Lenfoma


  • Terim Kökeni: Latince lympha (“su”) + Yunanca -oma (“tümör”) kelimelerinden türetilmiştir.
  • Açıklama: Lenfatik sistemde (bağışıklık sisteminin bir parçası) kaynaklanan ve lenfositlerin (beyaz kan hücreleri) anormal büyümesini içeren bir kanser.
  • 1832’den beri Hodgkin lenfoma (HL) ve Hodgkin olmayan lenfoma (NHL) olarak ikiye ayrılır. Her yaş grubunu etkiler ve B hücreli veya T hücreli soyları içerir.

  1. Hodgkin Lenfoma (HL): Reed-Sternberg hücreleriyle karakterizedir; modern tedavilerle mükemmel prognoz gösterir.
    • Alt tipler: Klasik HL (nodüler skleroz, karışık hücrelilik) ve nodüler lenfosit baskın HL.
  2. Hodgkin Olmayan Lenfoma (NHL):
  • B hücreli NHL (%85-90 vaka) : Diffüz büyük B hücreli lenfoma (DLBCL, agresif) ve yavaş ilerleyen formlar (örn. foliküler lenfoma) gibi alt tipleri içerir.
  • T hücreli NHL (örn. kutanöz T hücreli lenfoma): Genellikle agresiftir (örn. periferik T hücreli lenfoma); kutanöz T hücreli lenfomalar (örn. mikozis fungoides) öncelikle cildi etkiler.
  • HL’den daha yaygındır; 25’ten fazla alt tip içerir (örn. diffüz büyük B hücreli lenfoma, foliküler lenfoma).


Hodgkin Olmayan Lenfoma (NHL)

  • İnsidans (2022 ABD):
    • Yeni vakalar: ~80.470 (44.120 erkek; 36.350 kadın).
    • Ölümler: ~20.250 (11.700 erkek; 8.550 kadın).
  • Küresel Yük: Gelişmiş ülkelerde daha yüksek (örn. ABD, Avrupa).
  • Yıllık ABD Oranı: 100.000 kişide ~19 vaka.

Hodgkin Lenfoma (HL)

  • Küresel Görülme Sıklığı: Yılda ~80.000 vaka.
  • Yaşam Oranları:
  • Erken evre: Modern tedaviyle (örn. ABVD kemoterapi + radyasyon) 5 yıllık sağ kalım oranı >%90.

Risk Faktörleri ve Nedenleri

  • Bilinmeyen Neden: Çoğu vakada belirgin bir tetikleyici yoktur.
  • İlişkili Riskler:
  • İmmün Yetmezlik (HIV/AIDS, organ nakli alıcıları).
  • Otoimmün hastalıklar (örn. romatoid artrit).
  • Enfeksiyonlar (EBV, H. pylori, HTLV-1).
  • Genetik yatkınlık.

Coğrafi Dağılım

  • NHL: Gelişmiş ülkelerde daha yaygındır (yaşam tarzı/çevresel faktörler).
  • HL: Bimodal yaş dağılımı (erken yetişkinlikte ve 55 yaşından sonra zirve yapar).
  • Enfeksiyon Bağlantılı Lenfomalar:
  • Burkitt lenfoması (EBV; Afrika).
  • Gastrik MALT lenfoması (H. pylori; küresel).

Temel İstatistik Özeti

KategoriAyrıntılar
En Yaygın LenfomaHodgkin Olmayan Lenfoma (2022’de 80.470 ABD vakası, ~8.500 HL vakasına kıyasla).
Küresel YaygınlıkNHL oranları Kuzey Amerika/Avrupa’da en yüksektir; HL dünya çapında benzerdir.
Yaşam SüresiHL: >%90 5 yıllık sağ kalım (erken evre); agresif NHL: tedaviyle %60-70.
Ölüm OranıNHL, ABD’deki kanser ölümlerinin yaklaşık %4’ünü oluşturmaktadır.

Önemli Çıkarımlar

  1. Lenfomalar, iki ana türü olan bağışıklık sistemi kanserleridir: HL ve NHL.
  2. NHL çok daha yaygındır (vakaların yaklaşık %90’ı) ancak HL’nin mükemmel sağ kalım oranları vardır.
  3. Risk faktörleri arasında bağışıklık disfonksiyonu ve enfeksiyonlar bulunur.
  4. Tedavi gelişmeleri (örn. CAR T hücre tedavisi) agresif alt tipler için sonuçları iyileştirmektedir.
  • Birincil: Ağrısız, şişmiş lenf düğümleri (boyun, koltuk altı, kasık).
    • Nodal: Ağrısız lenfadenopati (>1 cm, kalıcı ≥4 hafta).
  • Ekstranodal Tutulum: Gastrointestinal sistem, cilt veya diğer organlar.
  • Sistemik Semptomlar: Ateş, Yorgunluk, kaşıntı, kilo kaybı, gece terlemeleri (“B belirtileri“)
  • Komplikasyonlar: Bağışıklık sistemi işlev bozukluğu (örn. otoimmün vaskülit), von Willebrand hastalığı (edinilmiş) gibi ikincil durumlar.


1. Klinik Değerlendirme ve Başlangıç Bulguları

  • Malign lenfomalar, lenfatik sistemin klonal olarak çoğalan lenfositlerinden kaynaklanan, lenf nodu mimarisinin bozulduğu heterojen bir kötü huylu hastalık grubudur.
  • Benign (reaktif) lenf nodu büyümeleri ise genellikle enfeksiyon veya immün yanıtlarla ilişkili olup, poliklonal lenfosit artışı ve korunmuş nodal mimari ile karakterizedir.
  • Klinik semptomlar; lenfadenopati, B semptomları (ateş, gece terlemesi, kilo kaybı), splenomegali/hepatomegali gibi bulguları içerebilir.

2. Görüntüleme Yöntemleri

  • Nodal ve ekstranodal hastalığın yaygınlığının saptanması için temel görüntüleme teknikleri kullanılır:
    • Ultrasonografi: Yüzeyel lenf nodlarının değerlendirilmesi.
    • X-ışını: Toraks ve mediastinal kitlelerin ön değerlendirmesi.
    • Bilgisayarlı Tomografi (BT) / Pozitron Emisyon Tomografisi-BT (PET-BT): Tüm vücut taraması ile hastalığın dağılımının ve evresinin belirlenmesi, özellikle tedavi öncesi ve sonrası takipte kullanılır.

3. Histopatolojik Doğrulama ve Biyopsi

  • Altın standart tanı yöntemi: Eksizyonel lenf nodu biyopsisi.
    • İnsizyonel ya da iğne biyopsileri çoğu zaman yeterli değildir.
    • Alınan dokuda histolojik alt tipin belirlenmesi, immunfenotipleme ve klonalite analizleri yapılır.
  • İmmunofenotipik Analiz:
    • Yüzey belirteçleri (ör. CD30, CD15) özellikle Hodgkin lenfoma için ayırt edicidir.
    • FACS (Fluoresan Aktive Hücre Sıralama) ile klonalitenin ve alt tipin tanımlanması sağlanır.

4. Laboratuvar Testleri

  • Tam Kan Sayımı: Anemi, lökopeni, trombositopeni gibi sistemik bulguların değerlendirilmesi.
  • Laktat Dehidrogenaz (LDH): Yüksekliği, tümör yükü ve prognoz ile ilişkili olabilir.
  • Diğer: Karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, viral serolojiler (örn. EBV, HIV).

5. Ek Değerlendirmeler

  • Kemik İliği Biyopsisi: Özellikle ileri evre hastalık şüphesi varsa, infiltrasyonun saptanması için gereklidir.
  • Organomegali Araştırılması: Splenomegali ve hepatomegali fizik muayene ve görüntüleme ile değerlendirilir.

6. Evreleme

  • Ann Arbor Evreleme Sistemi:
    • Evre I: Tek bir lenf nodu bölgesi veya tek ekstranodal tutulum.
    • Evre II: Diyaframın aynı tarafında iki veya daha fazla lenf nodu bölgesi.
    • Evre III: Diyaframın her iki tarafında lenf nodu bölgeleri.
    • Evre IV: Yaygın, dissemine ekstranodal tutulum (örn. kemik iliği, karaciğer).
  • Toplu (Bulky) Hastalık:
    • Lezyonların >5 cm (50 mm) olması veya mediastinal kitlenin toraks çapının >1/3’ünü kaplaması toplu hastalığı gösterir.

7. Ayırıcı Tanı

  • Malign ve benign lenfadenopatilerin ayırıcı tanısında:
    • Monoklonal çoğalma (malign) ve poliklonal proliferasyon (benign/enfeksiyöz mononükleoz) temel ayrım noktalarıdır.
    • Örneğin, enfeksiyöz mononükleozda poliklonal lenfosit artışı izlenir.

8. Klinik Seyre Göre Alt Tipler

  • İndolent Lenfomalar: Yavaş gelişen, genellikle uzun süreli seyirli (ör. folliküler lenfoma).
  • Agresif ve Yüksek Dereceli Agresif Lenfomalar: Hızlı progresyon, yüksek proliferasyon oranı.
  • Özel Alt Tipler:
    • MALT lenfoması (özellikle Helicobacter pylori ile ilişkili).
    • Hairy cell lösemi (kladribin ile tedavi edilebilen, uzun remisyon süresi sağlayan nadir alt tip).


Prognoz

  • Olumlu: Hodgkin lenfoma (yüksek kür oranları).
  • NHL’de değişken:
    • Agresif T hücreli NHL: Kötü prognoz.
    • Agresif B hücreli NHL (örn. DLBCL): Kemoimmünoterapi ile potansiyel olarak tedavi edilebilir (örn. R-CHOP).
  • Yavaş ilerleyen B hücreli NHL: Kronik, yönetilebilir ancak tedavi edilemez.

Tedavi Seçenekleri

  1. Kemoterapi: Agresif lenfomalar için temel tedavi (örn. NHL için R-CHOP).
  2. Radyasyon Tedavisi: Lokalize hastalık için kullanılır.
  3. Kök Hücre Nakli: Nükseden/dirençli vakalar için.
  4. Hedefli Tedaviler: Monoklonal antikorlar (örn. rituksimab), CAR T hücre tedavisi.

İleri Tedaviler:

  • CAR T hücreli Tedavi: Nükseden/dirençli B hücreli NHL için (örn. aksikabtagene siloleucel).
  • Kemoterapisiz Rejimler: Polatuzumab-Rituximab-Glofitamab (hedefli CD20/CD79b) gibi kombinasyonlar.

Konvansiyonel Tedaviler: Radyasyon, kemoterapi (örn. HL için ABVD), immünoterapi.


Tedavi Komplikasyonları

  • Sitokin Salınım Sendromu (CRS): CAR T hücre tedavisiyle ilişkilidir.
  • Nörolojik Toksisite: ICE Puanı (Bağışıklık Etki Hücreleriyle İlişkili Ensefalopati) ile değerlendirilir ve kafa karışıklığı, nöbetler veya konuşma sorunları derecelendirilir.
  • Enfeksiyonlar, sekonder maligniteler ve organ toksisitesi.


Keşif

Tarihsel Bağlam ve İlk Gözlemler

Lenfoma ile ilgili olabilecek en eski kayıtlı gözlem, İtalyan hekim Marcello Malpighi’nin “De viscerum structura exercitatio anatomica” (İki Lenfomanın Tarihsel Hikayesi: Bölüm I: Hodgkin lenfoması) adlı yayınında 18 yaşında bir kadının otopsisi sırasında bir vakayı tanımladığı 1666 yılına dayanır. O zamanlar açıkça HL olarak tanımlanmamış olsa da, bu gözlem erken bir açıklama olarak kabul edilir, ancak kesin doğası 17. yüzyıl patolojisinin sınırlamaları nedeniyle hala tartışılmaktadır.

Daha kesin bir dönüm noktası, 1832’de İngiliz hekim Thomas Hodgkin’in Londra’daki Tıbbi ve Cerrahi Derneği’ne, şu anda HL (Lenfoma – Wikipedia) olarak bildiğimiz lenfatik sistemdeki anormallikleri tanımlayan bir makale sunduğunda meydana geldi. Onun adına okunan bu çalışma, HL’nin tanınmasını resmileştirdi, hastalığa onun adını verdi ve gelecekteki araştırmalar için ortamı hazırladı.

NHL için tanınma daha kademeliydi. 1864’te Alman patolog Rudolf Virchow, lenf nodu büyümesini “lenfosarkom” olarak tanımladı; bu terim daha sonra NHL sınıflandırmasına katkıda bulundu (İki Lenfomanın Tarihsel Hikayesi: Bölüm II: Hodgkin Olmayan Lenfoma). Bunu 1865’te Julius Cohnheim’ın “psödoleukemi”yi tanıması izledi ve 1871’de Theodor Bilroth “malign lenfoma” terimini kullanarak lenfoid neoplazmların anlaşılmasını daha da genişletti.

Önemli Bilimsel Atılımlar

HL’yi anlamada önemli bir ilerleme, Reed-Sternberg hücrelerinin keşfiyle 1898 ile 1902 yılları arasında gerçekleşti. Avusturyalı patolog Carl Sternberg ve Amerikalı patolog Dorothy Reed Mendenhall, HL hastalarının lenf düğümlerindeki büyük, anormal hücreleri bağımsız olarak tanımladılar ve daha sonra Reed-Sternberg hücreleri olarak adlandırıldılar (Hodgkin Lenfomasının Tarihi – Hodgkin’s International). İlgili çalışmalarında ayrıntılı olarak açıklanan bu bulgu, HL’nin ayrı bir varlık olarak belirlenmesine yardımcı oldu ve biyolojisi ve genetiği üzerine daha fazla araştırma yapılmasını kolaylaştırdı.

NHL alt tiplerinin sınıflandırılması da 20. yüzyılın başlarında ilerledi. 1925’te Amerikalı doktorlar Nathan Brill ve Douglas Symmers, günümüzde foliküler lenfoma olarak bilinen ve yaygın bir NHL türü olan “dev foliküler lenfoma”yı tanımladılar (İki Lenfomanın Tarihsel Hikayesi: Bölüm II: Hodgkin Olmayan Lenfoma). Bu, NHL’nin heterojen bir hastalık grubu olarak giderek daha fazla tanınmasına katkıda bulundu.

Genetik ve viral bağlantılar anlayışı daha da geliştirdi. 1964’te araştırmacılar Anthony Epstein ve Yvonne Barr, epidemiyolojik ve laboratuvar çalışmaları yoluyla Epstein-Barr virüsünü (EBV) bir NHL türü olan Burkitt lenfomasına bağladılar (Hodgkin Lenfoma Tarihi – news-medical.net). Bu bağlantı, lenfoma gelişiminde bulaşıcı ajanların rolünü vurguladı. Sonraki genetik keşifler arasında, 1972’de Manolov ve Manolova tarafından tanımlanan Burkitt lenfomasındaki t(8;14) translokasyonu ve 1984’te foliküler lenfomadaki t(14;18) translokasyonu yer aldı; her ikisi de bu hastalıkların moleküler temellerinin anlaşılması için kritik öneme sahipti.

Sınıflandırma Sistemlerinin Gelişimi

20. yüzyılın ortalarında lenfomaları sistematik olarak sınıflandırma çabaları görüldü. 1956’da Henry Rappaport, 1966’da Silahlı Kuvvetler Patoloji Enstitüsü fasikülü tarafından değiştirilen ve lenfomaları morfolojiye göre kategorize eden organize bir sınıflandırma önerdi (İki Lenfomanın Tarihsel Hikayesi: Bölüm II: Hodgkin Olmayan Lenfoma). 1974’te Lukes ve Collins’in sistemi, Lennert ve Luke’un Kiel sınıflandırması ve Bennett ve ark.’nın İngiliz Ulusal Lenfoma Araştırması (BNLI) sınıflandırması dahil olmak üzere daha fazla sınıflandırma ortaya çıktı. 1.000 NHL vakasını inceleyen altı uzman ve altı uzman olmayan kişi tarafından geliştirilen Ulusal Kanser Enstitüsü’nün 1978 Çalışma Formülasyonu, lenfomaları düşük, orta ve yüksek dereceli kategorilere ayırdı. Daha sonra, 1994’teki Gözden Geçirilmiş Avrupa-Amerikan Lenfoma (REAL) sınıflandırması ve 2001 ve 2008’deki WHO sınıflandırmaları, hücre soyuna ve farklılaşmaya göre gruplandırarak bu kategorileri iyileştirdi.

Tedavi Önemli Noktaları

Tedavi ilerlemeleri 20. yüzyılın başlarında başladı. 1902’de Alman hekim P. Askanazy, X-ışınlarının keşfinden kısa bir süre sonra HL için X-ışını tedavisinin ilk başarılı kullanımını bildirdi ve bu, kanser tedavisinde beklenmedik bir erken uygulamayı işaret etti (Hodgkin Lenfoma Tarihi – Hodgkin’s International). Radyasyon tedavisi 1940’larda ve 1950’lerde daha da rafine hale gelerek HL için bir standart haline geldi.

Kemoterapi, 20. yüzyılın ortalarında önemli bir tedavi olarak ortaya çıktı. 1967’de Vincent DeVita ve meslektaşları HL için MOPP rejimini (mekloretamin, vinkristin, prokarbazin, prednizon) tanıttı ve tedavi sonuçlarını devrim niteliğinde değiştirdi (Hodgkin Lenfoma Tarihi – news-medical.net). NHL için CHOP rejimi (siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin, prednizon) ilk olarak 1972’de McKelvey ve arkadaşları tarafından bildirildi ve tedavinin temel taşı haline geldi.

Lenfoma evrelemesi de ilerledi ve 1971’de HL için önerilen Ann Arbor evreleme sistemi tedavi planlamasına ve prognoz değerlendirmesine yardımcı oldu (Lenfoma – Wikipedia). Daha yakın tarihli gelişmeler arasında 1997 yılında NHL için rituksimab’ın onaylanması yer alır ve bu, monoklonal antikorlar gibi hedefli tedavilerin ortaya çıkmasını sağlayarak, belirli alt tiplerin sonuçlarını önemli ölçüde iyileştirir.


İleri Okuma
  1. Thomas Hodgkin (1832). On Some Morbid Appearances of the Absorbent Glands and Spleen. Medico-Chirurgical Transactions, 17, 68–114.
  2. Dorothy Reed Mendenhall (1902). On the Pathological Changes in Hodgkin’s Disease, with Special Reference to Its Relation to Tuberculosis. Johns Hopkins Hospital Reports, 10, 133–196.
  3. N.E. Brill, W. Symmers (1925). Multiple Tumors of Lymphoid Tissue. American Journal of Pathology, 1(1), 61–85.
  4. Denis Burkitt (1958). A Sarcoma Involving the Jaws in African Children. British Journal of Surgery, 46(197), 218–223.
  5. M.A. Epstein, B.G. Achong, Y.M. Barr (1964). Virus Particles in Cultured Lymphoblasts from Burkitt’s Lymphoma. The Lancet, 1(7335), 702–703.
  6. Harris, N. L., Jaffe, E. S., Stein, H., ve diğerleri. (1994). A revised European-American classification of lymphoid neoplasms: a proposal from the International Lymphoma Study Group. Blood, 84(5), 1361-1392.
  7. Isaacson, P. G., & Du, M. Q. (1994). MALT lymphoma: from morphology to molecules. Nature Reviews Cancer, 4(8), 644-653.
  8. E.S. Jaffe (1998). The molecular biology of lymphoma. Seminars in Oncology Nursing, 14(4), 292–300. https://doi.org/10.1016/s0749-2081(98)80006-5
  9. A.K. Gopal, O.W. Press (1999). The preclinical discovery of rituximab for the treatment of non-Hodgkin’s lymphoma. Seminars in Oncology, 26(5 Suppl 14), 3–6.
  10. Campo, E., Swerdlow, S. H., Harris, N. L., ve diğerleri. (2011). The 2008 WHO classification of lymphoid neoplasms and beyond: evolving concepts and practical applications. Blood, 117(19), 5019-5032.
  11. K. van Besien, H. Schouten (2007). Follicular lymphoma: a historical overview. Leukemia & Lymphoma, 48(2), 232–243. https://doi.org/10.1080/10428190601059746
  12. Tilly, H., Gomes da Silva, M., Vitolo, U., ve diğerleri. (2015). Diffuse large B-cell lymphoma (DLBCL): ESMO Clinical Practice Guidelines for diagnosis, treatment and follow-up. Annals of Oncology, 26(suppl_5), v116-v125.
  13. Swerdlow, S. H., Campo, E., Harris, N. L., ve diğerleri. (2017). WHO Classification of Tumours of Haematopoietic and Lymphoid Tissues. 4. Baskı, IARC, Lyon.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Lenf düğümü

Lenf düğümleri (Nodus lymphaticus), lenf sisteminde bulunan ve bağışıklık savunmasında önemli rol oynayan küçük oval yapılardır. Genellikle lenf bezi olarak da anılırlar. Vücutta çoğunlukla gevşek yağ veya bağ dokusu içinde yer alır, çapları birkaç milimetreden 2–3 santimetreye kadar değişir. İçerilerindeki bağışıklık hücreleri sayesinde, lenf sıvısını süzerek mikroplar ve kanser hücreleri gibi yabancı maddeleri tutar ve bunlara karşı bağışıklık yanıtının oluşmasını sağlar. Her lenf düğümüne birden çok afferent (gelen) lenf damarı ile sıvı girer, düğüm içinde süzülen lenf ise genellikle tek bir efferent (giden) damar aracılığıyla çıkar.

Lenf düğümlerinin sağlıklı boyutta kalması, bağışıklık sistemi dengesinin bir göstergesidir. Ancak enfeksiyon veya hastalık durumunda lenf düğümleri büyüyebilir; bu duruma lenfadenopati denir. Lenf düğümü büyümesinin arkada yatan nedenler çeşitlidir ve dikkatli değerlendirilmesi gerekir.

Anatomik Özellikler

Lenf düğümleri genellikle fasulye (oval) biçimindedir. Dışarıdan ince bir fibröz kapsülle kaplıdırlar ve kapsülün içinde iki ana bölüm yer alır: dışta korteks, içte ise medulla. Kortekste B lenfositlerinin biriktiği foliküller bulunur; foliküller antijen uyarısıyla germinal merkezler oluşturur. Medullada ise makrofajlar ve plazma hücreleri gibi çeşitli hücreler yer alır. Lenf düğümünün içbükey yüzünde, lenf damarlarının ve kan damarlarının giriş-çıkış yaptığı bir girinti (hilus) vardır.,

Lenf sıvısı afferent damarlarla lenf düğümünün dışbükey kapsül altındaki boşluğa (subkapsüler sinüs) girer. Buradan kortikal sinüslere, ardından medüller sinüslere akar; bu boşluklar, yabancı partikülleri yakalayan makrofajlarla doludur. Süzülen lenf, medulladaki sinüslerden geçerek hilus yoluyla bir veya birden fazla efferent lenf damarıyla düğümden çıkar. Bu süreç sırasında lenfositler aktive olur, antikor üreten plazma hücrelerine veya gelecekte hafıza işlevi görecek bellek hücrelerine dönüşür.

Lenf Düğümlerinin Topografik Dağılımı

Lenf düğümleri vücutta belirli bölgeler etrafında kümeler halinde bulunur. Baş ve gövdeye yakın yerleşen gruplar, hastalıkların kaynağının tespitinde önemli ipuçları verebilir. Başlıca lenf düğümü bölgeleri şunlardır:

  • Baş ve Yüz Bölgesi: Oksipital (kafa arkası), retroauriküler (kulak arkasındaki), preauriküler (kulak önündeki) ve parotidal (kulak altı/yanağa yakın) bezler; ayrıca mandibula altı (submandibuler) ve çene altı (submental) lenf düğümleri.
  • Boyun (Servikal) Bölge: Yüzeyel servikal (köprücük kemiği üstü ve boyun yanlarında) ile derin servikal grubu. Örneğin sternokleidomastoid kas çevresinde sıralı nodlar bulunur.
  • Koltuk Altı (Aksilla): Altı ana grupta düzenlenmiştir. Pektoral (ön yüz), interpektoral (Rotter düğümleri), santral, apikal (tepe), brakiyal (kol basısı çevresinde) ve subskapular (arka koltuk altı) grupları önemli aksiller lenf düğümü alanlarıdır.
  • Göğüs (Toraks) Bölgesi: Mediastinal lenf düğümleri (örneğin trakeobronşiyal-grup), interkostal (kaburgalar arası), parasternaller ve suprasternaller (göğüs ortası ve köprücük kemiği üstünde) yer alır.
  • Karın ve Pelvis: Karın içi topları arasında, özellikle karaciğer çevresinde (keliak arter bölgesi), mezenterik arter yolları boyunca (süperior ve inferior mezenterik grupları) ve pelviste (içi ve dışı iliak arter boyuncu) lenf düğümleri bulunur.
  • Kasık (İnguinal) Bölgesi: Yüzeyel ve derin inguinal lenf nodları, alt ekstremite ve genital bölgeden gelen lenfleri toplar.

Vücutta toplam lenf düğümü sayısı genellikle 400–700 civarı olarak belirtilir. Boyun, koltuk altı ve kasıkta toplanan bazı düğümler elle de hissedilebilir (örneğin, yüzeyel servikal, aksiller ve inguinal nodlar).

Lenfadenopati: Klinik Önemi ve Nedenleri

Lenf düğümlerinin büyümesi (lenfadenopati), lokal bir durumdan genelleşmiş (sistemik) bir sürece kadar farklı senaryolarda ortaya çıkabilir. Çoğu zaman artan boyut, vücudun bir enfeksiyonla verdiği yanıtı gösterir. Ancak bazı durumlarda büyüme daha ciddi hastalıkların habercisi olabilir. Lenf düğümü büyümesine yol açan başlıca faktörler şunlardır:

  • Enfeksiyonlar: Üst solunum yolu enfeksiyonları (grip, soğuk algınlığı), mononükleoz (EBV), diş ve boğaz iltihapları gibi durumlar, o bölgedeki lenf düğümlerinin aktif hale gelmesine neden olur. Örneğin bademcik ve diş kaynaklı apselerde boyun bölgesindeki nodlarda şişme görülür. Enfeksiyon durumunda büyüme genellikle ağrılı, yumuşak ve hareketli olur.
  • Enflamatuar ve Otoimmün Hastalıklar: Lupus (SLE), romatoid artrit gibi sistemik otoimmün durumlar, vücutta yaygın lenf düğümü büyümelerine yol açabilir. Bu vakalarda bezler genellikle ağrısızdır ve iltihabi süreçlerin bir parçası olarak şişer.
  • Maligniteler:
    • Metastatik Kanser: Vücudun belli kanser türlerinde lenf düğümleri ilk yayılma istasyonlarından olabilir. Örneğin baş-boyun kanserlerinde (ağız boşluğu, boğaz, gırtlak bölgesi), akciğer kanserlerinde veya meme kanserinde ilgili lenf bölgeleri (servikal, mediastinal, aksiller) büyüyebilir. Bu nodlar sert, sabit ve ağrısız olma eğilimindedir.
    • Lenfoma ve Lösemi: Hodgkin ve Non-Hodgkin lenfoma gibi kan hücresi kanserleri doğrudan lenf nodlarını tutar. Bu durumlarda genellikle boyunda veya koltuk altlarında sert, kronik büyümeler gözlenir. Lösemi de kemik iliğiyle birlikte lenfatik sistemde yaygın değişikliklere yol açabilir.
  • Tüberküloz (TB): Özellikle tüberkülin taşıyıcılarında, lenf nodlarında granülomatöz iltihap (skrofula veya “Kral hastalığı”) meydana gelebilir. Boyun bölgesindeki TB lenfadenitleri sık görülür ve genellikle ağrısız, sert kitleler oluşturur.
  • Sarkoidoz: Granülomatöz bir hastalık olan sarkoidozda lenf düğümlerinde büyüme (özellikle mediastinal ve servikal) görülebilir. Eşlik eden akciğer tutulumu da sık rastlanır.

Lenf nodu büyümesinin özellikleri ayırıcı tanıda yol göstericidir. Akut başlangıçlı, şiş, ağrılı düğüm artışı genellikle enfeksiyon kaynaklıdır ve inflamasyonla birlikte seyreder. Buna karşılık, ağrısız ve giderek büyüyen nodlar, özellikle inflamasyon belirtileri olmadan gelişiyorsa malignite şüphesini artırır. Bu durumlarda görüntüleme yöntemleri veya biyopsi ile detaylı inceleme yapmak gerekir. Ayrıca, büyüme lokal (sadece bir bölgede) olabileceği gibi sistemik (vücudun birçok yerinde) de olabilir; yaygın büyümelerde genellikle viral enfeksiyonlar veya hematolojik hastalıklar akla gelir.

Teşhis ve Değerlendirme

Lenf düğümü şişliği saptandığında detaylı bir değerlendirme yapılır. İlk olarak anamnezde hastanın genel durumu ve ilgili öyküler alınır, ardından fizik muayene ve gerekli görüntüleme yöntemleri uygulanır.

  • Anamnez: Lokalizasyon (şişliğin yeri), süresi ve başlangıcı sorgulanır. Hastanın ateşi, gece terlemesi, kilo kaybı gibi “B-semptomlar” (kanser veya tüberküloz şüphesini artıran bulgular) değerlendirilir. Eşlik eden semptomlar (öksürük, diş ağrısı, kulak veya boğaz ağrısı gibi enfeksiyon belirtileri) not edilir. Hastanın geçmiş hastalıkları (diyabet, HIV enfeksiyonu, bilinen maligniteler) ve ilaç kullanımı (ör. penisilin, sefalosporin, allopurinol, kaptopril gibi ilaçlar bazı vakalarda lenf nodu reaksiyonuna yol açabilir) sorgulanır. Hayvan teması (kedi tırmalaması hastalığı gibi), son dönem yolculuklar veya bulaşıcı hastalık öyküsü de öğrenilir.
  • Fizik Muayene: Öncelikle genel durum değerlendirilir, karaciğer ve dalak büyüklükleri muayene edilir (hepatosplenomegali eşlik edebilir). Sonra tüm periferik lenf düğümleri sistematik olarak gözden geçirilir:
    • İnspeksiyon: Yüzeyel bölgelerde gözlelenebilen (boyun, koltuk altı, kasık) şişlikler kontrol edilir.
    • Palpasyon: Düğümler elle tek tek hissedilerek boyut, kıvam (yumuşak, sert), hareketlilik ve ağrılı olup olmadığı değerlendirilir. Normalde hissedilebilir boyutta küçük nodlar kabul edilir; her hissedilen nod anormal sayılır. Sert, çakılı veya ağrısız nodlar şüphe uyandırır.
  • Görüntüleme ve Diğer Tetkikler:
    • Ultrasonografi: Yüzeyel lenf nodları için ilk basamak görüntüleme yöntemi olarak kullanılır. Benign görünümlü nodlar tipik olarak uzunlamasına oval formda olup net sınırlıdır ve merkezindeki yağ hilusu korunmuştur. İç kısım ekojujometrik açıdan homojendir. Enflamasyon veya reaktif büyümede bazen düğüm boyutu artabilir ancak şekil korunur. Malign nodlar ise yuvarlaklaşır, sınırları düzensizleşir ve hilus yağı görünümü kaybolur. Merkezi nekroz (kireçlenme veya hiperekoik alanlar) veya anormal damarlanma görülebilir.
    • Bilgisayarlı Tomografi (BT) ve Manyetik Rezonans (MR): Derindeki lenf düğümlerini ve mediastinal/pelvik nodal durumu değerlendirmek için kullanılır. Metastaz veya lenfoma şüphinde tümör yayılımı bu yöntemlerle izlenir.
    • Biyopsi: Şüpheli durumlarda kesin tanı için ince iğne aspirasyon biyopsisi veya eksizyonel biyopsi yapılabilir. Özellikle malignite olasılığında histopatolojik inceleme gerekir.
    • Laboratuvar Testleri: Gerekli görülürse enfeksiyon etkenlerine yönelik testler (kan sayımı, monospot testi, HIV, tüberküloz testleri, serolojik testler) ile otoimmün hastalık markerları veya genel kan testleri istenebilir.

Teşhis sürecinde büyüklük ve biçim de dikkat edilmesi gereken kriterlerdir. Örneğin boyundaki bir lenf nodu genellikle 1 cm’den, aksiller ve inguinal düğümler ise 1.5–2 cm’den daha büyükse anormal kabul edilir. Normalde lenf nodu uzunlamasına ekseninin çapına oranı 2:1’den büyüktür; oran yakınsa (yani nod kalınlaşırsa) malignite şüphesi artar. Ayrıca yağlı hilusun kaybolması, iç damarlarda anormallik ve düzensiz yapı da malignite lehine bulgulardır.

Lenf düğümleri vücudun enfeksiyonlarla savaşında ve anormal hücreleri yakalamada ana görev üstlendiğinden, durumlar netleşene kadar büyüme kaynağına ulaşmak için bu aşamalı değerlendirme kritik önemdedir. Uygun tedavi ve izlem, olası bir enfeksiyon süreciyle birlikte malignite ya da başka hastalıkların erken tanısını sağlayarak hastanın prognozunu etkiler.


Keşif

1. Antik ve Klasik Dönemler – Eski Yunan, Roma ve İslam Dünyasında Gözlemler

M.Ö. yaklaşık 1600’lü yıllarda Antik Mısır tıp metinlerinde koltukaltı ve kasık gibi bölgelerdeki şişliklerden söz edilmiştir; günümüz araştırmacıları bu şişliklerin ilk lenf düğümü betimlemeleri olabileceğini düşünmektedir. Eski Yunan’da Hipokrat (MÖ 5. yy) “Bezler Üzerine” adlı eserinde koltukaltı, boyun, kasık ve karın içine dağılmış birçok bezden bahsetmiş, bezlerin içinden geçen sıvıya khloë (chiros) veya ikhol adını vermiştir. Aristoteles ise hayvanlarda incelediği ince lifler arasında renksiz bir sıvıdan söz etmiş (bu “sanies” olarak anılmıştır). Roma döneminde Galen bağırsaklardaki yağlı sıvının (ciro) karaciğere gidip kana dönüştüğünü savunmuş, uzun süre bu görüş tıp dünyasında kabul görmüştür.

Bizans İmparatorluğu’nda Paulus Aegineta (7. yy) bademcik ameliyatları sırasında boyun bölgesindeki iltihaplı bezleri tarif etmiştir; bu gözlem, bugün hastalıkta şişmiş bir lenf düğümüne karşılık gelmektedir. Aynı dönemde İslam tıbbının önde gelen isimlerinden İbn-i Sina (11. yy) paraziter kaynaklı fil hastalığını (elefantiazis) tanımlamış, buna bağlı lenfatik ödemleri detaylandırmıştır. Tüm bu bilgiler ışığında, Antik ve Orta Çağ hekimliği boyunca Galen’in lenfatik akışın karaciğere bağlı olduğu görüşü uzun süre değişmeden egemen kalmıştır.

2. Rönesans ve Erken Modern Dönem – Anatominin Yeniden Keşfi ve Tanımlamalar

Rönesans’ta insan kadavra incelemeleri tekrar önem kazandı. Andreas Vesalius (1514–1564) De humani corporis fabrica (1543) adlı eserinde Galen’in pek çok hatasını düzeltti ve mezenterde “glandula” benzeri küçük yapılar tarif etti. Niccolò Massa (1536) böbrek çevresinde ince beyaz damarlara işaret etti. Gabriele Falloppio (1523–1562) infaz edilen mahkumların bağırsak mesenterisinde sarımsı sıvı taşıyan damarlar gördü. Bartolomeo Eustachi (1500–1574) ise hayvanlarda disseksiyon yaparak torasik kanalı ilk kez betimledi (bu damara vena alba thoracis adını verdi). Bu anatomistler, Galen’in anatominin merkezi olarak gösterdiği karaciğer çıkışlı dolaşım fikrine yenilikler ekledi.

  • Andreas Vesalius (16. yy): İnsan anatomisini adım adım söküp tanımladı; mezenterdeki küçük bezcikleri tarif etti.
  • Niccolò Massa (16. yy): İlk defa böbrek çevresinde ince, beyaz-sarı renkli damarlar gözlemledi.
  • Gabriele Falloppio (16. yy): Bağırsak duvarından çıkan, sarı sıvı taşıyan damarları tanımladı.
  • Bartolomeo Eustachi (16. yy): Hayvan diseksiyonlarında torasik kanalı gösterdi, lenf dolaşımının varlığını ortaya koydu.

3. 17. ve 18. Yüzyıllar – Mikroskobik Anatomi ve Fizyolojik İşlev Tartışmaları

17. yüzyıl “lenfatik araştırmaların altın çağı” olarak bilinir. 1622’de İtalyan Gaspare Aselli beslenmiş köpeklerde bağırsaktan çıkan süt gibi bir sıvıyı taşıyan beyaz damarlar buldu ve bunlara vena lactea (lacteal ven) adını verdi. 1651’de Fransız Pierre Pecquet “cisterna chyli”yi ve torasik kanalı tanımladı; bu sayede bağırsaklardan gelen yağlı sıvının karaciğer yerine dolaşıma katıldığı anlaşıldı. Aynı dönemde Danimarkalı Thomas Bartholin ve İsveçli Olaus Rudbeck insan cadavralarında lenf damarlarını sistematik olarak haritaladı; Bartholin “lenf damarları” (vasa lymphatica) terimini ilk kez kullandı ve uzunca süredir kabul gören Galen görüşüne esprili bir dille karşı çıkarak “karaciğer cenazesi” olarak nitelendirdi. 17. yüzyılın sonlarına doğru Marcello Malpighi mikroskop yardımıyla dalağın kırmızı ve beyaz pulplarını ayırdı, böylece dalaktaki lenfoid dokunun varlığını gösterdi. Hollandalı Frederik Ruysch da 1660’larda lenf damarlarındaki tek yönlü kapakçıkları keşfetti; bu buluş, lenf akımının mantığını anlamaya yardımcı oldu. 1784’te İtalyan anatomist Paolo Mascagni tüm vücudun lenfatik sistemini detaylı illüstrasyonlarla ortaya koydu.

    • Gaspare Aselli (1622): Mezenterik damarlarında süt gibi bir akışkan taşıyan “lacteal” kanalları keşfetti.
    • Pierre Pecquet (1651): Cisterna chyli ve torasik kanalı tarif ederek chyle’in dolaşıma katılımını ortaya çıkardı.
    • Thomas Bartholin & Olaus Rudbeck (1652-53): İnsan lenf damarlarının toplu haritasını çıkardı; Bartholin lenfatik damar adıyla yeni terimler getirdi.
    • Marcello Malpighi (1660’lar): Mikroskopla dalakta kırmızı ve beyaz pulpları tanımladı, lenfatik doku varlığını gösterdi.
    • Frederik Ruysch (17. yy sonu): Lenf damarlarında tek yönlü kapakçıkları saptadı.
    • Paolo Mascagni (1784): Lenfatik sistemin kapsamlı bir atlasını yayımladı, tüm sistemin haritasını çizdi.

    4. 19. Yüzyıl – Histolojik İnceleme ve Patolojik Sınıflamalar

    19. yüzyılda laboratuvar teknikleri hızla gelişti. Rudolf Virchow (1821–1902), hücre patolojisi kuramı çerçevesinde lenf düğümlerini “filtre” olarak değerlendirdi ve “lenfoma” ile “lenfosarkom” terimlerini kullandı. 1832’de İngiliz Thomas Hodgkin ilk kez lenf bezlerinin malign (habis) büyümesiyle karakterize yeni bir hastalığı tanımladı (bugünkü Hodgkin hastalığı). Alman mikroskopçüler Albert von Kölliker ve Robert Koch lenfatik sistemin hücresel yanını aydınlattı: Kölliker (1854) lenf kılcallarının ve nodüllerin mikroskobik yapısını inceledi, Koch (1882) ise tüberküloz basilini keşfederek tüberkülozlu lenf bezi enfeksiyonlarını anlamaya katkıda bulundu. Bu yüzyıl sonunda Ehrlich, Wright ve meslektaşları tarafından geliştirilen boyama yöntemleriyle lenfosit, mikrofaj gibi hücreler ayrıştırılabilmiştir.

      • Rudolf Virchow (1850’ler): Lenf nodlarını kanser yayılımında bariyer olarak ele aldı; “lenfoma” kavramının öncülerindendi.
      • Thomas Hodgkin (1832): Lenf bezlerinde görülen habis büyümeyi ilk kez tanımladı (Hodgkin hastalığı).
      • Albert von Kölliker (1854): Mikroskobik analizle lenf damarlarının yapısını ortaya koydu.
      • Robert Koch (1882): Tüberküloz basilini keşfederek veremli lenf bezlerini anlamaya yardımcı oldu.
      • Boyama teknikleri: Ehrlich, Wright vb. geliştirilen anilin boyaları lenfosit ve retiküler hücre gibi hücre tiplerini görünür kıldı.

      5. 20. Yüzyıl ve Moleküler Dönem – İmmünolojik Roller ve Tanı Yöntemleri

      20. yüzyılda bağışıklık sistemine ilişkin kavrayış olgunlaştı. Lenfosit ve antikorun keşfiyle lenf düğümlerinin akyuvarların eğitim noktaları olduğu anlaşıldı. Bu dönemde Hodgkin dışı lenfomalar tanımlandı ve sınıflandırıldı; Rappaport’tan WHO’ya uzanan modern lenfoma sınıflamalarıyla hastalıklar alt tiplere ayrıldı. Tanı araçlarında büyük atılımlar oldu: 1950’lerde ultrasonografi (USG), 1970’lerde bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) rutinleşti, pozron emisyon tomografisi (PET) ise tümörlerin yayılımını göstermede kullanıldı. İnce iğne aspirasyonu, çekirdek biyopsi ve sentinel lenf nodu biyopsisi gibi yöntemler yaygınlaştı. 1970–80’lerde akım sitometri ve immünohistokimya ile lenfosit alt grupları (CD4, CD8, CD19 vb.) belirlenebildi; PCR ve gen dizileme teknikleriyle lenfomaların genetik altyapısı çözümlenmeye başlandı. Böylece “lenfadenopati” klinik tanımlaması netleşti ve büyümüş düğümlerin enfeksiyon, otoimmünite veya malignite kaynaklı olup olmadığı sistematik olarak sınıflanmaya başlandı.

        • Görüntüleme yöntemleri: USG (1950’ler), BT/MRG (1970’ler), PET/BT (1990’lar) gibi teknikler lenf nodu değerlendirmede devrim yarattı.
        • Biyopsi ve sınıflandırma: İnce iğne aspirasyonu, çekirdek biyopsi ve sentinel nod biyopsisi 20. yüzyıl sonunda tanıda altın standart haline geldi; Hodgkin ve Non-Hodgkin lenfomaları için uluslararası sınıflamalar geliştirildi.
        • Flow sitometri & immünohistokimya (1970–80’ler): CD antijenleri sayesinde lenfosit alt tipleri ve lenfoma fenotipleri açıkça tanımlandı.
        • Moleküler testler: PCR, gen sekanslama ve gen ekspresyon analizleri lenf düğümlerindeki genetik mutasyon ve imzaları ortaya koydu.
        • Lenfadenopati anlayışı: Lenf nodu büyümeleri enfeksiyonel, inflamatuar veya neoplastik nedenlere göre ayrıştırılarak klinik pratiğe girdi.

        6. Günümüz Perspektifi – Çağdaş İmmünoloji, Kanser Biyolojisi, İmmünoterapiler ve Yapay Zekâ

        1. yüzyılda lenf düğümleri, adaptif bağışıklık sisteminin merkez üsleri olarak ele alınmaktadır. Bu düğümlerde T hücreleri eğitim görür, dendritik hücreler antijen sunar ve B hücrelerinden antikor üretilir. Kanser biyolojisinde lenf nodu tutulumu, hastalığın evrelenmesinde en önemli kriterlerden biridir. Modern immünoterapiler (PD-1/PD-L1 inhibitörleri, CAR-T hücre tedavileri vb.) lenf düğümlerindeki immün yanıt mekanizmalarını doğrudan etkiler. Örneğin tümör antijenleri bu düğümlerdeki alt gruplar tarafından tanınır, immünolojik hafıza ve yanıt burada şekillenir. Son yıllarda yapay zekâ destekli görüntüleme ve patoloji yöntemleri önemli gelişmeler sundu: Derin öğrenme algoritmaları tıbbi görüntülerde metastatik lenf nodlarını daha yüksek doğrulukla tanıyabilirken, dijital patoloji platformları biyopsi kesitlerinde hücre sınıflandırmasını otomatikleştiriyor. Tek hücre RNA dizileme ve moleküler analizler, lenf düğümü mikroçevresindeki farklı hücre topluluklarını ve tümör belirteçlerini detaylı olarak ortaya koymaktadır.
        • Bağışıklık Sistemi Merkezleri: Lenf düğümleri, T ve B hücrelerinin eğitim aldığı, antijen sunumunun yoğun olarak gerçekleştiği organlardır.
        • Kanser Metastazı: Tümör hücreleri sıklıkla ilk olarak lenf düğümlerine yayılır; bu nedenle lenf nodu tutulumuna göre kanser evrelemesi ve tedavi planlaması yapılır.
        • İmmünoterapiler: PD-1/PD-L1 inhibitörleri, CAR-T gibi yeni kanser tedavileri, lenf düğümlerindeki immün etkileşimleri hedef alır ve yanıtı güçlendirir.
        • Yapay Zekâ ve Dijital Patoloji: Derin öğrenme algoritmaları radyolojik görüntülerde metastatik lenf nodlarını tespit ediyor, dijital patoloji araçları biyopsi kesitlerindeki hücre desenlerini otomatik analiz ederek tanıya yardımcı oluyor.
        • Moleküler ve Tek Hücre Teknolojileri: Tek hücre dizileme ve gen ekspresyon analizleri sayesinde lenf düğümünün farklı hücre alt popülasyonları ve tümör belirteçleri haritalanıyor, hastalık mekanizmaları her gün daha iyi aydınlatılıyor.

        Bu tarihsel süreç gösteriyor ki, günümüzde lenf düğümleri pasif bir “süzgeç” olmanın ötesine geçmiştir; onlar bağışıklığın merkez üssü, kanserin yayılım kilidi ve yeni tedavi stratejilerinin odak noktası haline gelmiştir.


        İleri Okuma
        1. Cunningham MJ, Johnson JT, Myers EN, Schramm VL Jr, Thearle PB. Cervical lymph node metastasis after local excision of early squamous cell carcinoma of the oral cavity. Am J Surg. 1986;152(4):361-366.
        2. Iannuzzi MC, Rybicki BA, Teirstein AS. Sarcoidosis. N Engl J Med. 2007;357(21):2153-2165.
        3. Fontanilla JM, Barnes A, von Reyn CF. Current diagnosis and management of peripheral tuberculous lymphadenitis. Clin Infect Dis. 2011;53(6):555-562.
        4. Howell JM, Auer-Grzesiak I, Zhang J, Andrews CN, Stewart D, Urbanski SJ. Increasing incidence rates, distribution and histological characteristics of primary gastrointestinal lymphoma in a North American population. Can J Gastroenterol. 2012;26(7):452-456.
        5. Teixeira UB, Dedivitis RA, Guimarães AV, Matos LL, Kulcsar MAV, Cernea CR. Clinical prognostic factors in malignant tumors of the salivary glands. Braz J Otorhinolaryngol. 2017;83(4):420-426.