AdrenoLökoDistrofi (ALD)

“Adrenolökodistrofi” terimi üç unsuru birleştirir: “adreno-“, adrenal beze atıfta bulunur; beynin beyaz maddesini belirten “löko-“; ve doku dejenerasyonunu tanımlayan “distrofi“. ALD’ye benzeyen semptomların tanımları daha eskilere dayanmasına rağmen, bozukluk ilk olarak 1970’lerde ayrı bir hastalık olarak ayırt edildi.

Adrenolökodistrofi (ALD), çok uzun zincirli yağ asitlerinin (VLCFA’lar) vücut dokularında ve sıvılarında, özellikle merkezi sinir sisteminde ve adrenal kortekste birikmesiyle karakterize edilen bir grup kalıtsal metabolik bozukluğu ifade eder. Bu birikim, sinir hücrelerinin ilerleyici demiyelinizasyonuna yol açarak nörolojik sistemin işlevselliğini etkiler ve aynı zamanda adrenal yetmezliğe de neden olabilir.

ALD’nin genetik temeli ve VLCFA birikiminde yer alan biyokimyasal mekanizmaların tanımlanması yoluyla yapılan anlayışa önemli katkılarla, 20. yüzyılın sonlarında klinik olarak ayrıntılı bir şekilde ana hatları çizildi. ALD’nin, VLCFA’ların metabolizmasında rol oynayan bir taşıyıcı proteini kodlayan ABCD1 genindeki mutasyonlardan kaynaklandığının keşfedilmesi, hastalığın anlaşılması ve teşhis yaklaşımlarının geliştirilmesi açısından çok önemli olmuştur.

Patofizyoloji

Adrenolökodistrofi (ALD), öncelikle sinir sistemini ve adrenal bezleri etkileyen karmaşık bir genetik hastalıktır. ALD’nin patofizyolojisi, çok uzun zincirli yağ asitlerinin (VLCFA’lar) metabolizmasındaki bozulmaya odaklanır ve bunların birikmesine yol açar, bu da sinir hücrelerinin miyelin kılıfında ilerleyici hasara ve adrenal bez fonksiyon bozukluğuna neden olur. Patofizyolojik mekanizmalar birkaç temel alana ayrılabilir:

Genetik Mutasyon ve VLCFA Birikimi

ALD, X kromozomunda bulunan ABCD1 genindeki mutasyonlardan kaynaklanır. Bu gen, ATP bağlayıcı kaset (ABC) taşıyıcı ailesinin bir üyesi olan bir taşıyıcı protein olan adrenolökodistrofi proteinini (ALDP) kodlar. ALDP ağırlıklı olarak peroksizomal membranda eksprese edilir ve VLCFA’ların, β-oksidasyonla parçalandıkları peroksizoma taşınmasında rol oynar. ABCD1’deki mutasyonlar, işlevsiz ALDP’ye yol açarak hücrelerde, özellikle adrenal korteks ve beyinde VLCFA’ların birikmesine neden olur.

Demiyelinizasyon

VLCFA’ların sinir sisteminde, özellikle de beynin beyaz maddesinde birikmesi, sinir liflerini çevreleyen miyelin kılıfının tahrip olmasına yol açar. Miyelin, sinir hücreleri boyunca elektriksel uyarıların uygun şekilde iletilmesi için gereklidir. Miyelinin tahribatı (demiyelinizasyon) nöral sinyallemeyi bozar, nörolojik eksikliklere ve hastalığın ilerlemesine yol açar.

Oksidatif Stres ve İnflamasyon

VLCFA’ların birikmesi, sinir dokularında artan oksidatif stres ve iltihaplanma ile ilişkilidir. Oksidatif stres, lipidler, proteinler ve DNA gibi hücre bileşenlerine zarar verebilecek serbest radikallerin ve diğer reaktif türlerin neden olduğu hasarı ifade eder. ALD’de oksidatif stresin miyelin kılıfının bozulmasına ve hücresel fonksiyon bozukluğuna katkıda bulunduğu düşünülmektedir.

Bağışıklık Tepkisi ve Nöroinflamasyon

ALD’nin serebral formlarında anormal bir bağışıklık tepkisi, miyelin hasarının ilerlemesinde rol oynar. Bağışıklık hücreleri, özellikle makrofajlar ve mikroglia, VLCFA’ların birikmesine ve bunun sonucunda ortaya çıkan hasara yanıt olarak etkinleştirilir. Bu bağışıklık hücreleri, miyelin kılıfına daha fazla zarar veren ve nörolojik gerilemeyi şiddetlendiren sitokinleri ve diğer inflamatuar aracıları serbest bırakır.

Adrenal Yetmezlik

ALD ayrıca adrenal bezleri de etkileyerek adrenal yetmezliğe (Addison hastalığı) yol açar. VLCFA birikiminin adrenal bez hasarına yol açtığı kesin mekanizma tam olarak anlaşılmamıştır, ancak VLCFA’ların adrenal kortikal hücreler üzerindeki toksik etkilerinin, özellikle kortizol ve aldosteron olmak üzere hormon üretimini bozduğuna inanılmaktadır.

Tarih

Adrenolökodistrofinin (ALD) farklı bir tıbbi durum olarak tarihsel keşfi, onlarca yıllık tıbbi araştırmalar sonucunda gelişen açık tanımlama ve anlayışla birlikte, 20. yüzyılın başlarına kadar uzanmaktadır.

ALD, tıbbi literatürde ilk kez 1920’lerde ve 1930’larda çeşitli isimler ve açıklamalar altında tanımlanmış olup, özellikle nörolojik semptomları adrenal yetmezlik ile birleştiren vakaları içermektedir. Ancak 1970 yılına kadar “adrenolökodistrofi” terimi resmi olarak kullanılmaya başlandı.

Temel Gelişmeler ve Katkılar

  • Siemerling ve Creutzfeldt (1923): ALD’ye benzeyen ilk kayıtlardan biri Ernst Siemerling ve Hans Gerhard Creutzfeldt tarafından belgelendi. Beyin ve adrenal bezlerdeki değişiklikleri içeren ve geriye dönük olarak ALD semptomlarına uyan bir vakayı tanımladılar.
  • Michael Blaw (1970): Michael Blaw “adrenolökodistrofi” terimini icat etti. ALD’yi diğer lökodistrofilerden ve nörolojik bozukluklardan ayırmaya yardımcı olan nörolojik düşüş ile adrenal yetmezlik kombinasyonunu vurgulayarak hastalığın klinik tablosunu anlattı.
  • Powers ve Schaumburg (1973): ALD’nin biyokimyasal doğası 1970’lerin başında anlaşılmaya başlandı. James M. Powers ve Herbert Schaumburg, etkilenen bireylerin dokularında çok uzun zincirli yağ asitlerinin (VLCFA’lar) karakteristik birikimini tanımlayarak hastalık için biyokimyasal bir belirteç oluşturdu.
  • Moser ve ark. (1981): Hugo W. Moser, ALD’nin biyokimyasal ve genetik yönlerinin daha da tanımlanmasında önemli bir rol oynadı. Çalışmaları VLCFA’ların metabolizması üzerine ayrıntılı çalışmaları içeriyordu ve ALD’nin genetik temelinin anlaşılmasına önemli katkılarda bulundu.

Genetik ve Moleküler Atılımlar

ALD’nin genetik temeli 1990’larda ABCD1 genindeki mutasyonların tanımlanmasıyla aydınlatıldı:

1993: Patrick Aubourg ve meslektaşları, X kromozomu üzerindeki ABCD1 geninde mutasyonlar tespit ederek hastalığın X’e bağlı kalıtım modelini açıkladılar. Bu keşif, genetik test ve danışmanlık açısından çok önemliydi ve taşıyıcıların ve etkilenen bireylerin belirlenmesi için net bir teşhis yolu sağlıyordu.

İleri Okuma

  1. Moser, H.W., Smith, K.D., Watkins, P.A., Powers, J., & Moser, A.B. (2001). X-Linked Adrenoleukodystrophy. In Scriver, C.R., Beaudet, A.L., Sly, W.S., Valle, D., Childs, B., Kinzler, K.W., & Vogelstein, B. (Eds.), The Metabolic & Molecular Bases of Inherited Disease (8th ed., pp. 3257-3301). McGraw-Hill.
  2. Kemp, S., Pujol, A., Waterham, H.R., van Geel, B.M., Boehm, C.D., Raymond, G.V., Cutting, G.R., Wanders, R.J.A., & Moser, H.W. (2001). ABCD1 mutations and the X-linked adrenoleukodystrophy mutation database: Role in diagnosis and clinical correlations. Human Mutation, 18(6), 499-515.
  3. Berger, J., & Forss-Petter, S. (2014). Peroxisomal disorders: Genotype-phenotype relationships. Biochimica et Biophysica Acta (BBA) – Molecular Basis of Disease, 1842(5), 600-606.
  4. Kemp, S., Berger, J., & Aubourg, P. (2012). X-linked adrenoleukodystrophy: Clinical, metabolic, genetic and pathophysiological aspects. Biochimica et Biophysica Acta (BBA) – Molecular Basis of Disease, 1822(9), 1465-1474.
  5. Huffnagel, I.C., Dijkgraaf, M.G., Janssens, G.E., et al. (2019). Disease progression in women with X-linked adrenoleukodystrophy is slow. Orphanet Journal of Rare Diseases, 14, 30.
  6. Moser, H.W., Raymond, G.V., Lu, S.E., et al. (2005). Follow-up of 89 asymptomatic patients with adrenoleukodystrophy treated with Lorenzo’s oil. Archives of Neurology, 62(7), 1073-1080.
  7. Blaw, M.E. (1970). Melanodermic type leukodystrophy (adrenoleukodystrophy). In Vinken, P.J., & Bruyn, G.W. (Eds.), Handbook of Clinical Neurology (Vol. 10, pp. 128-133). North-Holland Publishing Company.
  8. Powers, J.M., & Schaumburg, H.H. (1973). Adreno-leukodystrophy (sex-linked Schilder’s disease): A pathologic study of fifty cases. Neurology, 23(9), 869-881.
  9. Moser, H.W., Smith, K.D., Watkins, P.A., Powers, J., & Moser, A.B. (2001). X-linked adrenoleukodystrophy. In Scriver, C.R., Beaudet, A.L., Sly, W.S., et al. (Eds.), The Metabolic and Molecular Bases of Inherited Disease (8th ed., pp. 3257-3301). McGraw-Hill.
  10. Aubourg, P., Adamsbaum, C., Lavallard-Rousseau, M.C., et al. (1993). Brain MRI and electrophysiological abnormalities in preclinical and clinical X-linked adrenoleukodystrophy. Neurology, 43(8), 1463-1469.

Montreal Bilişsel Değerlendirme (MoCA)

Montreal Bilişsel Değerlendirme (MoCA), bilişsel bozukluğu tespit etmek için yaygın olarak kullanılan bir tarama değerlendirmesidir. Montreal, Quebec’te Dr. Ziad Nasreddine tarafından 1996 yılında oluşturulmuştur. Hafif bilişsel işlev bozukluğu için çeşitli bilişsel alanları değerlendiren hızlı bir tarama aracı olarak tasarlanmıştır:

Kısa süreli hafıza hatırlama görevi: Bu, beş isimden oluşan iki öğrenme denemesini ve yaklaşık beş dakika sonra gecikmeli hatırlamayı içerir.

Görsel-uzamsal yetenekler: Bunlar bir saat çizme görevi (3 puan) ve üç boyutlu bir küp kopyalama (1 puan) kullanılarak değerlendirilir.

Yürütme fonksiyonları: Bunlar, iz sürme B görevinden uyarlanmış bir değişim görevi (1 puan), bir fonemik akıcılık görevi (1 puan) ve iki maddeli bir sözel soyutlama görevi (2 puan) kullanılarak değerlendirilir.

Dikkat, konsantrasyon ve çalışma belleği: Bunlar, sürekli dikkat görevi (dokunarak hedef tespiti; 1 puan), seri çıkarma görevi (3 puan) ve ileri ve geri rakamlar (her biri 1 puan) kullanılarak değerlendirilir.

Dil: Dili değerlendirmek için aşina olunmayan bir hayvanı isimlendirme (aslan, gergedan, deve; 3 puan), sözdizimsel olarak karmaşık iki cümlenin tekrarı (2 puan) ve yukarıda bahsedilen akıcılık görevi kullanılır.

Zaman ve mekana yönelim: MoCA’daki son madde oryantasyonu değerlendirir.

MoCA, yaklaşık 10 dakika içinde uygulanan tek sayfalık 30 puanlık bir testtir. Test birden fazla dilde mevcuttur ve seri değerlendirmelerde öğrenme etkisini önlemek için testin alternatif versiyonları vardır. MoCA çeşitli popülasyonlarda doğrulanmıştır ve erken Alzheimer hastalığı ve diğer demans türlerinde ortaya çıkan hafif bilişsel bozukluğu tespit etmek için Mini-Mental Durum Sınavından (MMSE) daha hassas olduğu düşünülmektedir.

MoCA yararlı bir tarama aracı olsa da, kendi başına bir teşhis sağlamadığını lütfen unutmayın. Daha fazla araştırma veya müdahalenin gerekli olup olmadığını belirlemek için kapsamlı bir değerlendirmenin parçası olarak kullanılması amaçlanmıştır.

Sorular

Dönüşümlü İz Yapımı:

  • Yönetim: Denetçi deneğe talimat verir: “Lütfen bir sayıdan bir harfe doğru artan sırada bir çizgi çizin. Buradan başlayın [(1)’i gösterin] ve 1’den A’ya, sonra 2’ye ve böyle devam eden bir çizgi çizin. Burada bitirin [(E)’yi gösterin].”
  • Puanlama: Denek aşağıdaki deseni başarıyla çizerse bir puan verin:
    • 1 -A- 2- B- 3- C- 4- D- 5- E, kesişen herhangi bir çizgi çizmeden. Hemen kendi kendine düzeltilmeyen herhangi bir hata 0 puan kazandırır.

Görsel-Yapısal Beceriler (Küp):

  • Uygulama: Küpü göstererek aşağıdaki talimatları verilir: “Bu çizimi aşağıdaki boşluğa olabildiğince doğru bir şekilde kopyalayın”.
  • Puanlama: Doğru yapılan bir çizim için bir puan verilir.
    • Çizim üç boyutlu olmalıdır
    • Tüm çizgiler çizildi
    • Hat eklenmedi
    • Doğrular nispeten paraleldir ve uzunlukları benzerdir (dikdörtgen prizmalar kabul edilir)
  • Yukarıdaki kriterlerden herhangi birinin karşılanmaması durumunda puan verilmez.

Görsel-İşitsel Beceriler (Saat):

  • Yönetim: Alanın sağ üçte birlik kısmını gösterin ve aşağıdaki talimatları verin: “Bir saat çizin. Tüm rakamları yazın ve saati 11’i 10 geçeye ayarlayın”. Puanlama: Aşağıdaki üç kriterin her biri için bir puan verilir:
    • Kontur (1 puan): saat kadranı bir daire şeklinde olmalıdır ve sadece küçük bozulmalar kabul edilebilir (örneğin, dairenin kapanışında hafif bir kusur);
    • Rakamlar (1 pt.): tüm saat rakamları mevcut olmalı ve ilave rakam bulunmamalıdır; rakamlar doğru sırada olmalı ve saat kadranındaki yaklaşık çeyreklere yerleştirilmelidir; Roma rakamları kabul edilebilir; rakamlar daire konturunun dışına yerleştirilebilir;
    • Akrep ve Yelkovan (1 puan): Doğru zamanı gösteren iki akrep bulunmalıdır; akrep yelkovandan açıkça daha kısa olmalıdır; akrep ve yelkovan saat yüzeyinde ortalanmalı ve birleşme noktaları saat merkezine yakın olmalıdır.
  • Yukarıdaki kriterlerden herhangi biri karşılanmıyorsa, belirli bir unsur için puan verilmez.

İsimlendirme:

  • Yönetim: Soldan başlayarak her bir figürü işaret edin ve şöyle deyin: “Bana bu hayvanın adını söyleyin”.
  • Puanlama: Aşağıdaki yanıtlar için birer puan verilir: (1) aslan (2) gergedan veya gergedan (3) deve veya tek hörgüçlü deve.

Hafıza:

  • Uygulama: Sınav görevlisi 5 kelimelik bir listeyi saniyede bir kelime hızıyla okur ve aşağıdaki talimatları verir: “Bu bir hafıza testidir. Şimdi ve daha sonra hatırlamak zorunda kalacağınız bir kelime listesi okuyacağım. Dikkatle dinleyin. Ben bitirdiğimde, hatırlayabildiğiniz kadar çok kelime söyleyin. Hangi sırayla söylediğiniz önemli değil”.
  • Bu ilk denemede deneğin ürettiği her kelime için ayrılan alana bir onay işareti koyun. Denek bitirdiğini (tüm kelimeleri hatırladığını) veya daha fazla kelime hatırlayamadığını belirttiğinde, aşağıdaki talimatlarla listeyi ikinci kez okuyun: “Aynı listeyi ikinci kez okuyacağım. İlk seferde söylediğiniz kelimeler de dahil olmak üzere hatırlayabildiğiniz kadar çok kelimeyi hatırlamaya ve bana söylemeye çalışın.” Deneğin hatırladığı her kelime için ayrılan alana bir işaret koyun.
  • İkinci denemenin sonunda deneğe “Testin sonunda bu kelimeleri tekrar hatırlamanızı isteyeceğim” diyerek bu kelimeleri tekrar hatırlamasının isteneceği bilgisini verin.
  • Puanlama: Birinci ve İkinci Denemeler için puan verilmez.

Dikkat:

  • İleri Basamak Aralığı: Uygulama: Aşağıdaki yönergeyi verin: “Şimdi bazı rakamlar söyleyeceğim ve ben bitirdiğimde bunları aynen söylediğim gibi bana tekrarlayın”. Beş sayı dizisini saniyede bir basamak hızında okuyun.
  • Geriye Doğru Basamak Aralığı: Yönetim: Aşağıdaki talimatı verin: “Şimdi birkaç sayı daha söyleyeceğim, ancak ben bitirdiğimde bunları bana tersten tekrarlamalısınız.” Üç sayı dizisini saniyede bir basamak hızında okuyun.
  • Puanlama: Doğru şekilde tekrarlanan her sıra için bir puan verin (Not: geriye doğru deneme için doğru yanıt 2-4-7’dir).
  • Uyanıklık: Uygulama: Sınav görevlisi aşağıdaki talimatı verdikten sonra harf listesini saniyede bir oranında okur: “Bir dizi harf okuyacağım. Her A harfini söylediğimde elinize bir kez vurun. Eğer farklı bir harf söylersem, elinize dokunmayın”.
  • Puanlama: Sıfırdan bire kadar hata varsa bir puan verin (hata, yanlış bir harfe dokunmak veya A harfine dokunmamaktır).
  • Seri 7’ler: Uygulama: aşağıdaki talimat verilir:
    • “Şimdi sizden 100’den yedi çıkararak saymanızı isteyeceğim ve sonra ben size durmanızı söyleyene kadar cevabınızdan yedi çıkarmaya devam edin.” Gerekirse bu talimatı iki kez verin.
  • Puanlama: Bu madde 3 puan üzerinden değerlendirilir. Doğru çıkarma işlemi yapmayanlara hiç (0) puan vermeyin, 1 bir doğru çıkarma işlemi için puan, iki-üç doğru çıkarma işlemi için 2 puan ve 3 puan Katılımcı dört veya beş doğru çıkarma işlemini başarıyla yaparsa. Her doğru işlemi sayın 100’den başlayarak 7’nin çıkarılması. Her çıkarma işlemi bağımsız olarak değerlendirilir; yani, eğer Katılımcı yanlış bir sayı ile yanıt verir ancak 7’yi doğru bir şekilde çıkarmaya devam eder.
  • Her doğru çıkarma işlemi için bir puan. Örneğin, bir katılımcı “92 – 85 – 78 – 71 – 64” burada “92” yanlıştır, ancak sonraki tüm sayılar doğru şekilde çıkarılır. İşte bu bir hata ve maddeye 3 puan verilecektir.

Cümle tekrarı:

Uygulama: Sınav görevlisi aşağıdaki talimatları verir: “Size bir cümle okuyacağım. cümle. Benden sonra aynen söylediğim gibi tekrarlayın [duraklama]: Tek bildiğim John’un bugün yardım edin.” Yanıtın ardından şunları söyleyin: “Şimdi size başka bir cümle okuyacağım.

Benden sonra aynen söylediğim gibi tekrarlayın [duraklatın]: “Kedi her zaman kanepenin altına saklanırdı.”
Puanlama: Doğru tekrarlanan her cümle için 1 puan verin. Tekrarlama tam olmalıdır. Olmak atlamalar (örneğin, “sadece”, “her zaman” kelimelerinin atlanması) ve değiştirmeler/eklemeler gibi hatalar için uyarı (örneğin, “Bugün yardım eden John’dur”; “hid” yerine “hides” kullanmak, çoğulları değiştirmek, vb.)

Sözel akıcılık:

Uygulama: Sınav görevlisi aşağıdaki talimatı verir: “Birazdan size söyleyeceğim alfabenin belirli bir harfiyle başlayan aklınıza gelebilecek kadar çok kelime söyleyin. Özel isimler (Bob veya Boston gibi), sayılar veya aynı sesle başlayan ancak farklı bir son eke sahip olan kelimeler hariç, istediğiniz her türlü kelimeyi söyleyebilirsiniz, örneğin, aşk, sevgili, seven. Bir dakika sonra durmanızı söyleyeceğim. Hazır mısınız? [Şimdi bana F harfiyle başlayan aklınıza gelen kadar kelime söyleyin [60 saniye süre]. Dur.”

Puanlama: Denek 60 saniye içinde 11 veya daha fazla kelime üretirse bir puan verin. Deneğin yanıtını alt veya yan kenar boşluklarına kaydedin.

Soyutlama:

Yönetim: Sınav görevlisi, denekten örnekle başlayarak her bir kelime çiftinin ortak noktasını açıklamasını ister: “Bana portakal ve muzun nasıl birbirine benzediğini söyleyin”. Eğer denek somut bir şekilde cevap verirse, o zaman sadece bir kez daha söyleyin: “Bana bu öğelerin benzer olduğu başka bir yol söyleyin”. Eğer denek uygun yanıtı (meyve) vermezse, “Evet, ikisi de meyvedir” deyin. Herhangi bir ek talimat veya açıklama yapmayın.

Alıştırma denemesinden sonra şöyle deyin: “Şimdi bana tren ve bisikletin nasıl birbirine benzediğini söyleyin”. Yanıtın ardından ikinci denemeyi yapın ve şöyle deyin: “Şimdi bana bir cetvel ile bir saatin nasıl birbirine benzediğini söyleyin”. Herhangi bir ek yönerge veya ipucu vermeyin

Puanlama: Sadece son iki madde çifti puanlanır. Her doğru madde çiftine 1 puan verin cevaplandı. Aşağıdaki yanıtlar kabul edilebilir:

Tren-bisiklet = ulaşım aracı, seyahat aracı, her ikisiyle de yolculuk yaparsınız; Cetvel-saat = ölçüm aletleri, ölçmek için kullanılır.
Aşağıdaki yanıtlar kabul edilemez: Tren-bisiklet = tekerlekleri vardır; Cetvel-saat = sayıları vardır.

Gecikmeli hatırlama:

Uygulama: Sınav görevlisi aşağıdaki talimatı verir: “Size bazı kelimeler okuyacağım hatırlamanızı istemiştim. Bana bu kelimelerden söyleyebildiğiniz kadarını söyleyin. hatırlayın.” Spontane olarak doğru hatırlanan kelimelerin her biri için bir onay işareti ( √ ) koyun herhangi bir ipucu olmadan, tahsis edilen alanda.
Puanlama: Herhangi bir ipucu olmadan serbestçe hatırlanan her kelime için 1 puan verin.

Yönlendirme:

Uygulama: Sınav görevlisi aşağıdaki talimatları verir: “Bana bugünün tarihini söyleyin”. Eğer Kişi tam bir cevap vermiyorsa, o zaman şu şekilde sorunuz: “Söyle bana [yıl, ay, tam tarih ve haftanın günü].” Sonra şöyle deyin: “Şimdi bana bunun adını söyle yer ve hangi şehirde olduğu.”

Puanlama: Doğru cevaplanan her madde için bir puan verin. Denek tam tarihi söylemelidir ve tam yer (hastane, klinik, ofis adı). Kişi aşağıdaki durumlarda puan verilmez gün ve tarih için bir günlük hata.

TOPLAM PUAN: Sağ tarafta listelenen tüm alt puanları toplayın. Bir puan için bir puan ekleyin 12 yıl veya daha az örgün eğitim almış olan bireyler için mümkün olan en fazla 30 puan. Nihai toplam puanın 26 ve üzeri olması normal kabul edilir.

Keşif

Montreal Bilişsel Değerlendirme (MoCA), hafif bilişsel bozukluğu (MCI) ve erken bunamayı tespit etmek için tasarlanmış, yaygın olarak kullanılan bir bilişsel tarama aracıdır. Tarihi ve gelişimi, hassas bilişsel tarama testlerine yönelik gelişen ihtiyaçlarla bağlantılıdır.


1990’lar: Bilişsel Tarama Testlerinin Erken Gelişimi

  • 1970’lerde geliştirilen Mini-Mental Durum İncelemesi (MMSE) gibi bilişsel tarama testleri klinik uygulamaya hakimdi ancak MCI ve yönetici işlev bozukluklarını tespit etmede sınırlılıklar gösterdi.
  • Taramadaki bu boşluk, araştırmacıları daha geniş bir bilişsel işlev yelpazesini değerlendirebilecek araçlar geliştirmeye teşvik etti.

2000’lerin Başları: MoCA Gelişimi ve Doğrulaması

  • 2003:
    • Dr. Kanadalı nörolog ve araştırmacı Ziad Nasreddine, MCI’yi tespit etmek için MMSE gibi mevcut araçların sınırlamalarını tanımladı.
    • MoCA, dikkat, bellek, yönetici işlev, dil, görsel-uzaysal beceriler, kavramsal düşünme ve yönelim dahil olmak üzere birden fazla bilişsel alanı değerlendirmek için geliştirildi.
    • Orijinal araç, MMSE’ye benzer 30 puanlık bir puanlama sistemi içeriyordu ancak MCI’li yüksek işlevli bireyleri zorlamak için tasarlanmış görevleri içeriyordu.
  • 2004:
    • MoCA için bir doğrulama çalışması başladı ve MCI ve bunamayı tespit etmede MMSE’ye olan duyarlılığını karşılaştırdı.

2005: Resmi Yayın ve Küresel Kabul

  • 2005:
    • MoCA’yı doğrulayan ilk makale Neurology dergisinde yayınlandı.
    • Sonuçlar, MoCA’nın MMSE’ye kıyasla MCI’yi tespit etmede üstün bir hassasiyete sahip olduğunu ve 30 üzerinden 26 önerilen bir kesme puanına sahip olduğunu gösterdi.
    • Araç, diğer testler tarafından gözden kaçırılan bilişsel bozukluğu tespit etme yeteneği nedeniyle nöroloji ve geriatri alanında hızla ilgi gördü.

2005–2010: Kullanım ve Çevirilerin Genişletilmesi

  • Doğrulanmasının ardından MoCA, dünya çapında erişilebilirliğini artırmak için birden fazla dile çevrildi.
  • Araştırmacılar, inme sonrası değerlendirmeler, Parkinson hastalığı ve travmatik beyin hasarı dahil olmak üzere çeşitli bağlamlarda MoCA’yı uygulamaya başladı.

2010–2015: Standardizasyon ve Dijital İlerlemeler

  • Bu dönemde, MoCA’yı yönetmek ve puanlamak için standart protokoller geliştirildi.
  • Klinisyenler arasında kullanımında tutarlılığı sağlamak için eğitim programları başlatıldı.
  • MoCA’yı tabletlerde ve diğer cihazlarda kullanım için dijitalleştirmek için çaba gösterildi ve klinik ve araştırma ortamlarında erişilebilirlik iyileştirildi.

2017: MoCA 7.1 Güncellemesi ve Sertifikasyon Programı

  • Güncellenmiş bir sürüm olan MoCA 7.1, güvenilirliği artırmak için görevlerde ve puanlamada küçük iyileştirmelerle yayınlandı.
  • MoCA sertifikasyon programı, eğitimi standartlaştırmak ve küresel olarak yüksek kaliteli yönetimi teşvik etmek için tanıtıldı.

2020’ler: Sürekli Yenilikler ve Yaygın Uygulama

  • COVID-19 salgını sırasında MoCA, COVID-19 sonrası koşullarda bilişsel sonuçları değerlendirmek için bir araç olarak daha da önem kazandı.
  • Devam eden araştırmalar, aracı iyileştirmeye ve düşük okuryazarlık veya kültürel farklılıklara sahip olanlar da dahil olmak üzere çeşitli popülasyonlarda kullanıma uyarlamaya devam ediyor.

İleri Okuma
  1. Nasreddine, Z. S., Phillips, N. A., Bédirian, V., Charbonneau, S., Whitehead, V., Collin, I., Cummings, J. L., & Chertkow, H. (2005). The Montreal Cognitive Assessment, MoCA: a brief screening tool for mild cognitive impairment. Neurology, 65(2), 171–176.
  2. Hoops, S., Nazem, S., Siderowf, A. D., Duda, J. E., Xie, S. X., Stern, M. B., & Weintraub, D. (2009). Validity of the MoCA and MMSE in the detection of MCI and dementia in Parkinson disease. Neurology, 73(21), 1738–1745.
  3. Freitas, S., Simões, M. R., Alves, L., & Santana, I. (2012). Montreal Cognitive Assessment: influence of sociodemographic and health variables. Archives of Clinical Neuropsychology, 27(2), 165–175.
  4. Julayanont, P., Brousseau, M., Chertkow, H., Phillips, N., & Nasreddine, Z. S. (2014). Montreal Cognitive Assessment Memory Index Score (MoCA-MIS) as a predictor of conversion from mild cognitive impairment to Alzheimer’s disease. Journal of the American Geriatrics Society, 62(4), 679–684.
  5. Pinto, T. C., Machado, L., Bulgacov, T. M., Rodrigues-Júnior, A. L., Costa, M. L. G., Ximenes, R. C. C., & Sougey, E. B. (2019). Is the Montreal Cognitive Assessment (MoCA) screening superior to the Mini-Mental State Examination (MMSE) in the detection of mild cognitive impairment (MCI) and Alzheimer’s disease (AD) in the elderly? International Psychogeriatrics, 31(4), 491–504.
  6. Chertkow, H., Nasreddine, Z., Joanette, Y., Drolet, V., Kirk, J., Massoud, F., & Belleville, S. (2020). The role of the MoCA in cognitive screening for clinical and research purposes. Alzheimer’s & Dementia: Diagnosis, Assessment & Disease Monitoring, 12(1), e12057.
  7. Roalf, D. R., Moberg, P. J., Xie, S. X., Wolk, D. A., Moelter, S. T., & Arnold, S. E. (2013). Comparative accuracies of two common screening instruments for classification of Alzheimer’s disease, mild cognitive impairment, and healthy aging. Alzheimer’s & Dementia, 9(5), 529–537.

Travmatik Anıları Yeniden Yazan Nöronlar

The Death of Marat II Edvard Munch 1907 Kaynak: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/7/7f/Edvard_Munch_-_The_Death_of_Marat_II_-_Google_Art_Project.jpg

Travmatik tecrübelere dayalı anılarımız ve hafızamız, post-travmatik stres bozukluğu gibi bir takım mental sağlık sorunlarına yol açabilmektedir. Hiç de hafife alınmaması gereken bu tip rahatsızlıklar başka hormonal sorun ve eksikliklerle (veya fazlalıklarla) kombine edildiğinde bir bireyin hayatını mahvedebilir. Şu an için dünya üzerinde yaşayan her üç insandan birinin korku veya stres ile ilişkili bozukluklara maruz kalacağı tahmin ediliyor.

Tüm bunlarla ilişkili olarak yeni bir çalışmada, hücre seviyesinde terapinin uzun süreli veya uzun dönem travma anılarını nasıl iyileştirebileceği gösterildi. Araştırmanın yürütüldüğü EPFL’de (Ecole Polytechnique Fédérale de Lausanne) profesör olan Johannes Gräff, bulgularının travmatik anılara dayalı hatıraların tedavi edilmesinin altında yatacak sürece veya mekanizmaya ilk ışık tutan veriler olduğunu belirtiyor.

Travmatik anılara müdahale etmeyi hedefleyen araştırma alanında uzun süredir bir tartışma konusu olan soru, hatıranın merkezi olan korkunun izlerinin yeni ve aynı anıda güvenliğin sağlanmış olduğu iyi bir hafıza ile veya aynı orijinal korkunun güvenli yönde yeniden yazılması ile baskılanabilip baskılanamayacağı problemiydi.

Tartışmanın büyük bir kısmının sebebi hala nöronların genel olarak hafızayı nasıl kaydettiğini bilmiyor olmamızdan kaynaklanıyordu. Baskılanma konusu harici tutulmasa da araştırmadaki bulgular ilk kez travmatik anıların tedavisinde yeniden yazılmanın önemini ortaya çıkardı.

Bu alandaki araştırmaların hatırı sayılır derecede büyük bir miktarı, beynin travmatik anıları kaydetme kapasitesini düşürmeye odaklanıyor. Ancak bir kısım çalışma ise uzun süreli travmaların hayvan modellerinde de olsa etkisinin azaltılması yolu ile tedavi edilmesi yoluna odaklanmış durumda.

EPFL’den bilim insanları, beyinde bu uzak korku anılarını azaltacak olan beyin aktivitesinin, yine bu hatıraların kaydedilmesini sağlayan nöron grubu ile aynı olduğunu ortaya koydu. Fare denekler ile çalışan araştırmacılar beyinde bu nöronların dentate gyrus adını verdiğimiz hipokampüs bölgesinde olduğunu gösterdi.

Hipokampus bölgesinin korkunun da bir anı olarak kodlanması, hatırlanması ve aynı zamanda azaltılmasından sorumlu olduğu bilinmektedir. Çalışmada kullanılan fareler genetik olarak modifiye edilerek reporter gene genel ismi ile bilinen ve belirli koşullar altında protein sentezleyerek bizlere araştırdığımız koşulların ne oranda ortaya çıktığını veya oluşup oluşmadığını belirten bir genetik sinyal geni taşır hale getirilmişti. Araştırma özelinde bu gen bir flüoresan proteindi ve beyinde nöral aktiviteyi takiben ortaya çıkıyordu.

Uzun süreli korku geliştirme eğitimini egzersiz eden deney hayvanlarını inceleyen araştırmacılar öcelikle dentate gyrus içerisinde bir grup nöronun uzun süreli travmatik hatıraları kaydetmekle görevli olduğunu tespit etti.

Akabinde korku azaltan terapi ile devam edilen deneyden sonra hayvanları tekrar inceleyen araştırmacılar, farelerin beyinlerinde hayvanlar artık korku belirtisi göstermese de travmatik anıların hatırlanmasını sağlayan nöronların bazılarının halen aktif olduğunu gözlemledi. Daha da önemlisi, fareler daha az korku belirtisi gösterse de daha fazla nöronun bu bölge içinde aktif olduğu belirtildi. (Bu deney özelinde bahsi geçen flüoresan proteinin daha fazla nöronda sentezlenmiş olduğu anlamına gelmektedir.)

Devam araştırmasında araştırmacılar, hatırlamayı sağlayan nöronların uyarılabilirliğini düşürdü ve uygulanan terapi sırasında bu farelerin kontrol grubuna oranla daha az iyileşme gösterdiğini yani daha fazla korkuya bağlı travmatik anıların etkisi görüldü ve kontrol grubundaki kadar bu etki azaltılamadı. Bu da bize basit bir biçimde, terapi sırasında orijinal korkunun hatırlanmasının daha iyi iyileşme sağlamakta olduğunu göstermiş oluyor.

Son aşamada, araştırmacılar bu hatırlama sağlayan nöronların uyarılabilirliğini artırdı ve yine terapötik uygulama sırasında bu etkinin oluşturulmasının ardından korkunun azaltılmasında bir artış veya gelişme sağlandı. Yani, korkunun daha iyi miktarda azaltılması da yine dentate gyrus içerisindeki bahsi geçen nöron grubunun aktivitesine bağlı.

Kaynak ve İleri Okuma

Orjinal yazı: Bilimfili

Beyin ve Bağışıklık Sistemi Arasında Yeni Bağlantılar Bulundu !

Beyin ve Bağışıklık Sistemi Arasında Yeni Bağlantılar Bulundu !

Onyıllardır devam eden tıp eğitiminin tersi şekilde, beyin ve bağışıklık sistemi arasında doğrudan bir bağlantı olduğu bildirildi. Bu köklü değişimi iddia etmek elbetteki daha fazla deney gerektiriyor, ancak bu durum multiple skleroz (MS) ve Alzheimer’s gibi hastalıklara dair araştırmalar için büyük bir haber olabilir.

Şaşırtıcı olan ise bu lenf kanalları sisteminin yüzyıllardır farkedilmeden varlığını korumasıydı.Nature ‘da yayımlanan çalışmada University of Virginia’dan Profesör Jonathan Kipnis de tam olarak bunu söylüyor:

“Bu durum bizim nöro-immun etkileşimi kavrayışımızı tamamen değiştiriyor. Bu durumu hep üzerine çalışma yapılamayan anlaşılması zor bir şey olarak düşünüyorduk. Fakat bundan böyle mekaniğe dair sorular sorabiliriz.”

MS sebepleri hakkında çok az bilgiye sahip olunan bağışıklık sisteminin beyne saldırdığı bir hastalık örneği olarak bilinir. Beyin ve bağışıklık sistemi arasındaki bağ olan lenf damarlarıüzerine çalışma imkanı bu saldırının nasıl gerçekleştiğine dair anlayışımızı ve bu saldırıyı neyin durduracağına dair kavrayışımızı geliştirebilir. Alzheimer’s hastalığının sebepleri üzerinde de henüz uzlaşı sağlanmış değil, fakat araştırmacıların ileri sürdüğü gibi damarların işini yapmamasından ileri gelen protein birikmesi de immun sistemin kökenine dair sebepler olabilir.

Kipnis:

“Her nörolojik hastalığın bir bağışıklık bileşeni olduğuna inanıyoruz, dolayısıyla bu damarlar önemli bir rol oynuyor olabilir” diyor.

Keşif Kipnis’in laboratuvarında bir araştırmacı olan Dr. Antoine Louveau tarafından fare beyinlerini saran ve beyin-omurilik zarıolarak bilinen zarın bir parçaya birleştirilmesiyle bulundu. Louveau; beyinden kan akışı sağlayan dural sinüslerde immun T-hücrelerinin dizilim örgüsünde bir doğrusallık farketti.

Prof. Kipnis:

“Ben bu keşiflerin geçen yüzyılın ortalarında bir dönemde sona erdiğini düşünüyordum, ancak görünen o ki; sona ermemiş” diyor.

Geniş çaplı bir araştırma sonucunda Virginia’nın en prestejli enstitülerinden bilimciler ve Kipnis damarların gerçekten varolduğu noktasında ikna oldular. Akyuvar taşıyan bu damarlar aynı zamanda insanlarda da bulunuyor. Araştırmacıların belirttiğine göre; bağlantı, her iki gözden başlayarak burun soğanı üzerinden doğru bir yol izliyor.

Araştırmacılar, damarların görevini anlamak için hayvanlarda görüntülemeler gerçekleştirdi. Bağlantının kan damarlarına çok yakınlığı bu keşfin neden daha önce kimse tarafından farkedilmediği noktasında fikir veriyor.

Araştırma ekibi:

“Damarlar; lenfatik endotel hücrelerinin bütün moleküler karakterizasyonuna uygun olarak; omurilik sıvısından hem sıvı hem de bağışıklık hücreleri taşıyabiliyor ve derin servikal lenf bezine bağlı bir halde bulunuyor” diyor.

Makale yazarları bağlantının çevresel lenf sistemine birçok benzerlik taşıdığını, fakat daha az kompleks ve daha dar damarlardan oluşması bakımından benzersiz özellikler gösterdiğini söylüyorlar.

Keşif, bugüne kadar şüphe ile yaklaşılan; sağlıklı beyinlerde dahi bağışıklık hücrelerinin bulunduğuna dair bulguları güçlendiriyor.


Kapak Görsel: University of Virginia Health System – Lenf sisteminin eski ve yeni temsili
Araştırma Referansı: Antoine Louveau, Igor Smirnov, Timothy J. Keyes, Jacob D. Eccles, Sherin J. Rouhani, J. David Peske, Noel C. Derecki, David Castle, James W. Mandell, Kevin S. Lee, Tajie H. Harris, Jonathan Kipnis. Structural and functional features of central nervous system lymphatic vessels. Nature, 2015; DOI: 10.1038/nature14432


Kaynak: 

  • Bilimfili,
  • University of Virginia Health System,Missing link found between brain, immune system — with major disease implications”, http://www.eurekalert.org/pub_releases/2015-06/uovh-mlf052915.php

”Ruh” Kavramının Bilimsel Terminoloji ve Sinirbilim Çerçevesindeki Analizi…

Bugüne kadar bize en sık sorulan sorulardan biri, bilimde “ruh” diye bir kavram bulunup bulunmadığı. Evrim Ağacı olarak bu tür bilimle alakası olmayan terminolojide varsayılan konumumuz “Bir iddianın geçerliliği bilimsel olarak ispatlanana kadar; söz konusu iddia geçersizdir.” olsa da, sinirbilimle yakından ilgili (ve hatta üzerinde çeşitli konularda akademik araştırmalar yapan) insanlardan oluşan bir ekip olarak, sanıyoruz bazı temel noktalarda bazı açıklamalar yapmamız gerekiyor. Bu nedenle genel çerçevede bilimin ruh konusuna bakışını ele alan bu yazıyı kaleme almak istedik. Tabii konu içerisinde kaçınılmaz olarak felsefeye de değinmek zorunda kaldık. Umuyoruz ki okurlarımızın konu hakkındaki terminolojiyi biraz daha iyi anlaması ve sinirbilim başta olmak üzere bu konuyu ele alan bilim dallarının söz konusu kavrama modern yaklaşımını anlayabilmesini ve daha geniş bir perspektiften bakabilmesini sağlayabiliriz.

Bilimde Ruh Kavramı ve Genel Felsefi Perspektif
İlk olarak şunu net ve kesin bir biçimde, altını çizerek ve kalın harflerle belirtelim: Klasik anlamıyla insanı ‘insan’ yapan, onu diğer canlılardan ayıran, bize bilincimizi kazandıran, fiziksel olmayan, maddelerin üzerinde olan, ölümden sonra da dahil olmak üzere sonsuza kadar var olacak olan “ruh” olgusunun bilimsel perspektifte (bakış açısında) hiçbir geçerliliği, gerekliliği ve işlevi yoktur.

Bunun sebebi, günümüzde bu anlamıyla ruhun varlığına dair hiçbir bilimsel kanıtın bulunmayışıdır. Hemen akla gelecek olan şudur: “Eğer ki ruh yapısı gereği fiziksel değilse, doğaüstüyse, nasıl olur da bilimsel kanıt aranabilir ki?”İşte bu nedenle yazımızın başında belirttik: eğer ki böyle düşünüyorsanız, zaten otomatik olarak bilimsel arenanın sınırlarından çıkmışsınız demektir. Bu konuda Evrim Ağacı’nın sizin için yapabileceği ek bir açıklama bulunmamaktadır. Eğer ki doğada bir şeylerin “bilimle araştırılıp keşfedilemez” olduğunu düşünüyorsanız, tartışacak fazla bir şeyimiz bulunmamaktadır. Çünkü İlkelerimiz‘de de belirttiğimiz gibi, Evrim Ağacı’nın yine “varsayılan konumu”, Evren sınırları dahilinde (ve muhtemelen ötesinde) bir şey “gerçek” olarak varsa, bilimle (ve muhtemelen sadece bilimle) ona ulaşabileceğimizdir.
Ama eğer ki “ruh” denen olgunun fiziksel olarak araştırılabilir, anlaşılabilir olduğunu düşünüyorsanız ve buna rağmen varlıklara “bilinci kazandıran olgu” olduğuna inanıyorsanız, devam edelim:
Bu noktada kritik olan, “ruh” denen şeyin ne olduğunu tam olarak tanımlamaktır. Çünkü işin içerisinde şahsi ve örgütlü felsefi akımlar girmeye başladığında, sözcüğün tanımı da bir o yana, bir bu yana çekiştirilerek çok farklı anlamlara gelebilmektedir. Örneğin bazı felsefi akımlarda ruh “sinir sisteminin faaliyetleri sonucu oluşan algı”yla neredeyse eş anlamlıdır – ki bu nedenle, bilimin görüşüyle neredeyse birebir aynıdır. Sadece bu akımlara mensup olan filozoflar, bu olguyu tanımlamak için antik bir sözcük olan “ruh”u seçmektedir ve bu bazı sıkıntılar yaratmaktadır (yani sorun terminolojiktir). Ancak geriye kalan birçok felsefi akımda, “ruh” kavramı doğaüstü, “insana bahşedilmiş”, bilim-ötesi ve üzeri bir olguya işaret eder – ki bilimin bu akımlarla sıkıntısı da bu noktada başlamaktadır. Dediğimiz gibi, her ne kadar böyle bir konuda yapabileceğimiz ek bir açıklama bulunmuyor olsa da, felsefe dahilinde bu “ruh” kavramı öylesine ustaca seçilmiş sözcüklerle nitelendirilebilmektedir ki, metafiziksel bir olgu bile sanki bilimsel olarak araştırılabilirmiş ve ona dair kanıtlar varmış gibi lanse edilebilmektedir. Bu, bilimin karşısındaki en büyük ve sorunlu düşmanlardan birisidir; bu nedenle konunun bilimsel olarak ele alınması gerekmektedir.

Sinirbilimde ve felsefede “zihin vs. beden” (zihin-beden ayrımı) çok uzun süredir tartışılan ve halen nihai karara varılamamış olan bir tartışmadır. Zihin bedenle bir bütün müdür, yoksa zihin bedenin ötesinde olan bir varlık mıdır? Bilincimiz maddesel midir, madde-üstü müdür? Bilinç somut kanıtlarla temellendirilebilir ve araştırılabilir mi, yoksa bilimin sınırlarının ötesinde midir? Aslında bilgimizin yetersiz olduğu birçok konuda, tarih boyunca bilime karşı bu argümanların sesi yükselmiştir. Her ne konu “anlaşılması güç bir konu” ise, bilimin onu anlayamayacağı, somut temellere indirgeyemeyeceği, insanların algısının ötesinde olduğu ileri sürülmüş, adeta bilimsel araştırmanın önüne ket vurulmuştur. Bu, her zaman “bilim karşıtı gericiler” tarafından yapılmamış, kimi zaman kafası karışmış, modern bilimin hızla akıp giden verilerini takip edemeyen, etmekte güçlük çeken filozoflar tarafından da gerek istemli, gerek istemsiz olarak yapılmıştır. Aslında bu çok normaldir, çünkü kimi zaman bilimin en “ıncık cıncık” denebilecek detay konularında akademik araştırmalar yürüten bilim insanları bile, aşırı hızlı bilgi birikimi ve akışını takip edemez, kendilerini güncelleyemezler. Kaldı ki, konuda bilimsel geçmişi olmayan ancak derin ilgi duyan birçok insanın bu kadar hızlı bilgi akışını takip edip, anlayıp, değerlendirebilmesi mümkün olsun…
İşte tam olarak bu nedenle bilimde, iddialarımızı şahsi inanç ve felsefelerden ayıklayıcı bazı mekanizmalar bulunur. Çünkü ortadaki bir veriyi herkes istediğine çekebilir, istediği gibi yorumlayabilir, istediği hayat görüşüne esnetebilir. Burada soru şu olmalıdır: İyi ama, gerçek hangisi? İşte “ruh” konusunda da, diğer bilim-dışı olan veya oldurulan tartışma konularında da, bilimin ilgisini çeken soru budur. Okkam’ın Usturası, ispat yükü ve boş hipotez gibi bazı felsefi ve bilimsel metotlar, itinayla şahsi görüşleri, temelsiz varsayımları, ispatlanamamış argümanları bilime alet edilen konulardan kesip atar, elemeye çalışır.
Bunu “ruh” konusuna uygulayacak olursak, gelinen nokta şu olacaktır: İspat yükü, iddia sahibinin omuzlarındadır.Bilimin en klasik kurallarından birisidir. Eğer ki varlığına dair iz bulunmayan bir konuda, varlık iddiasında bulunuluyorsa, bu iddiayı ileri süren kişi, grup ve organizasyonlar iddialarını deneysel, tekrar edilebilir, test edilebilir, gözlenebilir veya çıkarsanabilir şekilde ortaya koymak ve ispatlamak zorundadırlar. Eğer ki “Bu konu bilimin sınırlarını aşar; öyle deneyle meneyle ruh aranmaz.” deniyorsa, zaten bilimin gözlerinde değerli ve geçerli olan bir argüman geliştirilmiyor demektir. Bu durumda o iddiaya inanmak, o iddianın geçerliliğini kabul etmek, kişi ile kendi inanç/felsefe sistemi arasında olan bir şeydir. Diğer insanları bağlamaz, genel geçer olarak genellenemez, gerçek kabul edilemez. Kişi “Var.” diyorsa vardır;”Yok.” diyorsa yoktur. Ancak ikisinin de bilimsel realizm ve genel geçer “gerçekler” açısından en ufak bir değeri yoktur.
Sinirbilim ve Ruh Kavramı
Ruhun bilimsel olarak araştırılabilir olduğu varsayımı üzerinden yola devam edecek olursak, sinirbilimin son birkaç on yıldır ortaya koyduğu bulgular açıktır: canlılarda “beden” ve “ruh” diye bir ayrım olduğuna dair en ufak bir iz bulunmamaktadır. Tam tersine, yapılan her bir sinirbilim çalışması; bilinç, algı, düşünce, farkındalık, öz-farkındalık, vb. kavramları daha somut, daha maddeye indirgenmiş, daha net araştırılabilir kılmaktadır.
Sinirbilimde yaptığımız araştırmalar, daha önceden “nereden kaynaklandığı bilinemediği için” ruh diye bir “yer doldurucu, joker kavram”a atanan olguları, sinir hücrelerine ve elektrokimyasal etkileşimlere indirgemeyi başarmıştır. Elbette henüz alınacak çok fazla yol var; buna şüphe yok. Ancak özellikle “ablasyon” adını verdiğimiz, çeşitli sinir bölgelerini susturmaya veya ameliyat yoluyla çıkarmaya yönelik araştırmalar, bilincimizi, algımızı, bizi “biz” yapan sinir yolaklarını net bir şekilde ortaya koyabilmemizi sağlamıştır. Nörobiyolojinin bulguları sayesinde, tüm bu “üst düzey fonksiyonların” nedeninin aşırı karmaşık bir şekilde bağlanmış sinir ağlarının bir ürünü, kaçınılmaz bir sonucu olduğunu anlıyoruz. Bu verilerden yola çıkarak, sadece canlılığın bilincini açıklayabilecek bir Bilinç Teorisi geliştirmeye çabalamakla kalmıyoruz; aynı zamanda buradan öğrendiklerimizi yapay sistemlere (yapay zeka, yapay nöral ağlar gibi sistemlere) uygulayarak gayet somut sonuçlar elde edebiliyoruz. Beynin farklı kısımlarını parça parça modelleyip simüle ettiğimizde veya robotlara kazandırdığımızda, o beyin bölgesinin işlevini birebir olacak şekilde model organizma ve sistemlere kazandırabiliyoruz. Dolayısıyla yapılan her bir araştırma, beynin farklı bölgeleri arasındaki sinerjinin bilinci, algıyı, düşünceyi doğurduğunu doğruluyor gibi gözükmektedir.
Tabii ki bu konuda birçok “karşıt görüş” de bulunmaktadır; buna da şüphe yok. Her bilimsel gelişme, kaçınılmaz olarak karşıt görüşleri doğurmaktadır. Bu görüşlerin bir kısmını destekleyecek bazı bilimsel veriler de bulunmaktadır, bu da doğrudur. Ancak eğer ki devasa bir makale ve veri yığını bir şeyi desteklerken, çok az sayıda bir diğer veri grubu buna karşı olma ihtimali olan bazı veriler sunuyorsa, dev yığından vazgeçip de azınlık araştırmaları gerçek kabul edemeyiz. Bu durumda ne yapılmalıdır? İlk olarak, o azınlıktaki araştırmaların geçerliliği tekrar tekrar incelenmeli ve gerçekten herhangi somut bir yanlışlamada bulunup bulunmadığı doğrulanmalıdır. Ondan sonra, eldeki teoriye bu karşıt verilerin nasıl etki ettiği analiz edilmeli ve teorinin sıkıntılı noktaları tespit edilmelidir. Bundan sonra da yeni araştırmalarla o boşluklar ve sıkıntılar doldurulmalıdır. Genel olarak akademik literatüre bakacak olursak, zihnin bedenle bir bütün olduğu, zihne dair bütün özelliklerin nörobiyokimyasal etkileşimlerin ve “beyin” adını verdiğimiz karmaşık sinir ağının kaçınılmaz bir ürünü olduğunu ileri süren teoriyi terk etmemiz için herhangi bir sebep bulunmamaktadır. Emekleme dönemlerini yeni yeni aşan bu teori, elbette eksiklerinden arındıkça güçlenecek ve bize nasıl “biz” olduğumuzu sinirbilim perspektifinden anlatmayı başaracaktır. Fakat evrimsel biyoloji, nörobiyoloji, uygulamalı bilimler (yapay zeka gibi) alanlarından gelen veriler, sistemin mekanikliğini ve nöron seviyesine bağlılığını açık bir şekilde göstermektedir.Ruh denen kavramın beynimizin ta kendisi olduğuna dair ezici çoğunlukta veri bulmak mümkündür. Buna az sonra biraz daha detaylı değineceğiz; ancak konuyla ilgili olarak Sinirbilim yazı dizimizi okumanızı tavsiye ederiz.
Ruhun Bilimde Yeri Var Mı?
Peki tüm bu çerçevede “ruh”un yeri nedir? Örneğin “Psikoloji” isimli bilim dalının Türkçe adı halen “Ruhbilim” olarak geçmektedir. “Psike” gibi terimler, halen bilimde kullanılmaktadır. Bu durumda bilim insanları “ruh hali” gibi terimler kullanırken, beynimizin ötesinde, madde-üstü bir kavramı mı ifade etmektedirler?
Tarihsel olarak baktığımızda “ruh” sözcüğü ve ona atanan tüm “görev ve işlevler”in, insanların sinir sisteminin çalışma prensiplerine, çevreden gelen uyarılara verdiği tepkilere ve sinir hastalıklarına anlam verememesinden doğan bir “bilim-dışı boşluk doldurucu” olduğunu görmekteyiz. Ruh; sinir sisteminin, beynin ve bunların etkileşimli tepkilerinin anlaşılamadığı durumlarda kolaya kaçmak veya zihni rahatlatmak amacıyla var edilmiş bir kavram olarak görülebilir. Eğer şizofreni ya da Parkinson ya da Huntington gibi bir hastalığın semptomlarının bundan 15.000 yıl önce görüldüğünde, etraftaki insanların ne düşüneceğini hayal etmeye çalışırsanız, ne demek istediğimizi anlayabilirsiniz. Kontrolsüz kasılmalar, titremeler, nöbetler, kişilik bölünmeleri, az önce konuşulan şeyi unutmalar, vs. Bunlar çoğu zaman kaçınılmaz olarak “doğaüstü güçlerin müdahalesi” olarak değerlendirilmiştir. Peki bu güçler neye müdahale etmektedir? Bizi “biz” yapan “öz”e. O öz nedir? Antik zamanlarda yaşayan atalarımızın “kafatasımızın içerisinde 100 milyar kadar nöronu barındıran karmakarışık bir sistemin nörobiyokimyasal etkileşimlerinden doğan algılarımız” demesini beklemek abesle iştigal olacaktır. Onlar, buna “ruh” demiştir (tabii kelime olarak “ruh” demedilerse de, kavram olarak buna işaret etmişlerdir). Ruh, onlar için bir joker eleman, bir boşluk doldurucu sözcük olmuştur. Sonrasındaysa bu kavram çeşitli sözcüklerle karşılanarak günümüze kadar gelmiş, filozoflarca benimsenmiş ve kullanılmıştır. Kimi karşı çıkmıştır, kimi destekleyip dallanıp budaklandırmıştır.
Bilim dilinde “ruh” derken kastedilen, beynin faaliyetleri sonucu oluşan algıların ve davranışların tümüdür. Günümüzde zaten artık bu sözcük neredeyse tamamen bilimden çıkarılmış, bilim insanları kastetmek istedikleri şeyler için daha spesifik sözcükler belirlemiştir (“algı” gibi, “tepki” gibi, “düşünce” gibi, “duygu” gibi). Bunların hiçbirinin doğaüstü veya bilimsel olarak test edilemez olduğu iddia edilmez. Hatta her geçen gün “ruh” kavramı, onunla birlikte gelen diğer bilim-dışı kavramlardan ötürü bilimin sınırlarından daha da fazla dışlanmakta ve bilimdışı fanatizmi savunanların mensup oldukları akımları nitelemek için kullanılmaktadır. Bunun bir örneği, Evrim Kuramı’nın eş-kaşifi olan Alfred Russell Wallace’tır. İleri yaşlarında “ruhçuluk” (spiritualism) denen bir akıma kapılarak bilimden uzaklaşmış, gerçeklikle bağını koparmıştır. Charles Darwin, kendisiyle aynı sonuçlara bağımsız olarak varan bu bilim insanının entelektüel anlamda yitirilmesine içi acıyarak yanaşmış ve bu kapıldığı bilim ve gerçeklik dışı akımlardan söz ederken Wallace’a “Umarım çocuğumuzu öldürmüyorsundur.” demektedir (çocuktan kastı, Evrim Teorisi’dir). Wallace, bir miktar hakkı yendiği için bugün hakkı teslim edilmesi gereken bir araştırmacı olsa da, hayata bakışı ve bilimden kopuşu açısından “hüsranla anılan” bir bilim insanı olarak da anılmaktadır.
Psikolojik Bir Savunma Mekanizması Olarak Ruh Kavramı
Sigmund Freud tarafından tanımlanan “(psikolojik) savunma mekanizmaları”, insanların veya toplumların psikolojik sorunlarla baş etmek için bilinçsiz bir şekilde geliştirdikleri yöntemler olarak özetlenebilir. Freud bu konuyu evrimsel açıdan ele almadıysa da, açıklamalarında son derece güçlü (ve muhtemelen farkında olmadan değinilmiş) evrimsel izler bulmak mümkündür. En temel savunma mekanizması olarak ileri sürdüğü “baskılama”, kötü veya istenmeyen bir anının derinlere gömülerek görmezden gelinmesi olarak özetlenebilir.
Savunma mekanizmaları, Freud’un “ego” diyerek tanımladığı, genel olarak “benlik” ya da “zihin” olarak bahsettiğimiz nörobiyolojik kavramı anksiyete (telaşlılık), belirsizlik, anlamsızlık gibi baş edilmesi güç duygu ve düşüncelerden korumak için geliştirilmiş “savuşturma ve koruma prensipleri” olarak düşünülebilir. İnsanlar; anlayamadıkları, açıklayamadıkları, ifade etmekte güçlük çektikleri, bağdaştıramadıkları, basit terminolojiyle izah edemedikleri olay ve olguları ya görmezden gelmeye ya da uydurma terimlerle karşılamaya meyillidirler. Bu konu genellikle sosyal kurallar ve bireyin toplumla ilişkileri çerçevesinde değerlendirilir. Zaten “ruh” gibi bilim dışı açıklamalar da, toplumun kendi içerisinde belirsizlik ve bilgisizlikten doğabilecek anksiyeteyi bastırmak, soru işaretlerine cevaplar veremese bile cevaplar uydurmak amacıyla geliştirdiği kavramlardır.
Evrimsel süreç açısından bu şekilde bir düşünce prensibinin ortaya çıkması son derece makul ve anlaşılırdır. Zira insanın da mensubu bulunduğu Memeli Hayvanlar sınıfı meraklı olmalarıyla, araştırma çabalarıyla, gizemlerin üzerine gitme becerileriyle bilinirler. Bu sayede çok geniş coğrafyalara başarıyla yayılabilmiş ve birçok noktada üst düzey avcı veya anahtar tür konumuna gelebilmişlerdir. İnsan, bilinç düzeyi en gelişmiş olan (ancak bilince sahip tek hayvan olmayan) bir canlı olarak, bunun en uç örneklerinden birisidir. Beynimizde merak ve gizemlere yönelik bir açlık olduğu gibi, bunları tatmin etmeye yönelik de kimyasal mekanizmalar bulunmaktadır. Bu nedenle bir sorunun üstesinden geldiğimizde, mutluluk ve huzur hissederiz. Bir gizemi aydınlattığımızda, tatmin olmuş hissine kapılırız. Bunlar rastgele olan şeyler değildir, beynimizin temel çalışma prensiplerinden birisidir.
Bu çalışma prensiplerinden doğan “joker kavramlar” listesi oldukça uzatılabilir. İnsanlık bu kavramları ürettikçe, bilim bu kavramların üzerine gitmiştir. Böylece, o kavramların doğmasına neden olan, tam olarak anlaşılamayan olay ve olgular bilim ve mantık çerçevesinde açıklanmıştır ve açıklanmaktadır. Buna bağlı olarak, o kavramlara da artık ihtiyaç kalmamıştır veya giderek azalmaktadır. Bu sebeple belirsizlikten doğan bir kavram olarak “ruh”un bilimde artık yeri olmadığını söyleyebiliriz.
Bilimde Algılar, Zeka, Bilinç, Farkındalık Nasıl Açıklanıyor?
 
Bu konuya tek bir makale dahilinde cevap vermemiz imkansız. Çünkü inanılmaz geniş bir bilim sahasından söz ediyoruz. Bunları bırakın bir veya bikaç makaleye sığdırmayı, koskoca bir siteye tek başına sığdırmak bile çok zor. Evrim Ağacı olarak, bu konuda daha fazla bilgi alınmasını sağlamak için, Sinirbilim yazı dizimizi sürekli olarak güncelleyip geliştirmeye çalışıyoruz. Bu dizimizin en uzun dizilerimizden biri olması, konunun ne kadar derin ve kapsamlı olduğunu anlamanıza yarayacaktır. Yine de, bu dizimizi okuyarak bazı çok temel kavramları ve işleyişleri algılayabileceğinizi düşünüyoruz.
Ayrıca kaynaklar listesinde okuyabileceğiniz bazı akademik ve popüler makaleler sunuyoruz. Ne yazık ki bu makaleler İngilizce… Yine de, İngilizce bilen okurlarımız için faydalı olacağını umuyoruz. Zaten yeri geldikçe bu makalelerden bilgileri Sinirbilim yazı dizimiz dahilinde ve haricinde (foto-bilgi olarak) işleyeceğiz.
Çok kısa bir özet olarak, bilimdeki genel gidişatın sinirbilim çevresinde dönen her türlü metafizik kavramdan hızla arındırıldığı yönünde olduğunu söyleyebiliriz. Bugüne kadar “Somut bir şekilde açıklanamaz; mutlaka madde-üstü bir parçası olmalı.” denen her ne varsa, bilimsel perspektifte başarıyla açıklanabilmiştir veya en azından ileride somut ve maddeci bir şekilde açıklanabileceğine dair çok güçlü veriler elde edilebilmiştir. Ülkemizin en önemli sinirbilimcilerinden Prof. Dr. Sirel Karakaş’ın ODTÜ’de 1. Sinirbilim Günleri’nde yaptığı konuşmada, sinirbilimin çok yakında bir paradigma değişiminden geçeceği belirtilmişti. Bu değişim, sinirbilimi çok daha anlaşılır, çok daha bütüncül, çok daha açıklayıcı bir Bilinç Teorisi’nin doğmasıyla başlayacağı ileri sürülmüştü. Hızla biriken veriler, sinirbilimin karşısına çıkan her türlü metafizik açıklamayı ezip geçebilecek kadar güçlü ve başarılı olduğunu göstermektedir. Bu konulardan birçoğuna Sinirbilim yazı dizimizde değindik ve değiniyoruz.
“Ruh” tanımı, bu kavramın savunucuları tarafından doğru düzgün yapılmadığı için, bilimsel olarak bu iddiaları araştırmak da çok güç olmaktadır. Bu nedenle yazımızın başında farklı felsefi görüşlere bağlı olarak bu kavramın ne kadar değişken olabileceğinden söz etmiştik. Ancak mantıksal bir yaklaşım yapılacak olursa, ruh kavramı özellikle beyin araştırmalarıyla incelenebilir. Bu nedenle bilim insanları bugüne kadar fonksiyonel (işlevsel) nörogörüntüleme tekniklerini kullanmışlardır. Bu yöntem dahilinde beyin çeşitli durumlar altında incelenir ve bazı iddialar test edilir. Örneğin düşünce sırasında beyinde neler olduğu takip edilmeye çalışılır ve bu sürecin basamakları somut bir şekilde incelenir. Bugüne kadar hiçbir zihinsel fonksiyonun fiziksel, somut, maddeci bir altyapıyla ilişkilendirilemediği olmamıştır! Bir diğer deyişle, bildiğimiz bütün beyin fonksiyonlarının sinirsel, dolayısıyla fiziksel, somut ve maddeci bir altyapısı bulunmaktadır.
Bu bulgulara karşıt olanların en temel argümanı, zihinle ilgili tüm faaliyetlerin nörolojik altyapısının olmasının, metafiziksel bir ruh kavramını dışlamıyor olduğu yönündedir. Yani nörolojik faaliyet zihin için gerekli olabilir; ancak bunun üzerine belki de “ruh” isimli bir metafizik kavramın varlığı da gerekmektedir. Bu yaklaşım çok fazla seviyede hatalıdır: ilk olarak bu iddia, en temel fizik yasalarıyla çelişmektedir. Zira iddianın özünde, metafiziksel bir olgunun fizikle etkileşebildiği ve onun çalışmasına etki ettiği ileri sürülmektedir. Bugün yaptığımız en uç düzeyde ve hassaslıktaki deneylerde bile, fizik dışı herhangi bir olgunun fiziksel yapılara etki ettiğini görmedik. Zaten böyle bir etkiyi görmeyi de bekleyemeyiz; zira bu, Lawrance Krauss’un da izah ettiği gibi, Enerji ve Kütlenin Korunumu gibi en temel fizik yasalarının yanısıra, Kuantum Alan Teorisi’nin özüyle çelişirdi. İddianın daha sıkıntılı bir sorunu, ispat yükünü hiçe sayıyor olmasıdır. Böyle bir “ek varlığa” ihtiyacımız olduğu iddiası, varsayılan boş hipotez iddiasına aykırıdır. Eğer ki bu aykırı iddia ispatlanmıyorsa, geçerli olduğunu kabul etmemiz için hiçbir neden yoktur. Dolayısıyla hatalıdır (veya öyle varsayılmalıdır). Eğer inşa ettiğimiz teoriler içerisine ispatlanmamış, fantezi ve hayal dünyamıza dahil kavramları rastgele ekleyecek olursak, teoriler içinden çıkılmaz bir hal alacak ve nihayetinde bilim sınırlarının ötesine taşacaktır. Bilim bu şekilde yapılamaz, ilerleyemez.
Zaten beynin fonksiyonları üzerinde yapılan deneyler, “ruh” gibi ikincil bir kavramın gereksizliğini tekrar tekrar göstermektedir. Birçok üst düzey zihin fonksiyonunun, birden fazla beyin bölgesinin ortaklaşa çalışmasının bir ürünü olduğu ispatlanmıştır. Bu beyin bölgelerinin veya sinir düğümlerinin alınması, işlevsiz hale getirilmesi, faaliyetlerinin durdurulması halinde üst düzey fonksiyon da oluşturulamamakta ve aksamaktadır. Tam tersi bir şekilde, bu parçalar arasındaki faaliyetleri arttırıcı manipülasyonlar yapıldığında, üst düzey fonksiyon da şiddetlenmekte ve değişmektedir. Bu durumda beynimizin yapısal olarak çok basit; işlev ve karşılıklı bağlılık (interkonektivite) bakımından aşırı karmaşık, ileri düzey bir makinadan fazla olduğunu iddia etmek için herhangi bir neden yoktur. Makinanın düğmeleriyle oynadığınızda sonuç değişmektedir. Tıpkı bilgisayarımız içerisinde yaşayan bir “metafiziksel öz” olmadığı gibi, beynimiz içerisinde de yaşayan metafiziksel bir öz bulunduğunu iddia etmemiz için yeterli, gerekli ve geçerli hiçbir neden bulunmamaktadır.
Sonuç
Uzun lafın kısası, “ruh” derken ne kastettiğiniz, işin bilim tarafında mı, yoksa felsefe tarafında mı olduğunuzu belirleyen ana faktördür. Eğer ki metafizik olan, bilimsel araştırma yöntemleriyle açıklanamayacak olan, maddeci olmayan bir “ruh” kavramından söz ediyorsanız, muhtemelen yanılıyorsunuz ve bilim neden ve nasıl yanıldığınızı size fazlasıyla gösterebilecek kadar bilimsel veriye şu anda sahip. Ancak eğer ki “sinir sistemimizin çalışmasından doğan sonuçların tamamı” için “ruh” sözcüğünü kullanıyorsanız ve bir bireyin “ruh halinin”, davranışlarının, vb. özelliklerinin tamamiyle bilimsel olarak, somut ve maddeci bir şekilde açıklanabileceğini ileri sürüyorsanız, bilimsel arenada herhangi bir sorun yaşamadan fikirlerinizi aktarabileceğinizi düşünüyoruz. Zira dediğimiz gibi bu şekilde “zeka, davranış, algı” gibi sinirsel ürünlerin toplamına “ruh” deyip geçen; ancak doğaüstü veya metafizik bir olguya işaret etmeyen birçok sinirbilimci (özellikle de psikolog) şu anda bilim camiasında bulunuyor.
Özet olarak ruh kavramı, sinir sistemimiz sayesinde sahip olduğumuz bilinç, duyu, duygu, algı, zeka gibi birçok kavramın neden ve nasıllarını karşılamak için geliştirilmiş bir “joker sözcük”tür. Bilimde artık bu sözcüğe, en azından klasik “metafiziksel” tanımıyla ihtiyacımız yok. Bilim, bunun çok ötesine geçmiş ve sinirbilim gibi devasa bir saha dahilinde canlı davranışlarını didik didik araştırmaktadır. Bu araştırmaların hiçbir kısmında, en ufak miktarda bile olsa “Bunu açıklayamıyoruz; asla da açıklayamayız, dolayısıyla ‘ruh’ diye metafiziksel bir varlık nedeniyle olmalı.” gibi bir sonuca varılmamış, böyle bir açıklamaya ihtiyaç duyulmamıştır.
Bu gidişle de asla duyulmayacaktır.
Umarız açıklayıcı olmuştur.

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Kaynaklar ve İleri Okuma:

Parkinson Hastalığı ve El Titremesi Geni Bulundu

Bilim insanları Parkinson hastalığı ve esansiyel tremor gelişiminden sorumlu geni buldular. Bu buluş ile insanlarda en sık gözüken iki farklı hareket bozukluğunun ortak sebebi ilk kez tanımlanıyor. Yeni tedavilerin önü açılabilir.

Özellikle bir iş yaparken ellerin titremesi (esansiyel tremor) insanlarda görülen en sık hareket bozukluğu. Ciddi bir maluliyet sebebi. Tüm dünyada yaklaşık yüzde 1, yaşlı gruplarda yüzde 4 gibi sık oranlarda olduğu biliniyor. Avrupa Birliği’nde yaklaşık 14 milyon, ABD’de 10 milyon esansiyel tremor hastası olduğu tahmin ediliyor. Ülkemizde ise bu sayının en az 1,5-2 milyon kişi düzeyinde olması bekleniyor.

Parkinson hastalığı ise hareket bozuklukları listesinde ikinci sırada bulunuyor. Gelişmiş ülkelerde binde 30, 60 yaş üzerinde yüzde 1 ve 80 yaş üzerinde yüzde 4 gibi oranlara ulaşabiliyor. Tüm dünyada yaklaşık 7 milyon Parkinson hastası olduğu hesaplanıyor.

Klinisyenler 1800’lerin sonlarından beri el titremesi olan insanların bir bölümünün daha sonra Parkinson hastalığına yakalandıklarını biliyorlardı. Ama bu ilişkinin temeli nörolojinin bilinmeyenleri arasında yerini koruyordu.

Bilkent Üniversitesi ve University of Washington araştırmacıları, Hacettepe ve Ankara Üniversitesi’nden klinisyenlerle yaptıkları ortak araştırma kapsamında yaklaşık 400 yıldır Orta Anadolu’da yaşadığı bilinen bir ailede bu sorunun yanıtını buldular.

Araştırma ekibi aralarında akrabalık bulunan, bunun yanında el titremesi ve Parkinson hastalığı görülen bu büyük ailenin altı nesline ulaşarak tüm genom dizilemesi yaptılar. Kapsamlı aile ağacı çizimleri ve nörolojik incelemeler yürüttüler. Yaklaşık 5 yıl süren, bu aile yanında 55 adet farklı büyük ailenin de karşılaştırmalı incelemesi sonucunda mitokondrilerde görev yapan bir serin proteaz olan HTRA2 geninin her iki hastalığın da ortak nedeni olduğunu gösterdiler.

HTRA2 geninde bulunan mutasyonun farelerde de Parkinson hastalığına benzer bulgulara neden olması güçlü ve bağımsız bir delil olarak dikkat çekti.

Hastalık geninin hem anne hem de babadan birlikte kalıtılması durumunda el titremeleri 10-20’li yaşlardabaşlayıp yaklaşık 30 yıl içinde Parkinson hastalığı ile sonuçlanıyor. Her iki hastalığın da beyin hücrelerinin ve özellikle dopamin üreten hücrelerin dejenerasyona uğramasından kaynaklandığı, dopamin maddesinin insanların hareket kabiliyetleri ve bunun yanında ruh halleri ile ilgili oldukları daha önce yapılan araştırmalarda ortaya konmuştu.

Araştırmanın sorumlu yazarlarından Bilkent Üniversitesi, UNAM Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi öğretim üyesi Dr. Ayşe Begüm Tekinay “Şimdi yaklaşık 100 ailede yeni genleri araştırıyoruz. Bunun için TÜBİTAK tarafından desteklenen bir projemiz bulunuyor” dedi.

genotype-bilimfilicom

‘Araştırmaların açtığı yol’

Akraba evliliklerinin nadir genetik hastalıkların genlerinin bulunmasına katkıda bulunduğu biliniyordu. Ama toplumda sık gözüken nörodejenerasyon, obezite, diyabet gibi kompleks hastalıkların genlerinin bulunmasına da akraba evliliklerinin bu derece güçlü bir katkıda bulunması beklenmiyordu.

Araştırmanın yöneticilerinden olan, Türkiye Bilimler Akademisi üyesi ve Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi DekanıProfesör Tayfun Özçelik “Kuvvetle inanıyorum ki kompleks hastalıklarla ilgili yeni hastalık genlerini önümüzdeki dönemde aydınlatmaya devam edeceğiz” dedi. Halen Parkinson hastalığı veya el titremesi için kesin bir tedavi metodu bilinmemekte. Bazı ilaçların ve derin beyin uyarısının bazı semptomları azalttığı ise hastalıklardan etkilenen kişiler için yegane ümit kaynağı.

Amerikan Bilimler Akademisi üyesi, University of Washington öğretim üyelerinden ve Lasker ödülü sahibi ünlü genetikçi Professor Mary-Claire King ise “Dr. Tekinay’ın araştırmaları bilim dünyası için yeni bir umut oldu, Bilkent, Hacettepe ve Ankara Üniversitesi ekiplerinin Parkinson hastalığı ve el titremesi alanlarına çok değerli katkıları olmakta, bunun gelecekte artarak devam edeceğine, tedavinin önünü açacağına inanıyorum” dedi.

Araştırma, Proceedings of the National Academy of Sciences ‘da yayınlandı.


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Bilkent Üniversitesi, http://www.bilkent.edu.tr/bilkent-tr/information/mbg_genbulusu.html
  3. Hilal Unal Gulsuner, Suleyman Gulsuner, Fatma Nazli Mercan, Onur Emre Onat, Tom Walshb, Hashem Shahine, Ming K. Leeb, Okan Doguf, Tulay Kansug, Haluk Topalogluh, Bulent Elibol, Cenk Akbostancic, Mary-Claire King, Tayfun Ozcelika, and Ayse B. Tekinay Mitochondrial serine protease HTRA2 p.G399S in a kindred with essential tremor and Parkinson disease Proceedings of the National Academy of Sciences vol. 111 no. 51 > Hilal Unal Gulsuner, 18285–18290, doi: 10.1073/pnas.1419581111

Bilim İnsanları Yapay Beyincik Yapmayı Başardı!

İsrail’de bulunan Tel Aviv Üniversitesi’nden bir grup bilim insanı, beyninin “beyincik” (cerebellum) olarak isimlendirilen bölgesini yitirmiş olan bir fareye tamamen yapay ve mekanik olarak üretilmiş bir beyincik üretip eklemeyi ve farenin yitirdiği fonksiyonlarını geri kazandırmayı başardılar.

Matti Mintz ve ekip arkadaşları, bilgisayarla programlanan yapay beyinciği, anestezi ile uyuttukları fareye eklediler. Beyincik, beynin arka bölgesinde bulunan, yuvarlak bölgedir ve beyin ile vücudun koordinasyonundan sorumludur. Bu sebeple beyinciğinin fonksiyonlarını yitiren biri felç geçirmek yerine motor kontrolünü yitirir, koordinasyon ve denge zorlukları yaşar, vücudunu kontrol etmekte güçlük çeker. Daha da önemli olarak oldukça büyük ve önemli bir parça olan beyincik, hareketlerin zamanını kontrol etmekten sorumludur.

Bilim insanları, farenin belirli tonlardaki seslere genellikle göz kırparak tepki vermesi gerekirken, beyinciğinin çalışmamasından ötürü bunu yapamadığını fark ettiler. Dolayısıyla yapay beyinciği eklediklerinde test ettikleri şey, verilen tona uyumlu olarak göz kırpma davranışıydı. Gerçekten de deneyleri tam bir başarıyla sonuçlandı ve ses verildiği her seferde fare göz kırptı. Yapay beyincik geri çıkarıldığında ise bu kabiliyetini yeniden tamamen yitirdi.

Araştırıcılar bunu başarabilmek için farelerin normalde sahip oldukları pek çok hareketin etki ve tepkilerini listeleyerek hangi sinyallerin verilmesi gerektiğini çözdüler. Bunları yapay beyincik ile denediler ve başarıya ulaştılar.

Tüm bu araştırma sonuçları gösteriyor ki üretilen yapay beyincik, beyin ile vücut arası koordinasyonu iki yönlü olarak sağlamayı başarıyor. Bunun pek çok devir açabilecek önemi var; ancak bunlardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

1) Beyin, insanlar tarafından her zaman bir “kara kutu” olarak görülmekteydi. Asla çözülemeyeceği düşünülmekte, bilimin asla açıklayamayacağına ve nasıl var olduğunu çözemeyeceğine inanılmaktaydı. Son birkaç on yılda yapılan akıl almaz ilerlemelerle beynin çok önemli milyonlarca işlevi ayrıntısıyla çözülebildi ve çözülmeye devam ediyor. Yapay olarak beynin parça parça üretilebilmesi de, bilim ile teknolojimizin artık beyin kadar karmaşık ve milyarlarca yılda evrimleşebilmiş organları bile üretebileceğimizi gösteriyor. Bu da bilim dışı kaynakların “mükemmellik” iddialarına darbeler vuruyor.

2) Beyin-bilgisayar arayüzüyle ilgili yapılacak ileri çalışmalar için çok önemli bir adım. Pek çok aksaklığı çözebilecek nitelikte veriler içeriyor ve bu da, beyin üzerinde çalışmalar yapan bilimin ve teknolojinin daha da hızlı ilerleyebilmesi demek.

3) Gelecekte, insanlar için de kullanılabilir hale getirildiğinde, beyincikten kaynaklanan onlarca nörolojik sorun giderilebilecek. Elbette, beynin diğer kısımlarının da benzer şekillerde modellenmesiyle beynimizden kaynaklı evrimsel hatalar azaltılabilecek ve hastalıkların önüne geçilebilecek. Ancak bunun için daha pekçok yıl beklememiz gerekiyor.

Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)

 
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. ScienceDaily
  2. New Scientist
  3. GizMag
  4. N. R. Luque, J. A. Garrido, R. R. Carrillo, S. Tolu, E. Ros. Adaptive Cerebellar Spiking Model embedded in the control loop: Context switching and robustness against noise. International Journal of Neural Systems, 21 (5) (2011) 385-401
  5. Roni Hogri, Simeon A. Bamford, Aryeh H. Taub, Ari Magal, Paolo Del Giudice & Matti Mintz A neuro-inspired model-based closed-loop neuroprosthesis for the substitution of a cerebellar learning function in anesthetized rats Scientific Reports 5, Article number: 8451 (2015) doi:10.1038/srep08451

Hıçkırık

Eski Türkçe kekir- “geğirmek, hıçkırmak” —> Türkiye Türkçesi geğrik veya gekrik veya geklik “geğirme, hıçkırık” sözcüğüne türemiştir.

Tıbbi olarak singultus olarak adlandırılan hıçkırık, diyaframın ani, istemsiz bir şekilde kasılması ve ardından ses tellerinin kapanmasıyla karakteristik “hıç” sesinin ortaya çıkmasından kaynaklanır. Bu refleks arkı beyin sapındaki motor yolları ve frenik ve vagus sinirlerini içerir. Genellikle iyi huylu ve kendi kendini sınırlayan bir durum olmasına rağmen, inatçı hıçkırıklar altta yatan tıbbi sorunlara işaret edebilir ve bu nedenle daha fazla araştırma yapılması gerekir.

Evrimsel Temel

Hıçkırığın evrimsel temeli, insan hıçkırık refleksleri ile amfibilerdeki solungaç ventilasyonu arasındaki benzerliğe özellikle ilgi duyularak kapsamlı bir şekilde araştırılmıştır. Bu benzerlik, hıçkırığın eski bir solunum refleksinin körelmiş bir kalıntısını temsil edebileceğini, özellikle de akciğer ve solungaç birlikteliğinin amfibi evresinde belirgin olduğunu düşündürmektedir.

Hıçkırık veya singultusun evrimsel ve fizyolojik temeli, insan gelişimi ve atalarının köklerine dair ilgi çekici bilgiler ortaya koymaktadır. Hıçkırık, diyaframın istemsiz spazmları ve ardından ses tellerinin hızla kapanarak karakteristik “hıç” sesini üretmesidir. Bu fenomen sadece insanlarda yaygın değildir, aynı zamanda çeşitli türlerde de gözlemlenir ve evrimsel bir kökene işaret eder.

Hıçkırığın evrimsel kökenine ilişkin teori, suda yaşayan atalarımızla, özellikle de amfibilerle derinden ilişkilidir. Araştırmacılar hıçkırık refleksinin, hem akciğerleri hem de solungaçları olan kurbağa yavruları gibi amfibiler tarafından kullanılan eski solunum mekanizmalarının körelmiş bir kalıntısı olduğunu varsaymaktadır. Sucul yaşamdan karasal yaşama geçiş sırasında, bu atalar karışık solunum yöntemleri sergilemişlerdir.

Kurbağa yavruları gibi amfibiler, insanlardaki hıçkırığa çarpıcı bir şekilde benzeyen solungaç havalandırma eylemleri gerçekleştirir. Suyu solungaçlarından geçirirken suyun akciğerlerine girmesini önlemek için periyodik olarak glottislerini kapatırlar. Bu eylem, beynin evrimsel olarak korunmuş ve insanlarda da bulunan ilkel bölümleri tarafından kontrol edilir.

Hıçkırığın sesi, hava alımını durduran ve karakteristik “hıç” sesini üreten ses tellerinin aniden kapanmasından kaynaklanır. Diyaframın ve ilgili kasların bu refleksif hareketi genellikle iyi huyludur, ancak inatçı hıçkırıklar altta yatan tıbbi sorunlara işaret edebilir.

Ev Çözümleri ve Davranışsal Teknikler

Bu yöntemler genellikle kısa süreli veya geçici hıçkırıklar için etkilidir:

  • Nefesi tutmak: Kandaki karbondioksit seviyesini artırarak hıçkırık refleksini engelleyebilir.
  • Hızlı bir şekilde soğuk su içmek: Yemek borusunun sıcaklıkla ilişkili uyarılması yoluyla hıçkırık döngüsünü kesintiye uğratabilir.
  • Bir kaşık dolusu şeker yemek: Tanecikli doku hıçkırığa neden olan siniri uyarabilir ve sıfırlayabilir.
  • Buzlu su yudumlamak veya gargara yapmak: Vagus sinirini uyararak yardımcı olur.

Farmakolojik Tedaviler

  • Hıçkırık 48 saatten fazla sürdüğünde inatçı, bir aydan fazla sürdüğünde ise inatçı olarak adlandırılır. Bu tür vakalar tıbbi müdahale gerektirebilir:
  • Klorpromazin: Geleneksel olarak şiddetli hıçkırık için ilk basamak farmakolojik tedavidir. Güçlü hıçkırık önleyici etkileri olan bir antipsikotiktir ancak kayda değer yan etkileri olabilir.
  • Metoklopramid: Gastrik distansiyonla ilişkili hıçkırıkların yönetilmesine yardımcı olabilen bir gastrointestinal uyarıcıdır.
  • Gabapentin: Başlangıçta nöropatik ağrı için kullanılan bu ilacın, özellikle merkezi sinir sistemi rahatsızlıklarına bağlı hıçkırıkların tedavisinde etkili olduğu kanıtlanmıştır.
  • Baklofen: Özellikle kas spazmlarıyla ilişkili olduğu düşünüldüğünde, inatçı hıçkırıkların tedavisinde yararlı olabilecek bir kas gevşetici.

İleri Müdahaleler

Özellikle yaşam kalitesini etkileyen veya fiziksel ağrıya neden olan kronik ve inatçı hıçkırıklar için daha invaziv yöntemler düşünülebilir:

Vagus Sinir Stimülasyonu: Vagus sinirine elektriksel uyarılar gönderen ve hıçkırık sıklığını önemli ölçüde azaltabilen bir cihazın kullanımını içerir.
Frenik Sinir Bloğu: Diyaframı kontrol eden frenik siniri geçici olarak bloke eden bir enjeksiyon.
Cerrahi Müdahale: Nadir durumlarda, bir cihaz yerleştirmek veya bir sinir modülasyonu veya kesinti tekniği uygulamak için ameliyat gerekebilir.
Uzmanlaşmış Tedaviler
Bazı geleneksel olmayan veya daha az kullanılan yöntemler şunlardır:

Akupunktur: Bazı çalışmalar akupunkturun inatçı hıçkırıkların tedavisinde etkili olabileceğini düşündürmektedir.
Hipnoz: Kronik hıçkırığı yönetmek için hipnoterapinin başarıyla kullanıldığına dair raporlar vardır.

Fizyolojik Temel

Fizyolojik açıdan bakıldığında hıçkırık, frenik ve vagus sinirlerinin yanı sıra beyin sapının bazı kısımlarını da içeren karmaşık bir refleks yayını içerir. Bu refleks, mide şişkinliği, karın sıcaklığındaki ani değişiklikler ve hatta duygusal stres gibi çeşitli uyaranlar tarafından tetiklenebilir. Hıçkırık refleksi arkının, solunum yollarını korumak veya mideden fazla havayı dışarı atmak için bir mekanizma olduğu düşünülmektedir.

Hıçkırık refleksi arkının fizyolojik temeli, hıçkırığın karakteristik özelliği olan hızlı, istemsiz spazmla sonuçlanan sinirsel yolların, kas kasılmalarının ve fizyolojik tetikleyicilerin karmaşık bir etkileşimidir. Bu refleksin anlaşılması, ilgili anatomik ve nörolojik bileşenlerin ayrıntılı bir incelemesini gerektirir.

Hıçkırık Refleks Yayının Bileşenleri

  • Başlama: Hıçkırık refleks arkı, mide şişkinliği, midede ani ısı değişiklikleri, baharatlı yiyecekler ve hatta duygusal stres ve heyecana kadar değişebilen bir tetikleyici ile başlar.
  • Afferent Yol: Hıçkırık refleksinin afferent uzvu, frenik ve vagus sinirlerinin yanı sıra sempatik sinir sisteminden gelen duyusal girdiyi içerir. Bu sinirler toraks ve karından beyin sapına, özellikle de medullaya sinyaller taşır.
  • Merkezi İşlem: Refleksin merkezi bileşeni, duyusal girdiyi entegre eden ve bir yanıt başlatan medullada işlenir. Medulla hıçkırık merkezini barındırır, ancak tam yeri ve sinirsel devresi tam olarak anlaşılamamıştır ve bir araştırma konusu olmaya devam etmektedir.
    • Hıçkırık refleks yayının merkezi kısmı, orta beyinde bulunan ve hıçkırık ataklarını başlatan sinyalleri koordine etmede çok önemli olan merkezi bir işlem birimini içerir. Bu merkezi entegrasyon noktası, hıçkırık refleksini modüle eden GABA, dopamin ve serotonin gibi nörotransmitterleri içerir (Nausheen, Mohsin ve Lakhan, 2016).
    • Hıçkırık refleksinin, refleks arkının merkezi bağlantılarındaki GABA(B) reseptörleri tarafından, özellikle de medüller retiküler oluşum içindeki hıçkırık uyandıran bölgede (HES) aktif olarak inhibe edildiğine inanılmaktadır. Bu bölgenin GABA(B) reseptörleri tarafından modüle edilmesi, hıçkırık refleksi üzerinde doğrudan bir inhibitör kontrol olduğunu göstermektedir (Oshima, Sakamoto, Tatsuta, & Arita, 1998).
    • Hıçkırık için merkezi mekanizma aynı zamanda beyin sapındaki karmaşık etkileşimleri de içerir. Bu etkileşimler, hıçkırık refleks arkına inhibitör girdiler sağladığı varsayılan çeşitli beyin sapı çekirdeklerinden geçen yolları içerir ve hıçkırık düzenlemesinde merkezi kontrolün çok yönlü doğasını gösterir (Chang & Lu, 2012).
  • Efferent Yol: Hıçkırık sinyali medullada işlendikten sonra refleks arkının efferent uzvu aktive olur. Bu, öncelikle diyaframı innerve ederek keskin ve istemsiz bir şekilde kasılmasına neden olan frenik siniri içerir.
  • Efektör: Diyafram, ilgili birincil kas olarak aniden kasılır. Bu kasılma havayı aniden akciğerlere çeker. Aynı anda glottis (ses telleri arasındaki açıklık) aniden kapanır, bu da hava girişini durdurur ve karakteristik hıçkırık sesini oluşturur.

Devam Eden Önem ve Araştırmalar

Görünürde önemli bir işlevi olmamasına rağmen insan fizyolojisinde hıçkırığın devam etmesi bilimsel bir merak konusudur. Bazı teoriler, hıçkırığın memeli bebeklerde gelişimsel bir role sahip olabileceğini, doğumdan hemen sonra hava alımının yönetilmesine ve solunumun düzenlenmesine yardımcı olabileceğini öne sürmektedir. Bu bakış açısı, fetüslerde ve yenidoğanlarda sıkça görülen hıçkırık gözlemleriyle örtüşmekte olup, solunum kontrolünün gelişimsel sürecindeki rollerini destekleyebilir.

Tarih

Hıçkırık refleksinin keşfi ve ardından mekanizmalarının araştırılması, bir kişi tarafından yapılan tek ve kesin bir keşfe atfedilebilir olmaktan ziyade aşamalı olmuştur. Bununla birlikte, hıçkırığın fizyolojisine ilişkin önemli kavrayışlarla ilişkili bazı kilit tarihsel noktaları ve figürleri özetleyebilirim:

  • Antik Referanslar: Antik tıp yazılarında hıçkırık tanımları mevcuttur. Örneğin, MÖ 5. yüzyılda Hipokrat hıçkırığı not etmiş ve fizyolojik mekanizmasını keşfetmemiş olsa da karaciğer iltihabı ile ilişkilendirmiştir.
  • Jean Astruc (1736): Bu Fransız hekim, fizyolojik temellerini keşfetmemiş olmasına rağmen, yazılarında hıçkırığın ayrıntılı bir tanımını yapan erken modern bilim adamlarından biriydi.
  • Charles Provost (1782): Charles Provost genellikle hıçkırığın doğası hakkında bazı erken bilimsel gözlemlerle anılır, ancak bunlar deneysel olmaktan çok gözlemseldir.
  • Ephraim McDowell (19. yüzyılın başları): Refleksi keşfetmemiş olsa da, hıçkırıkla ilgili diyafragmatik fenomenlerin ilk ayrıntılı tanımlarından birini yapmıştır.
  • John Hilton (1863): İngiliz cerrah John Hilton, hıçkırık refleksinin anlaşılmasında çok önemli olan frenik sinirin diyaframı kontrol etmedeki rolünü tanımlamıştır.
  • Ivan Pavlov (19. yüzyılın sonu – 20. yüzyılın başı): Daha çok şartlı refleksler üzerine yaptığı çalışmalarla tanınsa da Pavlov’un çalışmaları hıçkırık gibi istemsiz reflekslere ilişkin gözlemleri de içermektedir.
  • K. F. Wenckebach (1922): Wenckebach hıçkırık patofizyolojisi üzerine ilk detaylı çalışmalardan birini yapmıştır, ancak bu çalışma daha çok klinik gözlemlere odaklanmıştır.
  • Howes ve Newsom Davis (1981): J. Newsom Davis, özellikle elektrofizyolojik yönlere odaklanarak hıçkırık üzerine önemli deneysel çalışmalar yapmıştır.

Newsom Davis (1981): Hıçkırık üzerine ilk titiz elektrofizyolojik çalışmalardan bazılarını yürütmüş, özellikle frenik siniri ve hıçkırık reflekslerindeki rolünü incelemiştir. Bu çalışmalar, hıçkırığın altında yatan nöral mekanizmaların anlaşılmasında çok önemli bir rol oynamıştır.
Newsom Davis, J., “An experimental study of hiccup,” Brain, vol. 104, pp. 321-342, 1981.

P.J. Kahrilas ve G. Shi (2009): Hıçkırık üretimindeki diyafram ve glottisin kapanması arasındaki koordinasyonu araştırarak hıçkırık mekaniğinin kapsamlı bir incelemesini sağlamıştır.

Kahrilas, P.J., Shi, G., “Why do we hiccup?”, Gut, vol. 58, no. 11, pp. 1561-1563, 2009.

M. Steger, M. Schneemann, M. Fox (2015): Hıçkırığın patogenezi ve farmakolojik tedavisi üzerine sistematik bir inceleme gerçekleştirerek güncel anlayışları ve tedavileri özetlemiştir.
Steger, M., Schneemann, M., Fox, M., “Sistematik inceleme: The pathogenesis and pharmacological treatment of hiccups,” Alimentary Pharmacology & Therapeutics, vol. 42, no. 9, pp. 1037-1050, 2015.

John Sutton Jones (1995): İnatçı ve inatçı hıçkırıkları anlama ve tedavi etme konusundaki çalışmaları, farmakolojik ajanlar kullanarak gelişmiş yönetim stratejilerine yol açmıştır.
Jones, St. John Sutton, “The management of intractable hiccup,” Clinical Medicine, vol. 5, no. 3, s. 28-31, 1995.

Francis Fesmire (1988): Şiddetli hıçkırık tedavisinde dijital rektal masaj kullanımına ilişkin ünlü vaka raporu Ig Nobel Ödülü’nü kazanmış ve dirençli hıçkırıkların tedavisinde geleneksel olmayan yöntemlerin altını çizmiştir.
Fesmire, F., “Termination of intractable hiccups with digital rectal massage,” Annals of Emergency Medicine, vol. 17, no. 8, pp. 872, 1988.

A. L. Blumenfeld ve diğerleri (2009): Özellikle diğer tedavilere dirençli hıçkırıkların tedavisinde vagus sinir stimülasyonu gibi yeni yöntemleri araştırdı.
Blumenfeld, A. L., et al., “Vagus nerve stimulation for the treatment of intractable hiccups,” Neuromodulation, vol. 12, no. 2, pp. 176-181, 2009.

H. C. Hassan (2003): Akupunkturun hıçkırık refleksinin baskılanması üzerindeki etkisini araştırarak hıçkırık tedavisinde alternatif yaklaşımlara katkıda bulunmuştur.
Hassan, H. C., “Acupuncture for hiccups in palliative care patients,” Journal of Palliative Medicine, vol. 6, no. 4, pp. 559-565, 2003.

Andrew Lyon (1998): Bir GABA_B reseptör agonisti olan baklofen’in inatçı hıçkırıkların tedavisinde farmakolojik yaklaşımları değiştirerek kullanımını tanımlamıştır.
Lyon, Andrew, “Baclofen as a treatment for persistent hiccup,” Journal of Pain and Symptom Management, vol. 16, no. 2, pp. 125-132, 1998.

İleri Okuma

  • John B. Snow, “Why Do We Hiccup?”, http://www.livescience.com/33688-hiccup-purpose.html
  • Whitelaw, W. A., “The evolutionary and physiological basis of hiccups,The Scientist, vol. 24, no. 5, pp. 48-52, 2010.
  • Shubin, N., “Your Inner Fish: A Journey into the 3.5-Billion-Year History of the Human Body,” Pantheon, 2008.
  • Straus, C., et al., “A phylogenetic hypothesis for the origin of hiccough,” BioEssays, vol. 25, no. 2, pp. 182-188, 2003.
  • Pack, A. I., “Pathophysiology and treatment of hiccups,Journal of Applied Physiology, vol. 95, no. 3, pp. 1042-1048, 2003.
  • Straus, C., Vasilakos, K., Wilson, R.J.A., Oshima, T., Zelter, M., Derenne, J.P., Similowski, T., Whitelaw, W.A., “Phrenic nerve afferents and the generation of hiccups,” American Journal of Physiology, vol. 293, no. 3, pp. 905-917, 2007.
  • Kolodzik, P.W., Eilers, M.A., “Hiccups: A new explanation for the mysterious reflex,” Biofeedback and Self-Regulation, vol. 16, no. 4, pp. 317-326, 1991.
  • Howard, R.S., “Hiccups: A new man in hiccup research,Journal of Clinical Neuroscience, vol. 8, no. 5, pp. 406-408, 2001.
  • Peleg, R., Peleg, A., “Case report: Sexual intercourse as potential treatment for intractable hiccups,” Canadian Family Physician, vol. 45, pp. 1631-1632, 1999.

Nervus phrenicus

Nervus phrenicus terimi “frenik sinir” anlamına gelen Latince bir ifadedir. “Nervus” kelimesi Latince “sinir” anlamına gelen “nervus” kelimesinden, “phrenicus” kelimesi ise Yunanca “diyafram” anlamına gelen “phren” kelimesinden gelmektedir. “Nervus phrenicus” teriminin kayıtlı ilk kullanımı MS 1. yüzyılda Romalı hekim Galen tarafından yapılmıştır.

Frenik sinirler boyundan (omuriliğin C3-C5 seviyeleri) çıkan ve akciğer ile kalp arasından geçerek göğüs boşluğunu karından ayıran büyük bir kas olan diyaframa ulaşan bir çift önemli sinirdir. Bu sinir, solunum sürecindeki temel rolü nedeniyle insan vücudunda önemli bir sinirdir. (bkz: nervus) (bkz: phren)

Her frenik sinir, diyaframın bir yarısına motor ve duyusal innervasyon sağlar. Motor lifler diyaframın uyarılmasından sorumludur ve nefes almak için hayati önem taşıyan kasılmasına ve gevşemesine izin verir. Duyusal lifler, ağrı ve propriyosepsiyon gibi hisleri algılayan diyaframın orta kısmına duyusal innervasyon sağlar.

Frenik sinirler ayrıca mediastinal plevra ve perikardiyuma (kalbin dış tabakası) duyusal innervasyon sağlar; bunlar, örneğin belirli kalp hastalıklarında sevk edilen ağrı modellerinde rol oynayabilir.

Frenik sinirlerin önemi, bu sinirleri içeren tıbbi durumlarda vurgulanmaktadır. Örneğin, frenik siniri etkileyen bir yaralanma veya hastalık, diyafragma felci olarak bilinen ve nefes almada zorluğa neden olabilen bir duruma yol açabilir. Frenik sinirlerden birinin veya her ikisinin kontrolsüz uyarılması hıçkırığa neden olabilir.

Ayrıca, boyun veya göğüsteki cerrahi prosedürlerin (akciğer kanseri ameliyatları veya kalp ameliyatları gibi) ameliyat sonrası solunum komplikasyonlarını önlemek için frenik sinirlere zarar vermekten kaçınmaya dikkat etmesi gerektiğini de belirtmek gerekir.

Tarih

Frenik sinir, diyaframa motor ve duyusal innervasyon sağlayan karışık bir sinirdir. Boyundaki üçüncü, dördüncü ve beşinci servikal spinal sinirlerin (C3-C5) anterior rami’lerinden çıkar. Sinir toraks boyunca diyaframa doğru ilerler ve burada solunumu sağlayan kas liflerini innerve eder.

Frenik sinir önemli bir sinirdir çünkü solunumdan sorumludur. Frenik sinir yaralanır veya koparsa, solunum felcine neden olabilir. Bu, hayatı tehdit eden bir durum olabilir.

İşte frenik sinirin kısa bir tarihçesi:

  • “Nervus phrenicus” teriminin kaydedilen ilk kullanımı MS 1. yüzyılda Romalı doktor Galen tarafından yapılmıştır.
  • Frenik sinir ilk olarak İtalyan anatomist Andrea Vesalius tarafından “De Humani Corporis Fabrica” (1543) adlı kitabında ayrıntılı olarak tanımlanmıştır.
  • Frenik sinir, Fransız anatomist Jean Riolan the Younger tarafından “Anatomia Reformata” (1649) adlı kitabında daha ayrıntılı olarak incelenmiştir.
  • Frenik sinir, 19. yüzyılda kan alma işlemi için bir bölge olarak kullanılmıştır.
  • Frenik sinir artık frenik sinir pili gibi belirli solunum rahatsızlıkları olan hastalarda ameliyat için önemli bir hedeftir.
  • Frenik sinir nispeten uzun ve ince bir sinirdir, bu da onu yaralanmaya karşı hassas hale getirir. Travma, ameliyat veya tümörler nedeniyle yaralanabilir. Frenik sinirin yaralanması, yaşamı tehdit eden bir durum olabilen solunum felcine neden olabilir.

Frenik sinir, solunum fizyolojisi çalışmalarında da önemlidir. Bilim insanları frenik siniri inceleyerek diyaframın nasıl çalıştığı ve solunumu nasıl kontrol ettiği hakkında daha fazla bilgi edinebilirler.

Kaynak:

  1. Standring, S. (2016). Gray’s Anatomy (41st ed.). Elsevier.
  2. Snell, R. S. (2010). Clinical anatomy by regions. Lippincott Williams & Wilkins.

Agnozi

“Agnosia” terimi, Yunanca “olmayan” anlamına gelen “a-” ve “bilgi” anlamına gelen “gnosis” kelimelerinden türemiştir. Spesifik duyu kusuru yokken veya önemli bir hafıza kaybı olmaksızın nesneleri, kişileri, sesleri, şekilleri veya kokuları tanıma yeteneğinin kaybı anlamına gelir. Bu nörolojik bozukluk tipik olarak tanıma için gerekli duyusal girdilerin işlenmesiyle ilgili belirli beyin bölgelerinin hasar görmesinden kaynaklanır.

Agnozinin tarihsel anlayışı, 19. yüzyılın sonlarında hastaların görebildiği ancak nesneleri tanıyamadığı bir bozukluğu ilk kez tanımlayan Carl Wernicke’nin çalışmasıyla başlar. 1891’de Sigmund Freud, afazi üzerine yaptığı çalışmalar bağlamında agnoziyi tartışarak kavramı daha da detaylandırdı. Bununla birlikte, “agnozi” terimi ilk kez 1891’de Sigmund Freud tarafından, onu beyin hasarıyla ilişkili diğer bilişsel bozukluk türleri olan afazi ve apraksiden ayırmak için icat edildi.

20. yüzyılın sonlarında ve 21. yüzyılın başlarında nörogörüntüleme ve bilişsel nöropsikolojideki ilerlemeler, agnozi türlerinin ve alt türlerinin daha kesin bir şekilde anlaşılmasını sağlamıştır. Bunlar görsel agnozi, işitsel agnozi ve dokunsal agnoziyi içerir ve bunların her biri farklı beyin bölgelerine verilen hasarla ilişkilidir.

Benlik

Duyu organlarının çalışmasına rağmen nesneleri, kişileri, sesleri veya kokuları tanıyamama ile karakterize edilen bir durum olan agnozi, algı, biliş ve bilmenin özü hakkında derin soruları gündeme getirmektedir. Bu kesişme, birçok önemli husus hakkında bir tartışmaya davet ediyor.

Benliğin Doğası ve Kimliği

Felsefe alanında agnozi, algının kimlik ve öz bilgiyle nasıl bağlantılı olduğuna dair geleneksel anlayışa meydan okur. Maurice Merleau-Ponty gibi filozoflar, benlik ile dünya arasındaki temel ilişkinin temelinde algının nasıl yattığını araştırdılar; agnosia bu ilişkiyi bozar ve potansiyel olarak kişinin kendine ve başkalarına ilişkin deneyimini değiştirir. Bu kesinti, dünyayı tanımanın ve tanımanın ne anlama geldiğine ve bu süreçlerin kişinin benlik ve özerklik duygusunun nasıl ayrılmaz bir parçası olduğuna dair sorgulamaları teşvik eder.

Bilişsel Bütünlük ve Kişilik

Agnoziye ilişkin felsefi araştırma aynı zamanda bilişsel süreçlerin bütünlüğüne ve bunların kişiliği tanımlamadaki rolüne de değinmektedir. Eğer tanıma ve algılama tehlikeye girerse, bu durum bireyin gerçeklikle bağlantısı ve kişilerarası ilişkileri açısından ne anlama gelir? Filozoflar ve etikçiler, bu tür duyusal ve tanıma bozukluklarının kişisel kimliğin yanı sıra ahlaki ve etik sorumluluk üzerindeki etkilerini inceleyebilirler.

Etik ve Tedavi Konuları

Psikiyatrik açıdan bakıldığında agnozinin tedavisi yalnızca tıbbi müdahaleleri değil aynı zamanda hasta bakımıyla ilgili etik hususları da içerir. Felsefe, tedavi yöntemlerinin etiğini, hasta özerkliğine saygıyı ve bireyin algısal yeteneklerini potansiyel olarak değiştirmenin sonuçlarını dikkate alarak bu tartışmalara katkıda bulunur. Bu düşünceler, kişinin onurunu ve öznel deneyimini onurlandıran şefkatli ve etkili tedavi planlarının tasarlanması açısından çok önemlidir.

Varoluşsal ve Fenomenolojik Perspektifler

Felsefedeki varoluşsal ve fenomenolojik yaklaşımlar, agnozili bireylerin yaşanmış deneyimlerine dair içgörüler sağlar. Bu perspektifler, bireylerin değişen algısal yeteneklerle nasıl anlam bulduklarını ve dünyada nasıl gezindiklerini araştırıyor; agnoziyi deneyimlemenin öznel doğasını ve bilme ve var olma hakkında ortaya çıkardığı derin varoluşsal soruları vurguluyor.

    İleri Okuma

    1. Freud, S. (1891). “On Aphasia: A Critical Study.International Universities Press.
    2. Benton, A. L. (1990). “Exploring the History of Neuropsychology: Selected Papers.” Oxford University Press.
    3. Bauer, R.M. (2014). “Agnosia.” In K. Heilman & E. Valenstein (Eds.), Clinical Neuropsychology (5th ed., pp. 296-348). Oxford University Press.
    4. Merleau-Ponty, M. (1945). “Phenomenology of Perception.Routledge.
    5. Berrios, G. E., & Marková, I. S. (2003). “The construction of hallucinatory experiences.” In Concepts of Neuropsychiatry, 169-182. Ashgate Publishing.
    6. Jaspers, K. (1963). “General Psychopathology.” Manchester University Press.
    7. Sadler, J. Z. (2005). “Values and Psychiatric Diagnosis.” Oxford University Press.
    8. Freud, S. (1891). “On Aphasia: A Critical Study.International Universities Press.