Osteoartrit

Osteoartrit (OA), aynı zamanda artroz veya osteoartroz olarak da bilinir, Yunanca ve Latince kelimelerin birleşiminden oluşan bir terimdir: “osteon” kemik anlamına gelir, “arthro” eklem anlamına gelir ve “itis” inflamasyon anlamına gelir. ” erken evrelerinde hastalığın inflamatuar olmayan doğasını tam olarak yansıtmayabilir. “Artroz” terimi, özellikle Avrupa bağlamında, durumun iltihaplanmadan ziyade dejeneratif yönünü vurgulamak için sıklıkla osteoartrit ile birbirinin yerine kullanılır.

Osteoartrit ve artrit arasındaki karışıklık, artritin, inflamasyonu içeren eklem hastalıkları için genel bir terim olarak daha geniş bir şekilde sınıflandırılmasından kaynaklanmaktadır; osteoartrit, eklem dejenerasyonu ve ağrı ile karakterize edilen spesifik bir alt tiptir. Bu nedenle, osteoartrit aslında artritin bir formudur, özellikle de eklemlerdeki kıkırdak aşınması ve yıpranması ile karakterize edilen en yaygın tiptir.

Osteoartrit ve Diğer Artrit Formları Arasındaki Farklar

Osteoartrit (OA), öncelikle kıkırdak yıkımı, kemiğin yeniden şekillenmesi ve bazı durumlarda hafif sinovit ile karakterize dejeneratif bir eklem hastalığıdır. Tipik olarak yaşlanma ve eklemlerdeki aşınma ve yıpranma ile ilişkilidir.
Artritin bir başka yaygın şekli olan Romatoid Artrit (RA), eklemlerde kronik iltihaplanmaya neden olan, ağrıya, şişmeye ve sonunda eklem tahribatına ve sakatlığa yol açan otoimmün bir hastalıktır.

Osteoartrit Tedavisi

Osteoartritin tedavisi olmasa da tedavi stratejileri semptomları hafifletmeyi ve eklem fonksiyonlarını iyileştirmeyi amaçlar. Tedavi seçenekleri şunları içerir:

  • Yaşam tarzı değişiklikleri: Ağırlık taşıyan eklemlerdeki stresi azaltmak için kilo yönetimi ve eklem hareketliliğini iyileştirmek ve eklem çevresindeki kasları güçlendirmek için egzersiz dahil.
  • Fizik tedavi: Özel egzersiz programları eklem esnekliğinin korunmasına veya iyileştirilmesine ve ağrının azaltılmasına yardımcı olabilir.
  • İlaçlar: Asetaminofen gibi ağrı kesiciler, steroid olmayan antiinflamatuar ilaçlar (NSAID’ler) ve bazı durumlarda daha güçlü ilaçlar reçete edilebilir.
  • Cerrahi seçenekler: İlerlemiş osteoartrit için, hasarlı eklemin yapay bir eklemle değiştirilmesi için eklem replasman ameliyatı (artroplasti) düşünülebilir.

Egzersiz ve Osteoartrit

Egzersiz gerçekten de osteoartritli bireyler için faydalıdır. Düzenli fiziksel aktivite aşağıdakilere yardımcı olabilir:

  • Eklem ağrısını ve sertliğini azaltın.
  • Esnekliği ve kas gücünü artırın.
  • Denge ve koordinasyonu geliştirin.
  • Genel fiziksel uygunluğu ve refahı geliştirin.

Osteoartritli kişiler için uygun egzersizler arasında yürüyüş, yüzme, bisiklete binme gibi düşük etkili aktiviteler ve fizyoterapist tarafından önerilen özel egzersizler yer alır. Etkilenen eklemleri aşırı derecede zorlamayan aktivitelerin seçilmesi önemlidir.

Özetle, sıklıkla artroz veya osteoartroz olarak adlandırılan osteoartrit, semptomların hafifletilmesine ve fonksiyonel iyileşmeye odaklanan çeşitli yönetim stratejileri olan yaygın bir dejeneratif eklem hastalığıdır. Egzersiz, osteoartritin konservatif tedavisinde eklem sağlığını ve genel refahı teşvik etmede çok önemli bir rol oynar.

Tarih

Osteoartritin (OA) tarihsel anlayışı ve tedavisi, yüzyıllar boyunca önemli ölçüde gelişmiş ve tıpta birçok önemli dönüm noktasına işaret etmiştir. Bu ilerleme, hastalık hakkındaki bilimsel bilgimizin derinleşmesini, teşhis yeteneklerindeki gelişmeleri ve tedavi seçeneklerindeki ilerlemeleri yansıtmaktadır.

Antik Çağlardan 19. Yüzyıla

Eski Medeniyetler: M.Ö. 3000’e kadar uzanan Mısır mumyalarında osteoartrit kanıtı tespit edildi; bu durum, insanın bu durumla ilgili ilk farkındalığını gösteriyor. Antik Yunan ve Roma metinleri aynı zamanda muhtemelen OA’yı da içeren eklem hastalıklarını da tanımlar; Hipokrat (M.Ö. 460-377) osteoartrit semptomlarına uyan açıklamalar sağlar.

Orta Çağ’dan Erken Modern Döneme: Bu dönemler boyunca tedaviler büyük ölçüde bitkisel ilaçlara ve temel cerrahi tekniklere dayanıyordu. Yaş ve kullanımın genellikle “ortak aşınma” olarak adlandırılan duruma katkıda bulunduğuna dair bir anlayış vardı.

20. Yüzyıl: Kuruluş ve Modernizasyon

  • Radyografi: 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında X-ışını teknolojisinin ortaya çıkışı, OA teşhisinde çok önemli bir adım olan eklem dejenerasyonunun ilk kez görsel olarak doğrulanmasına olanak sağladı.
  • Patofizyolojik Anlayış: 20. yüzyılda araştırmalar, OA’yı inflamatuar olmayan kökenlerine dayanarak romatoid artrit gibi diğer artrit türlerinden ayırmaya başladı. Bu dönemde OA’nın kıkırdak, subkondral kemik ve sinovyum da dahil olmak üzere tüm eklemi etkileyen bir hastalık olarak tanımlandığı görüldü.
  • Farmakolojik Gelişmeler: 20. yüzyılın ortalarında steroid olmayan anti-inflamatuar ilaçların (NSAID’ler) geliştirilmesi, OA ile ilişkili ağrı ve inflamasyonu yönetmek için yeni yollar sağladı ve bu da önemli bir terapötik ilerlemeyi temsil ediyor.
  • Cerrahi Yenilikler: 20. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle kalça ve diz artroplastisi olmak üzere eklem replasman cerrahisi ciddi OA tedavisinde devrim yarattı. Bu prosedürler ilerlemiş vakalarda ağrı ve hareket kabiliyetinde çarpıcı iyileşmeler sağladı.

21. Yüzyıl: Gelişen Tedaviler ve Hassas Tıp

  • Biyolojik Terapiler ve Rejeneratif Tıp: Son yıllarda, eklem dokularının dejenerasyonunu yenilemeyi veya yavaşlatmayı amaçlayan, büyüme faktörleri, kök hücreler ve gen terapisi dahil olmak üzere biyolojik tedavilere yönelik araştırmalar görüldü.
  • Kişiselleştirilmiş Tıp: OA duyarlılığına ve ilerlemesine katkıda bulunan genetik faktörlerin devam eden tanımlanması, kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarının önünü açmaktadır. Osteoartritte hassas tıp, bireysel risk faktörlerine, genetik profillere ve spesifik hastalık yollarına dayalı müdahaleleri uyarlamayı amaçlamaktadır.
  • Dijital Sağlık Teknolojileri: Fiziksel aktiviteyi ve semptomları izlemeye yönelik giyilebilir cihazlar ve mobil uygulamalar, OA’nin yönetilmesinde önemli araçlar haline gelerek daha kişiselleştirilmiş ve proaktif bakım stratejilerine olanak sağladı.

İleri Okuma

  1. Zhang, W., et al. (2008). OARSI recommendations for the management of hip and knee osteoarthritis, Part II: OARSI evidence-based, expert consensus guidelines. Osteoarthritis and Cartilage, 16(2), 137-162.
  2. Glyn-Jones, S., et al. (2015). Osteoarthritis. The Lancet, 386(9991), 376-387.
  3. Hochberg, M.C., et al. (2012). Guidelines for the medical management of osteoarthritis. Part II. Osteoarthritis of the knee. Arthritis & Rheumatism, 41(11), 2075-2089.
  4. McAlindon, T.E., Bannuru, R.R., Sullivan, M.C., Arden, N.K., Berenbaum, F., Bierma-Zeinstra, S.M., … & Underwood, M. (2014). OARSI guidelines for the non-surgical management of knee osteoarthritis. Osteoarthritis and Cartilage, 22(3), 363-388.
  5. Fransen, M., McConnell, S., Harmer, A.R., Van der Esch, M., Simic, M., & Bennell, K.L. (2015). Exercise for osteoarthritis of the knee: a Cochrane systematic review. British Journal of Sports Medicine, 49(24), 1554-1557.
  6. Hunter, D.J., & Bierma-Zeinstra, S. (2019). Osteoarthritis. The Lancet, 393(10182), 1745-1759.
  7. Loeser, R.F., Goldring, S.R., Scanzello, C.R., & Goldring, M.B. (2012). Osteoarthritis: A disease of the joint as an organ. Arthritis & Rheumatism, 64(6), 1697-1707.
  8. Bijlsma, J.W.J., Berenbaum, F., & Lafeber, F.P.J.G. (2011). Osteoarthritis: an update with relevance for clinical practice. The Lancet, 377(9783), 2115-2126.
  9. Bennell, K.L., & Hinman, R.S. (2011). A review of the clinical evidence for exercise in osteoarthritis of the hip and knee. Journal of Science and Medicine in Sport, 14(1), 4-9.
  10. Neogi, T. (2013). The epidemiology and impact of pain in osteoarthritis. Osteoarthritis and Cartilage, 21(9), 1145-1153.
  11. Rothschild, B.M. (1997). Dynamics of degenerative joint disease in prehistoric and historic Native Americans. Paleopathology at the Origins of Agriculture, Academic Press, 393-401. This source provides evidence of osteoarthritis in ancient populations.
  12. Bijlsma, J.W.J., Berenbaum, F., & Lafeber, F.P.J.G. (2011). Osteoarthritis: an update with relevance for clinical practice. The Lancet, 377(9783), 2115-2126.
  13. Goldring, M.B., & Otero, M. (2011). Inflammation in osteoarthritis. Current Opinion in Rheumatology, 23(5), 471-478.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Parmakları Kütletmek/Çıtlatmak Zararlı Mıdır?

Mit: “Parmaklarını kütletirsen ileride kireçlenir, hareket etmez hale gelir. Parmakları çıtlatmak çok zararlıdır.”

Gerçek: Yapılan hiçbir araştırma, parmak kütletme ile kireçlenme (veya diğer rahatsızlıklar) arasında herhangi bir bağ olduğunu göstermemektedir.

Bilgi-1: 2011 yılında yayınlanan bir makalede, 50-85 yaş arasındaki parmaklarını sürekli olarak kütleten ve hiç kütletmeyenlerden oluşan 215 kişi incelenmiştir. Araştırma sonucunda kireçlenme miktarı ile parmak kütletme arasında hiçbir bağ bulunamamıştır. Hatta bir tıp doktoru olan Donald Unger 50 yıl boyunca sadece sol elindeki parmaklarını kütletmiş, sağ elindekileri hiç kütletmemiştir. 50 yıllık çalışmasının sonucunda kireçlenme konusunda herhangi bir farklılık olmadığını ortaya koymuş ve 2009 yılında Tıp alanında Ig Nobel Ödülü‘nü kazanmıştır (Nobel Ödülü’yle bilimsel ve eğlenceli bir şekilde dalga geçen, bu tip “lüzumsuz” araştırmalara ödüller veren bir kurum).

Bilgi-2: İlginç bir şekilde, parmak kütlettiğimiz esnada çıkan sesin tam kaynağı 2015 senesine kadar keşfedilememiştir. 2015 yılından önce bilim insanları, bu sesin kaynağıyla ilgili 3 olasılık üzerinde durmaktaydı: eklemlerdeki boşluklar, bağların ani kasılması, eklem içi adhezyonların kırılması. Bunlar arasındaki en güçlü aday, eklem içi boşluklardı (kaviteler). Parmakların, normalde olduğundan farklı yönlere hareket etmeye zorlanması, eklemler içerisindeki vakumlu kavitelerin ani yer değiştirmesi ve boşlukların üzerine basınç binmesi sonucunda “patlamaları”yla küt bir ses çıkarmaktadır. Bu boşluklar, eklemler arası sıvı içerisinde düşük basınçta çözünen bazı gazlardan, özellikle de karbondioksit gazından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla bu gazların dışarı çıkarılması, herhangi bir fayda ya da zarar sağlamamaktadır.

Bilgi-3: 15 Nisan 2015’te PLOS One dergisinde yayınlanan bir makalede, MRI (manyetik rezonans görüntüleme) altında parmak kütlemesi incelenmiştir. Böylece, bilim insanlarının üzerinde durdukları olasılığın geçerli olduğu görsel olarak ispatlanmıştır. Araştırmaya göre sesin kaynağı, diartrodiyal bağlantılar olarak bilinen parmak bağlantılarıdır. Bu bağlantılar ayak parmaklarınızda, bileklerinizde, dirseklerinizde, kalçalarınızda ve omuzlarınızda da bulunur. Bu nedenle insanlar bu bölgeleri de kütletebilmektedir. Aşağıdan bu kütletmenin MRI görüntüsü izlenebilir:
Bilgi-4: Güncel araştırmanın ortaya koyduğu bir diğer gerçek, bu araştırma öncesindeki bilim insanlarının savunduğunun aksine, kütleme sonrasında kemiklerin birbirine daha yakın olmadığı, tam tersine uzaklaştığı oldu. Patlayan baloncuk, ardında bir boşluk bırakmaktadır ve bu boşluk, tekrardan dolana kadar orada kalmaktadır. Araştırmacıların düşüncesine göre bu boşluk, kütletme sırasında birbirine sürtünen kemikler nedeniyle oluşmaktadır.
Bilgi-5: Bu yeni araştırma, geride 2 soru işareti bırakmaktadır: İlki, bu baloncukların patlamasının nasıl bu kadar şiddetli bir ses çıkarabildiğidir. Bu konuda araştırmacıların olası cevabı, aslında çıkan sesin bir baloncuğun patlamasından ziyade, patlatılan baloncuğun yeniden doluvermesi sırasında bu sesin çıktığı yönündedir. Ancak bu henüz bir kesinliğe sahip değildir. İkinci soru ise, bu “Baloncuk Teorisi”nin doğrulanmasının, parmak kütletmenin zararları konusunda yeni bir görüşü ve yeni keşifleri doğurup doğurmayacağıdır. Ancak şimdilik, parmak kütletmenin herhangi bir zararı olduğu halen düşünülmemektedir.
Bilgi-6: Yapılan araştırmalardan birisinde, parmaklarını daha fazla kütletenlerin çeşitli psikolojik sorunlara daha yatkın olduğu tespit edilmiştir. Yani parmak kütletmenin doğrudan fiziksel bir zararı olmasa da, bazı psikolojik sıkıntılar ile ilişkilendirilmesi mümkün olabilir. Bu sorunlar arasında parmak derisini yeme, sigara ve alkol bağımlılığı bulunmaktadır.

Buz Adam Ötzi Öldürüldüğünde Muhtemelen Mide Ağrısı da Çekiyordu

Çok büyük bir ihtimalle omzuna saplanan ok ile ölmüş olan ‘Buz Adam Ötzi’ aynı zamanda muhtemelen bir mide ağrısı da çekmekteydi. Ötzi’nin 1991’de Alp Dağları’nda keşfedilen vücudu 5.300 yaşındaydı. Bu keşif son derece özeldi çünkü bugüne kadar şaşırtıcı derecede iyi biçimde korunmuştu. İtalya’daki European Academy of Bolzano’dan Frank Maixner’in açıklaması şöyle : “Bu döneme ait elimizde birçok iskelet var ancak Ötzi’nin organlarını, kıyafetlerini görebiliyoruz.. Ötzi ciddi miktarda bilgi taşıyor.”

Ötzi, bulunduğu buzdan çıkarılmayı beklerken.
Ötzi, bulunduğu buzdan çıkarılmayı beklerken.

Maixner ve çalışma arkadaşları buzadamın midesinin ve bağırsaklarının bize neler söyleyebileceğini görmek istedi. Maixner buna ithafen : ” midesi tamamen doluydu – öldürülmeden önce hatırı sayılır miktarda yemiş görünüyor” açıklamasında bulundu.

Sindirim yolunun sağlam ve iyi korunmuş bölgelerinde araştırmacılar Helicobacter pylori – Dünya nüfusunun yarısının sindirim sisteminde bulunan bir bakteri türü – bakterisine ait DNA olduğunu keşfetti. DNA üzerinde yalnızca binlerce yılda oluşabilecek hasarlar/hasar izleri olduğu ve buna dayanarak da bakterinin Ötzi henüz hayattayken vücudunda mevcut olduğu ortaya çıkarıldı.

H. pylori normalde zararsız olsa da bazı nesilleri mide ülserine sebep olabilmekte ve gastrit, mide kanseri gibi hastalıklarla ilişkilendirilmektedir.

Ne yazık ki Ötzi H. pylori’nin mide zarı iltihabına sebep olan bir çeşidini taşıyordu. Dahası midesinden alınan örneklerde iltihaplanmaya sebep olan proteinlerden izler keşfedildi. Ekip protein kalıntılarını incelediğinde mide rahatsızlıkları ile ilişkisi olan bileşiklerin varlığını tespit etti.

Tüm bu sonuçlar Ötzi’nin mide hastalığı olduğunu, iltihaplanmanın gerçek olduğunu gösteriyor olsa da, bunun Ötzi’nin bundan çok rahatsız olup olmadığı hala açık bir soru. Maixner’e göre : ” İltihap ve yangı ilk anda ağrısız olabilir ve insanlar da bakterilerin farklı nesillerine -normalde hastalık yapıcı da olsalar – farklı tepkiler verirler.”

University of Oklahoma’dan Christina Warinner ise Ötzi’de bulunan enfeksiyonların kimyasal işaretçileri ile bugün doktorların hastalık tanısı için kullandıkları kimyasallar arasında direkt bir karşılaştırma yapılmasının da çok zor olduğunu belirtiyor.

buz-adam-otzi-olduruldugunde-muhtemelen-mide-agrisi-da-cekiyordu-2-bilimfilicom

Warinner’ın konu ile ilgili açıklaması şöyle : “Araştırmada kullanılan teknikler, herhangi bir klinik vakada uygulananlara göre çok daha detaylı ve karmaşık. Bir taraftan moleküler seviyede yabana atılmaz detay bilgiler sağlarken bir yandan da karşılaştırılabilecek eş değer bir veri bulunmuyor. Çünkü klinik teşhislerde kullanılanlar çok daha ucuz ve farklı testler ve Ötzi üzerinde öyle gelişigüzel biçimde uygulanamaz.”

Ötzi son derece iyi korunmuş olduğundan Taş Devri’ne dair önemli bir kapıyı aralıyor ve araştırmacılar vücudunun her açıdan göstermiş olduğu ipuçlarını yıllardır araştırıyor. Sindirim sistemindeki sağlık koşullarının yanı sıra DNA analizleri kahverengi gözlü ve kahverengi saçlı olduğunu, en yakın modern akrabalarının ise Korsika ve Sardinya’daki Avrupalı’lar olduğunu ortaya koyuyor.

Kemikleri ve kan damarları üzerinde yapılan incelemeler boynunda, sağ kalçasında ve sırtında eklem iltihabı (arthritis – kireçlenme) olduğunu gösteriyor. Buzadam öldürülmemiş olsaydı muhtemelen kalp krizi geçirerek ölecekti çünkü sertleşmiş atar damarlarının (ateroskleroz) olduğu da yapılan incelemelerin sonuçları arasında bulunuyor.

Saçları bakır ile kaplanmış olan buz adamın, içinde bakır bulunan metal araç gereç veya silah yapımında çalışıyor olduğu tahmin ediliyor. Birkaç dövmesi de olan Ötzi’nin kıyafetleri de çok iyi biçimde korunmuş. Ötzi keçi derisinden bir peştemal ve tozluk, ayı kürkünden de şapka giyiyordu.

5.300 yaşındaki bu adamın bilimciler için hala bir takım ipuçları ve sırlar sakladığını söylemek yanlış olmaz. Tüm açılardan devam edecek olan araştırmalar ile Taş Devri’ne ait ve dönemin biyolojisine ait muhtemelen daha detaylı bilgiler edinebileceğiz.

 


Kaynak : Bilimfili,Frank Maixner, Ben Krause-Kyora, Dmitrij Turaev, Alexander Herbig, Michael R. Hoopmann, Janice L. Hallows, Ulrike Kusebauch, Eduard Egarter Vigl, Peter Malfertheiner, Francis Megraud, Niall O’Sullivan, Giovanna Cipollini, Valentina Coia, Marco Samadelli1, Lars Engstrand10, Bodo Linz11, Robert L. Moritz6, Rudolf Grimm, Johannes Krause, Almut Nebel, Yoshan Moodley, Thomas Rattei, Albert Zink, The 5300-year-old Helicobacter pylori genome of the Iceman Science 8 January 2016: Vol. 351 no. 6269 pp. 162-165 DOI: 10.1126/science.aad2545