İlk Beyin Taramaları Sayesinde Dejavunun Gizemi Çözüldü

Hiç bu yazıyı daha önce okuduğunuz hissine kapıldınız mı? İşte belki de hepimizin en azından bir kez yaşadığı bu tuhaf his dejavu  olarak biliniyor . Dünyada ilk kez yapılan beyin taramaları ise bu fenomenin beynimizin bir kontrol mekanizması olabileceğini ortaya koyuyor.

Normalde dejavunun beynin yarattığı sahte anılar tarafından olduğu düşünülüyordu. Fakat St Andrews Üniversitesi’nden Akira O’Connor  ve ekibinin yaptığı araştırma bunun yanlış olduğunu gösterdi. Dejavu sürecinin nasıl işlediği, tahmin edilemez doğasından dolayı uzun süredir bir gizemini korumaktaydı. Bilim insanları bu engelin üstesinden gelmek için yeni bir yol geliştirerek, laboratuvarda dejavu hissini tetikleyecek bir metot geliştirdi.

Ekip sahte anıları canlandırmak için standart bir metot kullanıyor. Bu testte kişiye alakalı kelimeler söyleniyor örneğin; yatak, yastık, gece, rüya gibi. Fakat bunların bağlandığı kelime söylenmiyor , bu durumda “uyku” gibi. Kişi sonrasında bu kelimeleri duyduğunda , uyku kelimesini duyduğuna inanıyor yani sahte anı.

Ekip dejavu hissini yaratmak için ilk olarak kişilere u ile başlayan bir sözcük duyup duymadıklarını soruyor. Kişiler bunu başta ‘hayır ‘olarak cevapladı. İşte bu esnada kişilere uyku sözcüğünü duydunuz mu diye sorulduğunda onlar  hayır diye cevaplasa da , bu terim aynı zamanda oldukça tanıdık gelmeye başlıyor. “İşte bu tuhaf tecrübeyi dejavu  olarak raporluyorlar,” diyor O’Connor.

Beyin Çelişkisi

Ekip fMRI(fonksiyonel emar) kullanarak 21 gönüllüde dejavuyu tetikleyerek, beyin taraması yaptı. Biz beynin anılar ile ilgili olan hippokampüs gibi bölümlerinin bu fenomen sırasında aktif olduğunu tahmin ediyorduk, fakat bu durumda sonuç farklı oldu.

O’Connor’ın ekibi beynin ön kısımlarının yani karar vermekten sorumlu bölgelerinin aktif hale geldiğini buldu. O’Connor bulguları International Conference on Memory ,Macaristan Budapeşte’de geçtiğimiz ay sundu. Araştırmacı beynin ön kısımlarının, sinyal yollayarak , tecrübe ettiğimiz bir hafıza hatası var mı diye kontrol ettiğini  düşünüyor. Bu gerçekten neyi tecrübe ettiğimiz şeyle, tecrübe etmiş olabileceğimiz şeyin çelişkisini ortaya koyuyor.

“ Beyin dejavu esnasında bazı çelişki çözünürlükleri yaşıyor olabilir, “diyor Western Ontario Üniversitesi’nden  Stefan Köhler .

Sağlam Kafa Dejavu Yaşar

Eğer bu bulgular onaylanırsa, dejavu beynin hafıza kontrol sisteminin iyi çalıştığını, dolayısıyla olayları unutmaya daha az meyilli olduğunuzu gösteriyor.

Ayrıca bu yaşlanmayla beraber hafızada gerçekleşen olgulara daha fazla uyuyor ki, genç insanlarda dejavu daha yaygın olduğundan, yaşlılarda hafıza daha kötü olduğundan daha az görülüyor. “Bu genel bir kontrol sisteminin bozunmasıyla alakalı olarak, daha az hafıza hatasında yoğunlaşmış olabilir,” diyor O’Connor.

Pierre Mendès-France Üniversitesi’nden Christopher Moulin bu bulguların dejavu yaşamayanların kötüye gittiğinin işareti olmayacağını belirtiyor. “ İncitici olmaksızın , bu kimselerin hafız sistemlerini yansıtmaz, “diyor O’Connor.Eğer hafıza hatası yapmıyorsanız, dejavu için tetikleme gerçekleşmez.

 

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak :

  • GerçekBilim
  • NewScientist
  • Jersakova, R., Moulin, C.J.A. & O’Connor, A.R. (2016). Investigating the role of assessment method on reports of déjà vu and tip-of-the-tongue states during standard recognition tests. PLoS ONE, 11(4), e0154334. doi:10.1371/journal.pone.0154334 [pdf]
  • Urquhart, J.A. & O’Connor, A.R. (2014). The awareness of novelty for strangely familiar words: A laboratory analogue of the déjà vu experience. PeerJ. doi: 10.7717/peerj.666 [pdf]

 

Bireysel Beyin Farklılıkları Mental Yetenekleri Şekillendiriyor

Herkes farklı kişilik özelliklerinin karışımına sahip: Kimimiz dışa dönük, kimimiz zor bir kişilik ve kimimiz evhamlıyız. Yapılan yeni bir çalışma, beynin de hem anatomik hem de akıl ve hafıza gibi zihinsel faktörleri etkileyen farklı karakterlere sahip olduğunu öne sürüyor.

Sonuçlar NeuroImage dergisinde yayımlanmakta.

Çalışmanın lideri, University of Illinois’den sinirbilim profesörü ve aynı zamanda Beckman Institute for Advanced Science and Technology üyesi olan  Aron K. Barbey: “Bilişsel sinirbilimde temel odak araştırmalardan biri zekanın beyin yapısı ve fonksiyonlarındaki bireysel farklılıklar tarafından nasıl şekillendirdiğinin anlaşılmasıdır.” diyor.

Yıllarca, bilişsel sinirbilimciler beynin belli bölgeleri ile genel zeka veya hafıza gibi zihinsel süreçler arasında ilişki bulmaya çalıştı.

Günümüze kadar, araştırmacılar beyin yapısı ve işlevlerinin kapsamlı ölçümlerini bir analizde başarılı bir şekilde bir araya getirebilmiş değildi.

Barbey ve ekibi ise beynin tüm yapısına ait büyüklüğü ve şekli ölçtü.

 

Beckman Institute’te doktora sonrası araştırmacı ve makalenin baş yazarı olan Patrick Watson: “Sinir lifi demetleri, ak madde kanalları, hacmi, kortikal (kabuksal) kalınlık ve kan akışını inceleyebildik. Ayrıca, yürütme özellikleri ve işler bellek gibi bilişsel değişkenlere de aynı anda bakabildik.” diyor.

Bağımsız bileşen analizi denilen bir istatistiksel yöntem kullanarak, araştırmacılar birbiriyle ilişkili olan ölçümleri dört özgün özellik altında gruplandırdı. Bu dört özellik birlikte bireylerin beyinlerindeki anatomik farklılıkları açıkladı. Özellikler, genelde beyin büyüklüğü ve şekli ile bireyin yaşı gibi beyin biyolojisindeki farklılıklardan kaynaklanmaktaydı.  Bu faktörler insanlar arasındaki bilişsel yetenek farklılıklarını açıklayamadı. Araştırmacılar sonrasında bu dört özellik ile açıklanamayan beyin farklılıklarını inceledi. Geriye kalan bu farklılıklar zeka ve hafıza gibi bireysel farklılıklarla açıklandı.

“Genel zekayı belirleyen ve zeka için önemli bir spesifik beyin ağı olan frontoparyetal ağdaki farklılıklardan sorumlu bilişsel-anatomik özellikleri belirleyebildik.” diyor Barbey.

Watson: ” Bu çalışmada raporlanan 4 özellik beynin insanlar arasında nasıl farklılık gösterdiğini incelemek için özgün bir yöntem. Bu bilgi, araştırmacılara bilişsel yeteneklerdeki çok belli olmayan farklılıkları çalışmaları konusunda yardımcı olabilir. Beyinler yüzler kadar farklı ve bu çalışma bizim ‘normal’ beynin nasıl olduğunu anlamamıza yardımcı oldu. Beklenmeyen beyin farklılıklarına bakarak, beynin hafıza ve zeka gibi şeylerle ilgili kısımlarına doğru yönelebiliyoruz  “diyor.

 


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • P.D. Watson, E.J. Paul, G.E. Cooke, N. Ward, J.M. Monti, K.M. Horecka, C.M. Allen, C.H. Hillman, N.J. Cohen, A.F. Kramer, A.K. Barbey.Underlying sources of cognitive-anatomical variation in multi-modal neuroimaging and cognitive testing.NeuroImage, 2016; 129: 439 DOI: 10.1016/j.neuroimage.2016.01.023

Endişeli Olduğumuzda Beynimiz Bize Neden Hata Yaptırır?

Endişeli Olduğumuzda Beynimiz Bize Neden Hata Yaptırır?

Bir işi yaparken birilerinin sizi izliyor olmasının yarattığı endişe performansınızda talihsiz etkilerin oluşmasına sebep olabilir. Bu deneyimi karşılaştığınız önemli testlerde, örneğin bir konser verirken, gösteri sanatı sergilerken ya da basitçe direksiyon kursundayken yaşamışsınızdır. Birileri sizi izliyorsa içerisinde bulunduğunuz zorlu durum daha endişe verici bir hal alır ve hata yapmanız daha muhtemel bir hale gelir. Peki endişeli olduğumuzda hata yapma durumunu yaşamamızın daha muhtemel olmasının sebebi nedir?

University of Sussex’ten nörobilimciler; en istemediğimiz anlarda “tökezlememize” ve hatalar yapmamıza sebep olan beyin ağı sistemini belirlemeyi başardılar.

Araştırma ekibi, fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) tekniğini kullanarak bir deney sırasında performansta bir talihsizliğe sebep olan beyin bölgesini belirleyebildiler.

Geçmişte yapılan çalışmalar; insanların izlendiklerini bildiklerinde daha fazla çaba gösterme eğiliminde olduklarını ortaya koymuştu. Örneğin, piyanistler, yalnız başlarına oldukları zamanlara kıyasla bir dinleyici kitlesi önünde performans sergilerken tuşlara bilinçsiz olarak daha fazla baskı uyguluyorlar.

Scientific Reports‘da yayımlanan çalışmada, bir nesneyi tutarken titiz bir çaba göstermeyi gerektiren bir görevi yürüttükleri sırada katılımcıların beyin aktiviteleri gözlemlendi.

Deney sırasında, katılımcılara kendilerini değerlendirdiklerini düşündükleri iki kişinin kamera görüntüsü gösterildi. Sonrasında deneyi bir kez de kendilerini değerlendirdiklerini düşündükleri iki insanın kamera görüntüsü önünde tekrarladılar.

Deney sonunda, katılımcılar, izlendiklerini düşündükleri deneme sırasında daha endişeli hissettiklerini belirttiler.Bu koşullar altında, nesneyi beceri ile tutmakta oldukça zorlandılar.

Tarama sonuçları; izlendiğimizi düşündüğümüzde, sensorimotor fonksiyonlarımızı kontrol edebilmemize yardımcı olan bir beyin bölgesinin –inferior (alt) parietal korteks (IPK)– aktifleştiğini ortaya koydu.

Beynin bu bölgesi, nörobilimcilerin eylem-gözlenme ağı (EGA) olarak tanımladıkları ağı oluşturmak için aslında diğer bir beyin bölgesi –arka üst temporal sulkus (pSTS)– ile birlikte çalışıyor. EGA, izlendiğimiz kişinin yüz ifadelerine ve gözlerini odakladığı yere dayandırarak kişinin ne düşündüğüne dair çıkarsamada bulunduğumuz bir “mentalizasyon” sürecinden sorumludur.

pSTS bu bilgiyi daha sonradan uygun motor aksiyonu oluşturan IPK’ya taşır. Eğer ki gözlemcimizin bizden iyi bir performans sergilememizi beklediğini hissedersek, iyi bir performans sergileyebliyoruz. Ancak, eğer ki gözlemcimizden olumsuz işaretler alırsak, IPK’mız deaktif hale geliyor ve performansımız kötüleşiyor.

Araştırmacılardan Dr. Michiko Yoshie; EGA’nın da aynı zamanda performans endişemizle ilişli olduğunu fark ettiklerini, çünkü dikkatlice izlenme durumunda izleyicilerin performansımız ve bizim hakkımızda ne düşündüğüyle ilgilenme eğiliminde olduğumuzu söylüyor.

inferior-parietal-lob-bilimfilicom

Tarama sonuçları; izlendiğimizi düşündüğümüzde, sensorimotor fonksiyonlarımızı kontrol edebilmemize yardımcı olan bir beyin bölgesinin –inferior (alt) parietal korteks (IPK)– aktifleştiğini ortaya koydu.

Aşırı performans endişesi olanlar için, araştırmacılar; beyni uyarma tekniklerinde istenilen davranışı aktive edebilen örneğintranskraniyal manyetik stimülasyon (TMS) ve transkraniyal doğru akım stimülasyonu (tDCS) gibi önemli gelişmelerin var olduğunu söylüyor.

Ve ayrıca, insanların beyin aktivitelerini nasıl kontrol edebileceklerini öğrenmelerine yardımcı olabilen çeşitli nöro geri-bildirim eğitimleri de var.

Öte yandan, izleyiciler karşısında iyi bir performans sergileme noktasında karşınızdaki kitlenin sizi desteklediğine ve başarılı bir performans sergilemenizi umduklarına inanmak önemli bir yöntem olabilir.

Bu tarz düşünceleri güçlendirmek için de, tavrını kestiremediğiniz bir kitle karşısına çıkmadan önce, bazen destekleyenlerinizin önünde provalar yapma fırsatlarını değerlendirmelisiniz. Örneğin, bir müzisyen ailesinin ya da yakın arkadaşlarının önünde oldukça alkış aldığı bir deneme yapabilir. Bu tarz bir deneyim beyninizde arzu edilen aktivasyon örgüsünü oluşturmanıza yardımcı olabilir ve özgüveninizi güçlendirebilir.


Kaynak ve İleri Okuma:

  • Bilimfili,
  • Bealing, J. “Why Your Brain Makes You Slip Up When Anxious?” University of Sussex. http://www.sussex.ac.uk/ (Accessed on: 2016, July 18)
  • Michiko Yoshie, Yoko Nagai, Hugo D. Critchley & Neil A. Harrison Why I tense up when you watch me: Inferior parietal cortex mediates an audience’s influence on motor performance Scientific Reports 6, Article number: 19305 (2016) doi:10.1038/srep19305 Received: 22 May 2015 Accepted: 10 December 2015 Published online: 20 January 2016

Beyin Okuma Makinesi ile Beyindeki Anıları İzleyebilecek miyiz?

Eğer beyninizin, sırlarınızı saklayabileceğiniz en güvenli yer olduğunu düşünüyorsanız, tekrar düşünün. Çünkü yeni yapılan bir araştırmada, düşüncelerin okunup ekrana aktarabilmesi yolunca büyük adımlar atıldı.

University of Oregon’dan bilim insanlarının geliştirdikleri sistem, insanların düşüncelerini beyin taramaları ile okuyabiliyor ve daha sonra insanların kafalarındaki yüzleri oluşturupekrana yansıtıyor. Yazının ortalarında da görebileceğiniz gibi, sonuçlar bir hayli ürpertici.

Araştırmacılardan sinir bilimci Brice Kuhl’un belirttiğine göre;

‘’Bir insanın tipik olarak özel ve içinde tuttuğu hafızalarını alıyoruz ve beyinlerinin dışına çıkartıyoruz.’’

Araştırmayı ve sistemi detaylandıracak olursak; bilim insanları, 23 gönüllü katılımcıya 1000 adet rastgele insan yüzünden oluşan renkli fotoğrafları gösterdiler. Katılımcılar bu fotoğrafları incelerken, fMRI makinesi de katılımcıların beyinlerindeki kan akışında meydana gelen küçük değişimleri tespit ederek nörolojik aktiviteyi ölçtü. Burada elde edilen bulgular, gerçek hayatta maruz kalınan yüzlerin matematiksel tanımlamaları üzerinden beyin aktivesini okuyan yapay zeka ile değerlendirildi. Ayrıca bilim insanları, yapay zekanın insan yüzlerinin özelliklerini birer kod olarak görebilmesi için, insan yüzleri üzerindeki belirli fiziksel özellikleri tanımlayan 300 numara belirlediler.

Temel olarak bu ilk aşama, yapay zeka için bir antrenman süreci gibiydi. Yani yapay zeka, belirli nörolojik aktiviteler ile belirli fiziksel özelliklerin arasındaki bağlantıları bu aşamada öğrendi.

Yapay zeka yeteri kadar beyin aktivitesi-yüzün fiziksel özellikleri kod eşleşmesi gerçekleştirdikten sonra, bilim insanları deneyin ikinci aşamasını başlattılar. Deneyin ikinci aşamasında fMRI makinesi ile birlikte çalıştırılan yapay zeka, katılımcıların beyin aktivitelerinden akıllarındaki yüzleri anlamaya çalıştı.

Bu ikinci turdaki yüzlerin tamamı, yapay zekanın antrenman turundaki öğrendiği yüzlerden tamamen farklıydı.

fMRI makinesi ile çalışan yapay zeka, beyindeki iki ayrı bölümdeki aktivite üzerinden her bir yüzü yeniden yarattı. Bu iki bölüm: dil, sayı işleme, konumsal farkındalık ve canlı anıların dahil olduğu süreçlerin gerçekleştiği açısal beyin kıvrımı (ANG) ve görsel işaretlerin işlendiği oksipitotemporal korteks (OTC)

Çalışmanın sonuçlarını aşağıdaki fotoğrafta görebilirsiniz.

face-compile

Yapılan araştırma beyindeki düşüncelerin görselleştirilmesi açısından umut vadetse de; henüz beyindeki karmaşık anıların tam olarak görselleştirilebilmesinden uzağız. Herhangi bir yapay zekanın beyindeki anıların ne olduğunu belirleyebilmesi için, bütün bir çevreyi ya kendi kendine öğrenmesi ya da bilim insanları tarafından bütün değişkenlerin yazılıma eklenmesi gerekir. Fakat bu kadar fazla değişkenin insan eliyle belirlenip yazılıma eklenmesi on yıllar alabilir ve henüz kendi kendisine bir insan gibi öğrenebilen yapay zeka geliştirilebilmiş değil. Yani suçluların beyinlerini fMRI makinesi ile tarayıp, olayları izleyebilmemiz şuan için mümkün değil gibi görünüyor.


İlgili Makale: Hongmi Lee1 and Brice A. Kuhl2 Reconstructing Perceived and Retrieved Faces from Activity Patterns in Lateral Parietal Cortex The Journal of Neuroscience, 1 June 2016, 36(22): 6069-6082; doi: 10.1523/JNEUROSCI.4286-15.2016

Kaynak:
  • Bilimfili,
  • Bec Crew, Scientists have invented a mind-reading machine that visualises your thoughts, Science Alert Retreived from http://www.sciencealert.com/scientists-have-invented-a-mind-reading-machine-that-can-visualise-your-thoughts-kind-of

Hodor, Neden Yalnızca Tek Kelime Söyleyebiliyor?

Yakın zamanda merakla beklediğimiz Game of Thrones’un ya da Türkçesiyle Taht Oyunları’nın 5. sezonu başladı. Hayranları iyi biliyorlardır, fakat bilmeyenler için kısaca bu yazıda neye referans vereceğimizi anlatalım. Hodor dizide heybetli, yetersiz idrak sahibi, seyis yamağı ve Winterfell’den Stark ailesine mensup bir karakter. Fakat, Hodor’u en iyi tanımlayan karakteristik özelliği şüphesiz ki sadece tek bir kelime konuşabilmesi, yalnızca ‘’Hodor’’ diyebilmesi.

Diziyi izlemekle kalmamış ve dizinin uyarlandığı kitabı da okumuş olanlar ayrıca bileceklerdir ki, George R R Martin’in kitabında karakterin adı aslında Hodor değil. Karakterin büyük-büyükannesi Old Nan’e göre gerçek adı Walder. ‘’Kimse Hodor’un nereli olduğunu bilmiyordu,’’ diyor Old Nan, ‘’ fakat nereli olduğunu söylediğinde ona o kelimeyle seslenmeye başladılar. O Hodor’un sahip olduğu tek kelimeydi.’’

Aslında bilerek ya da bilmeyerek, Martin kitabında, expressive aphasia yani Türkçesiyle ifade afazisi olarak bilinen nörolojik duruma sahip bir karakter yaratmıştı.

Konuşma yeteneğini kaybetmek

1861 yılında, Fransız hekim Paul Broca, Louis-Victor Leborgne adında bir adamı tanıttı. Bu adam, anlama ve mental fonksiyonları normal olmasına rağmen, anlamlı konuşma yeteneğini 20 yıllık bir süreç içerisinde artan bir şekilde kaybetmişti. Aynı Hodor gibi bu adam da konuşabildiği tek kelimeyi takma adı olarak almıştı: ‘’Tan.’’

Broca ile tanıştıktan yalnızca birkaç gün sonra, Leborgne hayatını kaybetti. Broca’nın yaptığı otopsinin sonucuna göre Leborgne’nin beyin sol lobunda, lateral sulcus olarak adlandırılan beyin kıvrımının tam yanında doku zedelenmesi ya da diğer bir adıyla ‘’lezyon’’ vardı. Broca bu otopsiden sonraki iki yıl içerisinde Leborgne ile aynı belirtileri gösteren 12 hastaya daha otopsi yaptı ve sonuçlar ciddi bir şekilde istikrarlı idi.

Sinirbilimciler halen beynin bu küçük bölgesini çözmek için araştırmalara devam ediyorlar, ve artık bu bölüm ‘’Broca’s area’’ yani Broca’nın alanı olarak adlandırılıyor. Birçok araştırma, hastaların bu bölgesi zarar gördüğünde sözdizimsel olarak karmaşık cümleleri oluşturamamaları durumuna odaklanmışken, yapılan yeni bir araştırmada ise bilim insanları fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) kullanarak çalışıyorlar. Bu çalışmanın verilerine göre, Broca’s area dili kavrayış görevlerinde, hareketin yorumlanmasında ve örneğin güle güle derken el sallamak gibi konuşmayla alakalı çeşitli vücut hareketlerinin idrak edilişinde de aktif oluyor.

Telegrafik konuşma ve beyin hasarı

2007’de Fransız bilim insanlarıyla beraber çalışma yürüten, University of California’dan bir grup araştırmacı Leborgne’nin ve Broca’nın yalnızca 5 kelime konuşabilen başka bir hastası olan Lelong’un beyinlerini tekrar ve bu sefer MRI kullanarak incelediler. Araştırmanın ilginç bulgularından birine göre, hastaların lezyonları Broca’nın belirttiğinden çok daha büyüktü. Araştırmacıların önermesine göre, birden fazla beyin bölgesi hastaların konuşma eksikliklerinden sorumlu olabilirdi. Aslında hastalarda geniş çaplı bir beyin hasarı olduğunun kanıtlarının bulunması oldukça şaşırtıcıydı. Leborgne, Lelong- ve hatta Hodor- aslında expressive aphasia’lı bireylerin çok uç örnekleriydi. Aslında yaygın olarak, telegrafik konuşma olarak bilinen bozukluğa sahip kişiler genellikle 3 ya da buna yakın kelime kullanarak cümle kurabilmekteler. Örneğin, bu bozukluğa sahip bir insan ‘’Ali ile bugün köpek gezdirdim ‘’ demek isterse, ‘’Ali, köpek, gezdir’’ diyebiliyor.

Expressive aphasia’nın en önemli sebebi ise, kan pıhtısının beyindeki bir damarı tıkamasıyla gelen ve oksijen yetersizliğinden doku hasarıyla sonuçlanan, felç. Felçli hastaların yaklaşık %12 sinde expressive aphasia görülürken, %35 inde konuşma bozuklukları değişik yapılarda görülebiliyor.

Expressive aphasia’ya ayrıca beyni kaplayan zardaki kan toplağı olan hemoraji de sebep olabiliyor. Ayrıca söylendiğine göre Leborgne’nin çocukken epileptik nöbetler geçirdiği de biliniyor.

Peki Hodor’un hikayesi nedir? Acaba kafasına bir darbe mi aldı, felç mi geçirdi, ya da bu dev bebek annesinin elinden mi düştü Yalnızca tek kelime konuşabilen bu adamın, dizideki diğer karakterlerde olduğu gibi, çok enteresan bir hayat hikayesi olabilir. Fakat, şuan en çok aklımızda kalan özelliği tek bir kelimeyi söyleyebiliyor olması…


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Jordan Gaines Lewis, Why Does Hodor In Game Of Thrones Only Say One Word? Neuroscience Explains,Retrieved 14.04.2015,https://www.braindecoder.com/why-does-hodor-in-game-of-thrones-only-say-one-word-neuroscience-expla-1085363236.html

Gençlerde ve Yaşlılarda Beyin Dalgaları Farklılık Gösteriyor

Bilişsel psikologlar yaşlanan beyinlerin veya daha uygun biçimde yaşlı insanların beyinlerinin, gençlere göre farklı şekilde işlediğine dair yeni bulgular elde etti. Hafızaya dayalı bir testte bu farkı gözlemleyen bilimciler, yaşa bağlı bilişsel performans azalmasına ve tedavisine yönelik çıkarımlar yapılabileceğini belirtiyor.

Ocak ayında Neurobiology of Learning and Memory‘de yayımlanan çalışma Rotman Research Institute tarafından yürütüldü ve araştırmada hafıza taskı gerçekleştiren genç ve yaşlı  beyinlerinin farklı beyin dalgası paternleri gösterdiği gözlemlendi.

Beyinlerimizi vücudumuzdaki diğer organlar gibi yaşlandıkça değiştiği, bir miktar işlev bozukluğu yaşadığı bilinse de, yaşlılıkta da eski anıları tekrar nasıl hatırladığımız veya yeni anıları nasıl oluşturduğumuz konusu gizemini korumaya devam ediyor. Araştırmanın bulguları beyin aktivitesi açısından jenerasyonlar arası farkı direkt bir biçiminde ortaya çıkarması bakımından tek olma özelliği taşıyor. Bu temel farklılıkları şema halinde inceledikçe, bilimciler kognitif yetenek azalması problemlerini teşhis, öngörme ve tedavi için yeni yollar keşfedebilecekler.

Bulgular; beynin ;hipokampus da dahil olmak üzere öğrenme ve hafıza ile ilgili olan; çok kilit bölgelerindeki ritmik aktivitenin yaşlılık ile değiştiğini ve yaş ilerledikçe dereceli biçimde bu değişimin artış gösterdiğini açığa çıkarıyor. (Bu beyin bölgelerine beyin kabuğu -korteks- ve neokorteks de dahil)

Beynin anatomisini ve yapısal oluşumunu ölçümleyen MRI ile beynin elektrik aktivitesi ile oluşan manyetik alanı ölçen manyetoensefalografi (MEG) teknikleri kullanılan çalışmada 24.8 yaş ortalamasına sahip genç grup ile 65.9 yaş ortalamasına sahip yaşlı grup arasındaki potansiyel ‘yaşa-bağlı’ farklılıklar incelendi.

Beynimiz elektriksel sinyalleri iletişim yöntemi olarak kullanan 100 milyar nörondan -sinir hücresi-nden oluşmuştur. Sinyaller bir hücreden diğerine geçerken frekans olarak gözlemlenen ritmik düzenler ortaya çıkarırlar ve biz de bu oluşumu ‘beyin dalgaları’ olarak biliriz.

Geçmiş çalışmalarda daha yavaş hızda hareket eden beyin dalgalarının hafıza işlevi için ve görece hızlı dalgaların ise dikkat ögesi için önem arz ettiği tespit edilmişti. Bugüne kadar birçok çalışmada hafıza işlemleme ve hatırlama süreçlerinin beyin dalgaları incelenmiş olmasına karşılık genç ve yetişkinlerde bu noktadaki farklılıklar detaylı biçimde araştırılmamıştı.

Grup içi (gençler ve yaşlılar) hafıza görevi başarısı çok ciddi farklılıklar göstermese de, genç yetişkinlerin grubunda hafıza tutarlılıklarının göstergesi olarak teta (yavaş beyin dalgaları) yoğunluğu gözlemlendi. Buna karşılık yaşlılarda -gençlerde gözlemlenmeyen- alfa titreşimi (görece daha hızlı beyin dalgaları) yoğunluğu gözlemlendi.

Gruplar arasında da hafıza başarıları arasında gözle görülür farklar olmamasına rağmen, ortaya çıkan beyin dalgaları görüngüleri birbirinden büyük ölçüde farklıydı. MRI görüntüleri ile yapısal farklılıkların da minimum düzeyde olduğunun gözlemlenmesi, beyin dalgaları aracılığıyla genç ve yetişkin beyinlerinde aktivite paternlerinin biribirinden hatırı sayılır biçimde farklı olduğu sonucunu ortaya çıkardı.


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2.  Renante Rondina, Rosanna K. Olsen, Douglas A. McQuiggan, Zainab Fatima, Lingqian Li, Esther Oziel, Jed A. Meltzer, Jennifer D. Ryan. Age-related changes to oscillatory dynamics in hippocampal and neocortical networks. Neurobiology of Learning and Memory, 2015; DOI: 10.1016/j.nlm.2015.11.017

Neden Adalet İsteriz?

“Bilin: Halkın ekmeğidir adalet.” der Alman şair Bertolt Brecht.

İnsan adalet ister, çünkü ona ihtiyacı vardır. Gezegenimizdeki en sosyal canlılar olarak başkalarına duyduğumuz güvene bağlı olarak ya da olmayarak her zaman sömürüye ve tehlikeye açık halde bulunuruz ve dolayısıyla da fair play beklentisi taşırız. Adaletin ne olduğuna dair her zaman aynı görüşü paylaşmayabiliriz, fakat adalet fikri beynimizin derinliklerinde örülmüştür. Araştırmacılar; cezalandırma dürtüsünün beynimizde inşa edildiğinden şüpheleniyorlar ve çalışmalar; haklı bir cezalandırmanın beynimizin nöral ödül merkezlerini gıdıkladığını gösteriyor.

Bebek Adaleti

İnsanlar, suç ve cezaya dair yargılamalar yapmaya çok erken yaşlarda başlarlar. 2011 yılında Developmental Science ‘da yayımlanan bir çalışma; 3 aylıkken bile, bebeklerin başkaları için engeller oluşturan karakterlerden ziyade başkalarına yardımcı olan karakterlere bakmayı tercih ettikleri bulgusuna ulaştı. Bu yaştaki bebekler için, bir nesneye ya da kişiye bakmak bebeklerin o nesne ya da kişi ile bağ kurmaya yatkın olduğunun göstergesidir. Bu durum bebeklerin; yardımsever ve pro-sosyal kişilere yakınlaştığını gösteriyor.

Yale University Infant Cognition Center ‘da (Bebek Kavrama/Bilişsellik Merkezi) yürütülen daha fazla çalışma; bebeklerin ahlâki/etik yargılar oluşturmada oldukça sofistike olduklarını ortaya koyuyor. 2011 yılında Proceedings of the National Academy of Sciences’da yayımlanan bir başka çalışmada, Yale University’den araştırmacılar; 5 ve 8 aylık bebeklere bir kuklaya yardım eden ya da onu engelleyen bir başka kukla gösterdi.

Sonrasında, bebeklere; bu yardım eden ya da engelleyen kuklaların bir topla oynarken ve topu düşürürken ki halleri ve üçüncü bir kuklanın yere düşen topu sahibine taşıdığı görüntüler gösterildi. Sonuçta, 5 aylık bebeklerin topu düşüren kuklanın yardım eden ya da engelleyen kukla olup olmasını önemsemeden topu geri veren kuklayı tercih ettikleri görüldü –bu bebekler yalnızca sevimli/hoş/iyi ilişkileri görmeyi sevdiler–. Fakat 8 aylıklarda, bebekler; topu düşüren ve tekrar geri verilen kuklanın daha öncesinde yardım eden kukla olmasına dikkat ettiler. Bir başka deyişle, 8 aylık bebekler iyi niyetlilerin ödüllendirilmesini ve kötü niyetlilerin cezalandırılmasını görmeyi sevdiler.

Beyinde Adalet

Yani, adaletin yapı taşları beyinde çok erken yaşlarda bulunuyor. Fakat bu yapı taşları beyinde nerede bulunuyor? Araştırmalar (burada ve burada); haksızlığa karşı beyinde — insula, anterior singulat korteks ve temporoparyetal bileşimi gibi– bir dizi bölgenin tepki verdiğine ve yargılamayı işleyen –prefrontal korteks gibi– bir başka bölgeler dizisine işaret ediyor.

2004 yılında Science‘da yayımlanan bir çalışmada, araştırmacılar, katılımcılar; bir başka kişinin ne kadar cezalandırılıp cezalandırılmayacağına karar verirken, bu insanların (katılımcıların) beyinlerini pozitron emisyon tomografisi (PET) ile taradılar.

Çalışmada, cezalandırma senaryosu kurgulamak için basit bir ekonomi oyunu kullanıldı. Oyunda, 2 oyuncuya da –A ve B– 10 ‘ar dolar verildi. Oyun kurallarında; A kişisi kendi 10 dolarını B kişisine gönderebilir ve eğer bunu yaparsa gönderdiği miktar 4 katına çıkarılacak ve B kişisi 40 dolar kazanacak. Sonra, B kişisi –sahip olduğu– 50 doları kendisi ve A kişisiyle paylaşmayı seçebilir ya da aç gözlü davranarak bütün parayı kendisine saklayabilir.

Fakat, B için bir handikap söz konusu: Eğer bütün parayı kendisine saklarsa, A kişisinin onu cezalandırma hakkı doğacak. Bazı durumlarda, araştırmacılar deneyi; A kişisinin B kişisini cezalandırmak için bir ödeme yapması gerektiği şeklinde düzenlediler; diğer durumlarda ise cezalandırma herhangi bir ödeme olmaksızın yapılabiliyordu. Benzer şekilde, cezalandırma bazen sembolik oluyor ve bazen de B’yi cezalandırmak için gerçek para isteniyordu.

Bütün durumlarda da, araştırmacılar; beynin derinliklerinde bir bölge olan anterior dorsal striyatumda bir aktifleşme gördüler. Bu nokta, özellikle de kaudat olarak isimlendirilen parça ödüle dayalı kararlar vermeden sorumlu olarak bilinir. Şaşırtıcı bir biçimde, daha aktif bir kaudat ile, katılımcıların daha sert bir cezalandırma yapmaya yatkın oldukları sonucuna ulaşıldı.

Araştırmacılar:

“Yüksek kaudat aktivitesi; cezalandırmaya daha istekli bir halin sorumlusu olarak görülüyor. Bu da; kaudat aktivasyonunun karşı tarafı cezalandırmadan memnuniyet duyduğunu gösteriyor” diyorlar.

Duygusal Cezalandırma

Haklı bir cezalandırmanın hazzı bütün adaletli işler için önemli bir açıyı vurguluyor: Bu durum amansız bir biçimde duygularımızla karışık.

Bir dağ tırmanıcısının bir başka dağcının teçhizatını (ipini) keserek onu öldürmüş olduğunu duyduğunuzu düşünün. Bir senaryoda, kurbanın yalnızca yaralanarak öldüğü tanımlanıyor. Bir başka senaryoda ise, dağcının vücudundaki bütün kemiklerin kırıldığını ve çığlıklarının ağzından gelen köpük köpük kan ile boğulduğunu (çığlıkların yavaş yavaş sönümlenmesi) düşünün.

2014 yılında Nature Neuroscience‘da yayımlanan bir çalışmada, –tahmin edeceğiniz gibi– katılımcılar ikinci senaryoyu duyduğunda, daha az detay verilen ilk senaryoya kıyasla katilin cezalandırılmasında çok daha fazla istekli oldular. Katılımcıların beyinlerinin fonksiyonel manyetik rezonans görüntülemesi (fMRI) bu karara ulaşmalarının nedenine dair bir ipucu sunuyor: kötülüğün grafik tanımlamaları, duygusal işlem ve korkudan sorumlu beyin bölgesi olan amigdalayı uyarıyor. Aynı zamanda, grafiksel detaylar amigdala ve karar vermede önemli beyin bölgesi lateral prefrontal korteks arasındaki titreşimleri de artırdı.

Öte yandan, insanlara dağcının ölümünün bir kaza sonucu olduğu anlatıldığında ise, şaşırtıcı olmayan bir biçimde, yaralanmaların grafiksel detaylarını duymuş olsalar bile diğer dağcının cezalandırılması noktasında daha az istekli oldular. Bu durumlarda, beynin medial prefrontal ve dorsomedial bölgeleri devreye girerek amigdalayı ve onun korku-tellallığını baskılıyor. Bir başka deyişle; beyin, cezalandırma arzumuzda bir fren oluşturabiliyor.

Tartışmalı Adalet

Öç alma ve yumuşaklık arasındaki çekişme bizim adalet duygumuzu oluşturur. Ve burada da işler karışıyor.

Psikologlar; insanların ahlâki yargılara öncelikle sezgileriyle karar verip daha sonrasında geri dönerek duruma dair mantıklı gerekçeler ürettiklerine dair fazlaca delile sahipler. Ve –insanlar– bunu yaparken de bütün delillere eşit değerlendirmede bulunmuyorlar. 1979 yılında ölüm cezasına dair tutumlar üzerinde yapılan ünlü bir çalışmada, –örneğin– insanların idam cezası hakkındaki önceki kanaatlerine destek sunan delilleri sorgusuz sualsiz kabul ettikleri bulgusuna ulaşıldı. Buna karşın, düşünceleriyle çelişen deliller sunulduğunda ise bu delilleri yanlış buldular.

New York University’den sosyal psikolog Jonathan Haidt 2001 yılındaki bir makalede konuya dair; -beyindeki-muhakeme sürecinin; müvekkilini savunan bir avukata ya da gerçeği arayan bir bilim insanına benzetilebileceğini söylüyor.

University of California’dan psikolog Peter Ditto; ahlâki soruların duygu-odaklı işlemeye uygun olduğunu, çünkü insanların neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair derin bağlar kurduklarını söylüyor.

Ditto:

“Dünya’ya bakışımız bazı tutarlılıklar gerektirir ve gelecek hakkında tahminde bulunabilmek için geçmişi kullanmak zorundayız. Ve alışılmadık ya da hoş karşılanmayan bilgiye dair daha dikkatli olmalıyız, çünkü bu durum ileride bir tehdit oluşturabilir” diyor.

Sonuç itibariyle; unutulmamalı ki, adaleti neden istediğimize dair sinirsel (nöral) düzeyde işlerlik gösteren bu mekanizmaları aktifleştiren tarihsel, toplumsal ve kültürel etkenler vardır. Bu yüzden de; konuyla ilgili tarihsel araştırmalara, toplumların evrim sürecine, kültürel çalışmalara, sınıfsal ilişkilere ve yaklaşımlara bakmak da faydalı olacaktır.

Yine de; adaletin ne olduğuna dair herkes aynı fikirde olmasa da, adalete dair inanç; beynimizin bir parçasıdırve belki de bizi biz yapan o parçalardan birisidir.


Kaynak ve İleri Okuma: Bilimfili
1- J. Kiley Hamlin, Karen Wynn, and Paul Bloom 3-month-olds show a negativity bias in their social evaluations Dev Sci. 2010 Nov; 13(6): 923–929. doi: 10.1111/j.1467-7687.2010.00951.x
2-J. Kiley Hamlin, Karen Wynn, Paul Bloom, and Neha Mahajan How infants and toddlers react to antisocial others October 25, 2011 proceedings of the national academy of sciences vol. 108 no. 50 > J. Kiley Hamlin, 19931–19936, doi: 10.1073/pnas.1110306108
3- Denke C1, Rotte M, Heinze HJ, Schaefer M. Belief in a just world is associated with activity in insula and somatosensory cortices as a response to the perception of norm violations. Soc Neurosci. 2014;9(5):514-21. doi: 10.1080/17470919.2014.922493. Epub 2014 Jun 2.
4- Adrian Rainecorresponding author and Yaling Yang Neural foundations to moral reasoning and antisocial behavior Soc Cogn Affect Neurosci. 2006 Dec; 1(3): 203–213. doi: 10.1093/scan/nsl033
5- Braindecoder
6- Lord, Charles G.; Ross, Lee; Lepper, Mark R. Biased assimilation and attitude polarization: The effects of prior theories on subsequently considered evidence.Journal of Personality and Social Psychology, Vol 37(11), Nov 1979, 2098-2109. http://dx.doi.org/10.1037/0022-3514.37.11.2098
7- Jonathan Haidt University of Virginia The Emotional Dog and Its Rational Tail: A Social Intuitionist Approach to Moral Judgment Psychological Review  2001. Vol. 108. No. 4, 814-834

Ebeveynlerin Çocuklarına Kitap Okuması, Çocukların Beyin Gelişimine Olumlu Katkıda Bulunuyor

Pediatrics Dergisinde yayınlanan araştırmaya göre ebeveynleri tarafından kitap okunan çocuklar davranışsal özellikler ve akademik performans açısından diğer çocuklara göre farklılık gösteriyor. Yeni yapılan çalışmanın sonuçları, çocuklar arasında beyin fonksiyonları ve beyin gelişimleri açısından da farklar olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar bu çalışmayı yaşları 3 ile 5 arasında değişen çocuklarla yaptılar, araştırma için veri toplamak amacıyla önceden sesli olarak kaydettikleri bir hikayeyi çocuklara dinletirken, çocukların beyin sinyallerinifonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme yöntemi (fMRI) ile kaydettiler. Ayrıca ebeveynler de araştırmacılar tarafından sorulan çocuklarına ne kadar sıklıkta kitap okudukları ve çocuklarıyla nasıl iletişim kurdukları ile ilgili olan soruları cevapladılar.

Araştırmacılar, çocuklar hikâye dinlerken sol beyinlerinin birçok bölümünün aktif olarak çalıştığını gözlemlediler. Bu bölgeler kelimelerin ve konseptlerin anlamlarını anlama ve hafıza ile ilgili işlevleri yerine getiren bölümlerdi. Şimdiye kadar yapılan diğer çalışmalarda araştırmacılar, beynin bu bölümlerinin, yaşça büyük olan çocuklarda da hikâye dinlemeleri veya okumaları esnasında aktif olduğunu gördü.

Cincinnati Çocuk Hastanesi Okuma ve Yazma Keşif Merkezi başkanı ve aynı zamanda araştırmacılarından biri olan Tzipi Horowitz-Kraus  “Beynin anlama ve hafıza bölümlerinin gelişimleri çok erken yaşlarda başlıyor.” diyor

Dr. Horowirtz-Kraus’a göre daha da ilginç olanı, beynin bu bölümlerinin etkinliğinin; ebeveynlerden toplanan verilere göre, evlerinde ebeveynleri tarafından çocuklarına daha fazla yazı yazma ve kitap okuma ortamı sunulan çocuklarda daha yüksek olmasıydı. Dr. Horowitz-Kraus bu konuda ailelere, “Çocuklarınıza ne kadar fazla kitap okursanız, çocuğun beyninde ilerideki okuma becerilerine katkıda bulunacak bölümlerdeki sinir hücrelerinin büyümelerine ve aralarındaki bağların artmasına o kadar çok yardımcı olursunuz.” diyor. Amerikan Pediatrics Akademisi de ebeveynlere, çocuklarının doğduğu andan itibaren onlara kitap okumalarını öneriyor.

Araştırmacılar bu çalışmada, ailelerin evlerinde okuma-yazma deneyimlerinin (ebeveynlerin çocuklarına kitap okuma sıklığı, ev ortamında kitapların çocuklara ulaşılabilir olup olmaması, evde bulunan kitap sayısı ve çeşitliliği gibi) çocuklara ebeveynler tarafından nasıl sunulduğunu ölçmek için çeşitli farklı ölçme yöntemlerini kullandılar. Dr. Horowitz’in söylediğine göre, bu çalışmanın araştırmacı ekibi şu anda bu değişkenlerin hangilerinin çocukların beyin gelişimlerine en fazla katkıda bulunduğunu incelemektedir.

Boston Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri profesörü Dr. Barry Zuckerman, “Bu çalışmadan önce yürütülen birçok araştırma da, erken çocukluk yıllarında kitap okuma deneyimine maruz kalan çocukların çoğu alanda daha başarılı olduğunu gösterdi. Bu çocukların, daha fazla kelime bilgisine, daha iyi okuma-yazma becerilerine, daha fazla dikkat süresine, daha iyi konsantre olma becerisine sahip oldukları ve okula daha fazla hazır olarak başladıkları görüldü.” diyor. Zuckerman ayrıca, yürütülen bazı çalışmaların çocuklara okuma programı sağlayarak ve çocukları bu programın bir parçası yaparak da çocuklarda bu becerilerin geliştirilmesini sağladığını belirtti. Bu okuma programı kapsamında, doktorlar ve hemşireler yaşları 6 ay ile 5 yaş arasında değişen ve sosyo-ekonomik olarak dezavantajlı olan çocuklara kitaplar dağıttı ve bu çocukların ebeveynlerine çocuklarına okuma-yazma becerileri kazandıracak deneyimler sunmaları konusunda öneriler sundu.

Araştırmalar bu tarz programların yararlı olduğunu gösterse de, Dr. Zuckerman’a göre, davranış değişikliği ölçümlerinden ziyade beynin yapı ve işlevinde değişikliğe sebep olan uygulamaların (Örneğin; Dr. Horowitz-Kraus’un çalışmasında olduğu gibi.) politika haline getirilmesine daha fazla odaklanmak gerekmektedir. Ayrıca Dr. Zuckerman, uygulanan okuma programına devlet ve özel kurumlar tarafından sağlanan fonların halen devam etmesine rağmen, federal fonunun 5 veya 6 sene önce kesildiğini de ekledi.

Yeni programlar ve politikaların uygulanması gerekliliği ile ilgili toplanan destek ve kanıtın yanında, bu araştırma tanılayıcı bir testin geliştirilmesini de sağlayabilir. Örneğin bir doktor eğer çocuğun okuma-yazma becerilerindeki bir problemin erken belirtilerini gözlemlediyse, çocuğun beyninin fonksiyonel manyetik rezonans görüntülemesini (fMRI) isteyebilir. Yapılan bu beyin taraması, bu araştırmada da önemi kanıtlandığı gibi, çocuğun sol beynindeki işlev farklılıklarının tespit edilmesine yardımcı olabilir. Çünkü bu çalışmanın sonuçları, eğer çocuğun sol beyninin işlevlerinde akranlarına göre bir gerilik ya da aksama var ise, çocuğun daha fazla kitap deneyimine maruz kalmaya ihtiyacı olduğunu veya beynin fonsiyonlarındaki aksaklıkların disleksi gibi diğer okuma zorlukları ile ilgili olabileceğini gösterdi.

Dr. Horovitz-Kraus, beyin fonksiyonları daha düşük olan çocukların bunun gelecekte nasıl üstesinden geleceğinin bilinmemesine rağmen, etkilerinin uzun süreceğini düşünüyor. Ona göre, beyin 0 ile 6 yaş arasında çok hızlı bir şekilde gelişir, çevre tarafından daha fazla ve daha zengin uyarana maruz kalmak çocukların gelecekte sahip olacağı sosyal ve akademik becerilerle ilgili sinir hücreleri ve beynin çeşitli bölümleri arasındaki bağları artırır.

Ebeveynlerin çocuklarına kitap okumalarının yararları aslında çocuklarının performanlarının artmasının da ötesindedir. Dr. Zuckerman’a göre, kitap okumak ebeveynlerin çocuklarıyla birlikte yaptığı eğlenceli bir etkinlik olmasının yanında, aynı zamanda çocukların kendi ebeveynleriyle fiziksel olarak yakın oldukları, ebeveynlerine odaklandıkları ve muhtemelen de en rahat ve sakin oldukları bir aktivitedir.

 


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Kplr
  3. John S. Hutton, Tzipi Horowitz-Kraus, Alan L. Mendelsohn, Tom DeWitt, Scott K. Holland, the C-MIND Authorship Consortium HOME READING ENVIRONMENT AND BRAIN ACTIVATION IN PRESCHOOL CHILDREN LISTENING TO STORIES Pediatrics. 2015 Sep;136(3):466-78. doi: 10.1542/peds.2015-0359.

Labirentler ve Beyin : Önyargı Mantığa Nasıl Üstün Gelir?

Araştırmacılar artık zihinlerimizde yön ve yol bulurken neler olduğunu yeniden modelleyebilecek ve neden yanlışlar yaptığımızı da açıklayabilecek.

Beynimiz çok sayıda bilgiyi sürekli olarak analiz ederek, işleyerek ve rasyonalize ederek yön ve yol tayin eder. Örneğin bu iç GPS benzeri fonksiyon şehrin içinde yönümüzü bulmamızı, belli bir noktaya götüren işaret ve belirteçleri takip etmemizi sağlar.

Araştırmanın yazarlarından  Yumi Shikauchi şöyle açıklıyor : ” İnsanlar bir noktadan başka bir noktaya gidecekleri zaman, beyinlerinde bu yolu önceden çizer, izler veya canlandırırlar. Biz de beyindeki bu öncül görüntüleri tekrar kodlamayı istedik, çünkü uzamsal navigasyon için son derece hayati bir önem taşıyor.”

Sanal ve üç boyutlu labirentler ile fonksiyonel manyetik rezonans görüntelemeyi (fMRI) bir araya getiren araştırmacılar, bir insanın öncül tahmin ve canlandırmalarının beyin aktivitesinde bir yansımasının olup olmadığını (gözlemlenebilirliğini) incelediler.

Katılımcılar her labirentten, gördüklerini ezberleyerek ve yönlendirme bilgileri alarak geçti. Daha sonra fMRI ile görüntüleme sırasında ise her gelen sahnede iki seçenekten birini seçerek yollarını bulmaları istendi.

On iki dekoder, sinyalleri çıktı (output) değişkenleri ile ilişkilendirerek fMRI taramalarını okudu ve tanımladı. Bunun sonucunda katılımcıların labirentten geçerken zihinlerinde resmettikleri sahneleri yeniden yapılandırıldı.

Araştırmanın keşiflerinden birisi de, ‘öncül tahminler ve görülerin insanın nesnellik duyusunun üzerine çıktığı’ oldu. Burada öncül tahminlerin yine dışardan verilen ipuçları ve daha önceki bilgilerden kaynaklı önyargıları içerdiği biliniyor.

Beynin parietal bölgelerindeki aktivitelerin katılımcıların (yanlış da olsa) beklentilerini ve önceki bilgilerine göre sahip oldukları yorumları yansıttığını keşfeden araştırmacılar bunun öznel inançların nesnel gerçekliğin üzerine çıkabildiğinin bir göstergesi olduğunu düşünüyor.

Araştırmacılar bu çalışmanın sonucunda direkt olarak beyin aktivitesinden yararlanan yeni iletişim teknolojilerinin geliştirilebileceğini umduklarını açıklıyor.

Sadece kelimeler ve dil ile iletişimi ve etkileşimi kurulmayacak olan birçok şey olduğunu öne süren araştırmacılar, hem doğru hem de yanlış olan sanal beklentileri okuyup, görüntüleyip, tanımlamanın yeni alet ve cihazların geliştirilmesini ve böylelikle linguistik olmayan bilginin de iletilebilmesini sağlayacağını düşünüyor.

Araştırmacılar bir sonraki adımda bu incelemede kullanılan basit labirentlerden daha karmaşık süreç ve işlemleri denemeyi planlıyorlar.


Kaynak :

  1. Bilimfili,
  2. Yumi Shikauchi, Shin Ishii. Decoding the view expectation during learned maze navigation from human fronto-parietal network.Scientific Reports, 2015; 5: 17648 DOI: 10.1038/srep17648

Tinitus Seviyesine Göre Duyguyu İşleme Yolu Değişiyor

Tinitus veya diğer bir deyişle kulak çınlaması 65 yaşın üzerindeki insanların yaklaşık 3te birini etkilemektedir. Tinitus durumu yaşlılığa bağlı olarak gelişen duyma kaybının bir parçası olarak veya travmatik bir kaza sonucu olarak ortaya çıkabilir. Her iki durumda da sonuçta sorun olarak ortaya çıkan kalıcı çınlama sesi; günlük yaşamı birçok açıdan olumsuz etkilemekte ve beraberinde başka sorun ve rahatsızlıkları da getirmektedir.

Bazı Tinitus hastaları bu duruma alışabilse de, birçoğu günlük aktivitelerini bu duruma uygun biçimde düzenlemek veya duruma bağlı olarak sınırlandırıyor. Yeni bir çalışma ‘tinitus’ rahatsızlığını çok sorun etmeyen insanlarda veya buna alışabilen insanlarda, duygusal bilgiyi yorumlamak için farklı beyin bölgelerinin kullanıldığını gösteriyor.

University of Illinois’ten işitme ve sinirbilim profesörü Fatima Husain, tinitusa uzun süre maruz kalınması halinde beynin buna nasıl adapte olduğunu öğrenmeye çalıştıklarını açıklıyor. (Fatima Husain, araştırmayı Prof. Edward McAuley ve sinirbilim yüksek lisans öğrencileri Jake Carpenter-Thompson ve Sara Schmidt ile birlikte gerçekleştirdi ve sonuçlarını PLOS ONE’da yayımladı.)

Araştırmada kandaki şeker seviyesi ile aktif beyin bölgelerinin görüntülenmesini sağlayan fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) tekniğinden yararlanıldı.

fMRI ile daha önce hafif yada başlangıç düzeyinde tinitus’u olan insanlarla bu soruna sahip olmayan insanların beyinlerindeki duygu işleme süreçleri yine bu aynı ekip tarafından karşılaştırılmıştı. Tarama sırasında katılımcılar, keyif verici, nötr veya rahatsız edici sesler dinlemiş ve bunları oylamıştı. (örneğin sırayla çocuk gülüşmeleri, insan konuşma sesleri ve bebek ağlaması gibi.) Bu taramaların sonucunda tinitus olmayan insanlara karşın, hasta olanlarda duygusal olan bu sesleri işlemlemede beynin farklı alanlarının aktive olduğu gözlemlendi.

Hastalık genel anlamda kulakta sürekli bir çınlama olarak biliniyor ancak etkilerinde tinitus hastaları arasında yaşa, bireye ve sebebe bağlı  olarak  çok ciddi şiddet değişimi görülebiliyor. Bu farkı da gözlemleyebilmek için Fatima Husain ve ekibi yalnızca hastalar üzerinde de fMRI taramaları yaparak karşılaştırmayı denedi. Öncelikle tinitus seviyesini ve hastalığın boyutunu ölçen araştırmacılar, bununla birlikte uyku, duygu-durum, dikkat ve işitme duyuları hakkında sorular içeren anketler ve testler uyguladılar.

Daha az tinitus rahatsızlığı duyan insanların (tinitus’u olan ancak bundan çok etkilenmeyen veya bundan fazla rahatsızlık duymayan hastalar) duygusal bilgiyi işleme süreçleri ve beyindeki aktifleşen bölgeleri farklı ve / veya değişiyor. Genel bir yargı olarak bilinenin aksine bu süreç amigdala’ya dayanmıyor. Tinitus’a daha çok uyum sağlayan ve adapte olan insanlar bu süreçte çoğunlukla beyinlerinin frontal korteks bölgesini kullanıyor. Frontal korteks yine genel olarak planlama ve dikkat verme gibi işlemlerde kullanılıyor. Frontal korteksin bu hastalarda daha fazla kullanılıyor olması düşük tinitus distrese (hastalığın yarattığı rahatsızlık / huzursuzluk) sebep oluyor ve duygusal tepkilerin yönetilmesini kontrol etmeye yardımcı oluyor olabilir.

Fatima Husain’in yürüttüğü araştırmanın diğer bir amacı da hastaların tinitus temelli sıkıntılarına ve rahatsızlıklarına yardımcı olacak muhtemel uygulamaları geliştirebilmekti. Araştırmada fiziksel aktivitenin duygu işleme süreçlerini olumlu etkileyeceğini ve yaşam kalitesini artırabileceğini açıklayan Husain, bu sonuçları özel olarak daha detaylı incelemelerin de gerektiğine dikkatleri çekiyor.

 


Kaynak : Bilimfili, Fatima T. Husain et al. Increased frontal response may underlie decreased tinnitus severity. PLOS ONE, December 2015 DOI:10.1371/journal.pone.0144419