Çocukluk Dönemindeki Stres Beyni Erken Olgunlaştırıyor

Taking a Snow Town – Vasily Surikov (1891) Kaynak: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/6/64/Vasily_Surikov_-_Taking_a_Snow_Town_-_Google_Art_Project.jpg/800px-Vasily_Surikov_-_Taking_a_Snow_Town_-_Google_Art_Project.jpg

Erken çocukluk döneminde yaşanan stres, ergenlik zamanlarında belirli beyin bölgelerinin daha hızlı olgunlaşmasına yol açıyor. Öte yandan, çocukluk döneminin daha sonraki evrelerinde deneyimlenen stres ise, ergen beyninde daha yavaş bir olgunlaşmaya yol açıyor.

1998 yılında, 1 yaşındaki 129 bebek ve onların ebeveynlerinden oluşan bir grup ilk kez teste tabi tutuldu. 20 yıllık bir sürenin ardından araştırmacılar, çocukların oyun davranışlarını, ebeveynleri, arkadaşları ve sınıf arkadaşları ile olan etkileşimlerini inceledi. Çocuklar ayrıca MR taramasına da tabi tutuldu. Bu zengin veriler araştırma ekibinin; hayatın çeşitli evrelerindeki stresin, bu çocukların ergenlik dönemi sırasındaki beyinlerini nasıl etkilediğini incelemelerine olanak sağladı.

Yürütülen çalışmada, beyin olgunlaşmasında meydana gelen etkilere bakıldı. Ergenlik döneminde,  insan beyni, doğal bir budama evresi geçirir. Bu evrede beyinde nöronlar arasında bulunan mevcut bazı zayıf bağlantılar koparılır ve yerine yeni ve daha güçlü bağlantılar kurulur.

Çalışmada, erken dönem çocukluk (0-5 yaş arası) ve ergenlik dönemi (14-17 yaş arası) olmak üzere iki farklı yaşam evresinde; hayatta deneyimlenen olumsuz olaylar ve sosyal çevrenin olumsuz etkileri olmak üzere iki stres faktörü incelendi. İncelemeler sonrasında, bu stres seviyeleri ile prefrontal korteksinamigdalanın(beynin duyguları algılamaktan sorumlu bölgesi) ve hipokampusün (beynin hafıza ve yön bulmadan sorumlu olan bölgesi) olgunlaşması arasında bağlantılar bulundu. Sosyal ve duygusal durumlarda önemli rol oynayan bu beyin bölgelerinin, strese karşı hassas olduğu biliniyor.

Çocukluk döneminde, örneğin; hastalık ve boşanma gibi olumsuz deneyimlerden kaynaklanan stresin, ergenlik döneminde prefrontal korteksin ve amigdalaların daha hızlı olgunlaşmasıyla ilişkili olduğu görülüyor. Ancak, ergenlik dönemindeki olumsuz sosyal çevreden kaynaklanan, örneğin; kendine güvensizlik gibi stresin ise, hipokampus ve prefrontal korteksin başka bir bölgesinin daha yavaş olgunlaşmasıyla bağlantılı olduğu görülüyor.

Öte yandan, bu çalışmada stresin bu etkilere neden olduğunu kesin olarak söyleyemeyiz. Ancak, hayvan çalışmalarına da dayanarak, bu mekanizmaların gerçekten nedensel olduğunu öne sürebiliriz.

Erken dönem çocuklukta deneyimlenen stresin, ergenlik döneminde beynin olgunlaşmasını hızlandırması, evrimsel biyolojinin teorileriyle de tutarlılık gösteriyor. Evrimsel açıdan bakıldığında, daha stresli bir ortamda büyüdüğünüzde, daha hızlı olgunlaşmak işe yarar bir strateji olabilir. Ancak, bu strateji bir yandan da beynin mevcut çevreye esnek bir şekilde ayarlanmasını engeller. Yani, beyin mevcut çevreye kıyasla çok erken olgunlaşıyor. Öte yandan, araştırma ekibi, daha sonraki dönemde yaşanan stresin ergenlik döneminde daha yavaş olgunlaşmaya sebep olduğunu gördüklerinde şaşkınlığa uğradılar. Bunu ilginç kılan şey ise, stresin beyin üzerindeki daha güçlü bir etkisinin de asosyal kişilik özellikleri geliştirme riskini arttırmasıdır.

Ekip, şimdi 20’li yaşlarında olan denekler üzerinde on birinci ölçümleri gerçekleştirmeye hazırlanıyor. Stresin, beynin duyguların kontrolü ile ilgili alanlarının olgunlaşması üzerinde etkisi olduğunu artık biliyoruz.

Kaynak ve İleri Okuma

Orjinal yazı: Bilimfili

Loş Işık, Hatırlama ve Öğrenme Becerilerimizi Bozabilir

Party with Candle Light Ng Yuen-wa 1996 – 1996 Kaynak: https://lh6.ggpht.com/H23ItEQ52jUnO4A_iNWf208cPIAgjPvl2Jt0FBkNsnXYDAWNNuUOYH8ynQU

Loş ışıkla aydınlatılan evlerde ya da iş yerlerinde uzun süre vakit geçirmek, beynin yapısını değiştirebilir ve kişinin hatırlama ve öğrenme yetilerini bozabilir.

Michigan State University’den araştırmacıların, Nil Nehri erkek çayır sıçanları (tıpkı insanlar gibi gündüz etrafta dolaşır ve geceleri uyurlar) üzerinde yürüttüğü çalışmada; dört hafta boyunca loş ışığa ve parlak ışığa maruz bırakılan sıçanların (Arvicanthis niloticus) beyinleri incelendi. Yapılan incelemelerin ardından, loş ışığa maruz bırakılan kemirgenlerin, öğrenme ve hatırlamada önemli bir beyin bölgesi olan hipokampus kapasitelerinin %30’unu kaybettiği ve daha önce eğitildikleri konumsal bir görevde de daha kötü bir performans gösterdikleri görüldü.

Öte yandan, parlak ışığa maruz bırakılan sıçanların ise söz konusu konumsal görevdeki performanslarında fark edilir bir gelişim olduğu gözlemlendi. Dahası, daha önce loş ışığa bırakılan sıçanlar, ardından dört haftalık bir süreç boyunca parlak ışığa maruz bırakıldıklarında beyin kapasitelerinin –konumsal görevdeki performanslarının– tamamen iyileştiği görüldü.

Hippocampus‘de yayımlanan araştırma, insanların normal olarak maruz kaldıkları çevresel ışıktaki değişimlerin beyinde yapısal değişimlere yol açabileceğini gösteren ilk çalışma olma özelliğine sahip. Araştırmada, sıçanlar, bulutlu günlerdeki ışığı ya da tipik bir iç mekân aydınlatmasını taklit etmek adına loş ışığa maruz bırakıldığında, hayvanların konumsal öğrenmelerinde zayıflıklar görüldü. Bu durum, alış-veriş merkezlerinde ya da sinema salonlarında birkaç saat geçirdikten sonra kalabalık park alanında araçlarının yerini bulmakta güçlük yaşayabilen insanların yaşadıklarına benzerdir.

Araştırma ekibi, loş ışığa maruz kalmanın, beynimizin hipokampus bölgesindeki nöronların ve nöron bağlantılarının sağlıklı bir biçimde kalmasına yardımcı bir peptid olan beyin kaynaklı nevrotropik faktörde ve dendritik sırtlarda ya da nöronların birbirleriyle iletişime geçtiği bağlantılarda önemli azalmalara yol açtığını ileri sürüyor. Bu durum da, doğal olarak, nöronlar arasında daha az bağlantı kurulduğundan hipokampuse dayalı hafıza ve öğrenme performansında da düşüşlere neden oluyor. Bir diğer ifadeyle, loş ışık sersemliği ortaya çıkarıyor.

Ancak ışık, hipokampusü doğrudan etkilemez, yani gözlerden geçtikten sonra ilk olarak beynin diğer bölgelerini harekete geçirir. Araştırma ekibi, kemirgen beyinlerinin hipotalamusundaki potansiyel bir bölgeyi inceliyor. Bu bölgedeki bir grup nöron, çeşitli beyin fonksiyonlarını etkilemesiyle bilinen orexin isimli bir peptid üretir. Çalışmanın bir sonraki ayağının temel araştırma sorusu da bu peptid etrafında şekilleniyor: Eğer ki loş ışığa maruz kalmış sıçanlara orexin verilirse, beyinlerini tekrar parlak ışığa maruz bırakmadan iyileştirebilir miyiz?

Araştırma; oldukça yaşlı, glakom hastası, retina dejenerasyonu ya da bilişsel bozuklukları olan insanlar için de olası sonuçlar sağlayabilir. Örneğin, çok fazla ışık alamamaya neden olan göz hastalıkları bulunan insanlar için, göze herhangi bir müdahalede bulunmadan beyindeki bu nöron grubunu doğrudan manipüle ederek; hastaları parlak ışığa maruz bırakmanın sağlayacağı aynı faydaları elde edebilir miyiz? Bir diğer olasılık ise, bu yöntemle; yaşlı nüfusunun ve nörolojik hastalıkları olan insanların bilişsel fonksiyonları geliştirilebilir. Araştırmalar, tüm bu sorulara yanıtlar aramaya ve yeni araştırma soruları ortaya çıkarmaya devam ediyor.

Kaynak ve İleri Okuma:

  • Light modulates hippocampal function and spatial learning in a diurnal rodent species: A study using male nile grass rat (Arvicanthis niloticus). Hippocampus, (December, 2017). http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1002/hipo.22822/full
  • Michigan State University “Dim Light May Make Us Dumber.” http://neurosciencenews.com/dim-light-dumber-8433/ (accessed February 5, 2018).

    Bu yazının kaynağı: https://bilimfili.com/los-isik-hatirlama-ve-ogrenme-becerilerimizi-bozabilir/

Nasıl Unutacağımızı Öğrenebilir Miyiz?

Nasıl Unutacağımızı Öğrenebilir Miyiz?Ocağın üzerindeki kızgın bir tava tam yere düşecekken onu yakalamak için elinizi refleksif olarak uzatıyorsunuz, işte tam bu anda elinizi yanmaktan kurtarmanız mümkün. Çünkü beynin yönetsel kontrolleri otomatik emir zincirini kırmak için adım atabilir. Söz konusu; hatırlama refleksleri olduğunda da aynı durumun geçerli olabileceğini ortaya koyan pek çok delil var. Böylelikle beyin, potansiyel olarak acı verici hafızaların spontan şekilde hatırlanmasını durdurabilir.

Hafızalar, beyin içerisinde birbirine bağlanmış bilgi ağı şeklindedir. Sonuç olarak, bir hafızayı hatırlamak; bir başkasının hatırlanmasını da ortaya çıkarabilir. Yani bir anınızı hatırladığınızda, bilinçsiz bir şekilde bir başka hafızanızı da hatırlayabilmeniz muhtemeldir. University of Cambridge’ten sinirbilimci Michael Anderson; bir anımsatıcı ile karşılaştığımızda, zihnin otomatik yanıtının bu anımsatıcıyla ilişkili bir şey sunmaya çalışmak olduğunu, fakat bazen de hatırlamak istemediğimiz şeyleri hatırlamamıza sebep olduğunu söylüyor. Kötü bir biçimde ayrıldığınız sevgilinizin, yıllar sonra bir eşyası ile karşılaşmanız gibi.

Ancak ne var ki insanlar bu durumlar karşısında tamamen çaresiz değiller. Geçmişte yapılan beyin görüntüleme çalışmaları; beynin frontal bölgelerinin, hafıza için önemli bir yapı olan hipokampus aktivitesini azaltabildiğini ve böylelikle de hatırlamayı engelleyebildiğini ortaya koymuştu. Konuyla ilgili daha derinlemesine bir araştırma için, Anderson ve ekibi, hipokampus baskılandıktan sonra neler olduğunu anlamak için bir çalışma yürüttü. Araştırma ekibi, 381 üniversite öğrencisinden birbirleriyle pek bağlantısı olmayan kelimeleri öğrenmelerini istedi. Sonrasında, öğrencilere kelimelerden birisi gösteriliyor ve diğer kelimeyi hatırlamaları ya da tam tersine bir kelimeyi gösterip diğer kelimeyi düşünmemeleri isteniyor. Bazen de bu görevler arasında öğrencilere alakasız görseller (örneğin; otoparkta bulunan bir tavuskuşu) gösteriyorlar.

Nature Communications‘da yayımlanan çalışmada, araştırmacılar; katılımcıların daha sonradan tavuskuşu ve diğer alakasız görselleri hatırlama yetilerinin; kelimeyi düşünmemeleri istenen denemelerde, kelimeyi düşünmeleri istenen denemelere kıyasla %40 oranında azaldığı bulgusuna ulaştılar. Elde edilen bulgular, hafıza-kontrol mekanizmasının var olduğuna dair daha fazla delil sağlarken, belirli bir hafızayı aktif bir biçimde unutmaya çalışmanın genel hafızayı olumsuz olarak etkilediğini ortaya koydu. Azalmış hipokampal aktivite sırasında meydana gelen alakasız olayların hatırlanmasını engellemesinden kaynaklı olarak, araştırmacılar bu fenomeni “amnezik gölge” olarak isimlendiriyorlar. Sonuçlar, travma geçirmiş (ve sonradan unutmayı denemiş) insanların neden günlük olaylara dair zayıf bir hafızaya sahip olduklarını açıklamamıza yardımcı olabilir.

Anderson’a göre; istenmeyen hafızaları hatırlamamak kullanışlı bir özellik haline gelebilir. İşte bu yüzden de araştırmacılar baskılama sanatını kullanarak insanların kendilerini eğitip eğitemeyeceklerini öğrenmeye çalışıyorlar. Bunu anlamak üzere; ekip, katılımcıların beyinlerini gerçek zamanlı olarak görüntülemeyi ve sözlü yönlendirmeler ile hipokampal aktivitenin ne kadarının durdurulduğunu görebilmeyi içeren bir deney yürütüyor. Böylelikle kişinin kendi seçimlerine bağlı olarak geçmişte istemediği hafızaları unutması mümkün olabilir ve bu durum post-travmatik stres bozukluğu deneyimleyen insanların acılarını dindirmeye yardımcı olabilir.

Belki Black Mirror‘daki (1. Sezon 3. Bölüm) gibi ileri teknoloji bir yöntemle istenmeyen hafızaların silinmesi henüz mümkün olmayabilir; ancak kişinin istemediği hafızaları unutmasını sağlayabilecek bir yöntem geliştirilmesi yakın gelecekte mümkün olabilir.


Kaynak:

  • Bilimfili
  • Gholipour, B. Can We Learn How to Forget? ScientificAmerican. http://www.scientificamerican.com/article/can-we-learn-how-to-forget/ (accessed on 2016, August 1)
  • Justin C. Hulbert Richard N. Henson Michael C. Anderson Inducing amnesia through systemic suppression Nature Communications 7, Article number: 11003 doi:10.1038/ncomms11003 Received 21 July 2015 Accepted 10 February 2016 Published 15 March 2016

Tarçın Sadece Salebi Değil Öğrenme Yeteneklerini De İyileştiriyor !

tarçın öğrenme psikoloji

Saleplerin vazgeçilmezi tarçın son yapılan araştırmalara göre öğrenme yeteneğini geliştiriyor olabilir. Kimi insanlar doğuştan harika bir öğrenme yeteneği ile doğarlar, bazılarının ise öğrenme yetenekleri daha düşüktür; bu insanlar yüksek olanlara göre öğrenirken daha fazla efor sarf ederler.Tıpkı insanların bir kısmı öğrenmede bir takım güçlükler çektikleri gibi farelerde de bu ayrımdan söz edilebilir görülebilir. Öğrenme yeteneği zayıf olan fareler tarçın ile beslendiklerinde öğrenme yeteneklerinde bir takım iyileşmeler görüldüğü bulunmuş. Araştırmayı yürüten Dr. Kalipada Pahan “ Bu yol öğrenme yetenekleri zayıf olanlar için belki de en güvenli ve en kolay yol olma yolunda bir yaklaşım” şeklinde belirtmiş.

Beyindeki Etkisi Bir İlaç Gibi

Öğrenme yeteneğinin düşük olmasının bir sebebi , beynin öğrenme ve hafıza ile ilişkilendirilmiş hipokampus bölgesindeki proteinlerin dengesizliğindendir. Tarçın ise buna bir çare olacak gibi durur çünkü vücutta sodyum benzoat (beyin hasarlarında protein dengesini sağlamak için kullanılan bir ilaç) haline dönüşür.

tarçın barnes labirenti fare
(Barnes Labirenti)

Farelerin öğrenme yeteneklerini ayırmak için
Barnes labirenti kullanılmış. (Yerden yüksek 20 delikten bir tanesi kaçış deliği olan yuvarlak bir levha). Ardından 20 tane zayıf öğrenen fare bir ay süreyle tarçınla beslenmiştir. Bir ayın sonunda farelerin öğrenme ve hafıza yeteneklerinde inanılmaz bir gelişme olmuştur. Fakat tarçının öğrenme yeteneği iyi olan fareler üzerinde daha fazla geliştirici bir etkisi gözlenmemiştir.

Pahan “ Öğrenme düzeyleri farklılıkları tüm dünyada bir eğitim sorunudur. Eğer tarçının bu etkisi ilerleyen deneylerle de kanıtlanırsa, bu öğrenme yeteneği zayıf öğrenciler için umut verici bir ışık olacaktır.” diye belirtmiştir.

Parkinson Hastalığına Da İyi Gelir !

Daha önceki çalışmalarda tarçının Parkinsonlu farelerin, hastalığın beyindeki etkileri tersine çevirdiği araştırmalarla bulunmuştu. Öğrenmeye etkisinin araştırıldığı çalışmada ise iki tür (Seylon ve Çin) tarçının etkilerinin en iyi düzeyde olduğu bulunmuş.Fakat Seylon türünün Çin türüne göre daha etkili olduğu da veriler arasında.

Tekrar eden çalışmalarla tarçının böyle bir etkisi olup olmadığı bir netlik kazanacaktır. Yıllardır mutfaklarımızda duran tarçının böylesi bir etkisi olması daha doğrusu bugüne kadar etkisinin keşfedilememesi garip ama aynı performansı karabiber ve kekikten de bekliyoruz . Bu arada tarçını siz yine de kaşıkla yemeye kalmayın Cinnamon Challange adıyla yapılan bir süre sosyal medyada dönmüş iddaa için insanlar pek hoş şeyler yaşamamışa benziyor ?

 

Kaynak:

  • Psikolezyum
  • Khushbu K. Modi, Suresh B. Rangasamy, Sridevi Dasarathi, Avik Roy, Kalipada Pahan. Cinnamon Converts Poor Learning Mice to Good Learners: Implications for Memory Improvement. Journal of Neuroimmune Pharmacology, 2016; DOI: 10.1007/s11481-016-9693-6

“Dilimin Ucunda” Anlarını Neden Yaşarız ve Nasıl Engelleriz?

Hepimizin başına geliyordur. Konuşmanın tam ortasında, aniden sözcük hazinenizin duvarına çarparsınız. Ve “Neydi bu kelime?” diye düşünmeye başlarsınız. Aslında kelimeyi biliyorsunuzdur ancak bir türlü söyleyemezsiniz. Orada, dilinizin ucuna gelmiş ve yapışıp kalmış haldedir.

İşte bu durumun bilimsel bir ismi var; — tip of the tongue syndrome– dilimin ucunda sendromu. İlk olarak 1890 yılında psikolog William James tarafından isimlendirilen bu sendromun birçok dilde kendine has bir ifadesinin olması; sendromun birçok kültürde yaşandığının da göstergesi aslında. Örneğin; Koreliler bu durumu karşılayan ifade olarak“dilimin ucunda parlıyor” kelime grubunu kullanırken, Estonyalılar bu durum için “dilimin üstünde” ifadesini kullanırlar.

Neden “Dilimin Ucunda” Durumları Meydana Gelir?

Düşünceleri kelimelere dönüştürme işi; oldukça kolay gerçekleştirdiğimizden genellikle basite alınan fakat esasında oldukça karmaşık bir süreçtir. Beyniniz, soyut kavramlardan oluşan düşünceleri önce kelimelere dönüştürür ve ardından bunları uygun seslerle eşleştirir. İşte konuşuyorsunuz. “Dilimin Ucunda” durumlarında ise bu süreç kesintiye uğrar. Normalde kelime hatırlama işi oldukça hızlı ve kolay gerçekleşir ancak “dilimin ucunda” anlarında, sistem çöker ve sıkışıp kalırsınız.

Bu durum sözcüksel hatırlamada geçici bir bozulmanın meydana geldiği psikolinguistik bir süreç olabilir. Bazı araştırmacılar, söz konusu fenomeni;  hafıza çağırma sürecini çarpıklığa uğratan bir şey olarak tanımlıyorlar. Bazıları ise “dilimin ucunda” anlarının; beyindeki hatırlama sürecinin anlık çöküntülerinde ortaya çıkan his olarak tanımlıyorlar.

Geçmişte yapılan çalışmalar; 18 ila 22 yaş aralığındaki insanların “dilimin ucunda” anlarını haftada bir veya iki defa yaşadıklarını, buna karşın daha yaşlıların (65-75 yaş arası) haftada iki veya daha fazla yaşadıklarını ortaya koyuyor. Yaşlanma, uyku eksikliği, anksiyete, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı gibi etkenler, fiziksel ve bilişsel sağlığı olumsuz etkilediğinden, “dilimin ucunda” anlarının yaşanma sıklığı da bu durumlarda daha sık görülür.

Bir şeyi hatırlamaya çalıştığınızda, beyniniz hafıza bağlantılarınızı arar ve hipokampus ve diğer beyin bölgeleri “şifrelenmiş” hafızalara erişim sağlamak üzere beraber çalışır. Uzun süreli hafıza, kısa süreli hafızaya göre daha sağlamdır. Yani iki gün önce öğle yemeğinde ne yediğinizi hatırlamak, lise mezuniyetinizi hatırlamaktan daha zordur.

Öte yandan, bir hafızanız üzerinde uzun süre düşünmezseniz, bu hafızayı sonradan hatırlamak daha güç bir hal alır. Yani beyninizde bir yerlerde bu hafıza duruyordur ancak bir süredir onunla ilgili bir bilgiyi kullanmadığınızdan biraz “tozlanmıştır”.

Beyin, etkinliğine bağlı olarak bilgiyi önem sırasına göre koyan bir oda gibidir. Bu odada da “kullan ya da kaybet” prensibi uygulanır. Örneğin telefon numaraları; onları artık hafızanızda tutmanız gerekmez çünkü artık telefonlarınızda kayıtlıdır. Dolayısıyla telefon numaraları hafızanızda önem sırasının gerilerinde bir yerde konumlandırılır. 2015’te Nature‘da yayımlanan biraraştırma; hafızamızın içerisine daha sonra belki kullanılır diye önemsiz bilgi depoladığı bir tür “ne olur ne olmaz klasörü”olduğunu ileri sürüyor. Dolayısıyla artık kullanmadığımız kelimeleri bir süre sonra neden unuttuğumuza dair bu durum bir açıklama getirebilir.

Öte yandan “dilimin ucunda” sendromu her ne kadar yaygın olsa da bu mental sürecin neden kesintiye uğradığı tam anlamıyla bilinmiyor. Ancak yapılan bir başka araştırma “dilimin ucunda” durumlarını kafein alımıyla ilişkilendiriyor.  Söz konusu araştırmada katılımcılara 200 mg kafein ya da kafein için plesebo etkisi oluşturan bir madde veriliyor. Araştırma sonuçları; kafein alan grupta “dilimin ucunda” durumlarını daha fazla deneyimlediklerini ortaya koydu. Sonuçlar, kafeinin, adenozin reseptörlerinde tetikleme oluşturarak fonolojik hatırlama sistemindeki kısa süreli plastisite etkisini arttırıyor.

Öte yandan, sinir bozucu bir biçimde hatırlanmaya çalışılan kelime üzerinde daha fazla düşündükçe, ondan giderek uzaklaşırız. Ancak google’ın kelime tamamlama ya da ilişkilendirme ağı sayesinde bu kelimeyi bazen kolaylıkla da bulabiliriz. Kanada’daki McMaster University’den Doç. Dr. Karin Humphreys’in yaptığı bir araştırma ise bu kelimeyi ileride tekrar unutacağınızı ileri sürüyor.

Lisans öğrencileriyle yapılan çalışmada, araştırmacılar; katılımcılara “dilimin ucunda” durumlarını tetikleyen bir dizi tanım sunarak, katılımcılardan uygun kelimeleri üretmelerini istedi.

Örneğin; “Mağaraları keşfetme sporunun adı nedir?” (İngilizce’de bu spora verilen isim “spelunking” dir. **)

Eğer ki tanım katılımcıyı şaşkına uğratırsa ve katılımcıyı “dilimin ucunda” durumuna sokarsa, katılımcılara üzerinde biraz düşünmeleri için biraz zaman verildi. Eğer katılımcı kelimeyi hatırlamazsa, araştırmacılar kelimeyi söylüyorlardı. Deney; aynı katılımcılar, aynı tanımlama ve aynı kelimelerle çeşitli aralıklarla tekrarlandı ve katılımcıların bir sonraki seferde kelimeyi hatırlayıp hatırlamama durumları arasında bir değişiklik meydana gelip gelmediği gözlemlendi. Fakat ilginç bir biçimde bir hafta sonra da yapılsa 5 dakika sonra da yapılsa bir şeyin değişmediği görüldü. Birçok insan aynı kelimelerde tekrar tekrar “dilimin ucunda” anlarını deneyimledi.

Araştırmacılar; elde ettikleri sonuçların yapılan hataların bu hataları güçlendirme eğiliminde olduğu ve tekrar ortaya çıkmasına sebep olduğu düşüncesine destek sunuyor. Yani, ismini unuttuğunuz bir aktörün veya aktrisin ismini hatırlamak için IMDB’ye başvurduğunuzda aslında unutkanlığınınızı daha da derinleştirerek hatanızı güçlendiriyorsunuz.

“Dilimin Ucunda” Durumlarını Nasıl Engelleyebilirsiniz?

Yeni yapılan araştırmalar bu durumları engellemeye dair bazı potansiyel çözümler sunuyor. Örneğin Humphreys’in çalışmasında; katılımcılar kendi başlarına kelimeyi hatırlamakta güçlük çektiğinde katılımcılara doğrudan cevabı söylemek yerine hatırlamalarına yardımcı olmanın; bir sonraki seferde kelimenin unutulmasını engelleyebildiği sonucuna ulaşıldı. Yani katılımcıya fonolojik bir ipucu verildiğinde, örneğin; kelimenin ilk birkaç harfini söylemek gibi; bu şekilde, eğer ki katılımcılar kendi başlarına kelimeyi oluşturabilirlerse bir sonraki sefere kelimeyi hatırlamaları daha mümkün hale geliyor.

Çünkü, temel düzeyde beynimiz ağ yapısındadır ve her işlem için yeni ağlar kurulur. Söz konusu kelimenin hatırlanması için de basit anlamda ağlar kurulmalıdır. Bu durumu şöyle izah edebiliriz; örneğin, A-B-C şeklinde bir yol örgüsü olsun ve C noktası bizim çıktı noktamız olsun. Çıktı noktamız olan C noktasına ulaşmak için A, B ve C noktaları arasında yol inşa etmemiz gerekir. Kelimeyi doğrudan söylemek, C noktasındaki çıktıya sıçramalı bir erişim sağlar. Ancak hatırlamaya yardımcı olmak ise A’dan B’ye bir yol kurulmasına ve nihayetinde de B’den C’ye bir yol kurulmasına sebep olur ve böylelikle de A-B-C örgüsü tamamlanmış olur. Sıçramalı hatırlatmalar, bağlantı kopukluğuna sebep olacağından ileride hatırlamayı güç hale getirecektir, ancak hatırlatmaya yardımcı olmak ise eksik bağlantıların kurulmasını ve yol örgüsünün tamamlanmasını sağlayarak hatırlamayı bir sonraki sefer için daha muhtemel hale getirecektir.

Dolayısıyla, bir sonraki sefere, dilinizin ucundai kelimeyi yakalamakta güçlük çekerseniz, çevrenizdeki insanlardan size bu bağlantıların kurulması noktasında yardımcı olmasını isteyin. Ne söylemeye çalıştığınızı açıklayın ve onlardan ipucu isteyin.

**Günümüzde sportif anlamda mağaralara girenler kendilerini mağaracı ya da yaygın olarak kullanılmayan bir terim olan “spelunker” olarak adlandırmaktadırlar. Mağaralara ama amatör ama bilimsel açıdan gözlem, araştırma ve keşif amacıyla girenlere ise “speleolog” denilmektedir.


Kaynaklar ve İleri Okuma: Bilimfili
– Lesk, Valerie E., and Stephen P. Womble. “Caffeine, priming, and tip of the tongue: evidence for plasticity in the phonological system.” Behavioral Neuroscience 118, no. 3 (2004): 453.
– Brown, Roger, and David McNeill. “The “tip of the tongue” phenomenon.”Journal of verbal learning and verbal behavior 5, no. 4 (1966): 325-337.
– Schwartz, Bennett L., and Janet Metcalfe. “Tip-of-the-tongue (TOT) states: retrieval, behavior, and experience.Memory & Cognition 39, no. 5 (2011): 737-749. http://www.columbia.edu/cu/psychology/metcalfe/PDFs/Schwartz_Metcalfe_inPress.pdf
– Cleary, Anne M., and Alexander B. Claxton. “The tip-of-the-tongue heuristic: How tip-of-the-tongue states confer perceptibility on inaccessible words.Journal of Experimental Psychology: Learning, Memory, and Cognition 41, no. 5 (2015): 1533. https://www.apa.org/pubs/journals/features/xlm-0000097.pdf

Salı Günleri “Zaman Neden Yavaşlar”?

Birçoğumuzun Pazartesi Sendromu vardır, ancak kimse de çıkıp demiyor ki: “Bu Salı ne ayak yahu?” Tipik çalışma rutininin ikinci günü, birçoğumuz için gizemli bir biçimde zamanın neredeyse en yavaş aktığı gün… Bir önceki hafta sonu sanki asırlar önceymiş, bir sonraki haftasonuna ise sanki asırlar varmış gibi. Peki nasıl ve neden haftanın bu ikinci gününde zamanın neredeyse kaplumbağa hızında akıyor olduğu algısına kapılıyoruz?

Zaman algısı üzerine yapılan çalışmalar beynin; almış olabileceğiniz uyuşturucular, içerisinde bulunduğunuz duygular ve hatta zamana gösterdiğiniz dikkat miktarına bağlı olarak tuhaf bir biçimde zamanı esnetebildiğini ortaya koyuyor. Örneğin şizofreni gibi bazı nörolojik vakalarda, bilim insanları zaman algısının gerçekliği çarpıtır bir biçimde yolunu şaşırabildiğini ve hatta olayların mantıksal ilişkilerini kaybetmeye yol açabildiğini gösterdiler. Öte yandan geçtiğimiz yıl yapılan bir meta-analiz çalışması; depresyon hastalarının zamanı sağlıklı bireylere göre daha farklı algıladıklarını ortaya koymuştu.

Bu durumun sağlıklı beyinlerdeki en dramatik örneklerinden birisi de insanlar ölümle ya da ölüm ihtimaliyle burun buruna geldiğinde –örneğin; trafik kazası, paraşüt atlamaları ya da fiziksel çarpmalarda– ortaya çıkar. Elbette ki, bu ölüm-eşiği zaman bükülmesi özneldir ve dolayısıyla da ölçülebilmesi oldukça zordur. Fakat bilim insanları, denekleri korkutucu yeni durumlar içerisine sokarak bu vakaların gizemine ışık tutmaya çalışıyor. Örneğin, yapılan bir deneyde, ilk kez paraşütle atlama deneyimi yaşayan katılımcıların atlayış sürelerinin ne kadar sürdüğünü olduğundan fazla gösterme eğiliminde oldukları görüldü. Atlama öncesi ve atlama sırasındaki korku insanlara atlayışın daha uzun sürdüğü hissini veriyor.

Bu teori belki de haklı olabilir, hayatı-tehdit eden durumlarda, coşan duyularımız bizde yüksek bir ayrımsama duyarlılığı yaratır. Bu kavram alarm halinde olduğumuza işaret eder, dolayısıyla normal bir anda olduğundan daha fazla bilgiyi absorbe edebiliriz, dolayısıyla dünyayı slow-motion bir akışta (yavaş çekimde) görüyor gibi oluruz. Fakat sinirbilimci David Eagleman ve beraberindeki ekip arkadaşları ve onların Dallas’taki 31 metrelik bir binadan atlayan (bir ağ üzerine güvenle atladılar) cesur öğrencileri durumun böyle olmadığını ortaya koydu. Gönüllü atlayıcılar atlayışın “sonsuza kadar” sürdüğünü hissettiler ancak düşerken kol saatlerindeki bilgiyi okumada hiç de iyi bir beceri gösteremediler. Bir başka deyişle, gönüllülerin zaman çarpıtmaları retrospektif (geçmişle ilgili) bir ölçümden yani bir hafızadan daha fazlasıydı.

Fakat elinden geldiğince kötü olabilen Salı günleri yüksek bir yerden atlamak gibi değildir. Salı günleri yeterince sıkıcı ve duygusuzdur, dolayısıyla Salı günü için farklı bir hipoteze ihtiyacımız var.

Belki de bu fenomen için iş günleri ve hafta sonları arasındaki dengeye bakmamız gerekiyor. O halde beynimiz olaylara dair zaman damgalarını belirlemek için bağlamsal işaretleri nasıl kullanıyor? Delliler; benzer ya da aynı bağlam içerisinde gerçekleşen olaylara dair hafızaların zamanla birbirine yaklaştığını gösteriyor. Örneğin, bir partide gerçekleşen şeyler hafızanızda bir arada tutulurlar ve sonrasında bir takside gerçekleşmiş şeylerden ayrı olarak dururlar.

2014 yılında, New York University’den sinirbilimci Lila Davachi bu etkiyi laboratuvarda tekrarladı ve mental zaman tünelinde gruplanan olayları eşleştiren hipokampuste (beynin hafıza merkezi) gerçekleşen aktivite örgülerini belirledi. Bahar Gholipour isimli bir popüler bilim yazarı; benzer mekanizmanın “Salı Sendromunun” arkasında da var olup olamayacağını Davachi’ye sordu. Yani Pazartesi gününün programındaki ani bir değişiklik; zaman algımızı bozarak, Pazar gününe dair hafızalarımızı mental zaman tünelimizde daha da geriye itip bizde aradaki zamana ilişkin bir boşluk hissi mi bırakıyor?

Davachi’nin cevabı ise biraz belirsiz bir evet oldu. Şans eseri, Davachi de tam da bu durumu –olayların dizilimindeki bir değişimin zaman algımızı bozup bozmadığı ve hipokampusteki beyin aktivitesinin bu durumu nasıl takip ettiğini– araştıran bir deney yürütüyordu. Davachi’ye göre; hipokampal nöral aktivitede zamanla daha fazla değişim meydana geldiğinde, bu olayları daha uzun hissediyoruz. Dolayısıyla, Salı gününe dair sezgimiz bu verilere göre sürünceme şeklinde oluyor, en azından şimdilik. Fakat veriler başlangıç düzeyinde ve daha fazlasına ihtiyacımız var.

Öte yandan, Fransa’daki CEA/INSERM Cognitive Neuroimaging Unit’den sinirbilimci Virginie van Wassenhove;hafızaların zenginliği, yani hatırladığımız detay miktarı; Salı günlerinin yavaş aktığı algısı üzerinde role sahip bir başka etken olabileceğini söylüyor. Pazar günleri, genellikle dinlenme, sosyalleşme ve televizyon izleme gibi aktivitelerle geçer. Öte yandan iş günleri ise, toplantılar, e-mailler, yetiştirilmesi gereken işler gibi beynin işlemesi ve hafızada tutması gereken oldukça fazla bilginin bir tsunamisi şeklinde geçer. İş günlerinde meşgul olduğunuz şeylerin miktarı göz önüne alındığında, bu günlere dair anımsalarınız hafızada çok fazla yer kaplayan deyim yerindeyse fazla tanecikli olarak kodlanır. Bu da bir nevi, paraşütlü bir atlayışta olanın benzeridir ve günler ölçeğinde zaman algısına etki edebilir ve Pazartesileri ve Salıları beynimizde daha uzun günler haline getirebilir.

Salı günlerine dair şikayetimizin oldukça mantıklı olduğunu görmek rahatlatıcı. Fakat hayati fonksiyonlarımızın merkezi olan beynimizin mili-saniyelerine kadar zamanı takip etmesi gibi inanılmaz bir iş çıkardığını göz ardı edemeyiz. Yani beyninizi bir zaman makinesi gibi düşünebilirsiniz. Fonksiyonlarının temel yapısı oldukça dinamik olan beynin ihlal edemediğiniz spesifik zaman sabitleri vardır. Evet bugün Salı, şimdi saate bakın, ne kadar kaldı?


Kaynaklar:

Bilimfili

-Atakan, Zerrin, Paul Morrison, Matthijs G Bossong, Rocio Martin-Santos, and Jose A Crippa. “The effect of cannabis on perception of time: a critical review.” Current pharmaceutical design 18, no. 32 (2012): 4915-4922.
-Yamada, Yuki, and Takahiro Kawabe. “Emotion colors time perception unconsciously.” Consciousness and cognition 20, no. 4 (2011): 1835-1841.
-Block, Richard A., and Ronald P. Gruber. “Time perception, attention, and memory: a selective review.” Acta psychologica 149 (2014): 129-133.
-Campbell, Leah A., and Richard A. Bryant. “How time flies: a study of novice skydivers.” Behaviour research and therapy 45, no. 6 (2007): 1389-1392.
-Stetson, Chess, Matthew P. Fiesta, and David M. Eagleman. “Does time really slow down during a frightening event?.PLoS One 2, no. 12 (2007): e1295. http://dx.doi.org/10.1371/journal.pone.0001295
-Gholipour, B. “Why Does Time Seem to Slow Down on Tuesdays?ScienceofUs. http://nymag.com/scienceofus/2016/03/why-does-time-seem-to-slow-down-on-tuesdays.html
-Ezzyat, Youssef, and Lila Davachi. “Similarity breeds proximity: pattern similarity within and across contexts is related to later mnemonic judgments of temporal proximity.” Neuron 81, no. 5 (2014): 1179-1189. DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neuron.2014.01.042

Zamanın Geçtiğini Nasıl Anlıyoruz?

Bu sabah işe zamanında gidebildiniz mi? Eğer başardıysanız, bravo! Ancak işe yetiştiğiniz için “trafikten sorumlu tanrılara” şükretmek yerine, bunda büyük katkısı olan beyninize teşekkür etmelisiniz. Beynin etkileyici biçimde doğruluk saptaması olan doğal saati bize birçok günlük aktivite için oldukça önemli bir yetenek olan zamanın geçişini saptama olanağı sunar. Geçen süreyi takip etmemizi sağlayan bu yetiden yoksunluk, sabah duşumuzun belirsiz bir zamana kadar devam etmesine sebep olabilir. Yani kafamızın içindeki bu “dırdırcı” ses olmasaydı, yapmamız gereken günlük şeylere kolaylıkla geç kalabilirdik.

Peki ama, beynimiz oldukça iyi ayarlanmış bu mental saati nasıl oluşturuyor? Sinir bilimcilere göre; farklı zaman tiplerini işlemek için ayrı sinirsel sistemlere sahibizdir. Örneğin; sirkadyen ritimlerini korumak, vücut hareketlerinin zamanlamasını kontrol etmek ve zamanın geçişinin farkında olmak. Şimdiye kadar, birçok sinirbilimci; zamansal işlemenin bu son tipinin –örneğin kahvaltıda çok fazla oyalandığınıza dair sizi uyaran türdeki gibi– tek bir beyin sistemi tarafından desteklendiğini düşünüyordu. Ancak, yeni yapılan çalışmalar, tek bir sinirsel saatin olduğu modelinin oldukça basit bir izah olduğunu ileri sürüyor. Geçtiğimiz yıl Journal of Neuroscience ‘da yayımlanan bir çalışmada, University of California’dan sinirbilimciler; beynin, zamanın geçişini hissetmesine dairikinci bir yöntemi olabileceğini ortaya koydu. Dahası, araştırmacılar bu ikinci iç saatin bizim birincil nöral saatimizle yalnızca paralel çalışmadığını aynı zamanda da birbirini tamamlıyor olabileceğini ileri sürüyor.

Geçmişte yapılan çalışmalar, merkezi iç saatimizin kalbinde yatan striyatum isimli bir beyin bölgesinin zamansal bilgiyi tamamlamak için beyni çevreleyen korteks ile beraber çalıştığını ileri sürüyordu. Örneğin, insanlar ne kadar zamanın geçtiğine dikkat ettiklerinde striyatum aktif hale geçer ve striyatuma veri girişini kesintiye uğratan bir nörodejeneratif bozukluk olan Parkinson Hastalığına sahip bireyler zamanı ifade etme sorunları yaşarlar.

Fakat zamanın geçişine dair bilinçli farkındalık, beynin yalnızca zamanı ölçmesini gerektirmez, aynı zamanda da ne kadar zamanın geçtiğinine dair işler bir bellek de gerektirir. Bilim insanları, hipokampus isimli beyin bölgesinin geçmiş deneyimleri hatırlamada kritik bir öneme sahip olduğunu biliyorlardı. Ancak, artık hipokampusun zamanın geçişini hatırlamada da rol alabileceğini düşünüyorlar. Hayvanlardaki elektriksel beyin aktivitesini kaydeden çalışmalar, hipokampusteki nöronların zamandaki belirli anlara dair sinyal verdiğini ortaya koyuyor. Fakat zamanın takibinde yalnızca hipokampus yeterli değildir. Dikkat çekici bir biçimde, hipokampusu hasar görmüş insanlar kısa zaman periyotlarını doğru bir biçimde hatırlayabiliyorlar, fakat bu insanlar uzun zaman aralıklarını hatırlayamıyorlar. Bütün bu bulgular, hipokampusun bazı (fakat tamamını değil) zamansal bilgilere dair sinyal vermede önemli olduğuna dair ipuçları veriyor. Ancak durum böyleyse, bu zaman kodu tam olarak ne için kullanılıyor ve neden bu denli özeldir?

Yapılan çalışmada, araştırmacılar bu gizemi ortaya çıkarabilmek için farklı zaman aralıkları arasında ayrım yapabilmeleri için fareleri eğittiler. Sonrasında, farelere sunulduğunda farklı kokular arasında seçim yapmaları beklenerek -böylelikle ne kadar zamanın geçtiğini gösterebileceklerdi– davranışı gösteren fareleri ödüllendirdiler. Denemelerin bazılarının öncesinde, araştırmacılar, hipokampusu geçici olarak inaktif hale getiren bir kimyasalı farelere enjekte ettiler. Bu durum; farklı zaman aralıkları arasında ayrım yapabilmek için işlevsel bir hipokampusun gerekip gerekmediğini test etmeye olanak sunuyordu.

İnaktif bir hipokampusu olan fareler; çok geniş bir zaman aralığının (örneğin; 3’e karşı 12 dakika) arasındaki farkı bildirebildiler, fakat aynı başarıyı aynı periyotlardaki zaman aralıkları (örneğin; 8’e karşı 12 dakika) arasındaki farkı saptamada gösteremediler. Bu da bize; aynı zaman aralıkları arasında ayrım yapabilmede hipokampusun önemli bir rolünün olduğunu, fakat aralıklar çok farklı olduğunda hipokampuse gerek duyulmadığını gösteriyor. Fakat tuhaf olan şu ki; bu örgü uzun zaman periyotlarında görülüyor; işlevsel olmayan bir hipokampuse sahip fareler kısa ölçekteki aynı zaman aralıkları (1 e karşı 1,5 dakika) arasında ayrım yapabilmede de normal değiller, fakat uzun zaman aralıklarına kıyasla daha iyi bir performans sergiliyorlar.

Dolayısıyla, hipokampus geçen zamana dair sinyal verirken oldukça özel bir rol üstleniyor. Uzun zaman ölçeklerindeki (yaklaşık birkaç dakika) aynı zaman aralıkları arasında ayrım yapıyor. Yani, 15 dakika yerine 10 dakikadır duş aldığınızı söyleyebiliyorsanız, bunun için hipokampusünüze teşekkür etmelisiniz.  Fakat, 1 dakika ile 1,5 dakika ya da 20 dakika ile 1 saat arasındaki farkı ayırt edebilmenizde, iç saatiniz kadar diğer beyin bölgeleriniz de bundan sorumlu.

Hipokampusun böylesi bir özel görevi gerçekleştiriyor olması biraz garip gözükse de, bu durum hipokampusün diğer alanlarda yaptıklarıyla tamamen tutarlıdır. Biliyorsunuz ki; hipokampus, bitişik nesneler ya da deneyimler arasında ayrım yapabilme yetisiyle (biçim ayrımı olarak bilinir) meşhurdur. Bu çalışma, hipokampusün; farklı nesneler, mekânlar ve zaman aralıkları arasındaki kolayca göze çarpmayan farkları saptama gibi; bir deneyimin birçok özelliği arasında ayrım yapabildiğini gösteriyor.

Hipokampus; saniye saniye meydana gelen bir olayda dikkatsiz kalabilir, ancak bu anların hızlı bir geçişini hipokampusümüz sayesinde takip edebiliriz. Striyatumun saniyeler düzeyindeki zamanı takip ettiğidüşünüldüğünde, araştırmacılar, hipokampus ve striyatumun aslında birbirini tamamladığını ileri sürüyor. Yani hipokampus sessizliğe büründüğünde, striyatum olduğundan daha aktif bir biçimde görevi üstleniyor. Böyle bir şey yaşamanızı istemeyiz ancak, eğer hipokampusünüz hasar görürse (çok daha ağır problemler yaşarsınız), kısa zaman periyotlarının geçişini takip etme yetiniz teorik olarak güçlenir.

Fakat, bu inhibitör ilişkinin tek yönlü mü, çift yönlü mü olduğu henüz belirsiz. Eğer hipokampus ve striyatum gerçekten de ayrı ayrı çalışan karşıt iki saat gibiyse, striyatum hipokampusu baskılıyor ya da hipokampus striyatumu engelliyor olabilir mi? Bilim insanları striyatumun hasar görmesinin zamanı işlemede birçok probleme sebep olacağını biliyorlar. Fakat, bu durum hipokampusün yetisini artırarak uzun zaman aralıklarındaki farka dair ayrım yapabilmeyi olanaklı kılan, belirli bir zamanı ifade etme gibi bir “süpergüç” sağlar mı? Bunu anlamanın yolu ise bu konuya dair daha fazla bilimsel araştırmanın yapılması. .

Sonuç olarak, Pazartesi günü işe tam zamanında yetişirseniz; teşekkürü yalnızca tek bir iç saatinize değil; birden fazlasına etmelisiniz. Rahat olun çünkü sağlıklı bir hipokampusünüz var.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Your Brain Has 2 Clocks. ScientificAmerican MIND. (2013, November 16)
  • Coull JT, Vidal F, Nazarian B, Macar F. Functional anatomy of the attentional modulation of time estimation. Science. 2004 Mar 5;303(5663):1506-8.
  • Chara Malapani Separating Storage from Retrieval Dysfunction of Temporal Memory in Parkinson’s Disease Journal of Cognitive Neuroscience February 15, 2002, Vol. 14, No. 2, Pages 311-322 Posted Online March 13, 2006 (doi:10.1162/089892902317236920)
  • MacDonald CJ, Lepage KQ, Eden UT, Eichenbaum H. Hippocampal “time cells” bridge the gap in memory for discontiguous events. Neuron. 2011 Aug 25;71(4):737-49. doi: 10.1016/j.neuron.2011.07.012.
  • Whitman Richards Time reproductions by H.M. Acta Psychologica Volume 37, Issue 4, August 1973, Pages 279–282
  • Yassa MA, Stark CE. Pattern separation in the hippocampus. Trends Neurosci. 2011 Oct;34(10):515-25. doi: 10.1016/j.tins.2011.06.006. Epub 2011 Jul 23.
  • Meck WH Neuropsychology of timing and time perception. Brain Cogn. 2005 Jun;58(1):1-8. Epub 2004 Nov 18.

Öfkenin Kökeni ve Kontrolü: Farelerin Öfkesi!

28 Gün Sonra isimli filmi izleyenler hatırlayacaktır (izlemeyenlerse endişelenmesin, bu yazımız “spoiler” sayılmaz): Film, üzerlerinde “rage” (öfke) virüsüyle deneyler yapılan şempanzelerin bir grup hayvan hakları aktivisti tarafından “özgür bırakılmasıyla” başlar, virüs birdenbire tüm şehri sarar ve olaylar gelişir…
2016’nın Şubat ayında yayımlanan bir çalışma, öfkenin beyinlerimizde halihazırda mevcut olduğunu (yani virüse filan ihtiyaç duymadığımızı) ve hatta onu bir lambayla oynar gibi açıp kapamamızın imkansız olmadığını ortaya koyuyor.
New York Üniversitesi Langone Tıp Merkezinden araştırmacıların yayımladığı makale, erkek fareler üzerinde yapılan (ve virüs gibi çoğu varyasyonu çabucak bulaşabilen bir tetikleyicidense daha güvenli bir yöntemle gerçekleştirilen) bir deneyin sonucu.
Birçok hayvanın beyinlerinin merkez kesitinde duvara benzer bir yapı bulunur: yanal septum. Araştırmacılar, bu duvarın hasara uğraması veya etkisiz hale getirilmesi durumunda farelerin beyinlerinin diğer bölgelerinde de birbiri ardına birtakım faaliyetlerin gerçekleştiğini keşfettiler. Ani gelişen şiddet saldırıları halinde baş gösteren ve yanal septumu hasar görmüş başka kemirgenlerle bazı kuş türlerinde de uzun süredir rastlanan bu olaya “septal öfke” adı veriliyor.
Araştırmacıların son bulguları, yanal septumun nasıl bir bekçi görevi görüp hayvanları frenlediğine dair bilgiler içeriyor. Yanal septum, beyinde duyguları ve öğrenmeyi kontrol eden alan olan hipokampus ve genel itibariyle saldırganlıkla hormon üretiminden sorumlu olan hipotalamusla sıkı ilişkiler içinde; bunlardan daima elektrik sinyalleri alıyor.  Farelerin kafataslarındaki seçilmiş bir bölgeye delik açan araştırmacılar, beynin bu bölgesini ışıkla uyarıyor ve farelerin saldırgan davranışlarını tetikleyip bitirebiliyor.
Bu çalışmanın ilginç yanlarından bir diğeri de doğuştan gelen iki davranış olan saldırganlık ve cinselliğin ayrı ayrı ele alınıp uyarılabildiğini ve durdurulabildiğini gösteriyor olması. Yanal septum ve alt orta hipotalamus arasındaki bağlantıyı (yani öfke/saldırganlık duvarını) bozan araştırmacılar, bunun farenin cinsel davranışlarında hiçbir değişime yol açmadığını bildiriyor.
Ekibin şimdiki hedefi ise yanal septumdaki hangi spesifik nöronların saldırganlık ve öfke davranışlarını tetiklediğini, teşvik ettiğini ve durdurduğunu tespit etmek. Ekip lideri ve makalenin baş yazarı Dr. Payu Lin, nihai hedefinin “başka toplumsal veya bilişsel işlevlere zarar vermeden saldırganlığın iyileştirilip iyileştirilemeyeceğini veya en azından kontrol altına alınıp alınamayacağını bulmak” olduğunu söylüyor.
Eklemeden geçmeyelim: Septal öfke bugüne dek insanlarda gözlemlenebilmiş bir olgu değil. Fakat bu araştırmayı yürüten ekibin sorduğu sorular içerisinde insanlarda öfke kontrolüne nasıl çözüm bulunabileceği de yer alıyor.
Kaynak:
  • Neuroscience News
  • Abstract for “Effective Modulation of Male Aggression through Lateral Septum to Medial Hypothalamus Projection” by Li Chin Wong, Li Wang, James A. D’Amour, Tomohiro Yumita, Genghe Chen, Takashi Yamaguchi, Brian C. Chang, Hannah Bernstein, Xuedi You, James E. Feng, Robert C. Froemke, and Dayu Lin in Current Biology. Published online February 11 2016 doi:10.1016/j.cub.2015.12.065

Öğrenirken Unutuyoruz

Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı’ndan (EMBL) ve İspanya’nın Sevilla kentindeki Pablo Olavide Üniversitesi’nden bilimcilere göre, beyin bir şeyi öğrenmeye çalışırken bir yandan da bir şeyleri unutmaya çabalıyor. Çalışmalarının sonuçarını Nature Communications dergisinde yayımlayan araştırmacıların fare beyninde keşfettikleri sinirsel mekanizmalar, öğrenme sırasında aktif bir şekilde unutmanın da gerçekleştiğini ortaya koyuyor. EMBL ekibinin lideri Cornelius Gross şöyle değerlendiriyor: “İlk kez beyinde aktif bir şekilde anıları silme yani unutma ile ilişkilendirilen bir mekanizma keşfettik.”

Öğrenme, en basit düzeyde, bir takım atamalar yapmak ve onları anımsamaktır. Fareler üzerinde çalışan Gross ve meslektaşları, beynin anıları oluşturmasını sağladığı bilinen bölgesi olan hipokampüsü inceledi. Bilgi beynin bu kısmına farklı yollar izleyerek giriyor. Anılar yerleşiklik kazanırken, ana yol boyunca nöronlar arası bağlantılar güçleniyor.

Araştırmacılar, bu ana yol kapatıldığında farelerin bir Pavlov yanıtını (bir sesin ardından gelen sonucu belleyip, sesi duyduğunda sonucu beklemeyi) öğrenemez duruma geldiklerini buldu. Fakat eğer fareler bu bağlantıyı ana yoldaki bilgi akışı engellenmeden önce öğrenmişlerse, yine de anımsayabiliyorlardı. Dolayısıyla bilimciler bu yolunanı oluşturmakla ilgili olduğu, hatırlama üzerinde ise fazla etkisi olmadığı sonucuna vardı. Tahminlere göre hipokampüse giden ikinci yol anımsamadan sorumlu olabilir.

Ana yolun kapatılmasının beklenmedik bir sonucu olduğu da saptandı: Yol boyu uzanan bağlantılar zayıflıyordu; yani anı siliniyordu. “Bu yolun sadece engellenmesinin, onun gücü üzerinde bir etkisi olmamalıydı. İncelememizi derinleştirince diğer yollardan birindeki aktivitenin bu zayıflamaya neden olduğunu keşfettik,” diyor Pablo Olavide Üniversitesi’nden Agnès Gruart. İlginç bir şekilde bu aktif unutma süreci sadece öğrenme durumlarında ortaya çıkıyor. Billimciler başka koşullar altında hipokampüse giden ana yolu kapattıklarında, bağlantıların gücü değişmeden kalıyor.

“Bunun bir açıklaması, beyindeki yerin sınırlı olması olabilir. Bir şey öğrenirken, yenilere yer açmak için bazı bağlantıları zayıflatmak gerekiyor olabilir. Yeni şeyler öğrenebilmek için daha önce öğrendiğiniz şeylerin bir kısmını unutmanız gerekebilir,” diyor Gross. Bu bulguların elde edilmesinde genetiği üzerinde değişiklikler yapılmış fareler kullanıldı. Ama EMBL’deki Maja Köhn’ün laboratuvarının da yardımıyla, ekip beyindeki unutma yolunun genetik mühendisliğe gerek kalmadan, bir ilaçla da aktive edilebileceğini gösterdi. Bu sayede travmatik deneyimleri unutmakta zorlanan insanlar için çözümler üretilebilir.

 


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı, “Forgetting to learn”
    < http://www.embl.de/aboutus/communication_outreach/media_relations/2016/160318_Gross/ >

İlgili Makale: Noelia Madroñal, José M. Delgado-García, Azahara Fernández-Guizán, Jayanta Chatterjee, Maja Köhn, Camilla Mattucci, Apar Jain, Theodoros Tsetsenis, Anna Illarionova, Valery Grinevich, Cornelius T. Gross & Agnès Gruart Rapid erasure of hippocampal memory following inhibition of dentate gyrus granule cells Nature Communications 7, Article number: 10923 doi:10.1038/ncomms10923 Received 29 September 2015 Accepted 27 January 2016 Published 18 March 2016l >

Seksin Beyninizde Meydana Getirdiği 8 Değişiklik

Seksin beyninizi nasıl etkilediğine dair kavrayışınızın gelişmesi cinsel hayatınızın sağlıklı bir şekilde sürmesine yardımcı olur. Bu durum aynı zamanda da sağlığınızın diğer kısımlarına dair size bilgi verir. Bilim insanları, seksin sırlarını keşfetmeye devam ederken, seks alanındaki araştırmalar da sürekli olarak gelişiyor. İşte bugüne kadar bilimsel araştırmalar sayesinde seks anındaki beynimize dair bildiklerimiz.

1) Seks Uyuşturucu Gibidir 

Cinsel birleşme iyi hissetmemize sebep olur. İşte seksi sevmemizin ve arzulamamızın sebebi de budur. Cinsel birleşmeden aldığımız zevk; büyük oranda beynimizin ödül merkezini aktifleştiren bir nörotransmitter olan dopamin salgılanmasından kaynaklıdır. Dopamin, aynı zamanda da uyuşturucu bağımlısı insanlarda oldukça yüksek seviyelerdedir.UCLA David Geffen School of Medicine’dan psikiyatri doçenti Timothy Fong; uyuşturucu almak ile seks yapmanın elbette ki aynı hisleri oluşturmadığını ancak her ikisinin de aynı beyin bölgelerini uyardığını söylüyor. Öte yandan, kafein, nikotin ve çikolata da beynin ödül merkezlerini uyarır.

2) Seks Antidepresan Etkisi Gösterir

University of Albany ‘de 2002 yılında yapılan ve 300 kadın üzerine yoğunlaşılan çalışmada; seks anında kondomkullanmayan kadınların kondom kullanan kadınlara kıyasla daha az depresif belirtilere sahip oldukları bulgusuna ulaşıldı. Araştırmacılar bu durumun menide bulunan ve seks sonrası vücut tarafından absorbe edilen östrojen veprostaglandin gibi çeşitli bileşenlerin antidepresan özellikte olmasından kaynaklandığını düşünüyorlar. Ekip; ciddi ilişki içerisinde olma ya da oral kontraseptif kullanımı gibi diğer şeylerin de hem duygu durumu hem de kondom kullanımını etkileyebileceğini doğruladılar. Ciddi ilişki içerisindeki insanlar için bu durum iyi haber olsa da, ciddi düşünmeyenlerin kondom kullanımını ihmal etmemeleri gerekiyor.

3) Seks Bazen Yatıştırıcı Olabilir

İyi hissettiren bu kimyasallar, cinsel birleşme anında patlama gösteriyor olabilir fakat, peki ya sonrasında? Araştırmacılara göre; seks sonrası hüzün (postkoital disfori) diye bir şey var. Bir çalışmaya katılan kadınların üçte biri; seks sonrası herhangi bir anda üzüntü deneyimlediklerini bildiriyorlar. Pişmanlık ya da zorlanmış (kendi kendini) olma hissi bu hüznün bir sebebi olabilir, ancak araştırmacılar bu durumun tam olarak neden ortaya çıktığını henüz açıklayamıyorlar.

4) Seks Ağrıyı Uzaklaştırıyor

Araştırmalara göre; cinsel birleşme ağrı semptomlarını uzaklaştırabilir. 2013 yılında Almanya’da yürütülen birçalışmada; migreni olan katılımcıların %60’ı ve küme tipi baş ağrısına (histamin baş ağrısı) sahip katılımcıların %30’u seks anında baş ağrısından kısmen ya da tamamen kurtulduklarını belirtiyorlar. Yapılan diğer çalışmalar ise;G noktası uyarılan kadınların ağrı eşiklerinin yükseldiğini ortaya koyuyor. Rutgers University’den profesör Beverly Whipple; bu durumun kadınları ağrıyı hissetmeleri için daha fazla uyarana ihtiyaç duyma noktasına çıkardığını söylüyor. Öte yandan araştırmacılar anne ve bebek arasındaki bağ olarak isimlendirilen oksitosin hormonunun da ağrıyı uzaklaştırmaya yardımcı olduğunu ileri sürüyorlar.

5) Seks Hafızanızı Temizleyebilir

Her yıl, her 100.000 insandan 7’si, anlık fakat geçici hafıza kaybı olan “küresel geçici amnezi” deneyimliyor. Bu durum; duygusal stres, ağrı, küçük çaplı kafa sarsıntıları ve sıcak ya da soğuk suya birden atlama gibi durumlarla ortaya çıkabildiği gibi coşkulu bir seks sonucunda da ortaya çıkabiliyor. Ortaya çıkan unutkanlık durumu birkaç dakika ya da birkaç saat boyunca sürebilir. Bu süre zarfında, kişi yeni hafızalar oluşturamaz ya da henüz gerçekleşmiş olayları hatırlayamaz. Ve işin güzel yanı ise; bu durum uzun vadeli etkilere sahip değil.

6) Seks Hafızanızı Güçlendirebilir

2010 yılında yapılan bir araştırmada, “kronik” olarak çiftleşen (günde bir kez 14 gün boyunca) farelerle, yalnızca tek seferlik çiftleşme yapmasına olanak sunulan fareler kıyaslandığında, “kronik” olarak çiftleşen farelerin; beynin hafıza ile ilişkili bölgesi olan hipokampuslerinde daha fazla nöron geliştirdikleri gözlemlendi. Bulgular farelerde yapılan ikinci bir çalışma ile de desteklendi. Ancak düzenli seksin insanlarda da aynı etkiyi oluşturup oluşturmadığı durumuna henüz bakılmış değil.

7) Seks Sakinleştiriyor

Düzenli seksin farelerde beyni güçlendirdiğinin ortaya koyulduğu aynı çalışmada farelerin aynı zamanda da daha az stresli oldukları gözlemlendi. Bu durum insanlar için de geçerli. Yapılan bir araştırmada; henüz yeni cinsel ilişki deneyimlemiş insanların cinsel ilişki deneyimlememiş insalara kıyasla stresli durumlara –örneğin; insanların önünde konuşma gibi– tepki oluşturmada daha iyi oldukları sonucuna ulaşıldı.  Peki seks stresi nasıl azaltıyor?Bu örnekte; kan basıncını düşürerek.

8) Seks Uykunuzu Getirir

Seksin kadınlara kıyasla erkeklerin uykusunu getirmesi daha yaygındır. Ve bilim insanları bu durumun sebebini şöyle açıklıyorlar: Beynin prefrontal korteks isimli bölgesi, boşalmanın ardından giderek yavaşlayan bir aktivite gösteriyor. Bu durum da oksitosin ve serotonin salınımıyla birlikte; “kıçını döndü ve yattı” sendromuna sebep olabilir.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. 8 Ways Sex Affects Your Brain. http://www.health.com/health/gallery/0,,20894914,00.html
  3. Gallup GG Jr, Burch RL, Platek SM. Does semen have antidepressant properties? Arch Sex Behav. 2002 Jun;31(3):289-93. PMID: 12049024
  4. Brian S. Bird, Robert D. Schweitzer & Donald S. Strassberg The Prevalence and Correlates of Postcoital Dysphoria in Women International Journal of Sexual Health Volume 23, Issue 1, 2011 pages 14-25 DOI:10.1080/19317611.2010.509689
  5. Wang YL, Yuan Y, Yang J, Wang CH, Pan YJ, Lu L, Wu YQ, Wang DX, Lv LX, Li RR, Xue L, Wang XH, Bi JW, Liu XF, Qian YN, Deng ZK, Zhang ZJ, Zhai XH, Zhou XJ, Wang GL, Zhai JX, Liu WY. The interaction between the oxytocin and pain modulation in headache patients. Neuropeptides. 2013 Apr;47(2):93-7. doi: 10.1016/j.npep.2012.12.003. Epub 2013 Jan 30.
  6. D Owen, B Paranandi, R Sivakumar, and M Seevaratnam Classical diseases revisited: transient global amnesia Postgrad Med J. 2007 Apr; 83(978): 236–239. doi: 10.1136/pgmj.2006.052472
  7. Maloy K, Davis JE. “Forgettable” sex: a case of transient global amnesia presenting to the emergency department. J Emerg Med. 2011 Sep;41(3):257-60. doi: 10.1016/j.jemermed.2008.02.048. Epub 2008 Oct 1.
  8. Benedetta Leuner , Erica R. Glasper , Elizabeth Gould Sexual Experience Promotes Adult Neurogenesis in the Hippocampus Despite an Initial Elevation in Stress Hormones Plos ONE  Published: July 14, 2010DOI: 10.1371/journal.pone.0011597
  9. Brody S. Blood pressure reactivity to stress is better for people who recently had penile-vaginal intercourse than for people who had other or no sexual activity. Biol Psychol. 2006 Feb;71(2):214-22. Epub 2005 Jun 14. PMID: 15961213
  10. Serge Stoléru, Véronique Fonteillea, Christel Cornélis, Christian Joyal , Virginie Moulier Functional neuroimaging studies of sexual arousal and orgasm in healthy men and women: A review and meta-analysis Neuroscience & Biobehavioral Reviews Volume 36, Issue 6, July 2012, Pages 1481–1509 doi:10.1016/j.neubiorev.2012.03.006