Lazer İle Anıyı Geri Getirmek

5x_brain-plaques-ad-mouse

Hafıza kaybı Alzheimer hastalığının en tehlikeli sonuçlarında bir tanesi. Ancak bunun sebebinin yeni anıları kaydetme yeteneğinin kaybı mı yoksa, kayıtlı anıların hatırlama yetisinin bir kaybı mı henüz bilinmiyor. Bildiğimiz şey ise, hafızayı belirli yöntemler kullanarak geri getirebileceğimiz. Bilim insanları bunun üzerine de kafa yoruyor ve bir grup araştırmacı bunu lazer kullanarak gerçekleştirdi. Alzheimer’ın erken döneminde olan fareler üzerinde yapılan bu deneyin olumlu sonuç vermesi, birçok Alzheimer maduruna umut ışığı olacak gibi duruyor.

Ekip 3 farklı fare tipi üzerinde çalıştı. Üçünün de özelliği genetik olarak Alzheimer hastalığından muzdarip olmaları ve hafıza testlerinde başarısız olmaları. Farelerin hafıza ile ilişkilendirilen beyin bölgelerindeki hücreleri lazer ile uyaran bilim insanları, bu farelerin deney sonrasındaki hafıza testlerinde başarılı olduğunu gözlemledi. Lazer sayesinde hafızada geri kazanım gerçekleşmişti. Deneyin en dikkat çeken kısmı, Alzheimer’lı farelerin beyninde aslında anıların oluştuğunu göstermesi. Ancak hastalık nedeni ile oluşturulan anılara erişim engelleniyor. Ancak belirmekte fayda var, bu hastalık aynı zamanda uzun süreli hafızayı da etkiliyor. Deneyin ardından uygulanan test kısa süreli hafızayı test ediyor sadece.

Deney henüz insanlarda denenmedi, ancak bir zararı varmış gibi durmuyor. Alzheimer’a karşı olan savaşımızda kullanabileceğimiz en güçlü silahlarımızdan birisi olabilir. Çünkü, Alzheimer hastalarının en büyük problemi, hastalık esnasında yaşadıkları hafıza kaybı durumu.

Kaynak:
  • Popsci
  • Dheeraj S. Roy, Autumn Arons, Teryn I. Mitchell, Michele Pignatelli, Tomás J. Ryan & Susumu Tonegawa, Memory retrieval by activating engram cells in mouse models of early Alzheimer’s disease Nature 508 | NATURE | VOL 531 | 24 MARCH 2016 doi:10.1038/nature17172

Bilim İnsanları, Kızılötesi Işığı Görebilen Fareler Yarattılar!

Beyin, harika bir bilgi işlemcisidir ancak bilginin nereden geldiğini önemsemez. Görme, koku alma, tatma, duyma ve dokunma; beynimizle iletişim halinde olan bizim biricik duyularımız, basit elektrik sinyallerine dönüşür. Her ne kadar dünyayı ışık hüzmeleri ve ses dalgaları halinde algılıyor olsak da bunların hepsi tek bir tonda işlenir: elektriksel ton. Kısacası, bütün duyularımız beynimiz için aynıdır. Bu tuhaf görüş, çok daha tuhaf olan “duyusal ikame” deneylerine öncülük etmiştir.
1969 yılında, nöroplastisite öncüsü Dr.Paul Bach-y-Rita, 1950’lerin bilimkurgu ustası Isaac Asimov’un aklından çıkmış gibi görünen bir görme ikame düzeneği (vision replacement setup) tasarladı. Korkutucu dişçi koltuğunun arkasına sıra sıra monte edilmiş, toplamda 400 tane titreşimli ince uç (needle) düşünün. Görme engelli denekler bu koltuğa uzanıp sırtlarındaki hassas derilerini bu titreşim matrisine (vibration matrix) yaslıyorlar. Koltuğun koluna yakın yere yerleştirilmiş basit bir kamera, koltuğun önündeki nesnelerin siyah beyaz görüntülerini yakalıyor. Kameradaki görüntü, titreşimli uçlar yardımıyla 400 piksellik bir “görüntü”ye (bir tür basınç haritasına) dönüştürülüyor. Her kamera pikseli, titreşim matrisindeki bir uca karşılık geliyor; siyah pikseller karşılık geldiği uç tarafından güçlü dürtü oluştururken beyaz pikseller hafif bir dokunuş sergiliyor. Bu düzenek her ne kadar büyük, aksak ve yavaş olsa da işe yaradı.
Eğitimden sonra görme engelli denekler karalama, şekil ve yüzleri ayırt etmekle kalmayıp üçten fazla insanı ve kısmen belirsiz hatlı nesneleri içeren karmaşık görsel resimleri de sadece derileriyle analiz edebildiler. Ancak esas olay şu: Titreşimler deneğin duyu korteksinde değil de görsel korteksinde işlendi. Bir şekilde deneğin işlevsiz görsel prosesi, dokunma duyusunu sanki kendininmiş gibi sahiplendi. Pekiyi, bunun sonucunda ne oldu? Denekler derileriyle “gördüler”.
O zamandan beri duyu ikamesi, görme engellilerin müzik yardımıyla görmesini, sesler yardımıyla okumasını ve motor hareketleri engelli olanların ilgili bilgileri dilleriyle algılamasını sağlamıştır. Yine de bu deneyler hep bir ya da birden fazla duyusu hasarlı olan hastalarda uygulandı. Duke’teki sinirmühendisleri Dr. Eric Thomson ve Dr. Miguel Nicolelis bunun üzerine şunu sordular: Pekiyi, ya biz bu deneyleri sağlıklı bir beyne yapsak? İlave duyular “programlayabilir” miyiz?
“Ne olacaksa olsun!” diye düşündü Thomson, “Hadi, şu farelere kızılötesi görüş verelim.”
(Kızılötesi) Işık Olsun!
Thomson, sadece birkaç milimetre genişliğindeki çift modüllü küçük implantlar tasarlayarak deneyine başladı. İmplant, kafaya bağlı kızılötesi detektörün çıktısını; farenin özellikle bıyıklarca algılanan dokunma sinyallerine cevap veren, duyu korteksine yerleştirilmiş elektrikli mikrostimülatörün mikrodizisine iletti. Daha sonra, susuz bırakılmış fareleri, yuvarlak alandaki üç su ağızlığını birbirinden ayırt edecek şekilde eğitti. Her ağızlık rastgele bir düzende ışık yayıyordu; su ödülünü almak için farelerin yapması gereken tek şey, ışık yanan ağızlığa gitmeleriydi. Fareler oyunun kurallarını öğrendiğinde Thomson ışıkları kızılötesiyle değiştirdi.
Farenin kafasının üstüne yerleştirilmiş detektör tarafından algılanan farklı şiddetteki kızılötesi ışıklar farklı bir değer alıyor ve farklı bir elektriksel simülasyon modeline dönüştürülüyordu. Sonrasında bu modeller, istenen akım darbelerini gerçek zamanda duyu korteksine ileten mikrostimülatöre gönderiliyordu. Thomson şöyle diyor:
“Hayvanların, ikili açık-kapalıdan ziyade kademeli kızılötesi şiddetini işleyebilmesini istedik. Sonuçta görülebilir ışık da ya hep ya hiçten ibaret değil.”
İlk başta farelerin kafası karıştı, uyartıya karşılık olarak kızılötesi kaynağına gideceklerine oturup sanki dışarıdan bir şey dokunmuş gibi bıyıklarını temizlemeye başladılar; aslında duyu korteksleri akımla uyarıldığı için dışarıdan bir şey bıyıklarına dokunmuş gibi hissetmeleri normaldi. Aşağı yukarı bir aylık eğitimin ardından altı hayvanın hepsi kızılötesi başlıklarına alışmış, kızılötesiyle yemek aramayı öğrenmişlerdi. Thomson şöyle diyor:
“Farelerin kızılötesi dalgaların nereden geldiğini daha iyi algılamak için kafalarını sağa sola uzattıklarını görebiliyorduk. Bu durum, %70’i aşkın seferde su dolu ağızlıklardan doğru olanı seçmelerini sağladı.”
Daha sonraki testler, farelerin bıyıklarına “dokunulma bilgisi”ni gayet iyi bir biçimde algılayabildiklerini, yeni kızılötesi “duyu”larının eski duyularını köreltmediğini doğruladı. 2013 yılında Nature Communications‘da yayınladıkları çalışma raporunda Thomson şunları yazdı:
“Bilebildiğimiz kadarıyla bizler, türlerin algı dağarcığını yakın kızılötesi elektromanyetik spektrumu içerecek şekilde genişletebilen ilk kortikal nöroprotezi yapmış olduk.”
Şimşek Hızında Duyu Birleşmesi
Çalışma baştan beri mükemmel olsa da Thomson bununla yetinmedi. Bir kere, farelerde yalnızca bir adet kızılötesi detektör vardı, bu da derinlik algısını oldukça kısıtlıyordu. Diğeri de fareler teknik olarak kızılötesini “görmüyor”, “hissediyor”lardı çünkü bütün işi yapan duyu korteksleriydi.
Chicago’daki 2015 Society for Neuroscience’ın yıllık konferansında bildirdiği üzere Thomson yeni deney serisinde, farelerin beynine 360 derecelik panoramik kızılötesi algı sağlayan üç ilave elektrot yerleştirdi.
Bu ilaveyle birlikte hayvanların kızılötesine adapte olmalarında neredeyse 10 katlık artış görüldü. Su arama deneyi yeniden uygulandığında farelerin düzeneği öğrenmesi ilk deneydeki tek implantlıların 40 günlük sürecine kıyasla yalnızca 4 gün sürdü. Thomson, Science News’a şunları söyledi:
“Doğrusu bu şaşırtıcıydı. Beyinlerinin yalnızca bir bölgesinde değil de her yerinde birçok uyartı olmasının farelerin kafasını karıştıracağını düşünmüştüm.”
Ama en çok şaşılacak an, implantları farelerin görsel korteksine yeniden yerleştirdiği zaman yaşandı: Bu sefer, hayvanların su deneyini öğrenmesi yalnızca bir gün sürdü.
Kızılötesi trafiğin görsel kortekslere yeniden yönlendirilmesi neden öğrenmeyi hızlandırdı? Thomson tam olarak emin değil ama bu olanların kızılötesi ışığın doğasıyla ilgili olduğunu düşünüyor. Nihayetinde, görsel korteksimiz, dalga boyuna baktığımızda kızılötesine çok benzer olan görünür ışığı algılamaya elverişlidir. Belki de görsel korteksimiz, duyu korteksimize nazaran kızılötesini algılamakta “özelleşmiş”tir. Thomson diyor ki:
“Daha derine inmeden ve görsel sistemin farklı seviyelerindeki plastisitenin değişimlerine bakmadan kesin bir şey söyleyemeyiz. Yine de şunu biliyoruz ki görsel korteks hem görünür ışığı hem de kızılötesini aynı anda algılayabiliyor.”
Her ne kadar biyo-sanalkorsanlar (biohacker) insanların görünür ışık spektrumunu yakın kızılötesine çıkarmakla uğraşsa da duyuları artırmak şu an için hayvanlarla sınırlı. Thomson’ın çalışması, “kızılötesi göz” donanımının işe yaraması durumunda beynimizin buna çabucak adapte olacağını gösteriyor. Thomson şöyle diyor:
“Doğrusu ben hala hayretler içerisindeyim. Beyin, her daim yeni bilgi kaynaklarına aç ama tamamıyla yabancı olan bu türleri çok kısa zamanda absorbe edebilir ki bu durum nöroprotez ve artırma (augmentation) alanları için inanılmaz büyük bir nimet. Çalışmamız, duyu kortikal protezlerin normal nörolojik fonksiyonları yeniden kazandırmasına ilaveten memelilerdeki doğal algı kabiliyetini arttırmak için de kullanılabileceğini öne sürüyor. İşte ben bu nedenle çok heyecanlıyım.”
 
Düzelten: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
 
Kaynak:
  1. SingularityHub
  2. Striem-Amit E1, Cohen L, Dehaene S, Amedi A. Reading with sounds: sensory substitution selectively activates the visual word form area in the blind. Neuron. 2012 Nov 8;76(3):640-52. doi: 10.1016/j.neuron.2012.08.026.
  3. Eric E. Thomson, Rafael Carra & Miguel A.L. Nicolelis Perceiving invisible light through a somatosensory cortical prosthesis Nature Communications Received 24 Aug 2012 | Accepted 15 Jan 2013 | Published 12 Feb 2013 DOI: 10.1038/ncomms2497

Bilim İnsanları Yapay Beyincik Yapmayı Başardı!

İsrail’de bulunan Tel Aviv Üniversitesi’nden bir grup bilim insanı, beyninin “beyincik” (cerebellum) olarak isimlendirilen bölgesini yitirmiş olan bir fareye tamamen yapay ve mekanik olarak üretilmiş bir beyincik üretip eklemeyi ve farenin yitirdiği fonksiyonlarını geri kazandırmayı başardılar.

Matti Mintz ve ekip arkadaşları, bilgisayarla programlanan yapay beyinciği, anestezi ile uyuttukları fareye eklediler. Beyincik, beynin arka bölgesinde bulunan, yuvarlak bölgedir ve beyin ile vücudun koordinasyonundan sorumludur. Bu sebeple beyinciğinin fonksiyonlarını yitiren biri felç geçirmek yerine motor kontrolünü yitirir, koordinasyon ve denge zorlukları yaşar, vücudunu kontrol etmekte güçlük çeker. Daha da önemli olarak oldukça büyük ve önemli bir parça olan beyincik, hareketlerin zamanını kontrol etmekten sorumludur.

Bilim insanları, farenin belirli tonlardaki seslere genellikle göz kırparak tepki vermesi gerekirken, beyinciğinin çalışmamasından ötürü bunu yapamadığını fark ettiler. Dolayısıyla yapay beyinciği eklediklerinde test ettikleri şey, verilen tona uyumlu olarak göz kırpma davranışıydı. Gerçekten de deneyleri tam bir başarıyla sonuçlandı ve ses verildiği her seferde fare göz kırptı. Yapay beyincik geri çıkarıldığında ise bu kabiliyetini yeniden tamamen yitirdi.

Araştırıcılar bunu başarabilmek için farelerin normalde sahip oldukları pek çok hareketin etki ve tepkilerini listeleyerek hangi sinyallerin verilmesi gerektiğini çözdüler. Bunları yapay beyincik ile denediler ve başarıya ulaştılar.

Tüm bu araştırma sonuçları gösteriyor ki üretilen yapay beyincik, beyin ile vücut arası koordinasyonu iki yönlü olarak sağlamayı başarıyor. Bunun pek çok devir açabilecek önemi var; ancak bunlardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

1) Beyin, insanlar tarafından her zaman bir “kara kutu” olarak görülmekteydi. Asla çözülemeyeceği düşünülmekte, bilimin asla açıklayamayacağına ve nasıl var olduğunu çözemeyeceğine inanılmaktaydı. Son birkaç on yılda yapılan akıl almaz ilerlemelerle beynin çok önemli milyonlarca işlevi ayrıntısıyla çözülebildi ve çözülmeye devam ediyor. Yapay olarak beynin parça parça üretilebilmesi de, bilim ile teknolojimizin artık beyin kadar karmaşık ve milyarlarca yılda evrimleşebilmiş organları bile üretebileceğimizi gösteriyor. Bu da bilim dışı kaynakların “mükemmellik” iddialarına darbeler vuruyor.

2) Beyin-bilgisayar arayüzüyle ilgili yapılacak ileri çalışmalar için çok önemli bir adım. Pek çok aksaklığı çözebilecek nitelikte veriler içeriyor ve bu da, beyin üzerinde çalışmalar yapan bilimin ve teknolojinin daha da hızlı ilerleyebilmesi demek.

3) Gelecekte, insanlar için de kullanılabilir hale getirildiğinde, beyincikten kaynaklanan onlarca nörolojik sorun giderilebilecek. Elbette, beynin diğer kısımlarının da benzer şekillerde modellenmesiyle beynimizden kaynaklı evrimsel hatalar azaltılabilecek ve hastalıkların önüne geçilebilecek. Ancak bunun için daha pekçok yıl beklememiz gerekiyor.

Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)

 
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. ScienceDaily
  2. New Scientist
  3. GizMag
  4. N. R. Luque, J. A. Garrido, R. R. Carrillo, S. Tolu, E. Ros. Adaptive Cerebellar Spiking Model embedded in the control loop: Context switching and robustness against noise. International Journal of Neural Systems, 21 (5) (2011) 385-401
  5. Roni Hogri, Simeon A. Bamford, Aryeh H. Taub, Ari Magal, Paolo Del Giudice & Matti Mintz A neuro-inspired model-based closed-loop neuroprosthesis for the substitution of a cerebellar learning function in anesthetized rats Scientific Reports 5, Article number: 8451 (2015) doi:10.1038/srep08451

Primatlarda ve Kemirgenlerde Beyinden Beyine Bağlantı Kuruldu


Brainet sistemlerinin deneysel uygulaması ve paradigmatik önemi

Duke araştırma grubunun çalışması, bireysel sinir kontrolü kavramını kolektif beyin ağlarına genişleterek beyin-makine arayüzlerinin (BMI) geliştirilmesinde paradigmatik bir değişimi işaret ediyor. Bu çalışmalarda, aynı türe ait birkaç hayvanın (makaklar ve fareler) beyinleri, yerleştirilen elektrot dizileri aracılığıyla ilk kez doğrudan birbirine bağlandı ve bu sayede bilişsel ve motor görevlerin birlikte çözülmesi sağlandı. Beyinler arasında gerçek zamanlı çift yönlü bilgi işlemeyi mümkün kılan bu ağ bağlantılarını tanımlamak için “brainet” terimi ortaya atıldı.


Primat Brainet: Sanal bir kolun işbirlikçi kontrolü

Primat deneyinde, üç makak maymununun motor ve somatosensoriyel korteksine elektrot dizileri yerleştirildi. Hayvanlar sanal bir kolun hareketini ortaklaşa kontrol ederken, 700’den fazla nöronun beyin aktivitesi eş zamanlı olarak kaydedildi. Her maymun kol hareketinin üç uzaysal boyutundan (x ve y ekseni) ikisini kontrol ediyordu. Üçüncü parametre (z ekseni), üç maymunun beyin sinyallerinin senkronize edilmesiyle hesaplandı. Ekrandaki hedefe başarıyla ulaşmak hassas bir sinirsel koordinasyon gerektiriyordu. Sonuçlar, artan pratikle birlikte kolektif motor kontrolünün daha verimli ve adaptif hale geldiğini gösterdi. Bu, kolektif bir ortamda sinir ağlarının esnekliğinin ve öğrenme kapasitesinin bir göstergesidir.


Kemirgen Beyin Ağı: Küçük Gruplarda Desen Tanıma ve Bilgi Entegrasyonu

İkinci deneyde, somatosensoriyel korteksleri mikrokablo dizileriyle birbirine bağlanmış üç ila dört fareden oluşan gruplar yer aldı. Hayvanlara sıcaklık ve hava basıncı verileri gibi duyusal bilgiler verildi. Görev, toplu bilgi işlemeye dayanarak hava durumunda bir değişiklik olasılığını (örneğin yağmur olasılığı) tahmin etmekti. Her bir farenin sadece kendi duyusal girdilerini yorumlaması değil, aynı zamanda bunları diğer hayvanlarınkilerle bütünleştirmesi gerekiyordu. Dikkat çekici bir şekilde, hayvan grupları belirli görevlerde bireysel hayvanlara kıyasla eşit veya daha üstün performans gösterdiler; bu da ortaya çıkan kolektif zeka mekanizmalarını düşündürmektedir.


Klinik ve teknolojik perspektifler

Sunulan sonuçlar, Brainets’in sadece sinirsel esneklik, senkronizasyon ve bilişin incelenmesi için yeni bir model sunmakla kalmayıp, aynı zamanda potansiyel olarak organik bilgisayar mimarilerinin temeli olarak da hizmet edebileceğini göstermektedir. Bu sistemler artık salt algoritmik-dijital olmayacak, bilgi işleme için biyolojik alt tabakaları kullanacak. Klinik araştırmalarda kolektif BKİ’lerin nörolojik hastalıkların tedavisinde veya motor fonksiyonların rehabilitasyonunda yeni yaklaşımlara olanak sağlayabileceği düşünülmektedir.


Metodoloji

Tüm deneyler, hem aksiyon potansiyellerini hem de yerel alan potansiyellerini kaydedebilen yüksek çözünürlüklü diziler kullanılarak gerçekleştirildi. Sinir sinyalleri algoritmalar kullanılarak çözümlendi ve hareket veya karar sinyallerine dönüştürüldü. Hayvanların başarılı bir şekilde işbirliği yapabilmeleri için bilginin çift yönlü akışı hayati önem taşıyordu.


Keşif

Brainet (birden fazla beyne bağlanan sinir ağları) kavramı, beyin-makine arayüzleri ve sinir iletişim teknolojilerindeki gelişmelerden ortaya çıkan sinir biliminde modern bir gelişmedir.

Erken sinir bilimi keşifleri:

    • Hans Berger’in EEG’si (1924): İlk insan beyin dalgası kayıtları, elektriksel beyin aktivitesini anlamak için temel oluşturdu.
    • Beyin haritalama: Broca (1861), Fritsch & Hitzig (1870) ve diğerlerinin çalışmaları, hedeflenen sinirsel arayüzlemeye olanak tanıyan yerelleştirilmiş beyin işlevlerini sağladı.

    Modern sinir bilimi altyapısı:

      • Beyin bankaları (1960’lar): Beyin dokusunun sistematik olarak korunması, sinir yapılarının karşılaştırmalı çalışmalarını kolaylaştırdı.
      • Hesaplamalı modeller: Morris–Lecar modeli (1981) ve diğerleri sinirsel aktivitenin niceliksel analizini ilerletti.

      Temel teknolojik sıçramalar:

        • Hafıza kaydı (2013): Bir farenin hafızası deneysel olarak kaydedildi ve sinirsel veri çıkarma işleminin uygulanabilirliğini gösterdi.
        • Beyin-makine arayüzleri: Elektrot teknolojisi ve sinyal işleme alanındaki gelişmeler gerçek zamanlı beyin-bilgisayar iletişimini mümkün kıldı.

        BrainNet kavramı muhtemelen bu temeller üzerine inşa edilmiştir ve işbirlikçi sinirsel görevleri başarmak için çoklu beyin sinyal kaydını (EEG veya implantlar aracılığıyla) hesaplamalı entegrasyonla birleştirir. Kaynaklar doğrudan BrainNet’e atıfta bulunmasa da temel nörofizyolojiden karmaşık beyin arayüzüne doğru kritik yörüngeyi ana hatlarıyla belirtirler. BrainNet’e özgü gelişmeler için, 2013 sonrası araştırmalardan (sağlanan kaynakların ötesinde) ek bağlam gerekecektir; çünkü terim, bu tarihi atılımların en son uygulamasını temsil etmektedir.


        İleri Okuma
        1. Nicolelis, M. A. L., & Lebedev, M. A. (2009). Principles of neural ensemble physiology underlying the operation of brain-machine interfaces. Nature Reviews Neuroscience, 10(7), 530–540. https://doi.org/10.1038/nrn2653
        2. Lebedev, M. A., O’Doherty, J. E., Zhuang, K. Z., & Nicolelis, M. A. L. (2011). Brain–machine interfaces: past, present and future. Trends in Neurosciences, 34(9), 534–546. https://doi.org/10.1016/j.tins.2011.07.001
        3. Pais-Vieira, M., Lebedev, M., Kunicki, C., Wang, J., & Nicolelis, M. A. L. (2013). A Brain-to-Brain Interface for Real-Time Sharing of Sensorimotor Information. Scientific Reports, 3, Article 1319. https://doi.org/10.1038/srep01319
        4. Ramakrishnan, A., Byun, Y. W., Rand, K., Pedemonte, J. C., Lebedev, M. A., & Nicolelis, M. A. L. (2015). A Brain-to-Brain Interface for Real-Time Sharing of Behavioral Information. Scientific Reports, 5, Article 11869. https://doi.org/10.1038/srep11869
        5. Pais-Vieira, M., Chiuffa, G., Lebedev, M., Yadav, A., & Nicolelis, M. A. L. (2015). Building an organic computing device with multiple interconnected brains. Scientific Reports, 5, Article 11869. https://doi.org/10.1038/srep11869
        6. Arjun Ramakrishnan, Peter J. Ifft, Miguel Pais-Vieira, Yoon Woo Byun, Katie Z. Zhuang, Mikhail A. Lebedev, Miguel A.L. Nicolelis. Computing Arm Movements with a Monkey BrainetScientific Reports, 2015; 5: 10767 DOI: 10.1038/srep10767

        Yarı-İnsan Beyinli Zeki Fare

        Beyinlerinin yarısı insan beyni olan fareler üretildi ve tamamı fare beyni olan kardeşlerinden çok daha zeki oldukları kaydedildi. Fikir bir kurgunun taklidi değil, tamamen insan beyin hastalıklarını daha iyi anlamak ve bunu laboratuvar kaplarında değil bütün halinde yerinde araştırmak için bir gelişme niteliğinde.

        Değiştirilmiş fareler hala fare nöronlarına sahipti – “düşünmeyi” sağlayan ve beynin yarısını oluşturan hücreler, ancak gliyal hücreleri, -beyni destekleyen ve besleyen- tamamen insan hücreleriydi. Bu demek oluyor ki beyin hala bir fare beyniydi, ama nöron harici hücreler insana aitti.

        Hızlı Devir

        yari-insan-beyinli-zeki-fare-1-bilimfilicom
        Bu fotoğrafta görülen insan astrosit hücresinin yeşil renkli uzantıları sinaps bağlantılarını kuvvetlendiren tendrillerdir.

        Araştırma ekibi olgunlaşmamış gliya hücrelerini, bağışlanmış insan fetüslerinden çıkardılar. Fare paplarına (yavrularına) enjekte ettiler ve burada bu hücreler astrositlere dönüşerek , doğal olarak yıldıza benzer bir şekil aldılar ve olgunlaştılar.

        Bir yıl içinde, tüm fare gliya hücreleri insandan alınanlar tarafından tamamen gasp edildi ve kullanılmaz hale geldi. Alınan 300.000 insan hücresi bölünerek 12.000.000 tane olana kadar yerli hücrelerle yer değiştirerek bölündü.

        Bilinçli düşünce için astrositler olmazsa olmaz, çünkü nöronlar arası bağlantıları (sinaps) kuvvetlendiriyorlar. Tendrilleri (bkz. figür:1) bu işlevi, sinapslarda elektrik sinyallerini ileterek yerine getiriyorlar.

        İnsan astrositleri farelerinkinden 10 ila 20 kat daha büyük ve 100 kat daha fazla tendril taşıyor. Bu da farelerinkinden çok daha fazla bağlantıyı koordine edebildiği ve adapte edebildiği anlamına gelir.

        Zekada Sıçrayış

        Fare hafızası ve bilişsellik ile ilgili standart testler uygulandığında, insan astrositlerine sahip olan farelerin, normal fare astrositlerine sahiip olan kardeş ve arkadaşlarına nazaran çok daha zeki oldukları tespit edildi.
        Ani bir elektrik şoka bağlı olarak çıkan ses dalgalarını hatırlamayı ölçen bir testte, insanlaştırılmış olan fareler normal olanlara nazaran 4 kat daha uzun süre bekleme haline geçti, buradaki önerme hafızalarının yaklaşık 4 kat daha iyi çalıştığıdır. Hem istatiksel hem de önemsel olarak çok ciddi bir fark görünüyor.
        Geçen sene ki çalışma da araştırmanın yöneticisi olan Prof. Goldman ve ekibi farelere zaten olgunlaşmış olan gliya hücrelerini eklemişler ve statik bir gözlem yapmışlardı. Yine de benzer sonuçlar gözlenmişti. Ancak bu sefer, bu hücrelere dönüşecek olan hücreler koyuldu -gliyal öncül hücreler – (bölünebilen ve çoğalan olgun hücrelere dönüşebilen gliya hücreleri) . Bu şekilde farenin beyni ele geçirilmiş oldu, ve ancak fiziksel alan yani farenin beyni durduğunda bu ele geçirme süreci durdu ve fare beyni içine insan astrositleri yayılmış oldu.

        Türlerin Çaprazlanması

        İnsan astrositlerinin farelerde de aynı yolla fonksiyon gösterip göstermediğini anlayabilmek çok ilginç olurdu; çünkü bu aynı zamanda alıcı canlının eklenen hücrelerin kaderini değiştirip değiştirmediği ve bu hücrelerin aynı özellikleri insanda olduğu haliyle koruyup korumadığını göstermiş olurdu.

        Bir türe ait hücrelerin başka bir türe ait bir organizmada fonksiyonunu yerine getirebiliyor olması son derece ilgi çekici ve hangi özelliklerin hücrenin kendisi tarafından taşındığı ve hangilerinin çevresel koşullarla şekilllendiği sorusunu ise içinde barındırmakta.

        Yapılan bir çalışmada, insanlarda dil gelişimi ile ilişkilendirilen Foxp2 geninin farelerde öğrenmeyi kolaylaştırdığını gösterdi. Paralel başka bir deneyde ise, olgunlaşmamış insan gliyal hücreleri -sinir hücrelerine yalıtım yapan- miyelin proteinini oluşturmakta sıkıntı yaşayan fare yavrularına enjekte edildiğinde, bu hücrelerin fare beyni içerisinde yalıtım maddesi oluşturan oligodendrositleri oluşturmak üzere olgunlaştığı gözlemlendi. Bu da, hatalı hücrelerin bir şekilde tespit edildiği ve kusurların telafi edildiğini göstermekte. Bu yöntem, multipl skleroz (MS) gibi miyelin kılıfın hasarlı olduğu hastalıkların tedavisinde kullanılabilir. MS hastalığının tedavisinde gliyal öncül hücrelerin kullanım izni için ilk başvuru çoktan yapıldı bile, araştırmaların 1 ila 1,5 yıl içerisinde başlaması bekleniyor.

        Hâlâ Bir Fare

        İnsan astrositlerinin zeka, hafıza ve öğrenmeyi nasıl etkilediğini daha detaylı anlayabilmek amacıyla farelerden daha akıllı olan sıçanlara hücre aşılanıyor. Bu her ne kadar bilim-kurgu gibi gözükse de, yeni eklenen bu hücrelerin farelere onları daha “insan” haline dönüştürecek ek yetenekler sağlamaması bu kanıyı yıkıyor. Aksine, eklenen bu insan hücreleri farelerin kendi sinir ağlarının etkinliğini artırıyor, ancak fare “fare” olarak kalıyor.Bununla birlikte, insan hücrelerinin maymunlara eklenmesi potansiyel etik sorunlardan dolayı gerçekleştirilemiyor. İnsan beyni hücrelerinin hangi hayvana ekleneceği ise zor bir karar. Çünkü hayvanların insan özellikleri verilerek insanlaştırılması işlemi için nerede duracağımız sorusu akılları kurcalıyor.

        Bu çalışma Journal of Neuroscience dergisinde orijinal olarak yayımlanmıştır.<


        Referans : Bilimfili, A Competitive Advantage by Neonatally Engrafted Human Glial Progenitors Yields Mice Whose Brains Are Chimeric for Human Glia Martha S. Windrem1, Steven J. Schanz1, Carolyn Morrow1, Jared Munir1, Devin Chandler-Militello1, Su Wang1, and Steven A. Goldman1,2 —26 November 2014–Journal of Neuroscience, DOI: 10.1523/JNEUROSCI.1510-14.2014

        Bilim İnsanları Farelerde Bilinci Değiştirmeyi Başardılar

        Stanford Üniversitesi’nden bilim insanları  nöron stimülasyonu ile beyin aktivitesini değiştirerek bilinç hallerinin manipule edilebileceğini gösterdi. Bilim insanları sıçanların merkezi talamustaki nöronların ateşleme hızlarını değiştirerek onları uyutmayı ya da uyandırmayı başardı. Yapılan bu araştırma sayesinde beyin yaralanmalarında ve diğer nörolojik bozukluklarda yeni ve etkili metotlar geliştirilebilir.

        Beynin talamus kısmı kortekse gelen motor sinyalleri ve duyusal bilgileri işler ve aktarır. Ayrıca talamus uyku ve uyarılma hallerini düzenler. Önceki çalışmalar talamik nöronların stimülasyonu ile hastaların minimal bilinç seviyelerinden uyandırılabileceğini öngörmüştü.

        Standford Üniversitesi Nöroloji,nöro cerrahi ve biyomühendislikten Yrd. Doç. Dr. Jin Hyung Lee liderliğinde bir ekibin kullandığı lazerler sayesinde, sıçanlarda ışığa duyarlı, talamik nöronların uyarılabildiği gösterildi. Araştırmacılar 40 ila 100 Hz şiddetindeki frekanslarda parlayan atımların sıçanları uyandırdığını, 10 Hz kadar düşük frekansların ise onları yoksunluk nöbetine sokarak, uyumadan önce onları ölü gibi boş bakışlara sürüklediğini gözlemledi.

        Bilim insanları yüksek ve düşük frekans stimülasyonunu tümüyle farklı halleri tetiklediklerini gözlediler. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme kullanarak kortikal beyin bölgeleri tarandı. Bu bölgelerde yüksek frekans stimülasyonu esnasında aktivite artışı görülürken, düşük frekansta aktivite inhibisyonu görüldü.

        Elektriksel kayıtlar gösterdi ki, düşük frekanslar aynı zamanda uyku halindeyken oluşan spesifik nöron şablonlarını ateşliyor. Bilim insanları bu ateşlenen düşük frekans nöronları bloke ettiğinde duyu korteksindeki ortalama aktivite de artıyor.

        “Elde ettiğimiz veriler, merkezi talamusun aynı beynin aktivite ve uyarılma hallerini ayarlayan bir radyo frekans düğmesi gibi çalıştığını gösterdi. Beyindeki ağların nasıl canlandırma hallerini düzenleyebileceğini gösterdik. Bu bilgi sayesinde beyin yaralanmaları ve diğer nörolojik bozukluklar için daha iyi tedaviler geliştirebilmeyi umuyoruz”,diyor Dr. Lee.

        Araştırma Referansı : GerçekBilim, Jia Liu, Hyun Joo Lee, Andrew J Weitz, Zhongnan Fang, Peter Lin, ManKin Choy, Robert Fisher, Vadim Pinskiy, Alexander Tolpygo, Partha Mitra, Nicholas Schiff, Jin Hyung Lee. Frequency-selective control of cortical and subcortical networks by central thalamus. eLife, 2015; 4 DOI: 10.7554/eLife.09215