Kaş İfadeleri İnsan Evriminde Neden Önemli Olabilir?

Noh mask Hanakobu (lumpy nose)-akujo (evil old man) 18th century

Çok ince duygusal ifadeleri sergilemede kullanılabilen kaş hareketleri, insan evriminde önemli bir rol oynamış olabilir.

Tıpkı bir erkek geyiğin boynuzları gibi, belirgin bir kaş çıkıntısına sahip olmak; evrimsel süreçte atalarımızda baskınlığın ve agresyonun daimi işaretlerinden birisiydi. Kaşların hareketi, özelde, örneğin; tanıma ve sempati gibi daha nüans denebilecek duyguları ifade etmede ve insanlar arasında geniş sosyal ağlar inşa edebilmede bizlere iletişim becerileri sağladı. Böylelikle de insanlar arasındaki işbirliği ve daha iyi bir anlayışın gelişmesine de imkân sunulmuş oldu.

9 Nisan’da (2018) Nature Ecology & Evolution‘da yayımlanan bir çalışma, yakın atalarımız da dahil olmak üzere diğer homininler anatomik olarak devasa kaş çıkıntılarına sahipken, modern insanlarda daha yassı bir kaş çıkıntısının neden evrimleştiği konusunda uzun süredir devam eden akademik tartışmalara katkıda bulunuyor.

Belirgin bir kaş çıkıntısının nasıl bir fonksiyona sahip olabileceğini anlama noktasında diğer hayvanları incelemek, bizlere ilginç ipuçları sunabilir. Bir primat türü olan mandrillerde, baskın erkekler, burunlarının her iki yanında statülerinin bir göstergesi olarak parlak renkli şişkinliklere sahiptir. Bu şişkinliklerin büyümesi, hormonal faktörler tarafından tetiklenir ve şişkinliklerin altındaki kemikler, mikroskobik oyuklarla çukurlu yapıdadır. Bu özellik, arkaik homininlerin kaş kemiklerinde de görülebilir.

Eşeysel ikibiçimlilik (dimorfizm) ve sosyal sinyaller verme, atalarımızın çıkıntılı kaş kemikleri için ikna edici bir açıklamadır. Bu çıkıntıların modern insanlarda daha yassı bir yapıya dönüşmesi, bireyler arasında sosyal bağlar oluşturulmasına yardımcı olan dostça duyguların sergilenmesine olanak tanıdı.

Araştırma ekibi, 3D mühendislik yazılımı kullanarak, Ulusal Tarih Müzesi’nde bulunan ve 600.000 ila 200.000 yıl öncesi aralığında yaşamış arkaik bir hominin türü olan Homo heidelbergensis‘e ait Kabwe 1 olarak bilinen fosilleşmiş bir kafatasının kaş çıkıntılarını daha yakından inceledi.

Ekip, çıkıntılı kaş sırtlarına dair açıklamalarda bulunan teori sayısını ikiye indirgedi: Bunlardan birisi; bu sırtların, arkaik homininlerin yassı kafatası ve göz çukurlarının buluştuğu yerdeki boşlukları doldurmak için gerekli olduğunu söylerken, diğeri; çıkıntıların, çiğneme kuvvetini dengeleme işlevi gördüğünü söylüyordu.

Kabwe’nin büyük kaş çıkıntısını modelleme yazılımı ile kesen ekip, aşırı kaş çıkıntısının bir sorun oluşturmadan büyük ölçüde azaltılabileceği ve bunun anatomik yerleşme bakımından bir avantaj sağlamadığı bulgusuna ulaştı. Ardından, farklı dişlerle yapılan ısırma kuvvetleri simüle edildiğinde, kaş çıkıntısına düşen gerilmenin çok az olduğu görüldü. Ekip, çıkıntıyı tamamen aldığında ise, ısırmanın, yüzün geri kalanında bir etki bırakmadığını gözlemledi.

Bu da şu anlama geliyor; kaş çıkıntısının şekli, tek başına anatomik yerleşme ve mekanik gereksinimler tarafından şekillendirilmiyor. Öte yandan kaş çıkıntılarına dair teri veya saçları gözlerden uzak tutmak gibi başka açıklamaların da yetersiz olduğunu ileri süren araştırmacılar, ikna edici açıklamanın sosyal iletişimde bulunabileceğine işaret ediyor.

Araştırmaya göre, iletişimsel alınlarımız, yüzlerimizin son 100.000 yıl içinde giderek daha da küçülmesinin bir yan etkisi olarak ortaya çıktı. Bu süreç, özellikle de avcı-toplayıcılıktan hem beslenme hem de fiziksel çabalarda daha az çeşitlilik anlamına gelen bir yaşam tarzı olan tarıma geçiş ile son 20.000 yılda daha da hızlandı.

Modern insanlar, hayatta kalan son hominin türüdür. Kardeş türümüz Neandertaller’in soyu tükenirken, bizler hızlıca dünyaya yayıldık ve son derece ekstrem koşullarda hayatta kalmayı başarabildik. Bu başarımız, geniş sosyal ağlar oluşturabilme kapasitemize çok büyük katkılar sağladı.

Kaş hareketleri, kompleks duyguları sergileyebilmemize olanak tanırken bir yandan da başkalarının duygularını algılamamızı sağlıyor. Hızlı bir “kaş kaldırma” hareketi, kültürler arası karşılıklı tanımanın ve açıklığın bir işaretiyken, kaşlarımızı çatmak bir agresyon ifadesidir. Öte taraftan, kaş hareketini sınırlayan botoksa sahip olanların, başkalarının duyguları ile empati kurabilmede güçlük yaşadıkları ve bu ifadeleri daha az ayırt edebildikleri gösterilmiştir.

Kaynak:

Orjinal yazı: Bilimfili

 

Çoğu Hayvanın Aksine İnsanlar Neden Birbirlerini Öper?

Kissing allows us to assess how compatible we are (Credit: Getty)Yeni bir çalışma insan kültürlerinin yarısında romantik dudak dudağa öpüşmenin olmadığını gösterdi. Hayvanlar ise bunu yapma zahmetine bile girmiyorlar. Peki, nasıl oldu da böyle evrildik?

Düşünüldüğünde öpme eylemi garip ve biraz da iğrenç gelebiliyor.  Bazen uzun aralıklarla salyanızı birileriyle paylaşırsınız. Bir öpücükte 80 milyon bakteri sizin vücudunuza geçebilir ve bunların hepsi iyi niyetli bakteriler değildir.

Herkes ilk öpücüğünü utanç verici veya tatlı bir şekilde hatırlar ve öpüşme romantizmde büyük rol oynamaya devam etmektedir. En azından bazı toplumlarda bu böyledir. Batılı toplumlarda bu tarz öpüşmenin evrensel bir davranış olduğu varsayılıyordu. Ancak yeni bir çalışma aslında bunun tüm kültürlerde daha az olduğunu gösterdi. Ayrıca öpüşme diğer hayvanlarda da oldukça nadir görülen bir davranıştır.

Peki, bu ‘garip’ davranışın arkasında gerçekten ne var? Eğer öpüşmek faydalı ise neden tüm hayvanlar bunu yapmıyor veya insanların hepsi öpüşmeden kaçınıyor? Hayvanların öpüşmemesi bunu bize açıklıyor olabilir.

Yeni bir araştırma öpüşme tercihlerinin seçilen 168 kültürün sadece %46’sında romantik bir anlam taşıdığını ortaya koymuştur. Önceki çalışmaları bu oranın yüzde 90 olduğunu söylüyordu. Bu yeni çalışma ailelerin çocuklarını öpmesini hesaba katmayarak  sadece romantik dudak dudağa öpüşmeler üzerinde yapılmış.

Hiçbir avcı-toplayıcı gruplarda öpüşmeye veya bunu arzulamaya dair kanıt bulunmamıştır.  Hatta bazılarının öpüşmeyi iğrenç gördükleri düşünülmektedir.  Brezilya’dan Mehinaku kabilesi öpüşmenin “müstehcen, çirkin” olduğunu söylüyorlar. Modern insanlara en yakın olan avcı toplayıcı grupların atasal yaşam tarzının verilerini göz önüne alınıp bakıldığında atalarımız da öpüşmemiş olabilirler.

Bu çalışma romantik bir öpüşmenin evrensel bir insan davranışını olduğu fikrini alt üst ettiğini söylüyor Nevada Üniversitesi’nden William Jankowiak. Ayrıca Jankowiak şunu dile getiriyor “ Bunun yerine batı toplumlarının nesilden nesile aktarılan bir ürünü gibi görünüyor”

Bu fikri destekleyen bazı tarihsel kanıtlar bulunmaktadır.

Oxford Üniversitesi’nden Rafael Wlodarski öpüşmenin oldukça yeni bir buluş olduğunu düşünüyor. Rafael Wlodarski öpüşmenin nasıl değiştiğini öğrenmek için eldeki kayıtları karıştırarak kanıtlar aradı.

En eski öpüşme davranışının kanıtı 3.500 yıl önceye dayanan Hindu Vedic Sanskritçe metinlerinde yer alıyor. Bu metinlerde öpüşmek iki kişinin ruhlarının birbirlerine teneffüs etmesi olarak nitelendirilmiş. Buna karşılık Mısır hiyerogliflerindeki resimlerde dudaklarını birbirine bastırmış birbirine yakın insan motifleri bulunmaktadır.

Peki, neler oluyor?  Öpüşmek doğal bir şey olarak mı yapıyoruz ancak bazı kültürler de bu bastırılmış mıdır?  Yoksa bu öpüşmeyi modern insanlar mı keşfetti?

Hayvanların davranışlarına bakarak bir şeyler bulabiliriz

Bizim yakın akrabalarımız şempanzeler ve bonomolarda öpüşür.  Atlanta Emory Üniversitesi ‘nden primatolog Frans de Waal şempanzelerin öpüştüklerini ve kavgalardan sonra da sarıldıklarını gözlemlemiştir. Şempanzeler için öpüşme uzlaşma biçimidir.  Bu erkeklerde kadınlara göre daha fazladır. Bir başka deyişle bu romantik bir davranış değildir.

Onların kuzenleri olan bonobolar ise daha sık öpüşürler ve dillerini kullanmayı da ihmal etmezler. Bu şaşırtıcı bir durum değil çünkü bonoboların cinsel hayatları oldukça aktiftir. İki insan buluşunca tokalaşabilir fakat  bonobo için bu tanışma ritüeli seks ile olur. Yani onların tokalaşma biçimi sekstir. Ayrıca onlar seksi bir bağlanma çeşidi olarak kullanılırlar.  Yani öpüşmek onlar için romantik bir davranış değildir.

Bu iki kuyruksuz büyük maymun istisnalar. Bildiğimiz kadarıyla diğer hayvanlar hiç öpüşmez. Onlar birbirlerinin yüzlerine burunlarını sürter veya dokunurlar. Ancak bu şekilde bile salyalarını paylaşmazlar veya dudaklarını şaplatmazlar.  Onların bunlara ihtiyacı yoktur .

Yaban domuzlarınızı ele alalım;  erkek yaban domuzları dişileri etkileyici buldukları zaman etrafa keskin bir koku bırakırlar. Bu anahtar kimyasal dişilerin çiftleşme isteğini tetikleyen “androstenone” isimli bir feromondur. Bu dişinin bakış açısından iyi bir şeydir çünkü erkekler bulunan en verimli kimyasal androstenone feromonudur. Erkeğin kokusu o kadar ağırdır ki,  dişinin erkeğe yeterince yakın olması bile gerekmez.

Bu durum birçok memeli içinde geçerlidir.  Örneğin dişi hamsterler erkekleri heyecanlandıran bir feromon salgılarlar.  Fareler benzer kimyasallar aracılığıyla kendilerine eşler bulurlar. Bu yöntem kazara ensest riskini en aza indirir.

Hayvanlar genellikle idrarları ile bu tarz feromonlar bırakılar.  Rafael Wlodarski idrarların çok keskin kimyasallar yaydığını söylüyor ve şunu ekliyor “Eğer mevcut ortama idrar bırakılmışa hayvanlar bu yolla uyumlu olup olmadıklarını değerlendirirler.

Gelişmiş koku duyusu sadece memeliler de yoktur. Eğer karadul erkek örümceği dişisi son zamanlarda bir şey yemiş ise bunun kokusunu alabilir.  Bu şekilde eğer dişinin karnının tok olduğunu anlarsa onunla çiftleşebilecek ve sonunda ona yem olmayacaktır. (Bu örümcekler erkeklerini çiftleşme sonrası yerler.)

Konunun ana noktası ise hayvanların kendilerine eş bulabilmek için bizler kadar birbirlerine yakınlaşmasına gerek olmadığıdır.

Diğer yandan insanların vahşi/cezbedici kokuları insanları birbirine yakınlaştırmak için kullanılır. Kokular, birbirimize uygunluğumuzu değerlendirmek için kullandıkları tek fikir değildir,  ancak çalışmalar kokunun eş seçiminde önemli rolü olduğunu göstermiştir.

1995 yılında yayımlanan bir çalışmada kadınlarında fareler gibi genetik farklılıkları olan erkek bireyleri seçtiğini göstermiştir. Farklı genlere sahip bireylerin daha sağlıklı yavrular üretmesi için mantıklı bir davranış olacaktır. (Çevirmen notu; ayrıca farklı genlerin olması veya melez olmak hayatta kalma açısından daha avantaj teşkil eder.)  Öpüşme bu yüzden eşinizin genlerini “koklayarak “daha yakından hissetmeniz için harika bir yoldur.

Rafael Wlodarski 2013 yılında öpüşme tercihlerini daha detaylı incelemiştir. Birkaç yüz kişiye öpüşme esnasında neyin en önemli olduğunu sordu. Kadınlar doğurganlık dönemlerinde kokunun öneminin arttığını tespit etti.

Erkek yaban domuzları da dişilerini çekici yapan bir feromon sayesinde buluyorlar. Erkek ter içerisindeki mevcut anında ve kadınlarında buna maruz kaldığında uyarılma düzeyleri hafifçe artacaktır.

Rafael Wlodarski’ye göre feromon memeliler de eş seçiminde çok önemli bir nokta da yer alıyor. “Biz memelilerin biyolojisi büyük oranda miras fakat yine de evrimsel süreçte ekstra özellikler ekleyebiliyoruz” diyor Wlodarski.

Buna göre öpüşme bir başkasına yeterince yakın olabilmek için feromonları tespit etmede kullanılan kültürel bir yöntemdir. Bazı kültürler de bu koklama davranışı fiziksel dudak temasına dönüştü.  Bunun olup olmadığını saptamak zor fakat ikisi de aynı amaca eşlik ettiğini söylüyor Wlodarski.

Eğer mükemmel bir eşleşme istiyorsak insanları öpmekten vazgeçebilir ve sadece koklayabiliriz. Böylelikle iyi bir eş bulup mikropların büyük bir kısmını da almamış olacaksınız. Ancak bunun biraz komik olduğunu da göz önüne getirmeyi unutmayın…

Kaynak;
  1. EvrimselAntropoloji
  2. http://www.bbc.com/earth/story/20150714-why-do-we-kiss
  3. William R. Jankowiak, Shelly L. Volsche, Justin R. Garcia Is the Romantic–Sexual Kiss a Near Human Universal? First published: 6 July 2015 DOI: 10.1111/aman.12286
  4. Frans B. M. de Waal Peacemaking among Primates ISBN 9780674659216 Publication: September 1990
  5. Dorries K.M.  Adkins-Regan E.  Halpern B.P. Sensitivity and Behavioral Responses to the Pheromone Androstenone Are Not Mediated by the Vomeronasal Organ in Domestic Pigs Brain Behav Evol 1997;49:53–62 (DOI:10.1159/000112981)
  6. Alan G. Singer A chemistry of mammalian pheromones The Journal of Steroid Biochemistry and Molecular Biology Volume 39, Issue 4, Part 2, October 1991, Pages 627–632
  7. Claus Wedekind, Thomas Seebeck, Florence Bettens, Alexander J. Paepke MHC-Dependent Mate Preferences in Humans Published 22 June 1995.DOI: 10.1098/rspb.1995.0087
  8. Rafael Wlodarski , Robin I. M. Dunbar Examining the Possible Functions of Kissing in Romantic Relationships Archives of Sexual Behavior November 2013, Volume 42, Issue 8, pp 1415-1423 First online: 11 October 2013
  9. J. Verhaeghe, R. Gheysen, and P. Enzlin Pheromones and their effect on women’s mood and sexuality Facts Views Vis Obgyn. 2013; 5(3): 189–195.

Diğer Primatlardan Farkımız Beynimizdeki Asimetrik Oluk

Kavramsal çerçeve: Asimetri, oluk ve kıvrım

Merkezi sinir sisteminde “asimetri”, iki hemisferin biçimsel (morfolojik) ya da işlevsel (fonksiyonel) olarak tam örtüşmemesini ifade eder. Serebral korteksin yüzey mimarisi iki temel morfolojik motif üzerinden tanımlanır:

  1. gir(us) (Lat. gyrus, “halka, kıvrım”;
  2. Yun. gyros) ve sulk(us) (Lat. sulcus, “saban izi, oluk”).

Bu çift motifin kombinasyonu, sinir dokusunun yüzey alanını arttırıp bağlantısal kapasiteyi optimize eder. “Temporal” terimi Latincede tempus (şakak) kökünden gelir; üst temporal oluğun (sulcus temporalis superior, STS) lateral yüzeyde yayılan hattı, işitme, konuşma-ilişkili çözümleme, yüz-ses tanıma ve sosyal ipuçlarının bütünleşmesi gibi süreçler için çok-ortamlı (multimodal) bir düğümdür. Broca alanı (Brodmann 44/45), adını 19. yüzyıl cerrah-antropolog Paul Broca’dan alır ve konuşma üretimi ile sözdizimsel işlemlemeyle ilişkilendirilir. Heschl girusu (birincil işitsel korteksin çekirdeği) ise Avusturyalı anatomist Richard Heschl’ın adıyla anılır.

“Üst Temporal Asimetrik Çukur” (STAP): Tanım, yerleşim ve ölçüm

İnsan beyninde Heschl girusunun ventralinde ve üst temporal oluğun kalbinde, yaklaşık 4–5 cm’lik, sağ hemisferde daha derin izlenen belirgin bir mikromorfolojik çöküklük tanımlanmıştır: Üst Temporal Asimetrik Çukur (Superior Temporal Asymmetrical Pit; STAP). Bu çukur, sağda ses niteliği, yüz-ses eşleştirme ve niyet-inanç çıkarımı (zihin kuramı) gibi sosyal algı bileşenlerine aracılık eden STS alt-bölgeleriyle anatomik komşuluk içindedir; solda ise konuşmanın akustik-fonolojik ve giderek daha dile-özgü hâle gelen çözümlemesini sırtlayan kuşakla karşılıklıdır. Morfometrik olarak STAP, “oluk derinliği” (sulcal depth) ve “oluk taban genişliği” gibi metriklerle kuantifiye edilir; yüzey tabanlı morfometri (freesurfer benzeri boru hatları), katmanlı mesh-haritalama ve grup-düzeyi sulkal izohipslerin karşılaştırılması sık kullanılan yöntemlerdir.

Karşılaştırmalı perspektif: Şempanzede durum, insana özgüllük derecesi

Karşılaştırmalı MRG analizleri, STAP’ın insanda güçlü bir sağ-sol derinlik asimetrisi gösterdiğini; şempanzede ise bu izlek/vurgu ya zayıf ya da yok denecek kadar nadir olduğunu ortaya koymuştur. Bu bulgu, insan beyninde sağ STS’nin doku düzenlenişinin (laminar/sütunsal mikromimarinin ve bağlantısal kalıpların) farklı bir şekillenme (patterning) sürecinden geçmiş olabileceğini düşündürür. Dikkate değer bir nokta, bu asimetrik işaretin bebeklikten erişkinliğe süreklilik göstermesi ve el tercihi ya da klasik dil yanallaşması örüntülerinden bağımsız biçimde gözlenebilmesidir; bu da gelişimsel programın erken dönemlerde (fetal/erken postnatal) kurulduğunu ima eder.

Fonksiyonel bağlam: Sağ STS, sosyal biliş ve multimodal bütünleşme; sol STS, dil ve konuşma

Fonksiyonel çalışmalarda sağ STS, yüz-göz bakışı, biyolojik hareket, ses kimliği ve prosodi gibi sosyal ipuçlarını bütünleştiren bir “hub” olarak öne çıkar. Sol STS boyunca ise akustik karmaşıklıktan fonolojiye ve oradan dilsel işlemlemeye uzanan bir hiyerarşi tanımlanır. STAP’ın sağda daha derin olması, ses-yüz, ses-jest ve bağlamsal niyet çıkarımı gibi multimodal süreçlerin insanda genişlemiş bir işlevsel alt-yapısına işaret edebilir. Bu çerçevede STAP, konuşma (speech) ve dil (language) ile sosyal bilişin (social cognition) kesişiminde yer alan, iletişimin içerik ve niyet boyutlarının eşzamanlı kurgulanmasına destek veren bir morfolojik belirteç olarak değerlendirilebilir.

Broca alanı ve STS/STAP ilişkisi: Ayrışma ve birlikte-çalışırlık

Klasik modelde Broca alanı “ifade edici” dil ile, Wernicke/üst temporal kompleks ise “alımsal” dil ile özdeşleştirilmişti. Güncel ağ-temelli çerçeveler, fronto-temporo-parietal bir konuşma-dil ağı tarif eder. Bu ağda sol inferior frontal (Broca) düğümler sıralama/bağlama (sequencing/binding) ve sözdizimsel işlemlere, üst temporal düğümler ise fonolojik-semantik eşleştirmeye ve konuşma algısına aracılık eder. STAP, bu dorsal-ventral yolların temporal uç noktasına yakın konumuyla, dil ve sosyal ipuçlarının eş-zamanlı bütünleşmesinde morfolojik bir “işaret direği” (landmark) işlevi görür.

Gelişimsel ve genetik ipuçları

Sulkal morfogenez, kortikal levhanın büyüme anizotropileri, aksonal çekiş (tension-based folding), tabaka-spesifik proliferasyon ve bağlantısal kısıtların birlikte etkisiyle şekillenir. STAP’ın erken ortaya çıkışı, bu çukurun gelişimsel programlanmış bir özellik olduğuna işaret eder. İnsanlarda üst temporal asimetriyle ilişkili regülatör bölgeler (ör. DACT1 ile ilişkili bir enhancer) rapor edilmiştir; bu düzenleyici motiflerin ekspresyon farkları, sağ-sol derinlik asimetrisinin moleküler temelini kısmen açıklayabilir. Bu bağlam, FOXP2 gibi “tek-gen-tek-özellik” açıklamalarından ziyade, çok-genli ve düzenleyici-ağ odaklı bir evrimsel mimariyi destekler.

Evrimsel yorumsama: Neden insanlarda “sağ-ağır” bir STS çukuru?

Paleoantropolojik ve bilişsel arkeoloji verileri, alet yapımı, taklit becerileri, ortak dikkat ve temsili iletişimin artan karmaşıklıkta bir eş-evriminin yaşandığını gösterir. Bu eş-evrim, sosyal grup büyüklüğü, öngörü-planlama, niyet okuma ve sesli-jestsel sinyalizasyonun birlikte optimize edilmesini gerektirir. Sağ STS/STAP derinliğinin artması, bu multimodal sosyal iletişim gereksinimlerine bağlantısal verimlilik (ör. daha kısa yollar, daha yoğun lokal kümeleşme) ve işitsel-görsel eşleştirmede gürültüye dayanıklılık sağlayacak şekilde uyarlanmış olabilir. Morfolojik derinliğin, altta yatan kıvrım-içi yüzey alanını artırarak nöronal-glial altyapı için ek hacim ve daha zengin bağlantısal mikromimari sunması akla yakındır.

Klinik ve bireysel farklılıklar: Nörotipikler ve “atipikler”

STAP asimetrisinin cinsiyet, el tercihi, dil yanallaşması ve hatta bazı nörogelişimsel farklılıklar (ör. otizm spektrumunda heterojen biçimde) boyunca sürdüğü rapor edilmiştir. Bu durum, özelliğin “yalnızca tek bir bilişsel modül”e indirgenemeyeceğini; bunun yerine iletişimin çoklu bileşenlerine katkıda bulunan bir yapısal zemin sunduğunu düşündürür. Yine de birey-içi değişkenlik yüksektir: Asimetri derecesi ile belirli bilişsel alt-ölçekler arasında probabilistik ilişkiler bulunur; deterministik haritalar beklemek hatalı olur.

Yöntemsel notlar: Nasıl saptanıyor?

  • Yüksek-çözünürlüklü T1-ağırlıklı MRG ve yüzey-bazlı yeniden yapılandırma (kortikal mesh).
  • Sulkal derinlik haritaları ve yerel eğrilik ölçütleri; grup-düzeyi sulkal şablonlarla eşleştirme.
  • Gelişimsel kohortlar (yenidoğan-çocuk-erişkin) ve karşılaştırmalı örnekler (şempanze vb.).
  • Bağlantısal eşleştirme: Dinlenim-durumu işlevsel bağlantısallık (rs-fMRI) ve difüzyon temelli lif anatomisi ile morfoloji-bağlantısallık korelasyonları.
  • Genotip-fenotip eşleştirmesi: Düzenleyici bölgelerin varyantları ile sulkal metriklerin ilişkilendirilmesi.

Broader nörobilimsel bağlam: Lateralizasyonun yeniden okunması

İnsan beynindeki yapısal-işlevsel asimetri yalnızca “sol-dil / sağ-mekânsal” dikotomisi ile açıklanamaz. STAP gibi mikromorfolojik işaretler, sağ hemisferin sosyal-işitsel vurgusunu ve sol hemisferin dilsel-dizgesel vurgusunu birbirine eklemleyen bir mimariye işaret eder. Bu, dilin yalnızca sembolik değil, aynı zamanda sosyal etkileşimsel doğasını (prosidik ipuçlar, konuşmacı niyeti, alıcıya uyum) yansıtır. Böyle bir çerçeve, Cambridge geleneğinden bilişsel arkeoloji ve nöroarkeoloji yaklaşımlarıyla da uyumludur: Beynin maddi kültürle ortak evrimi, morfolojik “işaret direkleri” üzerinden izlenebilir.

Açık sorular ve araştırma yönleri

  • Nedensellik: STAP derinliği, sosyal-dilsel performansın nedeni mi, belirteci mi? Gelişimsel boylamsal ve genetik-nedensel (ör. Mendelyan rasgeleleme) çalışmalar gereklidir.
  • Bağlantısal mekanizma: Derinliğin artışı, yerel mikromimari (katman-spesifik piramidal yoğunluk, interneuron dağılımı) ve uzun-menzilli lif demetleri (arcuatus, SLF/temporal uçlar) ile nasıl bağlanıyor?
  • Türler arası çeşitlilik: Şempanze dışında bonobo, makak ve insansı maymunlar spektrumunda STAP benzeri motiflerin seyreklik/şiddet dereceleri nedir?
  • Bilişsel haritalama: Prosodi, yüz-ses eşleşmesi, zihin kuramı alt-bileşenleri ile bölgesel STAP ölçümleri arasındaki ince taneli (fine-grained) eşleşmeler nasıl modellenebilir?
  • Hastalık-ilişkisi: Sosyal iletişim ve dilin etkileşimli bozuluşunu gösteren durumlarda (ör. afazilerde sosyal pragmatik etkilenim, şizofrenide niyet çıkarımı bozukluğu), STAP metrikleri biyobelirteç olabilir mi?



İleri Okuma
  1. Stout, D., Toth, N., Schick, K., & Chaminade, T. (2008). Neural correlates of Early Stone Age toolmaking: technology, language and cognition in human evolution. Philosophical Transactions of the Royal Society B, 363(1499), 1939–1949.
  2. Renfrew, C. (2012). Towards a Cognitive Archaeology. In Handbook of Cognitive Archaeology: Psychology in Prehistory (pp. 15–30). Routledge.
  3. Leroy, F., Cai, Q., Bogart, S. L., Dubois, J., Coulon, O., Monzalvo, K., Fischer, C., Glasel, H., Van der Haegen, L., Bénézit, A., Lin, C.-P., Kennedy, D. N., Ihara, A. S., Hertz-Pannier, L., Moutard, M.-L., Poupon, C., Brysbaert, M., Roberts, N., Hopkins, W. D., Mangin, J.-F., & Dehaene-Lambertz, G. (2015). New human-specific brain landmark: The depth asymmetry of superior temporal sulcus. Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS), 112(4), 1208–1213. https://doi.org/10.1073/pnas.1412389112
  4. Beauchamp, M. S. (2015). The social mysteries of the superior temporal sulcus. Trends in Cognitive Sciences, 19(9), 489–490.
  5. Deen, B., Koldewyn, K., Kanwisher, N., & Saxe, R. (2015). Functional Organization of Social Perception and Cognition in the Superior Temporal Sulcus. Cerebral Cortex, 25(11), 4596–4609.
  6. Le Guen, Y., et al. (2019). A DACT1 enhancer modulates brain asymmetric temporal regions in humans. bioRxiv (Preprint). https://doi.org/10.1101/539189
  7. Kausel, L., et al. (2024). The role of the left superior temporal sulcus in social communication. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 160, 105322.
  8. Sanders, R. (2025). Are groovy brains more efficient? Berkeley News.

İnsanların Şempanzelerden Ayrılmaları Sanılandan Daha Önce Gerçekleşti!

12.5 milyon yıl önce yaşamış bir primatın analizlerinde, bu primatın bir tip goril olduğu önermesi yapılıyor. Eğer doğruysa, bu, gorillerin düşünüldüğünden çok daha önce evrimleştiği anlamına geliyor, ayrıca insanların şempanzelerden ayrıldığı tarihi de 2 milyon yıl öncesine götürüyor.

Kanada’daki University of Toronto’dan David Begun, şimdi Avrupa dediğimiz yerde yaklaşık 12.5 milyon yıl önce yaşamış Dryopithecus fosillerinin analizlerini tekrarladı. David Begun’a göre, kafatasının karakterteristikleri büyük-insansı maymunlardan daha önce evrimleştiğini göstermiyor; aslında Dryopithecus’un kendisi büyük-insansı maymun. Kafatasının bağlantı noktasındaki kemiklerin açılarını, ve beynin olduğu yerin yüze bağlanma şeklini değerlendirince bir gorile ait olduğu anlaşılıyor.

Orang-utanlar, insan soyundan ayrılmadan önceki en eski primatlar ve bu primatları Dryopithecus takip ediyor, sonrasında ise şempanzeler. Fakat, eğer Dryopithecus aslında goril ise, bu durum türleri, insanlara ve şempanzelere daha da yaklaştırıyor.

Begun’un belirttiğine göre; yüz hatları değerlendirildiği zaman Dryopithecus’un insan soyundan yaklaşık 14 milyon yıl önce ayrıldığı önermesi yapılabiliyor. Buradan yola çıkarak da, insan soyunun şempanzelerden yaklaşık 10 milyon yıl önce ayrıldığı tahmininde bulunulabiliyor. Bu tarih, fosil kayıtlarını temel alan daha önceki tahminlerden 2 milyon yıldan daha eski, fakat aslında genetik analizleri temel alan son zamanlardaki tahminlere de yakın.

David Begun: ‘’Peki ya, küçük bir goril gibi görünen Dryopithecus gerçekten de insanlardan bir kol olarak ayrılan küçük bir goril ise?” diyor ve ekliyor: Goril, şempanze ve insanların farklılaşmalarının zamanlarını birbirlerine kıyasla biliyoruz. Bundan dolayı, gorillerden diğerlerine ayrılmayı, fosil saatini yeniden ayarlamada kullanabiliriz.

Genetik kıyaslamalar ile de ayrıca türlerin ortak atadan ne zaman ayrıştıkları belirlenebiliyor. Genetik kıyaslamalar, ortak atanın hayatta olduğu zamandan sonra geçirdikleri süreleri ile orantlılı olarak, iki tür arasındaki genetik farklılıkların sayısını temel alıyor. Bu sebepten dolayı moleküler saatler olarak da biliniyorlar.

Moleküler Saatler

Şu anda moleküler saatler, insanların ve şempanzelerin ayrışmalarının tarihinin en az 7 milyon yıl önce (insan hattında olduğu düşünülen en eski fosil Sahelanthropus’un yaşadığı düşünülen zaman) olarak belirliyorlar. Fakat bazı çalışmalarda da moleküler zamanların 13 milyon yıl öncesine kadar gittiğini varsayılıyor.

University of Cambridge’dan Aylwyn Scally’ye göre; ortak atanın en son görüldüğü zaman ile iki ayrı ve aynı anda yaşamış türün varlığının arasındaki sürenin hesaplanması orijinal türlerin popülasyonuna bağlı: popülasyon ne kadar büyükse son ortak ataya süre olarak uzaklık o kadar artacaktır.

Gerçek analizler 9 ila 10 milyon yıllık bulunmuş fosillere bağlı olacak. Fakat bu hiç de kolay değil. Son zamanlardaki fosil keşifleri oldukça az ve bu fosiller oldukça yetersiz.

 


Kaynak: ”Ape fossils put the origin of humanity at 10 million years ago” New Scientist Retrieved from https://www.newscientist.com/article/dn28274-ape-fossils-put-the-origin-of-humanity-at-10-million-years-ago

Neden Ağlarız?

Araştırmalar öne sürüyor ki , üzgün olduğumuz için değil , üzgün olmayı atlatmak için ağlarız.

İlk olarak , duygusal ağlama insanlara özel bir olay değildir. Eğer çok küçük bir kedi yavrusunu ele alırsak, bir insan bebeğiyle aynı türde gürültülü mutsuzluk sesini çıkarır. Başka hayvanlar feryat eder, sızlanır ya da inler ve bunların kaynakları bizim ağlamamıza sebep olan duygularla aynıdır. Tek fark, hayvanların bunu kuru gözle yapmalarıdır.

Bebeklerin ilk ağlamaları diğer hayvanların ağlamalarına benzer , yani ayrılma ve sıkıntının içgüdüsel bir göstergesidir. Hatta , anensefali (beynin yarım yuvarları olmama durumu) doğan bebekler bile ağlayabilir.

Dört çesit gözyaşı vardır:

1)Devamlı ya da bazal gözyaşları üç seviyeye sahiptir: göze yapışan, içerik yönünden zengin mukus; sulu bir orta katman ; ve antioksidan vitamin,mineral ile asit yönünden zengin yağ katmanı. Bunlar devamlılık ve koruma için devamlı üretilir.

2) Refleks gözyaşları, mikroorganizmaları hedef almak için antikorlar, immunoglobulinler ve lizozimler içerir. Göz,burun veya yüzde bulunan sinir uçlarının ışık,rüzgar, yabancı maddeler ya da irite edici gaz/sıvılarla teması sonucu üretilir. Normal gözyaşı değildir, biyolojik olarak farklıdır.

3) Bir alerji ya da kimyasal aracılıkla oluşmuş, indüklenmiş gözyaşları.

4)İnsanlara özel duygusal(psikojenik) gözyaşları

İnsan bebekleri üç ayları dolmadan duygusal gözyaşı dökmezler. Bu , 3-6 ay aralığında başlar. Aynı zamanda bu aralık , bebeklerin farklı yüzleri tanıdıkları, cevap verdikleri ve tepki gösterdikleri (yani sosyal olmaya başladıkları) aralıktır. Gözyaşlarının bir işlevinin de iletişim kurma hatta çevredeki insanları kimyasal olarak manipüle etme olduğuna dair kanıtlar bulunmakta.

Bu nemli yetenek, büyük ihtimalle türümüzün geçirdiği bir genetik mutasyonun sonucu. Öyle görünüyor ki, beynin duyguyla ilgili bölgeleri(frontal lob, bazal ganglia, talamus ve hipotalamus) refleks gözyaşlarının kullandığı duyusal devrelerle karışmış ve onlarla rüzgar ya da toz değil de duygular yoluyla etkileşime geçmiş.

İnsan gözyaşları, gözle bağlantılı tüplerin tepesinde bulunan, ahududu şeklindeki lakrimal bezde şekillenir. Küçük ampüller sıkışarak gözyaşlarını iter. Tüm sistem Oculist’e göre inanılmaz karışıktır:

“Lakrimal bez iki farklı işlem sonuçu protein salgılar. Kurucu salgılama adlı ilk işlemde proteinler endoplazmik retikulumda sentezlenir, golgi aygıtçığında modifiye edilir ve salgı vesiküllerine aktarılır. Bu vesiküller hemen apikal zar ile kaynaşır. Vesiküller muhafaza edilmez , böylece kurucu salgılama protein sentezi seviyesinde düzenlenir. Kurucu proteinlere örnek olarak SlgA verilebilir. İkinci salgılama düzenlenmiş protein salgılamasıdır. Bu tipte , proteinler endoplazmik retikulumda sentezlenir, golgi aygıtçığında modifiye edilir ve salgı vesiküllerine paketlenir. Vesiküller ilgili uyarıcılar algılanana kadar muhafaza edilir ve ancak o zamanda apikal zarla kaynaşır.”

Tüm süstem bizim bilinçli kontrolümüz dışında kalır. Aynı titreyen çene ve gözyaşları bir trafik kazasından kaçmaya çalışırken bulunamazken , işyerinde bir karşılaşmada istemsiz belirebilir. İstemli ağlamayı öğrenen aktörler bile, göz ve yüzlerine komut vermektense duygusal anlar hayal ederler. Bu hem psikojenik göz yaşarmasını incelemek isteyen biliminsanları hem de cenazelerde gözlerini kuru halde bulan bizler için sorun yaratır.

Suçlu, kalp atışı, nefes alıp verme gibi şeyleri kontrol eden, beden ve zihni bulanık bir şekilde birbirine bağlayan otonom sinir sistemidir. Otonom sinir sistemi bazı şeyleri hızlandırabilir (sempatik sistem) ya da kriz geçtiğinde yavaşlatabilir(parasempatik sistem). Bunların lakrimal sistemle bağlantıları verilen diyagramda gösterilmiştir.

Eğer üzgün olduğumuz için ağlıyorsak, korktuğumuz için koşuyorsak örneğindeki gibi, sempatik sistemin işin içinde olması gerekirdi, ancak değil. Bir kişinin sempatik sistemi felç geçirdiğinde o kişi daha fazla ağlar. Diğer yandan , parasempatik sistem zedelendiğinde daha az ağlanır. Hatırlayın , parasempatik sistem şeyleri yavaşlatır.

Ad Vingerhoets’in kitabı “Neden Sadece İnsanlar Ağlar: Gözyaşlarının Sırlarının Açıklanması”’na göre çoğu deney hayvanların neden acı/ayrılma sebebiyle ağladıklarına odaklansa da, Japonya’da 2008’de gerçekleştirilen bir tanesinin spesifik olarak insan ağlamasına ve beyine odaklanır. Araştırmacılar , deneye tabi tutulanlar duygusal bir film izlerken, onların beynindeki medial korteks hareketliliğini inceledi.

Bu incelemeyle öznelerin üç farklı aşamadan geçtikleri belirlendi : gözyaşı öncesi, gözyaşı tetikleyici ve ağlama. Katılımcılar film yüzünden duygulandıklarında bir aktivite artışı yaşandı ve ağlamaya başladıklarında keskin bir yükseliş görüldü. Araştırmacılar bunun beyin sempatik sistemten parasempatik sisteme geçiş olup olmadığını merak ettiler. İnsan ağlamasını inceleyen deneyler yetersiz olsa da , verilen diyagramda duygusal sıkıntı sonucu ağlarken hangi beyin parçalarının öne çıktığı veriliyor.

ağla2

Asetilkolin ve nöradrenalin gibi sinirleri harekete geçiren nörokimyasallara ek olarak , ağlamanın düzenlenmesinde görevli olabilecek başka nörokimyasallar da mevcut.

*Serotonin: Tek bir SSRI dozu (Prozac gibi) hem depresif hem de hamile kadınlarda ağlamayı azaltabilir. Serotoninin gözyaşı eşiğini etkilediği düşünülüyor. Ayrıca, duygusal gözyaşlarında da serotonin bulunur.

*Doğal opioidler (eski adlarıyla endorfinler), başta genç hayvanlardaki ayrılma ağlayışı olmak üzere, ağlayışları azaltır. Naltrexone, opioidleri bloke eder ve ağlamayı arttırır.

*Prolaktinin , meme sütü başta olmak üzere 300 farklı işlevi bulunur ve hipofiz bezinden salgılanır. Lakrimal bezlerde bu hormon için reseptörler bulunur. Aynı zamanda duygusal gözyaşlarında da bulunur.

*Duygusal gözyaşları ve duygusal terlemeyi tetikleyen adrenokortikotropin stresin en çok bilinen göstergelerinden biridir. Prolaktin gibi gözyaşlarında bolca bulunur.

Kaynak:

  1. EvrimselAntropoloji
  2. quora
  3. Sato-Suzuki, Ikuko, et al. “Activation of the medial prefrontal cortex during crying with emotional tear: Near-infrared spectroscopy study.” Autonomic Neuroscience135.1 (2007): 128

Neandertaller Nasıl Yok Oldu?

Günümüzde popüler bilimle ilgilenen herkesin bir biçimde ilgisini çekmeyi başaran Neandertaller (Homo neanderthalensis) hem türümüzün bir kuzeni hem de yakın zamana kadar yaşamış olmaları bakımından bilim dünyasında da ciddi mesailerin ve eforun harcandığı bir araştırma alanına dönüşmüştür. Bu tür ile ilgili bilimsel literatürü, gelişmeleri ve teorileri takip edenlerin de bildiği üzere, her geçen gün bu gürbüz kuzenlerimizin davranışlarını, beslenme alışkanlıklarını, yaşam biçimlerini, türümüzle olan ilişkilerini açıklamaya çalışan yeni teoriler üretilmektedir. Bulgularla desteklenen ve çoğunlukla da bulguların tersini göstermesinden ötürü terk edilen teoriler Neandertaller’i daha da ilgi çekici bir hale sokmaktadır.

Neandertaller, Avrupa’nın zorlu Buzul Çağı koşullarında 100.000 yıldan daha uzun süre yaşamış ve ancak 40.000 yıl önce soyları tükenerek yok olmuşlardır. Çoğunlukla bunun sorumlusu olarak iklim değişikliği ve modern insanın o dönemde yaşamış olan ataları gösterilse de, yeni bir teori Neandertaller’in kendi yok oluşlarının mimarları olabileceği üzerinde duruyor. 

Araştırmada öne sürülene göre, tür içinde yamyamlık davranışının ortaya çıması ve yayılması bu yok oluşa ön ayak olmuş ve sonuca ulaştırmış olabilir. Homo sapiens ataları ile girdikleri mücadelede kaynak yetersizliği ile yüzleşen Neandertaller’in birbirlerini yemeye başlamalarının popülasyonda ciddi bir azalmaya yol açmış olabileceği ve bunun geri döndürülemez bir sonucu olarak da yok olmuş olabilecekleri düşünülüyor.

neandertalleri-kim-vurdu-bilimfilicom

İspanya Tarragona’da bulunan University of Rovira Virgili’den paleoekolog Jorid Agusti ve çalışma arkadaşları, geliştirdikleri bilgisayar modeline dayanarak Neandertaller’e gerçekte ne olmuş olabileceği üzerine bir araştırmaya giriştiler. Kanibalizm davranışı göstermeyen modern insan ataları ile girilen rekabet süresince, muhtemelen sahip oldukları kanibalizm içgüdüsüne yenilerek negatif bir etki oluşturmuş olduğunu tespit eden araştırmacılar fosil kalıntılarını da incelemeye koyuldu.

Avrupa genelindeki mağaralardan elde edilen fosilleşmiş kalıntılar, Neandertaller’in beslenme alışkanlıkları içinde kendi türünü yeme alışkanlığına da sahip olduklarına işaret ediyordu. Bu bulgular elbette, türün hali hazırda ölmüş olan bireyleri yemedikleri anlamına gelmiyor. Dolayısıyla bu ihtimal de aynı kuvvette hesaba katılması gereken bir değişken olarak varlığını sürdürüyor.

Profesör Agusti’ye göre, ciddi rakiplerle karşı karşıya kalındığında, evrimsel süreçte kanibalizmin son derece optimal bir tercih olabileceği üzerinde duruyor. Böylelikle kaynak ve besin sıkıntısı çekmeyen söz konusu tür, kendini işgalci türlerden ve rakiplerden de korumak için enerjisini korumayı başarmış olabiliyor.

Ancak bunların aksine, kendi türünün yaşayan üyelerini de tüketme durumunda, kanibalizm tam tersi bir etki yaratarak türün yok oluşunun da önünü açan bir davranış haline geliyor. Çünkü eğer, rakip tür bu davranışı göstermiyor ise, artan rakip popülasyonuna karşı azalan popülasyon negatif bir etki oluşturuyor.

 Quaternary International  dergisinde yayımlanan makalede, kuzey Hırvatistan’daki bazı kazı alanlarından elde edilen bulgularda (Moula-Guercy, 100.000 yıllık fosiller), Neandertaller’in kendi türlerini kestikleri ve yediklerine dair izlerin bulunduğundan söz ediliyor.

Fransa'da bulunan çocuk Neandertal kemik kalıntıları. Yuvarlak içerisinde kesme izleri gösterilmiş. telif : M. D. Garralda
Fransa’da bulunan çocuk Neandertal kemik kalıntıları. Yuvarlak içerisinde kesme izleri gösterilmiş. Telif : M. D. Garralda

Bu senaryo, İspanya , El Sidron’da bulunan kalıntılardaki izlerle de örtüşüyor. Türün yok oluşundan kısa bir zaman önceye ait (yaklaşık 43.000 yıl) olan kemiklerde, kemik iliğine ulaşmak için kırıldıklarına dair izlere rastlandı. Yüksek besin değeri düşünüldüğünde, kemik iliğini çıkarmanın kendi türünden canlılarla beslenmiş olma ihtimalleri kuvvet kazanıyor.

Agusti ve çalışma arkadaşlarına göre, Neandertaller için kanibalizm bir rutin haline gelmiş olabilir, ancak kaynakların azalması muhtemelen onları bu rutine daha çok başvurmaya itmiştir. Kanibalizm davranışı gösteren modern grupların, bu davranışı göstermeyen rakip grupların baskısı altında kaldıklarında popülasyonlarının azalmaya başladığı örneği ile yola çıkan araştırmacılar, yamyamlığa başvuran veya yatkın grupların  kurak ve çorak bölgelerde yaşadıklarına dikkatleri çekiyor.

Neandertaller’in yok olmasına dair birçok teori mevcut ve bu teoriler her yeni gün elde edilen bulgularla sınanmaya devam ediyor. Bununla birlikte bahsi geçen çevresel şartların Neandertaller’in yok olduğu zaman aralığı için de benzer şekilde var olduğu kaydedildi.

neandertalleri-kim-vurdu2-bilimfilicom

Bu teorilerin içinde yaygın olarak kabul gören önerme, Buz Devri’nin sonuna doğru değişen iklim ile birlikte Neandertaller’in ılıman hava koşulları ile baş etmekte daha fazla zorlandıklarını öne sürüyor.

Sayılarının azalmasının, anatomik olarak modern insanların Afrika’dan çıkarak büyük kitleler halinde yaşam alanlarına girmesi ile eş zamanlı gerçekleşmesi, kaynak savaşını ve yaşam rekabetini daha ön plana çıkarıyor.

Modern insanlar ile Neandertaller’in farklı yerlerde ve farklı koşullar altında birden fazla kez üremiş olduklarının (interbreding) keşfedilmesi ise hem teorileri zor duruma sokuyor hem de iki türün tarihin belli zamanlarında karşılaşmış olduklarını ve bir anlamda yaşam alanı ve kaynak rekabetini doğruluyor.

Ancak bazı antropologlar, modern insanların aktif biçimde Neandertal gruplarını ve kabilelerini savaşarak yok ettiklerini ve tarihten sildiklerini öne sürüyor. Augusti ve çalışma arkadaşlarının öne sürdüğü senaryo ise, modern insanların kendilerini baskı altına alması ve onlara rakip olmasından önce de , Neandertaller’in sayısının azalmaya başlamış olabileceği üzerinde duruyor.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Jordi Agustí, Xavier Rubio-Campillo, Were Neanderthals responsible for their own extinction?,Quaternary International, 2 March 2016

İnsanın Yanlış Ölçümü: Kafa Yapısından Hareketle Kuramsal Irkçılık

Stephan Jay Gould’un, dönemlerine göre ırkçılığı bilimsel açıdan meşrulaştıran bilim insanlarını anlattığı kitabının tanıtımı, antropolog Michael Little’ın bir söyleşisinden alıntı ile başlıyor:
“Kendi bilim dalımın tarihi hakkında pek konuşmamayı tercih ederdim, çünkü mahcup olurdum ve utanırdım.”
Bu yazıda da Little’ın bahsettiği konuya değineceğiz ve antropoloji ve biyolojinin, sözde ırksal farklılıkları kemik yapısındaki matematiksel ölçümlere, kafa şekillerine hatta kan gruplarına bakarak ayırmaya çalışan ve bu bakış açılarıyla isteyerek veya istemeyerek kafa yapıları üzerinden ırkçılığa hizmet eden bilim insanlarının, bilim adına üzücü diyebileceğimiz çalışmalarına göz atacağız. Öncelikle belirtmek isteriz ki bu yazı, insanların eşitliğini şiddetle savunan ve bu uğurda çalışmalarını yürüten ünlü bilim insanı Stephan Jay Gould’un “İnsanın Yanlış Ölçümü” ve “Darwin ve Sonrası” kitapları ile İstanbul Üniversitesi’nde yazarımızın almış olduğu, Barış Özener tarafından okutulan  “İnsan ve Fiziksel Özellikleri” dersinde tutulan notlar ve adı geçen hocamızın yakın geçmişte basılan “İnsan Çeşitliliği – Irksal Farklılıklar mı, Evrimsel Adaptasyonlar mı?” kitabı merkezinde -kronolojik değil, konu bazlı olarak- oluşturuldu.
“Kafatasındaki her çıkıntıyı ’uysallık’, ’sevecenlik’, ’ulvilik’ ya da ’nedensellik’ emaresi olarak okuyan frenolojistler (bireyin kafa şeklinden kişiliği üzerine çıkarım yapanlar) zihinsel işleyişi, büyük ölçüde birbirinden bağımsız özelliklerin oluşturduğu zengin topluluklara ayırmışlardı. Böyle bir bakış açısına göre, tek bir rakamın insanın genel değerini ifade etmesi mümkün değildi, yekpare bir biyolojik özellik olarak IQ kavramı da anlamsız oluyordu.” – Stephan Jay Gould
İnsan Çeşitliliği kitabında Barış Özener, kafatasının ölçümlerde temel bir öge olarak görülmesi üzerine şunları yazıyor:
“Kafatasının ölçümlerin odağında olmasının bir nedeni, çevresel koşullardan en az etkilenmesi, dolayısıyla bir popülasyonun kökenini ortaya koymak için ideal bir yapı olduğu düşüncesiydi. Beden kuşaklar boyunca çevrenin etkisiyle değişebilirdi, ancak kafatası değişime karşı üstün bir dirence sahipti. Bu hatalı anlayış Franz Boas’ın Avrupa kökenli Amerikalıların kafa şeklinin kuşaklar boyunca değişebildiğini gösterdiği 20. yüzyılın ortalarına kadar neredeyse tartışmasız kabul görmüştü.”
İnsanın dış görünüşüne bakarak kişilikleri ve/veya bireyin üstün/alt insan olduğu, hatta insan dahi olmadığı üzerine görüşlerin ortaya atılmasının tarihine bakacak olursak; 19. yüzyılda ölçümlerin cetveller ve kalibrelerle yapıldığını görüyoruz. Yazının ilerleyen kısımlarında ayrıntılarına gireceğim bu ölçümler, dışarıdan ve içeriden olmak üzere iki genel başlıkta karşımıza çıkıyor. Kafa yapılarının şekli ve boyutları üzerine çeşitli “endekslerin” gündeme geldiği ve bu endekse uymayanların uç bir sıfatla “insan sayılmadığı”, alt insan olarak görüldüğü ölçümler dışarıdan yapılırken; 20. yüzyıla geldiğimizde içeriden diyebileceğimiz, zeka üzerine alt/üst insan sınıflandırılmasının yapıldığını görüyoruz.
Matematiğin sayılar üzerindeki sihirli dünyasından mıdır yoksa ırkçılığı meşru kılmak için midir bilinmez ama antropoloji ve biyoloji tarihi, kafatası ölçümleri üzerine birçok çalışmayı bünyesinde barındırıyor. Çoğunlukla siyah ve beyazın karşı karşıya getirildiği çalışmalardan çıkan sonuçlar; insanların toplum içindeki rollerini/sıfatlarını düzenleyebiliyor, aynı zamanda siyasi çıkarların gözetildiği ortamlarda haklı(!) bir sömürü ve kölelik durumunu akıllara getiriyordu.
“Aklı başında, olguları bilen hiç kimse, bırakın ortalama bir zencinin ortalama bir beyazdan üstün olduğunu, ona eşit olduğuna inanmaz. Bu doğruysa, bütün engelleri ortadan kaldırıldığında, çıkık çeneli akrabamızın adil koşullarda, hiçbir himaye görmeksizin, aynı zamanda kendisini ezen hiç kimse olmaksızın büyük beyinli ve küçük çeneli rakibiyle, ısırıklarla değil, düşüncelerle yapılacak bir yarışmada başarıyla rekabet edebilecek olması inanılmazdır.” – T. H. Huxley
Bir Ademin Karşısında Birden Fazla Adem: Monojenizm vs. Polijenizm
Charles Darwin ve Alfred Russel Wallace’ın yaptıkları çalışmalardan önce de insanlığın kökeni merak ediliyordu. Bu meraktan hareketle insanın kökeni üzerine birtakım çalışmalar yapılmış, bu konu üzerine yazılıp çizilmişti. İnsanlığın kökeni üzerine dönüp dolaşan tartışmalar, ekseriyetle, insanlığın tek bir kökene ait olduğu görüşünü savunan monojenistler (tek kökenciler) ile insanlığın birden fazla kökeni olduğunu savunan polijenistler (çok kökenciler) arasında gidip geliyordu. Irkların kökeni konusunda birçok konuda çatışan bu iki görüş, ana hatlarıyla tek ve net bir noktada birleşiyordu: İnsanı Tanrı yaratmıştı. J. H. Blumenbach ve Darwin’in dedesi Erasmus Darwin’in etrafında toplanan monojenistler, Tanrı’nın, insanı tek bir ırk olarak yarattığını, diğer ırkların -büyük bir ölçüde bozularak- sonradan ortaya çıktığını savunurken; Louis Agassiz’in geliştirdiği fikri savunan polijenistler ise Tanrı’nın, insanı birçok ırk olarak yarattığını ve bu ırklar üzerinde herhangi bir değişimin olamayacağına dair görüş bildiriyorlardı.
Monojenistlerin bakış açısına göre insanlar cennetten çıktıktan sonra bozulmuşlardı. Adem ve Havva mitine kadar dayanan temellendirmeleriyle görüşlerini savunan monojenistler, en az bozulan ırkın beyazlar, en fazla bozulan ırkın ise siyahlar olduğunu söylüyor, çalışmalarının merkezine bu sloganı oturtuyorlardı. Bir diğer yandan bu görüşün karşısında olan polijenistler ise insan ırklarının farklı Ademlerden geldiğini belirtiyorlardı. Bu yaklaşıma göre ırklar sabitti ve siyahlar da beyazlar da, biyolojik olarak birbirleriyle bağlantılı değillerdi. Evrimci düşünceden önce genel olarak bu iki konuda çarpıştırılan görüşlerden monojenizm; Adem ve Havva mitine, yani dine dayandırılabildiği için polijenizme göre daha büyük sükse yapmıştı.
Polijenizmi büyük ölçüde geliştiren ve Amerika’nın bilimsel bazdaki önemli kuramlarından birinin arkasında yer alan Louis Agassiz, siyah – beyaz ayrımı üzerine yazılar yayınlasa da hayatının bir dönemine kadar hiç siyah görmemiş. 1846 yılında kaldığı bir otelde siyahlarla karşılaşan Agassiz, bu konu üzerine düşüncelerini annesine mektup olarak yollamış. Siyahlar ile aynı mekanda yer aldığı için korktuğu, hatta iğrendiği gözlenen Agassiz’in yazdıkları o dönemin görüşlerine de büyük ölçüde ışık tutuyor.
“Philadelphia’da ilk kez kendimi siyahlarla uzun süreli bir temas halinde buldum. Kaldığım oteldeki bütün hizmetliler renkliydi. Duyduğum acılı hisleri ifade edebilmem zor, özellikle de bende uyandırdıkları his, insan türünün kardeşliği, türümüzün tek bir kökenden geldiği yönündeki bütün fikirlerimize ters düştüğü için. Ama hakikat her şeyin önünde gelir. Yine de bu alçalmış, dejenere olmuş ırkın görünümü karşısında acıma duydum; onların bahtı, gerçekten insan olduklarını düşünürken içimde şefkat uyandırdı. Yine de onların bizimle aynı kandan olmadığı hissini değiştirmem imkansız. Onların o siyah yüzlerini, kalın dudaklarını, yüzlerini çarpıtan dişlerini, başlarındaki postu, bükülmüş dizlerini, uzun ellerini, geniş kavisli tırnaklarını, özellikle de avuç içlerinin soluk mavimsiliğini gördüğümde, yüzlerinden gözlerimi çekip uzak durmalarını söyleyemedim, Bana hizmet etmek için o çirkin ellerini tabağıma uzattıklarında, böyle bir hizmetle akşam yemeği yiyor olmak yerine, başka bir yerde bir parça ekmek yemek için oradan ayrılmayı diledim. Bazı ülkelerde, varoluşların zencilerin varoluşuna bu kadar yakından bağlanmış olması beyaz ırk için ne büyük mutsuzluk!”(Agassiz’den annesine, Aralık 1846.)
Bütün ırkların aynı özelliklere sahip olmadığını, bu yüzden de aynı haklara sahip olamayacağını belirten Agassiz, bu bağlamda siyasal öneriler de getiriyordu. Eğitimin doğuştan gelen becerilere göre yapılması gerektiği yönünde görüş bildiren Agassiz, siyahların el ve güç gerektiren işlerde yer alması gerektiğini belirtirken; beyazlarınsa zeka gerektiren işler üzerine yoğunlaşması gerektiğini söylüyordu. O dönemde dünya, hayali çizimler ekseninde, Agassiz’inki gibi ırkçı, ayrımcı ve siyasal temelli görüşlere “bilimsel” sıfatını yapıştırıyordu.
Yukarıda da belirttiğimiz üzere Agassiz’in siyahlar ve beyazlar üzerine birçok ayrılıkçı görüşü vardı ama Agassiz’in görüşleri sezgiye dayanıyor, net bir çalışmayı desteklemiyordu. İşte tam da burada başka bir isimle daha tanışıyoruz: Samuel George Morton. Agassiz’in fikirlerini verilerle destekleyebilecek olan Morton, öldüğünde binden fazla kafatasına sahipti. Morton’a göre beynin fiziksel yapısı, ırklar üzerine de birçok gizemi çözebilirdi. “Kafataslarının kranyal oyukları beyin boyutunu da ortaya koyar.” prensibiyle hareket eden Morton, ırkları beyinlerinin boyutlarına göre sınıflandırmayı tercih ediyordu. Süzülmüş hardal tohumlarını, elindeki kafataslarının kranyal oyuklarına dolduruyor; sonra bu tohumları dereceli bir silindire aktarıp kişinin beyin hacmini buluyordu. Tohumların hafif oluşu ve filtrelenmelerine rağmen boyutlarındaki farklılıklar, aynı kafatası üzerinde yapılan ölçümlerde farklı sonuçlar veriyordu. Bu durum Morton’ı hardal tohumlarından uzaklaştırdı. Tohumlardan kurşun toplara geçen Morton, bu sayede ölçümler arasındaki farkı/sapma payını 2-3 cm’ye kadar düşürmeyi başardı. Kurşun toplarla yaptığı ölçümler üzerine birçok eser de yayınlayan Morton, halkları genel olarak beyaz, zencimsi ve zenci olmak üzere üç başlık; ırklarıysa Kafkas (Beyaz), Moğol, Malay, Amerikalı ve Etiyopyalı olmak üzere 5 başlık altında topladı. Morton’ın çalışmalarına göre; Pelasgik, Semitik ve Mısırlı olmak üzere üç başlık altında toplanan beyazlar 1311-1442 cc, zencimsiler ortalama 1295 cc, zenciler ise ortalama 1196 cc beyin hacmine sahipti. Morton’ın aşağı/üst ırk sınıflandırması da bu temel üzerinden ilerliyordu. Bu çalışmaları kitabında da açıklamaya çalışan Gould, Morton’ın bilerek bu ölçümleri saptırdığına dair bir kanıt bulamadığını söylese de onun çalışmalarına laf etmeden geçemiyor.
Tohum kullanılarak yapılan kafatası ölçümlerinin hatalı olabileceği aşikar. Tohumların bastırılma durumları ve büyüklükleri, ölçümlerin sonucunu değiştirebilecek etkenler arasında yer alıyor. İşin garip kısmı Morton’ın deneylerindeki tutarsızlıklar. Yayınladığı bir makalede siyahlar için ölçümlerini 1278 cc olarak gösteren Morton, bundan 5 yıl sonra yaptığı ölçümlerde siyahlar için 1393 cc’ye ulaştığını not alıyor. Gould’un yazdığına göre, 111 Kızılderili kafatasında; kurşunla yapılan ölçümler, tohumla yapılan ölçümlere oranla ortalama 36 cc büyük çıkmış. Morton da yazılarında tek tek, hangi kafataslarını hangi yöntemle ölçtüğünü belirtmeyince; “Morton siyahların kafatasını ölçerken tohumları hafif hafif doldurdu ve daha düşük sonuçlar elde etti.” şeklinde birçok komplo teorisi yazılabiliyor. Hal böyle olunca da Morton’ın çalışmaları nesnel değil de öznel olabilir mi soruları akıllara geliyor.
Morton’ın çalışmalarında tutarsızlıklar ve kayırmacı bir yaklaşımın görüldüğü gözlenebiliyor. Grupların ölçüm ortalamalarını beklenene uyması için düzenleyen Morton, Kızılderililerin ortalamasını düşürmek için Perulu İnkaları ölçüme dahil etmiş; aynı zamanda Hinduları dışarıda bırakarak Kafkas ortalamasını yükseltmişti. Ayrıca Morton, değerleri isteği doğrultusunda -beklentilerine göre- yuvarlamıştı. Negroid Mısırlı dediği sınıfı yuvarlayarak 1311 cc’ye (80 inç kübe) çıkaracağına, 1295 cc’ye (79 inç kübe) indirmişti. Gould’un sonradan yaptığı ölçümlerde 1442-1459 cc (88-89 inç küp) olduğu gözlenen Almanlar ve Anglo-Saksonlar ortalamalarını direkt 1475 cc’ye (90 inç kübe) yuvarlayıp elindeki örnekler arasındaki farkı yüksek tutmuştu.
Tabii ırkçılığın popülerleştiği bir dünyada hayali, abartılı anlatımlar sadece bunlarla sınırlı değil. Polijenizm temsilcilerinden Josiah C. Nott ve George R. Gliddon, İnsanlığın Tipleri ismini verdikleri kitaplarında abartılı çizimler kullanarak siyahilerin gorillere yakın bir soydan geldiğini belirtmişlerdi.
Tek kökenciler, insanın “cennetten kovulduktan” sonra bozulduklarını iddia etmektedir.
Sayıların Cazibesi Altında Irk Tahlilleri
1842 yılına gelindiğindeyse Anders Retzius’un kafatası indeksi üzerine yaptığı çalışmaları görüyoruz. Kafa genişliğinin kafa uzunluğuna bölünmesiyle elde edilen sonuca göre insanları sınıflandıran Retzius, bu ırksal sınıflandırmalar için üç sıfat kullanmıştı: dolikosefal (uzun kafalı), brakisefal (kısa kafalı) ve mezosefal (dolikosefal ve brakisefalin ortası). Tabii Retzius’un bu çalışmaları da alt/üst ırk tartışmalarını tetiklemiş, hatta yıllarca popülerliğini koruyarak antropoloji alanındaki birçok çalışmaya öncülük etmişti. Retzius’un indeksine göre kafa genişliğinin kafa uzunluğuna bölümü 0,75 altı olanlar dolikosefal, 0,80 üzeri olanlar brakisefal, ikisinin ortasında kalanlar ise mezosefal olarak anılıyordu. Peki Retzius’un öncülüğünü yaptığı kafa indeksi ileride nasıl kullanıldı? Fransız antropolog Vacher de Lapouge, siyahları “kanı bozulmuş sınıfların soysuz temsilcileri” olarak da isimlendirilen görüşleriyle, kafatası indeksine göre üç ırktan bahsediyordu. Protestan Kuzeylileri bütün medeniyetin yaratıcısı olarak gösteren ve bu ırka mensup bireylerin dolikosefal olduğunu öne süren Vacher de Lapouge, Homo europaeus adını verdiği Aryan ırkın kafatası indeksinin 0,76’nın altında olduğunu belirtiyordu. Lapouge, dolikosefal kafa yapılarının, zamanla dejenere olarak kısaldığını belirtiyor, hatta Roma ve Yunan uygarlıklarının çöküşünün bu nedenle olduğunu da söylüyordu.
Dolikosefalliği üstün ırk olarak kabul edenlerden biri de Alfred Otto Ammon’du. Vacher de Lapouge etkisinin bariz bir şekilde görüldüğü Ammon, Lapouge’un fikrini biraz daha ileri götürüp şehirler ve köyler arasında da kafa yapısı üzerinden görüşler bildirerek ırksal bazdaki çalışmalarına yön veriyordu. Ammon Yasası olarak da bilinen bu görüşe göre, şehirlerde yaşayan insanlar dolikosefal kafa yapısına sahipti ve onları köyde yaşayan insanlardan ayıran birçok özellik bulunuyordu. Sadece kafa yapısından hareketle insanları açık fikirli, maceracı gibi güzel sıfatlarla da süsleyen Ammon, köylerde yaşayan insanları ise gelişime kapalı, toprağa bağımlı olarak tanımlıyor; bu insanların kafa yapılarının da brakisefal olduğunu öne sürüyordu.
Hacim ve indeksten başka bir görüş daha ırkçılığın bilimselleştirilmesinde karşımıza çıkıyor. Yüzün öne doğru fırlaklık düzeyi, yani prognatizma da ırklar hakkında bilgi veriyor olabilirdi. Ne kadar büyük bir açı, o kadar üstün ırk! Hollandalı anatomist Petrus Camper, prognatizma açısının maymunlarda 58, Afrikalı siyahlarda 70, Avrupalılarda 80, bozulmamış beyaz ırkın temsilcisi olarak gördüğü Apollon heykelindeyse 100 derece olduğunu belirtiyordu.
Modern istatistiğin kurucusu sayılan ve Charles Darwin’in kuzeni olarak karşımıza çıkan Francis Galton, ölçümün bilimsel çalışmalarda temel olduğunu düşünüyordu. Gould’a göre, Galton duaların etkililiği üzerine de bir dönem çalışma yapma teklifinde bulunmuştu. Sayılara ve ölçümlere bu kadar bağlı olan Galton; Britanya Adaları’nda sadece kağıt ve topluiğne kullanarak güzellik haritaları çıkarmakla kalmamış, bu ve buna benzer çalışmalarıyla insanların göreli değerlerini ölçmek üzerine çalışmalar yapmıştı. 1884 yılındaki Uluslararası Fuar’da kurduğu laboratuvar ile insan ölçümlerini sıklaştıran Galton, burada üç peniye (para birimi) insanları ölçüyor, sonuçlarla ırklar üzerine tahlillerde bulunuyordu. Bu faaliyetiyle oldukça dikkat çeken Galton, bu tarihten itibaren altı yıl boyunca aynı laboratuvarı ile birlikte Londra Müzesi’nde yerini alıp kafa ölçümlerine devam ediyordu.
İstatistik üzerine çalışmalar yapan Galton’dan Virginialı doktor Robert Bennett Bean’a geçiyoruz. Bean, 1906’da hazırladığı bir makalede, beynin sağ ve sol tarafını birleştiren dokuları içeren corpus callosum’u anlatıyordu. Zihinsel işlevlerin beynin genu dediği ön kısmında, duyusal motor becerilerinse splenium dediği arka tarafta yer aldığını söyleyen Bean, bu yaklaşımıyla ırksal sınıflandırmalar yapılabileceğini öne sürüyordu. Genu ile splenium’un uzunluklarından ırksal sınıflandırmalar yapılabileceğini ortaya süren bu görüş, siyahların ve beyazların beyinleri üzerindeki deneylerle devam ediyor; bu çalışmalar çerçevesinde, beyazların siyahlara göre daha büyük bir genuya sahip olduğu sonucuna ulaşılıyordu. Kendi içinde birçok çelişkiyi barındıran bu çalışmadan şüphelenen Franklin P. Mall, çalışmayı tekrarlıyor. Siyaha mı yoksa beyaza mı ait olduğunu bilmeden yaptığı ölçümlerin ardından sınıflandırma yapan Mall, Bean’ın ulaştığı sonuçların aksine, siyahın genu ve splenium yapısıyla beyazın genu ve splenium yapısı arasında net, açık bir fark göremiyor. Kitabında bu konuyu daha ayrıntılı bir şekilde işleyen Gould, bu örnek üzerinden durumu özetliyor:
“Kranyometri (kafatası ölçümü) sadece akademisyenlerin oyuncağı, teknik dergilerle sınırlı bir konu değildir. Sonuçlar sel olup popüler basına akar. Bir kere yerleşiklik kazandıklarında kendi ömürlerini sürmeye başlarlar, bir ikincil kaynaktan diğerine sonsuzca kopyalanırlar, hiç kimse ilk belgelemenin hassasiyetini kontrol etmediği için de aksinin kanıtlanması güçleşir. Bu örnekte Mall, daha tomurcuk halindeyken bir dogmayı patlatmıştır, ama bunu ancak önde gelen dergilerden birinin, doğuştan gelen aptallıkları yüzünden siyahların oy kullanmalarının engellenmesini tavsiye etmesinden sonra yapmıştır.”
Kafatası ölçümleri üzerine adeta bir ekol olarak kabul edilen Paul Broca da kuramsal bir şekilde ırkçılık yapıyordu. Yaşlıların gençlere göre, kadınlarınsa erkeklere göre daha küçük beyin yapıları olduğunun altını çizen Broca, bir dönem insanların üst kol – alt kol oranını dahi ölçmeye kalkmış, oranlamalar sonucunda beyazlar “alt ırk” sınıflandırmasına uyunca bu görüşü terk etmişti. Bu konudan sonra kafa yapısı, özellikle de beyin üzerine giden Broca, görüşlerini kabul ettirebilmek adına kendisiyle birçok kez çelişecek ama bu çelişkileri usta bir siyasetçi gibi kendi görüşünü savunur hale getirebilecekti. Broca, “daha düşük bir ırkın daha büyük beyni olabilir” gibi bir söylemde bulunabilecekken, aynı zamanda da “beynin küçük olmasının aşağı olmanın bir işareti olarak değerini ortadan kaldırmaz” diyebilecekti. İşin garip kısmı, Broca, bir brakisefal olarak dolikosefalliğin üstün ırk olarak kabul edilmesine içerlemiş olacak ki bu görüşü çürütebilmek adına çalışmalar yapmıştı. Eski toplumların kafataslarını inceleyen Broca, dolikosefal olmanın herhangi bir üst-alt ilişkisi olmadığını kanıtlayarak kendisi gibi kuramsal ırkçı bilim insanlarının yanlışlığını ortaya koyuyordu. Bir diğer yandan Broca, büyük bir beynin ırkların sınıflandırılmasında önemli bir etken olduğunun altını çiziyor, bu konudaki istisnalarıysa “çok yaşlıyken ölmüşler”, “kısa boylular”, “bünyeleri kötü” diyerek geçiştirme yoluna gidiyordu.
Kuramsal ırkçılığın büyük ölçüde baz aldığı dolikosefallik, bölge ortalamaları esas alındığında, alt ırk olarak söylenen Afrika ve Avustralya yerlilerinde, “üstün ırk” Avrupalılara oranla daha fazla görülüyordu. Bu istatistik de kuramsal ırkçılığın kafa yapılarıyla olan problemlerine noktayı koyuyor, yerini kan grubu gibi kavramlarla devam edecek olan bir ırkçılığa bırakıyordu. Bu yazının konusu olmadığı için derinlerine inmeyeceğim bu konular da, genetikle adeta darmaduman edilmiş durumda. Genetik; insanlığın yaşayan bir ırk olduğunu ve tüm insanlığın da bu ırka mensup olduğunu gösteriyor.
“Kafatası yalan söylese de gen yalan söylemez. %99,9 olarak aynıyız. Bir Avustralya yerlisini, Portekiz’den Brezilya’ya geçen birini ve bir Yozgatlıyı inceleyin. Aralarındaki fark sadece %0,01!” – Barış Özener
Peki bilimsel anlamda ırk kavramının sonu tam olarak ne zaman geldi? “Avrupa’da Irk” isimli eserinde, insanlığın zoolojik bir tür gibi sınıflandırılmasına karşı çıkan Huxley’in izinden giden Ashley Montagu, 1945’te “Antropolojide Etnik Grup Teriminin Kullanımı” isimli bir makale yayınladı. Bu makalesinde ırk kavramının insanlığı açıklamada yetersiz kaldığının altını çizen Montagu, ırk yerine etnik grup teriminin kullanılmasını, böyle bir terimin daha doğru olduğunu belirtti. İnsanlar arasındaki biyolojik farklılıkları reddetmeyen ve bu farklılıkların net bir ayrımı doğurmadığını savunan Montagu’nun etnik grup kavramı, “coğrafi ve sosyal engeller gibi ayrıştırıcı mekanizmalar nedeniyle fiziki ve kültürel farklılıklar taşıyan topluluk” olarak tanımlandı ve bu tarihten itibaren etnik grup kavramının doğruluğu üzerine birçok görüş bildirildi. Kendisinden önce ırk konusunu işleyen bilim insanlarına göre adeta yeni bir devrin sinyallerini veren Montagu, “insan çeşitliliği üzerine çalışan antropologların amacının sınıflandırmak değil, çeşitliliği meydana getiren evrimsel etmenleri araştırmak” olduğunu savundu.
Montagu, kendi görüşlerinde elbette tek değildi. Günümüzde de büyük ölçüde kabul edilen bu görüş, o dönemlerde Amerika’da çalışan sosyolog Henry Fairchild tarafından da destekleniyordu. Henry Fairchild, 1944 yılında Harper’s Magazine adlı dergide; tüm insanların aynı kökten geldiğini söylüyor, saf ırk diye bir kavramın olmadığını belirtiyordu. Bu fikri genetik açıdan destekleyen fikirler de Theodosius Dobzhansky tarafından geliyordu. Fairchild’ın ırklar üzerine yayınladığı yazıyla aynı yılda, 1944’te, ırkın genetik olarak tanımını yapan Dobzhansky, ırkları “bazı gen ya da genlerin frekansları yönünden farklılık gösteren popülasyonlar” şeklinde tanımlıyordu. Barış Özener’in kitabında belirttiği üzere, bu tanım aktif birimlerden bahsediyordu ve bu bakış açısına göre ırklar değişime müsaitti. Bir diğer yandan Dobzhansky; Montagu ve Fairchild’ın aksine, insanların sınıflandırılmasına karşı değildi. Sınıflandırmayı doğal buluyor, tıpkı hayvanlardaki gibi “alt tür” olarak birçok tanımın yapılabileceğini söylüyordu.
1950’ye gelindiğinde antropoloji ve biyolojide yeni bir döneme kapılar açılıyordu. Cold Spring Harbor laboratuvarlarında yapılan “İnsanın Evrimi ve Kökeni” isimli sempozyum, antropolojinin ve biyolojinin geleceği açısından oldukça önemli sonuçları bünyesinde barındırıyordu. Darwin’in evrim kuramının üzerine Mendel’in genetiği eklenince ortaya çıkan insanın evrimi fikri üzerinde durulan bu sempozyumun sonunda, insan olarak tanımlanan birçok cins ve türün “Homo” çatısı altında toplanmasına karar verilmişti. “Sempozyumun sonuç bildirgesinde, modern evrimsel sentezin, biyolojik tür kavramının ve taksonomik isimlendirme kurallarının fiziki antropolojide kullanılması yönünde ortak bir görüş birliği oluştu.” Bu sempozyumun ardından fiziki antropoloji yavaş yavaş bugünkü bilimsel, eleştirel halini almaya başlarken; sempozyumdan bir yıl sonra Sherwood Washburn’un “Yeni Fiziki Antropoloji” isimli makalesi, bu değişime adeta ışık tutan bir makale olarak literatürde yerini aldı. Washburn’a göre fiziki antropolojinin yeni hali, “evrimsel süreçlerin mekanizmaları üzerine odaklanmalı ve dinamik bir bakış açısı” oluşturmalıydı. O günden günümüze her ne kadar birbirleriyle çelişen görüşler de ortaya çıksa, ırk kavramına bakış açısını değiştiren antropoloji, -çatlak sesler çıksa da- popülasyonların sabit kalmadığını, saf ırk diye bir şeyin mümkün olmadığını öğrendi.
Yalnız unutulmamalıdır ki iklimsel şartlar, bir süre aynı bölgede yaşayan insanlara “genellemeler” yapılabilecek değişiklikler kazandırabiliyor. Bugün, bizler çıkıp “Moğollar çekik gözlüdür.” diye bir genelleme yapabiliyor ve karşılaştığımız birçok Moğol’da bu özelliği görüyor olabiliriz; ancak bu durum Moğolların ayrı bir ırk olduğunu, Moğol Irkı olarak diğer insanlardan ayrı bir türün Dünya üzerinde var olduğunu göstermiyor. Bu bağlamda etnisite ile ırk arasındaki farkı iyi anlamış olmak, konunun anlaşılması açısından gayet önemli.
Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı)
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Stephen Jay Gould – İnsanın Yanlış Ölçümü
  2. Stephen Jay Gould – Darwin ve Sonrası
  3. Barış Özener – İnsan Çeşitliliği – “Irksal Farklılıklar mı, Evrimsel Adaptasyonlar mı?
  4. İnsan ve Fiziksel Özellikleri dersinde tuttuğum notlar
  5. Bilim ve Gelecek’in Mart 2016 sayısı
  6. Slate

Hominin’lerin Habitatları İlk Kez Yapılandırıldı

Görsel : Yukarıdaki görselde 1.8 milyon yıl önce Doğu Afrika’daki ilk homininlerin yaşamı verilere dayanarak sanatçı tarafından resmedilmiş. Telif : M.Lopez-Herrera via The Olduvai Paleoanthropology and Paleoecology Project and Enrique Baquedano.

Bilim insanları ilk insanlarının yaşam alanlarının parçalarını eldeki tüm verilere dayanarak birleştirdi ve 1.8 milyon yıl önce yaşamın bir piknik yeri olmadığını açığa çıkardı.

Tanzanya’daki Olduvai Gorge bölgesindeki insan atalarımız, yemek ve suya erişimi olan, hatta gölgelik sığınakları olan varlıklardı ve apelerle modern insanların çaprazlanmış haline benzer bir görünüme sahiplerdi. Bununla birlikte birçok iş için kullanabildikleri uçları keskin taş aletleri de çokça mevcuttu.

Rutgers Üniversitesi, Department of Earth and Planetary Sciences’da profesör olan Gail M. Ashley’in açıklamasına göre bu imkanlara rağmen yaşam çok da zordu. Çünkü, diğer etçillerle, yemek için sürekli bir rekabet devam etmekteydi ve bu da ciddi bir stres kaynağıydı.

Ashley ve diğer araştırmacılar yıllar süren çalışmanın sonunda, dönemin insan yaşamı ve yaşam alanı manzarasını dikkatli biçimde yeniden yapılandırdı. Sözü geçen alandan toplanmış bitki ve diğer kanıtlarla uygun boyutlarda oluşturulan yeni yapı ile ilgili detaylar Proceedings of the National Academy of Sciences‘da yayımlandı.

Bu manzara yapılandırılmasının paleoantropologlara, ilk insanların yaşam biçimlerine, neye benzediklerine, fiziksel özelliklerine, nasıl avlandıklarına ve yiyip içme davranışlarına dair fikir ve modelleri geliştirmeleri için çok yardımcı olacağı düşünülüyor. Tanzanya’daki bu örnek alan 1959 yılında ünlü paleoantropolog Mary Leakey tarafından keşfedildi. Leakey bu alandan binlerce hayvan kemiği ve taş alet toplamıştı.  Geçtiğimiz 10 yıl içinde süren yorucu kazılar boyunca Ashley ve diğer bilimciler ile öğrenciler sayısız toprak örneği toplayarak karbon izotopu analizi ile inceledi. İncelemeler sonucunda bu alanın, o dönemde kaynak suyuna sahip olduğu, nemli ve ıslak toprakla birlikte, yeşillik ve ağaçlık alanların da bulunduğu anlaşıldı.

Ashley yaptığı açıklamada, manzara dahilinde insanların ve taş aletlerin bulunmuş olduğu yerler referans alınarak bitkilerin olduğu noktaların haritalandığını ve bunun ilk kez yapıldığını belirtti. Haritalama işlemine referans alınan yer örneklerinin elde edildiği jeolojik yatak aynı zamanda iki ayrı hominin türüne ait kalıntıları da barındırıyordu. Bu ilk insan türleri, daha sağlam yapılı ancak küçük beyinli Paranthropus boisei ile daha zayıf kemikli Homo habilis idi. Homo Habilis hem daha büyük beyinli hem de takip eden evrimsel sürecimiz ile en senkronize olan türdü. İki tür de 1.35 metre ile 1.65 metre boylarındaydı ve iki türün de ortalama yaşam süreleri 30 ila 40 yıl arasındaydı.

Araştırmaları sırasında araştırmacılar, ağaçlık alanlarda akasya ve palmiye ağaçlarının bulunduğunu tespit etti. Homininler’in bu alanlarda kamp yapmadıkları düşünülüyor ancak bulunan kemik yoğunluklarına bakılarak atalarımızın başka yerde avlanıp güvenlik için avlarını bu alanlarda tükettikleri öne sürülüyor.

Araştırmanın yürütüldüğü alanda kalıntıların iyi korunmuş olmasının sebebi olarak, bir noktada alan yüzeyinin volkanik kül ile kaplanmış olduğu gösteriliyor. Alanda yine, zürafa, fil ve antilop ailesinin hızlı üyesi olan afrika antiloplarına ait binlerce kemik bulundu. Homininler bu hayvanları etleri için öldürmüş olabileceği gibi, ölmüş olan hayvanların etlerini toplamaya çalışmış da olabilirler. Bu etler için rekabet halinde oldukları diğer etçiller olan aslanlar, leoparlar ve sırtlanlar aynı zamanda homininler’in kendileri için de tehdit unsuru oluşturuyordu.

Paleoantropologlar ise bu konu üzerine – yani homininlerin hayvanları etleri için mi öldürmüş olduğu yoksa aslan, sırtlan gibi hayvanlar tarafından öldürülmüş olan hayvanların etleri için bir anlamda leşçilik mi yaptıkları üzerine – daha ciddi anlamda düşünmeye ve hipotezler üretmeye başladılar.

Homininler’in yiyeceklerinin içinde sulak arazilerdeki eğrelti otları, kabuklular, salyangozlar ve sümüklü böcekler bulunuyordu. Bilimciler, homininlerin bu alanı yüzlerce yıl boyunca kullanmış olduklarını düşünüyorlar. Çünkü bu alanda yaşamadıkları, ancak temiz ve kullanılabilir sudan ve sulak alanlardan yararlanmak için kullandıkları öne sürülüyor.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Clayton R. Magill, Gail M. Ashley, Manuel Domínguez-Rodrigo, Katherine H. Freeman. Dietary options and behavior suggested by plant biomarker evidence in an early human habitat. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2016; 201507055 DOI:10.1073/pnas.1507055113

Dilimlenmiş Et İnsan Evrimini Nasıl Yönlendirdi?

Bir şempanzenin hayatının en sıkıcı kısmı herhalde çiğnemektir. Primat kuzenlerimiz, günde 6 saatlerini yedikleri meyveleri gıcırdatarak çiğnemeye ayırıyor ve tabii ki bunu da daha eski atalarımızın da benzeri olan büyük dişleri ve koca çene yapıları ile yapıyorlar. Madem durum bu, o halde neden bizim dişlerimiz ve çenelerimiz çok daha küçük? Yeni bir çalışma basit taş aletlerin et kesmek ve dilimlemek, veya sert sebze köklerini ezmek üzere geliştirilmesine dikkatleri çekerek, bu yolla son dönem atalarımızın sonunda konuşma yeteneği kazanmaya varacak şekilde çene ve ağız yapılarının evrimleştiğini öne sürüyor.

Harvard  Üniversitesi’nden evrimsel antropolog Daniel Lieberman’a göre, modern insanların çiğneme işine çok az zaman ayırmasının sebebi atalarımıza göre çok daha kaliteli diyetlere sahip olmamızdır. Şempanzeler çoğunlukla meyve tüketerek hayatta kalırken, insanlar daha fazla besin değeri ve enerjiyi içinde barındıran eti daha yoğunlukla tüketmektedir. (Şempanzeler de et tüketebilmektedir ancak temel beslenme listelerinde insanlarınkine benzer biçimde et bulunmamaktadır.) Bugüne geldiğimizde ise, pişirme işlemleri sayesinde eti hem yemek hem de sindirmek çok daha kolaylaşmıştır ancak Lieberman’a göre atalarımız pişirmeyi öğrenmelerinden çok daha önce et tüketimine başlamışlardı. Örneğin atalarımızın ─dik duran apeler, homininler─ et yediğine dair kanıtlar2.5 milyon yıl öncesine dayanıyor ne var ki pişirme işlemlerinin yaygınlaşmasına dair kalıntılar 500.000 yıldan daha öteye geçemiyor.

Pişirmeyi Öğrenmeden Önce İnsanlar Ne Yapıyorlardı?

Bu sorunun cevabı başka bir evrimsel inovasyonun geliştirilmesine dayanıyor olabilir: Taş aletler. Çünkü basit taş aletlerin geliştirilmeye başlanması ile, homininlerin et tüketimine adapte olması yaklaşık olarak aynı zamana denk geliyor. Lieberman, yine Harvard’dan başka bir evrimsel antropolog olan Katherine Zink ile işbirliği yaparak, bahsi geçen taş aletlerin homininlerin yiyebildikleri yemek çeşitlerini nasıl etkilemiş olabileceğini incelemeye koyuldu.

Zink’e göre, düşünebildiğimiz en basit formuyla besinleri işlemeye başladık. Patates ve pancar gibi kökleri, püre haline gelecek biçimde ezdik; etleri ise dilimledik ya da daha basitçe keserek parçalara ayırdık. Araştırmacılar buna dayanarak, gönüllü olan insanların yüzlerine elektrotlar bağlayarak; farklı biçimlerde hazırlanmış et ve sebzeleri çiğnemeye harcadıkları zaman ve enerjiyi ölçtü : çiğ ve işlem geçirmemiş, çiğ ve bahsi geçen yöntemlerle işlenmiş ve son olarak pişmiş et ve sebzeler.

Araştırma ile ilk sırada keşfedilen şey; çiğ eti yemenin insan ve hatta şempanze benzeri dişler ile neredeyse imkansız olduğuydu. Modern büyükbaş hayvanlar üretilirken, etlerinin daha yumuşak olması tercih edildiğinden buna göre üretiliyorlar. Bu sebepten dolayı araştırmacılar, ilk homininlerin yediği sertlikteki eti taklit edebilmek için çiğ et olarak keçi eti kullandılar. Metodu kendi üzerinde de deneyen Lieberman keçi etini çiğ yemenin hiç de hoş olmayan bir deneyim olduğunu belirtiyor ve ekliyor : “Çiğniyorsunuz, çiğniyorsunuz, çiğniyorsunuz ve çiğniyorsunuz ancak hiçbir şey olmuyor.” Esprili de olsa bu açıklama insan dişlerinin çiğ eti yutabileceğimiz küçüklükte parçalara ayırmak için yeterli olmadığını gözler önüne seriyor. Şempanze dişleri de et çiğnemek için benzer şekilde yetersiz. Doğal olarak, şempanze benzeri diş ve ağız yapıları olan erken dönem atalarımız için de et yemek bu denli zaman ve enerji kaybına sebep olan bir süreçti.

Dilimleme, ister bir bıçak ile ister keskin bir taşla gerçekleştirilsin, tüm bu olumsuz durumu tersine çevirebiliyor. Bu aletler ile, homininler bir anda esnek iskelet kaslarını küçük parçalara ayırarak ağızlarına atmaya ve onları daha kolay çiğneyerek yutmaya ve hatta daha kolay sindirmeye başladılar diyebiliriz. Ezmek de, yüksek lifli kök sebzeler için benzer bir etki yaratıyor. Zink’in yaptığı açıklamaya göre; en basit haliyle etleri dilimlemek ve sebzeleri ezmek, bir hominin için gerçekleştirdiği çiğneme sayısını %17 oranında azaltmaya yetiyordu. Evrimsel anlamda önemine bakılacak olursa, bu denli bir kazancın, bir sene içinde neredeyse 2.5 milyon daha az çiğneme hareketine ihtiyaç duyulması anlamına geldiği görülecektir.

Araştırmalarının detaylarını ve bulgularını Nature dergisinde yayımlayan Zink ve Lieberman, yukarıda bahsi geçen azalmanın, cinsimiz olan Homonun ilk üyelerinin daha küçük çene ve dişler geliştirmeye başlamaları için yeterli olduğunu açıklıyor. Bir kere bu süreç başladığında ve çiğnemeye bu kadar çok zaman-enerji harcamaya gerek kalmadığında, uzun çeneler ve büyük dişler bir avantaj olmaktan çıkmaya başladı. Bununla birlikte işlemekte olan doğal seçilim başka özellikleri öne çıkarmaya ve üretmeye başladı.

Mevcut araştırma; diş ve çene yapılarındaki değişimi yönlendiren şeyin pişirme olduğunu öne süren hipoteze de bir anlamda meydan okuyor. Zink ve Lieberman, makalelerinde; bilinen ilk pişirme işlemlerine dair arkeolojik kanıtların bir milyon yıllık olduğunu ve ancak 500.000 yıl öncelere gelindiğinde yaygınlaştığını gösteren araştırmalara atıfta bulunuyor. Ancak aynı üniversitede biyolojik antropolog olarak görev yapan Richard Wranghman; arkeologların pişirme izleri veya ateş yakma düzenekleri keşfedememiş olmalarının bilinenden daha önce de ilk homininlerin ateşi pişirme için kullanmadıklarını göstermediğini belirtiyor. Yine bununla birlikte Wranghman, 1.9 milyon yıl öncesinde görülmeye başlanan bir özellik olan daha küçük çiğneme araçlarının (diş ve çene) ve özellikle daha küçük sindirim sisteminin evrimleşmesinin açıklanmasında tek başına dilimleme ve ezmenin yeterli olmayacağını düşünüyor.

Lieberman ve Zink genel anlamda pişirmenin önemini göz ardı etmediklerini, onun yerine daha çok süreci iki aşamalı olarak gördüklerini açıklıyor: Ezmek ve dilimlemek evrimsel olarak daha küçük çene, diş ve sindirim sistemi gelişimini uyardı ve pişirme işlemi de bu süreci devam ettirip, geliştirdi. Her şeye rağmen kesin olan bir şey var, modern insanlar olarak bizler çiğ keçi eti ile hayatta kalamayız, eninde sonunda onu dilimlememiz gerekecek.

 


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Katherine D. Zink & Daniel E. Lieberman Impact of meat and Lower Palaeolithic food processing techniques on chewing in humans Nature (2016) doi:10.1038/nature16990 Received 07 August 2015 Accepted 11 January 2016 Published online 09 March 2016

İnsan Öncesi Atalarımız Ellerini Modern İnsan Gibi Kullanıyorlardı

Yeni yapılan bir araştırma, Australopithecus africanus gibi insansı atalarımızın düşündüğümüzden çok daha önce bir zamanda ellerini insan gibi kullandığını ortaya koydu.

London College Üniversitesi, Kent Üniversitesi, Avusturya Vienna Üniversitesi ve Almanya’daki Max Planck Institute for Evolutionary Anthropology’den araştırmacılar 2-3 milyon yıl öncesine ait fossilerin taş kullanımı noktasında arkeolojik kanıtlar içeren araştırma sonuçlarını yayınladılar.

insan-oncesi-atalarimiz-ellerini-modern-insan-gibi-kullaniyorlardi-1-bilimfilicom

Belirgin bir biçimde insanın anahtar çevirmek gibi ve elle bir şeyi sıkmakta harcadığı güç gibi (bir çekici kullanırken sapını sıkıca tutmamız gibi) keskin yeteneklerinin el kullanımında, ağaca tırmanma yetisinin azalması ve araç-gereç üretimi ve kullanımı gibi evrimsel değişim sürecinin iki önemli noktasıyla bağlantılı olduğu anlaşıldı.  Ancak bu lokomotor ve el becerisine ait bu değişimlerin tam olarak ne zaman ortaya çıktığı bilinmiyor.Dr. Matthew Skinner ve Dr. Tracy Kivell, kemiğin iç sünger yapısı olarak bilinen trabekül denilen yapı üzerinde yaptıkları ölçümlerde fosil türlerinin ellerini nasıl kullandıkları ortaya çıkaran yeni bir teknik kullandılar. Trabekülar kemik yaşam süresi içerisinde çok çabuk bir şekilde biçimini değiştirerek canlının yaşam süresindeki mevcut davranışlarını etkileyebilir.

Araştırmacılar ilk olarak insan ve şempanzelerin el kemiklerindeki trabekül üzerinde ölçümler yaptılar. Ölçümler neticesinde insanların sahip olduğu baş parmak ve diğer parmaklar arasında sıkıştırma yetisinin şempanzelerden belirgin farklılıklar taşıdığını gösterdi. İnsana özgü bu yeteneğin  ağaçlara tırmanmayan ve taşlardan araç gereç yapabilen Neanderthaller gibi insan türlerinde de var olduğu görüldü.

Bu bulgular daha önce yayınlanan australopitlerdeki araç-gereç kullanımına arkeolojik kanıtlar sunuyor. Aynı zamanda da insandan çok önce yaşamış ve ellerini insan gibi kullanabilen atalarımıza da iskeletsel kanıtlar sağlıyor.


Kaynak: University of Kent 

Makale Referansı:

  1. Bilimfili,
  2. M. M. Skinner, N. B. Stephens, Z. J. Tsegai, A. C. Foote, N. H. Nguyen, T. Gross, D. H. Pahr, J.-J. Hublin, T. L. Kivell. Human-like hand use in Australopithecus africanus. Science, 2015; 347 (6220): 395 DOI:10.1126/science.1261735