“G Noktası” Gerçekten Var Mı?

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

G noktası anatomik çeşitlilik, farklı kişisel deneyimler ve kadın cinsel sağlığı araştırmalarındaki tarihsel boşluklar nedeniyle tartışma konusu olmaya devam ediyor.

Anatomik Bakış Açısı:

    • G noktası ayrı bir organ değil, vajinanın ön duvarında, klitoriourethrovaginal (CUV) kompleksinin yakınında bulunan 2-3 inçlik erotojen bir bölgedir.
    • Muhtemelen birbirine bağlı yapıları içerir:
      • İç klitoris kökleri: Vajinal duvarın uyarılması, kapsamlı klitoris ağını dolaylı olarak aktive edebilir.
      • Üretra süngeri/Skene bezleri: Bu bezler (erkek prostatına benzer) seyreltilmiş süte benzeyen sıvı üretir ve potansiyel olarak “kadın boşalmasına” katkıda bulunur.

    This content is available to members only. Please login or register to view this area.

    Fizyolojik Tepkiler:

      • Orgazm tipleri:
        • Klitoral: Genellikle vajinal ucun dışarı çıkmasına neden olan, dış klitoral uyarımla ilişkilidir.
        • G noktası: Bazen servikal geri çekilme ve sıvı salınımıyla birlikte görülen, iç uyarımla bağlantılıdır.
      • Sıvı salınımı:
        • Fışkırtma: Genellikle orgazm sırasında basınç altında dışarı atılan seyreltilmiş idrar.
        • Kadın boşalması: İdrardan farklı olan, Skene bezlerinden gelen daha koyu sıvı.

      Değişkenlik ve Tartışma:

        • Evrensel değil: Kadınların %30-40’ı G noktası hassasiyeti bildirirken, diğerleri belirgin bir zevk hissetmiyor.
        • Psikolojik faktörler: Uyarılma ve zihniyet, uyarım algısını önemli ölçüde etkiler.
        • Araştırma zorlukları: Kadın anatomisinin tarihsel olarak az incelenmesi ve öznel raporlama, fikir birliğini zorlaştırıyor.

        G noktası, onu deneyimleyenler için gerçektir, ancak benzersiz bir organ olmaktan ziyade mevcut anatomik yapıların bir araya gelmesini yansıtır. Duyarlılık ve etkilerdeki değişkenliği, kadın cinsel tepkisinin çeşitliliğini vurgular ve onu hem biyolojik hem de fenomenolojik bir fenomen haline getirir. Devam eden tartışmalar, kadın cinselliği konusunda kapsayıcı, ayrıntılı araştırmalara olan ihtiyacı vurgulamaktadır.


        Keşif

        Adını Alman jinekolog Ernst Gräfenberg’den alan G noktası, ilk olarak 1940’larda ve 1950’lerde kadın cinsel anatomisi, özellikle de üretranın orgazmdaki rolü üzerine yaptığı araştırmalarda tanımlanmıştır. Gräfenberg, ön vajinal duvarda, yaklaşık 2-3 inç içeride, uyarıldığında yoğun zevk veya orgazmı tetikleyebilen hassas bir alan olduğunu fark etti. Çalışmaları 1980’lere kadar büyük ölçüde göz ardı edildi.

        1981’de seksologlar Beverly Whipple ve John Perry, G Noktası ve İnsan Cinselliği Hakkındaki Diğer Son Keşifler adlı kitaplarında “G noktası” terimini yeniden keşfettiler ve popüler hale getirdiler. Hemşire ve araştırmacı olan Whipple, klinik çalışmaları sırasında kadınların çeşitli cinsel tepkilerini gözlemledikten sonra bu alanı keşfetmeye başladı. Kadınlarla anketler ve uygulamalı araştırmalar içeren çalışmaları, birçoğunun bu noktanın uyarılmasından dolayı artan bir uyarılma bildirdiğini doğruladı. Daha önceki bulgularını onurlandırmak için bu noktaya Gräfenberg’in adını verdiler.

        Kadınların keşfine katkıları araştırmacıların ötesine uzanıyor. Whipple ve Perry’nin çalışmaları, kadınların deneyimlerini anlatan kendi ifadelerine büyük ölçüde dayanıyordu ve bu da G noktasının yerini ve etkilerini haritalamaya yardımcı oldu. 1970’lerde ve 1980’lerde Shere Hite gibi feminist akademisyenler ve aktivistler de kadın hazzı hakkındaki tartışmaları genişleterek bu tür keşiflerin ivme kazanması için alan yarattı.

        G noktasının kesin doğası hakkında tartışmalar devam ediyor; ayrı bir yapı mı yoksa klitoris ağının bir parçası mı olduğu. Amichai Kilchevsky’nin 2011 tarihli incelemesi gibi çalışmalar, bunun klitorisin bir uzantısı olabileceğini öne sürerken, Whipple’ın devam eden araştırması da dahil olmak üzere diğerleri bunun benzersiz bir erotojen bölge olduğunu savunuyor. Kesin bir anatomik kanıt yok, ancak kadınların anekdot niteliğindeki kanıtları anlayışı şekillendirmeye devam ediyor.

        G noktasını “keşfeden” belirli bir kadın yoktur; bu nokta, tek bir “evreka” anından ziyade kolektif araştırmalar ve yaşanmış deneyimler sonucunda ortaya çıkmıştır.


        İleri Okuma
        1. Gräfenberg, E. (1950). The role of urethra in female orgasm. International Journal of Sexology, 3(3), 145–148.
        2. Perry, J. D., & Whipple, B. (1981). Pelvic muscle strength of female ejaculators: Evidence in support of a new theory of orgasm. Journal of Sex Research, 17(1), 22–39.
        3. Ladas, A. K., Whipple, B., & Perry, J. D. (1982). The G Spot and Other Recent Discoveries About Human Sexuality. New York: Holt, Rinehart and Winston. (Buch, jedoch zentral für die Popularisierung des Begriffs „G-Spot“).
        4. Zaviacic, M., & Hrdina, M. (1985). Anatomic and histologic study of the Skene’s paraurethral glands in adult women. American Journal of Obstetrics and Gynecology, 151(3), 267–271.
        5. Zaviacic, M. (1992). The female prostate: Non-pathological and pathological findings. Journal of Clinical Pathology, 45(7), 579–583.
        6. Grafenberg, E. (1993). The role of urethra in female orgasm. International Journal of Sexology, 3(3), 145–148. (Neuauflage der Originalarbeit von 1950 in moderner Rezeption.)
        7. O’Connell, H. E., Sanjeevan, K. V., & Hutson, J. M. (2005). Anatomy of the clitoris. Journal of Urology, 174(4 Pt 1), 1189–1195.
        8. Marcel D. Waldinger MD, PhD, FECSM, Govert J. de Lint PT, Ad P.G. van Gils MD, PhD, Farhad Masir MD, Egbert Lakke MD, PhD, Ruben S. van Coevorden MD and Dave H. Schweitzer MD, PhD Foot Orgasm Syndrome: A Case Report in a Woman The Journal of Sexual Medicine Volume 10, Issue 8, pages 1926–1934, August 2013 Version of Record online: 19 JUN 2013 DOI: 10.1111/jsm.12217
        9. Zlatko Pastor Female Ejaculation Orgasm vs. Coital Incontinence: A Systematic Review Journal of Sexual Medicine 10(7) · May 2013 DOI: 10.1111/jsm.12166 · Source: PubMed
        10. Jannini, E. A., Buisson, O., Rubio-Casillas, A., & King, R. (2014). Beyond the G-spot: clitourethrovaginal complex (CUV) and female orgasm. Nature Reviews Urology, 11(9), 531–538.
        11. Beverly Whipple Female Ejaculation, G Spot, A Spot, and Should We Be Looking for Spots? Current Sexual Health Reports June 2015, Volume 7, Issue 2, pp 59-62 DOI10.1007/s11930-015-0041-2
        12. Chalmers, J. “Health Check: does the ‘G-spot’ exist?” TheConversation. https://theconversation.com/health-check-does-the-g-spot-exist-56491 (Retrieved on 2016, May 5)
        13. Salama, N., & Boitrelle, F. (2020). Is there a G-spot? A systematic review of the literature. International Urogynecology Journal, 31(10), 1997–2006.
        14. Jannini, E. A., Buisson, O., & Montorsi, F. (2021). The controversial G-spot: From Grafenberg to the clitourethrovaginal complex. Nature Reviews Urology, 18(2), 95–102.

        Sabah Ereksiyonu Nedir ve Erkekler Sabahları Neden Erekte Olarak Uyanırlar?

        Birçoğumuz için, sabah çalan alarm sesi, sabahları duyulan en sevimsiz seslerden birisi olabilir. Fakat yetişkin erkeklerde ve hatta küçük erkek çocuklarında bile bu sevimsiz alarm sesine, oldukça rahatsızlık verici üteral bir fenomen de eşlik eder: Nocturnal penile tumescence (NPT) yani gecesel penis sertleşmesi.

        Henüz her şey tamamen açıklığa kavuşturulmuş olmasa da, erkeklerin sabahları uyandıklarında neden böyle bir durumu tecrübe ettiklerine dair cevaplar arayan bilimsel ve bilimsel olmayan çalışmalar mevcut. Fakat gerçek şu ki; sabah ereksiyonu son derece yaygın, normal ve doğal bir hâl. Peki bu durumun sebepleri nelerdir? Eğer sabahları erekte olmuyorsanız, bundan endişe duymalı mısınız?

        Sabah Ereksiyonu Nedir? 

        Sabah ereksiyonu, birçok erkeğin hayatı boyunca deneyimlediği, sabah uyanıldığında peniste meydana gelen sertleşme ve dikleşme halidir. Bu durum tamamen normal, sağlıklı bir fizyolojik tepkidir ve erkeklerin gece boyunca birkaç defa yaşadığı bir dizi ereksiyonun sonuncusudur. Sağlıklı erkekler –ortalama olarak– tam bir gece uykusu boyunca üç ila beş defa ereksiyon olabilirler ve her bir ereksiyon süresi 25-35 dakika boyunca sürebilir.

        Sabah Ereksiyonunun Sebepleri Nelerdir?

        Basitçe, kan, penise doğru yoğun akış gerçekleştirdiğinde ereksiyon hali oluşur. Genellikle ereksiyon halini ortaya çıkaran uyaranlar vardır, ancak görece daha genç erkekler ve erkek çocukları herhangi bir uyaran olmadan da erekte olabilirler. Uyurken erekte halde uyanmanıza sebep olan bir dizi şey söz konusudur.

        1. Dolu Bir İdrar Torbası

        Sabah “sertleşmesi” kesinlikle bir rahatsızlık olarak düşünülmemelidir; çünkü bu durum erkeğin uyku anında ürinasyonu (idrar atımı) engelleyen fizyolojik bir faydadır. Gece boyunca idrar birikmesi, idrar torbasının dolmasına sebep olur. İdrar, üretraya (idrar atılan yol) doğru doldukça, penis tıkalı hale gelir ve bu durum da sıklıkla penisin sertleşmesine, erekte olmasına sebep olur. Dolu bir idrar torbasının verdiği rahatsızlık hali herhangi birisini derin uykudan bile uyandırabilir, fakat yüzüstü yatan ve yatağa doğru erekte olan bir erkeği düşünün. Bu durum idrar torbasına fazladan bir baskı oluşturacak, kişiyi uyanmaya ve idrar torbasını boşaltmaya zorlayacak.

        2. REM Uykusu Anındaki Beyin Aktivasyonları

        Sabah ereksiyonları, tıpkı klitoral ereksiyonlar gibi, uykunun REM aşaması ile ilişkilidir. Bu aşamada, beyin, vücudu düzene sokmak maksadıyla bazı nörotransmitterlerin salınımını durdurur ve vücudunuzu rüyalarınızda gördüğünüz hareketleri yapmadan alıkoyar. Ereksiyonların kontrolünde rol alan bir transmitter olannöroepinefrin, penisteki kan damarlarında vazokonstriksiyona (büzüşme) sebep olur ve bu da esasında ereksiyonu engelleyici bir etkidir.

        Bu durum penise giden aşırı kan akışını durduran bir tür uyarıcı işaret gibidir. Fakat REM uykusuna girdikçe, nöroepinefrin salınımı azalır ve testosteronla ilgili hareketlenmeler ortaya çıkmaya başlar. Bu da vazodilasyona (damar genişlemesine) ya da kan damarlarındaki kan akış hızının artmasına ve nihayetinde de ereksiyonun ortaya çıkmasına sebep olur. Uyku süresince, bir sistem onarması gibi, ekstradan kan akışı, oksijenlemeyi artırır ve sistemin işler olarak kalmasına yardımcı olur. Yani sabahları erekte halde uyanmak penis fonksiyonlarını arttırıcı bir etkiye sahiptir.

        Özetle, sabah ereksiyonları REM uykusunun ikincil etkilerindendir ve bu uykunun erkeklerdeki fizyolojik süreciyle ilgilidir. Tamamen normal olan bu durumun eksikliği nadiren de olsa ereksiyon bozukluğu ile ilişkilendirilir. The Urologic Clinics of North America ‘da yayımlanan bir çalışma; sabah ereksiyonlarını izlemenin psikojenik cinsel iktidarsızlık ile yapısal durum arasındaki ayırt etme sürecine dair müdahalesiz ölçümlerin en iyisi olduğunu ileri sürüyor.

        Sabah Ereksiyonu Yaşamıyorsanız Ne Olur?

        Geçmişte yapılan çalışmalar; sabah ereksiyonunun yaşlı ve genç erkeklerde kesin bir farklılığı olduğuna dair herhangi bir bulguya erişmedi. Daha güncel çalışmalar erkeklerin yaşlandıkça sabah ereksiyonu frekansında kademeli bir düşüşün olduğunu ortaya koyuyor. Yani daha genç erkekler çok daha sıklıkla sabah ereksiyonu halini deneyimlerken, yaş ilerledikçe bu durumun yaşanma sıklığı azalmaktadır. Bazı çalışmalar; azalan sabah ereksiyonu sıklığının yanı sıra, penisin sertlik oranının ve ereksiyon süresinin uzunluğunun da azaldığını gösteriyor.

        Genel olarak ereksiyon sıklığının azalmasına eşlik eden sabah ereksiyonu sıklığının azalması durumunun fizyolojik sebebinden çok fiziksel sebebi olabilir. Örneğin; testosteron seviyelerinin çok düşük olması ya da dalgalanmaların aşırı olması. Eğer ki; sabah ereksiyonlarınızın sıklığında dramatik oranda değişiklikler fark ederseniz, derhal doktorunuza başvurunuz, çünkü ciddi bir sebep de söz konusu olabilir. Ancak unutmayın ki; sabah ereksiyonunuzu etkileyen –özellikle de gece uykunuzun kalitesi ve uzunluğu gibi– çeşitli sebep ve etkenler söz konusudur. Yani sabah ereksiyonlarınızın sıklığının azalması ya da bazen görülmemesi, ciddi bir probleminiz olduğu anlamına gelmez.

        Dipnot: Kapak görselinde yer alan kurutma makinasını denemeyin :)


        Kaynaklar: Bilimfili,
        1- AsapScience. https://www.youtube.com/watch?v=D1et5NgT6bQ
        2- New Health Guide. Morning Erection, http://www.newhealthguide.org/Morning-Erection.html
        3- Kessler, W. O. “Nocturnal penile tumescence.” The Urologic clinics of North America 15, no. 1 (1988): 81-86.

        Susuz Kaldığımızda Vücudumuzda Neler Oluyor?

        İnsan yaşamı için su olmazsa olmazdır. Vücut ağırlığımızın %50 ila 70’nin su olması ve vücut fonksiyonlarımızın birçoğunda [1] suyun önem arzediyor olması da; bu olmazsa olmazlığın bir göstergesi olsa gerek. Vücudumuzun normal su oranındaki—susuzluktan, hastalıktan, egzersizden ya da ısıl gerilmeden kaynaklı— herhangi bir eksiklik zayıf hissetmemize sebebiyet verir. Önce susarız ve bitkinlik hissederiz ve dahası ciddi bir baş ağrısına maruz kalabiliriz. Bu durum da gerilmemize ve mental ve fiziksel olarak zayıflamamıza sebep olur.

        Gün içerisinde sürekli olarak su kaybederiz, örneğin; nefes alıp verirken, dışkılama ve terleme yoluyla. Sağlıklı birçok insan iştah ve susama durumunun kontrolünde beslenme ve içme alışkanlığına bağlı olarak vücudunun su seviyesini önemli oranda düzenler. Fakat bebekler, hastalar, yaşlılar, atletler ve yorucu fiziksel mesleklerde çalışanlar için bu durumu kontrol etmek daha zordur [2].

        Susuz Kaldığınızda Neler Olur?

        Öncelikle susama mekanizmamız gerçek hidrasyon seviyemizin daima gerisindedir. Yani susadığınızı hissetmenizden önce vücudunuz aslında zaten susuz kalmıştır.

        Araştırmalar; %1 gibi küçük bir düzeydeki dehidrasyonun (susuzluğun), insanın duygu durumunu, dikkatini, hafızasını ve motor koordinasyonunu olumsuz şekilde etkilediğini [3] ortaya koyuyor. İnsanlara dair veriler sınırlı ve çelişkili ancak görünen o ki; susuzluk beyin doku sıvısında azalmaya [4] sebep oluyor ve böylece de beyin hacmi küçülüyor ve hücre fonksiyonları geçici olarak etkileniyor.

        Vücudunuzdaki suyu kaybettikçe [5], kanınız daha yoğun (derişik) hale gelir ve bir noktaya ulaştığında da, bu durum böbreklerinizin su tutmasına sebep olur, sonuç ise: idrar atımında azalma görülür.

        Yoğun bir kan; kardiyovasküler sisteminizin kan basıncınızı korumak amacıyla kalp atış hızınızı artırabilmesini güçleştirir.

        Susuz vücudunuz sizi — örneğin egzersiz yaptığınızda ya da ısıl gerilme ile karşılaştığınızda– bitkin ve yorgun olmaya sürükler. Bu durum da; örneğin; çok hızlı ayağa kalktığınızda, bayılmanıza sebep olabilir. [6]

        Öte yandan, su yetersizliği; vücudunuzun sıcaklığı düzenlemesini engeller. Bu durum da hipertermiye sebep olabilir –vücut sıcaklığının normalin aşırı üzerine çıkması.–

        Hücresel düzeyde ise, su, kan gibi diğer fonksiyonlar tarafından alındığı için hücrelerde büzülme meydana gelir. Beyin bu durumu hisseder ve susama hissini oluşturur.

        Ne Kadar Su İçmeliyiz?

        Normal su isteği; vücut yapısı, metabolizma, diyet, iklim ve giyim biçimi gibi birçok etkene bağlı olarak değişkenlik gösterir. [1]

        Su alımına dair ilk resmi açıklama 2004 yılında yapıldı. Institute of Medicine ‘a göre; yetişkin bir erkek birey için yeterli su alımı hergün 3.7 litre, yetişkin bir kadın birey için ise 2.7 litre olmalıdır. [7]

        Günlük toplam su alımının yaklaşık %80’i  herhangi bir sıvı içecekten (su, kahve, çay, alkol vb.) ve kalan %20’si ise yiyeceklerden alınmalıdır.

        Fakat elbette ki; bu öneriler yaklaşık seviyededir. İşte kendi hidrasyonunuzu nasıl gözlemleyebileceğiniz [2]:

        1. Vücut ağırlığınızı takip edin ve normal taban seviyenizin %1’inde kalın. Taban seviyenizi; üç sabah üst üste (yataktan kalkıp kahvaltıya kadar olan sürede) ortalama vücut ağırlığınızın ortalamasını alarak bulabilirsiniz.
        2. İdrarınızı gözlemleyin. Düzenli olarak idrar yapmalısınız (günde 3-4 kereden fazla) ve idrarınız açık sarı renkte ya da soluk saman sarısı renginde olmalı ve yoğun bir kokusu olmamalı. Eğer ki; idrar sıklığınız az ise, koyu renkli ise ya da aşırı keskin kokuluysa, daha fazla sıvı tüketmelisiniz.
        3. Yeteri kadar sıvı tüketmeye özen gösterin. Sıvı tüketiminiz susama hissinizi önlemelidir.

        Kaynaklar:
        [1]Sawka MN1, Cheuvront SN, Carter R 3rd. Human water needs. Nutr Rev. 2005 Jun;63(6 Pt 2):S30-9. PMID: 16028570
        [2] Lawrence E. Armstrong PhD, FACSMa Assessing Hydration Status: The Elusive Gold Standard Journal of the American College of Nutrition Volume 26, Supplement 5, 2007 pages 575S-584S DOI:10.1080/07315724.2007.10719661
        [3] Lieberman HR. Hydration and cognition: a critical review and recommendations for future research. J Am Coll Nutr. 2007 Oct;26(5 Suppl):555S-561S. PMID: 17921465
        [4] Biller A, Reuter M, Patenaude B, Homola GA, Breuer F, Bendszus M, Bartsch AJ. Responses of the Human Brain to Mild Dehydration and Rehydration Explored In Vivo by 1H-MR Imaging and Spectroscopy. AJNR Am J Neuroradiol. 2015 Dec;36(12):2277-84. doi: 10.3174/ajnr.A4508. Epub 2015 Sep 17. PMID: 26381562
        [5] Samuel N. Cheuvront, Robert W. Kenefick Dehydration: Physiology, Assessment, and Performance Effects Comprehensive Physiology Published Online: 10 JAN 2014 DOI: 10.1002/cphy.c130017
        [6] JEFFREY B. LANIER, MD; MATTHEW B. MOTE, DO; and EMILY C. CLAY, MD Evaluation and Management of Orthostatic Hypotension Am Fam Physician. 2011 Sep 1;84(5):527-536. DOI: 10.1111/jch.12062
        [8] National Academies 

        • Bilimfili,
        • Fiona Macdonald, “Here’s what happens to your body when you’re dehydrated,” http://www.sciencealert.com/here-s-what-happens-to-your-body-when-you-re-dehydrated

        Tromboflebit

        “Tromboz” terimi, damar sisteminde kan pıhtılarının oluştuğu durumun doğasını yansıtan, pıhtı anlamına gelen Yunanca “θρόμβωσις (trombos)”, oksijeni alınmış kanı kalbe geri getiren kan damar (venöz) anlamına gelen “fleps” ve tıbbi terminolojide inflamasyonu belirtmek için kullanılan bir sonek olan “-itis“. Bu nedenle, tromboflebit doğrudan kan pıhtısına bağlı olarak bir damarın iltihaplanması anlamına gelir.

        Durumun geçmişi, Fransız doktor Armand Trousseau‘nun 1865’te gezici tromboflebiti ilk kez tanımladığı 19. yüzyıla kadar uzanıyor; bu hastalık daha sonra Trousseau sendromu olarak tanındı ve tromboflebit ile altta yatan malignite arasındaki ilişkiyi vurguladı.

        Tromboflebit, venöz duvarların iltihaplanması ve aynı zamanda damar içinde trombüs (kan pıhtısı) oluşumu ile karakterize edilen vasküler bir hastalıktır. Bu durum sırasıyla yüzeysel tromboflebit ve derin ven trombozu (DVT) olarak adlandırılan hem yüzeysel hem de derin damarlarda ortaya çıkabilir. Tromboflebit tipik olarak bacaklarda ortaya çıkar ancak kollarda ve vücudun diğer kısımlarında da ortaya çıkabilir. Semptomlar genellikle ağrı, şişlik, kızarıklık ve etkilenen bölgede sıcaklık hissini içerir. Tromboflebitin etiyolojisi Virchow üçlüsü olarak bilinen üç faktörden oluşur: venöz staz (kan akışının yavaşlaması veya durması), endotel hasarı (damar astarında hasar) ve hiper pıhtılaşma (kanın pıhtılaşma eğiliminin artması).

        Tarihsel olarak, tromboflebit kavramı, hem DVT’yi hem de pulmoner emboliyi (PE) içeren venöz tromboembolizmin (VTE) daha geniş anlaşılmasıyla iç içe geçmiştir. Uzun süreli hareketsizlik, ameliyat, kanser ve bazı genetik durumlar gibi tromboflebit ile ilişkili risk faktörlerinin tanınması, önleme ve yönetim stratejilerini geliştirmiştir.

        Yüzeysel venöz tromboz

        Yüzeysel venöz tromboz (SVT), ağırlıklı olarak uzuvlardaki venöz sistemleri etkileyen bir durum olan yüzeysel damarların iltihaplanması ve trombozu ile karakterize edilen klinik bir durumdur. Yüzeysel bir damar içinde bir trombüs (kan pıhtısı) oluşumunu içerir, bu da iltihaba yol açar ve genellikle etkilenen bölgede ağrı, şişlik ve eritem (cildin kızarıklığı) gibi semptomlarla ilişkilendirilir. SVT’nin patofizyolojisi, tromboz gelişimine katkıda bulunan venöz staz, endotelyal hasar ve hiper pıhtılaşmayı içeren Virchow üçlüsü ile yakından ilişkilidir.

        Yüzeysel venöz trombozun tanınması ve anlaşılması yıllar içinde önemli ölçüde gelişmiştir. Başlangıçta, öncelikle yüzeysel damarlardaki konumu nedeniyle iyi huylu ve kendi kendini sınırlayan bir durum olarak kabul edildi. Ancak daha sonraki çalışmalar, özellikle SVT büyük Safen vende meydana geldiğinde, derin ven trombozu (DVT) ve pulmoner emboli (PE) riski de dahil olmak üzere potansiyel komplikasyonlarını aydınlatmıştır.

        Tarih

        Tromboflebitin tarihsel anlayışı ve tedavisi yıllar içinde önemli ölçüde gelişmiştir. Başlangıçta bu durum öncelikli olarak dinlenme ve etkilenen uzuvun yükseltilmesi gibi destekleyici önlemlerle yönetildi. Ancak 20. yüzyılda antikoagülan tedavinin ortaya çıkmasıyla birlikte tedavi paradigması pıhtı yayılmasının önlenmesi ve komplikasyon riskinin azaltılması yönünde değişti.

        İleri Okuma

        1. Decousus, H., Quéré, I., Presles, E., et al. (2010). “Superficial venous thrombosis and venous thromboembolism: A large, prospective epidemiologic study.” Annals of Internal Medicine, 152(4), 218-224.
        2. Di Minno, M. N. D., Ambrosino, P., Ambrosini, F., Tremoli, E., Di Minno, G., & Dentali, F. (2016). “Prevalence of venous thromboembolism in patients with superficial vein thrombosis: A meta-analysis.” Journal of Thrombosis and Haemostasis, 14(5), 964-972.
        3. Galanaud, J.-P., Genty, C., & Sevestre, M.-A. (2012). “Comparative study on risk factors and early outcome of symptomatic distal versus proximal deep vein thrombosis: Results from the OPTIMEV study.” Thrombosis and Haemostasis, 108(3), 508-515.
        4. Wichers, I. M., Di Nisio, M., Büller, H. R., & Middeldorp, S. (2005). “Treatment of superficial vein thrombosis to prevent deep vein thrombosis and pulmonary embolism: A systematic review.” Haematologica, 90(5), 672-677.
        5. Trousseau, A. (1865). Phlegmasia alba dolens. Clinique Médicale de l’Hôtel-Dieu de Paris, 3, 654-712.

        Click here to display content from YouTube.
        Learn more in YouTube’s privacy policy.