosci., 09 November 2009 | http://dx.doi.org/10.3389/neuro.09.031.2009
  4. Sarah F. Brosnan & Frans B. M. de Waal Monkeys reject unequal pay Nature 425, 297-299 (18 September 2003) | doi:10.1038/nature01963; Received 14 May 2003; Accepted 23 July 2003
  5. Nobuya Sato , Ling Tan, Kazushi Tate, Maya Okada Rats demonstrate helping behavior toward a soaked conspecific Animal Cognition September 2015, Volume 18, Issue 5, pp 1039-1047 First online: 12 May 2015
  6. Benjamin Wilson, Yukiko Kikuchi, Li Sun, David Hunter, Frederic Dick, Kenny Smith, Alexander Thiele, Timothy D. Griffiths, William D. Marslen-Wilson & Christopher I. Petkov Auditory sequence processing reveals evolutionarily conserved regions of frontal cortex in macaques and humans Nature Communications 6, Article number: 8901 doi:10.1038/ncomms9901 Received 23 April 2015 Accepted 14 October 2015 Published 17 November 2015 Article tools
  7. Madissoon E, Töhönen V, Vesterlund L, Katayama S, Unneberg P, Inzunza J, Hovatta O, Kere J. Differences in gene expression between mouse and human for dynamically regulated genes in early embryo. PLoS One. 2014 Aug 4;9(8):e102949. doi: 10.1371/journal.pone.0102949. eCollection 2014.
  8.  Michael Hawrylycz, Jeremy A Miller, Vilas Menon, David Feng, Tim Dolbeare1, Angela L Guillozet-Bongaarts, Anil G Jegga, Bruce J Aronow, Chang-Kyu Lee, Amy Bernard, Matthew F Glasser, Donna L Dierker, Jörg Menche, Aaron Szafer, Forrest Collman, Pascal Grange7, Kenneth A Berman8, Stefan Mihalas, Zizhen Yao1, Lance Stewart, Albert-László Barabási, Jay Schulkin, John Phillips1, Lydia Ng, Chinh Dang, David R Haynor, Allan Jones, David C Van Essen, Christof Koch & Ed Lein Canonical genetic signatures of the adult human brain VOLUME 18 | NUMBER 12 | DECEMBER 2015 nature neurOSCIenCe Received 22 August; accepted 16 October; published online 16 November 2015; doi:10.1038/nn.4171
  9. S. Ben Achour, O. Pascual Glia: The many ways to modulate synaptic plasticity Neurochemistry International Volume 57, Issue 4, November 2010, Pages 440–445 Glia as Neurotransmitter Sources and Sensors doi:10.1016/j.neuint.2010.02.013
  10. Aida Gómez-Robles, William D. Hopkinsc,d, Steven J. Schapiroe, and Chet C. Sherwood Relaxed genetic control of cortical organization in human brains compared with chimpanzees Proceedings of the National Academy of Sciences vol. 112 no. 48 > Aida Gómez-Robles, 14799–14804, doi: 10.1073/pnas.1512646112

Dilimlenmiş Et İnsan Evrimini Nasıl Yönlendirdi?

Bir şempanzenin hayatının en sıkıcı kısmı herhalde çiğnemektir. Primat kuzenlerimiz, günde 6 saatlerini yedikleri meyveleri gıcırdatarak çiğnemeye ayırıyor ve tabii ki bunu da daha eski atalarımızın da benzeri olan büyük dişleri ve koca çene yapıları ile yapıyorlar. Madem durum bu, o halde neden bizim dişlerimiz ve çenelerimiz çok daha küçük? Yeni bir çalışma basit taş aletlerin et kesmek ve dilimlemek, veya sert sebze köklerini ezmek üzere geliştirilmesine dikkatleri çekerek, bu yolla son dönem atalarımızın sonunda konuşma yeteneği kazanmaya varacak şekilde çene ve ağız yapılarının evrimleştiğini öne sürüyor.

Harvard  Üniversitesi’nden evrimsel antropolog Daniel Lieberman’a göre, modern insanların çiğneme işine çok az zaman ayırmasının sebebi atalarımıza göre çok daha kaliteli diyetlere sahip olmamızdır. Şempanzeler çoğunlukla meyve tüketerek hayatta kalırken, insanlar daha fazla besin değeri ve enerjiyi içinde barındıran eti daha yoğunlukla tüketmektedir. (Şempanzeler de et tüketebilmektedir ancak temel beslenme listelerinde insanlarınkine benzer biçimde et bulunmamaktadır.) Bugüne geldiğimizde ise, pişirme işlemleri sayesinde eti hem yemek hem de sindirmek çok daha kolaylaşmıştır ancak Lieberman’a göre atalarımız pişirmeyi öğrenmelerinden çok daha önce et tüketimine başlamışlardı. Örneğin atalarımızın ─dik duran apeler, homininler─ et yediğine dair kanıtlar2.5 milyon yıl öncesine dayanıyor ne var ki pişirme işlemlerinin yaygınlaşmasına dair kalıntılar 500.000 yıldan daha öteye geçemiyor.

Pişirmeyi Öğrenmeden Önce İnsanlar Ne Yapıyorlardı?

Bu sorunun cevabı başka bir evrimsel inovasyonun geliştirilmesine dayanıyor olabilir: Taş aletler. Çünkü basit taş aletlerin geliştirilmeye başlanması ile, homininlerin et tüketimine adapte olması yaklaşık olarak aynı zamana denk geliyor. Lieberman, yine Harvard’dan başka bir evrimsel antropolog olan Katherine Zink ile işbirliği yaparak, bahsi geçen taş aletlerin homininlerin yiyebildikleri yemek çeşitlerini nasıl etkilemiş olabileceğini incelemeye koyuldu.

Zink’e göre, düşünebildiğimiz en basit formuyla besinleri işlemeye başladık. Patates ve pancar gibi kökleri, püre haline gelecek biçimde ezdik; etleri ise dilimledik ya da daha basitçe keserek parçalara ayırdık. Araştırmacılar buna dayanarak, gönüllü olan insanların yüzlerine elektrotlar bağlayarak; farklı biçimlerde hazırlanmış et ve sebzeleri çiğnemeye harcadıkları zaman ve enerjiyi ölçtü : çiğ ve işlem geçirmemiş, çiğ ve bahsi geçen yöntemlerle işlenmiş ve son olarak pişmiş et ve sebzeler.

Araştırma ile ilk sırada keşfedilen şey; çiğ eti yemenin insan ve hatta şempanze benzeri dişler ile neredeyse imkansız olduğuydu. Modern büyükbaş hayvanlar üretilirken, etlerinin daha yumuşak olması tercih edildiğinden buna göre üretiliyorlar. Bu sebepten dolayı araştırmacılar, ilk homininlerin yediği sertlikteki eti taklit edebilmek için çiğ et olarak keçi eti kullandılar. Metodu kendi üzerinde de deneyen Lieberman keçi etini çiğ yemenin hiç de hoş olmayan bir deneyim olduğunu belirtiyor ve ekliyor : “Çiğniyorsunuz, çiğniyorsunuz, çiğniyorsunuz ve çiğniyorsunuz ancak hiçbir şey olmuyor.” Esprili de olsa bu açıklama insan dişlerinin çiğ eti yutabileceğimiz küçüklükte parçalara ayırmak için yeterli olmadığını gözler önüne seriyor. Şempanze dişleri de et çiğnemek için benzer şekilde yetersiz. Doğal olarak, şempanze benzeri diş ve ağız yapıları olan erken dönem atalarımız için de et yemek bu denli zaman ve enerji kaybına sebep olan bir süreçti.

Dilimleme, ister bir bıçak ile ister keskin bir taşla gerçekleştirilsin, tüm bu olumsuz durumu tersine çevirebiliyor. Bu aletler ile, homininler bir anda esnek iskelet kaslarını küçük parçalara ayırarak ağızlarına atmaya ve onları daha kolay çiğneyerek yutmaya ve hatta daha kolay sindirmeye başladılar diyebiliriz. Ezmek de, yüksek lifli kök sebzeler için benzer bir etki yaratıyor. Zink’in yaptığı açıklamaya göre; en basit haliyle etleri dilimlemek ve sebzeleri ezmek, bir hominin için gerçekleştirdiği çiğneme sayısını %17 oranında azaltmaya yetiyordu. Evrimsel anlamda önemine bakılacak olursa, bu denli bir kazancın, bir sene içinde neredeyse 2.5 milyon daha az çiğneme hareketine ihtiyaç duyulması anlamına geldiği görülecektir.

Araştırmalarının detaylarını ve bulgularını Nature dergisinde yayımlayan Zink ve Lieberman, yukarıda bahsi geçen azalmanın, cinsimiz olan Homonun ilk üyelerinin daha küçük çene ve dişler geliştirmeye başlamaları için yeterli olduğunu açıklıyor. Bir kere bu süreç başladığında ve çiğnemeye bu kadar çok zaman-enerji harcamaya gerek kalmadığında, uzun çeneler ve büyük dişler bir avantaj olmaktan çıkmaya başladı. Bununla birlikte işlemekte olan doğal seçilim başka özellikleri öne çıkarmaya ve üretmeye başladı.

Mevcut araştırma; diş ve çene yapılarındaki değişimi yönlendiren şeyin pişirme olduğunu öne süren hipoteze de bir anlamda meydan okuyor. Zink ve Lieberman, makalelerinde; bilinen ilk pişirme işlemlerine dair arkeolojik kanıtların bir milyon yıllık olduğunu ve ancak 500.000 yıl öncelere gelindiğinde yaygınlaştığını gösteren araştırmalara atıfta bulunuyor. Ancak aynı üniversitede biyolojik antropolog olarak görev yapan Richard Wranghman; arkeologların pişirme izleri veya ateş yakma düzenekleri keşfedememiş olmalarının bilinenden daha önce de ilk homininlerin ateşi pişirme için kullanmadıklarını göstermediğini belirtiyor. Yine bununla birlikte Wranghman, 1.9 milyon yıl öncesinde görülmeye başlanan bir özellik olan daha küçük çiğneme araçlarının (diş ve çene) ve özellikle daha küçük sindirim sisteminin evrimleşmesinin açıklanmasında tek başına dilimleme ve ezmenin yeterli olmayacağını düşünüyor.

Lieberman ve Zink genel anlamda pişirmenin önemini göz ardı etmediklerini, onun yerine daha çok süreci iki aşamalı olarak gördüklerini açıklıyor: Ezmek ve dilimlemek evrimsel olarak daha küçük çene, diş ve sindirim sistemi gelişimini uyardı ve pişirme işlemi de bu süreci devam ettirip, geliştirdi. Her şeye rağmen kesin olan bir şey var, modern insanlar olarak bizler çiğ keçi eti ile hayatta kalamayız, eninde sonunda onu dilimlememiz gerekecek.

 


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Katherine D. Zink & Daniel E. Lieberman Impact of meat and Lower Palaeolithic food processing techniques on chewing in humans Nature (2016) doi:10.1038/nature16990 Received 07 August 2015 Accepted 11 January 2016 Published online 09 March 2016

Babunlar Sosyal İlişkilerini Tıpkı İnsanlar Gibi Düzenliyorlar

Yeni yapılan bir araştırma; Güney Afrika babunlarının vakit geçirmek için kendilerine benzer karakterdeki, aynı yaştaki ve topluluktaki baskınlık derecesine göre akranlarını seçtiklerini ortaya çıkardı. Bu durum; “homofili”ya da “aynıların sevgisi” olarak biliniyor.

University of Cambridge ‘den bir araştırma ekibi; daha önce yaptıkları bir çalışmada belirli bir karakter tipi ve yaştaki –daha cesur ve genç– babunların yiyecek bulma sorunlarına dair çözüm üretmede “bilgi geliştirici”olmaya daha yatkın olduklarını ortaya koymuşlardı. Ekip; bu durumun yeni sosyal bilginin geniş topluluğa aktarımına dair bir bariyer özelliği gösterebileceğini söylüyor.

“Bilgi geliştiriciler” zamanlarının büyük çoğunluğunu topluluktaki benzer babunlarla geçiriyorlar. Araştırmacılar bu durumun bir riske sahip olduğunu ve zamanla elde edilen bilginin diğer bilgi üreticilerle sınırlı kalacağını ve bu yüzden de bilginin geniş topluluğa yayılması ihtimalini düşüreceğini söylüyorlar.

Araştırma ekibi; 2009’dan 2014 yılına kadar her yıl birkaç ay boyunca Namibya Tsaobis Doğal Parkı‘ndaki iki babun topluluğunun davranış biçimlerini gözlemledi. Babunların sosyal bağ yapılarını gözlemleyen çalışma Royal Society Open Science ‘da yayımlandı.

University of Cambridge Zoology Bölümünden Dr. Alecia Carter:

“Bu iki büyük grup içerisindeki zamanla oluşan sosyal bağlar genellikle yaş, baskınlık derecesi, karakter gibi özelliklere göre şekilleniyor. Bu durum insanlarda da böyle gerçekleşiyor. İnsanlar da kendi gelir seviyesindeki, aynı inançtaki, eğitim seviyesi vb. parametrelere uygun insanlarla takılıyorlar. Bu durum özellikle de babunlardaki ile aynı diyor.

“Cesaret” gibi karakteristik bir özelliği test etmek için, araştırmacılar babunlar için alışılmadık türdeki yiyecekleri iki topluluğun ortak kullandığı bir bölgeye yerleştirdiler. Bu uyaran (yiyecekler); haşlanmış yumurta ve kırmızı ya da yeşil renge boyanmış küçük ekmek parçaları içeriyordu. Ekip daha sonra yeni yiyecekleri araştırmaya harcanan zamanı ölçtü ve babun topluluklarının üyelerinin cesaret derecelerini belirlemek için yiyecekleri yeyip-yemediklerini gözlemlediler.

Araştırmacılardan Dr. Guy Cowlishaw:

“Analizlerimiz ilk olarak daha cesur ve daha korkak babunların bu karakterlere sahip diğer babunlarla ilişki kurmaya daha yatkın olduklarını gösterdi. Şempanzelerden lepisteslere kadar diğer hayvanlar arasında yapılan geçmiş çalışmalar; topluluktaki benzer karakterleri gösteren diğer bireylerle vakit geçirmenin bireyler arası işbirliğini geliştirebildiğini ortaya ortaya koymuştu” diyor.

Dr. Carter:

“Babunların cesaret için neden homofili gösterdikleri belirsiz, ancak kalıtsal bir özellik olabilir ve gözlemlediğimiz örnekler aile birlikteliklerini yansıtıyor” diyor.

Dişilerin “damat” tercihlerinde cinsiyet, sosyal etkileşimde belirli bir engel teşkil etmiyordu. Bu, kısmen, üremek için yapılan cinsel birleşmelerin nedenidir, fakat aynı zamanda da, dişilerin yavrularının hatrına belirli erkeklere yaranmalarındaki bir taktiktir.

Dr. Carter:

“Güney Afrika babunu erkekleri genellikle rakiplerinin yeni doğan bebeklerini öldürürler (infantiside). Dolayısıyla dişi babunlar baba tanımlaması noktasında olabildiğince kafa karışıklığı yaratmak için ortalıkta dolaşırlar ve önüne gelenle cinsel ilişkiye girerler, böylelikle de erkekler kendi bebeklerini mi yoksa rakiplerinin bebeklerini mi öldürmeye teşebbüs ettikleri noktasında müthiş bir karmaşa yaşarlar” diyor.

Ve ekliyor:

“Aynı zamanda da dişiler; bebeklerini koruyacakları ve bebeklerin verimli bölgelerde besin aramalarına müsaade edecekleri umuduyla belirli erkeklerle bağ kurmaya çalışırlar. Her ne kadar, konu besin arayışı olduğunda erkekler oldukça tembel olsalar da, iyi besin için erkekleri takip edip etmemek de bebeklerin tercihine kalmıştır.”


Araştırma Referansı: Alecia J. Carter , Alexander E. G. Lee , Harry H. Marshall , Miquel Torrents Ticó , Guy Cowlishaw. Phenotypic assortment in wild primate networks: implications for the dissemination of information. Royal Society Open Science, 2015 DOI: 10.1098/rsos.140444
Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. University of Cambridge, “Baboons prefer to spend time with others of the same age, status and even personality”, http://www.cam.ac.uk/research/news/baboons-prefer-to-spend-time-with-others-of-the-same-age-status-and-even-personality

Evrimsel “Ses/Testis” Takası

Derinden gelen erkek sesi, sadece insanlarda değil, benzer türlerde de dişilere çekici gelen bir özelliktir. Ama bazı erkekler için derin ses evrimsel açıdan pahalıya mâl olabiliyor.

Düşük frekanslı, derin ve etkileyici bir sese sahip erkek uluyan maymun türleri (Alouatta türleri) üzerinde yapılan bir araştırma, evrimsel süreçte her şeyin bir bedeli ve olasıdır ki bir nedeni olduğunu gösteriyor, hem de erkekler için akılda kalıcı bir şekilde.

Değişik uluyan maymun türlerinin, yaşadıkları farklı bölgeler ve çevrelere göre değerlendirildiklerinde, içinde bulundukları toplum alışkanlıklarının da üzerinde oldukça etkili olduğu anatomik varyasyonlara (farklılık) sahip oldukları biliniyor. Karada yaşayan en güçlü sese sahip hayvanlardan biri olan bu maymun türünün erkekleri, seslerini diğer erkekleri haremlerinde uzak tutmak için bir silah gibi kullanırlar. On klasik Alouatta türünün dokuzu üzerinde yapılan çalışmadan elde edilen ölçümlerde, birden çok dişiyi kontrol etme ve çiftleşme alanında tutma zorunluluğu olan topluluklarda, sesin derinliğini sağlamak için büyük bir hiyoide (dil kemiği) ve larinkse (gırtlak) sahip olan erkek uluyan maymunların testislerinin (er bezleri) daha küçük olduğu görüldü. Testis büyüklüğünün,sperm (erkek üreme hücresi) üretim kapasitesiyle doğrudan ilintili olduğu düşünüldüğünde, düşük frekanslı sesiyle daha çok dişiyi etkileyen ve dölleme şansını arttıran bir erkeğin, soyunu devam ettirmek için yeterince avantaj sağladığı ve çok fazla sperm üretecek büyük testislere gereksinimi olmadığı şeklinde yorumlanabilir. Öte taraftan, dişilerin birden çok erkekle çiftleştiği uluyan maymun topluluklarındaki erkeklerin daha küçük hiyoid ve larinkse sahipken, hatırı sayılır boyutlarda testislere sahip olmaları şaşırtıcı değildir. Ele geçirdikleri tek şanslarını fazla sayıda sperm ile verimli kullanarak dişinin, kendi soyundan yavrular doğurmasını sağlamaya çalışırlar.

Çiftleşme öncesi ses özelliklerine yatırım yaparak çiftleşme sonrası sperm rekabetinden uzak durmayı seçenlerle, tam tersini yapanların hedefinde aynı üreme içgüdüsü yatsa da, aralarındaki bu farkı, evrimin haksız rekabeti önleyici bir düzenlemesi olarak düşünebiliriz. Birinden birini özellikle tercih etme durumunda hissedenler için de; her tercihin, iktisat terimiyle, bir fırsat maliyeti olduğunu hatırlatırız.

Karşılaştırabileceğimiz başka insan türleri olmaması nedeniyle, bu çalışmanın türümüze uyarlanabilir bir yanı yok, dolayısıyla ses ölçer veya başka bir ölçüm aleti bulmanıza da gerek yok şu an için.  Ancak benzer şekilde, kadınlar tarafından etkileyici bulunan düşük perdeli erkeksi sese sahip olanların, olmayanlara göre daha az sperm ürettikleri yönünde bir araştırmanın varlığından da bahsedelim.

Yüksek frekanslı sese ancak küçük testislere sahip Alouatta seniculus türüne kulak verin :

Click here to display content from SoundCloud.
Learn more in SoundCloud’s privacy policy.

Bir de düşük frekanslı sese ancak büyük testislere sahip Alouatta caraya türünü dinleyin :

Click here to display content from SoundCloud.
Learn more in SoundCloud’s privacy policy.


Kaynak: 

  1. Bilimfili,
  2. Leigh W. Simmons , Marianne Peters, Gillian Rhodes Low Pitched Voices Are Perceived as Masculine and Attractive but Do They Predict Semen Quality in Men? Published: December 21, 2011DOI: 10.1371/journal.pone.0029271
  3. Dunn JC, Halenar LB, Davies TG, Cristobal-Azkarate J, Reby D, Sykes D, Dengg S, Fitch WT, Knapp LA. Evolutionary trade-off between vocal tract and testes dimensions in howler monkeys. Curr Biol. 2015 Nov 2;25(21):2839-44. doi: 10.1016/j.cub.2015.09.029. Epub 2015 Oct 22.

İnsan Öncesi Atalarımız Ellerini Modern İnsan Gibi Kullanıyorlardı

Yeni yapılan bir araştırma, Australopithecus africanus gibi insansı atalarımızın düşündüğümüzden çok daha önce bir zamanda ellerini insan gibi kullandığını ortaya koydu.

London College Üniversitesi, Kent Üniversitesi, Avusturya Vienna Üniversitesi ve Almanya’daki Max Planck Institute for Evolutionary Anthropology’den araştırmacılar 2-3 milyon yıl öncesine ait fossilerin taş kullanımı noktasında arkeolojik kanıtlar içeren araştırma sonuçlarını yayınladılar.

insan-oncesi-atalarimiz-ellerini-modern-insan-gibi-kullaniyorlardi-1-bilimfilicom

Belirgin bir biçimde insanın anahtar çevirmek gibi ve elle bir şeyi sıkmakta harcadığı güç gibi (bir çekici kullanırken sapını sıkıca tutmamız gibi) keskin yeteneklerinin el kullanımında, ağaca tırmanma yetisinin azalması ve araç-gereç üretimi ve kullanımı gibi evrimsel değişim sürecinin iki önemli noktasıyla bağlantılı olduğu anlaşıldı.  Ancak bu lokomotor ve el becerisine ait bu değişimlerin tam olarak ne zaman ortaya çıktığı bilinmiyor.Dr. Matthew Skinner ve Dr. Tracy Kivell, kemiğin iç sünger yapısı olarak bilinen trabekül denilen yapı üzerinde yaptıkları ölçümlerde fosil türlerinin ellerini nasıl kullandıkları ortaya çıkaran yeni bir teknik kullandılar. Trabekülar kemik yaşam süresi içerisinde çok çabuk bir şekilde biçimini değiştirerek canlının yaşam süresindeki mevcut davranışlarını etkileyebilir.

Araştırmacılar ilk olarak insan ve şempanzelerin el kemiklerindeki trabekül üzerinde ölçümler yaptılar. Ölçümler neticesinde insanların sahip olduğu baş parmak ve diğer parmaklar arasında sıkıştırma yetisinin şempanzelerden belirgin farklılıklar taşıdığını gösterdi. İnsana özgü bu yeteneğin  ağaçlara tırmanmayan ve taşlardan araç gereç yapabilen Neanderthaller gibi insan türlerinde de var olduğu görüldü.

Bu bulgular daha önce yayınlanan australopitlerdeki araç-gereç kullanımına arkeolojik kanıtlar sunuyor. Aynı zamanda da insandan çok önce yaşamış ve ellerini insan gibi kullanabilen atalarımıza da iskeletsel kanıtlar sağlıyor.


Kaynak: University of Kent 

Makale Referansı:

  1. Bilimfili,
  2. M. M. Skinner, N. B. Stephens, Z. J. Tsegai, A. C. Foote, N. H. Nguyen, T. Gross, D. H. Pahr, J.-J. Hublin, T. L. Kivell. Human-like hand use in Australopithecus africanus. Science, 2015; 347 (6220): 395 DOI:10.1126/science.1261735