DNA Eşlenmesi ve Transkripsiyonu Çarpışması, Mutageneze Sebep Oluyor

DNA Eşlenmesi ve Transkripsiyonu Çarpışması, Mutageneze Sebep Oluyor

Bölünerek üreyen her hücre, bölünmeden önce tıpkı yola çıkmadan önce hazırlıkların tamamlanması gibi, kendi DNA’sının bir kopyasını daha üreterek oluşturacağı iki hücreye de aynı DNA’dan sağlamayı garanti altına alır. DNA eşlenmesi denen bu süreç ile aynı anda da DNA çalışmaya ve genlerinden proteinler sentezlemeye devam eder. Bölünmeye yakın olan zamanda bu proteinlerin çoğunu da hücre bölünmesi ve hücre bölünmesi ile ilgili mekanizmalarda görev alacak proteinler oluşturmaktadır.

Bildiğimiz üzere de , her protein sentezi sırasında gene bağlı olarak üretilen tek zincirli mRNA (mesajcı RNA) zincirleri oluşturulmakta ve bazen DNA zincirinden eşi olan DNA zinciri üretilirken, protein sentezi aynı anda gerçekleşmekte ve aynı zincirden -aynı yönde- mRNA da üretilmektedir.

Aynı yönle olduğu sürece çok sorun olmasa da, eğer mRNA ve eş DNA zinciri üretimi ters yönlü gerçekleşirse iki üretimin yolları kesişmekte ve çarpışma yaşanmaktadır. Baylor College of Medicine ve University of Wisconsin’den araştırmacılar, Nature dergisinde yayımladıkları makalelerinde bu çarpışmaların önemli ölçüde mutageneze (mutasyon ve mutasyonla sonuçlanan süreçler) yol açmakta olduğunu tespit ettiklerini açıkladı.

Araştırmanın başında Bacillus subtilis adlı bakteriye ait tek bir gendeki geniş mutasyon çeşitlerini tespit etmeyi sağlayacak bir laboratuvar deneyi geliştirdiklerini belirten, Baylor’da moleküler, insan genetiği yardımcı doçenti olarak görevini tamamlayan ve şu an University of Wisconsin dahilinde araştırmalarına devam eden Dr. Jue D. Wang şu açıklamada bulundu : “Bazı bakterilere DNA eşlenmesinin ve transkripsiyonun (DNA’dan mRNA üretim mekanizması) aynı yönlü olarak işleyeceği şekilde gen aktarırken diğerlerine bu iki sürecin birbiri ile kafa kafaya çarpışmasına neden olacak şekilde dizayn edilmiş geni aktardık.”

Araştırmacılar deneyin ardından, zıt yönlü işleyen süreçlerdeki çarpışmadan sonra mutasyon oranının, aynı yönlü olanlara oranla daha yüksek olduğunu gözlemledi.

Bahsi geçen keşfin dışında, bu eşlenme ve transkripsiyon çarpışmasından dolayı ortaya çıkan mutasyonların, yer değiştirme (nükleotitlerin zincirler arasındaki yer değişimi) , insersiyon (nükleotit dizisine başka nükleotit ve nükleotit gruplarının eklenmesi) veya bunun tersi olan silinme mutasyonu olmasından bağımsız olarak, genden protein üretimini kontrol eden, başlatıcı (promoter region) bölgede görüldüğü not edildi.

Başlatıcı veya promoter olarak bilinen kısımlar, hemen onları takip eden genlerin ne oranda transkrip edileceğini (yani ne kadar mRNA ve dolayısıyla protein üreteceğini) kontrol etmektedir. Şöyle ki, bu bölgede ortaya çıkacak bir mutasyon; bir geni tamamen susturabilir, protein sentezlemesini azaltabilir veya değişen oranlarda artırabilir. Doğal olarak, bu etkilerin sonucunda bilinen hastalıkların birçoğunda olduğu gibi, bireyin sağlığına zararlı durumların ortaya çıkması bir noktada kaçınılmaz olacaktır.

Bahsi geçen kafa kafaya çarpışma olayının gerçekleşmesi muhtemel yerlerin tespit edilmesi aynı bağlamda bireylerin sağlığının korunmasını ve bir takım sağlık sorunlarının ortaya çıkmadan önce tahmin edilebilmesine, müdahale edilebilmesine ve erken tedavilerin uygulanabilmesine yardımcı olacaktır.


Kaynak :
  • Bilimfili,
  • Phys.org , Collisions during DNA replication and transcription contribute to mutagenesis, 29 Haziran 2016, phys.org/news/2016-06-collisions-dna-replication-transcription-contribute.html

Makale Referans : T. Sabari Sankar et al, The nature of mutations induced by replication–transcription collisions, Nature (2016). DOI: 10.1038/nature18316

DNA’mızda Gizli Bir Bilgi Katmanı Bulundu

Kuramsal fizikçiler, kim olduğumuzu belirleyenin sadece DNA’mıza kodlanmış enformasyondan ibaret olmadığını doğruladı. DNA’nın kendi üzerine katlanma biçiminin de hangi genlerin bedenlerimizde ifadesinin (ekspresyonunun) olacağı üzerinde etki yaptığı ortaya kondu.

Bu biyologların yıllardan beri bildiği bir şeydi1. Hatta DNA’nın katlanmasından sorumlu olan proteinlerin bir kısmını belirlemeyi de başarmışlardı2. Şimdi ise bir grup fizikçi, simülasyonlar kullanarak bu gizli bilginin evrimimizi nasıl kontrol ettiğini ilk kez olarak gösterdi.

Bu gelişme pek çok bilimcinin kulağına yeni bir haber olarak gelmeyebilir ama konuya aşina olmayanlar için ikinci düzey DNA enformasyonu hakkında kısa bir özet geçelim. Muhtemelen lise yıllarında, Watson ile Crick’in 1953’te kimliğimizi belirleyen DNA kodunun G, A, S ve T harflerinin bir dizisinden oluştuğunu keşfettiklerini öğrenmişsinizdir. Guanin, adenin, sitozin ve timini simgeleyen bu harflerin sıralaması, hücrelerimizde hangiproteinlerin üretileceğini belirler. Yani eğer gözleriniz kahverengiyse, bunun nedeni DNA’nızda irisinizin içinde koyu renk pigment üretecek bir proteini kodlayan belli bir harf dizisi olmasıdır.

Ama öykü bu kadarla kalmıyor. Çünkü bedeninizdeki tüm hücreler tıpatıp aynı DNA kodu ile işe başlıyor olmasına rağmen, her organ başka bir işleve sahip oluyor. Örneğin mide hücrelerinizin kahverengi göz proteini üretmesi gerekmez, ama sindirim enzimleri yapmaları lazımdır. Peki bu nasıl oluyor?

80’li yıllardan beri bilimciler bu süreci kontrol edenin, DNA’nın hücrelerimiz içindeki katlanış biçimi olduğunu biliyor3. Çevresel etkenlerin de bu süreçte payı olabiliyor. Mesela stresin epigenetik yoluyla bazı genleri açık veya kapalı konuma getirebildiği biliniyor. Fakat asıl kontrol mekanizması DNA katlanmasının mekaniğinden kaynaklanıyor. Bedenimizdeki herbir hücre yaklaşık 2 metre uzunluğunda DNA taşıdığında, sığabilmek için DNA’nın nükleozom adı verilen bir öbek biçiminde sıkıca paketlenmesi gerekiyor.

İşte DNA’nın bu paketlenişi, hücre tarafından hangi genlerin okunacağını yönetiyor. Paketin içinde kalan genler proteinler tarafından ifade edilmiyor; sadece dışta kalanların ekspresyonu gerçekleşiyor. Bu durum, aynı DNA’yı taşıyan hücrelerin nasıl olup da farklı işlevleri olabildiğini açıklıyor.

Son yıllarda biyologlar DNA’nın katlanış yöntemini belirleyen mekanik yönergeleri ortaya çıkarmaya başladı. Gelelim kuramsal fizikçilerin bu konuyla ne ilgisi olduğuna… Hollanda’da bulunan Leiden Üniversitesi’nden bir ekip, bir adım geriye gidip sürece genom ölçeğinden bakarak, bu mekanik yönergelerin de aslında DNA içinde kodlanmış durumda olduğunu bilgisayar simülasyonları ile doğruladı.

Helmut Schiessel liderliğindeki fizikçiler, ekmek mayasının ve fisyon mayasının genomlarını simüle etti ve sonra onlara tüm mekanik yönergeleri içeren rastgele ikinci düzey DNA bilgisi atadı. Bu yönergelerin DNA’nın nasıl katlanacağını etkilediğini ve hangi proteinlerin ifade edileceğini belirlediklerini gördüler. Böylece DNA mekaniğinin de DNA’nın içinde gizli olduğu ve evrimsel açıdan kodun kendisi kadar önemli olduğu anlaşılmış oldu. Bunun anlamı, DNA mutasyonlarının canlıyı etkilemesinin birden fazla yolu olduğu demek oluyor. DNA’daki harfler değiştirilerek de farklılık yaratılabilir, DNA’nın katlanışını belirleyen mekanik yönergeler değiştirilerek de farklılık yaratılabilir.

Sonuçları PLOS One dergisinde yayımlanan bu çalışma, biyologların zaten bildiği birşeyi doğrulamış oldu. Fakat işin heyecan verici yanı, bilgisayar simülasyonlarının devreye girmesiyle birlikte DNA’yı biçimlendiren mekanik yönergelerin kontrolünde bilimcilere yeni olasılıklar doğmuş olması. Belki bir gün istenmeyen genlerin ifadelerinden korunmak için DNA’nın katlanma biçimini değiştirebiliriz.

 


Kaynaklar:

  • Bilimfili,
  • Leiden Üniversitesi, “Second layer of information in DNA confirmed”
    < http://www.physics.leidenuniv.nl/index.php?id=11573&news=889&type=LION&ln=EN >
  • Science Alert, “Physicists confirm there’s a second layer of information hidden in our DNA”
    < http://www.sciencealert.com/scientists-confirm-a-second-layer-of-information-hiding-in-dna >

İlgili Makale: Behrouz Eslami-Mossallam, Raoul D. Schram, Marco Tompitak, John van Noort, Helmut Schiessel Multiplexing Genetic and Nucleosome Positioning Codes: A Computational Approach PLOS ONE Published: June 7, 2016http://dx.doi.org/10.1371/journal.pone.0156905

Notlar:
[1] Eran Segal, Yvonne Fondufe-Mittendorf, Lingyi Chen, AnnChristine Thåström, Yair Field, Irene K. Moore, Ji-Ping Z. Wang and Jonathan Widom A genomic code for nucleosome positioning Nature 442, 772-778 (17 August 2006) | doi:10.1038/nature04979; Received 16 March 2006; Accepted 14 June 2006; Published online 19 July 2006
[2] https://en.m.wikipedia.org/wiki/Trithorax-group_proteins
[3] http://www.nature.com/milestones/geneexpression/milestones/articles/milegene16.html

Genetik olarak memeliler babaya çekiyor

Annenizi çok andırıyor hatta aynı onun gibi davranıyor olabilirsiniz; ancak yapılan yeni bir çalışma memelilerin genetik olarak babalarına daha çok benzediği sonucunu ortaya çıkardı. Spesifik olmak gerekirse, araştırma her ne kadar ebeveynlerimizden aldığımız genetik mutasyon miktarı eşit olsa da bizi biz yapan mutasyonların çoğunu babalarımızdan aldığımızı gösteriyor.
Nature Genetics‘te yayınlanan makalede, kalıtımla kazanılan özelliklerin anneden ya da babadan alınmasına bağlı olarak  memelilerde birçok farklı sonuca ulaşabildiği gösteriliyor.  Bu buluş, insan genetiğinin keşfi için yeni bir kapı açması bakımından istisnai yeni bir araştırma. Ebeveyn kaynaklı kalıtımın gözlemlendiği 95 gen biliniyor ve  “izi kalmış, damga basılmış” anlamlarına gelen “imprinted gen”ler olarak adlandırılıyor. Bu genler mutasyonun annesel ya da babasal olarak kalıtılmasına bağlı olarak çeşitli hastalıkların ortaya çıkışında rol oynayabiliyor. Bugün, yapılan bu yeni çalışma ile “imprinted” genlerden farklı binlerce ayrı genin ebeveyn-kaynaklı olma etkisine sahip olduğu anlaşılmış durumda.

Bu araştırma için anahtar niteliğindeki şey ise dünyadaki en geniş genetik çeşitlilik yelpazesine sahip fare popülasyonunun bulunduğu Collaborative Cross oldu.  Geleneksel laboratuvar fareleri genetik çeşitlilik bakımından son derece kısıtlı olduğundan insan genetiği hastalığı çalışmalarında da aynı şekilde kısıtlı bir kullanıma sahiplerdi.

Gen ekspresyonu DNA’yı, hücrede birçok farklı fonksiyona sahip proteinlere dönüştüren bir mekanizma olduğundan, insan sağlığı için büyük öneme sahip. Gen ekspresyonunu değiştiren mutasyonlar bu nedenle “düzenleyici” mutasyonlar olarak adlandırılmakta. Bu tarz genetik çeşitlilikler diyabet, kardiyovasküler hastalıklar,nörolojik rahatsızlıklar gibi yalnızca bir genin ekspresyonundaki değişiklikten değil yüzlerce, hatta binlerce gendeki ekspresyon farklılığından kaynaklanan hastalıkların temelini oluşturmakta.

Bu çalışma için ekip, farklı kıtalar üzerinde evrilmiş alt türlerden gelen, genetik olarak farklı fare türleri seçti ve her bir türün aynı anda anne ve baba olarak kullanıldığı çiftleştirmeler ile dokuz farklı çeşit hibrid jenerasyon elde etti. Bu fareler yetişkinliğe eriştiğinde 4 farklı dokunun beyindeki RNA dizilemesi dahil gen ekspresyonunu ölçtüler. Sonrasında ise, her bir gen için, ekspresyonun ne kadarının annenin genomundan ne kadarının babanınkinden geldiğini sayılara döktü.

Sonuçlar, genlerimizin yaklaşık % 80 gibi büyük bir oranda çoğunluğunun gen ekspresyonunda farklılıklar yaratan değişkenlere sahip olduğunu göstermekte. İşte tam bu noktada, yüzlerce gende genom düzeyinde babadan kalıtıma yatkınlık şeklinde bir dengesizlik gözlendi. Bu dengesizlik beynindeki gen ekspresyonu ciddi şekilde babasınınkine benzeyen yeni nesiller olarak karşımıza çıkmakta.

Buradaki gen tanılama (ekspresyon) seviyesi anne ya da babaya bağlı bir değişken. Bugün memelilerin babadan kalıtımsal olarak çok fazla genetik çeşitlilik geliştirdi biliniyor. Düşünün ki, bir mutasyon kötü bir etkiye sahip. Eğer anneden geliyorsa babadan geldiğindeki kadar çok gen ekspresyonu gerçekleşmeyecek. Elbette iki türlü de hastalık yapıcı bir etkisi olacağı kesin olurdu.

Bu tip genetik mutasyonlar , çalışıldıkça önümüzdeki gen yüzyılında son derece yol gösterici, hastalık modellemede ve tedaviler üretmekte kalıcı etkiler bıırakarak etkili olacaktır.


Görsel :  © millaf / Fotolia
Referans  :    James J Crowley, Vasyl Zhabotynsky, Wei Sun, Shunping Huang, Isa Kemal Pakatci, Yunjung Kim, Jeremy R Wang, Andrew P Morgan, John D Calaway, David L Aylor, Zaining Yun, Timothy A Bell, Ryan J Buus, Mark E Calaway, John P Didion, Terry J Gooch, Stephanie D Hansen, Nashiya N Robinson, Ginger D Shaw, Jason S Spence, Corey R Quackenbush, Cordelia J Barrick, Randal J Nonneman, Kyungsu Kim, James Xenakis, Yuying Xie, William Valdar, Alan B Lenarcic, Wei Wang, Catherine E Welsh, Chen-Ping Fu, Zhaojun Zhang, James Holt, Zhishan Guo, David W Threadgill, Lisa M Tarantino, Darla R Miller, Fei Zou, Leonard McMillan, Patrick F Sullivan, Fernando Pardo-Manuel de Villena. Analyses of allele-specific gene expression in highly divergent mouse crosses identifies pervasive allelic imbalance. Nature Genetics, 2015; DOI: 10.1038/ng.3222

Kaynak :  Bilimfili, ScienceDaily 

Hücreleri Formda Tutmak

İnsanlar sık sık formda kalmanın öneminden söz eder. Düzenli egzersiz, sağlıklı beslenme ve başka bir takım yararlı alışkanlıklarla bu genelde başarılabilir. Fakat büyük olasılıkla pek azımız tek tek hücrelerimizin formda kalması üzerine kafa yormuşuzdur. Şu sıralar Uluslararası Uzay İstasyonu’nda yürütülmekte olan bir deney,mikrokütleçekim (kütleçekim kuvvetinin çok küçük olduğu ya da hiç olmadığı, dolayısıyla nesnelerin neredeyse veya tamamen ağırlıksız olduğu ortam) koşullarında hücrelerin biçiminde oluşan değişiklikleri ve bunun sonucunda işlevlerinde gelişen farklılıkları inceliyor.

Kemiklerimizin bedenimiz için iskelet oluşturmasına benzer biçimde, sito-iskelet (İng. cytoskeleton) adı verilenprotein kafesleri de hücre için katı bir yapı görevi görür. Hücre Biçim ve Tavrı (The Cell Shape and Expression –Cytospace) olarak adlandırılan araştırmada, kan akış gerilimi, katılık, yüzey gerilimi ve kütleçekimi de dahil olmak üzere fiziksel kuvvetlerin bu proteinler arasındaki ilişkiyi nasıl değiştirdiği incelenerek, hücre mimarisine bağlı olarak gelişen geometrik biçim değişimlerine odaklanılıyor. Hücrenin şeklinde gerçekleşen böyle değişimler, hücre içindeki sinyal aktarım yollarını etkileyerek, gen ifade desenlerini farklılaştırıyor.

Kayser Italia Havacılık firmasında çalışan ve deneyin baş araştırmacılarından olan Dr. Marco Vukich şöyle açıklıyor:“Böyle sito-iskelet modifikasyonları hücre şekillenmesini geliştirip, hücre işleyişinde ve davranışında kayda değer değişiklikler yaratıyor.” Özellikle kan akış geriliminin gen ifadesine ek olarak, hücre bölünmesini ve geçirgenliği de etkilediği ve hücre ölümü ile sonuçlanabilecek çeşitli değişikliklere neden olabildiği biliniyor.

Avrupa Uzay Ajansı astronotu Samantha Cristoforetti Kubik adlı santrifüjlü kuluçkanın ayarlamalarını yaparken görülüyor. Telif: NASA

Mikrokütleçekim ortamında gerçekleşen bu olaylar dizisi – sito-iskelette oluşan değişim sonucu hücre şeklinin değişmesi ve ardından hücrede oluşan biyokimyasal ve genetik değişiklikler – en sonunda biyolojik işlevlerin hasar görmesine, hatta hastalığa yol açabiliyor. Araştırmacılar mikrokütleçekimin kendisinin sito-iskelet yapısındaki böyle değişikliklerden ve onu izleyen gen ifade değişimlerinden sorumlu olduğundan kuşkulanıyorlar. Eğer araştırma bu bağlaşıklığı doğrularsa, mikrokütleçekimin kimi olumsuz etkilerinden korunmak için hücre sito-iskeletinin stabilize edilmesi yoluna gidilebilir. Örneğin mikrokütleçekime maruz kalmaktan ötürü oluşan hasarlara karşıt etkide bulunan ilaçlar üretilebilir.

Hücre sito-iskeletinin dünya yüzeyinde de çeşitli insan hastalıkları ile ilgisi bulunuyor; bağ doku hastalıkları, kanser ve osteoporoz gibi. Roma’da bulunan Sapienza Üniversitesi’nin Moleküler ve Klinik Tıp Bölümü’nden Dr. Alessandro Palombo deneye katılan araştırmacılardan biri olarak şöyle diyor: “Sito-iskelet yapısının çeşitli insan hastalıkları ile oldukça çarpıcı bağlantılara sahip olduğu biliniyor. Sito-iskelet değişimlerinin, o mikroçevrede gerçekleşen hücreler arası karşılıklı konuşmanın yönetilmesinde en önemli rolü oynadığı düşünülüyor. Bu karşılıklı konuşmanın yarıda kesilmesinin kanser oluşumuna ve gelişimine neden olma olasılığı yüksek.” Hücre biçimi ile gen ifadesi arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılması, bu hastalıkların tedavisi için ilaç geliştirilmesinde de ilerleme sağlayabilir.

Hücre Biçim ve Tavrı araştırması için hazırlanan örnekler, Kubik içine yerleştirilmiş olarak görülüyor. Telif: NASA

Şu anda araştırma amacıyla göğüs kanseri hücreleri, yeryüzündeki normal kütleçekimli ortam, yeryüzünde simüle edilmiş mikrokütleçekimli ortam ve uzay istasyonundaki gerçek mikrokütleçekimli ortam olmak üzere üç ayrı koşulda inceleniyor. Uzaya gönderilen hücre kültürleri, analiz için dünyaya geri getiriliyor. Çok geçmeden, hem astronotlar hem de gezegende yaşayan bizler, bedenlerimizin yanı sıra hücrelerimizin de form tutması konusuna eğilmeye başlayabiliriz.

 


Kaynak:

  1. Bilimfili
  2. Phys.org, “Keeping cells in good shape” < phys.org/news/2015-09-cells-good.html >

Uyku eksikliğinin biyolojik yaşlanma ile ilişkisi bulundu

Yeni yapılan bir araştırmaya göre, yalnızca bir gecelik dahi olsa kısmi uyku deprivasyonu (yoksunluğu) yetişkinlerde biyolojik yaşlanmaya sebep oluyor. Biyolojik olarak yaşlanma hücrelerimizdeki DNA’ların bölünemez ve proteinlerin bozulmaya başlayarak doğru işlev göremez hale gelmesi olarak tanımlanabilir.

Sonuçlara göre, bir gecelik uyku eksikliği, PBMCs olarak bilinen periferal tek çekirdekli kan hücrelerinde gen ekspresyonu paternlerini aktive ederek hücrenin eşlenme döngüsünün bir aşamasında tutuklu kalmasına ve bölünemesine sebep oluyor. Bu haliyle hücreler bölünerek yenilenemezken, hızla yaşlanmaya (senesans) daha meyilli oluyorlar.

Bu bulgular, biyolojik yaşlanma ile uyku yoksunluğunu nedensel (etiyolojik) anlamda bir araya getirdi ve bu haliyle de uyku bozukluklarının hastalıkları tetikleyeceği, erken ölüm ve yaşlanma riskini bu yönde çalışanmoleküler süreçleri aktive ederek artıracağı yönündeki tezlere de gerçeklik kazandırdı.

Araştırmanın verileri ileri yaştaki yetişkinlerde bir gece yeteri kadar uyumamanın, ilgili biyolojik süreçleri aktive ederek yaşlanmayı hızlandırdığını net bir şekilde ortaya koyuyor. Araştırmanın lideri olan UCLA Cousins Center for Psychoneuroimmunology psikiyatri ve davranış bilimleri Yard. Doçenti Judith Carroll bu konuda son derece emin olduğunu açıkladı.

Araştırmanın giriş kısmı online olarak Sleep dergisinde yayımlandı ve  Seattle’da Associated Professional Sleep Societies LLC’nin 29. SLEEP 2015 yıllık konferansında sunuldu.

Araştırma yürütülen grup, ileri yaş yetişkinlerinden 29 kişi ile oluşturuldu. Yaşları 61 ile 86 arasında değişen grubun yüzde 48’i de erkek bireylerden oluşuyordu. Deneye katılan kişiler, dört gece boyunca deneysel bir uyku eksikliği prosedürüne maruz bırakıldı. Gece 3 ile sabah 7 arasında uyumalarına izin verilen katılımcıların uykusu yarıda kesildi ve kısmi uyku yoksunluğu simüle edildi. Buna karşılık birer günde uyku eksikliklerini tamamlamaları ve normal düzende uyumaları sağlandı. Her sabah alınan kan örnekleri incelendi ve periferal tek çekirdekli kan hücrelerinin gen ekspresyonu düzeyleri microarray düzeneklerinde incelendi.

Çıkan sonuçta hücre bölünmesinin, (cell cycle – hücre döngüsü) hücrenin bölünmeden itibaren büyüyüp gelişip tekrar bölünmesine kadar olan sürede bir noktada takılıp kaldığı ve burada bölünemeyip biyolojik olarak hücre düzeyinde yaşlanmanın gerçekleştiği tespit edildi.

 


Referans :

  1. Bilimfili,
  2. Sciencedaily.com, American Academy of Sleep Medicine. “Partial sleep deprivation linked to biological aging in older adults.” ScienceDaily. ScienceDaily, 10 June 2015. <www.sciencedaily.com/releases/2015/06/150610131728.htm
  3. Caroll JE, Cole SWi Seeman TEi Irwin MR, PARTIAL SLEEP DEPRIVATION INDUCES DNA DAMAGE AND SENESCENCE IN OLDER ADULTS American Academy of Sleep Medicine Wednesday, June 10, 2015