Tamoxifen

Kimyasal formül: (Z)-2-[4-(1,2-Diphenylbut-1-enyl)phenoxy]-N,N-dimethylethylamin

tamoksifen kelimesi trans-, oxy ve clomiphene kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Trans- ön eki, klomifenin trans izomeri olan ilacın kimyasal yapısını ifade eder. Oxy son eki moleküldeki oksijen atomunu ifade eder. İsmin klomifen kısmı, tamoksifenin başlangıçta kısırlığı tedavi etmek için kullanılan bir ilaç olan klomifenin potansiyel bir ikamesi olarak geliştirilmiş olmasından kaynaklanmaktadır.

Tamoksifen film kaplı tabletler (jenerik) şeklinde mevcuttur. 1962’de sentezlenmiş ve doğum kontrol hapı (“ertesi gün hapı”) olarak test edilmiş, ancak bu amaç için uygun bulunmamıştır. 1970’lerin başında ilk kez meme kanseri ilacı olarak kullanılmıştır. 1976 yılından beri ruhsatlıdır. Orijinal Nolvadex® artık satılmamaktadır.

Ticari isimleri: Ebefen®, Mandofen®, Nolvadex® 

Öncül molekül olan Tamoxifen, östrojen reseptörlerine bağlanır.

Tamoksifen, öncelikle meme kanserini tedavi etmek ve önlemek için kullanılan bir ilaçtır. İşte daha ayrıntılı bir genel bakış:

Kullanım şekli:

Tamoksifen, seçici östrojen reseptör modülatörleri (SERM’ler) olarak bilinen bir ilaç sınıfının parçasıdır. Genellikle hem erkeklerde hem de kadınlarda östrojen reseptörü pozitif meme kanserini tedavi etmek için kullanılır. Meme kanseri gelişme riski yüksek olan kadınlarda önleyici bir tedavi olarak da kullanılabilir.

Etki Mekanizması:

Tamoksifen, meme hücrelerindeki östrojen reseptörlerine bağlanarak çalışır ve böylece kanser hücrelerinin büyümesini teşvik edebilen bir hormon olan östrojenin etkilerini bloke eder.

Yan Etkileri:

Her ilaçta olduğu gibi, tamoksifenin de potansiyel yan etkileri vardır. Yaygın olanlar arasında sıcak basması, mide bulantısı, adet düzensizlikleri, vajinal akıntı veya kanama ve kilo kaybı yer alır. Daha az yaygın olmakla birlikte daha ciddi yan etkiler arasında görme değişiklikleri, olağandışı vajinal kanama ve göğüs ağrısı, nefes darlığı ve bir bacakta şişme veya sıcaklık gibi kan pıhtılaşması belirtileri yer alır.

Riskler:

Uzun süreli tamoksifen kullanımı endometriyal ve uterin kanserler, katarakt ve diğer sağlık sorunları riskinde artış ile ilişkilendirilmiştir. Tamoksifen kullanan bireylerin sağlık hizmeti sağlayıcıları ile düzenli takipler yapmaları ve olağandışı semptomları derhal bildirmeleri önemlidir.

Hamilelik:

Tamoksifen doğmamış bir bebeğe zarar verebilir. Tedavi sırasında ve tamoksifen kesildikten sonraki birkaç ay boyunca etkili doğum kontrol yöntemlerinin kullanılması gereklidir.

Her zaman olduğu gibi, tamoksifen almanın yararları ve riskleri bir sağlık hizmeti sağlayıcısı ile görüşülmelidir.

Tarih

Tamoksifen ilk olarak 1962 yılında İngiliz ilaç şirketi Imperial Chemical Industries’deki (ICI) bilim insanları tarafından sentezlenmiştir. İlaç başlangıçta potansiyel bir ertesi gün doğum kontrol hapı olarak geliştirildi, ancak hayvanlarda anti-östrojenik etkilere sahip olduğu bulundu. 1971 yılında tamoksifen, meme kanseri tedavisi için ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onaylanmıştır.

Tamoksifen seçici bir östrojen reseptör modülatörüdür (SERM), yani hem östrojenik hem de anti-östrojenik etkileri vardır. Tamoksifen vücuttaki östrojen reseptörlerine bağlanarak çalışır. Tamoksifen meme dokusundaki östrojen reseptörlerine bağlandığında, östrojenin etkilerini bloke eder ve bu da meme kanseri hücrelerinin büyümesini önlemeye yardımcı olabilir.

Tamoksifen meme kanseri tedavisi için güvenli ve etkili bir ilaçtır. Genellikle günde bir kez hap olarak verilir. Tamoksifenin sıcak basması, vajinal kuruluk ve ruh hali değişiklikleri gibi bazı yan etkileri olabilir. Ancak bu yan etkiler genellikle hafiftir ve birkaç hafta sonra geçer.

Tamoksifenin, hastalık teşhisi konmuş kadınlarda meme kanseri nüks riskini önemli ölçüde azalttığı gösterilmiştir. Tamoksifen ayrıca hastalık için yüksek risk altında olan kadınlarda meme kanserini önlemek için de kullanılır.

Tamoksifen milyonlarca kadının hayatını kurtaran çığır açıcı bir ilaçtır. Bilimin gücünün ve araştırmanın öneminin bir kanıtıdır.

Kaynaklar:

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kişiye özgü kanser tedavisi

Kanser farklı genetik ve çevresel etmenlerin etkileşimi ile ortaya çıkan, dünyada en yaygın görülen ve görülme sıklığı her yıl artan, kompleks bir hastalık. Temel olarak, farklı organlardaki hücrelerin kontrolsüz çoğalması sonucu ortaya çıkar. Klinik fenotipi ve tedavi yaklaşımları da birbirinden farklılıklar göstermektedir.

Tüm Dünya’da kanser verilerini toplayan ve yayınlayan GLOBACAN’in verilerine göre 2012’de dünyada toplam 14,1 milyon yeni kanser vakası gelişti ve 8,2 milyon kansere bağlı ölüm gerçekleşti (1). Dünya’da en çok tanı konulan kanserler akciğer (%13,0), meme (%11,9) ve kolon (%9,7) iken, kanserden ölümler ise en çok akciğer (%19,4), karaciğer (%9,1) mide (%8,8) ve beyin (%2,4) kanserlerinden gerçekleşti (2).

Kanser ve genetik ilişkisi

Bazı kanser türleri ve genetik faktörler arasında doğrudan ya da dolaylı ilişki bulunuyor. Günümüzde, meme kanseri, lösemi, myeloma, bağırsak, mide, melanoma ve akciğer kanserleri ile ilişkili olarak, BRCA1/2, BCR-ABL, JAK2, TP53, ALK, KRAS, BRAF IGHV ve KIT gibi genlerindeki mutasyonların (değişinimlerin), hem tanı amaçlı hem de kanserin prognozu (muhtemel seyri) ile ilgili olarak tedaviye yanıt başarısının tahmin edilebilmesi için test ediliyor.

Özellikle ailesel kanser vakalarında genetik testler ile kansere yatkınlık ve kanser gelişme riskinin belirlenmesi mümkün olabiliyor. Genetik testler sadece kanserin erken tanısı ya da prognozunun tahmini için değil, genetik etkileşimin türüne ve içeriğine bağlı olarak en doğru tedavinin seçilmesine de yardımcı olmakta. Bu sayede hem tedavi sürecinde gereksiz ilaç kullanımı azaltılmakta, etkin tedaviye erken başlayarak sağ kalım süresinin ve tedavi başarısının uzatılması sağlanmakta hem de kanser tedavisinin maliyeti düşürülmekte.

Moleküler biyoloji ve biyoteknoloji alanındaki gelişmelere paralel olarak, kanserde genetik belirteçlerin araştırıldığı testler, hastaların biyopsi ya da tümör dokusu örneklerinden ve kanda dolaşan serbest tümör hücrelerinden yapılabilmekte.

Kanser hücreleri doğası gereği, kontrolsüz çoğalma ile birlikte bir taraftan da hücrelerin ölmesi ya da parçalanması sonucu genomik materyallerini (DNA) hücre dışına, oradan da kana aktarmaktadır. Tümör hücrelerine ait DNA kanda serbest halde dolaşabildiği gibi, tümörün farklı organlarda tekrar köken alabilmesine de katkı sağlamaktadır. Miktar olarak çok düşük seviyelerde olsa da dolaşan tümör DNA’ları büyümekte ve gelişmekte olan ya da hali hazırda var olan kanserin tanısı ve nasıl ilerleyeceği hakkında fikir vermektedir.

Özellikle daha görüntüleme teknikleri ile tespit edilebilir büyüklükte olmayan ya da yeterli büyüklükte olupta biyopsi ve cerrahi gibi girişimsel tekniklerin uygulanamadığı kanser riski taşıyan kişilerde, kanserin erken tanısı ve oluşumunun önlenebilmesi için kanda dolaşan tümör DNA’larının tespiti ve bu DNA’ların taşıdığı genetik mutasyonların belirlenmesi ile mümkün olabilmektedir.

Kanserde kişiye özgü tedavi

Kanserde tedavi kanserin kökeni, yerleştiği organ ve hücre türüne göre farklılık göstermekle birlikte yaygın yöntem cerrahi, kemoterapi ve radyoterapidir. Bunun yanı sıra kansere sebep olan hücre türüne ait bilgi birikimimizin ve hedefli tedavide kullanılan biyomoleküllerin artmasına paralel olarak, hormon ve hedef odaklı biyo moleküller (spesifik antikor, anti-anjiojenik ajanlar vb.) kullanılıyor.

Bu yöntemler ayrı ayrı ya da aşama aşama uygulanabileceği gibi kombine bir şekilde de uygulanabilmekte. Her yöntemin farklı yan etkileri ve başarı oranları var. Farklı tedavi yöntemlerine hastanın vereceği cevap ise hastanın taşıdığı genetik varyasyonlara göre tahmin edebilmek ve tedaviyi ona göre yönlendirebilmek, kişiye özgü tedavi yöntemleri ile mümkün olabiliyor. Her kanser hastasının sahip olduğu genetik varyasyonlar birbirinden farklı olduğu ve her varyasyonun tedaviye etkisi farklı düzeyde olduğu için, hem tanı hem de prognoz açısından tüm kanser hastalarının ya da kanser riski taşıyan bireylerin genetik profillerinin belirlenmesi tedavi açısından önem taşımakta.

Bu amaçla yukarıda bahsedildiği gibi hastaların tümör dokusunda ya da kanında dolaşan serbest tümör DNA’sında yapılacak olan genetik analiz ile kişinin kanser ilişkili genlerindeki varyasyonlar belirlenerek, hem doğru tanı hem de doğru tedavi seçenekleri değerlendiriliyor. Farklı kanser türleri için tanımlayıcı ya da bilgilendirici genler içeren birözet tablo aşağıda verilmiştir (3).

Beyin tümörleri laboratuvarları

Örneğin BRCA1/2 genleri analiz edilerek, bir meme kanseri hastasının ailesel bir kanser riski taşıdığı ve ailenin sağlıklı bireylerinde kanser riskinin araştırılması ve koruyucu önemler alınması gerekmektedir. Ya da, BRAF geninde mutasyon taşıyan bir melanoma hastasının tedavisinde spesifik olarak BRAF inhibitörlerinin ilk aşamada kullanılması tedavinin başarısını artırırken, metastatik kolon kanseri olan bir hastada BRAF mutasyonlarının olması alkilleyici kemoterapötiklerin tedavide başarılı olmayacağı bilgisini sunmaktadır.

Bu bilgi her hastada ayrı ayrı değerlendirilerek cerrahi öncesi ya da sonrasında doğru kemotörapatiklerin kullanımını sağlayacak ve tedavi başarısı ile sağ kalım süresini artıracaktır.

Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi olarak “Kişiye Özgü Beyin Tümörleri Laboratuvarı”nda özellikle düşük evreli gliomalar ve hipofiz tümörlerinin prognozunu önceden belirleyebilmek için cerrahi sonrası tümör dokularında ya da hastalardan elde edilen kanda dolaşan serbest tümör DNA’sı yeni nesil genetik dizileme yöntemleri ile analiz edilmekte ve hastanın taşıdığı mutasyonlara ya da farklı genlerin üretim miktarlarına bağlı olarak, düşük evreli gliomanın yüksek evreye dönüşme riski ya da hipofiz tümörlerinin tekrar etme riski konusunda hastaya bilgi verilmekte. Yine farklı genlerdeki genetik varyasyonlara bakılarak farklı beyin tümörleri için cerrahi sonrası ilk aşamada kullanılacak ilacın türü belirlenebilmekte.

Kanser Türü Gen Tanı ya da tedaviye etkisi
Tanı amaçlı testler
Akut lösemi PML-RARA Lösemilerin Dünya sağlık örgütü (WHO) sistemine göre sınıflandırılması
BCR-ABL1
CBFB-MYH11
RUNX1-RUNX1T1
Myeloproliferatif kanserler JAK2 Mutasyon varlığında tanı konulur
Sarkomalar EWSR1-FLI1 Ewing sarkoması
EWSR1-ERG
EWSR1-NR4A3 Miksiod kondrosarkoma
TAF15-NR4A3
FUS-CREB3L2 Düşük evreli fibromiksoid sarkoma
FUS-DDIT3 Miksoid Liposarkoma
Meme kanseri BRCA1 – BRCA2 Kansere ailesel yatkınlık
Prognostik testler
Kronik Lenfositik Lösemi (CLL) TP53 Mutasyon, kötü prognozun göstergesidir
IGHV Mutasyon olmaması kötü prognozun göstergesidir
Akut myeloid lösemi (AML) FLT3-ITD Mutasyon, kötü prognozun göstergesidir
Metastatik kolorektal kanser (mCRC) BRAF Mutasyon, kötü prognozun göstergesidir
Tedaviye yanıt amaçlı testler
Akciğer kanseri EGFR Mutasyonlar Tirozin kinaz inhibitörlerine etkili cevap verileceğini gösterir
ALK Genetik varyasyonlar ALK inhibitörlerine etkili cevap verileceğini gösterir
Mide bağırsak kanserleri KIT ve PDGFRA Mutasyonlar c-KIT/PDGFRA inhibitörlerine etkili cevap verileceğini gösterir
Kolorektal kanserler KRAS Mutasyonlar anti-EGFR reseptörlerine cevap alınamayacağını gösterir
Melanoma BRAF Mutasyonlar BRAF inhibitörlerine etkili cevap alınacağını gösterir
Meme kanseri HER2 Genin ifade miktarının anti-HER2 antikorlarına etkili cevap alınma seviyesini gösterir
Astrositoma PTEN Temazolamid ya da polimeraz inhibitörlerine etkili cevap alınıp alınamayacağını gösterir

 

Kaynak: HerkeseBilimveTeknoloji

Yrd. Doç. Dr. Timuçin Avşar, Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Biyoloji ABD 
Prof. Dr. Türker Kılıç, Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi, Beyin ve Sinir Cerrahisi ABD

Referanslar:

  1. GLOBACAN 2012 : Estimated Cancer Incidence, Mortality and Prevelance Worldwide (http://globocan.iarc.fr/Default.aspx)
  2. Sağlık Bakanlığı Kanser Daire Başkanlığı, Kanser İstatistikleri, (http://kanser.gov.tr/daire-faaliyetleri/kanser-istatistikleri.html)
  3. Gonzalez de Castro, D., Clarke, P. A., Al‐Lazikani, B., & Workman, P. (2013). Personalized cancer medicine: molecular diagnostics, predictive biomarkers, and drug resistance. Clinical Pharmacology & Therapeutics, 93(3), 252-259.

Meme kanserini 11 günde küçülten ilaç

Image copyrightSPL
Image captionİngiltere’de her yıl 50 bin kadına meme kanseri teşhisi konuyor.

İngiltere’de doktorlar, birlikte kullanılan iki ilacın bazı meme kanseri türlerini 11 günde küçültüp yok ettiğini gösterdi.

Avrupa Meme Kanseri Konferansı’nda duyurulan “sürpriz” bulguların, kadınların artık kemoterapiye ihtiyaç duymayacağı anlamına gelebileceği belirtiliyor.

257 kadın üzerinde denenen ilaçlar, her on meme kanserinden birinde görülen bir zayıflığı hedef alıyor.

Uzmanlar bu bulguların hastaya özel kanser tedavisi bakımından “sıçrama tahtası” olduğunu söylüyor.

Araştırmayı yürüten doktorlar böylesi çarpıcı bir sonuca ulaşmayı beklemiyordu.

Doktorlar, tümörün teşhisinden ameliyat aşamasına kadar olan kısa süre içinde ilaçların kansere nasıl etki ettiğini araştırıyordu.

Ameliyat zamanı geldiğinde bazı hastalarda tümör ortadan kaybolmuştu.

Londra’daki Kanser Araştırmaları Enstitüsü’nden Profesör Judith Bliss sonuçların “etkileyici” olduğunu söyledi.

BBC’ye yaptığı açıklamada Bliss, “Bu kısa dönemli bir deneme olduğu için bu sonuçlar daha da şaşırtıcı oldu. Bazıları tam sonuç aldı. O kadar hızlı oldu ki, gerçekten çok ilginç” dedi.

İlaç nasıl işliyor?

Meme kanseri tedavisinde kullanılan ve daha çok Herceptin adıyla bilinenen ilaç lapatinib ve trastuzumab içeriyor.

Image copyrightSPL

Her iki ilaç da bazı meme kanserlerinin büyümesine neden olan HER2 adlı proteini hedef alıyor.

Herceptin kanser hücrelerinin yüzeyinde etkili olurken lapatinib hücrenin içine nüfuz edip HER2 proteinini etkisiz kılıyor.

Araştırmada tümör büyüklükleri 1 ila 3 cm olan kadınlara tedavi uygulandı.

İki haftadan daha kısa süren tedavide, vakaların yüzde 11’inde kanser tümüyle kaybolurken, yüzde 17’sinde 5 mm’den daha küçük hale geldi.

HER2 içeren meme kanserlerine uygulanan mevcut tedavi, ameliyat ve sonrasında uygulanan kemoterapi ve Herceptin tedavisini içeriyor.

Prof Bliss, bu bulguların bazı kadınların kemoterapiye ihtiyaç duymayacağı anlamına gelebileceğini söylüyor.

Fakat bu yönde daha geniş araştırmaların yapılması gerektiğine dikkat çekiliyor. Çünkü HER2 içeren kanserlerde kanserin geri dönem riski daha yüksek.

Meme kanserinin en az on ayrı türünün olduğu, her birinin farklı nedenleri olduğu ve farklı tedavilere ihtiyaç duyduğu belirtiliyor.

Kanser ilaçları üzerindeki çalışmalar, tümördeki zayıflıkların belirlenerek onlara yönelik özel tedavi uygulanmasını hedefliyor.

Meme kanserleri ve özellikle HER2 içeren tümörlere yönelik tedavi bu alandaki çalışmaların başını çekiyor.

Araştırmayı finanse eden İngiltere Kanser Vakfı, uzun vadede aynı bulguların elde edilmesi halinde bu sonuçların çok ümit verici olduğunu ve bu kanser türlerinde yeni bir adım anlamına gelebileceğini belirtti.

Kaynak:

Sütyen Giyme İle Meme Kanseri Arasında İlişki Bulunamadı!

Amerikan Kanser Araştırmaları Birliği’nin dergisi olan Cancer Epidemiology, Biomarkers & Prevention’da yayınlanan bir araştırmaya göre, toplum-temelli bir vaka kontrol çalışması, menopoza girmiş kadınlarda sutyen giyme ile meme kanseri riskinin artması arasında bir ilişki bulamadı. Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi’nin Halk Sağlığı Bilimleri Bölümü’nde araştırmacı ve Washington Üniversitesi Halk Sağlığı Fakültesi’nin Epidemiyoloji Bölümü’nde doktora öğrencisi olan Halk Sağlığı Uzmanı Lu Chen konuyla ilgili şunları söyledi:
“Gelişmekte olan ülkelere kıyasla gelişmiş ülkelerde meme kanserinin daha yaygın olmasının nedenlerinden birinin sütyen giyme alışkanlıklarındaki farklılıklar olabileceğine dair düşünceler vardı. Sütyen giyme çok yaygınlaştığından, bunun incelenmesi gereken bir soru olduğunu düşündük.”
Chen sözlerine şöyle devam etti:
“Çalışmamız, sütyen giymenin kadınlarda meme kanseri riskini artırdığına dair kanıt bulamadı. Risk, kadınların günde kaç saat sütyen giydiğinden, giydikleri sütyenin balenli olup olmamasından veya kaç yaşında sütyen giymeye başladıklarından bağımsız olarak aşağı yukarı aynıydı. Basında, sütyen giymenin meme kanseri için bir risk faktörü olabileceğini ileri süren birkaç yazı çıkmıştı. Bunlardan bazıları, sütyen giymenin meme içi ve çevresindeki atık ürünlerin boşaltımını engellediği varsayımında bulunuyordu. Sütyen giyme ile meme kanseri riski arasında böyle bir bağlantı olduğunu destekleyen biyolojik kanıtların çok kısıtlı olduğu göz önünde bulundurulursa sonuçlarımız çok şaşırtıcı değildir.”
Çalışmanın yazarlarına göre, titiz epidemiyolojik modeliyle bu çalışma, meme kanseri riskiyle ilişkili olarak sütyen giyme alışkanlıklarını inceleyip sınıflandırdı. Çalışma yazarları, şu şekilde açıklama yapıyor:
“Bulgularımız, sütyen giymenin çoğu yaygın histolojik menopoz sonrası meme kanseri çeşidine yakalanma riskini artırmadığını göstererek kadınların korkularını gidermektedir.”
Seattle-Puget Sound bölgesinde yapılan çalışmaya, invaziv kanal karsinom (IDC*) hastalığına yakalanmış 454 ve invaziv lobül karsinom (ILC**) hastalığına yakalanmış 590 kadın katılmıştır, bu iki hastalık en yaygın olarak görülen meme kanseri alt türüdür; kontrol grubu olarak da meme kanseri hastalığı olmayan 469 kadın çalışmada yer almıştır. Yaşları 55 ile 74 arasında olan bu katılımcıların hepsi menopoza girmiş kadınlardır.
Araştırmacılar katılımcılarla yüz yüze görüşmeler yapıp onların demografik bilgileri, aile ve üreme geçmişleri hakkındaki verileri elde ettiler. Ayrıca hayatları boyunca sütyen giyme alışkanlıklarını değerlendirmek için bir dizi yapılandırılmış (kapalı uçlu) sorular sordular. Sorular katılımcının kaç yaşında sütyen giymeye başladığı, giydiği sütyenin balenli olup olmadığı, meme ve meme altı çevresi ölçüsü, haftada kaç gün ve günde kaç saat sütyen giydiği ve sütyen giyme alışkanlığının hiç değişip değişmediği şeklindeydi.
Sütyen giyme hiçbir bakımdan IDC veya ILC riskinin artması ile ilişkilendirilmemiştir.
*IDC: Invasive Ductal Carsinoma
**ILC: Invasive Lobular Carsinoma
Kaynak:
  1. ScienceDaily
  2. Lu Chen, Kathleen E. Malone, and Christopher I. Li. Bra Wearing Not Associated with Breast Cancer Risk: A Population-Based Case–Control Study. Cancer Epidemiology, Biomarkers & Prevention, September 2014 DOI: 10.1158/1055-9965.EPI-14-0414

Erkeklerin Neden Meme Uçları Vardır?

Bazı spesifik medikal durumlar dışında –hipofiz bezinde tümor olması gibi– erkekler genellikle süt verme dönemine sebep olan yeterli prolaktin hormonu seviyesine sahip değillerdir, dolayısıyla da süt üretemezler. Peki, erkekler yavrularını sütle besleme gibi bir biyolojik duruma sahip değiller ise; neden meme ucuna sahiptirler? Cevap; embriyonik gelişim sırasındaki cinsiyetin belirlenmesi sürecinde gizlidir.

İnsanlar memeli hayvanlardır. Yani sıcak kanlı, vücudu kıllarla kaplı omurgalılardır ve yavrularını sütle beslerler. Embriyonik gelişimin 4. haftasından sonra Y-kromozomundaki genlerin ortaya çıkmasına kadar ki süreçte; erkek ve dişi embriyolar aynı gelişim sürecindedirler. 23. kromozomlar, XX ya da XY cinsiyet ayrılığını belirleyen kromozom çiftidir; yani biyolojik erkekleri, biyolojik dişilerden ayıran fiziksel farkların oluşmasına sebep olurlar. Meme bezlerinin ve dokuların ilk oluşumu memeli türlerinde, gelişimin ilk evrelerinde –cinsiyet ayrımının başladığı evreden önce– oluşmaya başlar.

Embriyoda cinsiyeti belirleyen eşeysel bezler gelişimin dördüncü haftası civarında görülmeye başlar. Yani bu dördüncü haftadan önce, cinsiyetin; gelişimde bir rolü yoktur. Bu durum birkaç hafta devam eder. Sekizinci haftada, eşey hücreleri; cinsiyetin belirlenmesine başlar. Erkekler, dişi yapıların gelişimini engelleyen faktörleri salgılar. Erkek embriyosu testosteron ürettiği anda, bu hormon vücuttaki kadın ile erkeği ayıran belirli cinsiyet özelliklerini etkiler.

Sonuç olarak, erkeklerin neden meme ucuna sahip olduğuna dair en basit açıklama olarak; bütün insan embriyolarının meme uçları ile gelişime başladıklarını söyleyebiliriz. Yani neden erkekler meme uçlarına sahipler diye sorarsak, sahipler; çünkü kadınların da meme uçları var dersek yanlış olmaz.

Öte yandan; gelişmemiş bir meme dokusuna sahip olmasına rağmen, erkekler de meme kanserine maruz kalma riskine sahiptirler. Her ne kadar erkeklerde çok nadir gözükse de böyle bir risk mevcut. Risk faktörleri; östrojen seviyesine, obeziteye, alkol tüketimine ve karaciğer hastalıklarına bağlıdır.


Kaynak:

  1. Bilimfili
  2. Lisa Winter, “Why Do Men Have Nipples?”, http://www.iflscience.com/health-and-medicine/why-do-men-have-nipples