Sarkom

“Sarkom” kelimesi Yunanca “sarx” (et) ve “oma” (tümör) kelimelerinden türetilmiştir. Kas, kemik veya yağ gibi bağ dokusundan kaynaklanan bir kanser türüdür. Kelime anlamı “et şişklinliği”dir. Kemik, kıkırdak, yağ, kas, kan damarı, diğer destek ve bağ dokuda oluşan kötü huylu tümörlerdir. (Bkz;  Sarkom)Bildergebnis für "sarcoma"

Sarkom, mezenkimal (bağ dokusu) hücrelerden köken alan bir kanser türüdür. Bağ dokusu her yerde bulunduğundan, bu tümörler vücutta çok çeşitli yerlerde ortaya çıkabilir. Ana sarkom tipleri yumuşak doku sarkomları ve kemik sarkomlarıdır.

Yumuşak doku sarkomları kaslarda, yağda, kan damarlarında, tendonlarda, fibröz dokularda ve diğer destekleyici dokularda oluşabilir. Örnekler arasında leiomyosarkom (düz kas), liposarkom (yağ dokusu) ve anjiyosarkom (kan veya lenf damarları) bulunur.

Kemik sarkomları daha az yaygındır ve osteosarkom (kemik hücrelerinden kaynaklanır), Ewing sarkomu (tipik olarak kemikte ortaya çıkar, ancak yumuşak dokuda da ortaya çıkabilir) ve kondrosarkomu (kıkırdak hücrelerinden kaynaklanır) içerir.

Sarkomların kesin nedeni belirsizdir, ancak belirli kalıtsal sendromlar, radyasyona maruz kalma ve vücudun belirli bölgelerinde hasar veya hastalık gibi bilinen birkaç risk faktörü vardır.

Sarkomların tedavisi karmaşık olabilir ve kanserin tipine, konumuna ve evresine olduğu kadar hastanın genel sağlığına da bağlıdır. Tipik olarak cerrahi, radyasyon tedavisi ve kemoterapinin bir kombinasyonunu içerir. Daha yeni hedefe yönelik tedaviler ve immünoterapiler de geliştirilmekte ve sarkomların tedavisinde kullanılmaktadır.

Belirtiler

Sarkomun belirtileri sarkomun tipine ve tümörün yerleşim yerine göre değişir. Bazı yaygın semptomlar şunları içerir:

  • Bir yumru veya kütle
  • Ağrı
  • Şişme
  • zayıflık
  • Tükenmişlik
  • Ateş

Teşhis

Sarkomlar tipik olarak, etkilenen bölgeden küçük bir doku parçasının çıkarıldığı ve mikroskop altında incelendiği bir prosedür olan biyopsi ile teşhis edilir.

Tarih

Sarkomlar nadirdir ve tüm kanserlerin yaklaşık %1’ini oluşturur. Vücudun herhangi bir yerinde oluşabilirler, ancak en yaygın olarak uzuvlarda, kemiklerde ve retroperitonda (karın boşluğunun arkasındaki alan) görülürler.

Sarkom tedavisi, sarkomun tipine, tümörün konumuna ve kanserin evresine bağlıdır. Tedavi seçenekleri cerrahi, radyasyon tedavisi ve kemoterapiyi içerebilir.

Sarkom için prognoz, sarkomun tipine, tümörün konumuna ve kanserin evresine bağlı olarak değişir. Sarkom için 5 yıllık sağkalım oranı yaklaşık %60’tır.

Sarkomun tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Bir sarkomun bilinen ilk tanımı, MÖ 5. yüzyılda Hipokrat tarafından yapılmıştır.

  1. yüzyılda Alman doktor Rudolf Virchow, sarkomların bağ dokusundan kaynaklandığı teorisini geliştirdi. Bu teori bugün hala kabul edilmektedir.
  2. yüzyılda sarkomun tanı ve tedavisinde önemli gelişmeler olmuştur. Bu gelişmeler, sarkomlu hastalarda sağkalım oranlarının artmasına yol açmıştır.

İşte sarkom tarihindeki önemli gelişmelerden bazıları:

MÖ 5. yüzyıl: Hipokrat “Hastalıklar Üzerine” adlı kitabında bir sarkomu tanımlıyor.

  1. yüzyıl: Rudolf Virchow, sarkomların bağ dokusundan kaynaklandığı teorisini geliştirir.
  2. yüzyıl: BT taramaları ve MRI’lar gibi görüntüleme tekniklerindeki gelişmeler sarkomların teşhisini kolaylaştırıyor.
  3. yüzyıl: Kemoterapi ve radyasyon terapisindeki gelişmeler sarkomların tedavisini iyileştirmektedir.
  4. yüzyıl: Hedefe yönelik tedavi ve immünoterapideki gelişmeler sarkomlu hastalar için yeni tedavi seçenekleri sunmaktadır.
    Sarkomlar ciddi bir kanser türüdür ancak son yıllarda sarkomun tanı ve tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Devam eden araştırmalarla, gelecekte daha da etkili tedavilerin geliştirilmesi muhtemeldir.

Kaynak:

  • National Cancer Institute. (2021). Sarcoma, Soft Tissue. National Cancer Institute.
  • American Cancer Society. (2021). What Is a Sarcoma? American Cancer Society.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kansere Karşı Baskılayıcı Miyeloid Hücrelerini Farklılaştırmak

Kansere Karşı Baskılayıcı Miyeloid Hücrelerini FarklılaştırmakKanser tedavisi için bağışıklık sistemi üzerinden geliştirilen veya bağışıklık sistemini uyararak tedavi sağlamayı hedefleyen immünoterapiler kısmen başarılı sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Bunu sağlayan şey de; tümör mikro-çevresindeki bağışıklık hücrelerini baskılayıcı etkinin bir biçimde önüne geçilmesidir.

Şimdi ise, Amerika Philedelphia’daki University of Pennsylvania bünyesinde bulunan Wistar Institute araştırmacılarının öncülüğünde gerçekleştirilen bir çalışmada, polimorfonükleer miyeloid-seri baskılayıcı hücrelerinin; (PMN-MDSCs) vücudumuzdaki en yaygın beyaz kan hücreleri olan nötrofillerden LOX-1 proteinini sentezleyerek farklılaşabileceği gösterildi.

Bahsi geçen PMN-MDSC hücreleri, çekirdeği bölünmüş ve parçalı halde olduğundan birden fazla çekirdeğe sahipmiş gibi görülen, miyeloid kök hücrelerinden farklılaşarak tümör baskılayıcı veya durdurucu diyebileceğimiz özellikler kazanan hücrelerdir. Bu hali ile, kemik iliği kök hücreleri olarak bilinen miyeloid hücrelerden oluşan başka bir bağışıklık hücre tipi olan nötrofillerden farklılaşabilmeleri kanser hastaları için de geliştirilebilir tedaviler anlamına gelebilir.

Yukarıda bahsi geçen LOX-1 proteinin de ilgili genden sentezlenmesi koşulu ise moleküler olarak şunu ifade etmektedir: Yağ metabolizmasına bağlı olarak hücre içi bir takım mekanizmaların ve sinyallerin harekete geçirilmesi dolayısıyla uyarılan lektin-tipi yükseltgenmiş LDL (düşük yoğunluklu lipoprotein) reseptörü (LOX-1) üretimi.

Bu LOX-1 proteinini sentezleyen nötrofiller, sağlıklı insanlarda yapılan analizlerde neredeyse tespit edilemeyecek kadar az bulunmaktadır. Buna karşılık tümörlü dokularda bu tip nötrofillere sıkça rastlanmaktadır. Dahası, sağlıklı insanlardaki nötrofillerin (canlı vücudu dışında) in vitro olarak endoplazmik retikulum gerilimine maruz bırakılması LOX-1 sentezini artırmakta ve baskılayıcı fonksiyonların gelişmesini sağlamaktadır.

Araştırmacılar, bu verilerin, LOX-1 sentezleyen polimorfonükleer miyeloid-seri baskılayıcı hücrelerinin kanser hastalıkları için immünoterapiler geliştirmekte kullanılabileceği savını destekler nitelikte olduğunu belirtiyor.

 


Kaynak :

Science Immunology, Lectin-type oxidized LDL receptor-1 distinguishes population of human polymorphonuclear myeloid-derived suppressor cells in cancer patients, Science Immunology, 5 Ağustos 2016, immunology.sciencemag.org/content/1/2/aaf8943.article-info, DOI: 10.1126/sciimmunol.aaf8943

Orjinal yazı: Bilimfili

Antidepresanlar ve Kan Sulandırıcılar, Beyin Kanserine Karşı Savaşıyor!

Nane-limon gibi bilindik, halkta ve kültürümüzde yer edinmiş kombinasyonlar da gelişen bilim ile modernleşiyor. İsviçreli bilim insanları tarafından yürütülen araştırma, glioblastoma (kötü huylu merkez sinir sistemi tümörüne) sahip farelerin ömrünü 2 katına çıkardı! Konu hakkında araştırma yazarı Douglas Hanahan, şunları söylüyor:
 
“İki ciddi anlamda ucuz ve toksik olmayan genel ilacın beyin kanserinden muzdarip insanların tedavisinde kullanılıp kullanılamayacağını araştırmak gerçekten heyecan verici. Şu anda umut vaat etmesine rağmen keşfedilen tedavi yöntemi, halen değerlendirme aşamasının başlarında ve tedaviye yönelik potansiyelini değerlendirmek için ciddi takip araştırmaları gerekecek.”
Deney fareleri haftada 5 gün, 10-15 dakikalık aralarla ağız yoluyla antidepresan, enjeksiyon yoluyla kan sulandırıcı aldılar. Elde edilen bulgu, ilaçların iki ayrı yerde birbiriyle uyum içinde çalışarak otofaji isimli biyolojik olayın oranını kontrol eden sistemi engellediler.
Peki otofaji nedir? Otofaji, hücrelerin büyük bir açlık tehdidi altındayken birbirlerini yemesi biçiminde açıklanabilir. Kanser hücrelerinde bu surette bir etki yaratan keşif, alanda birçok takip araştırmasının önünü açacak. Özellikle ilaçların ayrı ayrı kullanıldığında herhangi bir etki yaratmaması, usulüne uygun kullanıldığında da kanseri tamamen durdurmaması; yalnızca süreci yavaşlatması gibi soru işareti yaratan kavramlar araştırılacağa benziyor.
 

Kaynak:

  • ScienceDaily
  • Ksenya Shchors, Aristea Massaras, Douglas Hanahan. Dual Targeting of the Autophagic Regulatory Circuitry in Gliomas with Repurposed Drugs Elicits Cell-Lethal Autophagy and Therapeutic Benefit.Cancer Cell, 2015; DOI: 10.1016/j.ccell.2015.08.012

Kanserin insanlık tarihi kadar eski olduğu ortaya çıktı

Kanserin insanlık tarihi kadar eski olduğu ortaya çıktı

Bilim adamları, kanserin sanılandan çok daha eskiye dayandığını ortaya çıkardı.

“South African Journal of Science” dergisinde yayımlanan çalışmada, Güney Afrika’da bir mağarada bulunan ve yaklaşık 1,7 milyon yıl öncesine ait olduğu sanılan insan fosilinde kanserli dokuya rastlandığı belirtildi.

Araştırmacılar, Johannesburg yakınlarındaki Swartkrans Mağarası’nda bulunan ayak parmağında nadir görülen ve ölümcül bir tür olan “osteosarkom” kemik tümörünün olduğunu belirledi.

Daha önce yaklaşık 120 bin yıl öncesine ait bir insan fosilinde tümör bulunmuştu.

Araştırmacılardan Edward Odes, Swartkrans Mağarası’ndaki fosilin insanoğlunun sanılandan çok daha uzun süre kanserle mücadele ettiğini gösterdiğini belirtti.

Witwatersrand Üniversitesi’nde görevli Odes, “İnsanlar, kanserin modern yaşam tarzı ve doğal ortamdaki değişiklerle ilgili olduğunu düşünüyor. Oysa elde ettiğimiz bulgular, kanserin kökenlerinin neredeyse insanlık tarihi kadar eski olduğunu gösteriyor.” dedi.

Çok sayıda fosilin bulunduğu Swartkrans Mağarası, İnsanlığın Beşiği Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor.

Yazar: Zehra Ulucak

Makale:

Edward J. Odes Patrick S. Randolph-Quinney (contact author) Maryna Steyn Zach Throckmorton Jacqueline S. Smilg Bernhard Zipfel Tanya Augustine Frikkie De Beer Jakobus W. Hoffman Ryan D. Franklin Lee R. Berger Earliest hominin cancer: 1.7-million-year-old osteosarcoma from Swartkrans Cave, South Africa Issue: July/August 2016 Number of pages: 5 DOI: http://dx.doi.org/10.17159/sajs.2016/20150471 Published: 28 July 2016

 

Kişiye özgü kanser tedavisi

Kanser farklı genetik ve çevresel etmenlerin etkileşimi ile ortaya çıkan, dünyada en yaygın görülen ve görülme sıklığı her yıl artan, kompleks bir hastalık. Temel olarak, farklı organlardaki hücrelerin kontrolsüz çoğalması sonucu ortaya çıkar. Klinik fenotipi ve tedavi yaklaşımları da birbirinden farklılıklar göstermektedir.

Tüm Dünya’da kanser verilerini toplayan ve yayınlayan GLOBACAN’in verilerine göre 2012’de dünyada toplam 14,1 milyon yeni kanser vakası gelişti ve 8,2 milyon kansere bağlı ölüm gerçekleşti (1). Dünya’da en çok tanı konulan kanserler akciğer (%13,0), meme (%11,9) ve kolon (%9,7) iken, kanserden ölümler ise en çok akciğer (%19,4), karaciğer (%9,1) mide (%8,8) ve beyin (%2,4) kanserlerinden gerçekleşti (2).

Kanser ve genetik ilişkisi

Bazı kanser türleri ve genetik faktörler arasında doğrudan ya da dolaylı ilişki bulunuyor. Günümüzde, meme kanseri, lösemi, myeloma, bağırsak, mide, melanoma ve akciğer kanserleri ile ilişkili olarak, BRCA1/2, BCR-ABL, JAK2, TP53, ALK, KRAS, BRAF IGHV ve KIT gibi genlerindeki mutasyonların (değişinimlerin), hem tanı amaçlı hem de kanserin prognozu (muhtemel seyri) ile ilgili olarak tedaviye yanıt başarısının tahmin edilebilmesi için test ediliyor.

Özellikle ailesel kanser vakalarında genetik testler ile kansere yatkınlık ve kanser gelişme riskinin belirlenmesi mümkün olabiliyor. Genetik testler sadece kanserin erken tanısı ya da prognozunun tahmini için değil, genetik etkileşimin türüne ve içeriğine bağlı olarak en doğru tedavinin seçilmesine de yardımcı olmakta. Bu sayede hem tedavi sürecinde gereksiz ilaç kullanımı azaltılmakta, etkin tedaviye erken başlayarak sağ kalım süresinin ve tedavi başarısının uzatılması sağlanmakta hem de kanser tedavisinin maliyeti düşürülmekte.

Moleküler biyoloji ve biyoteknoloji alanındaki gelişmelere paralel olarak, kanserde genetik belirteçlerin araştırıldığı testler, hastaların biyopsi ya da tümör dokusu örneklerinden ve kanda dolaşan serbest tümör hücrelerinden yapılabilmekte.

Kanser hücreleri doğası gereği, kontrolsüz çoğalma ile birlikte bir taraftan da hücrelerin ölmesi ya da parçalanması sonucu genomik materyallerini (DNA) hücre dışına, oradan da kana aktarmaktadır. Tümör hücrelerine ait DNA kanda serbest halde dolaşabildiği gibi, tümörün farklı organlarda tekrar köken alabilmesine de katkı sağlamaktadır. Miktar olarak çok düşük seviyelerde olsa da dolaşan tümör DNA’ları büyümekte ve gelişmekte olan ya da hali hazırda var olan kanserin tanısı ve nasıl ilerleyeceği hakkında fikir vermektedir.

Özellikle daha görüntüleme teknikleri ile tespit edilebilir büyüklükte olmayan ya da yeterli büyüklükte olupta biyopsi ve cerrahi gibi girişimsel tekniklerin uygulanamadığı kanser riski taşıyan kişilerde, kanserin erken tanısı ve oluşumunun önlenebilmesi için kanda dolaşan tümör DNA’larının tespiti ve bu DNA’ların taşıdığı genetik mutasyonların belirlenmesi ile mümkün olabilmektedir.

Kanserde kişiye özgü tedavi

Kanserde tedavi kanserin kökeni, yerleştiği organ ve hücre türüne göre farklılık göstermekle birlikte yaygın yöntem cerrahi, kemoterapi ve radyoterapidir. Bunun yanı sıra kansere sebep olan hücre türüne ait bilgi birikimimizin ve hedefli tedavide kullanılan biyomoleküllerin artmasına paralel olarak, hormon ve hedef odaklı biyo moleküller (spesifik antikor, anti-anjiojenik ajanlar vb.) kullanılıyor.

Bu yöntemler ayrı ayrı ya da aşama aşama uygulanabileceği gibi kombine bir şekilde de uygulanabilmekte. Her yöntemin farklı yan etkileri ve başarı oranları var. Farklı tedavi yöntemlerine hastanın vereceği cevap ise hastanın taşıdığı genetik varyasyonlara göre tahmin edebilmek ve tedaviyi ona göre yönlendirebilmek, kişiye özgü tedavi yöntemleri ile mümkün olabiliyor. Her kanser hastasının sahip olduğu genetik varyasyonlar birbirinden farklı olduğu ve her varyasyonun tedaviye etkisi farklı düzeyde olduğu için, hem tanı hem de prognoz açısından tüm kanser hastalarının ya da kanser riski taşıyan bireylerin genetik profillerinin belirlenmesi tedavi açısından önem taşımakta.

Bu amaçla yukarıda bahsedildiği gibi hastaların tümör dokusunda ya da kanında dolaşan serbest tümör DNA’sında yapılacak olan genetik analiz ile kişinin kanser ilişkili genlerindeki varyasyonlar belirlenerek, hem doğru tanı hem de doğru tedavi seçenekleri değerlendiriliyor. Farklı kanser türleri için tanımlayıcı ya da bilgilendirici genler içeren birözet tablo aşağıda verilmiştir (3).

Beyin tümörleri laboratuvarları

Örneğin BRCA1/2 genleri analiz edilerek, bir meme kanseri hastasının ailesel bir kanser riski taşıdığı ve ailenin sağlıklı bireylerinde kanser riskinin araştırılması ve koruyucu önemler alınması gerekmektedir. Ya da, BRAF geninde mutasyon taşıyan bir melanoma hastasının tedavisinde spesifik olarak BRAF inhibitörlerinin ilk aşamada kullanılması tedavinin başarısını artırırken, metastatik kolon kanseri olan bir hastada BRAF mutasyonlarının olması alkilleyici kemoterapötiklerin tedavide başarılı olmayacağı bilgisini sunmaktadır.

Bu bilgi her hastada ayrı ayrı değerlendirilerek cerrahi öncesi ya da sonrasında doğru kemotörapatiklerin kullanımını sağlayacak ve tedavi başarısı ile sağ kalım süresini artıracaktır.

Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi olarak “Kişiye Özgü Beyin Tümörleri Laboratuvarı”nda özellikle düşük evreli gliomalar ve hipofiz tümörlerinin prognozunu önceden belirleyebilmek için cerrahi sonrası tümör dokularında ya da hastalardan elde edilen kanda dolaşan serbest tümör DNA’sı yeni nesil genetik dizileme yöntemleri ile analiz edilmekte ve hastanın taşıdığı mutasyonlara ya da farklı genlerin üretim miktarlarına bağlı olarak, düşük evreli gliomanın yüksek evreye dönüşme riski ya da hipofiz tümörlerinin tekrar etme riski konusunda hastaya bilgi verilmekte. Yine farklı genlerdeki genetik varyasyonlara bakılarak farklı beyin tümörleri için cerrahi sonrası ilk aşamada kullanılacak ilacın türü belirlenebilmekte.

Kanser Türü Gen Tanı ya da tedaviye etkisi
Tanı amaçlı testler
Akut lösemi PML-RARA Lösemilerin Dünya sağlık örgütü (WHO) sistemine göre sınıflandırılması
BCR-ABL1
CBFB-MYH11
RUNX1-RUNX1T1
Myeloproliferatif kanserler JAK2 Mutasyon varlığında tanı konulur
Sarkomalar EWSR1-FLI1 Ewing sarkoması
EWSR1-ERG
EWSR1-NR4A3 Miksiod kondrosarkoma
TAF15-NR4A3
FUS-CREB3L2 Düşük evreli fibromiksoid sarkoma
FUS-DDIT3 Miksoid Liposarkoma
Meme kanseri BRCA1 – BRCA2 Kansere ailesel yatkınlık
Prognostik testler
Kronik Lenfositik Lösemi (CLL) TP53 Mutasyon, kötü prognozun göstergesidir
IGHV Mutasyon olmaması kötü prognozun göstergesidir
Akut myeloid lösemi (AML) FLT3-ITD Mutasyon, kötü prognozun göstergesidir
Metastatik kolorektal kanser (mCRC) BRAF Mutasyon, kötü prognozun göstergesidir
Tedaviye yanıt amaçlı testler
Akciğer kanseri EGFR Mutasyonlar Tirozin kinaz inhibitörlerine etkili cevap verileceğini gösterir
ALK Genetik varyasyonlar ALK inhibitörlerine etkili cevap verileceğini gösterir
Mide bağırsak kanserleri KIT ve PDGFRA Mutasyonlar c-KIT/PDGFRA inhibitörlerine etkili cevap verileceğini gösterir
Kolorektal kanserler KRAS Mutasyonlar anti-EGFR reseptörlerine cevap alınamayacağını gösterir
Melanoma BRAF Mutasyonlar BRAF inhibitörlerine etkili cevap alınacağını gösterir
Meme kanseri HER2 Genin ifade miktarının anti-HER2 antikorlarına etkili cevap alınma seviyesini gösterir
Astrositoma PTEN Temazolamid ya da polimeraz inhibitörlerine etkili cevap alınıp alınamayacağını gösterir

 

Kaynak: HerkeseBilimveTeknoloji

Yrd. Doç. Dr. Timuçin Avşar, Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Biyoloji ABD 
Prof. Dr. Türker Kılıç, Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi, Beyin ve Sinir Cerrahisi ABD

Referanslar:

  1. GLOBACAN 2012 : Estimated Cancer Incidence, Mortality and Prevelance Worldwide (http://globocan.iarc.fr/Default.aspx)
  2. Sağlık Bakanlığı Kanser Daire Başkanlığı, Kanser İstatistikleri, (http://kanser.gov.tr/daire-faaliyetleri/kanser-istatistikleri.html)
  3. Gonzalez de Castro, D., Clarke, P. A., Al‐Lazikani, B., & Workman, P. (2013). Personalized cancer medicine: molecular diagnostics, predictive biomarkers, and drug resistance. Clinical Pharmacology & Therapeutics, 93(3), 252-259.

KANSER TEDAVİSİNDE BAKTERİLER VE NANO ROBOTLAR

Kana enjekte edilen ilaçların hastalıklı hücrelere adrese teslim ve nokta atışı ulaştığı zamanların eşiğindeyiz. Bizleri gereksiz bıçakaltı işlemlerden ve ilaçların yan etkilerinden koruyacak, bakteri ve nano robotların insanların iyiliği için işbirliği yaptıkları tıbbi yöntemleri inceleyeceğiz.

Askerleri küçültüp mikro boyutlara getirebilecek teknolojinin sırrına sahip bilim adamı Jan Benes, CIA ajanlarının yardımıyla SSCB’den kaçar. Ancak bu esnada profesörü Amerika’ya götüren konvoy KGB ajanları tarafında saldırıya uğrar. Kafasına darbe alan Benes’nin beyninde ne yazık ki bir pıhtı oluşur. Bir grup bilim adamı ve teçhizatlı askerler Benes’nin beynindeki tıkanıklığı açmak için küçültülerek profesörün beynine doğru yola çıkarlar. Bu görevi başarıp tekrar eski boyutlarına dönmek için sadece bir saatleri vardır. Bir bilim kurgu filmi olan Olağanüstü Yolculuk’un (Fantastic Voyage), minik bir geminin insan vücudundaki hastalıklarla savaşmasının kurgulandığı 1966 yapımlı senaryosunu okudunuz.

Bundan neredeyse 40 yıl sonra Kanada’nın Montréal Politeknik Üniversitesi araştırmacıları aynı hedefe ulaşmak için kolları sıvadılar. Bu tarz bir gemi yaratmak için 70li ve 80li yılların klişe bilim kurgu teknolojisi olan küçültücü lazer ışınlarını kullanmadılar. İzledikleri yöntem nanoteknoloji sayesinde ürettikleri mikroskopik (bir saç telinden çok daha ince) aletleri damarlarımız içerisine vererek, doğrudan hastalığın merkezine yönlendirme üzerine kurulu. Bu sıradışı yöntemle ilaçların kanserli dokulara adrese teslim gönderilmesi ve böylece sağlıklı hücrelerin bundan zarar görmemesi mümkün. Ayrıca ameliyatsız, kesiksiz ve kansız bir işlem. Özellikle kanser tedavisi başta olmak üzere, neredeyse tüm tıbbi yöntemleri kökten değiştirebilecek olan bu yaklaşımın 2008’den 2012 yılına kadar gelişimine göz atacağız.

Makaledeki tüm gelişmelerin arkasında yatan beyin Kanada Montréal Politeknik Üniversitesi bilgisayar mühendisliği profesörü Sylvain Martel. Martel’in araştırmalarının temelinde yatan teknik aslında basit bir nakliyat işini andırıyor. Damarlarımızdaki kan içerisinde rahatça dolaşan bir bakteri kirala, ilaçları bakteriye yükle, hastalığın adresini ver ve nakliyat sonlandığında bakteriyle işin bitsin. Ancak ne yazık ki bakteriler kredi kartı kabul etmiyorlar.

Bu yüzden Profesör Martel, oldukça sıradışı bir fikir geliştiriyor. Kanda yüzebilen, canlı bakterileri alarak onlara mikroskopik boncuklar ekliyor. Bu boncuklar yük taşımak için ideal boyutlarda. Bu sayede bakterileri birer kamyonete çeviriyor. Martel’den önce de bu fikir vardı, ancak diğer bilim insanları bu bakterilerin kendi kendilerine yüzme özelliklerinden faydalanmaya çalışıyorlardı. Martel’in sıradışı fikri ise, bu minik kamyonları manyetik rezonans görüntüleme (MRI) yardımıyla kendi kontrolüyle sürüyor olmasıydı. Bunun için Martel doğal halinde manyetik zerreler (tanecikler) barındıran bakteriler kullanmayı düşündü. Doğada bu zerreler bakterilerin derin sularda oksijenden uzaklaşacakları şekilde ilerlemelerine yardımcı oluyorlar. Aynen bir pusulanın iğnesinin doğrultusunu kullanma prensibimiz gibi. İşte bu noktada MRI aleti devreye giriyor. MRI ile yaratılacak yapay manyetik alan sayesinde bu bakterilerin istenilen doğrultuda ilerlemesi sağlanıyor. Bu sebeple Martel bu bakterilerini nanobot olarak nitelendiriyor.

Bahsi geçen bakteriler flagella adındaki kuyruklara sahip ve hızlı bir şekilde kan içerisinde yüzebiliyorlar. Her bir bakteri iki mikron çapında olduğundan insan vücudundaki en küçük damara bile rahatça sığabiliyor. 2008 yılında 150 nanometre büyüklüğünde olan bu römork boncuklarıyla ilk olarak antikor hücreleri taşımak üzere tasarlandı. Doğadan esinlenmekten de öte, doğayı kullanan bu yöntemde temel amaçlardan biri de boncuk hacminin büyütülmesi. Bu boncukların boyutlarının büyümesi daha çok madde taşınabilmesi anlamına geliyor. Yani kamyondan, tıra geçiş yapmak gibi. Sonuç: Deneylerde saniyede 10 santimetre ilerleyen bakterilerle, bir domuzun şahdamarında 1.5 milimetrelik bir boncuğu taşıtmayı başardı [1].

Bu bakterilerin bir dezavantajı, geniş damarlarda kendi başlarına yüzemiyor oluşları. Debiye karşı koyabilecek kadar kuvvetli değiller. Bu yüzden araştırmacılar bakterileri de içinde taşıyacak büyüklükte manyetik olarak kontrol edilebilen bir aracı hastalıklı bölgeye kadar taşımayı önerdiler. Bir çeşit polimerden yapılan bu araç bakterileri salıverdikten sonra kanda çözünüyor. İçerdiği nano taneciklerle kontrol edilebilen bu araç saniyede yaklaşık 200 mikron hızla ilerleyebiliyor ve saniyede 30 defa yönü değiştirilebiliyor [2].

Bu araştırmaya gelen eleştiriler kanda çözünen manyetik partiküllerin nasıl kandan uzaklaştırılacakları ve bakterilerin hedefe ulaşmadan vücudun bağışıklık sistemi tarafından yok edilip edilmeyeceği üzerine. Ancak Mantel deneylerde çıkan sorunçların bu tarz bir durumu yansıtmadığı ve bakterilerin bağışıklık sistemi tarafından zaten henüz tanınmadığı için nanobotların rahatlıkla hedefe ulaşacak kadar vakitleri olduğu yönünde görüş bildiriyor.

Bakteriler illa gerekli mi?

Peki ama bu nanobotlar neden bakterilere ihtiyaç duyuyor? Neden bilim insanları kendi pervanelerine sahip robotlarla antikorları veya ilaçları hasta bölgelere taşıyacak bir düzenek tasarlamıyorlar? Aslında bu mümkün. Bu tarz robotlar zaten tasarlanmış durumda. Ancak sorun bu robotlara gerekli olan gücü sağlayacak bir düzeneğin (örn:pil) henüz keşfedilmemiş olması. Ayrıca, büyük çaplı sistemlerde (örn: denizaltı, gemi) etkin olan tahrik sistemleri ve yüzme hareketlerinin mikro çaplı sistemlerde çok daha karmaşık olması. Bu sebeple robotları kontrol etmek oldukça güçleşiyor. İşte bu yüzden işinin ehli olan ve milyonlarca yıldır en iyi bildiği işi yapan bakteriler kullanılıyor. Seçilen bakteri, MC-1 adı verilen, dönen kırbaçımsı kuyruğu sayesinde çoğu türden 10 kat daha hızlı yüzebilen, ve saniyede 200 mikrometre hızlara çıkabilen bir bakteri.

Aynı grubun 2009 yılında sıçanlar üzerinde yaptığı deneylerde 50 mikrolitrelik bakteri içeren bir çözeltiyi enjekte ettiklerini ve ne bakterilerin hayvanlara zarar verdiğini, ne de bakterilerin genel olarak zarar gördüğü gözlenmiş. Zehirlenmeye sebebiyet vermeden yaklaşık 40 dakika sonra kan içerisinde öldükleri ve daha sonra da bağışıklık sistemi tarafından temizlendiği belirtilmiş [3].

Bakterileri robota dönüştürmek

2010 yılında aynı araştırma ekibi bu sefer akıllara zarar bir demonstrasyona imza atıyorlar. Bakterileri mikro-manipülasyon işleri için kullanıp mikro-robotları sürmelerini sağlıyorlar.  Bu deneyin sonunda bize göstermek istedikleri şey, bu bakterilerin sadece basit nakliyat işleri için kullanmak zorunda olmadıkları. Eğer doğru şekilde kontrol edilebilirlerse, ilaç taşımanın yanında patojenleri algılamakta, farmakolojik ve genetik testleri bulundukları yerde ifşa edebilecek mikro laboratuvarlar inşa etmekte bakterileri kullanmanın mümkün olabileceğini kanıtlamak istiyorlar. Bunun için de bakterilere Mısır’daki Djoser piramidini örnek alan bir mikro-piramit inşa ettiriyorlar. 5000 bakterisinin bir sürü halinde çalıştıkları ve sadece minik epoksi tuğlalar kullarak 15 dakikada bir piramit oluşturdukları videoyu aşağıda seyredebilirsiniz [4]:

Her bir bakteri 4 pikoNewtonluk kuvvet uygulayabilecek kuyruk organellerine sahip. Tek başına küçük olmasına karşın 5000 tanesini birlikte çalıştırdığınız zaman bir piramit yaptırabiliyorsunuz.

Hayvanlar üzerindeki ilk klinik deneyler

2011 yılının başında Mantel ve ekibi, hazırladıkları tüm sistemi gerçek anlamda ilk kez bir canlıda denediler, tek bir farkla bu kez bakterileri es geçtiler. MRI kullanarak yönlendirdikleri bir mikro taşıyıcı sistemi karaciğerinde tümör olan bir tavşana doxorubicin adlı bir kemoterapi ilacı taşımak için kullandılar. Bu taşıyıcı sistem iddia edildiği gibi vücut içerisinde yok olacak cinste bir polimerden üretilmişti. Polimerin tasarımı, farklı hızlarda çözünecek şekilde yapılmıştı, böylece yeterli dozda ilaç iletimi sağlanıyordu. Her bir taşıyıcının yüzde otuzu manyetik nano taneciklerken kalan yüzde yetmişi ilaçtı. Mantel sadece kemoterapi değil, radyoterapi ilaçları olan radyoaktif maddelerin de iletiminin mümkün olduğunu belirtti [5].

Bazı kan damarları “Y” şeklinde çatallandıklarından geleneksel ilaç iletim sistemlerinin yaklaşık yüzde 50 ihtimalle tümörlü dokunun olduğu yöne, yüzde 50 ihtimalle de karaciğerin alakasız bir bölgesine gidip yan etkiye sebebiyet veriyorlar. İşte Mantel’in bu sistemi manyetik kontrolü sayesinde hiçbir çatallanmadan etkilenmeyecek bir özelliğe sahip olduğu için fark yaratıyor. Ayrıca hiçbir kan damarına zarar vermiyor. Geleneksel kemoterapide kateter (sonda) ile yapılan bir ilaç sevkiyatı, kateterin tümöre çok yaklaşıncaya kadar karaciğerin dibine kadar sokulması ve bu sırada da tabii ki bir çok damara zarar verilmesi anlamına geliyor. Bu sebeple de hastalar günlerce, hatta haftalarca damarlarının iyileşmesini bekliyorlar ki, yeni bir doz daha alabilsinler. Ancak manyetik mikrotaşıyıcı robotlar kullanıldığında, sondanın damarlara bu kadar yakınlaşmasına gerek kalmıyor. Zarar görmeyen damarlar sayesinde de hasta arka arkaya günler içerisinde birçok dozu az az ancak hızlı bir şekilde alabiliyor. Bu şekilde de kimyasal zehirlenmelerin önüne geçiliyor.

Ekip, 2011 yılının sonunda tekrar bakterili nanobot sisteminin testlerine yöneldi. Ancak Mantel’in görüşüne göre bu metodlar her ne kadar hayvanlar üzerinde etkili olsa da pratik hayatımızdaki uygulamalarından 4-7 yıl uzaktayız.

Not: Konuyla ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenlere Sylvian Mantel’in İngilizce altyazılı Fransızca bir TEDx sunumunu seyretmelerini öneriyorum.

Kaynaklar: AçıkBilim

[1] Sylvain Martel, Jean-Baptiste Mathieu, Ouajdi Felfoul, Arnaud Chanu, Eric Aboussouan, Samer Tamaz1, Pierre Pouponneau, L’Hocine Yahia, Gilles Beaudoin, Gilles Soulez and Martin Mankiewicz Automatic navigation of an untethered device in the artery of a living animal using a conventional clinical magnetic resonance imaging system Appl. Phys. Lett. 90, 114105 (2007); http://dx.doi.org/10.1063/1.2713229

[2] http://www.technologyreview.com/computing/21619/?a=f

[3] http://www.newscientist.com/article/dn17071-bacteria-take-fantastic-voyage-through-bloodstream.html

[4] Sylvain Martel, Mahmood Mohammadi: A robotic micro-assembly process inspired by the construction of the ancient pyramids and relying on several thousand flagellated bacteria acting as micro-workers. Intelligent Robots and Systems, pp 426-427,  2009.

[5] http://www.healthimaginghub.com/feature-articles/digital-radiography/2945

[6] Sylvain Martel Flagellated Magnetotactic Bacteria as Controlled MRI-trackable Propulsion and Steering Systems for Medical Nanorobots Operating in the Human Microvasculature doi: 10.1177/0278364908100924 The International Journal of Robotics Research April 2009 vol. 28 no. 4 571-582

30 Yılı Kapsayan Araştırma Cep Telefonu İle Kanser Arasında Bağlantı Olmadığını Ortaya Çıkardı!

Son 30 yılda doğan birçoğumuz için akıllı telefonlar olmayan bir dünya düşünmek epey zordur fakat bu aletler hala nispeten yeni sayılır ve bilim insanları bu aletlerin uzun süreli ruhsal ve fizyolojik etkileri hakkında veri toplamaya devam ediyorlar.
Avustralyalı araştırmanın sonuçları, cep telefonu kullanımı ile kanser vakaları arasında herhangi bir doğrusal ilişki olmadığını gösteriyor. Çalışmanın arkasındaki araştırmacılar 1982 ile 2013 arasındaki 30 yıllık verileri topladılar ve telefon kullanımı ile beyin kanseri oranlarının haritasını çıkardılar.
Tabii ki akıllı telefonların ne kadar sağlıklı ya da sağlıksız olduğu sorusunu cevaplamak için birden fazla çalışma gerekecek fakat bu dikkate alınması gereken önemli bir bulgu.
Gizmodo’dan Chris Mills’in bildirdiği gibi araştırmada erkeklerdeki kanser oranında ufak bir artış gözlemlendi fakat dişilerde kayda değer bir değişiklik olmadı ve genel olarak veriler daha önce aynı konu üzerine İskandinavya’da yapılan araştırmadaki veriler ile eşleşiyor.
Avusturalyalı çalışmayı daha faydalı kılansa ülkedeki teşhis edilen bütün kanser vakalarının yasa dolayısıyla kayda geçirilmesi. Araştırmacılar Cancer Epidemiology dergisinde yayınlanan makalelerinde şöyle yazıyorlar:
“Artan cep telefonu kullanımı ile bağdaşan herhangi bir beyin kanseri vakası artışı bulamadık.”
70 ile 84 yaş arası kanser oranlarında zamana bağlı artış gözlense de bu cep telefonları kullanımda değilken başlamış ve araştırmacılar bu artışın son yıllardaki daha iyi teşhis ve daha iyi kanser tanı tekniklerinden kaynaklandığını düşünüyorlar. Toplamda 19.858 erkek ile 14.222 kadının kayıtları incelendi. Eğer akıllı telefonların artışı ya da genel olarak istatistik ile ilgileniyorsanız, Avustralya’daki cep telefonu kullanımının 1987’de başladığını ve son 29 yılda yüzde doksanlara ulaştığını bilmek isteyebilirsiniz.
Baş araştırmacı Simon Chapman’ın, The Conservation’da belirttiği üzere, araştırma büyük bir zaman dilimini kapsadığı için akıllı telefon kullanımındaki artış ile kanser oranlarının artışı arasında bir “kuluçka döneminin” bulunmadığından daha emin olabiliriz. Eğer olsaydı, çoktan işaretlerini görmeye başlardık.
Fakat yaşam tarzımızda hesaba almamız gereken onca değişken ve etkenler varken, bu küçük zamazingoların vücudumuza ve aklımıza neler yaptığını tamamen anlamamız için daha fazla araştırma gerek.
Chapman ve çalışma arkadaşları aynı zamanda verilerini, akıllı telefon kullanımı ile kanser riskindeki artış arasında ilişkiler olduğuna işaret eden 2011 ve 2015’te yapılmış iki ayrı araştırma ile de test ettiler. İki araştırma tarafından da öne sürülen kanser oranlarındaki tahmini artış Avustralya’daki 30 yıllık verilerde gözlenmedi.
Yani şimdilik güvendeyiz… Fakat yine de yapabildiğiniz sürece ahizesiz konuşmakta fayda var, ne olur ne olmaz…
Kaynak:
  • ScienceAlert
  • Patrizia Frei, Aslak H Poulsen, Christoffer Johansen, Jørgen H Olsen, Joachim Schüz, Use of mobile phones and risk of brain tumours: update of Danish cohort study BMJ 2011; 343 doi: http://dx.doi.org/10.1136/bmj.d6387 (Published 20 October 2011) Cite this as: BMJ 2011;343:d6387
  • Simon Chapman, Lamiae Azizi, Qingwei Luo, Freddy Sitas Has the incidence of brain cancer risen in Australia since the introduction of mobile phones 29 years ago? Cancer Epidemiology  DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.canep.2016.04.010

Kanser tedavisinde dönüm noktası

ABD’deki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) araştırmacıları, kanser tedavisinde dönüm noktası teşkil edecek bir buluşa imza attı. Araştırmayı yürüten biyoloji profesörü Frank Gertler, bazı göğüs kanseri hastalarının vücutları üzerinde ekibiyle yaptıkları incelemeler sonucunda, vücutta oluşan kanser hücresinin nasıl yayıldığını ve vücudu sardığını tespit ettiklerini açıkladı. Kanser hücrelerinin yayılmadan önce şekil değiştirdiğini belirten Gertler, bu hücrelerin daha sonra vücutta çokça bulunan ve “MenalNV” olarak adlandırılan bir proteinle temas ederek yayıldığını ve kan damarlarının etrafında toplandığını ifade etti.

FARELER ÜZERİNDE DENENDİ
Kanser hastalığı ölümlerinin yüzde 90’ının, kanser hücrelerinin yayılmasından kaynaklandığını vurgulayan Gertler, “Elde ettiğimiz bulgu gerçekten son derece gelecek vaat ediyor. Hücrelerin yayılmasına yol açan MenalNV proteinlerini nasıl engelleyeceğimiz üzerinde çalışacağız” dedi. Genetik olarak MenalNV proteinlerinin vücuttan alınmasının mümkün olduğunu dile getiren Prof. Gertler, bu şekilde kanser hücrelerinin tümör oluşturması durumunda bile vücuda sıçrayıcı özelliğini yitireceğini ifade etti.

MIT ekibinin araştırmasını kaleme alan Doktor Madeline Oudin, şu an kanser hücresinin yayılmasının sebebi olduğu kanıtlanan MenalNV proteinlerinin alınması işlemini bir fare üzerinde denediklerini söyledi. Eğer bu süreç başarılı olursa göğüs kanserini tamamen tedavi etmenin mümkün olacağını belirten Oudin, daha sonra aynı tedavi yöntemini diğer türlü kanser hastalıkları üzerinde de uygulamayı deneyeceklerini ifade etti.

Kaynak:

    1. M. J. Oudin, O. Jonas, T. Kosciuk, L. C. Broye, B. C. Guido, J. Wyckoff, D. Riquelme, J. M. Lamar, S. B. Asokan, C. Whittaker, D. Ma, R. Langer, M. J. Cima, K. B. Wisinski, R. O. Hynes, D. A. Lauffenburger, P. J. Keely, J. E. Bear, F. B. Gertler. Tumor cell-driven extracellular matrix remodeling enables haptotaxis during metastatic progression.Cancer Discovery, 2016; DOI: 10.1158/2159-8290.CD-15-1183

Yeni Biyosensör Kanseri Işıkla Teşhis Edebiliyor

Bilim insanları, idrar örneğindeki değişiklikleri tespit etmek için ışın demetleri kullanan silikon fotonik bir biyosensör geliştirdiler. Kanser gibi yayılan hastalıkların erken aşamalarında  yerini saptamak,  onların üstesinden gelme ve kontrolünü sağlamada çok büyük farklar yaratabilir. Singapur’daki bilimadamları bunu yapabilmek için ‘yerinde teşhis’ sağlayan yeni bir biyosensör geliştirdiler.

KANSERİ TESPİT  ETMEDE  YENİ BİR YOL

Bu yeni sensör mikroRNA (RNA veya ribonükleik asitlerin bir sınıfı) olarak bilinen genetik DNA bilgisinin proteine dönüştürülmesine(translasyonuna) yardım eden biyomarkerlara geri dönüşü sağladı. MikroRNA’lar bir çok hastalığa kılavuzluk  ederler, çünkü onlar idrar ve kan gibi sıvılarda iyi korunurlar. Bu da mikroRNA’ların vücutta bir sorun olduğunda hızlıca test edebilmek için ideal bir yol olmasını sağlamaktadır.

Singapur Bilim Ajansı Teknoloji ve Araştırma(A*STAR) departmanı araştırmacıları idrar örneğinin kompozisyonundaki çok küçük değişiklikleri tespit edebilecek ışın demetleri kullanan, silisyum fotonik bir biyosensör geliştirdiler.

Biyosensör, DNA probu ve hedef mikroRNA arasındaki bağlanma miktarını gözden geçirerek örnekte ne kadar mikroRNA olduğunu hesaplamaktadır. Bu, daha sonra bazı kanser tiplerinin, kardiyak hastalıkların ve diğer ciddi sağlık problemlerinin varlığı için bir ipucu sağlayabilecektir.

Araştırma ekibi; onun çok hafif olan sensörünün yüksek derecede hassas olduğunu, başka herhangi bir ekipmana ihtiyaç duymadan çalıştığını ve sonuçları 15 dakika kadar kısa bir sürede verebildiğini söylüyor. Biyosensör henüz yaygın şekilde kullanılmaya hazır değil, fakat eğer insanlarda uygulandığında yeterince etkili olursa, bu küçük fikir çok büyük değişiklikler yapabilecektir.

Araştırma ekibinden Mi Kyoung Park: “MikroRNA’ları tespit etmek için varolan metotlar zaman alıcı ve klinik uygulamalarda kullanışı sınırlayan ağır makineler gerektiriyor. Bu, mikroRNA’ları tespit edebilmek için, basit ve etkili bir hasta başı cihazı geliştirmemize ilham verdi.” dedi.

Park ve çalışma arkadaşları, bu yeni geliştirilmiş sistemi, ileri seviye mesane kanseri olan üç hastanın idrar örneklerinden iki tip mikroRNA’nın tespitinde kullandılar.

Örnekler sağlıklı kişilerinkiyle kıyaslanınca, mikroRNA miktarlarının kaydadeğer biçimde farklı olduğu görüldü. Her ne kadar şimdiye kadar küçük miktarlarla test edilse de, ekip, bu cihazın diagnostik araç olarak gelecek için büyük potansiyel taşıdığını düşünüyor. Onların şu anda cihazın doğruluğunu kanıtlayabilmeleri için  insandan elde edilen çok daha büyük örneklerle cihazı test etmeleri gerekiyor.

Park: “Sistem farklı türlerin çok sayıda mikroRNA’sını tespit edecek şekilde genişletilebilirdir ve çeşitli hastabaşı klinik uygulamalarda yararlı olması beklenmektedir.” diyor. Bu çalışma Biosensors and Bioelectronics’de yayınlanmıştır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak:

  • GerçekBilim,
  • Futurism
  • Qing Liua, Yong Shina, Jack Sheng Keea, Kyoung Woo Kima, Siti Rafeah Mohamed Rafeia, Agampodi Promoda Pereraa, Xiaoguang Tua, Guo-Qiang Loa, Estelle Riccib, Marc Colombelb, Edmund Chiongc, Jean Paul Thieryd, Mi Kyoung Parka, Mach–Zehnder interferometer (MZI) point-of-care system for rapid multiplexed detection of microRNAs in human urine specimens Biosensors and Bioelectronics Volume 71, 15 September 2015, Pages 365–372 doi:10.1016/j.bios.2015.04.052

Kanserin ‘zayıf noktası bulundu’

Bilim insanları, bağışıklık sistemini kanseri yok etmeye yönlendirecek bir metod bulduklarına inanıyorlar.

Londra Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, tümörlerin en zayıf noktalarını oluşturan “tümör belirteçlerini” saptamanın yolunu buldu.

Araştırmacılar bu belirteçleri ortaya çıkararak bağışıklık sistemine “hedef göstermeyi” planlıyor.

Böylece, her bir hastaya özel aşılar geliştirerek kanserle mücadelenin mümkün olacağına inanıyorlar.

Ancak ayrıntıları Science dergisinde yayınlanan bu yöntemin pahalı olacağı ve henüz hastalar üzerinde denenmediği bildiriliyor.

Araştırmacılar iki yıl içinde hastalar üzerinde denemelere başlamayı umuyor.

Nasıl işleyecek?

Kemoterapiden farklı bir yöntem olan bağışıklık tedavisi (immunoterapi) bir süredir uygulanan ve farklı ilaçları geliştirilen bir yöntem.

Bazı immunoterapi yöntemleri ile bazı hastalarda mucizevi sonuçlar alındığı, kanserin tamamen kaybolduğu biliniyor.

Bu yöntemler genelde bağışıklık sisteminin işini yapmasını engelleyen unsurları ortadan kaldırarak, kanserle vücudunun kendisinin savaşmasına imkan tanıyor.

Image copyrightReuters
Image captionSutton’daki Kanser Araştırmaları Enstitüsü’nde alınan protein örnekleri üzerinde yapılan çalışmalar.(Arşiv)

BBC’nin sağlık muhabiri James Gallagher bunu “bağışıklık sistemine fren etkisi yaratan unsurları ortadan kaldırmak” olarak özetliyor.

Muhabirimize göre yeni yöntem ise “bağışıklık sisteminin direksiyonunu ele geçirmeye” benzetilebilir.

Araştırmacılar hem fren mekanizmasını ortadan kaldırıp hem de direksiyonu ele geçirirlerse, pekçok kişinin hayatını kurtarabileceklerine inanıyorlar.

Çalışmaya mali destek sağlayan Cancer Research UK vakfından Profesör Peter Johnson, laboratuvar deneylerinde etkileyici sonuçlar gördüklerini, şimdilik çok karmaşık ve yeni bir teknoloji olsa da, kullanıma girdiğinde ucuzlayacağını söylüyor.

Bundan önce neden aşı bulunamadı?

Bilim adamları bağışıklık sistemi üzerinde uzun bir süredir çalışıyor — ancak bu yolla tam etkili bir kanser aşısı henüz bulunamadı.

Bunun bir sebebi, vücut savunmasının yanlış hedeflere yönlendirilmesi olabilir.

Sorun, kanser hücrelerinin birbiriyle aynı olmaması.

Büyük ölçüde mutasyona uğrayan hücreler, tümörün farklı bölümlerinden alınan örneklerde tamamen farklı görünüp, farklı hareket edebiliyor.

Bir bakıma gövdesinde mutasyon olan, daha sonra da bu mutasyonların dört bir yana doğru dallanıp budaklandığı bir ağaç gibi büyüyor kanser.

Buna “kanserde heterojenlik” deniyor.

Araştırmada bu “ağacın gövdesi”nde, bir başka deyişle kanserin merkezinde antijenleri, yani kanser hücrelerinin yüzeyinden çıkıntı yapan proteinleri değiştiren mutasyonları belirlemenin yolu bulundu.

Image copyrightScience Photo Library

‘Heyecan verici gelişme’

Londra Üniversitesi Kanser Enstitüsü’nden Prod Charles Swanton, “Bu çok heyecan verici. Artık tedavi önceliklerini belirleyebilir ve her hücredeki tümör antijenlerini hedef alabiliriz” diyor.

Mutasyonların merkezini hedef almak için iki yöntem öneriliyor:

Bunlardan biri her hastaya özel hazırlanacak, bağışıklık sistemlerinin kanser hücrelerini “görebilmesini” sağlayan aşılar yapmak.

Diğeri de zaten bu mutasyonlarla mücadele etmekte olan bağışıklık hücrelerinden örnek alıp, bunların sayılarını çoğaltarak vücuda geri vermek şeklinde.

Başarılı olabilir mi?

Ancak bazı uzmanlar tedavinin sonuçlarını öngörmek için henüz erken olduğunu, uygulamada zorluklar çıkabileceğini belirtiyorlar.

Kanser Araştırmaları Enstitüsü’nden Dr Marco Gerlinger “Değişip evrilebilen kanserler, başlangıçtaki antijeni kaybedebilir veya maskeleyebilir. Bunlar sürekli değişen hedefler, o yüzden kontrolleri güç olabilir” diyor.

Edinburgh Üniversitesi’nden Dr Stefan Symeonides ise, özellikle de zamana karşı yarışılan durumlarda kişiye özel aşı geliştirmenin güçlüklerine dikkat çekiyor.

Doktor Symeonides “Bu araştırma bize hangi hastaların immunoterapi ilaçlarına cevap vereceğini, hangilerinin vermeyeceğini anlama ve bu tedavileri geliştirme çabalarımızda yıllar boyunca kullanabileceğimiz veriler sunuyor.” diyor.

Kaynaklar:

  • BBC
  • Nicholas McGranahan, Andrew J. S. Furness, Rachel Rosenthal, Sofie Ramskov, Rikke Lyngaa, Sunil Kumar Saini, Mariam Jamal-Hanjani, Gareth A. Wilson, Nicolai J. Birkbak1, Crispin T. Hiley, Thomas B. K. Watkins, Seema Shafi, Nirupa Murugaesu, Richard Mitter, Ayse U. Akarca, Joseph Linares, Teresa Marafioti4,6, Jake Y. Henry, Eliezer M. Van Allen, Diana Miao, Bastian Schilling, Dirk Schadendorf, Levi A. Garraway, Vladimir Makarov, Naiyer A. Rizvi, Alexandra Snyder, Matthew D. Hellmann, Taha Merghoub, Jedd D. Wolchok, Sachet , Shukla, Catherine J. Wu, Karl S. Peggs, Timothy A. Chan, Sine R. Hadrup, Sergio A. Quezada, Charles Swanton, Clonal neoantigens elicit T cell immunoreactivity and sensitivity to immune checkpoint blockade Science 03 Mar 2016: pp. DOI: 10.1126/science.aaf1490